Sii ve Sunni( TÜRK ve KÜRT Kardestir) Asagilik Amerika , Israil,ingiltere v.b.katildir

dini sohbetler3

Ana sayfa
bunlari biliyor muydunuz?
hadis ilmi ve uydurmalar
Ümmet
Cihad hükmü
Dini Bilgiler ve Fetvalar
hadisler
islami konular
Dini Sohbetler1
Dini Sohbetler2
Olüm Ve Ahiret
dini sohbetler3
mezhep imamlari ve fikih
Iran Kultur Evi
Amerika ve Siyonistler
Iman ve Insan
kiyamet alametleri
MUCIZATI ISLAMIYYE
boykot israel
dini sorular ve cevaplar


1- Allah-u tealayı bana subut edermisiniz?

Allah’ın varlığı ile ilgili çeşitli delilleri zikretmek daha geniş bir fırsatı gerektirdiği için ziyaretçi defterinde bu önemli konuyu hakkınca ele almak ve incelemek mümkün değildir. Ama bununla beraber siz değerli arkadaşın isteğine saygımızı göstermek için size bazı tavsiyelerde bulunmayı gerekli gördük.
1. İnsandaki bilincin doruk noktası olan Allah’ı tanımak ve Allah’a inanmak, ruhta özel bir temizlik ve hazırlığın oluşmasına bağlıdır. Eğer bu oluşmazsa insanın Allah’ı tanıması mümkün olmaz. Renkleri görmek gözde özel bir yapının olmasına bağlı olduğu –köpeklerin gözünde bu yapı olmadığı için renkleri görmemekteler yani her şeyi siyah beyaz olarak görmekteler.- ve güzellikleri sezmek için insanda estetik duygusunun olması gerektiği gibi Yüce Allah’ı da tanımak için ruhta özel bir kabiliyetin oluşması gereklidir.
Başka bir ifadeyle tanıyıcı olarak bizle, tüm güzelliklerin kendisinde toplayan Allah arasında bir uyum olmalıdır. Aksı taktirde biz yapı olarak böyle bir yüceliği anlamaktan mahrum oluruz. Sonsuz merhamet, sonsuz ilim, sonsuz doğruluk, sonsuz ihsan, sonsuz güzelliğin ve benzeri tüm güzel sıfatları kendisinde bulunduran Yüce Allah’ı tanımak için her insan gerekli yetenek ve donanıma doğal olarak sahip olmasına rağmen bazıları kendi iradesini kötüye kullanarak bu kabiliyeti kaybedebilir ve o zaman böyle bir kimsenin Allah’ı tanıması mümkün olmaz. Ve böyle birisi için Yüce Allah’ı ispatlayan delilleri sıralamak da bir fayda etmez.
Kur’an-i Kerim buyuruyor ki:
“Oysa onların kendi yaptıkları kalplerini (benliklerini) kirletmiştir.”
Eğer insan -kötü olduğunu bildiği halde- sürekli başkalarına zulüm ve haksızlık eder ve kendisinde tekebbür ve bencillik sıfatının egemen olmasına sebep olursa veya benzeri kötülüklerle kendi benliğini bozarsa, böyle birinin tüm merhametlerin ve sonsuz güzelliklerin taşıyıcısı olan Allah’ı tanıması ve ona boyun eğmesi mümkün olmaz. Tüm varlığı zulüm, haksızlık kötülük ve çirkefliğe özdeş olan bir kimse nasıl sonsuz adalet ve güzellik ve merhamet olan Allah’a inanabilir ve O’na kul olabilir?
Allah’ı tanımak isteyen kimse ilk önce, içten gelen doğruluk, ilim, iyilik, adalet, fedakarlık, insanlara hizmet, cömertlik ve bunun gibi yüce ilahi ve insani vasıfların çağrısına olumlu cevap vermeye çalışmalı ve kendisiyle tanımak istediği Yüce Allah arasında bir uyum oluşmasına çalışmalıdır. İşte bu Allah’ı tanımada birinci adımı oluşturur.
2. İkinci önemli adım ise, insanın en önemli özelliklerimizden olan düşünme kabiliyetinden yararlanmasıdır.
Özellikle kendi yaratılışımız ve varlığımızın boyutları hakkında düşünmeliyiz. Hayatımızdaki aşamalar bir insan olarak sonsuzluğa olan bağlılığımız, özellikle varlığımızın sürekliliğine karşı ilgimiz ve bekaya karşı olan aşk ve isteğimiz hakkında düşünmeliyiz.
Yapı ve yaratılış gereği su ve yemeğe olan ihtiyaç bizde yerleştirilmişse bunun anlamı evrende suyun var olduğu değil midir? Aynı şekilde bekaya ve sürekliliğe olan bağlılık da acaba insanın ölümle yok olamayan bir varlık olduğunu göstermez mi?
Yine içimizden kaynaklanan maneviyat, kutsallık, fizik ötesi güce inanç, gibi insanı duygu ve bilinçlerin hep uyduruk ve temelsiz olduklarını nasıl söyleyebiliriz? Oysa tüm bu duygular her insanda su ve ekmeğe olan ihtiyaç gibi en yerleşik en sağlam duygulardandır.
Eğer her şeye egemen olan yüce bir varlık (neuzibillah) yok ise neden her insan sıkıntı anlarında ve tüm maddi sebeplerden ümidi kesildiğinde içten gelen bir duyguyla sonsuz güç sahibi olan bir varlığa sığınıyor ve onun gaybi yardımını umuyor?
Acaba her insanda var olan bu sığınma duygusu en sadık duygulardan biri değil midir? Ve insanın gayba bağlı olduğunu göstermiyor mu?
İnsanın hayatının her boyutunu çevreleyen ve evrendeki tüm varlıklara egemen olan uyum, harmoni, sağlamlık ve hesaplılık bu yaratıkların başı boşluk içinde olduklarını ve bir üstün bilincin denetiminde olmadıklarını reddetmek için yetmez mi?
Kör bazı tesadüfler etkisinde tüm bu ihtişam ve düzenin meydana geldiğini ve devam ettiğini söylemek gülünç bir söz değil midir?
Evet insan doğru şekilde düşünürse, bu düşünme onu Allah’ı tanımaya doğru kılavuzluk eder ve böyle bir kimse Allah’ı tanımada kendi başına en büyük adımı atmış olur.
Burada şu noktayı da hatırlatalım ki Allah’ın ispatı konusunda onlarca felsefi delil ve metot mevcuttur ki İslam filozofları tarafında kelam ve felsefe ile ilgili kaynaklarda açıklanmıştır. Bu alanda inceleme yapmak için İbn-i Sina’nı Eş-Şifa ve El-İşarat, Hace Nasiru’d-Din Tusi’nin Şerh- Tecridi’l-İtikat, Molla Sedra’nın El-Esfar, Hadi Sebzevari’nin Şerh-i Menzume ve Allame Tebatebai’nin Nihayetu’l-Hikme adlı eserlerine müracaat edilebilir.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Allah’ın ispatıyla ilgili delilleri nakletmek daha geniş bir fırsat ve konumu gerektirdiği için ziyaretçi sayfasında bu delilleri zikretmeye çalışmadık. Ancak madde aleminin Allah’a bağlılık ve ihtiyacını ortaya koymak için felsefi kitaplarda var olan onlarca değişik felsefi metot ve delillere örnek olsun diye Ehl-i Beyt Mektebinin büyük filozofu Molla Sadra Şirazi’nin Hareketi cevheri (Cevherde –tözde- hareket) nazariyesine işaret edeceğiz:
Açıklama: Zaman kavramı herkesçe bilinen bir kavramdır. Genelde biz maddi varlıkları ve hadiseleri zamanla tanımlarız; bir maddi varlık veya hadisenin diğerinden önce veya sonra olduğunu söyleriz. Örneğin bin yıl önce yaşamış olan bir şahısla yüz yıl önce yaşamış olan veya şimdi yaşamakta olan bir başka şahsın arasındaki zaman farkını göz ardı etmeyerek bin yıl önce yaşamış olanın zaman yönünden diğer şahıslardan önce olduğunu söyleriz. Ve bu öncelik ve sonralığın bir varsayım olmayıp gerçek bir sıfat olduğunu kesin olarak biliriz. Şimdi soru şudur ki acaba maddi varlıklarla ilgili bu öncelik ve sonralık ve belli bir süreçte olma sıfatı neden ve nereden kaynaklanıyor?
Bazıları zaman kavaramı için basit bir yorum sunmaya çalışırlar; onlara göre zaman kavaramı yerin, güneşin etrafına dönmesinden kaynaklanır? Oysa bu yeterli bir açıklama değildir çünkü buna göre eğer yer, güneşin etrafına dönmeyecek olursa maddi varlıklar için söz konusu olan süreç ve birinin diğerinden öncelik ve sonralığı diye bir özellik kalmayacaktır. Halbuki hiç şüphesiz maddi her varlık belli bir süreçte var olmakta ve biri diğerinden öncelik ve sonralık özelliğini taşımaktadır. Başka bir ifadeyle yerin hareketi olsun olmasın maddi varlıklar zaman sürecine tabidirler. Yerin, güneş etrafına dönmesi bu süreci ölçmek için kullanılan bir birimden başka bir şey değildir.
İşte bu konu üzerinde iyice düşündüğümüzde anlarız ki zaman kavaramı maddi varlıkların kendisinden kaynaklanan bir gerçektir. Yani gerçekte tüm maddi varlıklar her an için bir oluşum içerisindedirler; yani her an yok olup yeniden var olmaktadırlar; aynen bir elektrik akımı sonucu lambanın yanması gibi. Nasıl lambanın yanar vaziyette kalması için sürekli elektrik akımına ihtiyacı var ise, maddi varlıklar da varlıklarını sürdürebilmeleri için her an yüksek alemden gelen varlık feyzine ihtiyaç duymaktalar. İşte bu sürekli oluşum sonucu biz zaman kavramını maddi varlıklardan ediniyoruz. Bu konu üzerinde düşünmek bile bizlerin ve tüm maddi varlıkların her an için yüksek alemden gelen feyizle varlığımızı sürdürdüğümüzü gösterir.
Ziyaretçi defterinin konumunu göz önüne alarak bu kadarıyla yetiniyoruz. Allah’ın ispatıyla ilgili felsefi ve akli delilleri
İnanç Esasları > Tevhid > Allah Teala'nın Varlığı bölümünden inceleyebilirsiniz.


2- Caferilik mezhebi hakkında bilgi edinmek istiyordum..Acaba bu mezhebi benimseyenler niçin bu mezhebe geçiyorlar.. Neye dayanarak caferilik mezhebini benimsiyorlar?..Ve birisinden duyduğuma göre Zamanımızın imamı Hz.Mehdi (as) zuhur etmiş.. Budoğrumu? Hz.Mehdi(as)kimdir ? detaylı bir şekilde bilgi edinmek istiyorum.

Ehl-i Beyt imamlarında olan İmam Cafer Sadık’ı takip etmek anlamına gelen Caferi Mezhebi, Ehl-i Beyt mektebinin fıkhi cephesine denir. Kur’an ve Peygamber’in gerçek sünnetini, -diğer mezheplerdeki beşeri ve zanni yöntemlere başvurmadan- ilahi ilimle olduğu gibi korumayı ifade etmesi hasebiyle Ehl-i Beyt imamlarının hepsinin fıkhı yöntemi aynıdır ve aralarında hiçbir farklılık yoktur. Bu gerçeği göz önünde bulundurduğumuzda Ehl-i Beyt mektebinin fıkhi müessesinin İmam Cafer Sadık (a.s)’ın ismine atfedilmesin nedeni Fıkhi mezheplerinin kurulmasının bu İmam’ın dönemine rastladığı içindir. İmam Cafer Sadık döneminden başlayarak fıkıhta yani şeri hükümleri belirlemede çeşitli mezhepler ortaya çıktı; bunların en önemlileri şunlardır: 1- Aslen İran kökenli olan Ebu Hanife diye meşhur Numan b. Sabit’in mezhebi. Bu mezhep daha çok kıyas yani çeşitli konular arasındaki benzerliği esas alarak hükümleri akla dayanarak çıkaran bir fıkhı akımdır. Ebu Hanife’nin iki yıl imam Cafer Sadık’ın yanında ders aldığı meşhurdur. Ama sonraları imam Cafer Sadık’ın açıkladığı fıkhi esasları çiğneyerek kıyasa dayalı yeni bir mezhep kurmuştur. İmam Cafer Sadık onu kıyas etmekten kesin bir dille defalarca sakındırmasına ve kıyasın dini temelden tahrip edeceğini bildirerek Ebu Hanife’yi uyarmasına rağmen o bu yönteminden el çekmemiş ve din hususunda kıyasa dayalı bir fıkıh oluşturmuştur. Ebu Hanife’den sonra, Maliki mezhebinin kurucusu olan Malik b. Enes ve Şafii mezhebinin kurucusu olan Muhammed b. İdris ve Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmet b. Hanbel fıkıhta ya Ebu Hanife gibi kıyas yöntemine ağırlık vermiş veya içtihatta hadisi ve selefin sünnetini esas aldılar ama bunlar da hem hadiste ve hem de selefin sünnetinde Ehl-i Beyt imamlarına ağırlık vermeyip genelde ehlibeytin karşısında yer alan sahabe ve tabiilerin naklettikleri hadisleri ve fıkhi görüşleri kabul etmişlerdir.
Bu dört mezhep yani Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli hepsi Peygamber’den en az yüz elli yıl sonra meydana gelmiş ve sonraları Ebu Hanife’nin talebesi olan Ebu Yusuf’un zalim Abbasi halifesi Harun er-Raşit tarafından Kadi’l- kuzat olarak (günümüzün diyanet ve Yargıtay başkanın tekabul eden bir makama) atanması üzere bu mezhep yayılmış ve diğer dört mezhep ise yine zalim Abbasi halifelerinden olan Mustansirubillah tarafından hilafet merkezi olan Bağdat’ta ve daha sonraları Mısır’ın Padişahı Baybaros’un kendilerine verilen resmi tedris kürsüsü ve yargı yetkisi ile İslam beldelerinde yaygınlaşmıştır. (Bu konuları araştırmak için meşhur tarihçi Makrizi’nin El-hutetü’l Makriziyye c. 2 ve İbn-il Futi’nin El- Hevadisu’l-Camia adlı eserlerinin Hicri 645. yılın olayları bölümüne bakınız.)
Bu kısa açıklamadan da esinlenildiği gibi bu dört mezhebin ortaya çıkışı, dörtle sınırlandırılışı ve yayılışları şeri bir dayanağa dayalı olmadığı gibi bu mezheplerin kurucularının Ehl-i Beyt kadar Peygamber’e yakın olmadıklarından yukarıda işaret edildiği gibi çeşitli eğilim ve tahriflerden kendilerini kurtaramamışlardır.
Mezheplerin dörtle sınırlı olduğunu savunanlar bile bunu şeri bir delilin olamadığını bildikleri için sadece aklı ve tarihi tutanaklarla bu konuyu açıklamaya çalışırlar.
Ama Caferi mezhebine gelince durum tamamen farklıdır. Bu mezhebin ortaya çıkışının tamamen şeri bir dayanağı vardır. Yani Peygamber (s.a.a)’in defalarca “Ben sizin aranızda iki değeli emanet Kur’an ve Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum bunlara sarıldığınız sürece haktan asala sapmazsınız” emrine dayalı olarak Ehl-i Beyt mektebi ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle Ehl-i Beyt mektebi ve onun fıkhı cephesi olan Caferilik, Peygamber’in gerçek sünnetinin Allah’ın emri ve Peygamber’in vasiyeti üzere Ehl-i Beyt’i tarafından korunuş çizgisidir. İkinci sorunuza gelince, Zamanın İmam’ı Hz. Mehdi, Hz. İmam Hasan Askeri’nin oğludur Hicri 255 yılında Samirra şehrinde dünyaya gelmiş ve ilahi irade gereği gaybete çekilmiştir. Ehli-i Beyt mektebinin tüm alim, fakih, arifleri ve bu mektebe bağlı olan her kes o İmam’ın varlığına ve ilahi irade gereği bir gün zuhur edip tüm yeryüzünde adaleti hakim kılacaklarına inanmaktadırlar. Ehl-i Sünnet’ten de bir çok büyük şahsiyet özellikle irfan ve tasavvufta ün yapmış kimseler Hz. Mehdi’inin varlığını itiraf etmişlerdir.
Hz Mehdi (a.s) zuhur etmiş değildir. Onun zuhuru için Peygamber ve Ehl-i Beyt imamları tarafından belirtilen alametler gerçekleşmemiştir. Onun zuhuru için belli bir zaman belirleyen kimse sahih hadisler gereğince yalancıdır. O Allah’ın dinini tüm dinlere galip ve salihleri yeryüzüne varis kılacağına dair kesin vaadinin gerçekleştirmek için Allah’ın irade ettiği bir zamanda zuhur edecektir. Allah bizi ona feda eylesin. Kalbimizde yerleşen muhabbet ve marifetini sürekli artırsın, kamil eylesin.


3- Ahirette cennet ehlinin allah ı görüp (rü'yetullah ) görmeme meselesine bakış tarzınız nasıl?

Allah Teala’nın görülmesi (rü’yetullah) hakkında Ehl-i Beyt Mektebindeki akide şöyledir: Allah Teala ne dünyada ve ne de ahirette (cennette) görülemez. Çünkü Allah gözlerle görülemeyecek kadar yücedir. Görülebilen varlıklarda olan yön, boyut vb. eksikliklerden münezzehtir.
Bu hususta Ehl-i Beyt imamlarından nakledilen onlarca sahih hadis vardır.
Ehl-i Beyt İmamlarından nakledilen hadislerde özellikle şu ayeti kerimelere dikkat çekilmiştir:
“Gözler onu göremez; halbuki O gözleri görür. O, her şeyi iyice bilen her şeyden haberdardır.” (En’am: 103)
“Onlar bilgisi O’nu kapsayamaz”. (Taha: 110)
“Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” (Şura: 11)
Bu hadisler de yer aldığı üzere Allah’ın kıyamette görülebileceği hususunda nakledilen hadisler ya doğru değil veya kalbi ru’yet gibi başka bir te’vili vardır.
Bu hususta Ehl-i Beyt Mektebinin temel hadis ve kelam kitaplarında bir çok hadis ve delil zikredilmiştir.
Biz örnek olsun diye Merhum Şeyh Saduk’un değerli Et-tevhid adlı eserinde naklettiği hadislerden birini nakletmekle yetiniyoruz:
Saduk kendi senediyle Safvan b. Yahya’dan naklediyor ki: “Bir muhaddis olan Ebu Kurre benden kendisini İmam Rıza’nın huzuruna çıkarmamı istedi. Ben de İmam’dan izin aldım İmam’ın huzuruna vardı. Helal, haram ve ahkam konularıyla ilgili bir çok soru sorduktan sonra tevhid konusuna geldi. Ebu Kurre şöyle dedi: Bize rivayet edilmiştir ki: Allah Teala kelam ve rü’yeti iki kişi arasında taksim etmiştir. Kelamı Hz. Musa’ya vermiş ve rü’yeti de Hz. Muhammed’e.
(Bunun üzerine) İmam Rıza şöyle dedi: Acaba cinlere ve insanlara “Gözler onu göremez.” “Onların bilgisi O’nu kapsayamaz.” “Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” ayetlerini ulaştıran kimdir? Hz. Muhammed değil midir?! Nasıl bir kimse Allah tarafından geldiğini ve Allah’ın emriyle (halkı) O’na doğru çağırmakla görevli olduğunu bildirerek tüm mahlukata gelir ve “Gözler onu göremez.” “Onların bilgisi O’nu kapsayamaz.” “Onun benzeri hiçbir şey yoktur...” der, sonra da ben kendi gözümle onu gördüm ve onu bir beşer şeklinde olduğu halde bilgi ile O’nu kuşattım diyebilir?
Hiç utanmıyor musunuz? Hatta zındıklar Peygamber’e böyle bir şeyi isnat etmediler; ki Peygamber bir yandan Allah’tan bir şey getirdiğini bildirsin ve sonra başka bir yönden onun hilafına bir şey getirsin....” (Bkz. Et-tevhid: Bab Ma Cae firrü’ye)
Merhum Allame Hilli de Kelam dalında temel eserlerden olan Keşfu’l-Murat adlı kitabında şöyle diyor:
“Allah’ın varlığının vücubu (vacubil’vücut oluşu) O’nu görülebilmesini reddeder. Bil ki, bilginlerin (filozofların) çoğu O’nun görülmesinin mümkün olmadığına inanırken Mücessime Allah’ın cisim olduğuna inandıkları için görülebileceğini ileri sürmüşlerdir. Aş’rile de bu konuda tüm hekimlerle muhalefet ederek bir yandan Allah’ın mücerret olduğuna inanırken diğer yandan O’nun görülebileceğini savunmuşlardır.
Allah’ın görülmesinin muhal olduğunun delili şudur: Allah’ın vacubu’l-vücut oluşu O’nun mücerret (gayr-i maddi) olmasını ve yön ve mekandan münezzeh olmasını gerektirir. Buna göre onun görülmesi asla mümkün olmaz. Çünkü görülen her şey mutlaka şuradadır veya oradadır denerek işaret edilen bir yönde olması gerekir. Ve yine mukabil de veya mukabilin hükmünde olması gerekir. Bu manalar Allah hakkında geçerli olmadığından görülmesi de imkansızdır.” (bkz. Keşfu’l-Murat, s. 296-297)
Sonra, Allame Hilli Kur’an-i Kerim’de yer alan bazı müteşabih ayetlerin cevabını zikrediyor.
Kısacası, Ehl-i beyt mektebinde Allah’ın gözle görülmesi itikadı kesinlikle reddedilmektedir. Ve bunun Yüce Allah’a bir noksanlık getirdiği için hem dünyada hem ahirette muhal olduğuna inanılmaktadır.
Ancak kalple Allah’ı görmeye gelince bu Ehl-i Beyt imamlarından gelen hadislerde de yer aldığına göre mümkündür. Hatta kalple rü’et (kalple Allah’ı görmek) Allah’ın kendi velilerine bu dünyada ve ahirette verdiği en yüce makamlardan biridir. Ama bunun Allah’ı cisim olan gözle görmekle bir alakası yoktur.


4- Niçin caferilik mezhebi Hz.Ali'ye çok önem veriyor..? Ve Hz.Ali'yi diğer halifelerden üstün tutuyorlar?..namaz kılarken topraktan imal edilen maddelere secde ediyorlar?..mesela taş'ın üstüne secde ediyorlar?..Bunu sahih kaynaklardan ispatlamanız mümkünmü?..

Ehl-i Beyt mektebi Hz. Ali’ın (Allah’ın selamı ona olsun) diğer sahabeden üstün olduğunu inanmaktadır. Bunun delillerini açıklamak için çeşitli metotlar vardır. Biz sadece bir yönteme işaretle yetineceğiz.
İmi üstünlük:
Hz. Ali (a.s)’ın tüm sahabeden ilmi üstünlüğü delile ihtiyaç olmayacak derecede açıktır.
Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
“Ben ilim şehriyim Ali ise kapısıdır. İlmi isteyen kimse kapıdan girmelidir.” (El-Cam’us-Sagir 1/415, Sevaik’ul Muhrika 73 Tehzib’ut-Tehzib 6/320 ve Müstedrek-i Hakim 3/126)
-Peygamber (s.a.a), Fatıma (a.s)’a şöyle hitap etmiştir: “Eşin (Hz. Ali), ümmetin en hayırlısı, ilim açısından en bilgini, hilim ve sabır açısından en üstünü ve İslam’ı kabul açısından insanların ilkidir.”(Kenz’ul-Ummal 11/605, Cem’ul-Cevami’I, Suyuti, 6/398; İstiab 3/1099; Mecme’ul Zevaid 9/101 ve 114; Siyer-i Halebiyye 1/285.)
Nahiv ilminin büyük şahsiyetlerinden olan ve Aruz ilminin kurucusu sayılan Halil şu gerçeğe işaretle şöyle demiştir: Herkesin ona ilimde muhtaç oluşu ve onun herkesten müstağni oluşu onun herkesin önderi olduğuna delildir.”
Bu cümlesiyle Halil, İslam tarihinde tüm sahabenin hatta birinci ve ikinci halifenin bile bir hükmü bilmediklerinde Hz. Ali’ye müracaat ettikleri gerçeğine işaret etmektedir.
Biz her türlü taassuptan uzak olarak diyoruz ki günümüzde dünyanın kütüphaneleri herkesin yüzüne açıktır. İnternet yoluyla tüm önemli kütüphaneleri araştırmak bile mümkündür. Siz inceleyin, dost ve düşmanın Hz. Ali’den naklettiği sözler ve ilmi değer taşıyan mektup ve hutbeleri bir yana ve yüz bine aşkın diğer tüm sahabilerin sözlerini de diğer yana bırakın sonra bunlar arasında bir mukayese yapın göreceksiniz ki Hz. Ali’den nakledilen ilmi eser ve sözler tüm sahabeden nakledilen ilim eserden çok daha üstündür. Hatta o yüz bin sahabinin ilmi eseri Hz. Ali’den nakledilen ilim karşısında mukayeseye gelmeyecek derecede küçüktür. Buna dost ve düşman herkes itiraf etmektedir. Örneğin Meşhur Arap Edebiyatçısı Cahiz _ ki bu zat Ehl-i Beyt’e düşmanlığı ile tanınır; ama buna rağmen tüm bu edebi gücü sen kimden öğrendin diye kendisine sorulduğunda ben Ali’nin hutbelerini ezberlemek sayesinde bu makama ulaştım diyor.”- Arap edebiyatının dört temel eserinden bir sayılan El-Beyan vet- Tibyan kitabında defalarca Hz. Ali (a.s)’ın sözlerinden övgüyle bahsetmiştir; hatta bir çok yerde bu sözler karşısında hayranlığını ifade etmekten bile çekinmemiştir.
Ebu İshak Şirazi Tabakatul’Fukaha kitabında Hasan-i Basri’den şöyle rivayet etmiştir:
“Ömer Peygamber (s.a.a)’in ashabını istişare için bir araya topladı aralarında Ali de bulunuyordu, Ali’ye hitaben sen bunların en ilimlisi ve en üstünüsün” dedi.
Ahmet b. Muhammed b. Abdi Rabbih (Ö: 328) Ikdı’l-Ferid kitabında Aişe’den şöyle nakleder: “Peygamber erkekler arasında en çok sevdiği kişi Ali ve kadınlar arasında en çok sevdiği onun hanımı (Hz. Fatıma) idi.”
Hz. Ali’nin ilmi üstünlüğü hakkındaki delilleri incelemek için lütfen bu sitenin Oniki İmam > İmam Ali bölümünde “İmam Ali’nin ilmi” başlıklı makaleye müracaat edin.
Secde konusuna gelince ilk önce şu noktayı hatırlatmak isteriz ki, bir şeyin üzerine secde etmekle bir şey için secde etmenin arasında fark vardır. Başka bir ifadeyle secde anında anlını bir şeyin üzerine koymakla bir şey için secde etmek farklı farklı şeylerdir. Her kes secde anında anlını bir şeye koyuyor ama bu, onun o şey için secde ettiği anlamına gelmediği açıktır.
Bazı cahil kimseler bu iki konuyu birbirine karıştırdığı için Şia’ya iftirada bulunarak Şia taşa tapıyor diyebilmekteler. Oysa herkes anlını secde anında bir şeyin üzerine bırakmaktadır. Biri halı ve kilime diğeri ise taşa ve toprağa. Bu ise halıya veya taşa tapıldığı anlamına değildir. secde yalnız Allah içindir. Anlı taş veya toprak ya da başka bir şeyin üzerine bırakmak bu gerçeği asla değiştirmez.
Ama neden Ehl-i Beyt mektebine uyanlar (Şia) kilime, halıya vb. şeylere secde etmiyor da yalnız taş toprak ve hasır gibi şeylere secde ediyorlar?
Bu sorunun cevabı ise kısaca şöyledir:
Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadisler gereğince, insanların yiyecek ve giyecek olarak kullandıkları maddeler üzerine secde etmek doğru değildir ve bu tür secde namazı batıl eder. Secde edilen şey Peygamber (s.a.a)’in kesin sünnetine uygun olarak ve Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadisler gereğince yer veya yerden biten ama insanların yiyecek ve giyecek olarak kullanamadıkları maddelerden olması şarttır. (Taş, toprak, ağaç hasır vb. şeyler)
Bu konuyla ilgili olarak Ehl-i Beyt imamlarından bir hadis nakletmekle yetiniyoruz. İmam Cafer Sadık’ın ashabından olan Huşam b. Hakem şöyle diyor: İmam Cafer Sadık’a: “Nelerin üzerine secde etmek sahihtir? diye sordum. İmam Cafer Sadık şöyle buyurdu: “İnsanların yediği ve giydikleri maddeler hariç yeryüzüne ve yeryüzünden göveren her şeye secde edilir.” Huşam: Bunun hikmeti nedir? diye sorunca da, İmam Cafer Sadık (s.a) şöyle buyurdular: “Secde Allah’a karşı huzudur (boyun eğmedir) Bu yüzden secde yenilecek ve giyilecek maddeleri üzere olmamalıdır. Çünkü dünya düşkünleri yedikleri ve giydikleri şeylerin kuldurlar. Yüce Allah’a secde eden bir kimse, secde anında dünya halkının taptığı ve gönül verip aldandığı şeylere alnını koymamalıdır.” (El-Vesail, c3, B. 3 Ebvab ma yusced aleyh)
Secdenin toprağa taşa yapılması Peygamber’in sünnetiyle kesin olarak sabittir.
Peygamber (s.a.a) buyurmuştur ki: “Yeryüzü bana temizleyici ve secde yeri olarak kılındı.” (Buhari 1/91)
Peygamber (s.a.a) libas ve giysi türünden olan şeylere secde etmekten sakındırdığı sabittir ve bu konuda onlarca hadis temel kaynaklarda mevcuttur.
Biz sadece üç örnek vermekle yetiniyoruz:
Ahmed b. Hanbel kendi Müsnedinde (3/327) ve Beyhaki kendi süneninde (1/439) da Cabir b. Abdullah El- Ensari’den nakleder ki: “Biz Peygamberle öğle namazını kılıyorduk ve bir avuç kum alıp onu bir elimizden diğerine taşıyarak soğutuyorduk sonra sıcaktan korunmak için onun üzerine secde ediyorduk.” Beyhaki şöyle demiştir: Eğer elbiseye secde etmek caiz olsaydı kumu elde soğutmak yerine onun üzerine secde etmek yolunu seçerlerdi.”
Yine Beyhaki kendi süneninde (2/105) Hubab b. El-Ert’ten nakleder ki güneşin şiddetli sıcağının anlımızı ve ellerimizi yaktığını Peygamber’e şikayet ettik ama Peygamber (s.a.a) şikayetimizi kabul etmedi.”
Muttaki Kenz’ul-Ummal kitabında Halid el- Cehni’den nakleder ki Peygamber (s.a.a) Suhayb’in secde anında anlını toprağa koymaktan sakındığını gördü; ona “Ey Suhayb yüzünü toprak üzerine koy” diye buyurdu.
Ne yazık ki bir kısım halk cehaletten ve bir kısmı ise taassuptan Peygamber’in apaçık sünnetini görmezlikten gelerek sünnete ters düşen secde türünü yani seccade ve halı vb şeyler üzerine secde etmeyi tercih ediyorlar; sonrada kendilerine Ehl-i Sünnetiz diyebiliyorlar. Peygamber’in sünnetinde sahihliği kesin olan secde türü yalnız toprağa ve kuma (taşa) ve hasıra (yenilecek ve giyilecek maddesi olmadığı için secde hasıra caizdir ve Sahih hadisler gereğince Peygamber (s.a.a)’in secde için bazen hasır kullandığı kesindir) olan secdedir. Başka şeylere secde etmek örneğin halı, kilim ve aynı maddelerden yapılan seccadeye secde etmek Ehl-i Beyt İmamları tarafından kesinlikle menedilmiştir. Ehl-i Sünnet kaynaklarında da bunu destekleyen hadisler çoktur.


5- Mut'a nikahı ile ilgili Burhaneddin adlı şahsın yazısı ve yazının cevabı.


6- ben muta nikahı helaldir diyenlere aşağıda yazdıklarımın islamiyete göre bir açıklamasını istiyorum.
kabul edelimki ben muta nikahını helal biliyorum.
ve 2.000 nüfuslu bir ilçede yaşıyorum.yaşım 20 ve evlenmek için birikmiş bir param yok.ama cinsel isteklerim var.ne yapmam gerekiyor.hemen muta nikahı.ilçeden muta nikahını helal bilen dul bir hanımla 3 aylığına anlaştığımız miktarda mehrini vererek kendime muta nikahı ile nikahlıyorum.muta nikahı ile nikahladığım bayan benden hamile kalıyor fakat benim haberim yok.ben bu 3 ayın bitiminde askere gidiyorum.ben askerde iken muta nikahı ile nikahladığım kadın bir kız çocuğu doğuruyor.ama bana bir türlü ulaşamıyor.askerlik dönüşüde aynı ilçeye yerleşmeyip fransaya yerleşiyorum.fransada daimi bir nikahla evleniyorum ve 1 oğlum oluyor.aradan yıllar geçiyor oğlum 22 yaşına geliyor ve babasının memleketine gidiyor ve benim muta nikahı ile nikahladığım hanımın kızına aşık oluyor.ve evleniyorlar.
(şimdi içinizden bazıları diyebilirki o kadın günümüzün bu şartlarında size nasıl ulaşamaz artık dünyanın öbür ucundaki insana cebindeki telefondan ulaşıyorsunuz. bu yukarda bahsettiğim olayın birde 200 sene önce yaşandığını düşünürseniz sonucun ne olduğunu kolayca anlarsınız.)

Sorunuza cevap olarak şu noktalara dikkat ediniz:
1. Aynı soru süt emzirme yoluyla oluşan mahremlikte söz konusudur. Yani bir hanımla evlendikten sonra hatta ondan birkaç çocuğunuz bile olsa bir süre sonra onun kendi süt kardeşiniz olduğunu anlayabilirsiniz. Yani tesadüfen bir hanım ben sizin ikinize de süt vermişim derse veya validen bu hanıma da süt vermişti denir ve bu ispat olursa o evlilik şer’an batıl olur. Ve o eşlerin birbirinden hemen ayrılmaları gerekir. Bu tür olaylar çok meydana gelmesine rağmen bunun birlikte kimse süt verme zamanında bunun bir kayda geçilmesinin farz olduğuna dair hüküm vermemiştir.
2. Daimi nikahta da bu olayla karşılaşılabilir. Örneğin sürekli yolculuk yapan bir iş adamı işi icabı sık sık uğradığı asıl memleketinin dışındaki bir yerde de evlenebilir ve bu durumundan birinci ailesini haberdar etmez. Sonraları anı bir hadise sonucu bu adam hayatını kaybederse onun çocuklarının da tesadüf icabı birbirlerini yabancı sanarak birbirleriyle evlenme için teşebbüs etmeleri mümkündür. Böyle bir teşebbüs olursa durumun farkına varır varmaz ayrılmaları gerekir. Bu yapıldığı taktirde onlara bir beis olmaz. Fıkhi kitaplarda bu gibi durumlarla ilgili tüm hükümler açıklanmıştır.
3. Genelde insan evlilikte karşı tarafı tanımaya en azından onun kimin çocuğu olduğunu öğrenmeye çalışır. Bu yüzden sizin ortaya attığınız ihtimal yaşanan gerçeklere bakıldığında temelsiz bir varsayımdan başka bir şey değildir.
4. Kaldı ki Allah Teala gaybi yardımları sayesinde müminleri ve takva ehlini bilmeyerek de olsa kötülüklere düşmekten korur. Onun için takva ehli için Allah’ın yardımıyla bu tür olaylar vuku bulmaz.
5. Muta nikahının meşru oluşu onun şartlara göre toplumsal bir takım kanunlar çerçevesinde sınırlarının belirlenmesini örneğin belli bir usul gereği resmi bir işlemle kayıt edilmesini engellemez. İslam ebedi bir din olduğu ve tüm zaman ve şartlarda uygulanmasının mümkün olması için bu gibi teferruatı insanların kendisine ve daha doğrusu toplumun yöneticisine bırakmıştır.


7- Dun kerkuk lu bir bir sunni turk hanim soyle buyurdu: Peygamberimiz SAAW, sozum ona "asure " gununde oruc tutulmasinin sevap oldugunu ve gerektigini bildirmis. sebeb: yahudiler Musa (as) in firavundan kurtulma gunu oldugu icin (asure gunu, muharrem in 10 cu gunu)oruc tutarlarmis mis !!!???? bizim de Peygamberimimz SAAW onlar gibi hasa huzurdan yapilmasini soylemis.
simdi: benim sorularim cevapsiz kaldi kendisince;
1. firavun zamaninda, ay takvimi mi kullanilmis?
2. Peygamberimiz yahudi sunnetini ne zamandan beri takip edermis???!!! estagfirUlLAH
3. yahudiler hala bunu tatbik ederlermiymis??
tabii ki cevap veremedi. lutfen bana bir delil verebilirmisiniz, eger mumkunse , firavun zamaninda ne takvimi kullandilar ? sadece merakimi tatmin icin, zira, bu uydurulmus kurtulus tarihine inandigimdan degil, ve kendilerine aksini ispat etmek icin. bu bilgili (!) hanim, Peygemberimizin saaw, hicretine de yuz kusur bir sey diye millete yanlis seyler de soyler, Ottawa, Kanada da oturuyorlar.

Başkaları türlü türlü düşünceler sahip olabilirler ama bizim için ölçü olan en temiz kaynak olan Ehl-i Beyt’in açıkladığı şekilde İslam’ı öğrenmek ve ona amel etmeğe çalışmaktır. Sizin sorduğunuz soruların cevabındaki teferruata inmeden Ehlibeyt İmamlarından gelen sahih hadisler ve Ehlibeyt mektebinin temel kaynakları ışığında, aşura günü mü’min bir kimsenin ne yapması gerektiği hususunu açıklamaya çalışacağız. Bizce bu, imanı doğru olan bir kimse için delil ve hüccet olarak yeterlidir.
Ehlibeyt mektebinin büyük alimlerinden olan Merhum Şeyh Mufid şöyle diyor: “Muharrem ayının onuncu gününde Hz. Huseyin şehit edilmiştir. İmam Cafer Sadık’tan gelen rivayetler gereğince bu günde neşeden uzak durmak, yas merasimleri düzenlemek ve öğle oluncaya kadar bir şey yiyip içmemek ve öğleden sonra yaslı insanların yediği içtiği miktarda bir şeyler yemek gerekir.” (Vesail’uş-Şia c.10, s. 394)
Ehli Beyt Mektebinin en büyük muhaddislerinden olan Şeyh Saduk İmam Riza (a.s) da şöyle buyurduğunu nakleder:
“Aşura gününü kendisine hüzün ve musibet ve ağlama günü yapan kimseye, Allah kıyamet gününü sevinç ve neşe günü kılar.” (İlelu’ş-Şerayi 227)
Şeyh Saduk kendi senediyle İlelu’ş-Şerayi ve Emali kitaplarında Cibille Mekkiye’den şöyle nakleder:
“Hz. Ali (a.s)’ın sır dostlarından olan Meysem Temmar’dan şöyle dedi:: Allah’a yemin olsun ki bu ümmet kendi peygamberlerinin torununu Muharrem ayının onuncu günü öldürecekler ve Allah’ın düşmanları o günü bereket günü yapacaklar. Bu iş Allah’ın ilminde geçmiş kesin kazalardandır. Hz. Ali’nin bana öğrettiği ilim üzere ben bundan haberdar oldum.
Hz. Ali bana bildirdi ki tüm yaratıklar hatta çölün yırtıcı hayvanları, denizdeki balıklar ve gökte uçan kuşlar bile Peygamber’in torununa ağlayacaktır.
Güneş, ay yıldızlar, gök, yer, insan ve cinlerin mü’min olanları göklerdeki tüm melekler Rizvan meleği, cennetin koruyucusu melek ve cehennemle görevli olan Malik tüm koruyucu melekler, gök ve arşı koruyan meleklerin hepsi Hüseyin’ ağlayacaklardır.
Sonra Meysem şöyle dedi: Allah’a ortak koşanlara, Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilere Allah’ın laneti gerekli olduğu gibi Hz. Hüseyin’in öldürenlere de bu lanet gerekli olmuştur.
Cibille diyor ki Meysem’e nasıl halk Hz. Hüseyin’in şahadet gününü bereket günü bileceklerdir? diye sordum.
Meysem bu soruya karşılık ağlayarak şöyle dedi:
Kendileri uydurdukları bir hadis gereğince Aşura günün Hz. Adem’in tövbesinin kabul olduğu gün olduğunu söyleyecekler. Oysa Hz. Adem’in tövbesi Zilhicce ayında kabul olunmuştur. Yine onlar Aşura gününde Yüce Allah’ın Hz. Davud’un tövbesinin kabul ettiğini söyleyecekler oysa Davud’un tövbesi de zilhicce ayında kabul olmuştur. Onlar bu günde Allah’ın Hz. Yunus’u balığın karnından kurtardığını söyleyecekler. Oysa Allah Teala Hz. Yunus’u Zilkaade ayında balığın karnından çıkarmıştır. Onlar Aşura gününde Hz. Nuh’un gemisinin sahile yanaştığını söyleyecekler oysa bu zilhicce ayının 18. günü vuku bulmuştur. Onlar bu günde Beni İsrail’ın kurtulması için denizin Allah tarafından yarıldığını söyleyecekler oysa bu Rebiulevvel ayında gerçekleşmiştir....”
Ehl-i Beyt mektebinin kaynaklarında çeşitli senetlerle İmam Muhammed Bakır’dan nakledilen ve Ehlibeyt dostlarınca sürekli okunan Aşura Ziyareti duasında şu cümleler yer almaktadır:
“Allah’ım bu aşura günü Umeyyeoğulları ve ciğer yiyen kadının oğlu tarafından kutlu ve mübarek bir gün olarak bilinir.... Bugün Ziyad oğullarının ve Mervan oğullarının Hz. Hüseyin’i (Allah’ın salatı ona olsun) öldürdükleri için sevindiği bir gündür. Allah’ım onlara olan lanet ve azabını iki kat eyle....”


8- İmam-ı ali (r.a) hilafete haklı oldugu halde (şii lere göre) ebu bekir (r.a),ömer (r.a) ve osman (r.a.) ın hilafetleri döneminde onlara isyan etmediği gibi onların şeyhül islamlığı vazifesini ,( yirmi üç sene )kemal-i liyakatla yerine getirdi.NEDEN ?

Sorunun cevabı için şu noktaları nazara almak gerekir:
Evvela birinci, ikinci ve üçüncü halife dönemlerinde şeyhü’l-islamlık makamı diye bir şey yoktu, ve hiçbir meşhur tarihçi ve bilgin de bu dönemlerde böyle bir kurumun varlığından söz etmemişlerdir.
Buna göre, sorunuz yanlış bir varsayım üzerine kuruludur ve temelden yanlıştır. Ama eğer maksadınız ilk üç halife döneminde Hz. Ali (a.s)’ın ilmine müracaat etmeleri ise, elbette bu doğrudur. Ama şu gerçeği bilmek gerekir ki, Hz. Ali (a.s)’ın halifelere karşı tavrı, asla halifeleri meşru gösterecek şekilde değildi. Bunu anlamak için, Hz. Ali (a.s)’dan nakledilen aşağıdaki söz ve hutbeler üzerinde düşünmek yeterlidir. Hz. Ali (a.s), Cemel savaşından önce yaptığı bir konuşmada şöyle buyuruyor:
“Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala, Yüce Peygamber’inin ruhunu aldığından bugüne kadar, sürekli ben hakkımdan uzaklaştırılmış bulunuyorum...” (Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 6.)
Yine kendi hilafeti döneminde halifeler dönemiyle ilgili bir konuşmasında halifelerin ona ait olan bir hakkı yağmaladıklarını dile getirerek, gözünde diken boğazında kemik kalmış biri gibi bu duruma tahammül ettiğini açıkça dile getirmiştir:
“Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebi Kuhafe oğlu Ebubekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi üzerine giyindi. Oysa sel her zaman benden akar ve hiç bir kuş benim yükseldiğim yüce zirvelere yükselemez. Ben de hilafetle kendi arama bir perde gerdim, ondan tümüyle yüz çevirdim.
Başladım kendi kendime düşünmeye; şu kesilmiş elimle hemen atağa mı geçeyim, yoksa şu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte sürekli olarak zahmetten zahmete düşer.
Gördüm ki sabretmek akla daha yatkındır, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda ise kemik. Mirasımın tümüyle yağmalandığını görüyordum.” (Nehcu’l-Belağa, Şıkşıkıyye Hutbesi)
Ali’nin Medin’de kendi hilafeti döneminde okuduğu bir hutbede neden hakkını almak için kıyam etmediğini de şöyle açıklamıştır:
“Peygamber (s.a.a), bizim aramızdan gittiğinde biz onun varisi, velileri ve öz soyundan olan yakınlarıyız, artık kimse hilafet konusunda bizimle niza etmez ve göz dikmez, dedik. Ama beklemediğimiz bir şekilde Kureyiş’ten bir grup bizim hakkımıza el uzatarak yöneticilik hakkını bizden aldı ve kendileri sahiplendiler. Allah’a yemin ederim ki, eğer Müslümanların arasında bölünme meydana gelmesi, küfrün tekrar geri dönerek dinin tamamen yok olması korkusu olmasaydı bu gün üzerinde olduğumuz şeyden farklı bir durumda olurduk.” (Şerh-i Nehcu’l-Belağa, Hutbe: 3)
Hz. Ali (a.s), ikinci halife tarafından kurulan şurada kendisine hilafeti vermeleri karşısında, ortaya konulan Ebubkir ve Ömer’in yolunu devam ettirmesi şartını açıkça reddetmiş ve yalnız Peygamber’in sünnetine bağlı kalacağını açıklamıştır. Açıktır ki, Hz. Ali (a.s) onların Şeyhu’l-İslamlığını yapmış olsaydı veya onların hilafetteki yöntemlerini meşru bilseydi o zaman onların sünnetini bir ölçü olarak reddetmesinin bir anlamı kalmazdı. Yakubi nakletmiştir ki, Ömer’in kurduğu altı kişilik halife belirleme şurasında olan Abdurrahman b. Avf, Hz. Ali’yi bir kenara çekilerek şöyle dedi:
“Allah bizimle senin aranda şahit olsun ki, kendi hilafetin döneminde Allah’ın kitabına ve Peygamberi’in sünnetine ve Ebubekir ve Ömer’in sünnetine uyasın.”
Hz. Ali şöyle karşılık verdi:
“Halife olursam gücüm yettiğince sizlerin arasında Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetine uygun olarak davranacağım.”
Abdurrahman sonra Osman’ı bir kenara çekerek aynı sözü ona da dedi, Osman onun isteğini hemen kabul etti. Tekrar Hz. Ali’ye aynı teklifi tekrarladı; ama Hz. Ali yine aynı cevabı vererek sözlerine şunları ekledi: “Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünnetinin yanı sıra artık başka bir kimsenin gelenek ve gidişatına uymaya bir ihtiyaç yoktur. Aslında sen bu hilafet benden uzaklaştırmaya çalışıyorsun.”
Bütün bunlar gösteriyor ki Hz. Ali (a.s)’a üç halife döneminde hilafet sistemini meşruiyetini kabul etmemiş ve onları kendi hakkını yağmalayan güçler olarak görmüştür. Elbette Hz Ali (a.s)’ın eşsiz ilmi makamı yüzünden, halifeler kendi siyasetleriyle çelişmediği ve bilgisizlik yüzünden başka bir alternatifleri de olmadığı hallerde İmam’a başvurulmuştur. İmam Ali de onların dinle ilgili sorularını halletmiştir ve İslam’ın hükmünü beyan etmiştir.
Ama neden İmam’a başvurduklarında onların ilmi ihtiyaçlarını gidermiş ve onlara yol göstermiştir? Oysa isteseydi onların sorularına cevap vermeyi reddederdi. Bunun cevabı aşağıdaki hususa dikkat edilirse açıktır. Masum İmam’ın da Peygamberler gibi iki önemli ilahi vazifesi vardır; birincisi hilafet ve ikincisi şehadet (gözetleyicilik). Yani Hz. Adem leyhisselam’dan başlayarak her dönemde bu iki ilahi görevi üstlenmeleri için, her zaman bulunan masum ilahi şahsiyetler (peygamberler veya peygamberlerin vasileri) var olmuşlar.
Hilafet görevi, insanların doğru şekilde yönetilmesini ve toplumda ilahi hükümlerin uygulanmasını sağlamak içindir. İkinci görev yani şahadet (gözetleyicilik) görevi ise dine bağlı olan insanların haktan sapmalarını önlemek ve sürekli ilahi hükümlerin tahriften korunmasını sağlamak içindir.
Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayet peygamberlerin bu iki ilahi göreve sahip olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklama ışığında şu noktaya dikkat etmek gerekir ki, bir peygamber veya imamda bu iki görevden birinin sekteye uğraması yani bazı engeller yüzünden yürürlük kazanmaması, diğer vazifenin de tatil olmasını gerektirmez. Bir çok peygamber kendi dönemlerinde hilafet görevini yüklenmemesine rağmen ikinci görevlerini yani şehadet (gözetleyicilik görevini) yerine getirmiştir. Peygamber veya masum imam bu iki görevden hangisini ifa etmeye bir fırsat bulursa onu yerine getirmelidir. Çünkü bu onun ilahi mesuliyetidir.
Hz. Ali (a.s) ilk üç halife döneminde hilafet görevini ifa etmekten mahrum bırakılmasına rağmen şehadet görevini kısmen ifa etmeye fırsat bulmuş ve bu vazifeyi yerine getirmiştir. Ancak bunun yanı sıra, sürekli onların hilafetlerinin meşru olmadığını çeşitli şekillerde imkan dahilinde beyan etmiştir. İslam’ın temeli tehlikeye düşmesin diye de bir kıyama baş vurmamıştır. Bizce, İslam tarihinde gerçek manada bir araştırması olan kimse bunların hiçbir gizli yönü olmayan apaçık gerçekler olduğunu anlar. İsteyen kabul eder ve istemeyen emr-i vakı’i müdafaa etmek için onları görmezlikten gelir.


9- Ben hanefi mezhebinden olan bir ehli sünnet müslümanıyım. ve benim öğrendiğim kadarıyla hak olan mezhep dört tanedir. peki caferilik gerçekten hak mezhepmidir.eğer öyle ise neye dayanarak bu savunuluyor.

Kur'an-i Kerim buyuruyor ki: "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra : 36) Bu ayetten anlaşıldığı üzere insan bilgisi olmadan bir yargıda bulunması ve bir şeye bağlı olması caiz değil ve Allah karşısında böyle bir tutumundan dolayı insan mutlaka sorumlu tutulacaktır. Şimdi "dört mezhep haktır" görüşünü inceleyerek bu görüşün sağlam bir delilinin olup olmadığını araştıralım. 1. Dört mezhebin kurucuları şunlardan ibarettir:
1- Ebu Hanife, Numan b. Sabit el-Kufi hicri 80'de doğmuş ve H. 150'de vefat etmiştir.
2- Malik b. Enes, H. 93'de doğmuş ve Hicri 179'da vefat etmiştir.
3. Muhammed b. İdris Şafii, H 105'de doğmuş ve H 204'de vefat etmiştir.
4. Ahmed b. Hanbel H. 164'de doğmuş ve H. 241'de vefat etmiştir.
Görüldüğü gibi bu dört mezhebin hepsinin temelleri peygamber (s.a.a)'dan en az yüz yıl sonra atılmaya başlamıştır. Birinci ve ikinci hicri yüzyılda Ehli Beyt'i ilmi mercii olarak bilenler, bundan sonraki dönemlerde olduğu gibi, şer'i konularda Ehli Beyt'e bağlı kalmışlardır.
Ama Ehl-i Beyt'e bağlı olmayan Müslümanlar ise bu mezheplerden hiç birine bağlılık söz konusu olmadan yaşayıp dünyadan gitmişlerdir. Mezheplerin dörtle sınırlandırılması her hangi bir şer'i delile dayanmamaktadır. İkinci hicri yüzyıldan başlayarak Ehli Beyt'i ilmi mercii olarak kabul etmeyen Müslümanlar, çeşitli mezheplere bölünmüşlerdir. Böylece onlarca fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır. Ancak Abbasi halifelerinin ve onlardan sonraki bazı yöneticilerin baskıları neticesinde bu dört mezhep resmi mezhep olarak yayılmış ve mezhepler dörtle sınırlandırılmaya çalışılmıştır.
Meşhur ve muteber tarihçi Makrizi El-Hutet adlı eserinde bu husuta şöyle yazıyor:
"Kadi Ebu Yusuf H. 170'de Abbasi Halifesi Harun Reşid tarafından kadılık makamına atandı; o işini sürdürerek başkadılık makamına kadar yükseldi. O bu makamda Horasan'dan tutun ta Şam'a kadar bütün beldelerde özellikle Ebu Hanife'yi taklit edenleri bu makama adamaya dikkat ediyordu. Böylece Hanefi mezhebinin yayılmasında Ebu Yusuf en büyük rolü oynadı." Doğuda Hanefi mezhebinin yayılmasıyla birlikte Batı'da (Afrıka'da) Ziyad b.Abdurrahman vasıtasıyla maliki mezhebi yayılmaktaydı. Makrizi diğer mezheplerin yayılmasına işaretle şöyle diyor: Daha sonra Mısır sultanı Baybaros Mısır'a Şafii, Maliki, Hanefi ve Hanbeli olarak dört kadı tayin etti. Baybaros 658'de saltanatı ele geçirmiş ve 676'da vefat etmiştir. Makrizi şöyle diyor: "H. 665 yılında Mısırda dört mezhebe bağlı dört kadının (hakimin) atanması ve bu işin sürdürülmesi üzerine tüm İslam beldelerinde dört mezhebin dışında resmi tanınan başka bir mezhep kalmadı. Bu mezheplerden başkasına bağlı olanlarla düşmanlık edildi; onlara karşı çıkıdı bu mezheplerden birine bağlı olmayan kimse kadı olarak tayin edilmedi hitabet, cemaat imamlığı ve tedris kürsüsü ona verilmedi.
Bu müddet zarfında çeşitli fakihler de bu mezheplere uymanın farz ve diğer mezheplere uymanın haram olduğuna dair fetvalar verdiler..."
İbn-i Futi'de El-havadisu'l Camia adlı eserinde 631 yılının olaylarını anlatırken mezheplerin dörtle sınırlandırılışının Abbasi Halifesi Müstansirubillah'ın emriyle Bağdat'taki Mustansariyye Medresesi'nde bu mezheplerden her birine bir tedris kürsüsü verilerek gerçekleştirildiğini açıkça vurguluyor.
Bu husustaki tarihi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kısacası bu dört mezhebin hak olup diğer mezheplerin hak olmadığı fikri her hangi bir şeri delile dayanmamaktadır. Bu mezheplerin dörtle sınırlandırılmasında en önemli rolü zalim sultanlar oynamıştır.
Kısaca söylemek gerekir ki tahkik ehline göre, dört mezhebin hak ve diğer mezheplerin batıl olduğuna dair her hangi bir delil ortada yoktur.
Hatta bu mezheplerin kurucuları olan mezhep imamları bile ortaya koydukları görüşlerin (ki sonradan bir fıkhi mezhep haline gelmiştir) içtihattan ibaret olduğunu açıklamışlardır bunlar kendi içtihatlarının hak ve diğerlerinin geçersiz olduğunu iddia etmemişlerdir. Örneğin Hatip Bağdadi Meşhur tarih kitabında (13. cildinde) Mezahim b. Zefr'den naklediyor ki: "Ebu Hanife'ye "Bu verdiğin fetvalar ve kitaplarında yazdığın bu konular şüphesi olmayan hak mıdır?" diye sordum. Ebu Hanife: "Allah'a yemin ederim ki bilmiyorum. (Benim bu fetvalarım) şüphesi olmayan bir batıl da olabilir" dedi.
Ehli Beyt imamları Ebu Hanife'nin içtihadının batıl temele dayandığını açıkça ifade ettikleri sabittir.
Ebu Nueym, meşhur Hilye kitabında (c.3 s196) Amr b. Cemi' den şöyle nakleder: "Ben ve İbn-i Ebi Leyla ve Ebu Hanife, İmam Cafer Sadık'ın huzuruna gittik İmam: İbn-i Ebi leyla'dan "bu şahıs kimdir? diye sordu. Ebi Leyla din hususunda bilinçli bir şahıstır diye cevap verdi. İmam: "Şayet o dini kendi görüşüyle kıyas ediyor? (Mukayese yoluyla hükümleri çıkarmaya çalışıyor) dedi. O "evet" dedi. Sonra İmam kıyasın batıl olduğunu ispatlamak için ondan bazı sorular sordu Ebu Hanife İmam'ın sorularını cevaplayamadı. İmam, o soruların cevabını verdikten sonra şöyle dedi: Ey Nu'man (Ebu Hanife'nin ismi Nu'man'dır) babam, büyükbabamdan nakletmiştir ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Din işlerinde ilk kıyas (mukayese ve benzetme) yoluna giden İblistir (Şeytan'dır). Allah Teala ona: Adem'e secde et, dedi. O ise "Ben ondan daha üstünüm beni ateşten ve onu topraktan yaratmışsın (yani Şeytan ateşle toprağı birbirine mukayese ederek kendi üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır)" dedi. Her kim dinde kendi görüşüyle kıyas ederse Allah Teala onu kıyamet günü İblisle birlikte kılar. Çünkü o, kıyasta ona (İblis'e) uymuştur. Bu hadisi Ebu Nuaym başka bir senetle de nakleder bu ikinci nakilde şöyle der: İmam Cafer Sadık Ebu Hanife'den sordu ki: "Adam öldürmek mi daha büyüktür (büyük günahtır) yoksa zina mı? Ebu Hanife, adam öldürmek, diye cevap verdi. İmam dedi ki (Öyleyse neden) Allah Teala adam öldürmede (adam öldürmenin ispatında) iki şahidi yeterli bilmiştir; ama zinada dört şahit istemiştir.Yine İmam Cafer Sadık sordu ki "Namaz mı daha önemlidir yoksa oruç mu? O namaz diye cevap verdi. Bunun üzerine İmam şöyle dedi: "Öyleyse neden kadın hayız (adet) olduğu zamandaki orucunu kaza etmesi gerekir ama namazını kaza etmesi gerekmez? Yazıklar olsun sana kıyas nasıl doğru olabilir? Allah'tan kork ve dini kendi görüşünler kıyas etme." İbni Hallakan Ka'nebi'den naklediyor ki: Malik'in (Maliki mezhebinin İmamı) ölüm hastalığında yanına gittim selam vererek oturdum. Malik'in ağladığını gördüm. Neden ağlıyorsun? dedim. O nasıl ağlamayayım? Ağlamaya benden daha layık olan kim olabilir? Dedi Allah'a yemin ederim ki kendi görüşüm üzere fetva verdiğim her konuda bana bir kırbaç vurulmasını ve benim o fetvayı vermemiş olmamı isterdim. Keşke kendi reyimle fetvam olmasaydı... dedi."
Diğer iki mezhepler için de aynı şeyler söz konusudur. Kendi içtihadı ve reyiyle fetva veren ve kıyasın temelini atan İkinci Halife Ömer'in bile "Din hakkındaki görüşlere kötümser olun; bizim görüşler zanna ve tekellüfe dayanır" dediğini İbn-i Hazm El- Muhella'da nakleder. Ebu Davud Secistani de kendi Sünenin'de Ömer'in "hak olan Peygamber'in sözüdür, bizim görüş ve sözlerimiz böyle değildir; bizim sözlerimizi bırakın" manasını ifade eden bir sözünü nakleder. (Oysa Ömer'in bizzat kendisi kıyas yoluyla hüküm çıkarmanın temelini atan şahıslardan sayılır. Ömer'in kendi valisi olan Ebu Musa Eş'ri'ye şöyle yazdığı nakledilmiştir: "Kur'an ve sünnette olamayan ve senin hatırına bir şey gelmeyen konularda çabuk fetva verme çok düşün ve benzeri konuları bil ve onları birbiriyle karşılaştır ve hakka daha benzer olanına kıyas et" -bk. Ebu İshak Şirazi Tebekatu'l-fukaha, İbn-i Kayyim, A'lam'ul Mukiin-) Kısacası yukarıda işaret edildiği üzere Ehli Beyt imamlarının bu mezheplerin dayandıkları temelin (kıyas)'ın batıl olduğunu açıkladıklarını nazara alarak ve bizzat söz konusu mezhep imamlarının bile, kendi görüşlerinin hak olmayacağını itiraf etmelerini göz önünde bulundurarak şöyle deriz: Dört mezhep haktır demek din adına büyük pervasızlık sayılır. Allah bizleri büyük yanılgılardan korusun. Ama Caferi mezhebine gelince iş tamamen farklıdır çünkü bu mezhep Peygamber (s.a.a)'nın Kur'an ve Ehli Beyt'e sarılmaya dair kesin emri doğrultusunda şer'i hükümlerde Ehli beyt'e uymayı esas almak temeli üzerine kuruludur. Bu mezhepte herhangi bir kıyas ve benzeri batıl yöntemlere başvurulmaz. Ehli Beyt imamları (12 masum imam) sadece Allah'ın onlara verdiği vehbi ilimle Allah'ın dinini her hangi bir zann, içtihat ve reye başvurmadan ortaya koymuşlarıdır. Caferilik veya başka bir ismiyle şia (Ehli Beyt mektebi) Peygamber'in ilmin kapısı olarak tanıttığı Hz. Ali ve onun soyundan olan masum imamlara uymak temeli üzere kuruludur. Bu fırkanın caferi olarak adlandırılması İmam Cafer Sadık'ın bu mezhebin tek imamı olmasından değildir; Emevilerin çöküşü ve Abbasilerin başa geçmesi döneminde meydan gelen gevşemenin İmam Cafer Sadık'ın dönemine rastlaması ve bu iki grubun (Abbasilerle Emevi'lerin) birbiriyle uğraşmasından dolayı meydana gelen nisbi rahatlıktan yararlanarak İmam Cafer Sadık'ın Şia'nın inançları ve fıkhı meselelerini beyan etmesinden dolayıdır.
Söz fazla uzamasın diye şimdilik bu kadar yeter.


10- Takiyye nedir?

Takiyye ve takva aynı kökten olup Arapça itteka ve veka kökünden alınmışlardır ve korunmak ve sakınmak anlamınadırlar. Şu farkla ki takiyye genelde insanlardan korkmak, sakınmak anlamında kullanılır.
Takiyyenin fikhi anlamına gelince, Ehlibeyt mektebinin büyük fıkıh alimlerinden olan Şeyh Ansari Takkiye adli risalesinde Takiyye'yi söyle tarif etmiştir: "Takiyye başkasından gelebilecek zarardan korunmak için, ona hakka uygun olmayan bir söz veya davranışla uyum sağlamaktır." Başka bir ifadeyle takiyye bir kafir veya zalimin korkusundan kendi inancını gizleyip zahirde onunla uyum sağlamaya denir.
Takiyye'nin meşru olduğunun delilleri:
1. Kur'an:
Allah Teala şöyle buyuruyor:
"Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir adam şöyle dedi: Siz bir adam 'Rabbim Allah'tır diyor,' diye öldürecek misiniz..."(Gafir Suresi: 28)
İmanı gizlemek takiyye ile mümkün olur ve bu ayette bu tavır övgü ile anılmıştır.
Yine buyurmuştur ki:
"Müminler müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur; ancak kafirlerden gelebilecek zarardan korunarak yaptığınız dostluk başkadır." (Ali İmran: 28) Yine buyurmuştur ki:
"Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkar ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkara) zorlanan başka- fakat kim kalbini inkara açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır..." Nahl 106
Bu ayetlerde takiyyenin meşru olduğu açıkça beyan edilmiştir.
Gerçi bu ayetler kafirlere karşı takiyye konusunda nazil olmuştur, ancak hiç şüphesiz zalimlere karşı takiyyenin de meşruluğunu ispatlamaktadır. Çünkü her ikisinde de zalimden gelebilecek bir zarardan korunmak için kendi inancını gizlemek ölçüsü mevcuttur. Küfürle zulmün bu hükümde değişecek bir yönü yoktur.
2. Hadis:
Resulullah (s.a.a)'den nakledilen ve "Ümmetten iztirar (çaresizlik) durumlarının günahı kaldırılmıştır" diye nakledilen sahih hadis yine takiyye'nin meşruluğunu hiçbir kuşkuya yer bırakmadan ispatlamaktadır.
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
"Takiyye müminin siperidir. Takiyyesi olmayanın imanı yoktur."
Ehlibeyt imamlarından takiyyenin meşru olduğu hatta yerine göre (canı korumak vb. durumlarda) asla terk edilmemesi gereken bir farz olduğuna dair bir çok sahih hadis mevcuttur. İsteyen Kafi kitabını 2. cildine ve Vesailuşşia kitabının 16. cildine müracaat edebilir.
Ehlibeyt mektebinin uleması arasında takiyyenin meşruluğu hakkında görüş birliği vardır.
Şunu da hatırlatmak gerekir ki Şeyh Ensari'nin de takiyye adlı risalesinde açıkladığı üzere takiyye hüküm olarak beş kısama ayrılır:
1. Farz takiyye (Korunması farz olan bir canı korumak için yapılan takiyye)
2. Haram takiyye (Kendi canını korumak için başka birinin kanını dökmek durumundaki takiyye.)
3. Müsatehap takiyye (riayet edilmediği taktirde fiili bir zarar söz konusu olmayan ama ileride zarara maruz kalmaya zemin hazırlayan takiyye)
4. Mekruh takiyye
5. Mubah Takiyye
Takiyyenin hükümleri teferruatıyla Ehlibeyt mektebinin fıkıh kitaplarında yazılmıştır. İsteyenler bu fıkhi kaynaklara müracaat edebilirler.


11- Beş çeşit takiyyeden bahsedildi neden imam-ı hüseyin yirmi-otuz bin kişilik orduya karşı KERBELA da takiyye yapmadı ve ayrıca imam-ı hasan muaviyeye karşı (kuvvetler denk olmasına ragmen ) kılıçlarını kınlarına koydular.

Takiyye, insanın canını ve malını zalimlere karşı koruması için din çerçevesinde konulmuş bir hükümdür. Bu hüküm bir çok diğer ibadi vb. hükümlere göre öncelik taşımasına rağmen bu hükümden daha önemli hükümler de dinde vardır. Buna göre, canı ve malı korumaktan daha önemli bir mükellefiyet söz konusu olduğunda artık takiyyeye yer kalmaz.
Örneğin dinin temeli tehlikeye düşer ve dinin korunması için kişinin hakkı açıkça söylemesi veya kıyam etmesi gerekirse, o zaman takiyye meşru olmaz. ve dini korumak kendi canının tehlikeye atmayı gerektirirse bile kişinin bu yolda hareket etmesi farz olur. Önceki yazılarımızda da işaret edildiği gibi böyle bir durumda takiyye haram olur.
Ehl-i Beyt Mektebinin ünlü fakihlerinden olan Muhammed Hasan Necefi Hz. Hüseyin'in kıyamını fıkhi açısından tahlil ederken şöyle diyor:
"....Üstelik, Ceddi Hz. Muhammed sellallahu aleyhi ve alihi'in din ve şeriatının korunması ve Yezit ve çevresinin kafir olduklarını muhalif ve muvafık olan herkese açıklaması bu kıyamına bağlıydı." (Bkz. Cevahir'ul-Kelam c 21 s. 296)
Ancak burada başka bir soruyla karşılaşırız o da, dinin tehlike de olup olmadığını anlamak için başvurulacak ölçü nedir? Acaba bu konuda herkesin kendi teşhisi yeterli midir?
Bu sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz ki, bu konuda şahısların kendi teşhisleri geçerli olmasa da kesin olan şu ki, en azından Müslümanların önderi ve imamı konumunda olan Allah tarafından gönderilmiş ve belirlenmiş olan peygamberler ve masum imamların teşhisleri kendileri ve o dönemde olanlar için geçerlidir. Bu yüzden Hz. Hasan ve Hüseyin gibi masum bir imam, bir dönemin kıyam veya takiyye dönemi olduğunu belirledikten sonra, onun teşhisi sayesinde artık Müslümanların vazifelerini belirlemiş olur.
Bu sorunun cevabının diğer boyutlarının da açıklık kazanması için şu noktalara dikkat etmek gerekir:
A. Ehl-i Beyt Mektebindeki İmamet Anlayışı:
Ehl-i Beyt mektebinde Ehl-i Beyt İmamları Allah tarafından belirlenmiş masum ve vehbi ilimlere sahip kişilerdir Onlar, hiçbir hareketlerinde Allah'ın emirlerinden bir kıl payı bile çıkmazlar.
Bize onlara uymak ve onların emirlerine teslim olmak emredilmiştir; hatta imanlı olup olmadığımızın en önemli ölçülerinden biri, onlara kayıtsız şartsız tabi olup olmamamızla belli olur. Esasen Peygamber'e ve masum imamlara bu kayıtsız şartsız itaat tevhid inancından sonra dinin bize öğrettiği en önemli emirdir. Diğer emirler Allah Teala'nın iradesi gereği ancak bunun çerçevesinde anlam kazanır ve kabul olur.
Bizler zayıf aklımızla onların davranışlarının hikmetini anlasak da anlamasak da bu böyledir.
Bu konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki ayet ve hadislere dikkat edin:
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
"Rabbine and olsun ki, kendi aralarında çıkan ihtilaflı konularda seni hakem kılıp sonrada senin verdiğin hükme hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa: 65)
Ehl-i Beyt İmamlarından gelen sahih hadislerde şöyle nakledilmiştir.
"Bilin ki, eğer bir adam geceleri ibadetle gündüzleri oruçla geçirir, tüm malını Allah yolunda sadaka verir ve ömür boyunca her yıl hacca gider de Allah'ın velisinin velayetini tanımaz; onun velayetini kabul etmez ve tüm amelleri onun kılavuzluğu ile olmazsa yaptığı amellerin mükafatı konusunda Allah'a bir hakkı olmaz ve iman ehlinden de sayılmaz". (El-Kafı c.2, s. 18; Vesailu'ş-Şia c. 18, s. 44.)
Diğer bir hadiste şöyle yer almıştır: "İblis Adem (a.s)'a secde etmeğe emredildiğinde Allah'tan istedi ki, beni bu emrini yerini getirerek Adem'e secde etmemekten mazur gör; bundan sonra sana öyle bir ibadet edeyim ki hiçbir mukarreb melek sana öyle bir ibadet etmemiş olsun. Bunun üzerine Allah Teala tarafından hitap geldi ki, senin ibadetine ihtiyacım yoktur."
Demek Allah kendisine kulluk etmeği ve ona tapmayı ancak kendi Peygamberine ve yeryüzündeki halifesine boyun eğmek ona itaat etmeğe bağlı kılmıştır. Bu yüzden Allah, başka türlü bir ibadeti, insan kendisini onun için çok fazla yorsa da kabul etmez.
Kısacası Ehl-i Beyt mektebine göre Peygamber (s.a.a)'ın ve onun Ehl-i Beyt'inin yaptıkları işlere tam bir teslimiyet göstermeyen ve o işlere itirazda bulunan ve kendinden aksı görüşler ortaya koyan kimseler gerçek manada Peygamber ve Ehl-i Beyt'ini tanımayan zayıf imanlı ve bazen imandan yoksun kimselerdir. Örneğin Peygamber'in Hudeybiye sulhunu yapması veya hac mut'asını teşri etmesi veya kendinden sonrası için bir vasiyet yazdırmak istemesi vb. olaylarda Peygamber'in görüşüne karşı görüşler ortaya koyanlar ve Peygamber'e itiraz edenler bu gruptan insanlar sayılırlar. Çünkü Peygamber'in Peygamberliği kesin delil ile örneğin mucize ile bize ispatlandıktan sonra böyle bir itiraz gerçekte Allah'a karşı itiraz sayılır ve cehaletin alametidir.
Ehl-i Beyt İmamlarının hayatında olan ve bizlerin basit bir düşünceyle onları yorumlamakta zorluk çektiğimiz gerçeklerin şu veya bu şekilde Peygamberlerin hayatında da olduğu kesindir; bizlere düşen bunların hikmetini anlamaya çalışmanın yanı sıra her halükarda onlara uymak ve ittiba etmekten başka bir şey değildir.
Buna bazı örenkler verelim:
1. Allah Teala, Hz. İbrahim'in ailesinden ve soyundan çok sayıda Peygamber göndermiştir. Hz. İbrahim ve iki oğlu İshak ve İsmail İsahak'ın oğlu Yakup Yakup'un oğlu Yusuf hepsi peygamberdirler. Hatta Kur'an'da ismi geçen diğer bir çok peygamber de aynı soydan ve ailedendir. Kur'an Kerim "Birbirinden gelen bir soydur" diye nitelendirmiştir. Aynı durum Peygamber'ın Ehl-i Beyti için de söz konusudur.
2. Hz İsa (a.s) çok fakirce bir hayat yaşadığı hatta barınacak bir evinin olmadığı ve kuru toprağın üzerinde yattığı ve insanları dünyaya karşı zahit olmaya davet ettiği bellidir; ama diğer yandan büyük bir Peygamber olan Hz Suleyman bir sultan olarak yaşamış ve bir Sultan layık olan tüm ihtişamı taşımıştır.
3. Hz Yusuf bir Peygamber olarak bir kafir olan Mısır'ın Padişah'ına vezir olmayı kabul etmiştir. Hatta böyle bir görev için kendini aday göstermiştir.
Kısacası biz bu benzeri konularda Peygamberler ve onların masum olan varislerinin tutumlarının hikmet ve felsefesini anlasak da anlamasak da onları kabul etmek tabi olmakla yükümlüyüz.
Peygamber (s.a.a):
"Hasan ve Hüseyin iki imamdır İster kıyam etsinler ve isterse kıyam etmeyip otursunlar" diye buyurmuştur.
keza
"Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridirler."
Bu vb. hadisler bize sahih olarak ulaştıktan ve özellikle onları masum imamlar olarak kabullendikten sonra onların davranışlarındaki hikmeti barış ve savaşlarının felsefesini anlasak da anlamasak da her halükarda onlara uymaya onarı imam kabul etmeye mükellefiz.
İşte Bu cevaba işaretle Muhammaed Hasan Necefi, Cevahir'ul-Kelam adlı eserinde şöyle diyor:
"Hz. Hüseyn'in kıyamına gelince bu kıyam ilahi sırlardan bir sırdan ve gizli ilimlerden bir ilimdir." Sonra birkaç fıkhı açıklamaya yer veriyor ve şöyle devam ediyor:
"Üstelik İmam'ın özel bir mükellefiyeti söz konusudur. O özel mükellefiyetini yerine getirmek için hareket etmiş ve o emri icabet etmiştir. İmam hatadan uzak olduğu için onun söz ve işlerinde itirazın anlamı yoktur. İşte bu yüzden de, delillerin zahirine uymak ve delilin umum ve genel kaideleri çerçevesinde hareket etmek ve bu delillerin birbirleriyle çeliştiği konularda zanni tercihlerle birini tercih etmekle yükümlü olan kimsenin mükellefiyeti ona mukayese edilemez."
B. Neden Hz. Hasan Barıştı ve Hz. Hüseyin Kıyam Etti?
Neden Hz. Hasan'ın barışıp ve Hz. Hüseyin'in barışmadığını anlamak için ilk önce bu iki hidayet imamının barış ve kıyamlarının iki dönemde gerçekleştiğine ve bu iki dönemin birbirinden tamamen farklı olduğuna dikkat etmek gerekir.
Muaviye'nin kendi döneminde İslam adına işlediği cinayetler ve İslamı yıkmak için yaptığı faaliyetler burada sıralayıp yazılmayacak derecede çoktur. Biz bunlardan bir kaçına işaret ediyoruz:
1.Müslümanların hak halifesi olan Hz. Ali'ye karşı başkaldırmak ve binlerce Müslüman'ın ölümüne sebep olmak,
2. Hz. Ali'ye karşı alenen minberlede lanet okutmak,
3. Hucr gibi büyük şahsiyetleri sırf Hz. Ali ile olan sevgileri için katletmek .
4. Dinde bir çok bidat çıkarmak,
5. Oğlu Yezidi kendisinden sonra halife ilan ederek ona biat almak, Ve bunun bir ilahi takdir olduğunu ilan etmek,
6. Hz. Muhammed (s.a.a)'ın isminin tamamen yok edilmesini kendisinin bir hedef olarak seçmek.
Ama tüm bunlara rağmen Muaviye gerçek yüzünü gizleyerek kendisini din taraftarı gösteriyor ve asla dine karşı olduğunu ortaya koymuyordu. Müslümanların çoğu ve özellikle Şam halkı da onun gerçekte Peygamber'in sahabisi ve bir yakını olarak destekliyordu.
İşte böyle bir dönemde birinin çıkıp da ben İslam'ı tatbik etmek istiyorum onun için kıyam ederek Muaviye'ye karşı gelecek olduğunu ilan edecek olsaydı ve sonra da onun bu kıyamı sonuçsuz kalsaydı bu kıyamın Müslümanların bilinçlenmesinde bir etkisi olmaz ve halk o kıyam edeni suçlar ve onun kendine makam elde etmek için başkaldırdığını ileri sürerlerdi ve onun kıyamı kendi canının ve dostlarının canını tehlikeye düşürmekten başka bir işe yaramazdı. Oysa böyle bir ortamda sağlığını koruyarak çeşitli vesilelerle Müslümanların bilinçlenmesi için çaba göstermesi mümkündür.
Ancak Yezid'in dönemi tamamen farklıydı Çünkü Yezid alenen İsalm hükümlerini çiğniyor, açıkça şarap içiyor; maymun oynatıyor ve o asla babası gibi kendisini imanlı biri göstermeye çalışmıyordu. Böyle birisinin Peygamber'in halifesi olamaya layık olmadığı en basit düşünceye sahip Müslümanlarca bile kolayca biliniyordu. Yani Yezid'in döneminde Müslümanların bilinç yetersizliği yoktu sadece dinlerini müdafaa için cesaret yetersizliği vardı; herkes can ve malları tehlikeye düşmesin diye susmuş ve bir şey söylemiyor ama Yezid'in mahiyetini iyice biliyordu.
Böyle bir durumda her şey bir ilahi kıyam için hazırdı Daha doğrusu İslam'ın eğrilikten tek kurtuluş yolu böyle bir hareketti. Bu kıyam sayesinde ümmette kaybolan hamaset ve şecaat ruhu yeniden dirilecek ve herkes içinde bulunduğu bana ne lazımcılıktan kurtulacaktı İşte böyle bir durumda Hz. Hüseyin diyor ki:
"Ey insanlar! Resulullah buyurmuştur ki, "Her kim Allah'ın haramını helal bilen, ahdini bozan, Resulünün sünnetine muhalif olan, kulları arasında günah ve haksızlık yapan zalim bir yönetici görür, ameli ve sözüyle ona karşı muhalefet etmezse Allah-u Teâla böyle bir adamı, o zalimi sokacağı yere (cehennem'e) sokar." Ey insanlar! bilin ki, bunlar (Yezid ve yardımcıları) Allah'ın itaatini terk edip Şeytan'ın itaatine sarıldılar. Fesadı yayıp ilahi sınırları tatil ettiler. Fey'î (ganimeti) kendilerine ayırdılar. Allah'ın haramını helal, helalını da haram ettiler (emr ve nehiylerini değiştirdiler.)
Yine Buyuruyor ki,
"Allah'ım! Sen de biliyorsun ki bizim kıyamımız, saltanat hevesiyle veya dünya malına düşkünlüğümüz dolayısıyla değildir. Amacımız, senin dininin işaretlerini diriltip egemen kılmak, sana ait olan şu yeryüzünü ıslah edip her yerde huzur ve güvenliği sağlamak, zulme uğrayan kullarını zalimlerin şerrinden kurtarmak ve senin farzlarını, sünnetlerini ve emirlerini uygulamaktır." (Tuhef'ul-Ukul, s. 243).
Yine buyuruyor ki
"Eğer Muhammed'in dini sadece benim şahadetimle ayakta kalacaksa ben ölüme hazırım."
Kısacası, Hz. Hasan ve Hüseyin değişik şartlarda ilahi görevleri gereği iki değişik yönteme başvurmuşlardır. Bu yöntemleri en ufak teferruatına kadar Peygamberlerin hareketinde olduğu gibi kendi şahsi görüşleri gereği değil doğrudan Allah'tan vehbi ilimleriyle ve Peygamber'den kendilerine ulaşan özel vasiyet çerçevesinde takip etmişlerdir.
Hatta Hz. Hasan'ın barışı Hz. Huseyin'in kıyamına zemin hazırlamıştır, Yani Hz. Hasan Hz. Hüseyin'in döneminde olsaydı aynen Hz. Hüseyin gibi kıyam ederdi; Hz. Hüseyin de Hz Hasan'ın döneminde olsaydı Hz. Hasan'ın tavrını izlerdi.


12- Cuz'i irade ve kader konusunda bakış tarzınız nasıldır?

Konunun daha iyi anlaşılması için, bu konuyla ilgili olarak İslam alemindeki çeşitli akımlara işaret edeceğiz.
İlk önce şunu belirtelim ki ihtiyar ve kaza kader konusunda çeşitli sorular kelamcılar (İslami inançların aklı delillerini araştıran bilginler) tarafından ortaya atılarak yanıtlandırılmaya çalışılmıştır. Bu soruların en önemlilerinden biri şu sorudur: Kulların yaptıkları işlerin, Allah’a olan nispeti/isnadı ve kulun kendisine olan nispeti/isnadı nasıldır? Bu vb. soruların cevabındaki farklılık yüzünden İslam aleminde çeşitli akımlar meydana gelmiştir:
Bunların en önemlileri şunlardır:
1. Cebriler:
Bu görüş Cehm b. Safvan ve takipçilerine isnat edilir. Bu görüşün taraftarları, insanların kendi yaptıkları işlerde hiçbir ihtiyara sahip olmadıklarının ileri sürmekteler. Bunlara göre iradesiz olarak eli esen bir insanın elinin esmesiyle, sağlıklı birinin kendi isteğiyle yürüyerek bir yer gitmesi arasında bir fark yoktur; yani her iki harekette insanın ihtiyarı olmadan oluşur; yine damın üzerine kendi isteğiyle çıkanla, damın üzerinden düşen adamın arsında bir fark yoktur. Bu görüşe göre işlerin yapanlarına isnat edilmesi mecazidir.
2. Kaderiler (Tefvize inananlar):
Cebrilerin görüşünün tam karşı noktasında Kaderilerin görüşü yer alır. Mu’tezile akımı genelde bu görüşün kurucusu ve savunucusu olarak kabul edilir.
Bunlara göre, Yüce Allah kullarını kudretli ve iradeli olarak yaratmış ve her şeyi onlara bırakmıştır; kullar kendi istediklerini yapmakta mustakil olarak davranırlar.
Meşhur İslam Filozofu İbn-i Sina bunların görüşünü açıklarken şöyle diyor:
Mu’tezile’den bir çokları hatta eğer Yüce Yaratıcının yok olması mümkün olsaydı bile, onun yok oluşu evrenin varlığını etkilemez demekten sakınmıyorlar. Çünkü onlara göre alem ilk yaratılışında yaratıcıya ihtiyaç duymuştur sonra böyle bir ihtiyacı kalmamıştır.” (El-İşarat: c. 3 s. 68)
3. İki Görüşün Ortası:
Genelde Müslümanlar yukarıdaki açık cebir ve tefviz görüşlerini reddetmiş ve orta bir yol izlemeye çalışmışlardır. Bu üçüncü yolu izlemeye çalışan fikri ekol ve mektepleri kısaca aşağıda sıralayacağız:
A. Aş’arilerin Görüşü:
Bu görüş Ebul’hasan El-Aş'ari ve onun görüşünde olanlara aittir. Bunlar kulların kendi ihtiyarları ile yaptıkları işlerin Allah’ın kudretiyle meydana geldiğini ve her işi yaratan ve var edenin Allah olduğunu ve kulun kudretinin o işin varolmasında bir tesirinin olmadığını savunur; ancak şu farkla ki Allah Teala’nın gerçekte kul vasıtasıyla oluşan işi var etmekle beraber kulda o işi yapmak için bir irade ve kudret yaratır. Kul kendi irade ve kudretinin aynı işin var oluşuyla beraber oluşuna bakarak o işi kendisine atfeder ve kendisinin o işi yaptığını zanneder. Oysa gerçekte onu yaratan ve var eden Allah’ın kudretidir. Bu görüşe göre yaratıcılık sadece Allah’a mahsus olduğundan kulun irade ve kudretinin bir işin oluşmasında bir etkisi yoktur. Kul sadece o işi kesb edicidir.(Şerh’ul-Mevakıf c.8, s146)
Görüldüğü gibi bu görüşü cebrilerden ayıran ana fikir kesbin kul tarafından gerçekleştiği fikridir. Kesbin ne olduğuna gelince Aş’arilerin büyükleri bu konuda ihtilafa düşmüş ve kesbi açıklamada çeşitli yorumlar ortaya koymuşlardır. Örneğin Kazi Baklani, Gazali, Kuşci, ve Taftazani herbirisi kesb görüşünü farklı farklı yorumlamışlardır. Kesb ile ilgili görüşleri açıklayıp tahlil etmek bu yazının konum ve hedefini aştığı için biz bu konuya girmeyeceğiz. Sadece şunu hatırlatmakla yetineceğiz ki Aş’ariler kesb görüşünü ortaya koymakla alenen cebre inanmaktan kaçınmaya çalışmalarına rağmen ancak gerçekte onların görüşleri de sonuçta cebre inanlardan farklı değildir. Çünkü onlar, açıklamalarında açıkça yer aldığı üzere, alemde Allah’tan başka bir etkenin olmadığını yani yaratıklar arasında neden sonuç ilişkisinin bulunmadığını ve kulun kudretinin kendi işlerinin oluşmasında bir etkisinin olmadığını vurgulamaktadırlar. Bu ise kaçınılmaz olarak kulun irade ve ihtiyarının göstermelik olduğu sonucunu doğurur.
Bu yüzden gerçek anlamda kulun ihtiyar sahibi olduğunu savunan Ehlibeyt alimleri, Aş'arileri cebre inanlardan saymış ve onların görüşlerinin batıl olduğunu çeşitli akli ve nakli delillerle açıklamaya çalışmışlardır.
B. Maturidilerin Görüşü:
Bu görüş Ebu Mansur Maturidi’ye mensuptur. Bu görüş sahipleri Aşa’rilere göre biraz daha cebrilerden uzak durmaya ve kulun iradesinin de kendi işlerinin oluşmasında etkili olduğunu söylemeye çalışmışlarsa da, yine ne yazık ki bunu sağlam bir fikri temele oturtturamamışlardır; çünkü bunlar da kendi görüşlerini Aş’ariler gibi kesb çerçevesinde yorumlamaya çalışmış, evrende, yaratıklar arasında, neden sonuç ilişkisinin olduğunu inkar etmiş ve alemde vuku bulan her olay ve yapılan her işin var edeninin sadece Allah Teala olduğunu ileri sürmüşlerdir. Maturidiler bunu savunmanın yanı sıra, insanın kendi iradesinin de kendi işlerinde etkili olduğunu söyleyerek bir nevi fikri çelişkiye girmişler; ve çözüm olarak ortaya koydukları fikir kesb görüşü olmuştur. (bkz. Şerh’ul-Akaid En-Nesefiyye s. 115)
Bizce alemde yaratıklar arasında sebep sonuç ilişkisini inkar ederek tüm yaratıkların ve yaratıkların yaptıkları işlerinin doğrudan Allah tarafından var edildiğini söyledikten sonra kulun da iradesinin işlerde etkili olduğunu söylemek bir çelişkiden başka bir şey değildir. Ama herhalukarda bu görüşü benimseyenler fikri alanda bir çelişki yaşamalarına rağmen kulun iradesinin kendi işlerinde etkili olduğunu söyledikleri için cebrilerden daha bir uzak sayılırlar.
C. Ehlibeyt Mektebinin Görüşü:
Bu mektebe göre ne cebir görüşü doğrudur; ne de tefviz. Doğru olan bu iki görüşün orta haddidir. Konunun açıklık kazanması için Ehlibeyt’ten bu konuyla ilgili olarak nakledilen bazı hadisleri aşağıda zikredelim: 1. Saduk, İmam Muhammed Bakır’ ve İmam Cafer Sadık’ın şöyle dediklerini şöyle nakleder:
Şüphesiz Allah, kullarını günaha mecbur edip sonra bu günahlardan dolayı onları cezalandırmaktan daha yüce ve keremli; istemesine rağmen bir işin gerçekleşmemesinden daha güçlüdür. Bu iki İmamdan, “cebir ve tefviz görüşünün arasında orta bir menzil var mı” diye sorulunca, İmamlar ‘evet’ dediler; “Bu menzil yer ve göğün arasından daha geniştir.” (Et-Tevhid: 360)
2. Yine Saduk Hariz vasıtasıyla İmam Cafer Sadık’tan şöyle dediğini nakleder: “İnsanlar kader konusunda üç kısma ayrılırlar: bazıları Allah Teala’nın kulları günaha mecbur ettiğine inanır; böyle düşünen Allah’ın verdiği hükümde zulüm ettiğine inandığından küfre düşmüştür. Bazıları da Allah’ın her işi onlara bıraktığına inanır bu da Allah’ın saltanat ve kudretini gevşek ve zayıf saymıştır ve böyle düşündüğü için küfre düşmüştür. Bazıları ise Allah’ın insanları güçleri yettiği şeye yükümlü kıldığına ve güçleri yetmediği şeyle onları yükümlü kılmadığına inanır. Bunlara göre kul iyilik yaparsa Allah’a hamd etmelidir. Günah işlerse Allah’tan bağış dilmelidir. İşte böyle düşünen hakka ulaşan Müslüman’dır.”
Bu görüşün felsefi ve kelami açıklamasına gelince konunun teferruatına geçmeden sadece şunu söylemek isteriz ki bu görüşte Aş’arilerin ve Maturidilerin aksine insanın kendi irade ve kudretinin yaptığı işlerin oluşumunda etkili olduğu, yaratıklar arsında neden sonuç ilkesinin gerçek anlamda geçerli olduğu, ancak tüm sebeplerin ve bu sebeplerden biride irade ve ihtiyar sahibi insanın varlığının her an Allah’a bağlı olduğu vurgulanmaktalar. Bu mektebe göre her işi aynı anda hem kula hem de kulun yaratıcısı olan Allah’a isnat etmek doğrudur ve bunlar arasında bir çelişki yoktur. Bu görüşte insan hakiki anlamda ihtiyar sahibi bilinir. Ancak bu insanın kendi işlerinde müstakil olduğu anlamına da gelmez. Konunun biraz açıklık kazanması için Ehlibeyt mektebinin büyük alim ve kelamcılarından olan Şeyh Mufid’in (Vefat: 413 H.) zikrettiği bir örneği nakledelim:
Farz edelim bir efendi ve büyük kendi köle ve hizmetçilerinden birini çağırarak ona ikramda bulunur ona mal ve servet verir ve emrinde olan bir bölgenin yetkisini belli bir sure için ona bırakır. Bu hizmetçinin konumunu üç şekilde yorumlamak mümkündür:
1. Hizmetçinin kendisine verilen bu makam ve mülke rağmen yine de bir şeye sahip olmadığını söylemek ve kölenin aslında bir yetkisinin olmasının bir şey ifade etmediğinde ısrar etmek. Bu görüş işte Cebre inananların görüşüdür.
2. Efendinin kendi hizmetçisine bu yetkiyi vermekle kendisinin artık yetkisinin kalmadığını ve her şeyin hizmetçinin eline geçtiğini iddia etmek; bu görüş tefvize inanların görüşüdür.
3. Her ikisinin de yetkili olduğuna inanarak efendinin kendi makamının sürdüğünü ve hizmetçinin de hizmetçi olmakla birlikte efendisinin verdiği yetki ile yetki kazandığını ve yetkisinin efendisinin yetkisine bağlı olarak var olduğunu yani onun yetkisini kapsayan bir yetkinin var olduğunu söylemek; işte bu görüş hak görüştür. Bu açıklamaya göre Ehlibeyt mektebi hem cebir ve hem de tefviz görüşünü reddetmekle kalmaz, gerçek anlamda ihtiyari reddeden yani gizli cebire inanan Aş’arilerin ve Maturidilerin görüşünü de reddeder. Bu yüzden cüz’i ihtiyar görüşü Maturidilik ve Aş’rilik’te benimsenen kesp görüşünün çerçevesinde ortaya konan bir görüş olduğundan gerçek anlamda insanın ihtiyarına inanan Ehlibeyt mektebinin görüşüyle farklıdır.
Kaza ve Kader kavramları Kader Ve Takdir kelimeleri bir şeyin miktarını (kemiyet ve niceliğini) belirlemeğe denir. (bk. Müfredati Rağip: Kader Maddesi)
Kaza ise Bir şeyi sağlamlaştırmak, muhkemleştirmek ve geçerli duruma getirmeğe denir. (bk. El-Mekayis c.5s.99) Kuleyni Bir hadiste şöyle nakleder: Yunus b. Abdurrahman İmam Riza a.s’dan kader ve kazanın anlamları nedir, diye sordu. İmam şöyle buyurdu: Kader ölçüyü belirlemek ve bir şeyin ne kadar kalacağını ve ne zaman yok olacağı yönünden sınırlarını belirlemeğe denir. Ama kaza kesinleştirmeye ve bir şeyi yerine dikmeye denir.” (El-Kafi c. 1 s. 158) Kaza ve kaderin manalarının daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim:
Örneğin bir odunu düşünelim; bu odunun kaderi yani varlık yönünden taşıdığı ölçü gereği ki onda çeşitli kabiliyetler oluşur; örneğin bir odun olarak kolayca yakılabilir veya marangozlukta kullanılır örneğin bir masa veya sandalyeye dönüştürülebilir ya da çürümeğe terk edilir; demek ki varlık ölçüsü bazı imkanlar onda oluşmuştur. İşte bu çeşitli imkanlar ve kabiliyetleri ifade eden ölçüye o odunun kaderi deriz Buna göre kader geniş yelpazeli imkan ve kabiliyetleri ifade etmenin yanı sıra bir sınırı da ifade eder.
Ama bu odunun bu kabiliyetlerinden birinin gerçekleşerek fiili olmasına o odunun kazası (yanı kesinleşen kaderi) denir. İnsan fertleri de böyledir. Yani her insan için hem türsel ve hem ferdi özellikler yönünden bir kaderi yani yetenek ve varlık sınırları vardır. Bu kaderi gereği her insanın binlerce değişik kabiliyeti vardır işte bu kabiliyetlerden birinin kesinleşmesine kaza denir.
İnsanın kaderindeki yeteneklerinden birin kesinlik kazanması çeşitli etkenlere bağlıdır bu etkenler arasında en belirleyicisi Allah’ın insana verdiği iradesini ne yolda kullanması etkenidir. Buna göre kaza ve kaderin oluşunun anlamı bu alemde her şeyin belli bir düzene bağlı ve çok ince ilahi hesaplar çerçevesinde gerçekleştiği anlamınadır; kesinlikle insanın irade ve ihtiyarinin etkili olmadığı anlamına değildir.
Hatta hadislerde de açıkça beyan edildiği üzere insanın yeteneklerini belirleyen kader ve o kaderi çerçevesindeki yetenek ve seçeneklerinden birinin kesinleşmesi durumunu ifade eden kaza bile değişebilir. Hadislerde açıklandığı üzere dua (Allah’a yalvarmak), sadaka vermek ve akrabalara iyilik etmek, insanın kader ve kazasının değişmesinde etkili olan etkenlerden bazısıdır.
Kaza ve kaderin insanın ihtiyarını yok etmediğinin iyice anlaşılması için bu yazının sonunda Hz. Ali as’dan nakledilen bir hadisi nakledelim:
Kafi ve Uyun kitaplarında nakledildiği üzere Hz Ali a.s Siffin harbinden dönüşü sırasında bir yaşlı adam Hz Ali’nin yanına gelerek şöyle dedi: Ey Emirelmüminin Şu Şam ehliyle savaşımız acaba Allah’ın kaza ve kaderi ile mi gerçekleşti? Hz. Ali as şöyle dedi: ‘Evet ey şeyh’, dedi, ‘her tepe ve dağa çıkışınız ve vadiye inişiniz Allah’ın kaza ve kaderi ile vuku buldu. Bunun üzerine (o yaşlı adam üzülerek) şöyle dedi: “O zaman bu zahmetlerimizi Allah’a bırakıyorum. (yani bu zahmetler hep boşuna gitmiştir.)” Hz. Ali a.s. : ‘Sabırlı ol, ey yaşlı adam’ dedi, ‘Allah’a yemin ederim ki, size hem gidişinizde hem orada beklemenizde hem de dönüşünüzde mükafat vardır. Sizler bu hallerinizden hiçbirinde yaptığınız işlere zorlanmamış ve mecbur kılınmamışsınız.'
Yaşlı adam ‘Nasıl biz bu hallerimizden hiç birine zorlanmadık ve mecbur kılınmadık oysa bizim gidiş ve dönüşümüzün hepsi Allah’ın kaza ve kaderiyle gerçekleşmiştir, diye sordu. Hz. Ali a.s. şöyle cevap verdi: ‘Sen kaza ve kaderin kesin, zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu sanıyorsun; Eğer öyle olsaydı Allah’ın mükafat ve cezalandırması, emir ve yasağı anlamsız olurdu; Allah’ın iyilere cenneti vaat etmesinin ve kötüleri azaptan korkutmasının da bir anlamı kalmazdı. Ne günahkar kınanabilir ve ne de iyilik yapan övgüyü hakkederdi; hatta günah işleyen, iyilik yapandan daha çok mükafata ve iyi olan da günah işleyenden daha fazla cezaya layık olurdu. Bu söz (kaza kaderin insanın iradesini yok ettiği) puta tapanların, Allah’ın düşmanlarının ve Şeytana uyanların bu ümmetin kaderilerinin ve Mecusilerinin sözüdür. Allah kullarını muhayyer bırakarak onlara mükellefiyetler koymuş; onları sakınsınlar diye bazı işerden onları nehy etmiştir; kulların az amellerine çok mükafat vermiştir. Ne yenilgiye uğratılarak ona karşı gelinir ne de itaati mecburiyetle olur. O kulları kendi başlarına bırakarak onları bir şey vermemiştir; gökleri ve yeri boşuna yaratmamıştır; peygamberleri de müjdeleyici ve korkutucu olarak boşuna göndermemiştir; bu kafir olanların zannıdır. Yazıklar olsun kafirlere uğrayacakları ateşten dolayı.” (bk. El-Kafi 1/155)


13- Hz. Ali (k.v) neden kızı Ümm-ü Külsüm'ü Hz. Ömer'e verdi. Eğer Hz. Ömer, Hz. Fâtıma annemizi çeşitli şekillerde üzdü ise, Hz. Ali (k.v) kızını vererek Hz. Fâtıma annemizi üzmüş olmaz mı?

İslâm âlimlerinden bir çoğu bu olayın doğru olmadığı ve bu konuda nakledilen rivâyetlerin uydurma olduğu kanısındalar. Bunu reddeden büyük âlimler ve araştırmacılar bu konuda geniş risaleler yazmış ve delillerini ortaya koymuşlardır. Onlar söz konusu rivâyetleri teker teker ele alarak onları senet ve muhteva açısından çürütmeğe ve bunun bir düzmece olduğunu ispat etmeğe çalışmışlardır. Böylesine uzun araştırmaları böyle kısa yazışmalara sığdırmak zor ve yorucu olabileceği için ben detaylara inmeden bu araştırmalardan kısa bir rapor sunmakla yetineceğim:
a)-Rivâyetlerin senedi zayıf ve itibarsızdır. Zira bu rivâyetlerin senetlerinde yer alan râvilerin bir çoğu bizzat Sünnî ricâl âlimlerinin çok ağır ifâdeleriyle taz'if edilmişlerdir ki, biz her rivâyetin senedinden sadece bir kişiyi seçip ismini vermekle yetineceğiz:
1-Ahmed b. Abd-ül Cabbâr 2-Yunus b. Bükeyr 3-Amr b. Dinâr 4-Süfyan b. Üyeyne 5-Veki' b. Cerrâh 6-İbn-i Cüreyh 7-İbn-i Ebî Melike 8-Hişâm b. Sa'd 9-İbn-i Veheb 10-Musa b. Ali El-Lahmî 11-Ali b. Rabâh El-Lahmî 12-Akabe b. Âmir-il Cühenî 13-Atâ-ül Horâsanî 14-Muhammed b. Ömer El-Vâkidî 15-Abdurrahman b. Zeyd 16-Zeyd b. Eslem 17-Zubeyr b. Bekkâr 18-İbn-i Şehâb Ez-Zuhrî 19-Amir-üş Şa'bî 20-Ammâr b. Ebî Ammâr 21-Abdullah-il Behiyy.17
b)-Bu rivâyetlerden hiçbirisi, ne Sahih-i Buhârî'de, ne de Sahih-i Müslim'de nakledilmemiştir. Birçok Sünnî ulemâsı, bir rivâyetin bu iki kitapta nakledilmemesini, onun zayıf ve itibarsızlığının delili olarak gösteriyorlar.
c)-Bu rivâyetler sadece adı geçen iki kaynakta değil, Kütüb-i Sitte'nin hiçbirisinde, hatta muteber bilinen Müsnetlerde dahi (Müsned-i Ahmed b. Hanbel gibi) nakledilmemiştir. Yine çoğu Sünnî âlimler, bu kaynaklarda nakledilmeyen rivâyetleri muteber saymamaktadır; ama nedense bu muhteremler, bu ve benzeri konulara gelince kendi prensiplerini hep unutuyorlar!!
d)-Rivâyetleri inceleyen herkes onlar arasında birbirini yalanlayan, akıl almaz ihtilafların, hatta çelişkilerin bulunduğunu açıkça görür. Bazı nakiller Emir-ül Mu'min'in bizzat kendisinin kızının nikah işini üstlendiğini; bazısı ise bu işi Abbâs İbn-i Abdulmuttalib'e bıraktığını öne sürmektedir. Bazı rivâyetler bu işin Ömer'in bir takım tehditlerinden sonra icbâren, bazısı ise gönül rızasıyla ve ihtiyarî bir şekilde gerçekleştiğini söylüyor. Bazısında Ömer'in bu evlenme neticesinde Fâtıma, Zeyd ve Rukayye adında çocuklarının olduğunu, bazısı ise henüz zifaf gerçekleşmeden Ömer'in öldürüldüğünü zikrediyor. Yine bazı nakillerde sözü geçen Zeyd İbn-i Ömer'in çocuk sahibi olduğu, bazısında ise çoluk-çocuk sahibi olmadan öldürüldüğü öne sürülmektedir. Yine bazı nakiller, Zeyd'in anasıyla birlikte öldürüldüğünü, bazısı ise anasının kendisinden sonra bir müddet yaşadığını iddia etmiştir. Anası Ümm-ü Külsüm ile aynı günde vefat eden Zeyd'e kimin cenaze namazı kıldırdığı hususunda da değişik rivâyetler vardır; bazısı bu kişinin Abdullah b. Ömer, bazısı Said b. Âs, bazısı da Sa'd b. Ebi Vakkâs olduğunu kaydetmektedir. Yine bazı rivâyetler, Ömer'in kırk bin dirhem mihir tayin ettiğini, bazısı dört bin, bazısı da mihrin beş yüz dirhem olduğunu ileri sürmüştür; buna benzer daha nice değişik ve çelişkili nakiller söz konusudur. Böylesine çelişkili rivayetleri kabul etmek akıl kârı değildir ve bu iddianın iptaline bunca çelişki yeter aslında.
e)-Bu rivâyetlerde haysiyet ve hamiyet sahibi insanların asla kabul edemeyeceği bir takım iddia ve isnatlar mevcuttur ki ben bunlardan bir kaçına değinip hükmü sizin insaf ve vicdanınıza bırakacağım: Bazı rivâyetlerde şöyle nakledilmiştir: "Ömer, Ali b. Ebi Talib'ten Ümm-ü Külsüm'ü kendisine tezvic etmesini istedi. Hz. Ali ise o henüz küçüktür cevabını verdi. Ömer, ya Ebe-l Hasan dedi, onu bana tezvic et. Kimse benim gibi onun kerametini koruyamaz. Bunun üzerine, Hz. Ali 'O halde yanına göndereceğim onu; eğer beğenirsen sana nikahlarım' dedi ve bir hırkayla onu Ömer'in yanına göndererek ona 'Bahsettiğim hırka budur işte' demesini istedi. Kız bunu ona söyleyince, Ömer 'Babana söyle razıyım' dedi. Sonra elini uzatarak onun ayağını açtı. Buna rahatsız olan Ümm-ü Külsüm 'Sen mi bunu yapıyorsun dedi; eğer Emir-ül Mu'minin olmasaydın burnunu kırardım senin.' Sonra da babasına gelerek durumu anlattı ve 'Beni kötü bir ihtiyarın yanına gönderdin' diye babasına yakındı. Hz. Ali de 'Kızım, o senin kocandır' dedi. Bu rivâyetlerin bazısında Hz. Ali'nin, kızına süslenip de Ömer'in yanına gitmesini emrettiği de ilave edilmiştir. Bazı rivayetlerde, kız Ömer'in yanına geldiğinde onun ayağını açıp okşadığını, bazısında bağrına bastığını, hatta bazısında onu öptüğünü nakletmişlerdir!! Halbuki bütün kaynaklar, o sırada daha nikah akdinin gerçekleşmediğinde müttefiktir!! Ey hamiyet ve vicdan sahipleri, Ali gibi hamiyet ve haysiyet madeni olan birisinin, kendi namusu hakkında böylesine süfli bir davranışta bulunabileceğine inanıyor musunuz ki hâşâ kendi namusunu bu şekilde başkalarına peşkeş çeksin ve henüz şer'î nikah kıyılmadan namusuna sarkıntılık yapılmasına göz yumsun; hatta vesile olsun?! Siz kendi namusunuz hakkında böyle davranır mısınız ki hamiyet ve takva sahiplerinin önderine böyle bir şeyi layık göresiniz?! Yine bu rivâyetlerin bazısında şöyle diyor: "Hz. Ali bu evlilik konusunda iki oğlu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile istişâre etti; onlar da 'O da bir kadındır; seçme hakkı vardır' deyip muhalefet ettiler; ancak babalarının kızarak küstüğünü görünce razı oldular." Nasıl?! Beğeniyor musunuz aziz kardeşim? Karar sizin. Bu rivâyetler arasında, bunlar gibi daha nice gülünç ve utanç verici nakillere rastlamanız mümkündür.18
f)-Bu rivâyetlerin bir çoğunda Ümm-ü Külsüm'ün, kardeşi İmam Hasan'ın zamanında vefat ettiğini; hatta İmâm Hasan'ın da kardeşi İmâm Hüseyin'le birlikte Ümm-ü Külsüm'ün cenaze namazına katılıp imamın arkasında ona namaz kıldıkları19 iddia edilmektedir; oysa birçok tarihi belge, Ümm-ü Külsüm'ün Kerbelâ vak'asına katıldığını, hatta Kufe ve Şam'da hutbeler okuduğunu göstermektedir.20 İşte bu zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz daha birçok delile dayanarak çoğu âlimler, bu rivâyetlerin uydurma olduğu kanaatine varmışlardır.


17-Ehl-i Sünnet'in "Ricâl" âlimlerinin bu râviler hakkındaki görüşleri için sırasıyla aşağıdaki kaynaklara baş vurabilirsiniz:
1-Tehzib-üt Tehzib, C.1, S.44.
2-Tehzib-üt Tehzib, C.11, S.382.
3-Tehzib-üt Tehzib, C.8, S.27.
4-Tehzib-üt Tehzib, C.4, S.106.
5-Mizân-ül İ'tidâl, C.4, S.336.
6-Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.359, Mizân-ül İ'tidâl, C.2, S.656, Tekrib-üt Tehzib, C.1, S.520.
7-Tehzib-üt Tehzib, C.5, S.268.
8-Müzân-ül İ'tidâl, C.4, S.298, Tehzib-üt Tehzib, C.11, S.37.
9-El-Kâmil-u Fiz-Zuâfa, C.4, S.124, Mizan-ül İ'tidâl, C.2, S.521-252, Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.66-67.
10-Tehzib-üt Tehzib, C.10, S.324.
11-Tehzib-üt Tehzib, C.7, S. 280.
12-Tehzib-üt Tehzib, C.7, S.216, El-Ensab, Cüheni maddesi, Hüsn-ül Muhazara, C.1, S.585, Et-Tabakât, C.3, S. 259.
13-Ez-Zuafa-üs Sağir, No: 469, Kitab-ül Mecruhin, C.2, S.130, Ez-Zuafa-ül Kebir, No: 1444, Mizân-ül İ'tidâl, C.3, S.73, El-Ensab (Horasanî), C.2, S.337.
14-Mizân-ül İ'tidâl, C.3, S.662, El-Muğni Fiz-Zuafa,C.2,S.194, Tabakât-ül Huffâz, No: 144
15-Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.161.
16-Tehzib-üt Tehzib, C.3, S.342.
17-Tehzib-üt Tehzib, C.3, S.269.
18-İhyâ-ül Ulum, C.4, S.346, Tabakât-ül Kübrâ, C.1, S.546, El-İsâbe, C.4, S.379, Tehzib-üt Tehzib, C.2, S.127.
19-Tehzib-üt Tehzib, C.7, S.353, Takrib-üt Tehzib, C.2, S.48.
20-Tehzib-üt Tehzib, C.10, S.368.
21-Tehzib-üt Tehzib, C.6, S.82.


14- Caferî mezhebi varsa İmâm Bâkır'ın mezhebi neydi; İmâm Musâ-i Kâzım'ın mezhebi neydi? Neden diğer İmâmların adıyla bir grup adlandırılmıyor da Caferilik ayrı bir gurup oluyor?

Ehl-i Beyt İmâmlarının itikat ve mezhep açısından birbirleriyle hiçbir farkları yoktur ve hepsi aynı hakikatin temsilcileridirler. Ancak Ehl-i Beyt İmâmları tarih boyunca zalim sultanların baskıları ve bin bir türlü entrika ve engellemelerin neticesinde, bildikleri hakikatleri ve Resulullah'tan miras aldıkları ilim ve irfanı insanlara ulaştırmaya ve olduğu gibi aktarmaya müsait zemin bulamamışlardı. Ancak biraz İmâm Bâkır'ın ve daha çok İmâm Cafer-i Sadık'ın zamanında, Emevi-Abbâsî sürtüşmesinden meydana gelen boşluktan, rahat ve müsait ortamdan yararlanarak o Mübârek zatlar Ehl-i Beyt mektebinin hakikatlerini ve gerçek İslâm'ı büyük ölçüde anlatmaya, tebliğ etmeğe muvaffak olmuşlardı; öyle ki tarihlerin yazdığına göre İmâm Cafer-i Sâdık'ın ders halkalarında çeşitli İslâmî ilimleri öğrenmeğe çalışan dört binden fazla talebe oturuyordu. Ayrıca bu dönem, mezheplerin ortaya çıkış sürecine rastladığından ve o gün de Ehl-i Beyt mektebinin temsilcisi ve imamı İmam Cafer Sadık olduğundan dolayı bu mektebin taraftarlarına diğer bazı isimlerle birlikte "Caferilik" de denilmiştir.


www.kasva.net

 

HANEFÎ MEZHEBİ

 

İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe'ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı. Ebû Hanife'nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbit, dedesinin adı ise Zûta'dır. Zûta, Irak ve İran'ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman olmuş ve Kûfe'ye yerleşmiştir. O ve oğlu Sâbit Kûfe'de Hz. Ali ile görüşmüştür

Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe'de doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişti. Irak ve Hicaz Ebû Hanife'nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hâlindeydi. Çünkü Hz. Ömer (ö.23/643) devrinde Fustat (eski Mısır), Kûfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti. Hz. Ömer Kûfe'ye fasih Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b. Mes'ûd (ö. 32/652)'a onlara ilim öğretmesi için göndermiş, "kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah'ı size göndermeyi tercih ettim" demiştir (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkin, I, 16, 17, 20).

İbn Mes'ûd, Kûfe'nin kuruluşundan Hz. Osman'ın halifeliğinin sonlarına kadar Kûfelilere Kur'ân ve fıkıh öğretmiştir. Bu sayede orası, pekçok kurrâ, fıkıh ve hadis bilginiyle dolmuştur. Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu söylenir. Ayrıca Kûfe'de Sa'd b. Ebî Vakkas (ö. 55/675), Huzeyfe İbnü'l-Yemân (ö. 36/656), Selmân-ı Fârisî (ö. 36/656), Ammâr b. Yâsir (ö.34/657), Muğîre b. Şu'be (ö. 50/670), Ebû Mûsa-Eş'ar, (ö. 44/664) gibi. seçkin sahâbiler de bulunuyordu (en-Neysâbûrî, Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs, nşr. es-Seyyid Muazzam, Kahire 1937, s. 191, 192). Bunlar İbn Mes'ûd'a yardımcı oluyorlardı. Hz. Ali Kûfe'ye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş,

"Allah, İbn Mes'ûd'a rahmet etsin, bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes'ûd'un öğrencileri bu şehrin kandilleridir" demiştir (el-Kevserî, Fıkhu Ehli'l-Irak ve Hadisühum, Nasbü'r-Râye mukaddimesi, I, 29, 30).

Mısır'a yerleşen sahâbilerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık el-İclî, yalnız Kûfe'ye yerleşen sahâbilerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu, bunlardan yetmiş kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler.

Kûfe'de bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak ictihad yapabilecek dereceye ulaşan tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö. 62/681), el-Esved b. Yezîd (ö. 75/694), Şurayh b. e1-Hâris (ö. 78/697), Mesrûk b. el-Ecda' (ö. 63/683), Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (ö. 148/765), İbrahim en-Nehâî (ö. 96/714), Âmiru'ş-Şa'bi (ö. 103/721), Said b. Cübeyr (ö. 95/714), Hammâd b. Ebî Süleyman (ö. 120/738).

İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö.150/767) böyle bir ilim ortamında yetişti. Ebû Hanife'nin fıkhı, kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b. Ebî Süleyman vâsıtasıyla, İbrahim en-Nehâî, Alkame ve Esved yoluyla, Abdullah b. Mes'ûd, Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbe bilginlerine dayanır. Hz. Ömer'in Irak ekolüne etkisi tbn Mes'ûd vasıtasıyla olmuştur. Hz. Ali ise kazâ ve fetvâlarıyla Iraklılara önderlik yapmıştır.

Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi. Müctehidlerin kullandığı ibâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı olduğu için, bu konularda Hicaz'ın hadis malzemesi bütün şehirlerin bilginlerince biliniyordu. Çünkü onlar hacc dolayısıyla sık sık Mekke ve Medîne'yi ziyaret ediyorlardı. Aralarında kırktan fazla hacc ve umre yapan vardı. Sadece Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti. İmam Buhârî'nin (ö. 256/869) hocalarında Affân b. Müslim el-Ensârî el-Basrî'nin (ö. 220/835) şu sözü Irak yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir: "Kûfe'ye gelip dört ay oturduk. İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli bin hadis yazdık. Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık. Çok hadis yazmamıza Şerîk b. Abdillâh (ö. 177/793) engel oldu. Kûfe'de Arapça'sı bozuk ve hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık" (el-Kevserî, a.g.e.,I, 35, 36).

Affân hakkında, İbnü'l Medinî;

"Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı"; Ebû Hatîm ise; "imamdır, sikâdır." demiştir. Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b. Hanbel'in (ö. 241/855) Müsned'indekinden daha çok hadis toplayabilmiştir.

Ebû Hanife Kûfe'de önce Kur'ân-ı hıfzetti. Sarf, nahiv, şür ve edebiyat öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak'ın en önde gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi. Doğuştan mantık, zekâ, hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile ilim sahipleri arasında temayüz etti. Onun ilme yönelmesinde Âmiru'ş-Şa'bî'nin etkisi olmuştur. Numân, hacc seyahati sırasında, bizzat sahâbelerden hadis dinlemiş olan Atâ b. Ebî Rabah (ö. 115/733) ve İbn Ömer'in mevlâsı Nâfi' (ö. 117/735) gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis dinlemiştir.

Hocası Hammâd'ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi. Onun vefâtıyla boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı. Ebû Hanife'nin ders ve fetvâ vermedeki usûlü, rivâyet ve anânecilerin sema' (dinleme) usûlünden farklıdır. Onun ders halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu anlaşılıyor a) Talebeleri için verdiği düzenli fıkıh dersleri. b) Dışarıdan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular (istiftâ). Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihad derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanife'ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle, bizat kendisi tarafından imlâ ettirildi. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir (Hatîb, Tarihu Bağdâd XI, 307 vd.; el-Kevserî a.g.e., I, 36 vd.). Ebû Hanife'nin bu ilim halkalarında İslâm'ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Konularına göre tasnîf edilip tedvîn edilen bu hüküm ve meseleleri Zâhiru'r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî'dir. (ö.189/805). eş-Şeybânî daha küçük yaşta iken Ebû Hanîfe'nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; eğitimini daha sonra Ebû Yusuf'un yanında tamamlamıştır. Ebû Hanife, öğrencileri için şöyle demiştir: "İçlerinizde otuz altı tane yetişkin olanı var, onlardan yirmisekizi kadılık, altısı müftîlik, ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktırlar (el-Bezzâzî, Menâkıb, II, 125). Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer'dir"

Zâhiru'r-Rivâye kitapları altı tane olup, daha sonraki bilginlere tevâtür yoluyla nakledilmiştir. Bunlar; " el-Asl (veya el-Mebsût)", "el-Câmiu's-Sağîr", " el-Câmiu'l-Kebîr" " es-Siyeru's-Sağîr", "es-siyeru'l-Kebîr" ve "ez-Ziyâdât" adlarını alırlar. Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için bunlara "Mesâil-i usûl"de denilmiştir. Zâhiru'r-Rivaye'de Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşleri toplanır. Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır. Bu altı kitap metinlerinde kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur. Hattâ meselelerin ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife'nin sözü ve uslûbu olarak bakılabilir.

Zâhiru'r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö. 334/945) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfr adını almıştır. Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini, meselelerini öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür. el-Kâfı, bir buçuk asır kadar sonra Şemsü'l-Eimme es-Serahsî (ö. 490/1097) tarafından şerhedilmiş ve el-Mebsût isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır.

Ebû Hanife'nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları dah çok akaid ve kelâm konularına âittir. el-Fıkhu'l-Ekber, Kitâbü'l-Âlim ve'l-Müteallim, Kitâbü'r-Risâle, beş tane el-Haşiyye kitabı, el-Kasidetü'n-Nu'mâniyye, Ma'rifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l-İmam Ebî Hanife (Bunların rivâyet, nüsha ve şerhleri için bk., Brockelmann, Galş Fuad Sezgin, Gas; Halim Sâbit Şibay, " Ebû Hanife ", İA, IV, 26, 27).

Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi müctehidleridir. Ebû Yûsuf, mal, vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü'l-Harâc adlı eserini yazmış, hanefî meıhebinin devlet ricâli ve kitleler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur. Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd zamanında "kâdıu'l-kudât (baş kadı)" olmuş, böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması yolunu açmıştır.

es-Serahsî'nin, el-Mebsût'undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren te'lifler devam etmiştir. el-Kâsânî'nin (ö. 587/1191) Bedâyiu's-Sanayi' fi Tertîbi'ş-Şerâyî' adlı eseri son derece sistemli ve değerli bir eserdir. Daha sonraki önemli te'lîf ve şerhlerden bazıları da şunlardı. el-Merginânî'nin (ö. 593/1197) el-Hidvye adlı eseri. Bunun başlıca şehrleri İbnü'l-Hümâm'ın (ö. 861/1457) Fethu'l-Kadîr, es Siğnakı'nin (te'lif: 700/1300) en-Nihâye, el-Bâbertî'nin (ö. 786/1384) el-İnâye ve el-Kurlânî'nin (ö. VIII/XIV. asır) el-Kifâye adlı eserleridir. en-Nesefi'nin (ö. 710/1310) Kenzü'd-Dekâik'i sonraki önemli te'liflerden olup, yine aynı müelif tarafından, el-Nâfı adıyla şerhedilmiştir. Diğer önemli şerhleri; ez-Zeylaî'nin (ö. 743/1342) Tebyînü'l-Hakâik'i ile İbn Nüceym el-Mısrî'nin (ö. 970/1562) el-Bahru'r-Râik adlı eserlerdir. Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla Hürsev'in (ö. 885/1480) ed-Dürer'i ve buna Vankulî (ö. 1000/1591) ile başkaları tarafından yazılan şerhler, el-Halebî'nin (ö. 956/1549) el-Mülteka'l-Ebhur'u ile bunun Şeyhzâde (ö.1078/1667) tarafından te'lif edilen Mecmau'l-Enhur adlı şerhi. Timurtâşî'nin (ö.1004/1595) Tenvîru'l-Ebsâr'ı ile el-Haskefî'nin (ö. 1088/1677) ed-Dürrü'l-Muhtâr'ına yazılan şerh ve İbn Âbidîn (ö. 1252/ 1836) tarafından yazılan Reddü'l-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr adlı büyük şerh de önemli eserlerdendir. Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle medenî hukuk alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır. Mecelle, şahıs, aile ve miras münâsebetlerine ve aynî haklara âit birçok önemli konuları fıkıh ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır. Mecelle'nin şerhleri arasında; Ali Haydar Efendi'nin (ö.1355/1936) Düraru'l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile Mes'ud Efendi'nin (ö. 1310/1893) Arapça Mir'ât-ı Mecelle'si zikredilebilir. 1875 M. tarihinde Mısır adliye nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen el-Ahkâmü'ş-Şer'iyye ile 1917 tarihli Osmanlı Hukuk Âile Kararnâmesi diğer kanun mecelleleridir.

Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzak Ebû Hanife ictihad ederken takip ettiği usûlü şu şekilde açıklamıştır: "Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah'ın mûtemed alimlerce mâlûm, meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâb-ı kiramdah dilediğim kimsenin re'yini alırım. Fakat iş, İbrahim en-Nehaî, eş-Şa'bî, el-Hasenü'l-Basrî ve Atâ'ya gelince, ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; ez-Zehebî, Menâkıb, s. 20-21). Ebû Hanife fıkhı; "kişinin leh ve aleyhte olanı, yani iyi ve kötüyü tanımak" diye tanımlar ve meselelerin hükümlerini kitap, sünnet, icmâ ve kıyas delillerinden birisine bağlar. Herhangi fıkhî bir mesele önce Kur'ân âyetleri ile karşılaştırılır. Âyetin İbâre, işâre, iktizâ veya delâletinde bir şey varsa ona bağlı olarak çözülürdü. Kur'ân'da bir çözüm bulunmazsa, sünnete başvurulur. Ancak Hanefilerin sünnetin Hz. Peygamber'e dayanmasını tâyin hususunda özel metotları vardır. Bu usûle göre, her an'ane bir sünnet olmayabilir. Mütevâtir ve meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel incelemeye tâbi tutulur.

Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis), râvînin güvenilir (sika), fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmaması şartıyla kabul eder. Meselâ Ebû Hüreyre'nin (ö. 58/677) rivâyet ettiği; "Birinizin kabına köpek batarsa, birisi temiz toprakla olmak üzere, onu yedi defa yıkasın" (Buhârî, Vüdû', 33; Müslim, Tahâret, 89, 91, 92, 93) hadîsini Ebû Hanife kabul etmez. Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinirdi. Bu durum hadîsi rivâyet bakımından zayıflatmakta, hattâ, Ebû Hüreyre'ye isnadını bile şüpheli bir duruma sokmaktadır. Ebû Hanife'nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri şöylece özetlemek mümkündür:

a) Ahâd haber, İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde edilecek ortak esaslara göre değerlendirilir. Eğer âhâd haber bu esaslarla çatışırsa, iki delilden daha kuvvetli olanı alınır; çatışan tek râvili haber terkedilerek sözkonusu esasa dayanılır ve böyle bir haber "şâz" sayılır.

b) Âhâd haber Kur'ân'ın genel ifadesine (âmm'e) veya Kur'ân'da bulunan bir lâfza (zâhir anlama) aykırı düşerse, haber terkedilerek Kitap'la amel edilir. Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır. Çünkü Kur'ân'ın sübûtu kat'îdir. Ebû Hanîfe'ye göre, delâlet bakımından Kur'ân'ın zâhirleri ve genel ifadeleri kesindir. Haber, Kur'ân'ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın, onun mücmel'ini beyan ederse, bu haber kabul edilir. Bu, âhâd haberler Kur'ân'da olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez.

c) Âhâd haberin meşhur sünnetle çatışması hâlinde, kuvvetli olan meşhur sünnet esas alınır.

d) Âhâd haber, kendisi gibi tek râvili bir haberle çelişirse, râvisi daha bilgili ve fakîh olan tercih edilir.

d) İki haberden birisinde, senet veya metin bakımından fazlalık varsa, ihtiyat yönü düşünülerek bıi fazlalık kabul edilmez.

e) Âhâd haberle, kaçınılması imkansız olan "umumî belvâ", yanı sık sık vukû bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez. Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhûr olması gerekir.

f) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin, seleften hiç kimse tarafından tenkid ve ta'n'a uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde tutması, haberi kimden aldığını hatırlamaması halinde, yazısına güvenmemesi; şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik rivâyetler bulunursa, ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin alınması gibi prensipler geliştirmiştir (M. Zahid el-Kevserî, a.g.e., I, 27, 28) Aynı Müellif; Te'nîbü'l-Hatîb,1361 Kahire, s. 152-154).

Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür. Senedi Hz. Peygamber'e ulaşmayan ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı' hadis denir. Şâfiîler mürsel için birtakım kabul şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder. Yalnız hadîsi rivâyet eden râvinin sika olmasını yeterli görürler. Diğer yandan mürsel hadis, kendisinden daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır. İslâm'ın ilk devirlerinde mürsel hadislerle amel edilmiştir. Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922), "mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan bir bid'attır" demiştir. Buhârî ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde mürsel hadislere yer vermişler, bunları delil olarak zikretmişlerdir (Buharî, Ezân, 95; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 111).

Ebû Hanife'nın az hadis bildiğini, hadise gereken önemi vermediğini veya hadislere muhâlefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler, mezhep imamlarının hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen kimselerdir. Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde, Hz. Peygamber şöyle buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler, Hanefîlerin hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar. Halbuki onlar, kitap, sünnet ve sahâbilerin hükümleri gibi nass'ların kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler; nass'a dayanan ve kabule lâyık görülen, birbirine benzer meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında toplamışlardır. Tarafsız âlimlerin incelemesini göre, Ebû Hanife'nin ictihad şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis hâfızlarının bulunduğu ve ictihadlarında bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadis kullandığı açığa çıkmıştır. Onun bazı hadisleri reddetmesi, hadisin sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu hadislerin uymaması yüzündendir. Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek bir yana, mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir (İbn Hazm, el-İhkâm fi Usüli'l-Ahkâm, Nşr. A.M. Şakir Mısır (t.y.), s. 929; el-Kevserî, Te'nîb, s. 152; Mekkî, Menâkıb, II, 96).

Ebû Hanife ictihadlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir. Kıyas; hakkında Kur'ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir. Aslında daha önce sahâbe devrinden müctehid imamlar devrine kadar kıyasa başvurulmuştu. Ebû Hanife'nin yaptığı, kıyası kaideleştirmek, çok kullanmak ve henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, l, 77, 227).

Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı. Ebû'l-Hasen el-Kerhî (ö. 340/951) İstihsânı şöyle tarif eder: "Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, bir meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme başvurmasıdır" (Ebû Zehra, a.g.e., s. 262). İmam Mâlik; "İstihsan ilmin onda dokuzudur" derken; İmam Şafiî, istihsanı şer'i bir delil saymamı ve onu " Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, hoş ve güzel bulmasıdır"sözleriyle reddetmiştir. Hattâ o, el-Ümm adlı eserinde, "Kitâbü İbtâli'l-İstihsân" başlıklı bir bölüm ayırarak, istihsâna hücum etmiştir (bk. el-Ümm, VII,267-277). İbn Hazm'a göre istihsan; "Nefsin arzuladığı ve beğendiği şekilde hükmetmektir" (İbn Hazm el-İhkâm, s. 22; İbn Hazm İbtâlü'l-Kıyâs, s. 5-6)

Ancak hiçbir İslâm hukukçusu, bu arada Hanefiler istihsânı bu şekilde anlamamışlardır. Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte bulunmuşlardır. Kıyası kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda istihsan yapmayan yoktur. Şafiilerin istihsânın aleyhinde öne sürdükleri deliller, doğru bulunursa, bu onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar (M. Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 270 vd.)

el-Kevserî'nin, Ebû Bekir er-Râzi'den (ö. 370/980) nakline göre, istihsan iki alanda cereyan eder. a) İctihad ve re'yimize bırakılmış miktarların miktar ve tespitinde re'yimizi kullanmak. Mehir, nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi. b) Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terketmek. es-Serahsî (ö. 490/ 1097) bunu şöyle açıklar: "Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup, birisi açık (celî) ve etkisi zayıftır. Buna "kıyas" adı verilir. Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi kuvvetlidir. Buna da "İstihsân" adı verilir, yani "kıyas-ı müstahsen" denilir. Bunlarda tercih, tesire göre olup, açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir" (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; el-Kevserî a.g.e., I, 24-27).

Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb. yırtıcı hayvanların etleri haram olduğu gibi, içtikleri suyun artığı da haramdır. Aynı şekilde yırtıcı kuşların da hem etleri, hem de artıkları haramdır. Bu zâhir (açık) kıyasın bir sonucudur. İstihsana göre ise, hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek, başka bir sonuca ulaşılır. Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları karıştığı için pistir, çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir. Yırtıcı kuşlar ise, suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas etmez. Gagaları de kemik olduğu için artıkta herhangi bir eser bırakmaz. Buna göre, istihsânen yırtıcı kuşların artığı olan su pislenmez, ancak ihtiyat bakımından böyle bir suya mekruh denilir.

Bazan şer'i bir delille çatışan kıyas terkedilerek istihsan yoluna gidilir. Kıyasa göre, unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur, fakat bu kimsenin orucunu bozulmayacağına dair Hz. Peygamber'den rivâyet edilen bir hadis (Buharî, Savm, 26; Müslim, Sıyam,171) sebebiyle kıyas terkedilmiştir. Yine namazda kahkaha ile gülenin, kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken, hadisle abdestinin de bozulacağı bildirilmiştir. (Zeylaî, Nasbu'r-Raye, I, 47). İstisnâ' (sanatkâra bir iş ısmarlama) akdinde, akde konu olan şey, akid sırasında mevcut olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekirken, her devirde bu türlü akitle muâmele yapılageldiğinden, onun sıhhati üzerinde icmâ' veya örf teşekkül etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir. Bazan zarûret yüzünden kıyas terkedilerek istihsan yapılır. Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir. Fakat, hastalık hâlinde doktorun onun bazı uzuvlarına bakması câiz olur. Burada, "zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar" kaidesi uygulanır. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass'a, ya kıyasa, ya icmâ'a yahut da zarûrete dayanmaktadır. Bu temele dayanan istihsânı, başka kavramlar altında da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir. Şâfiî'nin itirazları belki, sadece örf sebebiyle istihsan çeşidini içine alabilir. Çünkü örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında ihtilâflıdır (bk. eş-Şâfiî, el-Ümm, VII, 267 vd.; el-Kevserî, a.g.e., I, 23-27; es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; es-Serahsî, el-Usûl, II, 201; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 263-273).

Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur. Mağrib'te Hanefîler V. yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı. Sicilya'da ise hâkim durumda idiler. Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde, halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile, İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi, mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi). Günümüzde Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hakimdir. Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri", Arnavutluk, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Halefîdirler. Hicaz, Suriye Yemen'in, Aden bölgesindeki müslümanların bir kısmı da Hanefidir (Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc. O, Keskioğlu, İst. 1966, s. 473 vd.).

FAİZ BELASI

 

Türkçedeki yaygın karşılığı “faiz” olan Arapça “riba” kelimesi sözlükte “fazlalık” nema, artma, çoğalma; yükseğe çıkma; (beden) serpilip gelişme, gibi anlamlara gelir. Arapça’da tepelere, düz araziye nisbetle daha yüksek oluşları sebebiyle râbiye, canlıları besleyip büyütmeye de terbiye denir. Bu sözlük anlamıyla riba hem bir şeyin kendi içinde bulunan hem de iki şey arasında mukayeseden doğan fazlalığı ifade eder. Kur’an’da riba kelimesi iki anlamda da kullanılmıştır. Fıkıh literatüründe riba, borç verilen bir paraya veya mal, belli bir süre sonra belirli bir fazlalıkla, yahut borç ilişkisinden doğan ve süresinde ödenmeyen bir alacağa ek vade tanıyıp bu süreye karşılık onu fazlalıkla geri almanın veya bu şekilde alınan fazlalığın adıdır. Türkçe’de kullanılan “faiz” kelimesi de Arapça kökenli olup, genelde riba ile eş anlamlı kabul edilir. (1)

Faiz yasağı İslamla başlamış olmayıp uzun bir geçmişi vardır. Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da faiz yasağı olmakla birlikte, yahudiler Tevrat’ı tahrif ederek faizi kendi aralarında (İsrailoğulları) yasak sayıp kendilerinden olmayanlara karşı serbest saymışlardır. Kur’an’da yahudilerin bu tutumuna değinmekte, yasaklandığı halde faiz alıp vermelerinin yol açtığı ve açacağı sonuçlardan söz etmektedir. (Nisa/160-161)

Tarih boyunca gelip geçmiş bir çok düşünür, filozof ve devlet adamı açık bir haksızlığa yol açtığı, sermayeyi belli bir sınıfın elinde topladığı, geniş halk kitlelerinin sömürülmesine sebep olduğu için faize karşı çıkmış, onunla mücade edip önlemeye çalışmışlardır. Nitekim Eflatun faizi doğru bulmamakta, Aristo, “paranın para doğuramayacağını” belirterek faiz yoluyla sağlanan kazancı, tabii olmayan kazanç diye nitelendirmektedir.

İslam’ın ortaya çıktığı VII. yüzyıl Arap toplumunda da faiz bütün çeşitleriyle biliniyor ve uygulanıyordu. Bu yüzden sermaye belli kesimin elinde yoğunlaşmış, gittikçe katlanan faiz borcunu ödeyemeyen kimseler veya bunların çocukları köle olarak satılmaya başlanmış, sonuç itirabıyla az bir kesim büyük çıkar sağlanmasına karşı geniş halk kesimi perişan olmuştu.

Kur’an-ı Kerim bu yaygın adeti aşamalı bir akış içinde, gerekli önlemleri alarak ve bu uygulamanın yerini tutacak kurumları da göstererek yasaklamış, Hz. Peygamber de devrinde bilinen ve yapılan faizli ticari işlemlerin faizden arındırılmasına kılavuzluk etmiş, bu konudaki emir ve yasaklarıyla, belli ölçü ve ilkeleri çıkarmaya elverişli bir uygulama başlatmıştır.

Kur’an’da Faiz Yasağı: Kur’an’da (riba) yasağına değişik üslup ve anlatım tarzlarıyla birden çok yerde temas edilir. Fakat hiçbirinde ribanın tanımı yapılmaz. Ayırıcı özellikleri ve kapsamı belirtilmez. Ancak Kur’an’da geçen “riba”nın anlamı, o dönem araplarının bu kelimeye yüklediği manadan farklı değildir.

Kur’an’da riba meselesi dört yerde ele alınmış ve riba yasağı içki yasağında olduğu gibi aşamalı yöntem izleyenek dört aşamada ortaya konmuştur.

Bu konuda ilk ayet Mekke döneminde, yani müslüman toplumun inanç ve ahlak temellerinin kuruluşunun sağlamlaştırıldığı dönemde nazil olmuştur. Mekkî Rûm suresi 39.ayette: “İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğimiz faiz Allah katında artmaz. Fakat Allah’ın rızasını isteyerek verdiğimiz zekata gelince, işte onu verenler (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.” buyrulmaktadır. Bu ayet faizi açıkça yasaklamamakla birlikte Allah katında çirkin görüldüğüne ve bereketsizliğine değinerek onu dolaylı olarak reddetmekle, mü’minlere bu yönde uyarıda bulunmaktadır.

Medine döneminde nazil olan Nisa Suresi’nin 160-161.ayetleri ile Allah, yahudilere faizin haram kılındığını, fakat onların bunu helal sayıp alıp vermeye devam ettiğini, bu yüzden de birçok ceza ve azaba uğradıklarını ve uğrayacaklarını haber vererek yine dolaylı olarak faiz yasağına temas etmiş ve bu konuda müslümanları yönlendirmiştir.

Üçüncü aşamada ise, “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.” (Al-i İmran/130) buyurularak faiz açıkca yasaklanmıştır. Tabii ki Kur’an’ın bu üslubu, ilk planda Mekke’de yaygın olan bileşik faizli borç işlemlerini kapsıyor gözüküyorsa da ayetteki “kat kat” kaydı, tek dereceli faizin helal olduğu anlamında olmayıp, o günkü olguyu açıklamak için gelmiştir.

Dördüncü aşamaya gelince, artık faiz bir önceki kaydı da taşımaksızın şiddetli bir üslupla yasaklanmış, faizi bırakanlara bazı imkanlar gösterilerek faizde ısrar edenlere acı sonuçlar bildirilmiştir. Bu konuya ayrılmış bulunan Bakara Suresi’nin 275-279. ayetlerinde şöyle buyrulur: “Faiz yiyen kimseler (kabirlerinden) tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, alışveriş de (ticaret) faiz gibidir demelerindendir. Oysa ki Allah, ticareti helal, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar. Allah faizi mahveder, sadakaları çoğaltır. Allah hiçbir günahkâr kâfiri sevmez. Ey iman edenler, Allah’tan korkun, eğer gerçekten inanıyorsanız,  faiz olarak arta kalan (ana paranın üzerindeki) miktarı almayın. Şayet bunu yapmazsanız (faize devam ederseniz), Allah ve Rasulü ile savaşa girdiğinizi bilin. Tövbe ederseniz ana sermayeniz sizindir. Ne haksızlık ederseniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız.”

Bu ayette Allah Teala, faiz ile alışverişin farklı olduğunu vurgulayıp, faiz alıp vermenin dünya ve ahiretteki kötü sonuçlarına işaret etmiş, bu arada, ana paradan fazla kısmın da faiz olacağını belirtmiştir. Kur’an’ın bu üslubu faiz yasağı konusunda açık ve kat’î bir delalettir. Öte yandan bu ayetlerde geçen “riba” kelimesi, kapalı bir kelime olmayıp, vahyin ilk muhatabı olan Araplar arasında bilinen ve uygulanan yaygın faiz şeklini ifade eder. O da, vadeye karşılık alacakta artış yapma uygulamasıdır.

Sünnette Faiz Yasağı:

Hz. Peygamberin sünneti, Kur’an’ın koyduğu “faiz yasağı” ilkesini açıklamış, uygulamasını göstermiş, ayrıca Kur’an’da işaret edilmeyen bazı işlemleri de faiz olarak nitelendirip yasaklanmıştır.

Mesela Hz. Peygamber Veda Hacc’ında şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin. Cahiliyye döneminin faizlerinin hepsi de kaldırılmıştır. Ana paralarınız sizindir. Bu surette ne haksızlığa uğratılmış, ne de haksızlık yapmış olursunuz.” (2) Bir başka hadiste de, “Faiz ancak veresiyededir.” (3) buyururken cahiliye döneminde yaygın olan “vade karşılığı alacağı artırma” adetine işaret etmiştir.

Buna ilave olarak Hz. Peygamber, kendi döneminde uygulanan işlemleri ve alım-satım türlerini de, ya faize yol açacağı, ya da faiz olduğu için yasaklamıştır. Mesela “eşya-yı sitte” veya “emval-i ribeviyye” hadisi diye meşhur bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Altına mukabil altını, gümüşe mukabil gümüşü, buğdayla buğdayı, arpa ile arpayı, hurma ile hurmayı, tuza mukabil tuzu satmayınız. Ancak eşit miktardan ve peşin olursa o müstesna. Her kim artırır veya fazla alırsa faiz alıp vermiş olur. Bunda alan ile veren arasında fark yoktur.” (4)

Bu konuda bir çok hadis rivayet edilmiş olup bunlarda Hazreti Peygamber özetle, altın ve gümüşün, hurma, buğday, arpa ve tuzun (ve aşağıda görüleceği üzere bu özellikteki gıda maddelerinin) aynı cins karşılıkla vadeli veya fazla karşılıklı değişimini yasaklamış cinslerin değişmesi halinde, peşin olması kaydıyla mübadeleye izin vermiştir. Ancak altın ve gümüş karşılığında sayılan malların alım satımında bu şartlar geçerli değildir. Aynı şekilde kuru hurma ile yaş hurmanın, iyi cins hurma ile kötü cins hurmanın fazlalıkla değişimi, gümüşün vadeli olarak altın karşılığı satımı yasaklanmış, altının altınla, gümüşün gümüşle değişimine ancak peşin ve tartılarının eşit olması halinde izin verilmiştir.

Hatta Rasulullah, üzerinde  altın bulunan bir gerdanlığın bile altını ayrıldıktan sonra satılmasını istemiş, iki ölçek kötü cins hurmayı verip, bir ölçek iyi cins hurma alan sahabeye böyle bir işlemin faiz olduğunu belirterek, “Sakın böyle yapma! İyi cins hurma almak istediğin zaman önce kalitesi düşük hurmayı parayla sat, sonra eline geçen para ile iyi cins hurma satın al.”5 buyurmuştur.

Görüldüğü üzere Kur’an, kesin bir ifade ile cahiliye faizi, borç faizi (ribe’d deyn) veya riben nesîe denilen, “Vade karşılığında alacağın miktarının artırılması” şeklinde faizi yasaklamış, sünnette bu yasağı teyid etmiştir. Buna ilave olarak sünnet, Araplar arasında cari olup pek faiz olarak görülmeyen bazı ticarî işlemleri ve mübadele şekillerini de yasaklamıştır.

Bu o günkü Arap toplumu içinde yeni bir durum olup, daha sonra İslamî literatürde bu ribe’l-fadl veya alışveriş faizi adıyla anılır olmuştur. Birinci nev’i faizin, yani vade sebebiyle tahakkuk ettirilen fazlalığın haramlığında hiçbir tartışma ve tereddüt bulunmamaktadır. Buna karşılık paranın veya gıda maddelerinin peşin olarak fakat fazlalıkla değişiminin (ribe’l fadl) yasaklanmış olmasının gerekçesi ve illeti üzerinde farklı görüşler bulunduğundan, bu yasağın ölçüsü, sınırı ve hangi cins ve nevî malları kapsadığı hususu tartışılmaktadır.

Faiz Yasağının Amacı: Faiz yasağı, İslam iktisadının hem ana öğelerinden birisi, hem de makul bir gereğidir. İslam, servetin âtıl bırakılmamasını, üretim ve yatırım dışında tutulmamasını isteyerek faiz ortamının doğuşunun engelleyici bazı tedbirleri almıştır. İslam’da temel üretim faktörü olarak “emek” kabul edilip, sermayenin risk ve zarara katlanmadan tek başına kazanç aracı olması önlenmiştir. Çünkü bu sermaye ve servetin giderek belli bir zümrenin elinde toplanmasına, neticede insanların sınıflaşmasına, büyük bir kesimin mağduriyetine sebep olacaktır. İslam’ın yerleştirmeye çalıştığı ahlâkî anlayış, yardımlaşma ve sosyal dayanışma ilkesi, zekat ve infak emri, emek ve sermayenin birlikte üretime ve yatırıma yönelmesi, kâr ve zararı birlikte göğüslemesi prensibi vb. düzenlemeler, bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarıdır. İslam, nimetleri ve külfetleri topluma dengeli biçimde yaymayı ilke edinmiştir. Ağır diyet borcu altındaki suçlulara hazine veya akrabalarının hatta mensubu bulunduğu meslek kesiminin yardımını sağlarken savaş ganimetini, sermayenin belli ellerde dolaşmasını önleme gerekçesiyle, geniş bir kesime yaymıştır. İslam miras hukukunda mirasçı zümrenin genişliği de bu anlayışın sonucudur.

Kur’an-ı Kerim faiz ile zekat ve infakın karşılaştırılmasını yaparak zekat ve infakın değerli ve kalıcı, faizin ise değersiz ve bereketsiz olduğunu  bildirmektedir. (el-Bakara-2/276; er-Rûm-30-397.) Gerçekten de zekat ve infak sosyal adaleti ve refahı arttırıcı olduğundan değerli ve bereketlidir. Faiz ise gelir akışını belli ellerde toplayıp sosyal refahı önleyeceğinden, dolayısıyla geniş bir kesimin tüketim eğilimini ve imkanını azaltacağından, bazan sosyal patlamalara sebep olduğundan, neticede bereketsiz bir yoldur. Öte yandan, zekat ve infakın Allah katında ecir ve mükafaat ile faizin de ceza ve günah ile karşılanması bir müslüman için kuşkusuz daha da önemli bir farklılıktır.

Kur’an-ı Kerim faiz ile ticaret arasındaki ilişkiye değinerek ticaretin helal, faizin haram olduğunu bildirmesi de dikkat çekicidir. Çünkü ticaret üretken olup, toplumda emeğe ve sermayeye dengeli bir pay verir. Paranın akışını hızlandırır, belli istihdam imkanları ortaya çıkarır. Faiz ise üretken değil tek taraflı çıkar sağlayan bir sömürüdür. Eşit ve iki taraflı risk taşıyan ticaret ile eşitsiz ve tek taraflı risk taşıyan faiz arasında önemli bir mahiyet farkı vardır. Faiz ile ticaretin ayrı olmadığını vurguluyan bir üslup kullanırken, Kur’an’ın bu noktaya dikkat çekmeyi amaçladığı söylenebilir.

 

Dipnotlar

1) Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 12, s. 110

2) Ebû Davud, Bûyu/5

3) Buhari, Bûyu/79. Müslim, Mûsakât, 101-103

4) Buhari, Bûyu/77-81. Müslim, Mûsakât, 79-85

5) Müslim, Mûsakât, 96


Künye , E-Posta , Webmaster , Türkçe Karakterler]

Burası ilkadım dergisinin internet sitesidir. Bütün hakları saklıdırİ.

Tel: 0384 213 65 43    Fax: 0384 212 62 22   Yazışma Adresi : PK. 75 Nevşehir

Görüş ve sorunlarınız için webmaster'a mesaj bırakabilirsiniz.

Edit Text

 

KUMAR

 

Nasıl sonuçlanacağı önceden belli olmayan ihtimalli bir şeye bağlı kalarak mal vermek veya almak. Adı ne olursa olsun bu özelliği taşıyan para veya mal karşılığı oynanan her oyun ve ortak bahis kumardır. Kolaylıkla mal çarpmak veya çarptırmak olduğu için Kur'an'da "meysir" denilen kumar, kolaylık anlamındaki "yûsr" kökünden gelmektedir.

Kumar, insana yaratıcısını unutturan, namaz kılmaktan alıkoyan, tembelliğe sürükleyen, çalışma gücünü yokedip insanlar arasına kin ve düşmanlık saçan haksız bir kazanç yoludur. Fert ve toplum hayatında unutulmaz yaralar açan kumarın her türlüsü islâm dininde haram kılınmıştır.

Bu konuda Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurulur.

"Aranızda mallarınızı haksız sebeplerle ve batıl yollarla yemeyin" (el-Bakara, 2/188; en-Nisâ, 4/29).

"Ey inananlar, içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şüphesiz şeytan içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister (el-Mâide, 5/90, 91; İbn Abidin Reddû'l Muhtar, İstanbul 1307, V, s. 355; Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dini, İstanbul 1960, II, s. 766).

Kumar ve zararları:

Yasak ve günâh olması bakımından içki ile kumar arasında hiç bir fark yoktur. Allah Teâlâ her ikisini de, aynı âyet-i kerime ile harâm kılmıştır:

"Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden birer pisliktir. Onun için siz bunlardan kaçının ki muradınıza eresiniz." (el-Maide, 5/90).

Oynayana kazanç veya zarar getiren her türlü şans oyunu kumardır. Kumar, haksız yere başkasının malını almak, bile bile ortaklaşa hırsızlık yapmaktır. Kumar, toplumsal bir felâkettir. Dinin şiddetle yasakladığı bu yıkıcı kötülüğün pekçok âileyi sefil ve perişan ettiği her zaman görülmektedir. Hırsın verdiği heyecan ile sabahlara kadar kumar masalarından ayrılmayanlar, orada, sağlıklarını, servetlerini, ahlâklarını ve vakitlerini bırakarak insanlıktan uzaklaşır; bir gün kazananlar başka bir gün kaybederler.

Kumarda kaybedilen parada çoluk-çocuğun, fakirlerin hakkı vardır. Kazanılan para da meşrû değildir.

Kumar yaygınlaştıkça toplumsal zararlar artar. Çalışmanın yerini tembellik alır. İş hayatında verim düşer. Kumar beraberinde içki, yalancılık, hırs, kin, intikam, cinayet gibi kötülükleri de getirir.

Kumar âile hayatında düzensizliklere, anlaşmazlıklara, ihmallere sebep olur. Kumar yüzünden, dinini, namusunu, vatanını satan, her türlü kutsal değeri ayaklar altına alan pekçok kişi vardır.

Kumar, içki gibi çok kısa bir zamanda alışkanlık hâline gelir. Bir daha ondan kurtulmak çok zor olur. Bunun için içki ve kumar alışkanlığı çok tehlikeli alışkanlıklardandır.

Sonunda para kazanılan veya kaybedilen, zar, oyun kâğıtları, piyango, spor-toto, loto, müşterek bahis gibi her türlü şans oyunu kumardır.

Bütün şans oyunları başlangıçta eğlenmek ve vakit geçirmek için oynanır. İnsan, kazandıkça kazanma zevki ve hırsı için oynar. Kaybettikçe, kayıplarını çıkarmak için yine oynar. Sonunda kumarbaz oluverir. Her şeyini kumarda kaybeden, nesi varsa satan ve kumara yatıran, bütün ömrü sefalet içinde geçen, karısını ve çocuklarını mahveden kumarbazların, başlangıçta kumara bir eğlence gözü ile baktıkları unutulmamalıdır.

Sosyal bir âfet olan kumardan sakınmak kadar çevremizdeki insanları özellikle aile fertlerimizi de bundan korumak önemli bir görevdir. Kur'an'ı Kerimde âile bireylerinin zararlı kötü işlerden sakındırılıp, Allah ve rasûlünün istediği bir yaşantı için eğitilmesi görevi aile reislerine verilmektedir:

"Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi ve ailenizi koruyun. Ateşin başında sert ve şiddetli, Allah emrine karşı gelmeyen, verilen emirleri olduğu gibi yerine getiren melekler vardır " (et-Tahrîm, 66/6).

Tavla, satranç, dama, iskambil, tenis ve bilârdo gibi oyunların hepsi kumar amacıyla oynandığı ve bunlarla kazanç elde etmek istendiği takdirde, kumar hükmünde olduklarında şüphe yoktur.

Hz. Peygamber'in tavlayı yasaklayan çeşitli hadisleri vardır: "Tavla oynayan, Allah'a ve Rasûlüne âsî olmuştur" (Ebû Dâvud, Edeb, 56; İbn Mâce, Edeb, 43; Mâlik, Muvatta', 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 394, 397, 400). "Tavla oynayıp, sonra kalkarak namaz kılanın durumu, irin ve domuz kanı ile abdest alıp, kalkarak namaz kılanın durumuna benzer" (Ahmed b. Hanbel, V, 370).

İslâm hukukçularının çoğunluğu bu hadislerdeki genel yasaklamaya bakarak, kumar amacı olsun veya olmasın tavlanın caiz olmadığını söylemişlerdir. İbn el-Müseyyeb ve bazı bilginler ise, kumar amacı dışında tavla oynamanın haram olmadığı kanaatindedir. İskambil ve domino oyunları da tavla ile aynı niteliktedir.

Arapça aslı "satranç" olan ve türkçeye "satranç" olarak geçen oyun ise sahâbe devrinde ortaya çıktığından, bu konuda Hz. Peygamber'den sağlam bir hadis intikal etmemiştir. Sahâbe ve tabiî bilginleri ile daha sonrakiler satrançla ilgili üç görüş öne sürmüşlerdir:

Abdullah b. Abbas, Ebû Hüreyre, İbn Şirîn, Hişam b. Urve, Saîd b. el-Müseyyeb, Saîd b. el-Cübeyr gibi sahâbe ve tabii bilginlerine göre satranç oynamak mübahtır.

İmam Şâfiî'ye göre, satranç tenzihen mekruh, Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise haramdır.

Satrancın bir şans oyunundan çok, bir zekâ oyunu ve beyin sporu özelliği dikkate alınarak, bir de hakkında kesin bir yasaklama hükmünun bulunmadığına bakılarak bu sonuca ulaşılmıştır. Ancak sahabenin bunu tavla'ya kıyas ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim, Abdullah b. Ömer'den şöyle dediği nakledilir: "Satranç tavladan daha kötüdür." Hz Ali'nin onu, kumar türünden saydığı belirtilir (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azım, İstanbul 1985, III, 170). Diğer yandan Yahyâ b. Saîd'in, İmam Mâlik'ten şu sözleri işittiği nakledilir: "Satrançta hayır yoktur, satranç ve onun dışındaki diğer bâtıl kumar oyunlarını oynamak çirkindir (mekruh). İmam Mâlik bunları söylerken şu âyeti okuyordu: "Hakk'ın dışında sapıklıktan başka ne vardır"(Yûnus, 10/32; bk. Mâlik, Muvatta, Rü'yâ, 7).

Dama da satranç benzeri bir oyundur. Tenis ve bilârdo oyunlarında ise spor hâkimdir. Meşrû olmayan başka unsurlar eklenmediği takdirde mübah olmaları gerekir.

Sonuç olarak, kumar amacı olmaksızın sadece dinlenmek, eğlenmek ve zevk için oynanabilen oyunların da mübah olabilmesi için dört şart öngörülmüştür: Oyun;

a. Namazın geçmesine veya gecikmesine yol açmamalı.

b. Hiçbir menfaat beklememeli.

c. Oyun sırasında dilini kötü ve boş sözlerden korumalı.

d. Normal dinlenme ve eğlenme ölçülerini aşarak vakit israfına yol açmamalıdır.

Şamil İA

  Edit Text

 

HAYVAN KESMEK

 

İslâm'da eti helal olan hayvanları şer'î ölçülere göre boğazlamak. Arapçada eti yenilen hayvanı kesmek ve boğazlamak anlamında kullanılan üç terim vardır. Bunlar zebh, nahr, tezkiye. Zebh; boğazlamak, hayvanın boğazına bıçak vurup damarlarını kesmek demektir. Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebîh" veya "zebîha" denir. Ancak bu terim daha çok sığır, koyun ve keçi gibi hayvanların çene altından meşrû şekilde kesimini ifade eder (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, t.y, XII, 3; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, İstanbul 1984, cz. V, 9). Kur'ân-ı Kerîm'de bu çeşit kesime yer verilir: "Allah size bir sığır kesmenizi (zebhi) emrediyor" (el-Bak,ara, 2/67). "Ve İbrahim'e oğulunun yerine fidye olarak büyük bir (koç) kurbanlık verdik" (es-Saffât, 37/ 107).

Nahr; bir hâyvanı göğsü üzerinden bıçak vurup, boğaz damarlarını kesmek, demektir. Bu, deve cinsi hayvanın kesim şeklidir. Deveyi çene altından kesmek (zebh) mekruh olduğu gibi, koyun ve sığır cinsini de göğsü üzerinden kesmek (nahr) mekruhtur. Ancak bununla birlikte etleri yenilebilir (el Mevsilî, a.g.e., cz. V, 11; el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 288).

Tezkiye; ise, gerçek kesimi veya av tüfeği üzerine besmele çekmek gibi hükmî kesimi kapsamına alır.

Kesimin meşrûiyeti Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır: "Ölü, kan, domuz, Allah'tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan yuvarlanmış, süsülmüş, canavar yırtılmış olup da ölenler, dikili taşlar üzerinde onlar adına kesilen hayvanlar. Üzerinize haram kılınmaştır" (el-Mâide, 5/3). "O halde Allah'ın âyetlere inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılan hayvanlardan yiyin " (el-Mâide, 5/5). İlk âyette sayılan hayvanlardan eti yenilenler, ölmeden önce yetiştirilerek meşrû şekilde kesilirse helal olurlar.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Hayvanı keseceğiniz vakit, bıçağı keskinletiniz ki ona rahat ettiresiniz" (İbn Mâce, Zebâih, 3). "Hayvan kan akıtan her şeyle kesilir. Üzerine de Allah'ın ismi anılırsa o kesileni yiyiniz. Yalnız diş ve tırnak müstesnadır. Sebebi şudur diş bir kemiktir, tırnak ise Habeşlilerin kesme âletidir" (Buhârî, Zebâih, 15; Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 426)

Kesimin meşrû sayılması için gerekli şartlar:

a. Kesenin müslüman veya ehl-i kitaptan olması. Âyette; "... ancak usulüne göre kestikleriniz müstesna" buyurularak, mü'minlere hitab edilmiştir (el-Mevsili, a.g.e, cz. V,10). "Bugün size temiz olanlar helal kılındı. Kitap verilenlerin (Ehl-i Kitap) yemeği size, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (el-Mâide, âyet, 5/5).

İslâm, kestiğinin yenilmesi konusunda ehl-i kitabı yani Hristiyan ve yahudileri müşrik ve münkirlerden ayrı tutmuştur. Çünkü ehl-i kitap temelde vahye, peygamberliğe ve genel anlamda dinin aslına inandıkları için mü'minlere daha yakındır. "Ehl-i kitabın yemeği" ifadesi, onların her türlü yemeğini kapsamına alır. Kestikleri hayvanlar da buna dahildir. Ancak leş, akan kan ve domuz eti gibi bizzat haram olanlar bundan müstesnadır. Bunlar haramdır. Diğer yandan kestikleri hayvan üzerine Mesîh, Üzeyir, haç ve benzeri, Allah'tan başkasının ismini zikretmemeleri de gereklidir (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanayî, V, 45; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, cz.1, 365 vd; el-Cezîrî, Kitabü'l-Fıkh alel-Mezâhibi'l-Erbaa, 11, 22 vd.; el-Kardâvî, İslâm'da Helal ve Haram, terc. Ramazan Nazlı, İstanbul 1967, s. 64 vd.).

b. Besmele çekmek. İslâm, bir hayvanı keserken üzerine Allah'ın adının anılması prensibini getirmiştir. Başka ilâh anılarak, putlar adına veya kasten besmele terkedilerek kesilen hayvanın etini haram kılar. "Kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanları yemeyiniz" (el-En'am, 6/121). Hz. Peygamber (s.a.s): "Allah'ın adı anılarak, kanı akıtılan hayvanın etini yeyiniz"(Buhârî, Zebâih, 20) buyurmuştur. Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir grup insan Allah Rasûlüne gelerek şöyle dediler: Bazı kimseler bize et getiriyor. Fakat biz, bu kesilen hayvanın üzerine Allah'ın adının anılıp anılmadığını bilmiyoruz". Hz. Peygamber cevaben: "Üzerine besmeleyi çekip, ondan yeyiniz" buyurdular. (Buhârî, Zebâih, 21; İbn Mâce, Zebâih 4).

Âyette, üzerine Allah'ın adı anılmayanı yememek emredilirken, bazı hadislerde konuya esneklik getirilmesi, değişik görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. İslam hukukçularının çoğunluğuna göre, hayvanı keserken besmele hatırlanırsa, çekmek farzdır. Fakat unutulduğu zaman eti yenilir. Bunlara göre sadece kasden terkedilince, kesilen hayvanın eti yenmez. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, bir gün hayvan kesen, fakat besmeleyi unutan birisinin durumu sorulduğunda şöyle demiştir: "Aziz ve Celîl olan Allah'ın adı, her müslümanın kalbinde mevcuttur. Onun kestiğini yeyiniz" (Buhârî, Zebîrih, 9; Ebû Dâvûd, Sayd, 2; el Kasânî, a.g.e., V, 47; Mevsılî, cı. V, 9).

Şâfiîlere göre, hayvan kesilirken üzerine besmele çekmek sünnettir. Âyette, haram kılınan şeyler; leş, akıtılmış kan ve domuz eti olarak sayılmış, kesilirken besmele terkedilen hayvan zikredilmemiştir (el-En'âm, 6/145). Hz. Peygamber bu üç şeyin dışındakilerin haram kılındığını söylemekle yükümlü tutulmuştur. Kesilen bir hayvanın haram olması, üzerine Allah'tan başkasının adını anma yüzündendir (el-Kâsanî, a.g.e., V, 46).

Mâlîkî ve Zâhirîler ise "Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanların etini yemeyiniz" (el-En'âm, 6/121) âyetinde unutma veya terketmeden söz edilmediği için, besmeleyi mutlak olarak farz kabul ederler. Bu prensiple çelişen Hz. Âişe'nin naklettiği yukarıda zikrettiğimiz hadisi de neshedilmiş sayarlar (Muhammed Fevzî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dimaşk 1977-79, s. 663, 664).

c. Kesim şekli. Hayvanın nefes ve yemek borusu ile iki şah damarının (vedec) kesilmesi gerekir. Ebû Hanîfe'ye göre, bunlardan üçünün kesilmesi yeterlidir. Ebû Yusuf'a göre ise, nefes ve yemek borusu ile iki damardan en az birinin kesilmesi gerekir (el-Mevsılî, cz. V, 110, el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 287).

Kurban niyetiyle Allah rızası için, usûlüne göre kesilen büyük ve küçük baş hayvanın sevabı, istenilen bir müslümana bağışlanabilir. Mezar ve türbelere veya bir kimseyi karşılamak için kesilecek kurbanda Allah'a ortak koşma belirtilerinden sakınmak gerekir. Kurban bir takım nimetlere kavuşmanın şükrü olarak Allah rızası için kesilir. Misafire ikram etmek için hayvan kesimi câizdir.

HAMDİ DÖNDÜREN

musluman bildirdi: "KİTAP VE SÜNNET IŞIĞINDA
SAHİH İLMİHAL

بســـــم الله الرحمن الرحيم
MUKADDİME
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez.
Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
"Ey iman edenler! Âllah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),


"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra,
Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
Allah’ın Kitabı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih hadislerine dayalı bir ilmihal ihtiyacından dolayı bu kitabı hazırlamaya karar verdim. Kitabın hazırlanışında kaynak Hadis, fıkıh ve tefsir eserlerinin yanı sıra, son devrin alimlerinden Huseyn Bin Avde el Avayşe’nin; “El Mevsuatul Fıkhiyyetil Müyessere”, Seyyid Sabık’ın; “Fıkhus Sünne”, Ebu Said Yarbuzi’nin, Nasıruddin Elbani’nin ve Ebu Emre Huseyin Alıcı’nın muhtelif eserlerinden büyük ölçüde istifade ettim. Allah onlara hayırlı mükafatlar versin. Kıymetli hadis alimi Muhammed Nasıruddin Elbani’nin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in namaz kılma şekli adlı eserinin mukaddimesindeki önemli açıklamalardan alıntı ile başlamayı uygun gördük. Bu bölüm Mehmet Peker’in tercemesinden alınmıştır;
SÜNNETE TÂBİ OLMA VE ONA MUHALİF SÖZLERİ TERK ETME HAKKINDA İMAMLARIN SÖYLEDİKLERİ
Burada imamların sözlerinden vakıf olabildiklerimizi vermemiz faydalı olacaktır. Onları taklid edenlere, hatta mertebe bakımından onlardan alt derecede olanları körükörüne taklid edenlere ve onların sözlerine ve mezheplerine gökten inmiş gibi tutunmuş olanlara umulur ki bir nasihat ve hatırlatma olur. Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Size Rabbinizden indirilmiş olana tâbi olun. Onun dışında velilere (dostlara) tâbi olmayın. Ne de az hatırlıyorsunuz (öğüt alıyorsunuz).”
1- Ebû Hanife
Bunların ilki İmam Ebû Hanife Numan b. Sabit'tir. Mezhebinden olanlar ondan çeşitli söz ve ifadeler nakletmişlerdir. Hepsi de tek bir şeye götürmektedir ki, o da şudur: “Hadisi esas almak, ona muhalif olan görüşleri terk etmek vaciptir.”
1. Hadis sahih olduğunda, benim mezhebim hadistir.
2. Bir kimsenin nereden aldığımızı bilmeden bizim sözümüzü alması (onunla amel etmesi) helal olmaz. Bir rivâyette de:
“Benim delilimi bilmeyen bir kimsenin sözlerimle fetva vermesi haramdır.”
“Çünkü biz beşeriz. Bugün bir söz söyler, yarın ondan geri dönebiliriz.”
Diğer bir rivâyette de: “Dikkatini çekerim ey Yakub (Ebû Yusuf)! Sakın ola ki, benden duyduğun her şeyi yazayım deme. Çünkü ben bugün bir kanaat bildirir, yarın ondan vazgeçebilirim. Yarın da bir kanaat bildirir, öbür gün vazgeçebilirim.
3. Allah'ın kitabına ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hadislerine muhalif bir söz söylersem, sözümü terkedin.
2- İmam Malik b. Enes
İmam Malik ise şöyle demektedir:
1. Ben bir beşerim, isabet eder, hata da ederim. Benim görüşlerime bakın; Kitap ve sünnete uyanları alın, Kitap ve sünnete uymayanların hepsini terkedin.
2. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında her insanın sözlerinin bir kısmı alınıp, bir kısmı terk edilebilir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ise müstesnadır.
3. İbn Vehb diyor ki: İmam Malik'e, abdest alırken ayak parmaklarının arasını tahlil (el parmaklarıyla arasına su ulaştırma) meselesi sorulduğunda şöyle dediğini duydum: “Bunu yapmak vacip değildir.” İnsanlar gidinceye kadar sustum. Sonra ona dedim ki: “Bu hususta elimizde varid olan bir sünnet var.” Dedi ki: “Nedir bu?” Dedim ki: “Bize Leys b. Sa'd, İbn Lehia ve Amr b. Haris anlattı ki, Yezid b. Amr el-Meafirî'den, (o da) Ebû Abdurrahman el-Habelî'den, (o da) el-Müstevrid b. Şeddat el-Kureşî'den dedi ki: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in serçe parmağıyla ayak parmaklarının arasını ovaladığını gördüm.” Dedi ki: “Bu güzel bir hadistir, şimdiye kadar da duymuş değilim.” Sonraları bu mesele tekrar sorulduğunda, insanlara böyle yapmalarını emrettiğini gördüm.
3- İmam Şafiî
İmam Şafiî'ye gelince bu hususta ondan nakledilenler daha çok ve daha da güzeldir. Şafiî mezhebine tâbi olanlar da bununla daha çok amel etmişlerdir. Bu sözlerden bazıları şunlardır:
1. Rasulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem sünnetlerinden bazılarının ulaşmadığı veya kaybolmadığı hiç kimse yoktur. Söylediğim her söz ve koyduğum her asıl, şâyet Rasulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem bir sünnetiyle aykırılık arzediyorsa, uyulacak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözüdür. O ayrıca benim de sözümdür.
2. Müslümanlar, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ortaya çıktıktan sonra, bir kimsenin o sünneti başka birinin sözü için terketmesinin helal olmayacağı hususunda icma etmişlerdir.
3. Kitaplarımda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine muhalif birşey bulursanız, Rasulullah’ın sünnetiyle amel edin benim sözlerimi terkedin. Başka bir rivâyette de: “Ona tâbi olun ve başka hiç kimsenin sözüne iltifat etmeyin.”
4. Hadis sahih olduğunda benim mezhebim o hadistir.
5. Sizler hadisleri ve ricali benden daha iyi bilirsiniz. Eğer hadis sahih olursa onu bana da söyleyin. Kufeliler, Basralılar ve Şamlılar rivâyet etsin farketmez, eğer sahih ise ben onlara giderim.
6. Nakil ehline göre (hadis âlimleri), hakkında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih hadis bulunan her meselede muhalif görüşlerimden hayatımda da, öldükten sonra da vaz geçmişimdir.”
7. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih bir hadis olduğu halde benim ona muhalif bir söz söylediğimi görürseniz, bilin ki, aklım başımdan gitmiştir.
8. Ben bir söz söyler de, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözüme muhalif sahih bir hadisi varsa, Rasulullah’ın hadisi (amel etmekte) evladır, beni taklid etmeyin.
9. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen her hadis benim sözümdür, benden duymamış olsanız bile!...
4- İmam Ahmed b. Hanbel
İmam Ahmed'e gelince; imamlar arasında hadisleri daha çok toplayan ve bunlara bağlanan odur. Öyle ki “fer’î konuları ele alan kitapların telif edilmesini hoş görmezdi.” Bundan dolayı şöyle demektedir:
1- Beni taklid etmeyin, Malik’i de, Şafiî'yi de, Evzaî ve Sevrî'yi de taklid etmeyin. Onlar nereden aldılarsa siz de oradan alın.” Başka bir rivâyette: “Dininde bu kimselerden kimseyi taklid etme, Rasulullah ve sahâbîlerinden varid olan ne ise onu al. Sonrasındaki tabiînlerde ise kişi muhayyerdir.”
Bir defasında da şöyle demiştir:
“İttiba, kişinin, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve sahâbîlere tâbi olmasıdır. Ancak tabiînden sonra kişi muhayyerdir.”
2- Evzaî'nin görüşü, Malik'in görüşü, Ebû Hanife'nin görüşü... Bunların hepsi birer görüştür. Bana göre de hepsi eşittir. Delil ise ancak rivâyetler (hadisler)dir.
3. Kim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisini reddederse, o helak olacağı bir uçurumun kenarındadır (demektir).
İşte, hadislere sarılmayı emretme, basiretsiz bir şekilde taklidi nehyetme hususunda imamların söyledikleri bunlar. Bunlar öyle açık ifadeler ki hiçbir tevil veya münakaşayı kaldırmaz. Kaldı ki sünnette sabit olana sarılan kişi, -imamların bazı sözlerine muhalif de olsa- onların mezheplerinden ve yollarından ayrılmış olmaz. Bilakis o hepsine tâbi olmuş, kopması mümkün olmayan sağlam kulpa tutunmuş olur. Ancak onların sözlerine muhalif olan sünnetleri terkeden kimse böyle değildir. Böyle biri onlara isyan etmekte ve biraz önce onlardan nakletmiş olduğumuz sözlerine muhalefet etmektedir. Allahu Teâlâ da buyuruyor ki:
“Rabbine yemin olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamıyla boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar.”
Yine buyuruyor ki: “Onun emrine muhalefet edenler başlarına bir musibet gelmesinden veya acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”
Hafız İbn Receb (rah.a.) diyor ki: “Kendisine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin emrinin ulaştığı her kişinin yapması gereken; bunu ümmete beyan etmek, onlara nasihat edip bu emre tâbi olmaları için çalışmaktır. İsterse bu, ümmette büyük bir zatın görüşüne ters olsun. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in emri, hata ederek muhalefet eden büyük bir zatın sünnete aykırı emrinden tazim edilmeye ve uyulmaya daha layıktır (hak sahibidir). İşte bu itibarla sahâbîler ve onlardan sonra gelenler sahih sünnetlere muhalefet edenleri tenkid etmişlerdir. Bazen belki de tenkidlerinde kaba ifadeler de kullanmışlardır. Ondan nefret ettikleri için değildir bu. O bilakis o sevdikleri ve saygı duydukları biridir. Ancak ne olursa olsun, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i daha çok sevmektedirler. Onun emri de bütün mahlukatın emrinin üstündedir. Eğer Rasulullah’ın emri ile bir başkasının emri çelişirse, Rasulullah’ın emri öne alınmalı ve ona tâbi olunmalıdır. Onun emrine muhalif olana duyulan saygı, Rasulullah’ın emrine tâbi olmaya engel teşkil edemez. Her ne kadar o kişi hatasında bağışlanmış olsa da. Kaldı ki, o bağışlanmış olan zat, Rasulullah’ın muhalif emri kendisine geldiğinde kendi görüşüne muhalefet edilmesine itiraz da etmez.
Derim ki: Buna nasıl edecekler ki?! Değil mi ki, onlar bunu tâbilerine emretmişler ve onlara sünnete muhalif sözlerini terketmeyi gerekli kılmışlardır. Hatta İmam Şafiî tâbilerine, kendisi onu almamış olsa bile sahih sünneti ona nispet etmelerini emretmiştir. Bu yüzden İbn Dakik el-İyd teker teker ve toplu olarak dört imamdan herbirinin sahih hadislere muhalif olan görüşlerini topladığı tek ciltlik büyük eserinin mukaddimesinde şöyle demiştir:
“Bu meseleleri müçtehid imamlara nispet etmek haramdır. Mukallid fakihlerin de bunları bilmeleri gerekir ki, bu görüşleri onlara nispet ederek, onlara iftira etmesinler.”
TÂBÎ OLANLARIN, İMAMLARININ SÖZLERİNİ BIRAKIP SÜNNETE UYMALARI
İşte bütün bu söylediklerimizden dolayı imamlara ittiba edenler, “onların çoğu evvelkilerden, birazı da sonrakilerden” olan imamlarının bütün sözlerini almamışlardır. Bilakis sünnete muhalif olduğu ortaya çıkınca çoğunluğunu bırakmışlardır. Hatta İmameyn (iki imam) -Muhammed b. Hasan ve Ebû Yusuf- hocaları Ebû Hanife'ye mezhebinin üçte birinde muhalefet etmişlerdir. Furu fıkıh kitapları bunlara şahittir. Aynı şey Şafiî’nin tâbilerinden Müzenî ve başkaları için de söylenebilir. Bunların örneklerini vermeye kalkışırsak sözü uzatacak ve hedefimiz olan özet bir kitap yazmanın dışına çıkmış olacağız. İki tane örnekle yetinelim:
1- İmam Muhammed, “Muvatta”ında diyor ki: (s.158) Muhammed dedi ki: “Ebû Hanife'ye gelince o, istiska (yağmur isteme) duası için namaz olmadığı görüşündeydi. Bize göre ise, imam insanlara iki rekat namaz kıldırır, ardından dua eder ve ridasını (cübbesini) tersine çevirir:
2- İsam b. Yusuf el-Belhî; İmam Muhammed'in talebelerinden ve ayrıca Ebû Yusuf'un derslerine devam edenlerdendi: “Çoğu zaman Ebû Hanife'nin sözlerinin tersine fetvalar verirdi. Çünkü delilini bilmiyordu. Başkalarının delilini görünce de ona göre fetva veriyordu.” Bu yüzden: “Rükûya giderken ve rükûdan kalkarken ellerini (tekbir alıyor gibi) kaldırırdı.”
Nitekim bu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen mütevatir bir sünnettir. Bu yüzden imamının buna muhalif olması, sünnetle amel etmesine engel olmamıştır. Aslında her müslümanın yapması gereken -dört imamın ve başka âlimlerin de dediği gibi- işte budur.
Sözün özü: Umarım ki mukallidlerden hiç kimse kitabın metodunu tenkid edip, mezhebe muhalif olduğu iddiasıyla içindeki sünnetlerden faydalanmayı terk etmez. Bilakis ondan, imamların biraz önce aktardığımız, sünnetle amel etmenin vacip olduğuna ve sünnete muhalif görüşlerinin terkedilmesi gerektiğine dair sözlerini hatırlamasını ümid ediyorum. Şunu iyi bilsin ki, bu kitabın metoduna yapılan tenkid, hangisi olursa olsun, taklid ettiği imama yapılmış bir tenkittir. Biraz önce de aktardığımız gibi biz bu metodu onlardan aldık. Bu yolda onların yol göstericiliğinden sapan büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Çünkü bu, sünnetten yüz çevirmeyi doğurur. Halbuki anlaşmazlık esnasında sünnete dönüp, ona teslim olmamız emredilmiştir. Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Rabbine yemin olsun olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip, sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”
Allah bizleri, haklarında şöyle buyurduğu kullarından eylesin: “Aralarında Peygamberin hükmetmesi için Allah'a ve Resûlü’ne dâvet edildikleri zaman mü'minlerin sözü ancak: “İşittik ve itaat ettik” olur. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah'a ve Resûlü’ne itaat eder, Allah'tan korkar ve O’na sığınıp korunursa, işte kazananlar onlardır.”
BAZI ŞÜPHELERİN GİDERİLMESİ
1- Bazıları şunu söyledi: Dinî hususlarda Peygamberimizin emrine dönmemiz gerektiğinde şüphe yoktur. Özellikle mahza ibadet olup, rey ve içtihadın söz konusu olmadığı namaz gibi hususlarda. Ama hocalardan birinin bile bunu emrettiğini neredeyse görmemekteyiz. Hepsi de ihtilafın varlığını kabulleniyorlar, bunun ümmet için bir genişlik olduğunu iddia ediyorlar. Buna delil olarak da -bu tür münasebetlerde sünnet taraftarlarına karşı sıkça tekrar ettikleri- “ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisini zikrediyorlar. Bize öyle geliyor ki, bu hadis, senin bizi çağırdığın, kitabını da dayandırdığın metoda ters düşmektedir. Bu hadis hakkındaki görüşün nedir?
Cevap iki açıdan olacaktır:
Birincisi: Bu hadis sahih değildir. Bilakis bâtıldır ve aslı yoktur. Allâme Sübkî diyor ki: “Sahih, zayıf veya mevzu olarak hiçbir senedine ulaşamadım.”
Derim ki: Bu şu lafızla rivâyet edilmiştir: “Ashâbımın ihtilafı sizin için rahmettir.” Bir de: “Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz.” Fakat ikisi de sahih değildir. Birincisi son derece zayıftır. İkincisi ise mevzudur (uydurma).
İkincisi: Hadis zayıf olmasının yanında Kur'an-ı Kerim'e de muhaliftir. Dinde ihtilaf etmeyi nehyeden ve ittifakı emreden âyetler zikredilmeye ihtiyaç olmayacak kadar meşhurdur. Ancak örnek olması için birkaçını verelim:
Allahu Teâlâ buyuruyor ki: “Birbirinizle çekişmeyin yoksa başarısızlığa düşer ve kuvvetiniz gider.” “...sakın dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılan müşriklerden olmayın. Her fırka elinde olanlarla sevinir durur.” “...Onlar da durmadan ihtilaf etmektedirler. Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır.”
Eğer Rabbinin merhamet ettikleri ihtilaf etmiyorsa, sadece bâtıl ehli ihtilaf ediyorsa, ihtilaf nasıl olur da rahmet olur?!!
Buradan da, hadisin sened olarak da metin olarak da sahih olmadığı ortaya çıkar. O zaman da bunu, imamların da emri olan Kitap ve sünnetle amel etmekten geri durmak için bir şüphe olarak görmek caiz değildir.
2- Başka birileri de şunu söylemekte: “Eğer dinde ihtilaf etmek nehyedilen bir şeyse, sahâbeler ve onlardan sonra gelen imamların ihtilafı için ne diyeceksiniz? Ayrıca bunların ihtilafıyla müteahhir âlimlerin ihtilafı arasında bir fark var mıdır?
Cevap: Evet. İki ihtilaf arasında büyük bir fark vardır. Bu iki şeyde ortaya çıkar:
Birincisi: Sebebinde,
İkincisi: Sonucunda.
Sahâbenin ihtilafına gelince, zaruretten doğan, ayrıca (nassları) anlamakta ortaya çıkan tabiî bir ihtilaftı. Onlar isteyerek ihtilaf etmiyorlardı. Bunlara ek olarak, dönemlerinde mevcut olan ve ihtilaflarını gerektiren bazı durumlar mevcuttu. Ancak onlardan sonra bu gerekçeler ortadan kalktı. Bu tür ihtilaftan bütünüyle kurtulmak ise, mümkün değildir. Biraz önce geçen veya aynı mânada olan âyetlerdeki yergiler bunları kapsamaz. Çünkü kınama şartı olan kasıt ve süreklilik, tahakkuk etmiş değildir.
Mukallidler arasında meydana gelen ihtilafın ise, çoğu zaman gerekçesi yoktur. Çünkü bazıları Kitap ve sünnetteki delili görüp, başka bir mezhebin delili olduğunu anlayınca, sadece mezhebine muhalif olduğu için onunla amel etmeyi bırakır. Ona göre sanki, aslolan mezheptir veya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiği din, sadece onun mezhebiyle sınırlıdır. Diğer mezhepler de neshedilmişdir.
Bunların dışında başka insanlar da var. Onlar da mezhepleri -aralarındaki geniş ihtilafa dayanarak- farklı şeriatler olarak değerlendirmektedirler. Nitekim müteahhirler-den bazıları bunu açık bir şekilde söylemiştir:
“Müslümanın bunlardan dilediğini alma, dilediğini bırakma hakkı vardır. Çünkü hepsi de şeriattir.” Bazen her iki grup, ihtilaflarına dayanak olarak, “ümmetimin ihtilafı rahmettir” bâtıl hadisini delil getirmekteler. Çoğu zaman bunu delil getirdiklerini de duyuyoruz.
Bazıları da hadisin söyleniş sebebini şöyle yorumlamaya çalışmaktadırlar: “İhtilafın rahmet olmasının sebebi, ümmete bir genişlik sağlamasındandır.” Bu yorum, biraz önce geçen âyetlerin açık ifadelerine, imamların da söylediği sözlerin muhtevasına muhalif olmasının beraberinde bazı âlimler tarafından da reddedilmiştir.
İbnü'l-Kasım diyor ki: “Leys ve Malik'in, Rasulullah’ın sahâbîlerinin ihtilafı hakkında şöyle dediklerini duydum: İnsanların dediği “bunda genişlik var” denemez. Hayır böyle değildir. Bilakis ihtilafın bir kısmı yanlış, bir kısmı da doğrudur.”
Eşheb de diyor ki: “Malik'e soruldu: Güvenilir ravilerin sahâbîlerden bir aktardıkları iki ayrı hadis ile amel eden kişinin durumunu genişlik olarak görür müsün?”
Dedi ki: Allah'a yemin olsun ki, hakka isabet etmedikçe hayır. Hak ancak bir tanedir. İki farklı görüşün ikisi de aynı zamanda doğru mu olacak?! Hayır! Doğru sadece bir tanedir.
İmam Şafiî'nin talebelerinden Müzenî de diyor ki: “Rasulullah’ın sahâbîleri de ihtilaf etmişler ve birbirlerinin hata ettiğini söylemişlerdir. Birbirlerinin sözlerine bakıp, tenkid etmişlerdir. Hepsinin söyledikleri doğru olsaydı, bu şekilde yapmazlardı. Ömer (r.a.) da Ubey b. Kâb ile İbn Mes’ud'un namazda tek bir elbiseyle namaz kılma hususundaki ihtilaflarına öfkelenmiştir. Ubey şöyle demişti: Tek elbiseyle namaz kılmak güzel bir şeydir. İbn Mesud ise şöyle demişti: “Bu, elbise azken böyleydi.” Bunun üzerine Ömer öfkeli bir şekilde şöyle dedi: “Rasulullah’ın sahâbîlerinden görüşlerine müracaat edilen iki kişi ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda Ubey doğru söylemiştir. İbn Mesud ise hatalıdır. Ancak bundan sonra kimsenin bu meselede ihtilaf ettiğini duymayayım, yoksa ona şöyle şöyle yaparım.”
İmam Müzenî diyor ki: İhtilafı caiz gören iki âlim bir mesele hakkında içtihad eder de biri helal, diğeri de haram derse, her ikisinin de hakka isabet ettiğini iddia eden kişiye şöyle cevap verilir: “Bunu nassa dayanarak mı yoksa kıyasa dayanarak mı söyledin?” Eğer “Nassa dayanarak söylüyorum.” derse ona denilir ki: “Bunu nasıl nassa dayanarak söyleyebilirsin? Zira Kitap ihtilafı reddediyor. “Kıyasa dayanarak söyledim.” diyecek olursa bu kez ona denilir ki: “Kitap ve sünnet, ihtilafı reddederken sen nasıl ihtilafın caiz olmasını bunlara kıyas edersin. Âlim bir tarafa, akıllı insan bile bunu caiz görmez.”
Buna mukabil biri çıkıp şunu söyleyebilir: İmam Malik'ten hakkın bir olduğuna dair aktardığına, Üstad ez-Zerka'nın “el-Medhalü’l-fıkhî” kitabında naklettiği (1/89) şu rivâyet ters düşmektedir:
“Ebû Cafer el-Mansur, ardından Harun Reşid, İmam Malik'in mezhebi ve eseri “Muvatta”yı Abbasi Devleti’nin Kanunnamesi yapmak istediler. Ancak İmam Malik buna izin vermedi ve şöyle dedi:
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı fer’î konularda ihtilaf ettiler ve farklı bölgelere dağıldılar. Herbirinin görüşü de isabetlidir.
Ona derim ki: Bu olayın, İmam Malik'ten nakli meşhurdur ve bilinen bir şeydir. Ancak rivâyetin sonunda gelen “Herbirinin görüşü de isabetlidir” kısmının, ulaşabildiğim kaynaklarda ve rivâyetlerde bir aslı mevcut değildir. Bir rivâyet müstesnadır. O da Ebû Nuaym'ın “el-Hilye” (6/332)'de tahric ettiği rivâyettir. Bu rivâyetin senedinde Mikdam b. Davud vardır ve Zehebi bu zatı zayıflar arasında zikretmiştir. Buna rağmen rivâyetin lafzı: “Herbiri kendine göre isabetlidir” şeklindedir. “Kendine göre” lafzı “el-Medhal”in rivâyetinin uydurma olduğunu göstermektedir. Nasıl böyle olmasın ki, bu rivâyet İmam Malik'ten güvenilir ravilerin rivâyet etmiş olduğu “Hak birdir, birden fazla olamaz” görüşüne muhaliftir. Nitekim sahâbî ve tâbiînin önde gelenleri ve dört imamın hepsi bu görüştedir.
İbn Abdilberr diyor ki: (2/88) “Şâyet bir meselenin zıt iki durumu da doğru olsaydı, selef âlimleri, içtihadlarında, hüküm ve fetvalarında birbirlerinin hatalı olduklarını söylemezlerdi. Mantık, bir şeyin hem kendisinin, hem de zıttının doğru olmasını asla kabul etmez. Şair ne kadar güzel söylemiştir:
Bir durumda iki zıttın varlığını ispat
İmkansız şeylerin en çirkin şeklidir
Şâyet denilecek olursa ki, İmam’dan (Malik) gelen bu rivâyet madem ki bâtıldır, o zaman İmam neden Mansur'un insanları Muvatta ile amel etmeye mecbur etmesi isteğine karşı çıkmış ve onun bu isteğini yerine getirmemiştir?
Derim ki: Bu hususta vakıf olduğum en güzel rivâyet İbn Kesir'in “Şerhu İhtisâr ulûmi'l-hadîs”te(s.31) zikretmiş olduğu rivâyettir. O da şudur: İmam Malik diyor ki: “İnsanlar hadisleri toplamışlardır. Bu yüzden, bizim ulaşmadığımız rivayetlere ulaşmış olabilirler.”
Bu söz İbn Kesir'in de dediği gibi, İmam’ın kâmil bir ilim ve insafa sahip olduğunun göstergesidir.
İhtilafın her türünün şer olduğu, rahmet olmadığı artık sabit olmuştur. Ancak insan ihtilafın bir kısmından dolayı kınanır ve ayıplanır. Mezhep mutaassıplarının ihtilafında olduğu gibi. Bir kısım ihtilaf da var ki, insan bundan dolayı kınanmaz. Sahâbîlerin ve onlara tâbi olan imamların ihtilafı da böyledir. Allah bizleri onlarla birlikte haşretsin ve bizi onlara tâbi olmaya muvaffak etsin.
Böylece sahâbenin ihtilafının mukallidlerin ihtilafından farklı olduğu ortaya çıkmıştır.
Özeti şu: Sahabeler zaruretten dolayı ihtilaf etmişlerdir. Fakat bununla beraber onlar ihtilafı reddediyorlar ve yol buldukça kaçınmaya çalışıyorlardı.
Mukallidler ise -büyük bir kısmında ihtilaftan kaçınma imkânları olmasına rağmen- ittifak etmiyorlar ve bu uğurda çabalamıyorlar. Bilakis ihtilafı onaylıyorlar. Halbuki, iki ihtilaf arasında çok büyük farklar vardır. Sebep açısından, iki ihtilaf arasındaki fark bu şekilde...
Sonucu açısından farklılığa gelince, bu daha açıktır. Nedeni şu, sahâbe -furu konularda bilinen ihtilaflarına rağmen- birlikteliğe, tek vücut görünmeye azami gayret sarfediyorlardı. Birlikteliklerini parçalayacak, saflarını gevşetecek her şeyden mümkün olduğunca uzak kalıyorlardı. Sahâbîler arasında besmelenin cehren okunmasını meşru görenler de vardı, görmeyenler de. Bazıları elleri (rukuya giderken ve rükûdan kalkarken) kaldırmayı müstehab görüyorlardı bazıları aynı kanaatte değildi. Kimisi kadına dokunmakla abdestin bozulacağını söylüyor, kimisi bozulmaz diyordu. Ama bütün bunlara rağmen hepsi bir imamın arkasında birlikte namaz kılıyorlar, mezhebî bir ihtilaftan dolayı hiçbiri o imamın arkasında namaz kılmaktan geri durmuyordu.
Mukallidlerin ise, ihtilafları bunun tam tersinedir. Bu ihtilafın sonucunda, müslümanlar kelime-i şahadetten sonra en büyük rükûnda ihtilaf ettiler. Bu rükûn da namazdır. Çünkü bu insanlar, bir imamın arkasında namaz kılmaya yanaşmıyorlardı. Delilleri de şuydu: “O imamın namazı, bağlı oldukları kendi mezheplerine göre bâtıldır veya en azından mekruhtur.” Bizler ve bizim dışımızdaki birçok kişi bunu görmüş ve duymuştur. Nasıl görmesin ki, bazı meşhur mezheplerin kitapları bunun bâtıl veya mekruh olduğunu açıkça belirtmiştir. Bunun neticesinde bir camide dört mihrabın yapıldığını gördük. Peşpeşe dört imam orada namaz kıldırmaktadır. Bir grup namaz kılarken, bazı insanların kendi imamlarını beklediklerini görmek mümkündür.
Hatta bazı mukallidler arasındaki ihtilaf bundan daha vahim bir hal aldı. Hanefî bir kişinin Şafiîlerden evlenemeyeceğine dair fetvalar verildi. Ardından Hanefîlerden meşhur bir zat (o da Müfti's-sakaleyn diye bilinen zattır) Hanefî kişilerin Şafiîlerden evlenebileceğine dair fetva verdi. Bunu da şu sözüyle izah etti: “Onları Ehl-i kitap olarak değerlendirebiliriz.” Bu sözün zıt anlamı şudur: “Bunun aksi, yani Şafiîlerden birinin Hanefî bir kızla evlenmesi caiz değildir.” Nitekim Ehl-i kitaptan biri müslüman bir kadınla evlenemez.
Bunlar birçok örnekten seçmiş olduğumuz iki örnektir. Bu örnekler akıllı insana, müteahhirlerin ihtilafının ve bunları ısrarla sürdürmelerinin kötü sonuçlarını açıkça göstermektedir. Selefin ihtilafı böyle değildi. Çünkü onun ümmete yönelik hiçbir kötü sonucu olmamıştır. Bu yüzden onlar ihtilafı nehyeden âyetlerin kapsamının dışındadırlar. Müteahhirler ise bu durumda değildir. Allah hepimizi sırat-ı müstakimine hidâyet etsin!
Keşke bu ihtilaflarının zararı sadece onlarla sınırlı kalsaydı da Ümmet-i dâvetten hiçkimseye bulaşmasaydı. O zaman zorluklar az da olsa kolaylaşırdı. Ancak bu ihtilaf -maalesef- birçok ülkede kafirlere de ulaşmıştır. Bu ihtilaf, onların grup grup Allah'ın dinine girmelerine engel olmuştur. Üstad Muhammed Gazali'nin “Zalâmün mine’l-ğarb”(s. 200) adlı kitabında şöyle bir olay geçer:
“Amerika'da Brinston Üniversitesi’nde yapılan konferansta konuşmacılardan biri, İslâmî meselelerle meşgul olanlarla müsteşrikler arasında çokça yaygın olan şu soruyu tartışmaya açtı: “Müslümanlar dâvet ettikleri İslâm’ı hangi ilkelerle tanımlıyorlar ve dünyaya açılıyorlar?
İslâm’ı, Sünnîlerin anladığı şekilde mi yoksa İmamiye ve Zeydiye'den oluşan Şia’nın anladığı şekilde mi tanıtacaklar?”
Sonra bunların herbiri de kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir. Bazen bunlardan bir grup bir mesele hakkında reformcu ve açık düşünürken, başka bir grup geri ve katı bir çerçevede düşünebilmektedirler.
Özetle, İslâm’a dâvet edenler, dâvet ettikleri insanları şaşkın bir hâlde bırakmaktalar. Çünkü bizzat kendileri de şaşırmış durumdalar.
Allâme Muhammed Sultan el-Masumî'nin “Hediyyetü's-sultan ilâ bilâd-i müslimî el-yabân” risalesinin mukaddimesinde de şöyle bir olay geçmektedir:
“Japonya'nın Tokyo ve Osaka kentlerinde yaşayan müslümanlardan bana şöyle bir soru geldi: Özetle diyorlardı ki:
“İslâm dininin gerçeği (özü) nedir? Mezhep ne mânaya geliyor? İslâmla şeref bulan birinin dört mezhepten birini takip etme mecburiyeti var mıdır? Yani Malikî, Hanefî, Şafiî veya başkaları yoksa yok mudur?
Çünkü burada büyük ve vahim bir ihtilaf meydana geldi. Olayın meydana gelişi şöyle oldu: Japonya’nın aydınlarından bir grup İslâm dinine girmek ve imanla şereflenmek üzere Tokyo'da bulunan müslümanların bir teşkilatına bunu teklif ettiklerinde; Hindistan'lı bir grup şöyle dedi: Bunların Ebû Hanife'nin mezhebini seçmeleri gerekir. Çünkü o ümmetin kandilidir. Endonezyalı bir grupta şöyle dedi: Hayır Şafiî olmaları gerekir.
Japonlar bunu duyunca çok şaşırdılar. Bu mezhep ihtilafı onların müslüman olmalarına engel oldu.
3- Bazıları da şu iddiada bulunmaktalar: Sizin dâvet etmiş olduğunuz sünnete tâbi olmak ve imamların muhalif sözlerini almamak; onların bütün sözlerini bırakmak ve içtihad ve görüşlerinden istifade etmemek mânasına gelmektedir.
Bunlara diyorum ki: Bu iddia doğrudan çok uzaktır. Hatta bu iddia açıkça bâtıldır. Nitekim biraz önceki sözlerimizden bu açıkça görünmektedir. Çünkü bu sözlerimizin hepsi bu iddiaların tersini söylemektedir. Bizim dâvet ettiğimiz tek şey, mezhepleri birer din edinmemek ve onları Kur’an ve sünnetin yerine ikame etmemektir.
Anlaşmazlığa düşüldüğünde veya yeni meydana gelen olayların hükümlerini belirlemekte, günümüzde kendini fakih zannedenlerin yaptığı gibi, sadece mezheplere müracaat etmeyelim. Halbuki onlar Medeni Hukuk’la ilgili hükümleri belirlemekte Kitap ve sünnete müracaat etmeden mezheplerden yola çıkarak doğruyu-yanlışı öğrenmeye çalışmaktadırlar. Bu husustaki metodları şudur: “İhtilaf rahmettir” hadisini ve ruhsatları, maslahatları ve kolay hükümleri almaktır.
Süleyman et-Teymî'nin şu sözü ne kadar güzeldir: “Her âlimin ruhsatını almaya kalkışırsan, şerrin hepsi sende toplanır.” Bunu İbn Abdilberr (2/91-92) rivâyet etmiş, ardından şöyle demiştir: “Bunda icma vardır, hakkında ihtilaf olduğunu bilmiyorum.”
Bizim tenkid ettiğimiz şey, gördüğün gibi icmaya muvafıktır.
Onların görüşlerine müracaat edip, onlardan istifade etmek, ayrıca hakkında Kitap ve sünnet nassının bulunmadığı ihtilaflı veya izaha ihtiyaç duyulan konularda bu görüşlerden yardım alıp, hakkı bulmaya çalışmak ise, inkar etmediğimiz bir durumdur. Aksine bunu emrediyoruz ve buna teşvik ediyoruz. Kitab ve sünnetle hidâyet bulma yolunu tutanlara faydalı olacağını umuyoruz.
Allâme İbn Abdilberr diyor ki (2/172): “Sevgili kardeşim asılları muhafaza edip onlarla ilgilenmeye özen göster. Şunu iyice bil ki, Kur'an ve sünneti muhafaza etmekle meşgul olan, *****ahanın sözlerine bakıp, bunları içtihadlarına yardımcı, tetkik yollarına anahtar, birçok mânaya yorumlanabilen kapalı ifadelere tefsir olarak gören, mutlaka bağlanılması gereken sünnetleri taklid edercesine imamlardan herhangi birini üzerinde hiç düşünmeksizin taklid etmeyen, âlimlerin meşgul olduğu sünnetleri ezber ve anlama işinden uzak kalmayan, araştırma ve anlamalarda onları takip eden, yaptıkları çalışmalardan dolayı onlara şükranlarını sunan, çoğunluğu oluşturan doğru görüşlerden dolayı da onları takdir eden, ancak kendilerini görmedikleri gibi onları da hatalardan uzak görmeyen kişi, selef-i salihîn yoluna tutunmuş, doğru yolu bulmuş ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine ve sahâbîlerin yoluna tâbi olmuştur.”
Ancak kendini araştırmalardan uzak tutarak, söylediklerimizden yüz çeviren, sünnetlere muhalif davranan, kendi bakış açısıyla bunları değerlendirmeye çalışan hem kendi sapmış, hem de başkalarını saptırmıştır. Bütün bunları bilmeden fetvaya kalkışan kişi ise, daha kör, yolca daha sapıktır:
İşte hak budur yoktur bunun gizliliği
Türlü türlü yollardan artık uzak tut beni
4- Sonra mukallidler arasında yaygın olan bir vehim daha var. Bu da onların, mezheplerinin muhalif olduğu sünnetlere tâbi olmalarına engel olmaktadır. Bu vehim; sünnete tâbi olmak, mezhep sahibinin hatalı olmasını gerektirir şeklindeki zanlarıdır. Hatalı olmak da -onlara göre- imamı tân (tenkid) etmek mânasına gelir. Eğer müslümanların bir ferdini tân etmek caiz değilse, onların imamları nasıl tân edilebilir?!
Cevabı şu: Bu düşünce bâtıldır. Sebebi de sünnet fıkhından uzak durmaktır. Yoksa akıllı bir müslüman nasıl böyle bir söz söyler? Kaldı ki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
“Hakim hüküm verirken içtihad eder de isabet ederse, ona iki ecir vardır. Hüküm verirken içtihad eder de hata ederse, ona bir ecir vardır.” Bu hadis, bu düşünceyi reddetmekte ve açık bir şekilde şunu ifade etmektedir: Birinin “filan kişi hata etti” sözünün şer'î mânası “bir sevap aldı” demektir. Kendisini hatalı gören kişiye göre, o ecir almış oluyorsa, onu hatalı görmekle ona tân ettiği nasıl vehmedilebilir? Şüphe yok ki bu vehim bâtıldır ve bu düşüncenin sahibi kişi, bunu hemen terketmelidir. Yoksa müslümanları tân eden o olur. Hem de herhangi bir ferdi değil, sahâbîleri, tabiîni ve ondan sonra gelen büyük imamları... Çünkü biz yakînen biliyoruz ki bu yüce zatlar, birbirlerini hatalı görüyor, birbirlerinin görüşlerini reddediyorlardı. Şimdi aklı başında olan şunu söyleyebilir mi: Onlar birbirlerini tân ediyorlardı? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekir'in bir rüyaya yaptığı yorumda hatalı olduğunu söyleyip şöyle demiştir: “Bazı yorumlarında isabet ettin, bazılarında ise hata ettin.” Peki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sözüyle Ebû Bekir'i tân etmiş mi oluyor?
Bunun kötü neticelerinden biri de, bu düşüncedeki insanları mezheplerine muhalif olan sünnetlere tâbi olmaktan alıkoymuş olmasıdır. Çünkü onlara göre sünnete tâbi olmak imamı tân etmek demektir. Halbuki sünnete muhalif de olsa ona tâbi olmak; ona saygı duymak ve ihtiram göstermek demektir. Bu yüzden bu vehmî tândan kaçınmak için imamlarını taklit etmekte ısrar ediyorlar.
Bunlar bu vehim sebebiyle, kaçmış oldukları durumdan daha kötüsüne düştüklerini unutmuşlardır (unutmazlıktan geldiler demiyorum). Çünkü biri kalkıp, onlara şunu söylese: “Eğer birine tâbi olmak ona saygı göstermek, ona muhalefet etmek de tân etmek anlamına geliyorsa, Rasulullah’a muhalefet etmeyi, sünnete muhalif konularda imama tâbi olmayı nasıl caiz görebilirsiniz?! Halbuki o (imam) masum olmadığı gibi, onu tân etmek küfür de değil. Eğer imama muhalefet, onun tân edildiğini ifade ediyorsa, Rasulullah’a muhalefet onun tân edildiğini daha açık ifade etmektedir. Bilakis bu -Allah korusun- küfrün ta kendisidir.” Evet, biri bunu kalkıp söylese, verecek cevapları olmayacaktır. Verdikleri tek cevap -çoğu zamanda onlardan duyduğumuz- söyledikleri şu sözdür:
“Bizim sünneti bırakmamız, imama duyduğumuz güvene ve sünneti bizden daha iyi bildiği kanaatine dayanmaktadır.” Bu söze, çeşitli yönlerden cevap verecek olursak, sözü çok uzatırız. Bu yüzden bir yönüne cevap vermekle yetineceğiz. İnşaallah da yeterli cevap olacaktır. Şunu söylüyorum:
Sünneti sizden daha iyi bilen sadece sizin mezhep imamınız değil, ortada sünneti sizlerden daha iyi bilen onlarca hatta yüzlerce imam mevcuttur. Eğer sahih sünnet mezhebinize muhalif olarak gelir ve o imamlardan biri bu sünneti alırsa, böyle bir durumda o sünneti almak size göre vaciptir ve kat’i bir husustur. Çünkü biraz önce söylediğiniz söz burada geçerli değildir. Ayrıca size muhalif olan kimse itiraz ederek şöyle diyecektir: “Biz bu sünneti, bunu alan imama güvendiğimizden dolayı aldık.” Ona tâbi olmak, sünnete muhalif olan imama tâbi olmaktan evladır. Bu da herkesin anlayacağı açık bir şeydir.
Allahu Teâlâ da buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Allah'ın Resûlü sizi, size hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman, hemen Allah'ın ve Resûlü’nün dâvetini kabul edin. Bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer. O'nun huzurunda toplanacaksınız.”
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş
Çubuk/Ankara Kasım 2004
TAHARET
SULAR VE KISIMLARI:
1.KISIM: TEMİZ VE TEMİZLEYİCİ OLAN SULAR
Kendisi temiz olan ve başkasından hadesi ve necaseti giderip temizleyici olan sulardır.
1- Yağmur suyu: Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara ve nice insanlara su vermek için gökten tertemiz su indirdik.”(Furkan 48)
“Sizi temizlemek, şeytanın pisliğini sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu.”(Enfal 11)
2- Kar ve dolu gibi aslı su olanlar: Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz için tahrime tekbirini alınca kıraate geçmezden önce bir müddet sükut buyurmuştur. Ben:
"Ey Allah'ın Resûlü, dedim, anam babam sana feda olsun, tekbir ile kıraat arasındaki sükut esnasında ne okuyorsunuz?" Bana şu cevabı verdi:
"Ey Allah’ım, beni hatalarımdan öyle temizle ki, kirden paklanan be-yaz elbise gibi olayım. Allah’ım beni, hatalarımdan su, kar ve dolu ile yıka" diyorum."
3- Pınar ve kaynak suları: Allah Azze ve Celle buyurur ki; “Görmedin mi? Allah gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi..”(Zümer 21)
4- Deniz suyu: Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelip:
"Ey Allah'ın Resûlü! Biz gemiye binip, beraberimizde az bir su alabiliyoruz. Abdestlerimizi bu su ile alsak susuz kalacağız. Deniz suyu ile abdest alabilir miyiz?" diye sordu. Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm):
"Evet, denizin suyu temizdir, meytesi (ölüsü) de helâldir" cevabını verdi.
5- Zemzem Suyu: Ali r.a. rivayet ediyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zemzem ile dolu olan kovayı istedi ve ondan içtikten sonra onunla abdest aldı.”
6- Uzun süre beklemekten dolayı değişerek acılaşmış su veya ağaç yaprağı, sabun, yosun v.b. karışmasından korunamayan sular: Beklemekten dolayı tadı ve rengi değişmiş olan suyun temiz oluşu hakkında alimlerin ittifakı vardır. Deri ve bakır kaplarda değişen sular ile balık gibi deniz hayvanları sebebiyle değişikliğe uğrayan sular da böyledir. Bunun delillerine gelince;
Ümmü Atiye el-Ensariye radıyallahu anhâ anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm, kızı (Zeyneb radıyallahu anha) vefat ettiği zaman yanımıza girdi ve: "Onu sidreli su ile üç veya beş veya -gerek görürseniz- daha fazla yıkayın. Sonuncu yıkamaya kafûr koyun. Yıkama işini bitirdiniz mi bana haber verin!" buyurdu. İşimiz bitince Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı çağırdık. Bize kendi izarını verdi ve: "Ona, önce bunu sarın!" dedi."
Ümmü Hânî r.a.’dan; peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve Meymune r.a., içinde hamur izi olan bir kaptan guslettiler.”
Abdullah ibni Zeyd r.a.’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem geldi ve ona bakır bir tas ile su getirdik. Ondan abdest aldı….”
İbni Abbas ve Enes r.a.’dan gelen rivayetlerde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deri kaplardan abdest aldığı ve istinca yaptığı anlatılmıştır.
7- Necaset karışan fakat tadı, rengi ve kokusu değişmeyen sular: Ebû Saîdi'l-Hudrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a:
"Ey Allah'ın Resûlü! Biz senin için Budâ'a kuyusundan su alıyoruz. Halbuki onun içerisine (ölmüş) köpeklerin leşleri, kadınların hayız bezleri, insan pislikleri atılıyor, (ne yapalım, su almaya devam edelim mi?)" diye sordular. Şu cevabı verdi:
"Su temizdir, onu hiçbir şey kirletmez.”
Ebû Dâvud der ki: "Kuteybe İbnu Saîd'i işittim. Dedi ki: "Budâ'a kuyusunun bakıcısına derinliğini sordum. “Suyun en çok olduğu durumda kasıklara kadar çıkar" dedi. "Azaldığı zaman?" dedim, "Avret mahallinin (dizinin) altına düşer" dedi. Ebû Dâvud der ki: "Budâ'a kuyusunu ridam ile bizzat takdir ettim. Üzerine ridâmı gerdim. Sonra ridâmı ölçtüm. Kuyunun genişliği altı zira idi. Bahçenin kapısını bana açan kimseye: "Kuyunun süregelen yapısı hiç değiştirildi mi?" diye sordum. Bana "Hayır!" dedi. Kuyunun içindeki suyun rengini değişmiş gördüm."
İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim. Kendisine çöl bir arazide bulunan bir sudan ve ona uğrayan hayvan ve vahşilerden soruluyordu. Şöyle cevap verdi:
"Eğer su iki kulle (İki varil) miktarında olursa pislik taşımaz!"
Yani bu miktardaki su, pisliği barındırmaz, atar. Ancak suyun vasfı değişirse bu başkadır. İki kulleden az miktardaki su hakkında mutlak olarak pisliği barındıracağı da söylenmemiştir. Suyun vasfının değişmesi dikkate alınır. Nitekim Zuhrî r.a. dedi ki; “Tadı, kokusu veya rengi bozulmamış olan suda sakınca yoktur.”
8- Kullanılmış su: necasetin giderilmesi için abdest ve gusülde kullanılmış sular da temiz ve temizleyicidir. Delillerine gelince;
Urve İbnu Zübeyr, Misver İbnu Mahreme ve Mervan'dan almış. Misver ve Mervan her ikisi de birbirlerinin sözünü tasdik etmişlerdir. Derler ki: …Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm yere bir kerecik tükürmeye görsün, mutlaka onlardan bir adamın eline düşüyordu. Onu alıp yüzlerine, derilerine (teberrüken) sürüyorlardı. Bir şey söyleyecek olsa emrine hepsi birden koşuşuyordu. Abdest alacak olsa, abdest suyundan kapabilmek için nerdeyse (itişip-kakışıp) kavga ediyorlardı. Konuşsalar onun yanında seslerini kısıyorlardı. Saygıları sebebiyle O'na dikkatle bakamıyorlardı bile…"
İbn Abbas’dan Rasululah’ın hanımlarından biri Cefne denilen büyük bir kapta gusletti. Sonra da Rasulullah o kaptan abdest almak veya gusletmek için gelince:
“Ey Allah’ın rasulü, ben cünüp idim.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah şöyle buyurdu:
“Su cünüp olmaz..”
Rubeyyi Binti Muavviz r.a.’dan; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem (abdest alırken) elinde kalan su ile başını mesh etti.”
Ebu Hureyre’den: Medine yollarından birinde, ben cünüb iken Rasulullah bana rastladı. Gizlendim, gidip yıkandım ve geldim. Rasulullah:
“Nerede kaldın? Ya Eba Hureyre?” dedi. Ben:
“Cünüb idim, temizlenmeden seninle beraber oturmayı doğru bulmadım.” dedim. Rasulullah şöyle buyurdu:
“Subhanallah, müslüman necis olmaz.”
Yani cünüp bir müslüman, bir suya elini daldırmış olsa ya da nemli bir şeye dokunsa onu pisletmiş olmaz. Nitekim Abdullah Bin Zeyd r.a. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in abdestini anlatırken, elini tasa daldırıp su aldığını belirtmiştir. Cerir Bin Abdullah r.a. de, hanımına misvaklanırken kullandığı su ile abdest almasını emretmiştir.
9- Isıtılmış su: Ömer r.a. için güğüm ile su ısıtılır ve bu su ile guslederdi. Aynısı İbni Ömer, İbni Abbas, Hasen el Basri, Ebu Vail ve Seleme r.a’den de rivayet edilmiştir.
2.KISIM: TEMİZ OLAN FAKAT TEMİZLEYİCİ OLMAYAN SULAR
Temize karışarak suyun ismini değiştiren; boya, sirke ve gül suyu gibi isimler alan sularla, suya galip gelen mürekkep, pişirilerek etsuyu haline gelen sulardır. Bu tür sularla abdest ve gusül alınamaz. Temizlik ancak su ile mümkün olur.
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “…su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin..”(Nisa 43, Maide 6)
Ata r.a. süt ve nebiz (şerbet) ile abdest almayı çirkin görür ve “bunlarla abdest almaktansa teyemmüm etmek daha iyidir” derdi.
Ebu Halde’den: Ebu Aliye’ye
“Cünüp olup da yanında nebizden başka su bulunmayan kimse nebizle gusledebilir mi?” diye sordum.
“Hayır” cevabını verdi.
İmam Buhari Sahih’inde şöyle bir konu başlığı koymuştur; “Nebiz ile ve sarhoş edici şeylerle abdest caiz değildir. Hasen ve Ebul aliye bunu çirkin gördüler”
3.KISIM: PİS SULAR
Necasetin karışmasıyla tadı, rengi veya kokusu değişen sulardır. Bunlarla temizlik caiz değildir. Şeyhulislam İbni Teymiye r.a. dedi ki; “Su necaset ile karışıp değişikliğe uğrarsa ittifakla necis olur.” İbnül Münzir dedi ki; “içine necaset düşüp tadı, rengi veya kokusu bozulan suyun, ister az, ister çok olsun necis olduğunda alimler icma ettiler.”
NECASETLER
Birincisi: İnsan Gaitası ve İdrarı:
Ali b. ebî Tâlib (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem süt emen çocuğun idrarı hakkında şöyle buyurmuştur: “Erkek çocuğun idrarı üzerine su serpilir, kız çocuğunun idrarı ise yıkanır.” Katade r.a. dedi ki; Bu durum yemek yemeye başlamadıkları, süt emdikleri süre içindir. Yemek yemeye başladıklarında ise her ikisi de yıkanmalıdır.”
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem mescidde oturmakta iken bir bedevî mescide girdi namaz kıldı namazını bitirince:
“Ey Allah’ım bana ve Muhammed’e acı bizimle beraber kimseye acıma” diye dua etti. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
“Sen geniş olan bir şeyi daralttın” buyurdular, çok geçmeden o kimse mescide işemeye başladı. Sahabîler O adamın üzerine engellemek için koştular. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun idrar yaptığı yere bir kova su dökün dedikten sonra
“Siz İslam ümmeti olarak, kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz zorlaştırıcı değil” buyurdular.
İki kabirde azap görenler hakkında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; “birisi idrar (sıçrantıların)dan sakınmazdı, diğeri de laf taşıyıcılık yapardı” buyurmuştur.
"Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizden biri, ayakkabısıyla bir pisliğe basarsa, bilesiniz, toprak onu temizler."
Ebû Said el-Hudri şöyle demiştir: “Bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize namaz kıldırdı. Namazının bir bölümüne ulaştığında ayakkabılarını çıkardı ve sol tarafına koydu. İnsanlar bunu görünce onlar da ayakkabılarını çıkardılar. Namazını bitirince şöyle dedi:
“Ne diye ayakkabılarınızı çıkardınız?” Dediler ki:
“Senin ayakkabılarını çıkardığını gördük, biz de ayakkabılarımızı çıkardık.” Bunun üzerine buyurdu ki:
“Cebrail bana geldi ve ayakkabılarımda pislik -veya eziyet verici bir şey- (bir rivâyete göre: necaset) olduğunu haber verdi, ben de çıkardım. Biriniz mescide geldiğinde ayakkabılarına baksın, onlarda pislik -veya eziyet verici bir şey- (bir rivâyete göre: necaset) görürse onları silsin ve sonra onlarla namazını kılsın.”
Ümmü Kays Bintu Mihsan radıyallahu anha anlatıyor: "Ben, henüz yemek yemeyen küçük bir oğlumla Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'a gitmiştim. Varınca, çocuğu kucağına oturttu. Derken çocuk elbisesine akıttı. Su getirtip elbisesine serpti, fakat yıkamadı." Bir rivayette: "...çiledi" denmiştir.
İkincisi: Hayız Kanı:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ebi Hubeyş kızı Fatıma’ya şöyle demiştir: “Şüphesiz ki bu (kan sızdıran) bir damardır, ay hali değildir. Ay hali vakti geldi mi namazı terk et.”
Esmâ Bintu Ebi Bekr radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Bir kadın Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek: "(Ey Allah'ın Rasulü!) Birimizin çamaşırına hayız kanı bulaşınca ne yapmalıdır?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:
"Önce kazır, sonra parmak ucuyla bulaşan yeri yıkar, sonra da (kan görülmeyen yere) su çiler" buyurdu."
Üçüncüsü: Vedî
İdrardan sonra gelen yapışkan sıvıdır. Guslü gerektirmez.
Dördüncüsü: Mezî
İnce yapışkan bir sıvıdır. Cinsel ilişki esnasında tazyiksiz çıkar. Kişi bunun çıktığının farkında bile olmayabilir. Korunması zor olan necasetlerdendir. Guslü gerektirmez. Sadece abdesti bozar ve cinsel uzvun yıkanmasını gerektirir. Avuca su alınıp elbisedeki mezi izine serpilmesi yeterlidir.
Mikdâd şöyle demiştir: "Ali radıyallahu anh, bana, kendisi için Rasulullah'tan: "Kadınına yakınlaşınca mezisi akan kimseye ne gerektiği hususunda sormamı söyledi. Ali ilâveten dedi ki: "Zira yanımda Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın kızı var, bu sebeple bizzat sormaktan utanıyorum."
Mikdâd der ki: Ben bu mesele hakkında Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'a sordum. Şu cevabı verdi: "Biriniz buna rastlarsa fercini su ile yıkasın. Namaz abdesti ile abdest alsın."
Ebu Dâvud bir başka rivâyette şu ziyadeyi kaydeder: "...zekerini ve iki husyesini yıkasın."
Sehl İbnu Huneyf radıyallahu anh anlatıyor: "Ben mezi akıntısından epey bir sıkıntıda idim. Bu yüzden sık sık gusül yapıyordum. Sonunda Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'a bu husustan sordum. Bana:
"Meziden dolayı sana abdest kâfidir!" buyurdular.
"Ey Allah'ın Rasulü! elbiseye değen meziden ne yapmalıyım?'' dedim.
"Bir avuç su alıp, bunu, mezinin değdiğini zannettiğin yerlere serpmen sana yeterlidir!" cevabını verdi.''
Beşincisi: Meyte (leş):
Boğazlama veya şer’î kesim dışında ölen hayvanlar necistir. Deliline gelince; Mersed İbnu Abdillah el-Yezni anlatıyor: "İbnu Ya'le es-Sebâ'i'nin üzerinde bir kürk gördüm ve elimle dokundum. Bana:
"Kürke niye elini değdin?'' dedi. Ben bu hususta İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ'ya sordum ve dedim ki: "Biz Mağrib'te yaşıyoruz. Bizimle birlikte Berberiler ve Mecusiler de var. Onlar bize kestikleri koyunu getiriyorlar. Kestiklerini yemiyoruz. Bize, içerisine iç yağı konmuş deriden mâmul dağarcık getiriyorlar (bunu kabul edelim mi)?" İbnu Abbâs cevaben dedi ki:
"Bundan biz de Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'a sormuştuk: "Derinin debbağlanması onun temizliğidir'' buyurdular.'' Bu hadis, meytenin derisinin tabaklanmadan önceki halinin necis olduğunu gösteriyor.
Altıncısı: Domuz eti:
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.”(En’am 145)
Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim tavla oyunu oynarsa elini domuz kanına bulamış gibi olur"
Yedincisi: Köpek;
Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Bir kaba, köpek banmışsa, onun temizlenmesi, yedi kere su ile yıkanmasına bağlıdır, hatta bunların ilki toprakla olmalıdır."
Sekizincisi: Yabani Hayvan Eti;
İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim. Kendisine çöl bir arazide bulunan bir sudan ve ona uğrayan hayvan ve vahşilerden soruluyordu. Şöyle cevap verdi:
"Eğer su iki kulle (İki varil) miktarında olursa pislik taşımaz!"
Dokuzuncusu: Eşek Eti;
Enes r.a.’den gelen rivayette Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ehlî eşeklerin etinin yasaklandığını ve onun pislik olduğunun duyurulmasını emretmiştir.
Onuncusu: Pislik Yiyen Hayvan (Cellale);
İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm pislik yiyen (cellâle) deveye binmekten ve sütünü içmekten men etti."
Abdullah Bin Ebi Evfa r.a. dedi ki; “Bizler Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in onu dışkı yediği için haram kıldığını konuşurduk.”
İbni Ömer r.a. cellaleyi yemek istediği zaman üç gün hapsederdi. İbni Hazm Muhalla’da der ki; “dışkı yiyen deve, inek ve koyun gibi hayvanların sütü haramdır. Pislik yemesine mani olup ondan “cellale” ismi kalkarsa sütü temiz ve helal olur.”
Tavuklara gelince, dışkı yese bile ondan yemekte sakınca yoktur. Zehdem İbnu Mudrib anlatıyor: "Ebu Musa radıyallahu anh'a bir tavuk getirilmişti. Cemaatten birisi ayrıldı. (Ebu Musa): "Neyin var?" diye sordu. Adam:
"Ben onu pis bir şeyler yerken gördüm ve tiksindim ve yememeye yemin ettim" cevabını verdi. Bunun üzerine Ebu Musa:
"Yanaş ve ye! Zira ben, Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı (cellale'yi) yerken gördüm" dedi ve adama, yemini için kefarette bulunmasını emretti."
On Birincisi: Pis Oluşuna Hükmolunan Kemik, Kıl, Boynuz Gibi Şeyler;
Zira bu gibi şeyler necaseti barındırır. Ancak tabaklanma kabul ederse müstesnadır.
ARTIKLAR
Birinci Kısım: Temiz Artıklar;
1- İnsan Artığı; İster müslüman, ister kafir olsun insan artığı temizdir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem; “Şüphesiz müslüman necis olmaz” buyurmuştur.
Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) bana (kendisi mescidde iken) "Humre'yi (elbiseyi) bana getiriver!" buyurdular.
"Hayızlıyım" diye cevap verdim.
"Senin hayızın elinde değil ki!' dediler."
Abdullah İbnu Sa'd el-Ensari radıyallahu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a hayızlı kadınlarla beraber yemek hususunda sordum. "Onunla beraber yiyin!" buyurdular."
Kafirlerin artığı aslen temizdir. Kestiği helal olan ve kendilerinden evlenilmesi caiz olan müşriklerin bedenlerine veya elbiselerine dokunan şeyin yıkanması gerektiğine dair sahih bir delil yoktur. Ama Allah Teala’nın; “Müşrikler ancak bir necistir”(Tevbe 28) ayetine gelince; bedenlerinin necis olduğu kastedilmemiştir. Zira Allah Teala Ehli Kitabın yemeğini helal kılmıştır.
2- Eti Yenenlerin Artığı; Enes r.a.’den; “Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in devesinin boynunun altındaydım. Devenin salyası üzerime akıyordu. Efendimizin şöyle söylediğini işittim: "Allah Teâla Hazretleri her hak sahibine hakkını vermiştir. Bilesiniz, vârise vasiyet yoktur."
Eti yenen hayvanların artığının temiz, içtiği suyun artanının da temizleyici olduğunda icma vardır.
3- Kedinin Artığı; Kebşe Bintu Ka'b İbnu Malik -ki, İbnu Ebi Katade'nin nikahı altında idi- anlatıyor: "Ebu Katade radıyallahu anh yanıma girdi. Kendisine abdest suyu hazırladım. Bu sırada, sudan içmek üzere bir kedi geldi. Ebu Katade kabı uzattı, kedi içti. Ebu Katade kendisine bakmakta olduğumu gördü ve:
"Ey kardeşimin kızı, buna hayret mi ediyorsun?" dedi. Ben de: "Evet!" demiş bulundum. Bunun üzerine: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm:
"Kedi necis değildir. Kedi sizin etrafınızda çokça dolaşır" buyurdular." dedi."
İkinci Kısım: Necis Artıklar;
1- Köpeğin Artığı; köpeğin yaladığı kabın yedi defa yıkanması gerekir. Hadis daha önce geçti.
2- Eşeğin artığı; Enes r.a.’den gelen rivayette Rasulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ehlî eşeklerin etinin yasaklandığını ve onun pislik olduğunun duyurulmasını emretmiştir. İmam Nesai bu hadisi “Eşeğin artığı” başlığı altında nakletmiştir.
3- Domuzun artığı; Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.”(En’am 145) eti haram kılınan her hayvanın artığının da necis olduğuna hükmedilir. Ancak kedi bundan müstesnadır.
4- Yabani hayvan artığı; İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim. Kendisine çöl bir arazide bulunan bir sudan ve ona uğrayan hayvan ve vahşilerden soruluyordu. Şöyle cevap verdi:
"Eğer su iki kulle (İki varil) miktarında olursa pislik taşımaz!" bunun zahiri sorulan yabani hayvanların artığının necaset olduğudur. Aksi takdirde böyle bir şart konulmazdı.
NECİS OLMADIĞI HALDE NECİS ZANNEDİLENLER
Birincisi; Meni;
Aişe radıyallahu anhâ'ya bir zât misafir oldu. Adam sabahleyin, elbisesini yıkamaya başladı. Hz. Aişe ona:
"Sana, (meni) bulaşan yeri (gördüysen) orasını yıkaman kâfi idi, göremediğin takdirde etrafını yıkardın. Ben, Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın elbisesinden (meni bulaşığını) ovalamak suretiyle çıkardığımı biliyorum. O, (bir de yıkamaksızın) onun içinde namaz kılardı."
Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: "İyi biliyorum kurumuş meni bulaşığını Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın çamaşırından tırnağımla kazıyarak çıkarıyordum."
Aişe r.a.’nın meni izini bazen yıkaması çelişki değildir, yıkamanın müstehab olduğunu gösterir. Yıkamak vacip değildir. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kıble tarafında balgam görünce necis olmadığı halde onu temizlemek için uğraşmıştır. Balgam necis olmasa da kişi onu elbisesinden temizlemek ister. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sahabelerden hiç kimseye bedenindeki veya elbisesindeki meniyi yıkamasını emrettiği nakledilmemiştir.
İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ buyurmuştur ki: "Meni, sümük menzilesindedir. Öyleyse bunu kendinden, izhir otuyla da olsa sil at!"
İkincisi: Sarhoşluk Verici Maddeler (Hamr);
Sarhoşluk verici maddelerin içilmesi haram olup aslen temizdir. Allah Teala içki hakkında; “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir”(Maide 90) buyurması onun necis olduğunu göstermez. Zira ayetteki “rics”(pislik) kelimesi hükmî pisliği ifade eder. Aynı müşrikler hakkında; “Müşrikler ancak necistir”(Tevbe 28) ayetindeki gibi. Aksi halde aynı ayette geçen kumar ve fal oklarının da necaset olduğunu söylememiz gerekirdi. Yine bir şeyin haram kılınması onun necaset olmasını gerektirmez. Allah Azze ve Celle; “Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.”(Nisa 23) buyurmaktadır. Bu ayette haram kılınanların necis olduğunu söyleyemeyiz. Çalınan bir yiyeceğin yenmesi haramdır. Fakat o yiyecek necis değildir. Aynı şekilde altın ve ipek de haram kılınmış olup necis değillerdir. Kolonya gibi içerisinde alkol bulunan şeylerin necis olduğuna dair bir delil yoktur.
Üçüncüsü; Eti Yenenlerin Dışkısı ve İdrarı
Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ukl ve Ureyne kabilelerinden bir grup insan Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına gelip:
“Ey Allah'ın Resûlü! Biz hayvancılıkla uğraşıp sütle beslenen (çöl) insanlarıyız, (çift-çubukla uğraşan) köylüler değiliz" dediler. Bu sözleriyle, Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ifàde ettiler. Rasulullah, onlara (hazineye ait) develerin ve çobanın (bulunduğu yeri) tavsiye etti. Kendilerine oraya gitmelerini, develerin sütlerinden ve idrarlarından içmelerini söyledi. Gittiler, Harra bölgesine varınca, İslâm'dan irtidâd ettiler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çobanını da öldürüp develeri sürdüler. Haber, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e ulaştı. Rasulullah, derhal arkadaşlarından takipçi çıkardı (yakalanıp getirildiler). Gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve Harra'nın bir kenarına atılmalarını ve o şekilde ölüme terk edilmelerini emretti. "
İbni Abbas r.a.’dan; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem veda haccında, Ka’be’yi deve üzerinde tavaf etti. Rüknü de elindeki başı eğri asa (mihcen) ile selamladı.”
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in deve üzerinde tavaf ettiği ve Mescidi Haram’a girdiği sabittir. Şayet deve idrarı ve dışkısı necis olsaydı, Mescidi Haram’ın bunlardan temizlenmesi emredilirdi.
Dördüncüsü: Hayız ve Nifas kanı dışındaki kanlar
Hayız kanının necis olduğu daha önce açıklanmıştı. Diğer kanlar ise, ister insan kanı, ister eti yenen hayvan kanı olsun temizdir. Zira asıl olan -aksini bildiren bir nas olmadığı sürece- temizliktir. Delillere gelince;
Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor "Rasulullah aleyhissalâtu vesselam'la birlikte Zâtu'r-Rikâ' gazvesine çıktık. (Askerlerden) bir kişi, müşriklerden birinin hanımına temasta bulundu. Kocası da:
"Muhammed'in Ashabından kan dökmeden geri dönmeyeceğim'' diye yemin etti. Evinden çıkıp Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı tâkibe koyuldu. Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm bir yerde mola verdi ve:
"Kim bizi (nöbet tutup) koruyacak?'' diye sordu. Muhacir ve Ensâr'dan birer adam vazifeyi üzerlerine aldılar. RasuIullah aleyhissalâtu vesselâm, bunlara:
"Şu geçidin girişini tutun (orada bekleyin)!'' diye buyurdu. Bu iki zat, geçidin ağzına gelince Muhacirden olanı, yattı. Ensâri de namaz kılmaya başladı. Derken tâkipçi adam da oraya geldi. (Namazdaki nöbetçinin) siluetini görünce anladı ki, bu, askerlerin koruyucusudur, derhal bir ok attı ve ok, eliyle koymuşçasına hedefini buldu. Ensari oku çıkarıp (namazına devam etti). Müşrik (isabet ettiremedim düşüncesiyle atmaya devam etti.) Öyle ki üçüncü okunu da attı. Ensâri de (yaraya aldırmadan) aynı şekilde namazına devam etti. Bir müddet sonra arkadaşı uyandı. (Müşrik bunların iki kişi olduğunu görünce) yerinin farkına vardıklarını anladı ve kaçtı. Muhâcirden olan zât, Ensari arkadaşındaki kanı görünce:
"Sübhânallah! Sana ilk oku atınca beni niye uyandırmadın?" diye sordu. Arkadaşı:
"Öyle bir sure okuyordum ki, kesmek istemedim '' diye cevapladı.''
Misver İbnu Mahreme'nin anlattığına göre: "Ömer İbnu'I-Hattab radıyallahu anh'ın hançerlendiği gece huzuruna girdi ve Ömer'i sabah namazı için uyandırdı. Ömer radıyallahu anh:
"Namazı terk edenin İslam'dan nasibi yoktur!'' buyurdu. Sonra Ömer, yarasından kan aktığı halde namaz kıldı.''
Hasen el Basri r.a dedi ki; “Müslümanlar yaralarından kan akmasına rağmen namaza devam ederlerdi.”
Tavus, Muhammed Bin Ali, Atâ ve Hicaz alimleri kandan dolayı abdest bozulmaz derlerdi.
İbni Ömer r.a. sivilcesini sıkıp kanatmış ve abdest almadan namaz kılmıştır.
İbni Ebi Evfa r.a., kan tükürdüğü halde namazına devam etmiştir.
Enes r.a. hacamat olmuş (kan aldırmış) ve yeniden abdest almadan namaz kılmıştır.
İbni Mesud r.a. karnında işkembe ve kurbanlık koyun kanı olduğu halde namaz kılmıştır.
Aişe r.a.’dan; “Kan damlaları hasır üzerine düşse bile namaz kılabilirsin.”
Beşincisi: Kadının Fercindeki Rutubet
Aksini belirten bir nas olmadığı sürece asıl olan temizliktir kaidesi gereği, kadının cinsel uzvundaki nemin necis olduğunu ilim ehlinden hiç kimse söylememiştir. Cima esnasında erkeğin menisi ile kadının menisi karışmaktadır. Şayet kadının menisi necis olsaydı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onun çitilenmesi ile yetinmez, yıkanmasını emrederdi.
Altıncısı: İnsan Kusmuğu;
Bunun necis olduğuna dair sahih bir delil yoktur. Bazı hadisler varid olduysa da bunların hiçbirisi itibar edilecek derecede değildir, zayıftır.
Yedincisi: Cünübün ve Hayızlının Teri
Ebu Hureyre’den: Medine yollarından birinde, ben cünüb iken Rasulullah bana rastladı. Gizlendim, gidip yıkandım ve geldim. Rasulullah:
“Nerede kaldın? Ya Eba Hureyre?” dedi. Ben:
“Cünüb idim, temizlenmeden seninle beraber oturmayı doğru bulmadım.” dedim. Rasulullah şöyle buyurdu:
“Subhanallah, müslüman necis olmaz.”
Sekizincisi: Akıcı kanı olmayan hayvanların ölüsü ve dirisi
Sinek, karınca, örümcek gibi hayvanların ölüsü de dirisi de temizdir. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizden birinizin (yemek) kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırın. Zira onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla korunur."
NECASETLERİN GİDERİLMESİ
1- Necasetin Giderilmesinin Hükmü; farzdır. Necasetlerin giderilmesi ve Allah’ın giderilmesini istediği şeyleri gidermek farzdır. Allah Azze ve Celle’nin, Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in diliyle sakınılmasını emrettiği veya haram oluşu hususunda nas olan, yıkanılması veya mesh edilmesi emredilen her şey farzdır. Buna muhalefet eden isyan etmiş olur. Şüphesiz Allah’a ve Rasulüne itaat farzdır.
2- Necasetin Giderilmesinde Temel Kaide; necasetin giderilmesinde delile tabi olmak gerekir. Hakkında, rengi, kokusu ve tadı kalmayıncaya kadar yıkanması emredilen şeyin temizliği, o şekilde olur. Akıtma, serpme, kazıma, yere sürtme veya temiz yerde yürüme ile giderilmesi emredilen necasetin temizliği de bu şekilde olur.
3- Necasetlerin Temizlenmesi; necasetlerin temizlenmesi hakkında varid olanlar aşağıda belirtilmiştir;
a) Gaita(Dışkı); istinca esnasında su, taş vb. ile giderilir. Allah Teala buyuruyor ki; “Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.”(Tevbe 108)
Ebu Süfyan radıyallahu anh anlatıyor: "Bana Ebu Eyyûb el-Ensâri, Câbir İbnu Abdillah, Enes İbnu Mâlik haber verdiler ki, Tevbe sûresinin 108. ayeti nazil olduğu vakit Rasulullah:
"Ey Ensar cemaati! Allah sizi temizlik hususunda övmektedir, (bu övgüye sebep olan) temizliğiniz nedir?" diye sordular. Onlar da:
"Biz namaz için abdest alırız, cünüplüğe karşı yıkanırız, su ile de istinca yaparız!" dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: "Övgü işte bunun için! Buna devam edin!" buyurdular."
Enes bin Mâlik (r.a.) anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem helâya girdiğinde ben yaşta bir çocukla birlikte, su dolu bir kap taşırdık. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem su ile taharetlenirdi.”
Âişe (r.a.) anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “Sizden biriniz, def-i Hâcet gittiğinde, beraberinde üç tane taş götürsün ve onlarla temizlensin. Bu taşlar, temizlenmesi için ona kâfidir.”
Ebû Hureyre (r.a.)’den: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Ben bir baba gibi sizlere her şey öğretirim. Herhangi biriniz helaya gittiği zaman önünü ve arkasını kıbleye dönmesin, sağ eliyle de taharetlenmesin.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem üç defa taş ile taharetlenmeyi emreder; tezek ve çürümüş kemikle taharetlenmeyi nehyederdi.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kemik ve tezekten nehyetmesi, bunlardan başka yaprak gibi şeyler ile istinca etmenin caiz oluşuna delildir. Kemik ve tezeğin nehyedilmesine illet olarak onların cinlerin yiyeceği olduğu da hadiste belirtilmiştir.
Ayakkabıdaki dışkının temizliği ise toprak ile olur. Ebu Hüreyre'den bir rivayet şöyle: "Rasulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizden biri, ayakkabısıyla bir pisliğe basarsa, bilesiniz, toprak onu temizler."
b) Hayız Kanı; elbisedeki hayız kanı kaburga kemiğiyle kazını

 
 
 
 
 

Bir namazı özürsüz yere kazaya bırakmak günahı kebairdendir. Bu namaz, kaza edilmekle yerine getirilmiş olur. Fakat bunun tehirinden dolayı oluşan günahın affı için tevbe ve istiğfar lâzımdır. Herhangi bir bahane ile bir namazı tehire, kazaya bırakmaktan son derece sakınmalıdır. Çünkü bunun günahı pek büyüktür. İnsan gerek Rabbına ve gerek insanlara olan borçlarını bir an evvel ödemeye çalışmalıdır. Hayatın müddeti malûm! Borçlarını ödemeden ahirete gidenlerin hallerine ne kadar acınsa azdır.

Namaz kelime-i tevhidden sonra dinin en mühim rüknüdür. Hiç bir surette terk edilmemesi gerekir. Cehalet ve gaflet sebebiyle terkedilirse fırsat bulunduğu anda kazası icabeder, geciktirilmez. Şafii mezhebine göre kazası olan kimsenin sünnet ve cenaze namazı gibi farz-ı kifaye olan namazları kılması haram olduğu gibi, farz olmayan Kabe tavafını etmesi de haramdır. Çünkü yemek, uyku, ticaret, iş zamanı müstesna bütün zamanını kaza kılmaya vermek mecburiyetindedir.

Hanefi mezhebinde ise beş vakit namazın sünneti, duha, kuşluk, tesbih ve teravih gibi hakkında hadis varid olan sünnet, kaza olsa da kılınacaktır. Fakat diğer nafile namazı kılmaktansa kaza ile meşgul olmak daha efdaldir. Doğu ve güney illerimizde Şafii mezhebinden olan kardeşlerimizin bir kısmı zimmetinde kaza bulunduğu gerekçesiyle haklı olarak sünnet kılmaz. Amma bunun yanında kazasını edâ etmez. Halbuki hazır olan namazı kazaya bırakmak haram olduğu gibi kazaya kalmış namazı fırsat bulunduğunda kazası için gayret gösterilmemesi de haramdır. (H. Gönenç, Günümüz Meseleleri, 1/67)

Kaza namazlarıyla iştigal, nafile namazlar ile iştigalden evladır, ehemdir. Fakat farz namazların müekkede olsun olmasın sünnetleri bunların yerine kazaya niyet edilmesi evlâ değildir. Bilâkis bu sünnetlere niyet edilmesi evladır. Hatta kuşluk, tesbih namazları gibi haklarında a’sar varid olan nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler, farz namazlarını ikmal eder. Bunların telafisi mümkün değildir. Kaza namazlarının ise muayyen vakitleri olmadığı için telafileri mümkündür. Maahaza namazları kazaya bırakmak bir günahtır. Bu günahtan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri feda etmek münasip olmaz. Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak avf-i ilâhiye iltica etmesi icab ederken hakkında şefaat-ı nebeviyyenin tecellisine vesile olacak bir kısım mübarek sünnetleri, nafileleri terketmesi nasıl muvafık olabilir? Hem bir kısım vaktiyeleri kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vaktiyeleri kendilerini mükemmil olan sünnetlerden tecrit etmek iki kat kusur olmaz mı? Bunun hilafına olan bazı nakiller, muteber değildir. Müftabih olan kavle muhaliftir.

Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya müsait vakit bulamadıklarını iddia edenler bulunursa, bunlar münsifane bir iddiada bulunmuş sayılmazlar. Beyhude yere en kıymetli vakitlerini zayi eden insanlar, bilmem böyle bir iddiaya ne yüzle cüret edebilirler? (Ö. N. Bilmen İlmihali-183)

Üzerinde dikkatle durulması gereken asıl mesele, mü’minlerin üzerlerine farz olmasına rağmen pek çoğunun namaz kılmamasıdır. Sorun sünnetlerin yerine kazaya niyet edip etmemesi meselesi değildir.

Bu eksikliğin giderilmesi, bundan gafil olan müslümanların usulüne uygun bir tarzda uyarılmaları, dinin pek çok emir ve nehiylerinde olduğu gibi namaza teşvik edilmesi gerekirken namaz kılanların kıldıkları namaz üzerinde durulmasının dinen bir değeri yoktur.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Hureyre’den mervi hadisi şeriflerinde: “Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği husus farz namazdır. Eğer namazı tam olarak yerine getirmişse ne güzel. Eğer yerine getirmemişse şöyle denilir: Bakın bakalım, bunun nafile namazı var mıdır? Eğer nafile namazı varsa, farzların noksanı bu nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer farzlar için de aynı şeyler yapılır.”

Namaz kılmamak hem dünya, hem de ahirette azaba uğramayı gerektiricidir. Ahiretteki azabla ilgili Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Mücrimlere soracaklar ki, sizi cehenneme koyan şey nedir? Namaz kılanlardan değil idik diyecekler.” (Müddessir-43) “Namaz kılıp da namazlardan gafil olanlara azab vardır.” (Maun-4)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Bilerek namazı terkeden kişiden, Allah ve Rasulü’nün zimmeti uzaktır.”

Bütün âlimler namazın, akıllı, büluğ çağına girmiş, hayız ve nifastan temizlenmiş, deli olmayan her müslümana farz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Namaz bedenî bir ibadet olup asla vekalet ve niyabeti kabul etmez. Bir kimsenin başkası yerine namaz kılması sahih olmaz.

Bütün âlimler namazın farz olduğunu inkâr eden kimsenin kâfir ve mürted olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü namazın farz oluşu Kur’an, Sünnet ve icmadan kesin deliller ile sabittir. Tembellik ve umursamazlık sebebiyle namazı kılmayan kimse günahkârdır, fasıktır.

Namaz Allah’ın verdiği sayısız nimetlere karşı bir şükür olmak üzere meşrû kılınmıştır. Namazın ferdî, ictimaî, dinî ve pedagojik bir çok faydaları vardır. Namaz kul ile Allah arasında bağ kurmaktır.

Ebu Hureyre’den rivayet edilen başka bir hadis-i şerifte yine Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Büyük günah işlenmedikçe, beş vakit namaz ile cuma namazı diğer cumaya kadar arada işlenen günahları örterler.” Diğer bir hadis-i şerifte ise: “Baksanıza! Sizden birinin kapısı önünden bir nehir aksa ve her gün beş kere bu nehirde yıkansa, kendisinde kir diye bir şey kalır mı?” Sahabe: “Böyle bir kimsenin bedeninde kirden bir şey kalmaz.” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Beş vakit namaz da böyledir. Allah Teâla bu namazlar sebebiyle kulun hatalarını siler.” buyrulmuştur. (İslam Fıkhı, Prof. Dr. Vehbi Zuhayli, 1/387)

Bugün ümmet-i muhammed böylesi bir ibadetten mahrumken, insanların ömürleri gayr-i meşrû yerlerde israf olmaya devam ederken, sıra sünnet namazları ifâ ile meşgul olan kişilerin ahvalini mi mevzu bahis etmeye geldi? Ne garip şey?!.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadis-i şerifleriyle şöyle buyuruyor: “İslam’ın yapışacak kulpları elbette birer birer kopacaktır. Herbiri çözüldükçe halk, geriye kalanlara yapışıp tutunacaklardır. Bunların en evvel kopanı hükümde adâlet, en sonuncusu da namaz olacaktır.” (Buhari, 3/121)

Beş vakit namazı, mükellef olan her müslüman, mutlaka sünnetleriyle birlikte kılmalıdır.

Namazı kılmama konusunda şayet gaflete düşmüşlerse, tembellik ediyorlarsa, bu hallerine son versinler ve beş vakit namazı usulüne ve şartlarına uygun bir halde kılsınlar. Dünya fanidir, ömür geçicidir. Öldükten sonra mezarda veya mahşerde pişmanlığın hiç faydası yoktur. Allah’ın azabı şiddetlidir.