|
HANEFÎ MEZHEBİ
İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe'ye izâfe edilen fıkıh
ekolünün adı. Ebû Hanife'nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbit, dedesinin adı ise Zûta'dır.
Zûta, Irak ve İran'ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman olmuş ve Kûfe'ye yerleşmiştir.
O ve oğlu Sâbit Kûfe'de Hz. Ali ile görüşmüştür
Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe'de doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu
olarak orada yetişti. Irak ve Hicaz Ebû Hanife'nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hâlindeydi. Çünkü
Hz. Ömer (ö.23/643) devrinde Fustat (eski Mısır), Kûfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş
ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti. Hz. Ömer Kûfe'ye
fasih Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b. Mes'ûd (ö. 32/652)'a onlara ilim öğretmesi
için göndermiş, "kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah'ı size göndermeyi tercih ettim" demiştir
(İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkin, I, 16, 17, 20).
İbn Mes'ûd, Kûfe'nin kuruluşundan Hz. Osman'ın halifeliğinin sonlarına
kadar Kûfelilere Kur'ân ve fıkıh öğretmiştir. Bu sayede orası, pekçok kurrâ, fıkıh ve hadis
bilginiyle dolmuştur. Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu söylenir. Ayrıca Kûfe'de Sa'd b.
Ebî Vakkas (ö. 55/675), Huzeyfe İbnü'l-Yemân (ö. 36/656), Selmân-ı Fârisî (ö. 36/656), Ammâr b. Yâsir (ö.34/657),
Muğîre b. Şu'be (ö. 50/670), Ebû Mûsa-Eş'ar, (ö. 44/664) gibi. seçkin sahâbiler de bulunuyordu (en-Neysâbûrî,
Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs, nşr. es-Seyyid Muazzam, Kahire 1937, s. 191, 192). Bunlar İbn Mes'ûd'a yardımcı
oluyorlardı. Hz. Ali Kûfe'ye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş,
"Allah, İbn Mes'ûd'a rahmet etsin, bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes'ûd'un
öğrencileri bu şehrin kandilleridir" demiştir (el-Kevserî, Fıkhu Ehli'l-Irak ve Hadisühum, Nasbü'r-Râye
mukaddimesi, I, 29, 30).
Mısır'a yerleşen sahâbilerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık
el-İclî, yalnız Kûfe'ye yerleşen sahâbilerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu, bunlardan yetmiş
kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler.
Kûfe'de bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak ictihad yapabilecek dereceye ulaşan tâbiîlerden
bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö. 62/681), el-Esved b. Yezîd (ö. 75/694), Şurayh b. e1-Hâris
(ö. 78/697), Mesrûk b. el-Ecda' (ö. 63/683), Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (ö. 148/765), İbrahim en-Nehâî (ö. 96/714), Âmiru'ş-Şa'bi
(ö. 103/721), Said b. Cübeyr (ö. 95/714), Hammâd b. Ebî Süleyman (ö. 120/738).
İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö.150/767) böyle bir ilim ortamında
yetişti. Ebû Hanife'nin fıkhı, kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b. Ebî Süleyman
vâsıtasıyla, İbrahim en-Nehâî, Alkame ve Esved yoluyla, Abdullah b. Mes'ûd, Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbe
bilginlerine dayanır. Hz. Ömer'in Irak ekolüne etkisi tbn Mes'ûd vasıtasıyla olmuştur. Hz. Ali ise kazâ
ve fetvâlarıyla Iraklılara önderlik yapmıştır.
Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi. Müctehidlerin kullandığı
ibâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı olduğu için, bu konularda
Hicaz'ın hadis malzemesi bütün şehirlerin bilginlerince biliniyordu. Çünkü onlar hacc dolayısıyla sık
sık Mekke ve Medîne'yi ziyaret ediyorlardı. Aralarında kırktan fazla hacc ve umre yapan vardı. Sadece
Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti. İmam Buhârî'nin (ö. 256/869) hocalarında Affân b. Müslim el-Ensârî
el-Basrî'nin (ö. 220/835) şu sözü Irak yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir:
"Kûfe'ye gelip dört ay oturduk. İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli bin hadis yazdık. Biz yalnız
herkesin kabul ettiği hadisleri aldık. Çok hadis yazmamıza Şerîk b. Abdillâh (ö. 177/793) engel oldu.
Kûfe'de Arapça'sı bozuk ve hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık" (el-Kevserî, a.g.e.,I,
35, 36).
Affân hakkında, İbnü'l Medinî;
"Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı"; Ebû Hatîm ise; "imamdır,
sikâdır." demiştir. Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b. Hanbel'in (ö. 241/855) Müsned'indekinden
daha çok hadis toplayabilmiştir.
Ebû Hanife Kûfe'de önce Kur'ân-ı hıfzetti. Sarf, nahiv, şür ve edebiyat öğrendi.
Kûfe, Basra ve bütün Irak'ın en önde gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi.
Doğuştan mantık, zekâ, hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile ilim sahipleri arasında
temayüz etti. Onun ilme yönelmesinde Âmiru'ş-Şa'bî'nin etkisi olmuştur. Numân, hacc seyahati sırasında,
bizzat sahâbelerden hadis dinlemiş olan Atâ b. Ebî Rabah (ö. 115/733) ve İbn Ömer'in mevlâsı Nâfi' (ö. 117/735)
gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis dinlemiştir.
Hocası Hammâd'ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi. Onun
vefâtıyla boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı. Ebû Hanife'nin ders ve fetvâ vermedeki usûlü, rivâyet
ve anânecilerin sema' (dinleme) usûlünden farklıdır. Onun ders halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu
anlaşılıyor a) Talebeleri için verdiği düzenli fıkıh dersleri. b) Dışarıdan ve
halk tarafından cevabı istenilen sorular (istiftâ). Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır.
Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay
hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihad derecesinde
bulunanlar da düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır
ve sıra Ebû Hanife'ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve ictihadını
ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden
tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle, bizat kendisi tarafından imlâ ettirildi. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh
kaideleri hâline gelmiştir (Hatîb, Tarihu Bağdâd XI, 307 vd.; el-Kevserî a.g.e., I, 36 vd.). Ebû Hanife'nin bu ilim
halkalarında İslâm'ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni
baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Konularına göre tasnîf edilip tedvîn edilen bu hüküm ve meseleleri
Zâhiru'r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî'dir. (ö.189/805). eş-Şeybânî daha
küçük yaşta iken Ebû Hanîfe'nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; eğitimini daha
sonra Ebû Yusuf'un yanında tamamlamıştır. Ebû Hanife, öğrencileri için şöyle demiştir:
"İçlerinizde otuz altı tane yetişkin olanı var, onlardan yirmisekizi kadılık, altısı
müftîlik, ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktırlar (el-Bezzâzî, Menâkıb,
II, 125). Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer'dir"
Zâhiru'r-Rivâye kitapları altı tane olup, daha sonraki bilginlere tevâtür yoluyla
nakledilmiştir. Bunlar; " el-Asl (veya el-Mebsût)", "el-Câmiu's-Sağîr", " el-Câmiu'l-Kebîr" " es-Siyeru's-Sağîr",
"es-siyeru'l-Kebîr" ve "ez-Ziyâdât" adlarını alırlar. Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için
bunlara "Mesâil-i usûl"de denilmiştir. Zâhiru'r-Rivaye'de Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşleri
toplanır. Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır.
Bu altı kitap metinlerinde kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur. Hattâ meselelerin
ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife'nin sözü ve uslûbu olarak bakılabilir.
Zâhiru'r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö. 334/945)
tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfr adını almıştır.
Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini, meselelerini öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür. el-Kâfı,
bir buçuk asır kadar sonra Şemsü'l-Eimme es-Serahsî (ö. 490/1097) tarafından şerhedilmiş ve el-Mebsût
isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır.
Ebû Hanife'nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları dah çok akaid ve
kelâm konularına âittir. el-Fıkhu'l-Ekber, Kitâbü'l-Âlim ve'l-Müteallim, Kitâbü'r-Risâle, beş tane el-Haşiyye
kitabı, el-Kasidetü'n-Nu'mâniyye, Ma'rifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l-İmam Ebî Hanife (Bunların rivâyet, nüsha ve
şerhleri için bk., Brockelmann, Galş Fuad Sezgin, Gas; Halim Sâbit Şibay, " Ebû Hanife ", İA, IV, 26,
27).
Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi müctehidleridir.
Ebû Yûsuf, mal, vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü'l-Harâc adlı eserini yazmış, hanefî meıhebinin devlet
ricâli ve kitleler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur. Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd
zamanında "kâdıu'l-kudât (baş kadı)" olmuş, böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması yolunu
açmıştır.
es-Serahsî'nin, el-Mebsût'undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren
te'lifler devam etmiştir. el-Kâsânî'nin (ö. 587/1191) Bedâyiu's-Sanayi' fi Tertîbi'ş-Şerâyî' adlı eseri
son derece sistemli ve değerli bir eserdir. Daha sonraki önemli te'lîf ve şerhlerden bazıları da şunlardı.
el-Merginânî'nin (ö. 593/1197) el-Hidvye adlı eseri. Bunun başlıca şehrleri İbnü'l-Hümâm'ın
(ö. 861/1457) Fethu'l-Kadîr, es Siğnakı'nin (te'lif: 700/1300) en-Nihâye, el-Bâbertî'nin (ö. 786/1384) el-İnâye
ve el-Kurlânî'nin (ö. VIII/XIV. asır) el-Kifâye adlı eserleridir. en-Nesefi'nin (ö. 710/1310) Kenzü'd-Dekâik'i sonraki
önemli te'liflerden olup, yine aynı müelif tarafından, el-Nâfı adıyla şerhedilmiştir. Diğer
önemli şerhleri; ez-Zeylaî'nin (ö. 743/1342) Tebyînü'l-Hakâik'i ile İbn Nüceym el-Mısrî'nin (ö. 970/1562) el-Bahru'r-Râik
adlı eserlerdir. Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla Hürsev'in (ö. 885/1480)
ed-Dürer'i ve buna Vankulî (ö. 1000/1591) ile başkaları tarafından yazılan şerhler, el-Halebî'nin
(ö. 956/1549) el-Mülteka'l-Ebhur'u ile bunun Şeyhzâde (ö.1078/1667) tarafından te'lif edilen Mecmau'l-Enhur adlı
şerhi. Timurtâşî'nin (ö.1004/1595) Tenvîru'l-Ebsâr'ı ile el-Haskefî'nin (ö. 1088/1677) ed-Dürrü'l-Muhtâr'ına
yazılan şerh ve İbn Âbidîn (ö. 1252/ 1836) tarafından yazılan Reddü'l-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr
adlı büyük şerh de önemli eserlerdendir. Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki
bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle medenî hukuk
alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır. Mecelle, şahıs, aile ve miras münâsebetlerine
ve aynî haklara âit birçok önemli konuları fıkıh ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır.
Mecelle'nin şerhleri arasında; Ali Haydar Efendi'nin (ö.1355/1936) Düraru'l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile
Mes'ud Efendi'nin (ö. 1310/1893) Arapça Mir'ât-ı Mecelle'si zikredilebilir. 1875 M. tarihinde Mısır adliye
nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen el-Ahkâmü'ş-Şer'iyye ile 1917 tarihli Osmanlı
Hukuk Âile Kararnâmesi diğer kanun mecelleleridir.
Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzak Ebû Hanife ictihad ederken takip ettiği
usûlü şu şekilde açıklamıştır: "Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda
bulamazsam Rasûlullah'ın mûtemed alimlerce mâlûm, meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâb-ı
kiramdah dilediğim kimsenin re'yini alırım. Fakat iş, İbrahim en-Nehaî, eş-Şa'bî, el-Hasenü'l-Basrî
ve Atâ'ya gelince, ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; ez-Zehebî, Menâkıb, s. 20-21).
Ebû Hanife fıkhı; "kişinin leh ve aleyhte olanı, yani iyi ve kötüyü tanımak" diye tanımlar ve
meselelerin hükümlerini kitap, sünnet, icmâ ve kıyas delillerinden birisine bağlar. Herhangi fıkhî bir mesele
önce Kur'ân âyetleri ile karşılaştırılır. Âyetin İbâre, işâre, iktizâ veya delâletinde
bir şey varsa ona bağlı olarak çözülürdü. Kur'ân'da bir çözüm bulunmazsa, sünnete başvurulur. Ancak Hanefilerin
sünnetin Hz. Peygamber'e dayanmasını tâyin hususunda özel metotları vardır. Bu usûle göre, her an'ane
bir sünnet olmayabilir. Mütevâtir ve meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel
incelemeye tâbi tutulur.
Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis), râvînin güvenilir (sika),
fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmaması şartıyla
kabul eder. Meselâ Ebû Hüreyre'nin (ö. 58/677) rivâyet ettiği; "Birinizin kabına köpek batarsa, birisi temiz toprakla
olmak üzere, onu yedi defa yıkasın" (Buhârî, Vüdû', 33; Müslim, Tahâret, 89, 91, 92, 93) hadîsini Ebû Hanife kabul
etmez. Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinirdi. Bu durum hadîsi rivâyet
bakımından zayıflatmakta, hattâ, Ebû Hüreyre'ye isnadını bile şüpheli bir duruma sokmaktadır.
Ebû Hanife'nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri şöylece özetlemek mümkündür:
a) Ahâd haber, İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde edilecek
ortak esaslara göre değerlendirilir. Eğer âhâd haber bu esaslarla çatışırsa, iki delilden daha kuvvetli
olanı alınır; çatışan tek râvili haber terkedilerek sözkonusu esasa dayanılır ve böyle
bir haber "şâz" sayılır.
b) Âhâd haber Kur'ân'ın genel ifadesine (âmm'e) veya Kur'ân'da bulunan bir lâfza (zâhir
anlama) aykırı düşerse, haber terkedilerek Kitap'la amel edilir. Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı
tercih vardır. Çünkü Kur'ân'ın sübûtu kat'îdir. Ebû Hanîfe'ye göre, delâlet bakımından Kur'ân'ın
zâhirleri ve genel ifadeleri kesindir. Haber, Kur'ân'ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın, onun mücmel'ini
beyan ederse, bu haber kabul edilir. Bu, âhâd haberler Kur'ân'da olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez.
c) Âhâd haberin meşhur sünnetle çatışması hâlinde, kuvvetli olan meşhur
sünnet esas alınır.
d) Âhâd haber, kendisi gibi tek râvili bir haberle çelişirse, râvisi daha bilgili ve fakîh
olan tercih edilir.
d) İki haberden birisinde, senet veya metin bakımından fazlalık varsa, ihtiyat
yönü düşünülerek bıi fazlalık kabul edilmez.
e) Âhâd haberle, kaçınılması imkansız olan "umumî belvâ", yanı sık
sık vukû bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez. Bu gibi durumlarda
haberin mütevâtir veya meşhûr olması gerekir.
f) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin, seleften hiç kimse tarafından tenkid ve ta'n'a uğramaması;
râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde tutması, haberi kimden aldığını
hatırlamaması halinde, yazısına güvenmemesi; şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik
rivâyetler bulunursa, ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin alınması
gibi prensipler geliştirmiştir (M. Zahid el-Kevserî, a.g.e., I, 27, 28) Aynı Müellif; Te'nîbü'l-Hatîb,1361
Kahire, s. 152-154).
Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür. Senedi Hz. Peygamber'e ulaşmayan
ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı' hadis denir. Şâfiîler mürsel için birtakım kabul
şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder.
Yalnız hadîsi rivâyet eden râvinin sika olmasını yeterli görürler. Diğer yandan mürsel hadis, kendisinden
daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır. İslâm'ın ilk devirlerinde mürsel hadislerle amel
edilmiştir. Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922), "mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın
başında ortaya çıkan bir bid'attır" demiştir. Buhârî ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde
mürsel hadislere yer vermişler, bunları delil olarak zikretmişlerdir (Buharî, Ezân, 95; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh,
s. 111).
Ebû Hanife'nın az hadis bildiğini, hadise gereken önemi vermediğini veya hadislere
muhâlefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler, mezhep imamlarının
hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen kimselerdir. Fitne ve yalanın yaygın olduğu
bir devirde, Hz. Peygamber şöyle buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler, Hanefîlerin
hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar. Halbuki onlar, kitap, sünnet ve sahâbilerin hükümleri gibi nass'ların
kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler; nass'a dayanan ve kabule lâyık görülen,
birbirine benzer meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında toplamışlardır.
Tarafsız âlimlerin incelemesini göre, Ebû Hanife'nin ictihad şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis
hâfızlarının bulunduğu ve ictihadlarında bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar
hadis kullandığı açığa çıkmıştır. Onun bazı hadisleri reddetmesi, hadisin
sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu hadislerin uymaması yüzündendir. Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek
bir yana, mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir (İbn Hazm, el-İhkâm fi Usüli'l-Ahkâm,
Nşr. A.M. Şakir Mısır (t.y.), s. 929; el-Kevserî, Te'nîb, s. 152; Mekkî, Menâkıb, II, 96).
Ebû Hanife ictihadlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir. Kıyas; hakkında
Kur'ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında
nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir. Aslında daha önce sahâbe devrinden müctehid imamlar devrine kadar
kıyasa başvurulmuştu. Ebû Hanife'nin yaptığı, kıyası kaideleştirmek, çok kullanmak
ve henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, l,
77, 227).
Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı. Ebû'l-Hasen el-Kerhî
(ö. 340/951) İstihsânı şöyle tarif eder: "Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, bir
meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme başvurmasıdır" (Ebû Zehra, a.g.e., s. 262). İmam Mâlik;
"İstihsan ilmin onda dokuzudur" derken; İmam Şafiî, istihsanı şer'i bir delil saymamı ve onu
" Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, hoş ve güzel bulmasıdır"sözleriyle reddetmiştir.
Hattâ o, el-Ümm adlı eserinde, "Kitâbü İbtâli'l-İstihsân" başlıklı bir bölüm ayırarak,
istihsâna hücum etmiştir (bk. el-Ümm, VII,267-277). İbn Hazm'a göre istihsan; "Nefsin arzuladığı
ve beğendiği şekilde hükmetmektir" (İbn Hazm el-İhkâm, s. 22; İbn Hazm İbtâlü'l-Kıyâs,
s. 5-6)
Ancak hiçbir İslâm hukukçusu, bu arada Hanefiler istihsânı bu şekilde anlamamışlardır.
Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte bulunmuşlardır. Kıyası
kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda istihsan yapmayan yoktur. Şafiilerin istihsânın
aleyhinde öne sürdükleri deliller, doğru bulunursa, bu onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar
(M. Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 270 vd.)
el-Kevserî'nin, Ebû Bekir er-Râzi'den (ö. 370/980) nakline göre, istihsan iki alanda cereyan
eder. a) İctihad ve re'yimize bırakılmış miktarların miktar ve tespitinde re'yimizi kullanmak.
Mehir, nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi.
b) Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terketmek. es-Serahsî (ö. 490/ 1097) bunu şöyle açıklar:
"Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup, birisi açık (celî) ve etkisi zayıftır. Buna "kıyas"
adı verilir. Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi kuvvetlidir. Buna da "İstihsân" adı verilir, yani "kıyas-ı
müstahsen" denilir. Bunlarda tercih, tesire göre olup, açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir" (es-Serahsî,
el-Mebsût, X, 145; el-Kevserî a.g.e., I, 24-27).
Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb. yırtıcı
hayvanların etleri haram olduğu gibi, içtikleri suyun artığı da haramdır. Aynı şekilde
yırtıcı kuşların da hem etleri, hem de artıkları haramdır. Bu zâhir (açık) kıyasın
bir sonucudur. İstihsana göre ise, hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek, başka bir sonuca ulaşılır.
Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları karıştığı
için pistir, çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir. Yırtıcı kuşlar
ise, suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas etmez. Gagaları de kemik olduğu
için artıkta herhangi bir eser bırakmaz. Buna göre, istihsânen yırtıcı kuşların artığı
olan su pislenmez, ancak ihtiyat bakımından böyle bir suya mekruh denilir.
Bazan şer'i bir delille çatışan kıyas terkedilerek istihsan yoluna gidilir.
Kıyasa göre, unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur, fakat bu kimsenin orucunu bozulmayacağına dair Hz.
Peygamber'den rivâyet edilen bir hadis (Buharî, Savm, 26; Müslim, Sıyam,171) sebebiyle kıyas terkedilmiştir.
Yine namazda kahkaha ile gülenin, kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken, hadisle abdestinin
de bozulacağı bildirilmiştir. (Zeylaî, Nasbu'r-Raye, I, 47). İstisnâ' (sanatkâra bir iş ısmarlama)
akdinde, akde konu olan şey, akid sırasında mevcut olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl
olması gerekirken, her devirde bu türlü akitle muâmele yapılageldiğinden, onun sıhhati üzerinde icmâ'
veya örf teşekkül etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir. Bazan zarûret yüzünden kıyas terkedilerek
istihsan yapılır. Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir. Fakat, hastalık hâlinde doktorun onun bazı
uzuvlarına bakması câiz olur. Burada, "zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar" kaidesi uygulanır.
Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass'a,
ya kıyasa, ya icmâ'a yahut da zarûrete dayanmaktadır. Bu temele dayanan istihsânı, başka kavramlar altında
da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir. Şâfiî'nin itirazları belki, sadece örf sebebiyle istihsan çeşidini
içine alabilir. Çünkü örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında ihtilâflıdır
(bk. eş-Şâfiî, el-Ümm, VII, 267 vd.; el-Kevserî, a.g.e., I, 23-27; es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; es-Serahsî, el-Usûl,
II, 201; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 263-273).
Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh
mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini
göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur. Mağrib'te Hanefîler V. yüzyıla kadar Mâlikîlerle
beraber bulunuyorlardı. Sicilya'da ise hâkim durumda idiler. Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse
de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde,
halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile, İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi,
mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi). Günümüzde Afganistan,
Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hakimdir. Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri", Arnavutluk,
Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Halefîdirler. Hicaz, Suriye Yemen'in, Aden
bölgesindeki müslümanların bir kısmı da Hanefidir (Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc. O, Keskioğlu, İst.
1966, s. 473 vd.).
FAİZ BELASI
Türkçedeki yaygın
karşılığı “faiz” olan Arapça “riba” kelimesi sözlükte “fazlalık”
nema, artma, çoğalma; yükseğe çıkma; (beden) serpilip gelişme, gibi anlamlara gelir. Arapça’da tepelere,
düz araziye nisbetle daha yüksek oluşları sebebiyle râbiye, canlıları besleyip büyütmeye de terbiye denir.
Bu sözlük anlamıyla riba hem bir şeyin kendi içinde bulunan hem de iki şey arasında mukayeseden doğan
fazlalığı ifade eder. Kur’an’da riba kelimesi iki anlamda da kullanılmıştır.
Fıkıh literatüründe riba, borç verilen bir paraya veya mal, belli bir süre sonra belirli bir fazlalıkla, yahut
borç ilişkisinden doğan ve süresinde ödenmeyen bir alacağa ek vade tanıyıp bu süreye karşılık
onu fazlalıkla geri almanın veya bu şekilde alınan fazlalığın adıdır. Türkçe’de
kullanılan “faiz” kelimesi de Arapça kökenli olup, genelde riba ile eş anlamlı kabul edilir. (1)
Faiz yasağı
İslamla başlamış olmayıp uzun bir geçmişi vardır. Yahudilik ve Hıristiyanlıkta
da faiz yasağı olmakla birlikte, yahudiler Tevrat’ı tahrif ederek faizi kendi aralarında (İsrailoğulları)
yasak sayıp kendilerinden olmayanlara karşı serbest saymışlardır. Kur’an’da yahudilerin
bu tutumuna değinmekte, yasaklandığı halde faiz alıp vermelerinin yol açtığı ve açacağı
sonuçlardan söz etmektedir. (Nisa/160-161)
Tarih boyunca gelip
geçmiş bir çok düşünür, filozof ve devlet adamı açık bir haksızlığa yol açtığı,
sermayeyi belli bir sınıfın elinde topladığı, geniş halk kitlelerinin sömürülmesine sebep
olduğu için faize karşı çıkmış, onunla mücade edip önlemeye çalışmışlardır.
Nitekim Eflatun faizi doğru bulmamakta, Aristo, “paranın para doğuramayacağını”
belirterek faiz yoluyla sağlanan kazancı, tabii olmayan kazanç diye nitelendirmektedir.
İslam’ın
ortaya çıktığı VII. yüzyıl Arap toplumunda da faiz bütün çeşitleriyle biliniyor ve uygulanıyordu.
Bu yüzden sermaye belli kesimin elinde yoğunlaşmış, gittikçe katlanan faiz borcunu ödeyemeyen kimseler
veya bunların çocukları köle olarak satılmaya başlanmış, sonuç itirabıyla az bir kesim
büyük çıkar sağlanmasına karşı geniş halk kesimi perişan olmuştu.
Kur’an-ı
Kerim bu yaygın adeti aşamalı bir akış içinde, gerekli önlemleri alarak ve bu uygulamanın yerini
tutacak kurumları da göstererek yasaklamış, Hz. Peygamber de devrinde bilinen ve yapılan faizli ticari
işlemlerin faizden arındırılmasına kılavuzluk etmiş, bu konudaki emir ve yasaklarıyla,
belli ölçü ve ilkeleri çıkarmaya elverişli bir uygulama başlatmıştır.
Kur’an’da
Faiz Yasağı: Kur’an’da (riba) yasağına değişik üslup ve anlatım tarzlarıyla
birden çok yerde temas edilir. Fakat hiçbirinde ribanın tanımı yapılmaz. Ayırıcı özellikleri
ve kapsamı belirtilmez. Ancak Kur’an’da geçen “riba”nın anlamı, o dönem araplarının
bu kelimeye yüklediği manadan farklı değildir.
Kur’an’da
riba meselesi dört yerde ele alınmış ve riba yasağı içki yasağında olduğu gibi aşamalı
yöntem izleyenek dört aşamada ortaya konmuştur.
Bu konuda ilk ayet
Mekke döneminde, yani müslüman toplumun inanç ve ahlak temellerinin kuruluşunun sağlamlaştırıldığı
dönemde nazil olmuştur. Mekkî Rûm suresi 39.ayette: “İnsanların mallarında artış olsun
diye verdiğimiz faiz Allah katında artmaz. Fakat Allah’ın rızasını isteyerek verdiğimiz
zekata gelince, işte onu verenler (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.”
buyrulmaktadır. Bu ayet faizi açıkça yasaklamamakla birlikte Allah katında çirkin görüldüğüne ve bereketsizliğine
değinerek onu dolaylı olarak reddetmekle, mü’minlere bu yönde uyarıda bulunmaktadır.
Medine döneminde nazil
olan Nisa Suresi’nin 160-161.ayetleri ile Allah, yahudilere faizin haram kılındığını,
fakat onların bunu helal sayıp alıp vermeye devam ettiğini, bu yüzden de birçok ceza ve azaba uğradıklarını
ve uğrayacaklarını haber vererek yine dolaylı olarak faiz yasağına temas etmiş ve bu konuda
müslümanları yönlendirmiştir.
Üçüncü aşamada
ise, “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.” (Al-i İmran/130)
buyurularak faiz açıkca yasaklanmıştır. Tabii ki Kur’an’ın bu üslubu, ilk planda Mekke’de
yaygın olan bileşik faizli borç işlemlerini kapsıyor gözüküyorsa da ayetteki “kat kat” kaydı,
tek dereceli faizin helal olduğu anlamında olmayıp, o günkü olguyu açıklamak için gelmiştir.
Dördüncü aşamaya
gelince, artık faiz bir önceki kaydı da taşımaksızın şiddetli bir üslupla yasaklanmış,
faizi bırakanlara bazı imkanlar gösterilerek faizde ısrar edenlere acı sonuçlar bildirilmiştir. Bu
konuya ayrılmış bulunan Bakara Suresi’nin 275-279. ayetlerinde şöyle buyrulur: “Faiz yiyen
kimseler (kabirlerinden) tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar.
Onların bu hali, alışveriş de (ticaret) faiz gibidir demelerindendir. Oysa ki Allah, ticareti helal, faizi
haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse geçmişte olan
kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir,
orada devamlı kalırlar. Allah faizi mahveder, sadakaları çoğaltır. Allah hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.
Ey iman edenler, Allah’tan korkun, eğer gerçekten inanıyorsanız,
faiz olarak arta kalan (ana paranın üzerindeki) miktarı almayın. Şayet bunu yapmazsanız (faize
devam ederseniz), Allah ve Rasulü ile savaşa girdiğinizi bilin. Tövbe ederseniz ana sermayeniz sizindir. Ne haksızlık
ederseniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız.”
Bu ayette Allah Teala, faiz ile alışverişin
farklı olduğunu vurgulayıp, faiz alıp vermenin dünya ve ahiretteki kötü sonuçlarına işaret etmiş,
bu arada, ana paradan fazla kısmın da faiz olacağını belirtmiştir. Kur’an’ın
bu üslubu faiz yasağı konusunda açık ve kat’î bir delalettir. Öte yandan bu ayetlerde geçen “riba”
kelimesi, kapalı bir kelime olmayıp, vahyin ilk muhatabı olan Araplar arasında bilinen ve uygulanan yaygın
faiz şeklini ifade eder. O da, vadeye karşılık alacakta artış yapma uygulamasıdır.
Sünnette Faiz Yasağı:
Hz. Peygamberin sünneti,
Kur’an’ın koyduğu “faiz yasağı” ilkesini açıklamış, uygulamasını
göstermiş, ayrıca Kur’an’da işaret edilmeyen bazı işlemleri de faiz olarak nitelendirip
yasaklanmıştır.
Mesela Hz. Peygamber
Veda Hacc’ında şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin. Cahiliyye döneminin faizlerinin hepsi de kaldırılmıştır.
Ana paralarınız sizindir. Bu surette ne haksızlığa uğratılmış, ne de haksızlık
yapmış olursunuz.” (2) Bir başka hadiste de, “Faiz ancak veresiyededir.” (3) buyururken cahiliye
döneminde yaygın olan “vade karşılığı alacağı artırma” adetine işaret
etmiştir.
Buna ilave olarak
Hz. Peygamber, kendi döneminde uygulanan işlemleri ve alım-satım türlerini de, ya faize yol açacağı,
ya da faiz olduğu için yasaklamıştır. Mesela “eşya-yı sitte” veya “emval-i
ribeviyye” hadisi diye meşhur bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Altına mukabil altını,
gümüşe mukabil gümüşü, buğdayla buğdayı, arpa ile arpayı, hurma ile hurmayı, tuza mukabil
tuzu satmayınız. Ancak eşit miktardan ve peşin olursa o müstesna. Her kim artırır veya fazla
alırsa faiz alıp vermiş olur. Bunda alan ile veren arasında fark yoktur.” (4)
Bu konuda bir çok
hadis rivayet edilmiş olup bunlarda Hazreti Peygamber özetle, altın ve gümüşün, hurma, buğday, arpa ve
tuzun (ve aşağıda görüleceği üzere bu özellikteki gıda maddelerinin) aynı cins karşılıkla
vadeli veya fazla karşılıklı değişimini yasaklamış cinslerin değişmesi halinde,
peşin olması kaydıyla mübadeleye izin vermiştir. Ancak altın ve gümüş karşılığında
sayılan malların alım satımında bu şartlar geçerli değildir. Aynı şekilde kuru
hurma ile yaş hurmanın, iyi cins hurma ile kötü cins hurmanın fazlalıkla değişimi, gümüşün
vadeli olarak altın karşılığı satımı yasaklanmış, altının altınla,
gümüşün gümüşle değişimine ancak peşin ve tartılarının eşit olması halinde
izin verilmiştir.
Hatta Rasulullah,
üzerinde altın bulunan bir gerdanlığın bile altını
ayrıldıktan sonra satılmasını istemiş, iki ölçek kötü cins hurmayı verip, bir ölçek iyi
cins hurma alan sahabeye böyle bir işlemin faiz olduğunu belirterek, “Sakın böyle yapma! İyi cins
hurma almak istediğin zaman önce kalitesi düşük hurmayı parayla sat, sonra eline geçen para ile iyi cins hurma
satın al.”5 buyurmuştur.
Görüldüğü üzere
Kur’an, kesin bir ifade ile cahiliye faizi, borç faizi (ribe’d deyn) veya riben nesîe denilen, “Vade karşılığında
alacağın miktarının artırılması” şeklinde faizi yasaklamış, sünnette
bu yasağı teyid etmiştir. Buna ilave olarak sünnet, Araplar arasında cari olup pek faiz olarak görülmeyen
bazı ticarî işlemleri ve mübadele şekillerini de yasaklamıştır.
Bu o günkü Arap toplumu
içinde yeni bir durum olup, daha sonra İslamî literatürde bu ribe’l-fadl veya alışveriş faizi adıyla
anılır olmuştur. Birinci nev’i faizin, yani vade sebebiyle tahakkuk ettirilen fazlalığın
haramlığında hiçbir tartışma ve tereddüt bulunmamaktadır. Buna karşılık paranın
veya gıda maddelerinin peşin olarak fakat fazlalıkla değişiminin (ribe’l fadl) yasaklanmış
olmasının gerekçesi ve illeti üzerinde farklı görüşler bulunduğundan, bu yasağın ölçüsü,
sınırı ve hangi cins ve nevî malları kapsadığı hususu tartışılmaktadır.
Faiz Yasağının
Amacı: Faiz yasağı, İslam iktisadının hem ana öğelerinden birisi, hem de makul bir gereğidir.
İslam, servetin âtıl bırakılmamasını, üretim ve yatırım dışında tutulmamasını
isteyerek faiz ortamının doğuşunun engelleyici bazı tedbirleri almıştır. İslam’da
temel üretim faktörü olarak “emek” kabul edilip, sermayenin risk ve zarara katlanmadan tek başına kazanç
aracı olması önlenmiştir. Çünkü bu sermaye ve servetin giderek belli bir zümrenin elinde toplanmasına,
neticede insanların sınıflaşmasına, büyük bir kesimin mağduriyetine sebep olacaktır. İslam’ın
yerleştirmeye çalıştığı ahlâkî anlayış, yardımlaşma ve sosyal dayanışma
ilkesi, zekat ve infak emri, emek ve sermayenin birlikte üretime ve yatırıma yönelmesi, kâr ve zararı birlikte
göğüslemesi prensibi vb. düzenlemeler, bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarıdır. İslam, nimetleri
ve külfetleri topluma dengeli biçimde yaymayı ilke edinmiştir. Ağır diyet borcu altındaki suçlulara
hazine veya akrabalarının hatta mensubu bulunduğu meslek kesiminin yardımını sağlarken
savaş ganimetini, sermayenin belli ellerde dolaşmasını önleme gerekçesiyle, geniş bir kesime yaymıştır.
İslam miras hukukunda mirasçı zümrenin genişliği de bu anlayışın sonucudur.
Kur’an-ı
Kerim faiz ile zekat ve infakın karşılaştırılmasını yaparak zekat ve infakın
değerli ve kalıcı, faizin ise değersiz ve bereketsiz olduğunu
bildirmektedir. (el-Bakara-2/276; er-Rûm-30-397.) Gerçekten de zekat ve infak sosyal adaleti ve refahı arttırıcı
olduğundan değerli ve bereketlidir. Faiz ise gelir akışını belli ellerde toplayıp sosyal
refahı önleyeceğinden, dolayısıyla geniş bir kesimin tüketim eğilimini ve imkanını
azaltacağından, bazan sosyal patlamalara sebep olduğundan, neticede bereketsiz bir yoldur. Öte yandan, zekat
ve infakın Allah katında ecir ve mükafaat ile faizin de ceza ve günah ile karşılanması bir müslüman
için kuşkusuz daha da önemli bir farklılıktır.
Kur’an-ı
Kerim faiz ile ticaret arasındaki ilişkiye değinerek ticaretin helal, faizin haram olduğunu bildirmesi
de dikkat çekicidir. Çünkü ticaret üretken olup, toplumda emeğe ve sermayeye dengeli bir pay verir. Paranın akışını
hızlandırır, belli istihdam imkanları ortaya çıkarır. Faiz ise üretken değil tek taraflı
çıkar sağlayan bir sömürüdür. Eşit ve iki taraflı risk taşıyan ticaret ile eşitsiz ve tek
taraflı risk taşıyan faiz arasında önemli bir mahiyet farkı vardır. Faiz ile ticaretin ayrı
olmadığını vurguluyan bir üslup kullanırken, Kur’an’ın bu noktaya dikkat çekmeyi
amaçladığı söylenebilir.
Dipnotlar
1) Diyanet Vakfı
İslam Ansiklopedisi, c. 12, s. 110
2) Ebû Davud, Bûyu/5
3) Buhari, Bûyu/79.
Müslim, Mûsakât, 101-103
4) Buhari, Bûyu/77-81.
Müslim, Mûsakât, 79-85
5) Müslim, Mûsakât,
96
|
|
[ Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler] |
|
Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün
hakları saklıdırİ. |
|
Tel: 0384 213 65
43
Fax: 0384 212 62 22 Yazışma
Adresi : PK. 75 Nevşehir |
|
Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz. |
KUMAR
Nasıl sonuçlanacağı önceden belli olmayan ihtimalli bir şeye bağlı kalarak
mal vermek veya almak. Adı ne olursa olsun bu özelliği taşıyan para veya mal karşılığı
oynanan her oyun ve ortak bahis kumardır. Kolaylıkla mal çarpmak veya çarptırmak olduğu için Kur'an'da
"meysir" denilen kumar, kolaylık anlamındaki "yûsr" kökünden gelmektedir.
Kumar, insana yaratıcısını unutturan, namaz kılmaktan alıkoyan, tembelliğe
sürükleyen, çalışma gücünü yokedip insanlar arasına kin ve düşmanlık saçan haksız bir kazanç
yoludur. Fert ve toplum hayatında unutulmaz yaralar açan kumarın her türlüsü islâm dininde haram kılınmıştır.
Bu konuda Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurulur.
"Aranızda mallarınızı haksız sebeplerle ve batıl yollarla yemeyin" (el-Bakara,
2/188; en-Nisâ, 4/29).
"Ey inananlar, içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan
kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şüphesiz şeytan içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık
ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister (el-Mâide, 5/90, 91; İbn Abidin Reddû'l Muhtar,
İstanbul 1307, V, s. 355; Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dini, İstanbul 1960, II, s. 766).
Kumar ve zararları:
Yasak ve günâh olması bakımından içki ile kumar arasında hiç bir fark yoktur. Allah Teâlâ
her ikisini de, aynı âyet-i kerime ile harâm kılmıştır:
"Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden birer pisliktir.
Onun için siz bunlardan kaçının ki muradınıza eresiniz." (el-Maide, 5/90).
Oynayana kazanç veya zarar getiren her türlü şans oyunu kumardır. Kumar, haksız yere başkasının
malını almak, bile bile ortaklaşa hırsızlık yapmaktır. Kumar, toplumsal bir felâkettir.
Dinin şiddetle yasakladığı bu yıkıcı kötülüğün pekçok âileyi sefil ve perişan
ettiği her zaman görülmektedir. Hırsın verdiği heyecan ile sabahlara kadar kumar masalarından ayrılmayanlar,
orada, sağlıklarını, servetlerini, ahlâklarını ve vakitlerini bırakarak insanlıktan
uzaklaşır; bir gün kazananlar başka bir gün kaybederler.
Kumarda kaybedilen parada çoluk-çocuğun, fakirlerin hakkı vardır. Kazanılan para da meşrû
değildir.
Kumar yaygınlaştıkça toplumsal zararlar artar. Çalışmanın yerini tembellik
alır. İş hayatında verim düşer. Kumar beraberinde içki, yalancılık, hırs, kin, intikam,
cinayet gibi kötülükleri de getirir.
Kumar âile hayatında düzensizliklere, anlaşmazlıklara, ihmallere sebep olur. Kumar yüzünden,
dinini, namusunu, vatanını satan, her türlü kutsal değeri ayaklar altına alan pekçok kişi vardır.
Kumar, içki gibi çok kısa bir zamanda alışkanlık hâline gelir. Bir daha ondan kurtulmak
çok zor olur. Bunun için içki ve kumar alışkanlığı çok tehlikeli alışkanlıklardandır.
Sonunda para kazanılan veya kaybedilen, zar, oyun kâğıtları, piyango, spor-toto, loto,
müşterek bahis gibi her türlü şans oyunu kumardır.
Bütün şans oyunları başlangıçta eğlenmek ve vakit geçirmek için oynanır. İnsan,
kazandıkça kazanma zevki ve hırsı için oynar. Kaybettikçe, kayıplarını çıkarmak için yine
oynar. Sonunda kumarbaz oluverir. Her şeyini kumarda kaybeden, nesi varsa satan ve kumara yatıran, bütün ömrü sefalet
içinde geçen, karısını ve çocuklarını mahveden kumarbazların, başlangıçta kumara bir
eğlence gözü ile baktıkları unutulmamalıdır.
Sosyal bir âfet olan kumardan sakınmak kadar çevremizdeki insanları özellikle aile fertlerimizi
de bundan korumak önemli bir görevdir. Kur'an'ı Kerimde âile bireylerinin zararlı kötü işlerden sakındırılıp,
Allah ve rasûlünün istediği bir yaşantı için eğitilmesi görevi aile reislerine verilmektedir:
"Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi
koruyun. Ateşin başında sert ve şiddetli, Allah emrine karşı gelmeyen, verilen emirleri olduğu
gibi yerine getiren melekler vardır " (et-Tahrîm, 66/6).
Tavla, satranç, dama, iskambil, tenis ve bilârdo gibi oyunların hepsi kumar amacıyla oynandığı
ve bunlarla kazanç elde etmek istendiği takdirde, kumar hükmünde olduklarında şüphe yoktur.
Hz. Peygamber'in tavlayı yasaklayan çeşitli hadisleri vardır: "Tavla oynayan, Allah'a ve Rasûlüne
âsî olmuştur" (Ebû Dâvud, Edeb, 56; İbn Mâce, Edeb, 43; Mâlik, Muvatta', 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 394, 397,
400). "Tavla oynayıp, sonra kalkarak namaz kılanın durumu, irin ve domuz kanı ile abdest alıp, kalkarak
namaz kılanın durumuna benzer" (Ahmed b. Hanbel, V, 370).
İslâm hukukçularının çoğunluğu bu hadislerdeki genel yasaklamaya bakarak, kumar
amacı olsun veya olmasın tavlanın caiz olmadığını söylemişlerdir. İbn el-Müseyyeb
ve bazı bilginler ise, kumar amacı dışında tavla oynamanın haram olmadığı kanaatindedir.
İskambil ve domino oyunları da tavla ile aynı niteliktedir.
Arapça aslı "satranç" olan ve türkçeye "satranç" olarak geçen oyun ise sahâbe devrinde ortaya çıktığından,
bu konuda Hz. Peygamber'den sağlam bir hadis intikal etmemiştir. Sahâbe ve tabiî bilginleri ile daha sonrakiler
satrançla ilgili üç görüş öne sürmüşlerdir:
Abdullah b. Abbas, Ebû Hüreyre, İbn Şirîn, Hişam b. Urve, Saîd b. el-Müseyyeb, Saîd b. el-Cübeyr
gibi sahâbe ve tabii bilginlerine göre satranç oynamak mübahtır.
İmam Şâfiî'ye göre, satranç tenzihen mekruh, Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise haramdır.
Satrancın bir şans oyunundan çok, bir zekâ oyunu ve beyin sporu özelliği dikkate alınarak,
bir de hakkında kesin bir yasaklama hükmünun bulunmadığına bakılarak bu sonuca ulaşılmıştır.
Ancak sahabenin bunu tavla'ya kıyas ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim, Abdullah b. Ömer'den şöyle
dediği nakledilir: "Satranç tavladan daha kötüdür." Hz Ali'nin onu, kumar türünden saydığı belirtilir
(İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azım, İstanbul 1985, III, 170). Diğer yandan Yahyâ b. Saîd'in, İmam
Mâlik'ten şu sözleri işittiği nakledilir: "Satrançta hayır yoktur, satranç ve onun dışındaki
diğer bâtıl kumar oyunlarını oynamak çirkindir (mekruh). İmam Mâlik bunları söylerken şu
âyeti okuyordu: "Hakk'ın dışında sapıklıktan başka ne vardır"(Yûnus, 10/32; bk. Mâlik,
Muvatta, Rü'yâ, 7).
Dama da satranç benzeri bir oyundur. Tenis ve bilârdo oyunlarında ise spor hâkimdir. Meşrû olmayan
başka unsurlar eklenmediği takdirde mübah olmaları gerekir.
Sonuç olarak, kumar amacı olmaksızın sadece dinlenmek, eğlenmek ve zevk için oynanabilen
oyunların da mübah olabilmesi için dört şart öngörülmüştür: Oyun;
a. Namazın geçmesine veya gecikmesine yol açmamalı.
b. Hiçbir menfaat beklememeli.
c. Oyun sırasında dilini kötü ve boş sözlerden korumalı.
d. Normal dinlenme ve eğlenme ölçülerini aşarak vakit israfına yol açmamalıdır.
Şamil İA

HAYVAN KESMEK
İslâm'da eti helal olan hayvanları şer'î ölçülere göre boğazlamak. Arapçada eti yenilen
hayvanı kesmek ve boğazlamak anlamında kullanılan üç terim vardır. Bunlar zebh, nahr, tezkiye. Zebh;
boğazlamak, hayvanın boğazına bıçak vurup damarlarını kesmek demektir. Boğazlanmış
veya boğazlanacak hayvana da "zebîh" veya "zebîha" denir. Ancak bu terim daha çok sığır, koyun ve keçi
gibi hayvanların çene altından meşrû şekilde kesimini ifade eder (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, t.y,
XII, 3; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, İstanbul 1984, cz. V, 9). Kur'ân-ı Kerîm'de bu çeşit kesime yer verilir:
"Allah size bir sığır kesmenizi (zebhi) emrediyor" (el-Bak,ara, 2/67). "Ve İbrahim'e oğulunun yerine
fidye olarak büyük bir (koç) kurbanlık verdik" (es-Saffât, 37/ 107).
Nahr; bir hâyvanı göğsü üzerinden bıçak vurup, boğaz damarlarını kesmek, demektir.
Bu, deve cinsi hayvanın kesim şeklidir. Deveyi çene altından kesmek (zebh) mekruh olduğu gibi, koyun ve
sığır cinsini de göğsü üzerinden kesmek (nahr) mekruhtur. Ancak bununla birlikte etleri yenilebilir (el
Mevsilî, a.g.e., cz. V, 11; el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 288).
Tezkiye; ise, gerçek kesimi veya av tüfeği üzerine besmele çekmek gibi hükmî kesimi kapsamına alır.
Kesimin meşrûiyeti Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır: "Ölü, kan, domuz, Allah'tan başkası
adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan yuvarlanmış, süsülmüş, canavar yırtılmış
olup da ölenler, dikili taşlar üzerinde onlar adına kesilen hayvanlar. Üzerinize haram kılınmaştır"
(el-Mâide, 5/3). "O halde Allah'ın âyetlere inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılan hayvanlardan
yiyin " (el-Mâide, 5/5). İlk âyette sayılan hayvanlardan eti yenilenler, ölmeden önce yetiştirilerek meşrû
şekilde kesilirse helal olurlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Hayvanı keseceğiniz vakit, bıçağı keskinletiniz ki ona rahat ettiresiniz" (İbn
Mâce, Zebâih, 3). "Hayvan kan akıtan her şeyle kesilir. Üzerine de Allah'ın ismi anılırsa o kesileni
yiyiniz. Yalnız diş ve tırnak müstesnadır. Sebebi şudur diş bir kemiktir, tırnak ise Habeşlilerin
kesme âletidir" (Buhârî, Zebâih, 15; Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 426)
Kesimin meşrû sayılması için gerekli şartlar:
a. Kesenin müslüman veya ehl-i kitaptan olması. Âyette; "... ancak usulüne göre kestikleriniz müstesna"
buyurularak, mü'minlere hitab edilmiştir (el-Mevsili, a.g.e, cz. V,10). "Bugün size temiz olanlar helal kılındı.
Kitap verilenlerin (Ehl-i Kitap) yemeği size, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (el-Mâide, âyet, 5/5).
İslâm, kestiğinin yenilmesi konusunda ehl-i kitabı yani Hristiyan ve yahudileri müşrik
ve münkirlerden ayrı tutmuştur. Çünkü ehl-i kitap temelde vahye, peygamberliğe ve genel anlamda dinin aslına
inandıkları için mü'minlere daha yakındır. "Ehl-i kitabın yemeği" ifadesi, onların her
türlü yemeğini kapsamına alır. Kestikleri hayvanlar da buna dahildir. Ancak leş, akan kan ve domuz eti
gibi bizzat haram olanlar bundan müstesnadır. Bunlar haramdır. Diğer yandan kestikleri hayvan üzerine Mesîh,
Üzeyir, haç ve benzeri, Allah'tan başkasının ismini zikretmemeleri de gereklidir (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanayî,
V, 45; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, cz.1, 365 vd; el-Cezîrî, Kitabü'l-Fıkh alel-Mezâhibi'l-Erbaa, 11, 22
vd.; el-Kardâvî, İslâm'da Helal ve Haram, terc. Ramazan Nazlı, İstanbul 1967, s. 64 vd.).
b. Besmele çekmek. İslâm, bir hayvanı keserken üzerine Allah'ın adının anılması
prensibini getirmiştir. Başka ilâh anılarak, putlar adına veya kasten besmele terkedilerek kesilen hayvanın
etini haram kılar. "Kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanları yemeyiniz" (el-En'am, 6/121).
Hz. Peygamber (s.a.s): "Allah'ın adı anılarak, kanı akıtılan hayvanın etini yeyiniz"(Buhârî,
Zebâih, 20) buyurmuştur. Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir grup insan Allah Rasûlüne
gelerek şöyle dediler: Bazı kimseler bize et getiriyor. Fakat biz, bu kesilen hayvanın üzerine Allah'ın
adının anılıp anılmadığını bilmiyoruz". Hz. Peygamber cevaben: "Üzerine besmeleyi
çekip, ondan yeyiniz" buyurdular. (Buhârî, Zebâih, 21; İbn Mâce, Zebâih 4).
Âyette, üzerine Allah'ın adı anılmayanı yememek emredilirken, bazı hadislerde konuya
esneklik getirilmesi, değişik görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. İslam
hukukçularının çoğunluğuna göre, hayvanı keserken besmele hatırlanırsa, çekmek farzdır.
Fakat unutulduğu zaman eti yenilir. Bunlara göre sadece kasden terkedilince, kesilen hayvanın eti yenmez. İbn
Abbas'tan rivayet edildiğine göre, bir gün hayvan kesen, fakat besmeleyi unutan birisinin durumu sorulduğunda şöyle
demiştir: "Aziz ve Celîl olan Allah'ın adı, her müslümanın kalbinde mevcuttur. Onun kestiğini yeyiniz"
(Buhârî, Zebîrih, 9; Ebû Dâvûd, Sayd, 2; el Kasânî, a.g.e., V, 47; Mevsılî, cı. V, 9).
Şâfiîlere göre, hayvan kesilirken üzerine besmele çekmek sünnettir. Âyette, haram kılınan
şeyler; leş, akıtılmış kan ve domuz eti olarak sayılmış, kesilirken besmele terkedilen
hayvan zikredilmemiştir (el-En'âm, 6/145). Hz. Peygamber bu üç şeyin dışındakilerin haram kılındığını
söylemekle yükümlü tutulmuştur. Kesilen bir hayvanın haram olması, üzerine Allah'tan başkasının
adını anma yüzündendir (el-Kâsanî, a.g.e., V, 46).
Mâlîkî ve Zâhirîler ise "Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanların etini yemeyiniz"
(el-En'âm, 6/121) âyetinde unutma veya terketmeden söz edilmediği için, besmeleyi mutlak olarak farz kabul ederler. Bu
prensiple çelişen Hz. Âişe'nin naklettiği yukarıda zikrettiğimiz hadisi de neshedilmiş sayarlar
(Muhammed Fevzî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dimaşk 1977-79, s. 663, 664).
c. Kesim şekli. Hayvanın nefes ve yemek borusu ile iki şah damarının (vedec) kesilmesi
gerekir. Ebû Hanîfe'ye göre, bunlardan üçünün kesilmesi yeterlidir. Ebû Yusuf'a göre ise, nefes ve yemek borusu ile iki damardan
en az birinin kesilmesi gerekir (el-Mevsılî, cz. V, 110, el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 287).
Kurban niyetiyle Allah rızası için, usûlüne göre kesilen büyük ve küçük baş hayvanın
sevabı, istenilen bir müslümana bağışlanabilir. Mezar ve türbelere veya bir kimseyi karşılamak
için kesilecek kurbanda Allah'a ortak koşma belirtilerinden sakınmak gerekir. Kurban bir takım nimetlere kavuşmanın
şükrü olarak Allah rızası için kesilir. Misafire ikram etmek için hayvan kesimi câizdir.
HAMDİ DÖNDÜREN
musluman bildirdi: "KİTAP VE SÜNNET IŞIĞINDA SAHİH İLMİHAL
بســـــم
الله الرحمن الرحيم MUKADDİME Şüphesiz
hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden,
amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz.
O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka
hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu
ve Rasûlüdür. "Ey iman edenler! Âllah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz."
(Al-i İmran; 3/103) "Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok
erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve
akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir."
(en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak
üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla
kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71) Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı,
yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü
sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at
sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir. Allah’ın Kitabı ve Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem’in sahih hadislerine dayalı bir ilmihal ihtiyacından dolayı bu kitabı hazırlamaya
karar verdim. Kitabın hazırlanışında kaynak Hadis, fıkıh ve tefsir eserlerinin yanı
sıra, son devrin alimlerinden Huseyn Bin Avde el Avayşe’nin; “El Mevsuatul Fıkhiyyetil Müyessere”,
Seyyid Sabık’ın; “Fıkhus Sünne”, Ebu Said Yarbuzi’nin, Nasıruddin Elbani’nin
ve Ebu Emre Huseyin Alıcı’nın muhtelif eserlerinden büyük ölçüde istifade ettim. Allah onlara hayırlı
mükafatlar versin. Kıymetli hadis alimi Muhammed Nasıruddin Elbani’nin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in
namaz kılma şekli adlı eserinin mukaddimesindeki önemli açıklamalardan alıntı ile başlamayı
uygun gördük. Bu bölüm Mehmet Peker’in tercemesinden alınmıştır; SÜNNETE TÂBİ OLMA VE ONA
MUHALİF SÖZLERİ TERK ETME HAKKINDA İMAMLARIN SÖYLEDİKLERİ Burada imamların sözlerinden vakıf
olabildiklerimizi vermemiz faydalı olacaktır. Onları taklid edenlere, hatta mertebe bakımından onlardan
alt derecede olanları körükörüne taklid edenlere ve onların sözlerine ve mezheplerine gökten inmiş gibi tutunmuş
olanlara umulur ki bir nasihat ve hatırlatma olur. Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Size Rabbinizden indirilmiş
olana tâbi olun. Onun dışında velilere (dostlara) tâbi olmayın. Ne de az hatırlıyorsunuz (öğüt
alıyorsunuz).” 1- Ebû Hanife Bunların ilki İmam Ebû Hanife Numan b. Sabit'tir. Mezhebinden olanlar
ondan çeşitli söz ve ifadeler nakletmişlerdir. Hepsi de tek bir şeye götürmektedir ki, o da şudur: “Hadisi
esas almak, ona muhalif olan görüşleri terk etmek vaciptir.” 1. Hadis sahih olduğunda, benim mezhebim hadistir.
2. Bir kimsenin nereden aldığımızı bilmeden bizim sözümüzü alması (onunla amel etmesi) helal
olmaz. Bir rivâyette de: “Benim delilimi bilmeyen bir kimsenin sözlerimle fetva vermesi haramdır.” “Çünkü
biz beşeriz. Bugün bir söz söyler, yarın ondan geri dönebiliriz.” Diğer bir rivâyette de: “Dikkatini
çekerim ey Yakub (Ebû Yusuf)! Sakın ola ki, benden duyduğun her şeyi yazayım deme. Çünkü ben bugün bir
kanaat bildirir, yarın ondan vazgeçebilirim. Yarın da bir kanaat bildirir, öbür gün vazgeçebilirim. 3. Allah'ın
kitabına ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hadislerine muhalif bir söz söylersem, sözümü terkedin. 2-
İmam Malik b. Enes İmam Malik ise şöyle demektedir: 1. Ben bir beşerim, isabet eder, hata da ederim.
Benim görüşlerime bakın; Kitap ve sünnete uyanları alın, Kitap ve sünnete uymayanların hepsini terkedin.
2. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında her insanın sözlerinin bir kısmı alınıp,
bir kısmı terk edilebilir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ise müstesnadır. 3. İbn Vehb diyor
ki: İmam Malik'e, abdest alırken ayak parmaklarının arasını tahlil (el parmaklarıyla arasına
su ulaştırma) meselesi sorulduğunda şöyle dediğini duydum: “Bunu yapmak vacip değildir.”
İnsanlar gidinceye kadar sustum. Sonra ona dedim ki: “Bu hususta elimizde varid olan bir sünnet var.” Dedi
ki: “Nedir bu?” Dedim ki: “Bize Leys b. Sa'd, İbn Lehia ve Amr b. Haris anlattı ki, Yezid b. Amr
el-Meafirî'den, (o da) Ebû Abdurrahman el-Habelî'den, (o da) el-Müstevrid b. Şeddat el-Kureşî'den dedi ki: Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem'in serçe parmağıyla ayak parmaklarının arasını ovaladığını
gördüm.” Dedi ki: “Bu güzel bir hadistir, şimdiye kadar da duymuş değilim.” Sonraları
bu mesele tekrar sorulduğunda, insanlara böyle yapmalarını emrettiğini gördüm. 3- İmam Şafiî İmam
Şafiî'ye gelince bu hususta ondan nakledilenler daha çok ve daha da güzeldir. Şafiî mezhebine tâbi olanlar da bununla
daha çok amel etmişlerdir. Bu sözlerden bazıları şunlardır: 1. Rasulullah’ın sallallahu
aleyhi ve sellem sünnetlerinden bazılarının ulaşmadığı veya kaybolmadığı
hiç kimse yoktur. Söylediğim her söz ve koyduğum her asıl, şâyet Rasulullah’ın sallallahu aleyhi
ve sellem bir sünnetiyle aykırılık arzediyorsa, uyulacak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözüdür.
O ayrıca benim de sözümdür. 2. Müslümanlar, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ortaya çıktıktan
sonra, bir kimsenin o sünneti başka birinin sözü için terketmesinin helal olmayacağı hususunda icma etmişlerdir.
3. Kitaplarımda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine muhalif birşey bulursanız, Rasulullah’ın
sünnetiyle amel edin benim sözlerimi terkedin. Başka bir rivâyette de: “Ona tâbi olun ve başka hiç kimsenin
sözüne iltifat etmeyin.” 4. Hadis sahih olduğunda benim mezhebim o hadistir. 5. Sizler hadisleri ve ricali
benden daha iyi bilirsiniz. Eğer hadis sahih olursa onu bana da söyleyin. Kufeliler, Basralılar ve Şamlılar
rivâyet etsin farketmez, eğer sahih ise ben onlara giderim. 6. Nakil ehline göre (hadis âlimleri), hakkında Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih hadis bulunan her meselede muhalif görüşlerimden hayatımda da, öldükten sonra
da vaz geçmişimdir.” 7. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih bir hadis olduğu halde benim
ona muhalif bir söz söylediğimi görürseniz, bilin ki, aklım başımdan gitmiştir. 8. Ben bir söz
söyler de, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözüme muhalif sahih bir hadisi varsa, Rasulullah’ın hadisi
(amel etmekte) evladır, beni taklid etmeyin. 9. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen her hadis benim
sözümdür, benden duymamış olsanız bile!... 4- İmam Ahmed b. Hanbel İmam Ahmed'e gelince; imamlar
arasında hadisleri daha çok toplayan ve bunlara bağlanan odur. Öyle ki “fer’î konuları ele alan
kitapların telif edilmesini hoş görmezdi.” Bundan dolayı şöyle demektedir: 1- Beni taklid etmeyin,
Malik’i de, Şafiî'yi de, Evzaî ve Sevrî'yi de taklid etmeyin. Onlar nereden aldılarsa siz de oradan alın.”
Başka bir rivâyette: “Dininde bu kimselerden kimseyi taklid etme, Rasulullah ve sahâbîlerinden varid olan ne ise
onu al. Sonrasındaki tabiînlerde ise kişi muhayyerdir.” Bir defasında da şöyle demiştir: “İttiba,
kişinin, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve sahâbîlere tâbi olmasıdır. Ancak tabiînden sonra
kişi muhayyerdir.” 2- Evzaî'nin görüşü, Malik'in görüşü, Ebû Hanife'nin görüşü... Bunların
hepsi birer görüştür. Bana göre de hepsi eşittir. Delil ise ancak rivâyetler (hadisler)dir. 3. Kim Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisini reddederse, o helak olacağı bir uçurumun kenarındadır (demektir).
İşte, hadislere sarılmayı emretme, basiretsiz bir şekilde taklidi nehyetme hususunda imamların
söyledikleri bunlar. Bunlar öyle açık ifadeler ki hiçbir tevil veya münakaşayı kaldırmaz. Kaldı ki
sünnette sabit olana sarılan kişi, -imamların bazı sözlerine muhalif de olsa- onların mezheplerinden
ve yollarından ayrılmış olmaz. Bilakis o hepsine tâbi olmuş, kopması mümkün olmayan sağlam
kulpa tutunmuş olur. Ancak onların sözlerine muhalif olan sünnetleri terkeden kimse böyle değildir. Böyle biri
onlara isyan etmekte ve biraz önce onlardan nakletmiş olduğumuz sözlerine muhalefet etmektedir. Allahu Teâlâ da
buyuruyor ki: “Rabbine yemin olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin
hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamıyla boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar.”
Yine buyuruyor ki: “Onun emrine muhalefet edenler başlarına bir musibet gelmesinden veya acı bir
azaba uğramaktan sakınsınlar.” Hafız İbn Receb (rah.a.) diyor ki: “Kendisine Rasulullah
sallallahu aleyhi ve sellemin emrinin ulaştığı her kişinin yapması gereken; bunu ümmete beyan
etmek, onlara nasihat edip bu emre tâbi olmaları için çalışmaktır. İsterse bu, ümmette büyük bir
zatın görüşüne ters olsun. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in emri, hata ederek muhalefet eden büyük
bir zatın sünnete aykırı emrinden tazim edilmeye ve uyulmaya daha layıktır (hak sahibidir). İşte
bu itibarla sahâbîler ve onlardan sonra gelenler sahih sünnetlere muhalefet edenleri tenkid etmişlerdir. Bazen belki
de tenkidlerinde kaba ifadeler de kullanmışlardır. Ondan nefret ettikleri için değildir bu. O bilakis
o sevdikleri ve saygı duydukları biridir. Ancak ne olursa olsun, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i
daha çok sevmektedirler. Onun emri de bütün mahlukatın emrinin üstündedir. Eğer Rasulullah’ın emri ile
bir başkasının emri çelişirse, Rasulullah’ın emri öne alınmalı ve ona tâbi olunmalıdır.
Onun emrine muhalif olana duyulan saygı, Rasulullah’ın emrine tâbi olmaya engel teşkil edemez. Her ne
kadar o kişi hatasında bağışlanmış olsa da. Kaldı ki, o bağışlanmış
olan zat, Rasulullah’ın muhalif emri kendisine geldiğinde kendi görüşüne muhalefet edilmesine itiraz
da etmez. Derim ki: Buna nasıl edecekler ki?! Değil mi ki, onlar bunu tâbilerine emretmişler ve onlara
sünnete muhalif sözlerini terketmeyi gerekli kılmışlardır. Hatta İmam Şafiî tâbilerine, kendisi
onu almamış olsa bile sahih sünneti ona nispet etmelerini emretmiştir. Bu yüzden İbn Dakik el-İyd
teker teker ve toplu olarak dört imamdan herbirinin sahih hadislere muhalif olan görüşlerini topladığı
tek ciltlik büyük eserinin mukaddimesinde şöyle demiştir: “Bu meseleleri müçtehid imamlara nispet etmek
haramdır. Mukallid fakihlerin de bunları bilmeleri gerekir ki, bu görüşleri onlara nispet ederek, onlara iftira
etmesinler.” TÂBÎ OLANLARIN, İMAMLARININ SÖZLERİNİ BIRAKIP SÜNNETE UYMALARI İşte bütün
bu söylediklerimizden dolayı imamlara ittiba edenler, “onların çoğu evvelkilerden, birazı da sonrakilerden”
olan imamlarının bütün sözlerini almamışlardır. Bilakis sünnete muhalif olduğu ortaya çıkınca
çoğunluğunu bırakmışlardır. Hatta İmameyn (iki imam) -Muhammed b. Hasan ve Ebû Yusuf- hocaları
Ebû Hanife'ye mezhebinin üçte birinde muhalefet etmişlerdir. Furu fıkıh kitapları bunlara şahittir.
Aynı şey Şafiî’nin tâbilerinden Müzenî ve başkaları için de söylenebilir. Bunların örneklerini
vermeye kalkışırsak sözü uzatacak ve hedefimiz olan özet bir kitap yazmanın dışına çıkmış
olacağız. İki tane örnekle yetinelim: 1- İmam Muhammed, “Muvatta”ında diyor ki: (s.158)
Muhammed dedi ki: “Ebû Hanife'ye gelince o, istiska (yağmur isteme) duası için namaz olmadığı
görüşündeydi. Bize göre ise, imam insanlara iki rekat namaz kıldırır, ardından dua eder ve ridasını
(cübbesini) tersine çevirir: 2- İsam b. Yusuf el-Belhî; İmam Muhammed'in talebelerinden ve ayrıca Ebû Yusuf'un
derslerine devam edenlerdendi: “Çoğu zaman Ebû Hanife'nin sözlerinin tersine fetvalar verirdi. Çünkü delilini bilmiyordu.
Başkalarının delilini görünce de ona göre fetva veriyordu.” Bu yüzden: “Rükûya giderken ve rükûdan
kalkarken ellerini (tekbir alıyor gibi) kaldırırdı.” Nitekim bu Rasulullah sallallahu aleyhi
ve sellem'den gelen mütevatir bir sünnettir. Bu yüzden imamının buna muhalif olması, sünnetle amel etmesine
engel olmamıştır. Aslında her müslümanın yapması gereken -dört imamın ve başka âlimlerin
de dediği gibi- işte budur. Sözün özü: Umarım ki mukallidlerden hiç kimse kitabın metodunu tenkid edip,
mezhebe muhalif olduğu iddiasıyla içindeki sünnetlerden faydalanmayı terk etmez. Bilakis ondan, imamların
biraz önce aktardığımız, sünnetle amel etmenin vacip olduğuna ve sünnete muhalif görüşlerinin
terkedilmesi gerektiğine dair sözlerini hatırlamasını ümid ediyorum. Şunu iyi bilsin ki, bu kitabın
metoduna yapılan tenkid, hangisi olursa olsun, taklid ettiği imama yapılmış bir tenkittir. Biraz
önce de aktardığımız gibi biz bu metodu onlardan aldık. Bu yolda onların yol göstericiliğinden
sapan büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Çünkü bu, sünnetten yüz çevirmeyi doğurur. Halbuki
anlaşmazlık esnasında sünnete dönüp, ona teslim olmamız emredilmiştir. Allahu Teâlâ buyuruyor ki:
“Rabbine yemin olsun olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip, sonra da verdiğin
hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” Allah
bizleri, haklarında şöyle buyurduğu kullarından eylesin: “Aralarında Peygamberin hükmetmesi
için Allah'a ve Resûlü’ne dâvet edildikleri zaman mü'minlerin sözü ancak: “İşittik ve itaat ettik”
olur. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah'a ve Resûlü’ne itaat eder, Allah'tan korkar ve O’na
sığınıp korunursa, işte kazananlar onlardır.” BAZI ŞÜPHELERİN GİDERİLMESİ 1-
Bazıları şunu söyledi: Dinî hususlarda Peygamberimizin emrine dönmemiz gerektiğinde şüphe yoktur.
Özellikle mahza ibadet olup, rey ve içtihadın söz konusu olmadığı namaz gibi hususlarda. Ama hocalardan
birinin bile bunu emrettiğini neredeyse görmemekteyiz. Hepsi de ihtilafın varlığını kabulleniyorlar,
bunun ümmet için bir genişlik olduğunu iddia ediyorlar. Buna delil olarak da -bu tür münasebetlerde sünnet taraftarlarına
karşı sıkça tekrar ettikleri- “ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisini zikrediyorlar. Bize
öyle geliyor ki, bu hadis, senin bizi çağırdığın, kitabını da dayandırdığın
metoda ters düşmektedir. Bu hadis hakkındaki görüşün nedir? Cevap iki açıdan olacaktır: Birincisi:
Bu hadis sahih değildir. Bilakis bâtıldır ve aslı yoktur. Allâme Sübkî diyor ki: “Sahih, zayıf
veya mevzu olarak hiçbir senedine ulaşamadım.” Derim ki: Bu şu lafızla rivâyet edilmiştir:
“Ashâbımın ihtilafı sizin için rahmettir.” Bir de: “Ashâbım yıldızlar gibidir.
Hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz.” Fakat ikisi de sahih değildir. Birincisi son derece zayıftır.
İkincisi ise mevzudur (uydurma). İkincisi: Hadis zayıf olmasının yanında Kur'an-ı Kerim'e
de muhaliftir. Dinde ihtilaf etmeyi nehyeden ve ittifakı emreden âyetler zikredilmeye ihtiyaç olmayacak kadar meşhurdur.
Ancak örnek olması için birkaçını verelim: Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Birbirinizle çekişmeyin
yoksa başarısızlığa düşer ve kuvvetiniz gider.” “...sakın dinlerini parça parça
edip fırkalara ayrılan müşriklerden olmayın. Her fırka elinde olanlarla sevinir durur.” “...Onlar
da durmadan ihtilaf etmektedirler. Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır.” Eğer Rabbinin merhamet
ettikleri ihtilaf etmiyorsa, sadece bâtıl ehli ihtilaf ediyorsa, ihtilaf nasıl olur da rahmet olur?!! Buradan
da, hadisin sened olarak da metin olarak da sahih olmadığı ortaya çıkar. O zaman da bunu, imamların
da emri olan Kitap ve sünnetle amel etmekten geri durmak için bir şüphe olarak görmek caiz değildir. 2- Başka
birileri de şunu söylemekte: “Eğer dinde ihtilaf etmek nehyedilen bir şeyse, sahâbeler ve onlardan sonra
gelen imamların ihtilafı için ne diyeceksiniz? Ayrıca bunların ihtilafıyla müteahhir âlimlerin ihtilafı
arasında bir fark var mıdır? Cevap: Evet. İki ihtilaf arasında büyük bir fark vardır. Bu
iki şeyde ortaya çıkar: Birincisi: Sebebinde, İkincisi: Sonucunda. Sahâbenin ihtilafına gelince,
zaruretten doğan, ayrıca (nassları) anlamakta ortaya çıkan tabiî bir ihtilaftı. Onlar isteyerek ihtilaf
etmiyorlardı. Bunlara ek olarak, dönemlerinde mevcut olan ve ihtilaflarını gerektiren bazı durumlar mevcuttu.
Ancak onlardan sonra bu gerekçeler ortadan kalktı. Bu tür ihtilaftan bütünüyle kurtulmak ise, mümkün değildir. Biraz
önce geçen veya aynı mânada olan âyetlerdeki yergiler bunları kapsamaz. Çünkü kınama şartı olan kasıt
ve süreklilik, tahakkuk etmiş değildir. Mukallidler arasında meydana gelen ihtilafın ise, çoğu
zaman gerekçesi yoktur. Çünkü bazıları Kitap ve sünnetteki delili görüp, başka bir mezhebin delili olduğunu
anlayınca, sadece mezhebine muhalif olduğu için onunla amel etmeyi bırakır. Ona göre sanki, aslolan mezheptir
veya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği din, sadece onun mezhebiyle sınırlıdır. Diğer
mezhepler de neshedilmişdir. Bunların dışında başka insanlar da var. Onlar da mezhepleri
-aralarındaki geniş ihtilafa dayanarak- farklı şeriatler olarak değerlendirmektedirler. Nitekim müteahhirler-den
bazıları bunu açık bir şekilde söylemiştir: “Müslümanın bunlardan dilediğini
alma, dilediğini bırakma hakkı vardır. Çünkü hepsi de şeriattir.” Bazen her iki grup, ihtilaflarına
dayanak olarak, “ümmetimin ihtilafı rahmettir” bâtıl hadisini delil getirmekteler. Çoğu zaman bunu
delil getirdiklerini de duyuyoruz. Bazıları da hadisin söyleniş sebebini şöyle yorumlamaya çalışmaktadırlar:
“İhtilafın rahmet olmasının sebebi, ümmete bir genişlik sağlamasındandır.”
Bu yorum, biraz önce geçen âyetlerin açık ifadelerine, imamların da söylediği sözlerin muhtevasına muhalif
olmasının beraberinde bazı âlimler tarafından da reddedilmiştir. İbnü'l-Kasım diyor
ki: “Leys ve Malik'in, Rasulullah’ın sahâbîlerinin ihtilafı hakkında şöyle dediklerini duydum:
İnsanların dediği “bunda genişlik var” denemez. Hayır böyle değildir. Bilakis ihtilafın
bir kısmı yanlış, bir kısmı da doğrudur.” Eşheb de diyor ki: “Malik'e
soruldu: Güvenilir ravilerin sahâbîlerden bir aktardıkları iki ayrı hadis ile amel eden kişinin durumunu
genişlik olarak görür müsün?” Dedi ki: Allah'a yemin olsun ki, hakka isabet etmedikçe hayır. Hak ancak
bir tanedir. İki farklı görüşün ikisi de aynı zamanda doğru mu olacak?! Hayır! Doğru sadece
bir tanedir. İmam Şafiî'nin talebelerinden Müzenî de diyor ki: “Rasulullah’ın sahâbîleri de
ihtilaf etmişler ve birbirlerinin hata ettiğini söylemişlerdir. Birbirlerinin sözlerine bakıp, tenkid
etmişlerdir. Hepsinin söyledikleri doğru olsaydı, bu şekilde yapmazlardı. Ömer (r.a.) da Ubey b.
Kâb ile İbn Mes’ud'un namazda tek bir elbiseyle namaz kılma hususundaki ihtilaflarına öfkelenmiştir.
Ubey şöyle demişti: Tek elbiseyle namaz kılmak güzel bir şeydir. İbn Mesud ise şöyle demişti:
“Bu, elbise azken böyleydi.” Bunun üzerine Ömer öfkeli bir şekilde şöyle dedi: “Rasulullah’ın
sahâbîlerinden görüşlerine müracaat edilen iki kişi ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda Ubey doğru söylemiştir.
İbn Mesud ise hatalıdır. Ancak bundan sonra kimsenin bu meselede ihtilaf ettiğini duymayayım, yoksa
ona şöyle şöyle yaparım.” İmam Müzenî diyor ki: İhtilafı caiz gören iki âlim bir mesele
hakkında içtihad eder de biri helal, diğeri de haram derse, her ikisinin de hakka isabet ettiğini iddia eden
kişiye şöyle cevap verilir: “Bunu nassa dayanarak mı yoksa kıyasa dayanarak mı söyledin?”
Eğer “Nassa dayanarak söylüyorum.” derse ona denilir ki: “Bunu nasıl nassa dayanarak söyleyebilirsin?
Zira Kitap ihtilafı reddediyor. “Kıyasa dayanarak söyledim.” diyecek olursa bu kez ona denilir ki: “Kitap
ve sünnet, ihtilafı reddederken sen nasıl ihtilafın caiz olmasını bunlara kıyas edersin. Âlim
bir tarafa, akıllı insan bile bunu caiz görmez.” Buna mukabil biri çıkıp şunu söyleyebilir:
İmam Malik'ten hakkın bir olduğuna dair aktardığına, Üstad ez-Zerka'nın “el-Medhalü’l-fıkhî”
kitabında naklettiği (1/89) şu rivâyet ters düşmektedir: “Ebû Cafer el-Mansur, ardından
Harun Reşid, İmam Malik'in mezhebi ve eseri “Muvatta”yı Abbasi Devleti’nin Kanunnamesi yapmak
istediler. Ancak İmam Malik buna izin vermedi ve şöyle dedi: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı
fer’î konularda ihtilaf ettiler ve farklı bölgelere dağıldılar. Herbirinin görüşü de isabetlidir. Ona
derim ki: Bu olayın, İmam Malik'ten nakli meşhurdur ve bilinen bir şeydir. Ancak rivâyetin sonunda gelen
“Herbirinin görüşü de isabetlidir” kısmının, ulaşabildiğim kaynaklarda ve rivâyetlerde
bir aslı mevcut değildir. Bir rivâyet müstesnadır. O da Ebû Nuaym'ın “el-Hilye” (6/332)'de
tahric ettiği rivâyettir. Bu rivâyetin senedinde Mikdam b. Davud vardır ve Zehebi bu zatı zayıflar arasında
zikretmiştir. Buna rağmen rivâyetin lafzı: “Herbiri kendine göre isabetlidir” şeklindedir.
“Kendine göre” lafzı “el-Medhal”in rivâyetinin uydurma olduğunu göstermektedir. Nasıl
böyle olmasın ki, bu rivâyet İmam Malik'ten güvenilir ravilerin rivâyet etmiş olduğu “Hak birdir,
birden fazla olamaz” görüşüne muhaliftir. Nitekim sahâbî ve tâbiînin önde gelenleri ve dört imamın hepsi bu
görüştedir. İbn Abdilberr diyor ki: (2/88) “Şâyet bir meselenin zıt iki durumu da doğru
olsaydı, selef âlimleri, içtihadlarında, hüküm ve fetvalarında birbirlerinin hatalı olduklarını
söylemezlerdi. Mantık, bir şeyin hem kendisinin, hem de zıttının doğru olmasını asla
kabul etmez. Şair ne kadar güzel söylemiştir: Bir durumda iki zıttın varlığını
ispat İmkansız şeylerin en çirkin şeklidir Şâyet denilecek olursa ki, İmam’dan
(Malik) gelen bu rivâyet madem ki bâtıldır, o zaman İmam neden Mansur'un insanları Muvatta ile amel etmeye
mecbur etmesi isteğine karşı çıkmış ve onun bu isteğini yerine getirmemiştir? Derim
ki: Bu hususta vakıf olduğum en güzel rivâyet İbn Kesir'in “Şerhu İhtisâr ulûmi'l-hadîs”te(s.31)
zikretmiş olduğu rivâyettir. O da şudur: İmam Malik diyor ki: “İnsanlar hadisleri toplamışlardır.
Bu yüzden, bizim ulaşmadığımız rivayetlere ulaşmış olabilirler.” Bu söz İbn
Kesir'in de dediği gibi, İmam’ın kâmil bir ilim ve insafa sahip olduğunun göstergesidir. İhtilafın
her türünün şer olduğu, rahmet olmadığı artık sabit olmuştur. Ancak insan ihtilafın
bir kısmından dolayı kınanır ve ayıplanır. Mezhep mutaassıplarının ihtilafında
olduğu gibi. Bir kısım ihtilaf da var ki, insan bundan dolayı kınanmaz. Sahâbîlerin ve onlara tâbi
olan imamların ihtilafı da böyledir. Allah bizleri onlarla birlikte haşretsin ve bizi onlara tâbi olmaya muvaffak
etsin. Böylece sahâbenin ihtilafının mukallidlerin ihtilafından farklı olduğu ortaya çıkmıştır. Özeti
şu: Sahabeler zaruretten dolayı ihtilaf etmişlerdir. Fakat bununla beraber onlar ihtilafı reddediyorlar
ve yol buldukça kaçınmaya çalışıyorlardı. Mukallidler ise -büyük bir kısmında ihtilaftan
kaçınma imkânları olmasına rağmen- ittifak etmiyorlar ve bu uğurda çabalamıyorlar. Bilakis ihtilafı
onaylıyorlar. Halbuki, iki ihtilaf arasında çok büyük farklar vardır. Sebep açısından, iki ihtilaf
arasındaki fark bu şekilde... Sonucu açısından farklılığa gelince, bu daha açıktır.
Nedeni şu, sahâbe -furu konularda bilinen ihtilaflarına rağmen- birlikteliğe, tek vücut görünmeye azami
gayret sarfediyorlardı. Birlikteliklerini parçalayacak, saflarını gevşetecek her şeyden mümkün olduğunca
uzak kalıyorlardı. Sahâbîler arasında besmelenin cehren okunmasını meşru görenler de vardı,
görmeyenler de. Bazıları elleri (rukuya giderken ve rükûdan kalkarken) kaldırmayı müstehab görüyorlardı
bazıları aynı kanaatte değildi. Kimisi kadına dokunmakla abdestin bozulacağını söylüyor,
kimisi bozulmaz diyordu. Ama bütün bunlara rağmen hepsi bir imamın arkasında birlikte namaz kılıyorlar,
mezhebî bir ihtilaftan dolayı hiçbiri o imamın arkasında namaz kılmaktan geri durmuyordu. Mukallidlerin
ise, ihtilafları bunun tam tersinedir. Bu ihtilafın sonucunda, müslümanlar kelime-i şahadetten sonra en büyük
rükûnda ihtilaf ettiler. Bu rükûn da namazdır. Çünkü bu insanlar, bir imamın arkasında namaz kılmaya yanaşmıyorlardı.
Delilleri de şuydu: “O imamın namazı, bağlı oldukları kendi mezheplerine göre bâtıldır
veya en azından mekruhtur.” Bizler ve bizim dışımızdaki birçok kişi bunu görmüş ve
duymuştur. Nasıl görmesin ki, bazı meşhur mezheplerin kitapları bunun bâtıl veya mekruh olduğunu
açıkça belirtmiştir. Bunun neticesinde bir camide dört mihrabın yapıldığını gördük.
Peşpeşe dört imam orada namaz kıldırmaktadır. Bir grup namaz kılarken, bazı insanların
kendi imamlarını beklediklerini görmek mümkündür. Hatta bazı mukallidler arasındaki ihtilaf bundan
daha vahim bir hal aldı. Hanefî bir kişinin Şafiîlerden evlenemeyeceğine dair fetvalar verildi. Ardından
Hanefîlerden meşhur bir zat (o da Müfti's-sakaleyn diye bilinen zattır) Hanefî kişilerin Şafiîlerden evlenebileceğine
dair fetva verdi. Bunu da şu sözüyle izah etti: “Onları Ehl-i kitap olarak değerlendirebiliriz.”
Bu sözün zıt anlamı şudur: “Bunun aksi, yani Şafiîlerden birinin Hanefî bir kızla evlenmesi
caiz değildir.” Nitekim Ehl-i kitaptan biri müslüman bir kadınla evlenemez. Bunlar birçok örnekten seçmiş
olduğumuz iki örnektir. Bu örnekler akıllı insana, müteahhirlerin ihtilafının ve bunları ısrarla
sürdürmelerinin kötü sonuçlarını açıkça göstermektedir. Selefin ihtilafı böyle değildi. Çünkü onun
ümmete yönelik hiçbir kötü sonucu olmamıştır. Bu yüzden onlar ihtilafı nehyeden âyetlerin kapsamının
dışındadırlar. Müteahhirler ise bu durumda değildir. Allah hepimizi sırat-ı müstakimine
hidâyet etsin! Keşke bu ihtilaflarının zararı sadece onlarla sınırlı kalsaydı da
Ümmet-i dâvetten hiçkimseye bulaşmasaydı. O zaman zorluklar az da olsa kolaylaşırdı. Ancak bu ihtilaf
-maalesef- birçok ülkede kafirlere de ulaşmıştır. Bu ihtilaf, onların grup grup Allah'ın dinine
girmelerine engel olmuştur. Üstad Muhammed Gazali'nin “Zalâmün mine’l-ğarb”(s. 200) adlı
kitabında şöyle bir olay geçer: “Amerika'da Brinston Üniversitesi’nde yapılan konferansta konuşmacılardan
biri, İslâmî meselelerle meşgul olanlarla müsteşrikler arasında çokça yaygın olan şu soruyu
tartışmaya açtı: “Müslümanlar dâvet ettikleri İslâm’ı hangi ilkelerle tanımlıyorlar
ve dünyaya açılıyorlar? İslâm’ı, Sünnîlerin anladığı şekilde mi yoksa İmamiye
ve Zeydiye'den oluşan Şia’nın anladığı şekilde mi tanıtacaklar?” Sonra
bunların herbiri de kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir. Bazen bunlardan bir grup bir mesele hakkında
reformcu ve açık düşünürken, başka bir grup geri ve katı bir çerçevede düşünebilmektedirler. Özetle,
İslâm’a dâvet edenler, dâvet ettikleri insanları şaşkın bir hâlde bırakmaktalar. Çünkü
bizzat kendileri de şaşırmış durumdalar. Allâme Muhammed Sultan el-Masumî'nin “Hediyyetü's-sultan
ilâ bilâd-i müslimî el-yabân” risalesinin mukaddimesinde de şöyle bir olay geçmektedir: “Japonya'nın
Tokyo ve Osaka kentlerinde yaşayan müslümanlardan bana şöyle bir soru geldi: Özetle diyorlardı ki: “İslâm
dininin gerçeği (özü) nedir? Mezhep ne mânaya geliyor? İslâmla şeref bulan birinin dört mezhepten birini takip
etme mecburiyeti var mıdır? Yani Malikî, Hanefî, Şafiî veya başkaları yoksa yok mudur? Çünkü burada
büyük ve vahim bir ihtilaf meydana geldi. Olayın meydana gelişi şöyle oldu: Japonya’nın aydınlarından
bir grup İslâm dinine girmek ve imanla şereflenmek üzere Tokyo'da bulunan müslümanların bir teşkilatına
bunu teklif ettiklerinde; Hindistan'lı bir grup şöyle dedi: Bunların Ebû Hanife'nin mezhebini seçmeleri gerekir.
Çünkü o ümmetin kandilidir. Endonezyalı bir grupta şöyle dedi: Hayır Şafiî olmaları gerekir. Japonlar
bunu duyunca çok şaşırdılar. Bu mezhep ihtilafı onların müslüman olmalarına engel oldu. 3-
Bazıları da şu iddiada bulunmaktalar: Sizin dâvet etmiş olduğunuz sünnete tâbi olmak ve imamların
muhalif sözlerini almamak; onların bütün sözlerini bırakmak ve içtihad ve görüşlerinden istifade etmemek mânasına
gelmektedir. Bunlara diyorum ki: Bu iddia doğrudan çok uzaktır. Hatta bu iddia açıkça bâtıldır.
Nitekim biraz önceki sözlerimizden bu açıkça görünmektedir. Çünkü bu sözlerimizin hepsi bu iddiaların tersini söylemektedir.
Bizim dâvet ettiğimiz tek şey, mezhepleri birer din edinmemek ve onları Kur’an ve sünnetin yerine ikame
etmemektir. Anlaşmazlığa düşüldüğünde veya yeni meydana gelen olayların hükümlerini belirlemekte,
günümüzde kendini fakih zannedenlerin yaptığı gibi, sadece mezheplere müracaat etmeyelim. Halbuki onlar Medeni
Hukuk’la ilgili hükümleri belirlemekte Kitap ve sünnete müracaat etmeden mezheplerden yola çıkarak doğruyu-yanlışı
öğrenmeye çalışmaktadırlar. Bu husustaki metodları şudur: “İhtilaf rahmettir”
hadisini ve ruhsatları, maslahatları ve kolay hükümleri almaktır. Süleyman et-Teymî'nin şu sözü ne
kadar güzeldir: “Her âlimin ruhsatını almaya kalkışırsan, şerrin hepsi sende toplanır.”
Bunu İbn Abdilberr (2/91-92) rivâyet etmiş, ardından şöyle demiştir: “Bunda icma vardır,
hakkında ihtilaf olduğunu bilmiyorum.” Bizim tenkid ettiğimiz şey, gördüğün gibi icmaya
muvafıktır. Onların görüşlerine müracaat edip, onlardan istifade etmek, ayrıca hakkında Kitap
ve sünnet nassının bulunmadığı ihtilaflı veya izaha ihtiyaç duyulan konularda bu görüşlerden
yardım alıp, hakkı bulmaya çalışmak ise, inkar etmediğimiz bir durumdur. Aksine bunu emrediyoruz
ve buna teşvik ediyoruz. Kitab ve sünnetle hidâyet bulma yolunu tutanlara faydalı olacağını umuyoruz. Allâme
İbn Abdilberr diyor ki (2/172): “Sevgili kardeşim asılları muhafaza edip onlarla ilgilenmeye özen
göster. Şunu iyice bil ki, Kur'an ve sünneti muhafaza etmekle meşgul olan, *****ahanın sözlerine bakıp,
bunları içtihadlarına yardımcı, tetkik yollarına anahtar, birçok mânaya yorumlanabilen kapalı
ifadelere tefsir olarak gören, mutlaka bağlanılması gereken sünnetleri taklid edercesine imamlardan herhangi
birini üzerinde hiç düşünmeksizin taklid etmeyen, âlimlerin meşgul olduğu sünnetleri ezber ve anlama işinden
uzak kalmayan, araştırma ve anlamalarda onları takip eden, yaptıkları çalışmalardan dolayı
onlara şükranlarını sunan, çoğunluğu oluşturan doğru görüşlerden dolayı da onları
takdir eden, ancak kendilerini görmedikleri gibi onları da hatalardan uzak görmeyen kişi, selef-i salihîn yoluna
tutunmuş, doğru yolu bulmuş ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine ve sahâbîlerin yoluna
tâbi olmuştur.” Ancak kendini araştırmalardan uzak tutarak, söylediklerimizden yüz çeviren, sünnetlere
muhalif davranan, kendi bakış açısıyla bunları değerlendirmeye çalışan hem kendi sapmış,
hem de başkalarını saptırmıştır. Bütün bunları bilmeden fetvaya kalkışan
kişi ise, daha kör, yolca daha sapıktır: İşte hak budur yoktur bunun gizliliği Türlü türlü
yollardan artık uzak tut beni 4- Sonra mukallidler arasında yaygın olan bir vehim daha var. Bu da onların,
mezheplerinin muhalif olduğu sünnetlere tâbi olmalarına engel olmaktadır. Bu vehim; sünnete tâbi olmak, mezhep
sahibinin hatalı olmasını gerektirir şeklindeki zanlarıdır. Hatalı olmak da -onlara göre-
imamı tân (tenkid) etmek mânasına gelir. Eğer müslümanların bir ferdini tân etmek caiz değilse, onların
imamları nasıl tân edilebilir?! Cevabı şu: Bu düşünce bâtıldır. Sebebi de sünnet fıkhından
uzak durmaktır. Yoksa akıllı bir müslüman nasıl böyle bir söz söyler? Kaldı ki, Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Hakim hüküm verirken içtihad eder de isabet ederse, ona iki ecir vardır.
Hüküm verirken içtihad eder de hata ederse, ona bir ecir vardır.” Bu hadis, bu düşünceyi reddetmekte ve açık
bir şekilde şunu ifade etmektedir: Birinin “filan kişi hata etti” sözünün şer'î mânası
“bir sevap aldı” demektir. Kendisini hatalı gören kişiye göre, o ecir almış oluyorsa,
onu hatalı görmekle ona tân ettiği nasıl vehmedilebilir? Şüphe yok ki bu vehim bâtıldır ve bu
düşüncenin sahibi kişi, bunu hemen terketmelidir. Yoksa müslümanları tân eden o olur. Hem de herhangi bir ferdi
değil, sahâbîleri, tabiîni ve ondan sonra gelen büyük imamları... Çünkü biz yakînen biliyoruz ki bu yüce zatlar,
birbirlerini hatalı görüyor, birbirlerinin görüşlerini reddediyorlardı. Şimdi aklı başında
olan şunu söyleyebilir mi: Onlar birbirlerini tân ediyorlardı? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekir'in
bir rüyaya yaptığı yorumda hatalı olduğunu söyleyip şöyle demiştir: “Bazı yorumlarında
isabet ettin, bazılarında ise hata ettin.” Peki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sözüyle Ebû Bekir'i
tân etmiş mi oluyor? Bunun kötü neticelerinden biri de, bu düşüncedeki insanları mezheplerine muhalif olan
sünnetlere tâbi olmaktan alıkoymuş olmasıdır. Çünkü onlara göre sünnete tâbi olmak imamı tân etmek
demektir. Halbuki sünnete muhalif de olsa ona tâbi olmak; ona saygı duymak ve ihtiram göstermek demektir. Bu yüzden bu
vehmî tândan kaçınmak için imamlarını taklit etmekte ısrar ediyorlar. Bunlar bu vehim sebebiyle, kaçmış
oldukları durumdan daha kötüsüne düştüklerini unutmuşlardır (unutmazlıktan geldiler demiyorum). Çünkü
biri kalkıp, onlara şunu söylese: “Eğer birine tâbi olmak ona saygı göstermek, ona muhalefet etmek
de tân etmek anlamına geliyorsa, Rasulullah’a muhalefet etmeyi, sünnete muhalif konularda imama tâbi olmayı
nasıl caiz görebilirsiniz?! Halbuki o (imam) masum olmadığı gibi, onu tân etmek küfür de değil. Eğer
imama muhalefet, onun tân edildiğini ifade ediyorsa, Rasulullah’a muhalefet onun tân edildiğini daha açık
ifade etmektedir. Bilakis bu -Allah korusun- küfrün ta kendisidir.” Evet, biri bunu kalkıp söylese, verecek cevapları
olmayacaktır. Verdikleri tek cevap -çoğu zamanda onlardan duyduğumuz- söyledikleri şu sözdür: “Bizim
sünneti bırakmamız, imama duyduğumuz güvene ve sünneti bizden daha iyi bildiği kanaatine dayanmaktadır.”
Bu söze, çeşitli yönlerden cevap verecek olursak, sözü çok uzatırız. Bu yüzden bir yönüne cevap vermekle yetineceğiz.
İnşaallah da yeterli cevap olacaktır. Şunu söylüyorum: Sünneti sizden daha iyi bilen sadece sizin mezhep
imamınız değil, ortada sünneti sizlerden daha iyi bilen onlarca hatta yüzlerce imam mevcuttur. Eğer sahih
sünnet mezhebinize muhalif olarak gelir ve o imamlardan biri bu sünneti alırsa, böyle bir durumda o sünneti almak size
göre vaciptir ve kat’i bir husustur. Çünkü biraz önce söylediğiniz söz burada geçerli değildir. Ayrıca
size muhalif olan kimse itiraz ederek şöyle diyecektir: “Biz bu sünneti, bunu alan imama güvendiğimizden dolayı
aldık.” Ona tâbi olmak, sünnete muhalif olan imama tâbi olmaktan evladır. Bu da herkesin anlayacağı
açık bir şeydir. Allahu Teâlâ da buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah'ın Resûlü sizi, size hayat
verecek şeylere dâvet ettiği zaman, hemen Allah'ın ve Resûlü’nün dâvetini kabul edin. Bilin ki, Allah
kişi ile kalbi arasına girer. O'nun huzurunda toplanacaksınız.” Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş Çubuk/Ankara
Kasım 2004 TAHARET SULAR VE KISIMLARI: 1.KISIM: TEMİZ VE TEMİZLEYİCİ OLAN SULAR Kendisi
temiz olan ve başkasından hadesi ve necaseti giderip temizleyici olan sulardır. 1- Yağmur suyu: Allah
Azze ve Celle buyuruyor ki; “Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara ve nice
insanlara su vermek için gökten tertemiz su indirdik.”(Furkan 48) “Sizi temizlemek, şeytanın pisliğini
sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur)
indiriyordu.”(Enfal 11) 2- Kar ve dolu gibi aslı su olanlar: Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor:
"Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz için tahrime tekbirini alınca kıraate geçmezden önce bir müddet sükut
buyurmuştur. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü, dedim, anam babam sana feda olsun, tekbir ile kıraat arasındaki
sükut esnasında ne okuyorsunuz?" Bana şu cevabı verdi: "Ey Allah’ım, beni hatalarımdan
öyle temizle ki, kirden paklanan be-yaz elbise gibi olayım. Allah’ım beni, hatalarımdan su, kar ve dolu
ile yıka" diyorum." 3- Pınar ve kaynak suları: Allah Azze ve Celle buyurur ki; “Görmedin mi? Allah
gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi..”(Zümer 21) 4- Deniz suyu: Ebû Hüreyre (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Bir adam Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip: "Ey Allah'ın Resûlü! Biz gemiye binip,
beraberimizde az bir su alabiliyoruz. Abdestlerimizi bu su ile alsak susuz kalacağız. Deniz suyu ile abdest alabilir
miyiz?" diye sordu. Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Evet, denizin suyu temizdir, meytesi (ölüsü) de helâldir" cevabını
verdi. 5- Zemzem Suyu: Ali r.a. rivayet ediyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zemzem ile dolu olan kovayı
istedi ve ondan içtikten sonra onunla abdest aldı.” 6- Uzun süre beklemekten dolayı değişerek
acılaşmış su veya ağaç yaprağı, sabun, yosun v.b. karışmasından korunamayan
sular: Beklemekten dolayı tadı ve rengi değişmiş olan suyun temiz oluşu hakkında alimlerin
ittifakı vardır. Deri ve bakır kaplarda değişen sular ile balık gibi deniz hayvanları sebebiyle
değişikliğe uğrayan sular da böyledir. Bunun delillerine gelince; Ümmü Atiye el-Ensariye radıyallahu
anhâ anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm, kızı (Zeyneb radıyallahu anha) vefat ettiği zaman
yanımıza girdi ve: "Onu sidreli su ile üç veya beş veya -gerek görürseniz- daha fazla yıkayın. Sonuncu
yıkamaya kafûr koyun. Yıkama işini bitirdiniz mi bana haber verin!" buyurdu. İşimiz bitince Rasulullah
aleyhissalâtu vesselâm'ı çağırdık. Bize kendi izarını verdi ve: "Ona, önce bunu sarın!"
dedi." Ümmü Hânî r.a.’dan; peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve Meymune r.a., içinde hamur izi olan bir kaptan
guslettiler.” Abdullah ibni Zeyd r.a.’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem geldi ve ona bakır
bir tas ile su getirdik. Ondan abdest aldı….” İbni Abbas ve Enes r.a.’dan gelen rivayetlerde
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deri kaplardan abdest aldığı ve istinca yaptığı
anlatılmıştır. 7- Necaset karışan fakat tadı, rengi ve kokusu değişmeyen
sular: Ebû Saîdi'l-Hudrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a: "Ey Allah'ın
Resûlü! Biz senin için Budâ'a kuyusundan su alıyoruz. Halbuki onun içerisine (ölmüş) köpeklerin leşleri, kadınların
hayız bezleri, insan pislikleri atılıyor, (ne yapalım, su almaya devam edelim mi?)" diye sordular. Şu
cevabı verdi: "Su temizdir, onu hiçbir şey kirletmez.” Ebû Dâvud der ki: "Kuteybe İbnu Saîd'i
işittim. Dedi ki: "Budâ'a kuyusunun bakıcısına derinliğini sordum. “Suyun en çok olduğu
durumda kasıklara kadar çıkar" dedi. "Azaldığı zaman?" dedim, "Avret mahallinin (dizinin) altına
düşer" dedi. Ebû Dâvud der ki: "Budâ'a kuyusunu ridam ile bizzat takdir ettim. Üzerine ridâmı gerdim. Sonra ridâmı
ölçtüm. Kuyunun genişliği altı zira idi. Bahçenin kapısını bana açan kimseye: "Kuyunun süregelen
yapısı hiç değiştirildi mi?" diye sordum. Bana "Hayır!" dedi. Kuyunun içindeki suyun rengini değişmiş
gördüm." İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim.
Kendisine çöl bir arazide bulunan bir sudan ve ona uğrayan hayvan ve vahşilerden soruluyordu. Şöyle cevap verdi: "Eğer
su iki kulle (İki varil) miktarında olursa pislik taşımaz!" Yani bu miktardaki su, pisliği barındırmaz,
atar. Ancak suyun vasfı değişirse bu başkadır. İki kulleden az miktardaki su hakkında mutlak
olarak pisliği barındıracağı da söylenmemiştir. Suyun vasfının değişmesi
dikkate alınır. Nitekim Zuhrî r.a. dedi ki; “Tadı, kokusu veya rengi bozulmamış olan suda sakınca
yoktur.” 8- Kullanılmış su: necasetin giderilmesi için abdest ve gusülde kullanılmış
sular da temiz ve temizleyicidir. Delillerine gelince; Urve İbnu Zübeyr, Misver İbnu Mahreme ve Mervan'dan almış.
Misver ve Mervan her ikisi de birbirlerinin sözünü tasdik etmişlerdir. Derler ki: …Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm
yere bir kerecik tükürmeye görsün, mutlaka onlardan bir adamın eline düşüyordu. Onu alıp yüzlerine, derilerine
(teberrüken) sürüyorlardı. Bir şey söyleyecek olsa emrine hepsi birden koşuşuyordu. Abdest alacak olsa,
abdest suyundan kapabilmek için nerdeyse (itişip-kakışıp) kavga ediyorlardı. Konuşsalar onun
yanında seslerini kısıyorlardı. Saygıları sebebiyle O'na dikkatle bakamıyorlardı bile…"
İbn Abbas’dan Rasululah’ın hanımlarından biri Cefne denilen büyük bir kapta gusletti.
Sonra da Rasulullah o kaptan abdest almak veya gusletmek için gelince: “Ey Allah’ın rasulü, ben cünüp
idim.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah şöyle buyurdu: “Su cünüp olmaz..” Rubeyyi Binti Muavviz
r.a.’dan; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem (abdest alırken) elinde kalan su ile başını mesh
etti.” Ebu Hureyre’den: Medine yollarından birinde, ben cünüb iken Rasulullah bana rastladı. Gizlendim,
gidip yıkandım ve geldim. Rasulullah: “Nerede kaldın? Ya Eba Hureyre?” dedi. Ben: “Cünüb
idim, temizlenmeden seninle beraber oturmayı doğru bulmadım.” dedim. Rasulullah şöyle buyurdu: “Subhanallah,
müslüman necis olmaz.” Yani cünüp bir müslüman, bir suya elini daldırmış olsa ya da nemli bir şeye
dokunsa onu pisletmiş olmaz. Nitekim Abdullah Bin Zeyd r.a. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in abdestini
anlatırken, elini tasa daldırıp su aldığını belirtmiştir. Cerir Bin Abdullah r.a.
de, hanımına misvaklanırken kullandığı su ile abdest almasını emretmiştir. 9-
Isıtılmış su: Ömer r.a. için güğüm ile su ısıtılır ve bu su ile guslederdi. Aynısı
İbni Ömer, İbni Abbas, Hasen el Basri, Ebu Vail ve Seleme r.a’den de rivayet edilmiştir. 2.KISIM:
TEMİZ OLAN FAKAT TEMİZLEYİCİ OLMAYAN SULAR Temize karışarak suyun ismini değiştiren;
boya, sirke ve gül suyu gibi isimler alan sularla, suya galip gelen mürekkep, pişirilerek etsuyu haline gelen sulardır.
Bu tür sularla abdest ve gusül alınamaz. Temizlik ancak su ile mümkün olur. Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “…su
bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin..”(Nisa 43, Maide 6) Ata r.a. süt ve nebiz (şerbet)
ile abdest almayı çirkin görür ve “bunlarla abdest almaktansa teyemmüm etmek daha iyidir” derdi. Ebu
Halde’den: Ebu Aliye’ye “Cünüp olup da yanında nebizden başka su bulunmayan kimse nebizle
gusledebilir mi?” diye sordum. “Hayır” cevabını verdi. İmam Buhari Sahih’inde
şöyle bir konu başlığı koymuştur; “Nebiz ile ve sarhoş edici şeylerle abdest
caiz değildir. Hasen ve Ebul aliye bunu çirkin gördüler” 3.KISIM: PİS SULAR Necasetin karışmasıyla
tadı, rengi veya kokusu değişen sulardır. Bunlarla temizlik caiz değildir. Şeyhulislam İbni
Teymiye r.a. dedi ki; “Su necaset ile karışıp değişikliğe uğrarsa ittifakla necis
olur.” İbnül Münzir dedi ki; “içine necaset düşüp tadı, rengi veya kokusu bozulan suyun, ister
az, ister çok olsun necis olduğunda alimler icma ettiler.” NECASETLER Birincisi: İnsan Gaitası
ve İdrarı: Ali b. ebî Tâlib (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem süt emen çocuğun
idrarı hakkında şöyle buyurmuştur: “Erkek çocuğun idrarı üzerine su serpilir, kız
çocuğunun idrarı ise yıkanır.” Katade r.a. dedi ki; Bu durum yemek yemeye başlamadıkları,
süt emdikleri süre içindir. Yemek yemeye başladıklarında ise her ikisi de yıkanmalıdır.”
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem mescidde oturmakta
iken bir bedevî mescide girdi namaz kıldı namazını bitirince: “Ey Allah’ım bana ve
Muhammed’e acı bizimle beraber kimseye acıma” diye dua etti. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem “Sen geniş olan bir şeyi daralttın” buyurdular, çok geçmeden o kimse mescide işemeye
başladı. Sahabîler O adamın üzerine engellemek için koştular. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem onun idrar yaptığı yere bir kova su dökün dedikten sonra “Siz İslam ümmeti olarak,
kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz zorlaştırıcı değil” buyurdular. İki
kabirde azap görenler hakkında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; “birisi idrar (sıçrantıların)dan
sakınmazdı, diğeri de laf taşıyıcılık yapardı” buyurmuştur. "Rasulullah
aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizden biri, ayakkabısıyla bir pisliğe basarsa, bilesiniz, toprak onu
temizler." Ebû Said el-Hudri şöyle demiştir: “Bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize namaz
kıldırdı. Namazının bir bölümüne ulaştığında ayakkabılarını çıkardı
ve sol tarafına koydu. İnsanlar bunu görünce onlar da ayakkabılarını çıkardılar. Namazını
bitirince şöyle dedi: “Ne diye ayakkabılarınızı çıkardınız?” Dediler
ki: “Senin ayakkabılarını çıkardığını gördük, biz de ayakkabılarımızı
çıkardık.” Bunun üzerine buyurdu ki: “Cebrail bana geldi ve ayakkabılarımda pislik -veya
eziyet verici bir şey- (bir rivâyete göre: necaset) olduğunu haber verdi, ben de çıkardım. Biriniz mescide
geldiğinde ayakkabılarına baksın, onlarda pislik -veya eziyet verici bir şey- (bir rivâyete göre:
necaset) görürse onları silsin ve sonra onlarla namazını kılsın.” Ümmü Kays Bintu Mihsan
radıyallahu anha anlatıyor: "Ben, henüz yemek yemeyen küçük bir oğlumla Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'a
gitmiştim. Varınca, çocuğu kucağına oturttu. Derken çocuk elbisesine akıttı. Su getirtip
elbisesine serpti, fakat yıkamadı." Bir rivayette: "...çiledi" denmiştir. İkincisi: Hayız Kanı: Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem Ebi Hubeyş kızı Fatıma’ya şöyle demiştir: “Şüphesiz
ki bu (kan sızdıran) bir damardır, ay hali değildir. Ay hali vakti geldi mi namazı terk et.”
Esmâ Bintu Ebi Bekr radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Bir kadın Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek:
"(Ey Allah'ın Rasulü!) Birimizin çamaşırına hayız kanı bulaşınca ne yapmalıdır?"
diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: "Önce kazır, sonra parmak ucuyla bulaşan yeri yıkar, sonra da (kan
görülmeyen yere) su çiler" buyurdu." Üçüncüsü: Vedî İdrardan sonra gelen yapışkan sıvıdır.
Guslü gerektirmez. Dördüncüsü: Mezî İnce yapışkan bir sıvıdır. Cinsel ilişki esnasında
tazyiksiz çıkar. Kişi bunun çıktığının farkında bile olmayabilir. Korunması zor
olan necasetlerdendir. Guslü gerektirmez. Sadece abdesti bozar ve cinsel uzvun yıkanmasını gerektirir. Avuca
su alınıp elbisedeki mezi izine serpilmesi yeterlidir. Mikdâd şöyle demiştir: "Ali radıyallahu
anh, bana, kendisi için Rasulullah'tan: "Kadınına yakınlaşınca mezisi akan kimseye ne gerektiği
hususunda sormamı söyledi. Ali ilâveten dedi ki: "Zira yanımda Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın kızı
var, bu sebeple bizzat sormaktan utanıyorum." Mikdâd der ki: Ben bu mesele hakkında Rasulullah aleyhissalâtu
vesselâm'a sordum. Şu cevabı verdi: "Biriniz buna rastlarsa fercini su ile yıkasın. Namaz abdesti ile
abdest alsın." Ebu Dâvud bir başka rivâyette şu ziyadeyi kaydeder: "...zekerini ve iki husyesini yıkasın."
Sehl İbnu Huneyf radıyallahu anh anlatıyor: "Ben mezi akıntısından epey bir sıkıntıda
idim. Bu yüzden sık sık gusül yapıyordum. Sonunda Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'a bu husustan sordum. Bana: "Meziden
dolayı sana abdest kâfidir!" buyurdular. "Ey Allah'ın Rasulü! elbiseye değen meziden ne yapmalıyım?''
dedim. "Bir avuç su alıp, bunu, mezinin değdiğini zannettiğin yerlere serpmen sana yeterlidir!" cevabını
verdi.'' Beşincisi: Meyte (leş): Boğazlama veya şer’î kesim dışında ölen hayvanlar
necistir. Deliline gelince; Mersed İbnu Abdillah el-Yezni anlatıyor: "İbnu Ya'le es-Sebâ'i'nin üzerinde bir
kürk gördüm ve elimle dokundum. Bana: "Kürke niye elini değdin?'' dedi. Ben bu hususta İbnu Abbâs radıyallahu
anhümâ'ya sordum ve dedim ki: "Biz Mağrib'te yaşıyoruz. Bizimle birlikte Berberiler ve Mecusiler de var. Onlar
bize kestikleri koyunu getiriyorlar. Kestiklerini yemiyoruz. Bize, içerisine iç yağı konmuş deriden mâmul dağarcık
getiriyorlar (bunu kabul edelim mi)?" İbnu Abbâs cevaben dedi ki: "Bundan biz de Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'a
sormuştuk: "Derinin debbağlanması onun temizliğidir'' buyurdular.'' Bu hadis, meytenin derisinin tabaklanmadan
önceki halinin necis olduğunu gösteriyor. Altıncısı: Domuz eti: Allah Azze ve Celle buyuruyor ki;
“De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir-
ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye
haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı
aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.”(En’am
145) Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim tavla oyunu oynarsa
elini domuz kanına bulamış gibi olur" Yedincisi: Köpek; Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor:
"Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Bir kaba, köpek banmışsa, onun temizlenmesi, yedi kere su ile
yıkanmasına bağlıdır, hatta bunların ilki toprakla olmalıdır." Sekizincisi: Yabani
Hayvan Eti; İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim.
Kendisine çöl bir arazide bulunan bir sudan ve ona uğrayan hayvan ve vahşilerden soruluyordu. Şöyle cevap verdi: "Eğer
su iki kulle (İki varil) miktarında olursa pislik taşımaz!" Dokuzuncusu: Eşek Eti; Enes r.a.’den
gelen rivayette Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ehlî eşeklerin etinin yasaklandığını ve onun
pislik olduğunun duyurulmasını emretmiştir. Onuncusu: Pislik Yiyen Hayvan (Cellale); İbnu
Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm pislik yiyen (cellâle) deveye binmekten ve
sütünü içmekten men etti." Abdullah Bin Ebi Evfa r.a. dedi ki; “Bizler Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in
onu dışkı yediği için haram kıldığını konuşurduk.” İbni Ömer
r.a. cellaleyi yemek istediği zaman üç gün hapsederdi. İbni Hazm Muhalla’da der ki; “dışkı
yiyen deve, inek ve koyun gibi hayvanların sütü haramdır. Pislik yemesine mani olup ondan “cellale”
ismi kalkarsa sütü temiz ve helal olur.” Tavuklara gelince, dışkı yese bile ondan yemekte sakınca
yoktur. Zehdem İbnu Mudrib anlatıyor: "Ebu Musa radıyallahu anh'a bir tavuk getirilmişti. Cemaatten birisi
ayrıldı. (Ebu Musa): "Neyin var?" diye sordu. Adam: "Ben onu pis bir şeyler yerken gördüm ve tiksindim
ve yememeye yemin ettim" cevabını verdi. Bunun üzerine Ebu Musa: "Yanaş ve ye! Zira ben, Rasulullah aleyhissalâtu
vesselâm'ı (cellale'yi) yerken gördüm" dedi ve adama, yemini için kefarette bulunmasını emretti." On Birincisi:
Pis Oluşuna Hükmolunan Kemik, Kıl, Boynuz Gibi Şeyler; Zira bu gibi şeyler necaseti barındırır.
Ancak tabaklanma kabul ederse müstesnadır. ARTIKLAR Birinci Kısım: Temiz Artıklar; 1- İnsan
Artığı; İster müslüman, ister kafir olsun insan artığı temizdir. Rasulullah sallallahu
aleyhi ve sellem; “Şüphesiz müslüman necis olmaz” buyurmuştur. Aişe radıyallahu anha anlatıyor:
"Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) bana (kendisi mescidde iken) "Humre'yi (elbiseyi) bana getiriver!" buyurdular.
"Hayızlıyım" diye cevap verdim. "Senin hayızın elinde değil ki!' dediler." Abdullah
İbnu Sa'd el-Ensari radıyallahu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a hayızlı kadınlarla
beraber yemek hususunda sordum. "Onunla beraber yiyin!" buyurdular." Kafirlerin artığı aslen temizdir.
Kestiği helal olan ve kendilerinden evlenilmesi caiz olan müşriklerin bedenlerine veya elbiselerine dokunan şeyin
yıkanması gerektiğine dair sahih bir delil yoktur. Ama Allah Teala’nın; “Müşrikler ancak
bir necistir”(Tevbe 28) ayetine gelince; bedenlerinin necis olduğu kastedilmemiştir. Zira Allah Teala Ehli
Kitabın yemeğini helal kılmıştır. 2- Eti Yenenlerin Artığı; Enes r.a.’den;
“Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in devesinin boynunun altındaydım. Devenin salyası
üzerime akıyordu. Efendimizin şöyle söylediğini işittim: "Allah Teâla Hazretleri her hak sahibine hakkını
vermiştir. Bilesiniz, vârise vasiyet yoktur." Eti yenen hayvanların artığının temiz, içtiği
suyun artanının da temizleyici olduğunda icma vardır. 3- Kedinin Artığı; Kebşe
Bintu Ka'b İbnu Malik -ki, İbnu Ebi Katade'nin nikahı altında idi- anlatıyor: "Ebu Katade radıyallahu
anh yanıma girdi. Kendisine abdest suyu hazırladım. Bu sırada, sudan içmek üzere bir kedi geldi. Ebu Katade
kabı uzattı, kedi içti. Ebu Katade kendisine bakmakta olduğumu gördü ve: "Ey kardeşimin kızı,
buna hayret mi ediyorsun?" dedi. Ben de: "Evet!" demiş bulundum. Bunun üzerine: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm: "Kedi
necis değildir. Kedi sizin etrafınızda çokça dolaşır" buyurdular." dedi." İkinci Kısım:
Necis Artıklar; 1- Köpeğin Artığı; köpeğin yaladığı kabın yedi defa yıkanması
gerekir. Hadis daha önce geçti. 2- Eşeğin artığı; Enes r.a.’den gelen rivayette Rasulullah
Sallallahu aleyhi ve sellem ehlî eşeklerin etinin yasaklandığını ve onun pislik olduğunun duyurulmasını
emretmiştir. İmam Nesai bu hadisi “Eşeğin artığı” başlığı
altında nakletmiştir. 3- Domuzun artığı; Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “De ki: Bana
vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek
Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış
bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan)
yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.”(En’am 145) eti haram kılınan
her hayvanın artığının da necis olduğuna hükmedilir. Ancak kedi bundan müstesnadır. 4-
Yabani hayvan artığı; İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı
dinledim. Kendisine çöl bir arazide bulunan bir sudan ve ona uğrayan hayvan ve vahşilerden soruluyordu. Şöyle
cevap verdi: "Eğer su iki kulle (İki varil) miktarında olursa pislik taşımaz!" bunun zahiri sorulan
yabani hayvanların artığının necaset olduğudur. Aksi takdirde böyle bir şart konulmazdı.
NECİS OLMADIĞI HALDE NECİS ZANNEDİLENLER Birincisi; Meni; Aişe radıyallahu anhâ'ya
bir zât misafir oldu. Adam sabahleyin, elbisesini yıkamaya başladı. Hz. Aişe ona: "Sana, (meni) bulaşan
yeri (gördüysen) orasını yıkaman kâfi idi, göremediğin takdirde etrafını yıkardın.
Ben, Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın elbisesinden (meni bulaşığını) ovalamak suretiyle
çıkardığımı biliyorum. O, (bir de yıkamaksızın) onun içinde namaz kılardı."
Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: "İyi biliyorum kurumuş meni bulaşığını
Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın çamaşırından tırnağımla kazıyarak çıkarıyordum."
Aişe r.a.’nın meni izini bazen yıkaması çelişki değildir, yıkamanın müstehab
olduğunu gösterir. Yıkamak vacip değildir. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kıble tarafında
balgam görünce necis olmadığı halde onu temizlemek için uğraşmıştır. Balgam necis
olmasa da kişi onu elbisesinden temizlemek ister. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sahabelerden hiç kimseye
bedenindeki veya elbisesindeki meniyi yıkamasını emrettiği nakledilmemiştir. İbnu Abbâs
radıyallahu anhümâ buyurmuştur ki: "Meni, sümük menzilesindedir. Öyleyse bunu kendinden, izhir otuyla da olsa sil
at!" İkincisi: Sarhoşluk Verici Maddeler (Hamr); Sarhoşluk verici maddelerin içilmesi haram olup aslen
temizdir. Allah Teala içki hakkında; “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans
okları birer şeytan işi pisliktir”(Maide 90) buyurması onun necis olduğunu göstermez. Zira
ayetteki “rics”(pislik) kelimesi hükmî pisliği ifade eder. Aynı müşrikler hakkında; “Müşrikler
ancak necistir”(Tevbe 28) ayetindeki gibi. Aksi halde aynı ayette geçen kumar ve fal oklarının da necaset
olduğunu söylememiz gerekirdi. Yine bir şeyin haram kılınması onun necaset olmasını gerektirmez.
Allah Azze ve Celle; “Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız,
teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt
bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde
bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.”(Nisa 23) buyurmaktadır. Bu ayette haram
kılınanların necis olduğunu söyleyemeyiz. Çalınan bir yiyeceğin yenmesi haramdır. Fakat
o yiyecek necis değildir. Aynı şekilde altın ve ipek de haram kılınmış olup necis
değillerdir. Kolonya gibi içerisinde alkol bulunan şeylerin necis olduğuna dair bir delil yoktur. Üçüncüsü;
Eti Yenenlerin Dışkısı ve İdrarı Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ukl ve
Ureyne kabilelerinden bir grup insan Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına gelip: “Ey Allah'ın
Resûlü! Biz hayvancılıkla uğraşıp sütle beslenen (çöl) insanlarıyız, (çift-çubukla uğraşan)
köylüler değiliz" dediler. Bu sözleriyle, Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ifàde ettiler.
Rasulullah, onlara (hazineye ait) develerin ve çobanın (bulunduğu yeri) tavsiye etti. Kendilerine oraya gitmelerini,
develerin sütlerinden ve idrarlarından içmelerini söyledi. Gittiler, Harra bölgesine varınca, İslâm'dan irtidâd
ettiler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çobanını da öldürüp develeri sürdüler. Haber, Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)'e ulaştı. Rasulullah, derhal arkadaşlarından takipçi çıkardı (yakalanıp
getirildiler). Gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve Harra'nın bir kenarına atılmalarını
ve o şekilde ölüme terk edilmelerini emretti. " İbni Abbas r.a.’dan; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
veda haccında, Ka’be’yi deve üzerinde tavaf etti. Rüknü de elindeki başı eğri asa (mihcen)
ile selamladı.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deve üzerinde tavaf ettiği ve Mescidi
Haram’a girdiği sabittir. Şayet deve idrarı ve dışkısı necis olsaydı, Mescidi
Haram’ın bunlardan temizlenmesi emredilirdi. Dördüncüsü: Hayız ve Nifas kanı dışındaki
kanlar Hayız kanının necis olduğu daha önce açıklanmıştı. Diğer kanlar ise,
ister insan kanı, ister eti yenen hayvan kanı olsun temizdir. Zira asıl olan -aksini bildiren bir nas olmadığı
sürece- temizliktir. Delillere gelince; Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor "Rasulullah aleyhissalâtu vesselam'la
birlikte Zâtu'r-Rikâ' gazvesine çıktık. (Askerlerden) bir kişi, müşriklerden birinin hanımına
temasta bulundu. Kocası da: "Muhammed'in Ashabından kan dökmeden geri dönmeyeceğim'' diye yemin etti. Evinden
çıkıp Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı tâkibe koyuldu. Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm bir yerde mola
verdi ve: "Kim bizi (nöbet tutup) koruyacak?'' diye sordu. Muhacir ve Ensâr'dan birer adam vazifeyi üzerlerine aldılar.
RasuIullah aleyhissalâtu vesselâm, bunlara: "Şu geçidin girişini tutun (orada bekleyin)!'' diye buyurdu. Bu iki
zat, geçidin ağzına gelince Muhacirden olanı, yattı. Ensâri de namaz kılmaya başladı. Derken
tâkipçi adam da oraya geldi. (Namazdaki nöbetçinin) siluetini görünce anladı ki, bu, askerlerin koruyucusudur, derhal
bir ok attı ve ok, eliyle koymuşçasına hedefini buldu. Ensari oku çıkarıp (namazına devam etti).
Müşrik (isabet ettiremedim düşüncesiyle atmaya devam etti.) Öyle ki üçüncü okunu da attı. Ensâri de (yaraya
aldırmadan) aynı şekilde namazına devam etti. Bir müddet sonra arkadaşı uyandı. (Müşrik
bunların iki kişi olduğunu görünce) yerinin farkına vardıklarını anladı ve kaçtı.
Muhâcirden olan zât, Ensari arkadaşındaki kanı görünce: "Sübhânallah! Sana ilk oku atınca beni niye
uyandırmadın?" diye sordu. Arkadaşı: "Öyle bir sure okuyordum ki, kesmek istemedim '' diye cevapladı.''
Misver İbnu Mahreme'nin anlattığına göre: "Ömer İbnu'I-Hattab radıyallahu anh'ın hançerlendiği
gece huzuruna girdi ve Ömer'i sabah namazı için uyandırdı. Ömer radıyallahu anh: "Namazı terk
edenin İslam'dan nasibi yoktur!'' buyurdu. Sonra Ömer, yarasından kan aktığı halde namaz kıldı.''
Hasen el Basri r.a dedi ki; “Müslümanlar yaralarından kan akmasına rağmen namaza devam ederlerdi.”
Tavus, Muhammed Bin Ali, Atâ ve Hicaz alimleri kandan dolayı abdest bozulmaz derlerdi. İbni Ömer r.a. sivilcesini
sıkıp kanatmış ve abdest almadan namaz kılmıştır. İbni Ebi Evfa r.a., kan
tükürdüğü halde namazına devam etmiştir. Enes r.a. hacamat olmuş (kan aldırmış) ve
yeniden abdest almadan namaz kılmıştır. İbni Mesud r.a. karnında işkembe ve kurbanlık
koyun kanı olduğu halde namaz kılmıştır. Aişe r.a.’dan; “Kan damlaları
hasır üzerine düşse bile namaz kılabilirsin.” Beşincisi: Kadının Fercindeki Rutubet Aksini
belirten bir nas olmadığı sürece asıl olan temizliktir kaidesi gereği, kadının cinsel uzvundaki
nemin necis olduğunu ilim ehlinden hiç kimse söylememiştir. Cima esnasında erkeğin menisi ile kadının
menisi karışmaktadır. Şayet kadının menisi necis olsaydı Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem onun çitilenmesi ile yetinmez, yıkanmasını emrederdi. Altıncısı: İnsan Kusmuğu; Bunun
necis olduğuna dair sahih bir delil yoktur. Bazı hadisler varid olduysa da bunların hiçbirisi itibar edilecek
derecede değildir, zayıftır. Yedincisi: Cünübün ve Hayızlının Teri Ebu Hureyre’den:
Medine yollarından birinde, ben cünüb iken Rasulullah bana rastladı. Gizlendim, gidip yıkandım ve geldim.
Rasulullah: “Nerede kaldın? Ya Eba Hureyre?” dedi. Ben: “Cünüb idim, temizlenmeden seninle
beraber oturmayı doğru bulmadım.” dedim. Rasulullah şöyle buyurdu: “Subhanallah, müslüman
necis olmaz.” Sekizincisi: Akıcı kanı olmayan hayvanların ölüsü ve dirisi Sinek, karınca,
örümcek gibi hayvanların ölüsü de dirisi de temizdir. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu
vesselâm buyurdular ki: "Sizden birinizin (yemek) kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırın. Zira
onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla
korunur." NECASETLERİN GİDERİLMESİ 1- Necasetin Giderilmesinin Hükmü; farzdır. Necasetlerin
giderilmesi ve Allah’ın giderilmesini istediği şeyleri gidermek farzdır. Allah Azze ve Celle’nin,
Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in diliyle sakınılmasını emrettiği veya haram oluşu
hususunda nas olan, yıkanılması veya mesh edilmesi emredilen her şey farzdır. Buna muhalefet eden
isyan etmiş olur. Şüphesiz Allah’a ve Rasulüne itaat farzdır. 2- Necasetin Giderilmesinde Temel Kaide;
necasetin giderilmesinde delile tabi olmak gerekir. Hakkında, rengi, kokusu ve tadı kalmayıncaya kadar yıkanması
emredilen şeyin temizliği, o şekilde olur. Akıtma, serpme, kazıma, yere sürtme veya temiz yerde yürüme
ile giderilmesi emredilen necasetin temizliği de bu şekilde olur. 3- Necasetlerin Temizlenmesi; necasetlerin
temizlenmesi hakkında varid olanlar aşağıda belirtilmiştir; a) Gaita(Dışkı); istinca
esnasında su, taş vb. ile giderilir. Allah Teala buyuruyor ki; “Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır.
Allah da çok temizlenenleri sever.”(Tevbe 108) Ebu Süfyan radıyallahu anh anlatıyor: "Bana Ebu Eyyûb el-Ensâri,
Câbir İbnu Abdillah, Enes İbnu Mâlik haber verdiler ki, Tevbe sûresinin 108. ayeti nazil olduğu vakit Rasulullah:
"Ey Ensar cemaati! Allah sizi temizlik hususunda övmektedir, (bu övgüye sebep olan) temizliğiniz nedir?" diye sordular.
Onlar da: "Biz namaz için abdest alırız, cünüplüğe karşı yıkanırız, su ile de
istinca yaparız!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: "Övgü işte bunun için! Buna devam edin!" buyurdular." Enes
bin Mâlik (r.a.) anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem helâya girdiğinde ben yaşta bir çocukla
birlikte, su dolu bir kap taşırdık. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem su ile taharetlenirdi.” Âişe
(r.a.) anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “Sizden biriniz, def-i Hâcet gittiğinde,
beraberinde üç tane taş götürsün ve onlarla temizlensin. Bu taşlar, temizlenmesi için ona kâfidir.” Ebû
Hureyre (r.a.)’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Ben bir baba gibi sizlere her şey
öğretirim. Herhangi biriniz helaya gittiği zaman önünü ve arkasını kıbleye dönmesin, sağ eliyle
de taharetlenmesin.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem üç defa taş ile taharetlenmeyi emreder; tezek ve çürümüş
kemikle taharetlenmeyi nehyederdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kemik ve tezekten nehyetmesi, bunlardan
başka yaprak gibi şeyler ile istinca etmenin caiz oluşuna delildir. Kemik ve tezeğin nehyedilmesine illet
olarak onların cinlerin yiyeceği olduğu da hadiste belirtilmiştir. Ayakkabıdaki dışkının
temizliği ise toprak ile olur. Ebu Hüreyre'den bir rivayet şöyle: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular
ki: "Sizden biri, ayakkabısıyla bir pisliğe basarsa, bilesiniz, toprak onu temizler." b) Hayız Kanı;
elbisedeki hayız kanı kaburga kemiğiyle kazını
|