Sii ve Sunni( TÜRK ve KÜRT Kardestir) Asagilik Amerika , Israil,ingiltere v.b.katildir

MEZHEPLER VE FIKIH

Ana sayfa
bunlari biliyor muydunuz?
hadis ilmi ve uydurmalar
Ümmet
Cihad hükmü
Dini Bilgiler ve Fetvalar
hadisler
islami konular
Dini Sohbetler1
Dini Sohbetler2
Olüm Ve Ahiret
dini sohbetler3
mezhep imamlari ve fikih
Iran Kultur Evi
Amerika ve Siyonistler
Iman ve Insan
kiyamet alametleri
MUCIZATI ISLAMIYYE
boykot israel
dini sorular ve cevaplar

 MEZHEPLER    

            Peygamberimiz zamanında sahabilerin bir meselesi olduğunda Peygamber efendimize          varıp,problemlerini Peygamberimizin tavsiyeleri doğrultusunda,dolayısıyla vahiy ile çözülürdü. Birinci asırdakilerin problemlerini çözecek amil mevcut idi. İkinci devrede,farklı insanların ve fırkaların  İslâmiyete girmeleriyle meselelerde çoğaldı. Merkezden muhite doğru bunları çözecek unsurların azlığı ve zaman içerisinde bunlarında vefatı çözümü zorlaştırmaya başladı.

            Her kes bizatihi Kur’an-ı bilecek ve anlayacak seviye ve kapasitede olmadığından ve olamayacağından bunların tedvini ve içtihadı zarurileşti.

            Kur’an ve Hadis kaynak alınarak,çözülmesi zor meseleler hakkında hüküm bulunanlarla kıyaslanarak veya ümmetin ileri gelen bilginlerinin icma’ ve ittifak ettikleri noktalar esas alınarak sağlıklı ve sıhhatli görüşler oluşmuş oldu. Bu görüş ve görüşler zaman içerisinde tasvib görerek benimsendi ve gidilecek yol anlamına mezheb adını aldı.

            Ve böylece gidilen yol anlamına gelen mezheb ifadesi [1] , zamanla gerek amelde ,gerekse inançtaki uygulamaların farklı gidişatından dolayı farklılıklar arz etmiştir. Ve bu durum genelde o çığırı açanın adıyla adlanmış,fikir ve düşüncesiyle şekillenmiştir. Adeta onun kimliği mezhebi ve onun kimliğini oluşturmuştur. Mezheb onun bir şablonu olmuştur. Tabilerine göre de ya var olmuş,yada varlığını gösteremeden yok olmuştur.

            Sosyal yapının farklılığı da,fikirde farklı düşünceyi ön plana çıkarmıştır. Nitekim İran daki fikir akımlarının temel yapısında şii düşüncenin yatması gibi.[2]

            Mezheb;bir tarz,bir usul,bir metot,bir vitrin,bir kimlik ve bir özelliktir. Kabiliyet,fikir ve düşüncelerin değişik şekillerde yansımalarından ibarettir. Buda kendi içerisinde ifrat,tefrit ve vasat üçgeninde şekillenmeye sebeb olmuştur. Vasatı olan orta ve dengeli kısmı;Ehl-i Sünnet ve Cemaatı oluştururken,ileri ve geri kısmı da bid’a ve sapıklıkların kaygan yollarını doğurmuştur. İnsanların ayaklarını kaydırmıştır. Batmakla kalmamış,bir çoklarını da kendileriyle beraber batırmıştır.

    İhtilaf insanın fıtratında olan bir özelliktir.[4] Ancak yeşertilmesi ve biçimlendirilmesi insanın elindedir. Kur’an ve  O’ndan çıkan mezhebler yanlışları tashih,doğruları tayin etmek üzere zuhur etmiştir. Bunu te’yiden ayette:” Doğrusu bu Kur’an, israiloğullarına,hakkında ihtilaf ede geldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.”[5]                           

            Çünki elde miyar vardır. Hadiste:”Ümmetim dalalet üzere birleşmez. İhtilaf gördüğünüzde SEVÂD-I AZAMA YAPIŞINIZ(iLTİZAM EDİNİZ.)”[6] ,ve Malik bin Enes’den:”Bu ümmetin ahiri ancak evvelinin salah bulduğu şeyle salah bulur.”[7]

            Bir Yahudi Hz. Ali’ye:” Daha Peygamberinizin cenazesini kaldırmadan ihtilafa düştünüz”deyince Hz.Ali:” Biz, onun için ihtilaf ettik,yoksa onun hakkında ihtilaf etmedik. Sizler ayaklarınızda (Mu’cizevi şekilde geçtiğiniz,kızıldenizin)suyu kurumadan, Peygamberinize:” O Mısırlıların ilahları gibi,bize de ilahlar yap.”dediniz,demiştir.[8]

            Bu ölçü ve samimi niyetle ,hakkı aramak amacıyla yola çıkan bir müçtehid Hadisteki şu manaya mâsadak olur:”Hakim (Müçtehid) içtihad ederde doğru hükmü bulursa iki ecir,(bir rivayette on) içtihad ederde hükmünde yanılırsa bir ecir alır.”[9]

            Farklı gibi ortaya konmuş olan hükümler;Peygamberimizin farklı zaman ve zeminlerdeki uygulamalarından farklılık arz etmektedir. Buda gerek onun ve gerekse de getirdiği hükümlerin bütün insanlığı kucaklayacak evrensel hükümler olduğunu göstermektedir. Birkaç misal verecek olursak;

            -Tebük gazası sırasında misafirler için geceli-gündüzlü üç,mukimler için bir gece bir gündüz mest üzerine mesh emir buyurdu.[10]

            Ve tam teşekküllü fotoğraf Şafii hukukçularına göre caiz görülmezken Hanefi hukukçuları kerahetle beraber caiz görmüşlerdir. Asrımızda Mısır alimleri ise:”Yasak olan sadece gölgeli resimlerdir;yani heykellerdir;kalemle çizilen veya makinayla çekilen fotoğraflar gibi gölgesiz resimler,caizdir.”demektedirler.[11]

            En çok münakaşa edilen konulardan biri olan Dar-ı Harb konusunda Serahsiye göre;Şirk ahkamının tamamıyla-yüzde yüz uygulanması. İmam-ı Azama göre hakimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehli küfürde olması,öyle ki;İbni Abidine göre;Müslümanların ahkamı ile müşriklerin ahkamının beraber uygulanması bile orayı Dar-ı Harb yapmamakta,çıkarmamaktadır.[12]

            Ve Cuma namazı konusunda İslam alimlerinin, Cuma namazı ile ilgili ayet ve Hadis ve nakillerine baktığımızda görülen ortak nokta şudur:”Bütün mesele cumayı kılmamak değil,belki en sağlıklı ve sevaplı kılmayı sağlamak üzerine bina edilmiştir. Cuma ve ondan hasıl olacak maksatlar hedeflenmiştir.[13]

            “ Şafii mezhebi ile Hanefi mezhebinden bir kavle göre;zaruret olmadığı halde birkaç yerde Cuma namazı kılınırsa ilk Cuma namazı sahih,diğerleri ise sahih değildir.”denilmiştir.[14]

            Gerek Peygamberimizin döneminde,gerekse ilk dönemlerde Zuhru ahir namazı kılınmayıp,gelişmeler ve bir çok farklı yerlerde Cuma namazının kılınma zaruretinden,birisinin sahib olup,diğerlerinkinin batıl olma tehlikesine karşı ihtiyaten kılınmış olmaktadır. Ancak İmam Muhammede göre farklı yerlerde kılınması caiz görülmüştür. Fetvada bu merkezdedir. Ferdi anlamda; Zuhru ahir nafile neviden düşünülürken,diğer taraftanda kaza namazlarının kılınmış olması uygulanacak güzel uygulamalardandır.

            -Namazda Fatihayı okumaya güç yetiremeyenin öğreninceye kadar kendi dilinde (Farisi)okunmasını caiz görmekle beraber,Ebu Hanifenin daha sonra bu görüşünden vaz geçtiği rivayet edilip, Bediüzzaman da bu fetvanın hususi olduğunu ifade eder.[15]

            Hanefiye göre Nebiz haram,şafiiye göre helaldir.Bu durumda Hanefi Şafiiyi nasıl tenkid edecektir. Bundan dolayı;Tenkid mücerred ilim adına yapılırsa kıymetlidir. Zira yapıcı olmıyan tenkidler iki sebeble yapılır; Biri,karşıyı küçük düşürmek, İkincisi;kendisini büyük göstermek,onun üzerinde bir üstünlüğe sahib olduğunu bildirmek içindir.

            Geçmişten günümüze İslâmın mezhebler yoluyla ittifakı temin etmesine karşı  günümüzde görmekteyiz ki; İngiliz entrikaları her yönüyle tecelli etmektedir.

            İslam devletlerinin başlarındaki gerek idarecilerde,gerekse idaredeki, halk ile olan uyumsuzlukta ingiliz entrikasının mevcut olduğunu İngiliz ajanı Hempher kendi itiraf eder.[16]

            Toplumu ölmüş gitmiş,hiçbir faydası olmayan insanların münakaşasıyla uğraştırır. Onların kendi aralarında bir meselesi yokken,insanları onlarla problem sahibi yaparlar.[17]

            Faizin her çeşidini yaymak lazım geldiğini[18],doğumu sınırlandırıp,birden fazla evliliğe mani olunmasını[19],birer itiraf olarak dile getirir.

            Dünyada olan belirsizlik ve değişimler İslâm alemini de etkilemektedir. Son iki asırda ortaya atılan mezheblerin tevhidi veya diğer tabirle Cemaleddin-i Efgani,Muhammed Abduh,Abdurrahman el-Kevakibi ve onların halefleri olan Reşid Rıza,İbn Badis ve onlarında halefliğini üstlenen ve kaynağının Mısırda olduğu ve bu fikir akımlarını devam ettiren Ferid Vecdi,Ahmed Emin gibi şahsiyetlerin ıslah,tecdid proje ve düşünceleri su-i istimale açık bir doktrin ve harekettir.[20]

            Bu faaliyetlerin altında batıdaki reform faaliyetlerinin etkisi söz konusudur. Oysa kıyas,kıyası maal-fârıktır. Zira batının dini olan Hristiyanlık hak bir din değil ki,onda yapılan değişiklik bizde de geçerli olsun! Ancak bu çalışmalarına rağmen “bütün sosyal sınıfların meseleleri için çözüm üretemedi.”[21]

            İlk kaynaklara dönüş fikrini savunarak ıslahçı müelliflerin mezhebleri taklidden uzaklaşmayı kabul etmekle masumane bir hareket içerisine girme fikrini savunan Reşid Rıza[22] ve zamanımızda Hüseyin Atay gibiler kendi fikirlerini benimsetirken İmam-ı Azam ve İmam-ı Nevevi gibi şahsiyetleri tezyif ve tahkir ederek geçmişi yıkmakla büyük tahribat yaptıklarının farkında ve şuurunda değillerdir. Bunu da taklid yerine ittiba-ı esas almayı benimserler. Teklif güzel,uygulama yanlış. Bazı şeyleri kabul uğruna,bir çoğunu red çıkmaktadır.

            Herkes ehli tahkik değildir. Herkes müçtehid değildir. Bediüzzamanın ifadesiyle;bu zamanda içtihad kapısı açık olmakla beraber altı mani ve engel olduğunu[23] söyleyip şarta bağlamaktadır. Bunu biraz daha serbest bırakan Reşid Rıza ve taraftarları,ashab döneminin icmaını kabul etmekle yetinir.[24] Oysa bu hareketiyle,sınırlandırma yoluna gideyim derken,insanlar sayısınca sınırsız bir yol açmaktadır. Sağlıksız bir çok görüşlerin doğmasına zemin hazırlamaktadır.

            Hanifi fakih ve muhaddislerinden İbn Batta,itikadi konulardaki ihtilafların dini tahrif olduğu gibi, Kur’an-la yetinilmesi gerektiğini iddia etmek sonuçta dini etkisiz hale getirmeyi doğuracağını ifade eder.[25]

            Bu konuda tefriti de doğuran ifrat hareketler,mezhebleri reddetme olaylarının atılan cahilce adımları yer etmese de,zihinlerde yaralar açacaktır. Yıllarca bu meseleler gündemde tutulmaya çalışıldı. Bazen partiler vitrinine konularak,bazen dini kisvelere bürünerek ittifakı değil,ihtilafı körükleme yoluna gidildi. Hatta öyle ki bunun Türkiye ye Malatya dan girdiği de[26] ifade edildi. Bu ifade bütün bütün yabana atılacak bir iddia değildir. Zira Malatya da hemen hemen her hizbin sivri uçlarına rastlamak mümkündür. Bu duygudan da istifade ile mezhebleri kabul etmeme,içtihad ve yeni müçtehidler türemeye başladı. Gerçek bir alimi titreten bir meselede,rahatlıkla bıyığı terlememiş gençler yorumlarını yorulmadan yorumluyorlardı. Böylece adam sayısınca anlamlar daha doğrusu anlamsızlıklar doğuyordu.

            Tenkidi ibadet sayan Said Çekmegil bunlardan birisidir. Değerli meslekdaşım   Ziya  Kesriklioğlu “Müslümanı Anlamaya Çalışmak” adlı kitabının “Tenkid İbadet Olur mu?”[27] başlıklı makalesinde ondan bahsetmiş. Ve bir gün reis yardımcılığı makamında üçümüz oturuyor,bu konuyu tartışıyorduk. S.Çekmegil’e şunu söylemiştim; Müsbet manadaki tenkidde hakkı aramayla beraber bulmak hedeflenir. Şeytani tenkidde ise,hakkı bulmak ve ulaşmak esas ve gaye değildir. İfrat derecesindeki böyle bir tenkidin ibadet değil,şeytani bir hareket olacağını ve bir gün kendisi hakkında da yazacağımı söylediğimde sükut etmişti,ikrardan...

            İşte bu harekettir ki,başları dine bağlamayıp,dinden çıkartmaktadır. “Onlar okun yaydan çıktığı gibi,dinden çıkarlar.”hakikatına tam mâsadak olmaktadırlar. Zira bu tarz bir tenkid tedavi etmek için daha büyük,kapanmaz bir yara açmaya benzemektedir. Bir yanda tedavi meyli,diğer yanda yaralama fiili. Kötü niyetli için bu durum bir hıyanet iken,iyi niyetli için ahmakça bir harekettir. Marifet yara açmadan tedavi etmektir. Adeta ışınla tedavi gibi.

            Bediüzzamanın da tesbit ettiği gibi;beşer ” tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarzı hayat-ı içtimaiyede gitmediğinden,mezhebler taaddüt etmiştir. Eğer,beşerin ekseriyeti mutlakası bir mekteb-i alinin talebesi gibibir tarzı hayatı içtimaiyeyi giyse,bir seviyeye girse;o vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat bu hal-i alem,o hale müsaade etmediği gibi,mezahib de bir olmaz.”[28]

            Mu’tezile ve Harici gibi batıl mezhebler başka dinlerden değil,İslâmın içerisinden yaptıkları bu tenkidlerle dışına çıkmışlardır. Adeta hakkı içinde değil de dışında aramaları,batılı manada felsefe yapmaları safsatalara kapı ve yol açmış oldu. Nice iyiler vardır ki,iyilik zanniyle kötülük yapmışlardır. İşte daha geniş manadaki 73 fırkanın ancak birisi isabetli harekette bulunurken,72-si sapmakta ve saptırmaktadır.

                Adalet,ölçü ve muvazene vasatta yani orta yoldadır. Umum imamların çizdiği o büyük yol ve cadde ve o büyük yolun büyük yolcularının gittikleri yoldur. Hevâ ve hevesten uzak.

            Ekalliyet,münferit hareketler,fevri çıkışlar ise;nazarları kendine çeviren hissi hareketlerdir. Damdan düşmeler gibi. Bunlar mahduttur ve de cevabını bulmuştur. Türkçe Kur’an,ezan,ibadet,hutbe,dar-ı harb,içtihad gibi. Açılan yara öyle büyümektedir ki,artık ehli olmayanda bu konuları gündeme taşımaktadır. Bütün bunları temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp sunmaktaki amaç;İslâmiyeti daha iyi yaşamak yönünde değil, belki yapılmayan durumlar karşısında vicdanı rahatlatmaya çalışmak,nefse fetva vermek,yaşamama yolları keşfederek,o yolda gitme sıkıntılarıdır. Problem yaşayandan değil,yaşamayandan kaynaklanmaktadır. Uygulayanın dert edinmemesine rağmen,uygulamayanın derdini ortaya atması kendisine ait bir dert olup,ancak kendisini bağlar,umumu bağlamaz. Yeter ki gölge etmesin!

            Yanlış bir anlayışta,İslâmiyeti hükmüyle,,her şeyiyle ortadan kalkmış,yürürlük de  olmayan Hristiyanlık ile mukayese yapmak,reform düşüncesiyle tahrib etmektir. Oysa Hristiyanlığın meseleleri    elbise gibidir, değiştirilebilir. Zaten yanlış olduğundan bir zarar değil,fayda sağlar. Katolikden Protestanlığa geçmek gibi.        

            Oysa İslâmın gerek inanç,gerekse de muamelat konuları,etle cildin kaynaşması gibidir. Cildi çıkarmaya çalışmak,hayatı yok etmek demektir. İslâmın temel kaynakları olan;Kur’an,Sünnet,İcma ve Kıyas bütün zaman ve zeminlerde hükmünü icra etmekte,geçerliliğini ve tazeliğini korumaktadır.

            Hristiyan alemi dinlerinin esaslarını Hz. İsa-dan almadıklarından,hem Hz. İsa dünyada hakim olup hükümleri sosyal hayatta geçerli olmadığından,insanlar kaynağı kurumuş değişik yerlerden aldıklarıyla beslenmektedirler.

            İslâm dini;toplum hayatına hakim durumda olup,hükmü her mekanda yürürlükte olan dinin inanç ve muamelat meselesinde doğrudan Peygamberimizden alınmakta,ondan öğrenilmektedir. Böylece onun tedrisatı kıyamete kadar sürmekte,geçerliliğini korumuş olmaktadır.

            “Mezhebsizler”[29] adlı kitapta da genişçe tahlil ve tesbit edildiği üzere,istikrarsız insanlar insanları da istikrarsızlığa sevk ederler. Hayatlarında ve sözlerinde zikzaklı bir yol izlerler.

            Mezheblerin doğması bir cihette kelam ilminin doğmasıyla gelişme gösterir. İtikadi görüşlerdeki farklı anlayışlar,temel konuda bu mezheblerin özellikle Mu’tezile,Cebriye ve Kaderiye gibi mezheblerin önemli çerçevede gün yüzüne çıkmalarına sebeb olmuştur. Özellikle Allah’ın zat ve sıfat,irade ve kader gibi konularda açıkça farklılıklar,görüşler[30] bunların iftirakına ve ayrılmasına neden oldu.

            Bunlar genel olarak,amelde ehl-i sünnet ve cemaatın çoğunluğunun kabul edip uyguladığı;[31]

            İmam-ı Azam Ebu Hanife,Nu’man bin Sabit-in görüşlerinin ağır bastığı Hanefi mezhebi.

            İdris b. Şafiinin görüşlerinin ve içtihadının tedvin edildiği Şafii mezhebi.

            Ahmed b. Hanbelin görüşlerini ihtiva eden Hanbeliyye mezhebi.

            İmam-ı Malikin görüşlerinin toplandığı Malikiyye mezhebi

İtikatta ise;İmam Muhammed Maturidinin görüşlerinin toplandığı Maturidiyye mezhebi.

İmam-ı Eş’ariyyenin görüşlerini ihtiva eden Eş’ariyye mezhebi.

Bunların dışında mevcut olan bir kısım ameldeki mezhebler hak olmakla beraber ya mensubu olmadığından veya birinci derecede kabul görmediğinden varlığını devam ettirememiştir. Veya batıl ve hak olmayışından dolayı itibar edilmemesine veya az bir mensubunun olmasına sebeb olmuştur.

Netice itibariyle;Gerek amelde,gerekse de itikatta,tarihin süzgecinden süzülenler süzülmüş,sağlamlılığını devam ettire gelmişlerdir. Süzülemeyenlerde ya ölmüşler yada mevzi-i münakaşaları sürdüre gelmişlerdir.

Ehli sünnetin sıratı müstakim ve ehli İ’tizalle Cebriyenin ifrat ve tefritleri;ayetleri  anlama farkından doğmuştur.[32]

Başlangıçtan günümüze fikirlerin doğmasına,farklılıkların ortaya çıkmasına,bir yandan da döküntülere sebeb olan bu fikri münakaşa ,sonuçta,yerini bulanlar ve bulamayanları doğurmuştur.

İslâmın başlangıçtaki zenginliği,sonuca doğru zenginliklerin-gerek fikirlerde,gerekse uygulamada-çıkmasını,kabiliyetlerin gelişmesini sağlamıştır.

Günümüzle şöyle bir mukayese yapacak olursak;Günümüzdeki meseleler,gündelik meseleler olup,günlük yer işgal ederler. Saman alevi gibi bir anda parlar ve söner. Pek de geleceği dolduracak ve doyuracak bir kapasiteye sahip olmayan münakaşalardır. Geriye bakıldığında iz bırakan değil,leke bırakan kavgalı bir yapı...

Proje üreten toplumdan ziyade,üretenleri üğüden ve tüketen bir manzara oluşturmaktadır. Bu günkü uğraşılan bu meseleler ile beraber, geçmişteki meşgul olunan eğitim,kültür ve fikir yapısındaki oluşan büyüklüğün farkı zahirdir.

Köklü bir yapı ile,köksüz bir yapı...Bir yanda kimliğini bulmuş bir milletin zenginleşme çabası,diğer yanda kimliğini bulamamanın ezikliği altında kıvranan bir toplum...

Hak mezheblerin tek bir mezheb ile sınırlandırılmayıp,çok olması o dinin zenginliğinden ve de farklı kabiliyetlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Neticede aynı noktada ve tek bir havuzda toplanılmaktadır.

Özetle;Osmanlıda gerek mezheb,gerekse de fikir akımlarının çıkması,ileriye dönük fikir akımlarının artmasına,köklü meselelerle umumi çapta iştiğal etmelerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi ise;bu meselelerin gündelik ve siyasi olayların ğubarı altında kalıp,konuşulmaması,unutulmasını da netice vermektedir.

Akıl ve fikir değil,cerbeze hakim kılınmaktadır.

Mezhebler kendi i,çerisinde 3 kısma ayrılır:1)Fıkhi –ameli-mezhebler. 2)İtikadi mezhebler. 3)Yeni çıkan mezhebler.

                                   -     FIKHİ           MEZHEBLER      -                                                                            -     HANEFİ       MEZHEBİ    -

                H.80-150yılları arasında yaşamıştır.Asıl adı Nu’man b. Sabit olup büyük imam olmasından  dolayı İmam-ı Azam,Hanife-nin babası anlamına da Ebu Hanife adıyla zikredilmektedir.

Küçük yaşından itibaren Kur’an-ı Kerimi hıfzeden imam,diğer islam bilgilerinden de derinleşme yoluna girmiştir.

Emevi ve Abbasiler döneminde (50+20=70 yıl) yaşayan imama Mansur Kadılık teklif

eder. Bunu kabul etmeyen imamı hapse atar ve 15 gün sonra vefat eder.

Fikirlerin çarpıştığı yer olan Irakta yetişen imam kitap ve sünnetle beraber kıyası çok kullanırdı. Rey ehli idi. kıyası yaparken,olayları tüm yönleriyle ele alır,ona göre kıyasla hüküm verirdi.

Hanefi mezhebinin kuruluşunda talebesi Ebu Yusufun (Ö.H.182,M.798) büyük katkısı olduğu gibi, yayılmasında da önemli rol oynamıştır.

İmam-ı Muhammed ve Züfer de bu mezhebin te’sisinde harç rolünü oynamışlardır.

Bu konuda bir beyitte;” Fıkhı İbn-i Mes’ud ekti,Alkame biçti,İbrahim Naha-i harman yapıp dövdü,Ebu Hanife Nu’man öğüttü,İmam Ebu Yusuf Yakub hamurunu kardı,İmam-ı Muhammed-de ekmek yapıp pişirdi,diğer insanlar da hazır yiyorlar.”

Özellikle Osmanlı döneminde devletin resmi mezhebi oluşu,yayılışında önemli rol oynar. Özellikle dört mezheb içerisinde en çok mensubu olan mezhebdir. Ağırlıkla şehirlerde yaşıyanların kabul edip uyguladığı bir mezheb olmaktadır.           

Fıkhın ruhu olup bir umman olan Nu’man bi Sabit;İmam-ı Suyutinin de delil olarak aldığı gibi;[33]”İlim süreyya da asılı bulunsaydı,o ilme fars neslinden bir adam yine de sahib olurdu.”Hadisine mazhar olmuş üstün bir şahsiyettir.

Bir gece rüyasında:” Rasulullahın kabrini açıp,mübarek kemiklerinin parçalarını bir araya getirir şekilde gördüğünü”söyleyen imamın,rüyasını yorumlayan rüya yorumcusu İbn-i Sirin-in şöyle yorumladığını ısrarla anlatmasını isteyenlere şöyle nakleder:”Rasulullahın kabrini açmak,üzeri örtülü kalan ilmi açmak,kemiklerini bir araya getirmekte,sünnetini bir araya getirmektir,dedi. Benim ilmi faaliyetim bunu yapacağımın işareti imiş.”der.[34] 

Takva sahibi imam yiyeceğe dikkat eder,haramdan şiddetle kaçınırdı. Öyle ki hırsızlarca çalınan bir koyun sebebiyle uzun müddet et yememiştir.

İmam-ı Azam-[35] ın üstünlüğü umum alimlerce kabul edilmektedir. Ticaretle uğraşıp maddi imkanlarını  ve o imkan ile talebelerin okumasını temin eden imamın en belirgin ve ilk akla gelen hususiyeti,fakihliğidir. Buda onun gerçek ve mümtaz vasfını göstermektedir.

Hacda iken Muhammed Bakır’a İmam-ı Azam gösterilerek;-işte dini yıkan adam-denildiğinde,M.Bakır hiddetlenir ve imam onu sükunete davet ederek şöyle der:” Ben hiçbir şeyi aklımla yapmış değilim” Ve,Meni mi pis,bevl mi? diye sorduğunda M.Bakır, Bevl deyince,-evet-bende öyle diyorum. Eğer ben aklıma göre hareket etseydim,her bevilden sonra guslün gerekmesini söylerdim. ( Hadiste de,kabrin en büyük cezasının bevl-den olduğu belirtilir.)

-Oruç mu,namaz mı daha faziletli? –Namaz-deyince-evet- der. Akla göre gitseydim kadınların hayız halinde iken terk ettikleri oruç ve namazdan orucu değil,namazı kaza etmelerini söylerdim.

-Abdestte ayakların altımı,üstümü yıkanır? –üstü-deyince,kirlenen altıdır. Altın meshedilmesini söylemem gerekirdi,diyerek ilzam eder.

Hanefi fakihi İbn-i Abidin şöyle buyurur:” Bir işin,bir ibadetin sahih olması için dört mezhebten birine uygun olması lazımdır.Bir ibadeti yaparken,şartlarından biri,bir mezhebe,başka biride,başka mezhebe uygun olursa,bu ibadet sahih olmaz.”[36]

 

                                   -    İMAM-I    ŞÂFİİ   -

            Ebu Hanifenin vefatıyla dünyaya gelen (150-204) İmam-ı Şafii;Rasulullahın müjdesine mazhar olmuş,anne ve baba tarafından neseben Rasulullaha varan mümtaz bir şahsiyettir.

            Hadiste:”Kureyşten bir alim çıkacak,yer yüzünü ilimle dolduracaktır.”[37]                  

            İlme karşı gayet hırslı olan imam-ı Şafii;gecesini üçe ayırır:Bir kısmında ilmi çalışma yapar,bir kısmında ibadet ve diğer bir kısmını da  uykuya ayırırdı. bu özelliğindendir ki;daha 9 yaşında hafız,15 yaşında da fetva vermeye ehil olduğu görülür ve bilinir.[38]

            İmam-ı Malikin hadis kitabı olan Muvatta-ını ezberleyen Muhammed İdris bin Şafii,zeka bakımından gayet üstün bir zekaya malik bir şahsiyettir.

            Diğer zatlardan İmam-ı Malik,Ahmed bin Hanbel,İmam-ı Azamın talebelerinden İmam-ı Yusuf,İmam-ı Muhammed ve bir çok alimle görüşen bu zat,hayatını ilim tahsiliyle de noktalar.

            Şam-da,Gazze de dünyaya gelen İmam_ı Şafii,Mısırda kalıb orada vefat etmesi,Mısır ve Şam da kabul görmesini sağlamıştır. Oranın resmi bir mezhebi olmuştur.

            Dedesi Şafii Peygamberimize kavuşmuş,babası Sabit de Bedir gazvesinde islamiyeti kabul eden bir sahabidir.

            İlim için seyahatta bulunmuş,Irak da İmam Muhammed-den ders almış,bir çok eser yazmıştır.

            Usul-i fıkhın kurucusudur.

            Kitap,sünnet,icma-ı esas alır,ona göre hüküm verirdi.

            -Her yıl Rum diyarından Harun Reşide haraç gelirdi. Bir defasında gelmeyince dediler: Bizimde alimlerimiz var. Müslüman alimlerle yarışsınlar. Eğer müslümanlar yenerse bu haracı öderiz. Bizimkiler yenerse biz müslümanlardan isteriz,dediler ve bahse 400 ruhbanla katıldılar.

            Halife Şafiiyi çağırttı. Şafii-de dicle ırmağının yanında oturalım,dedi. Bağdad halkı,ulemalar ve halifede hep katıldılar. Şafii hazretleri de bir aba giymiş olduğu halde geldi. Seccadesini Dicle ırmağı üzerine döşedi,üstüne oturdu.

            -Kim benimle muhasebe edecekse gelsin,dedi. 400 Rahib Hz: Şafii-den bu kerameti görünce hepsi birden müslüman oldular. Durumu Kayseri Rum-a haber verdiler. Durumu öğrenen Rum Kayseri;-Şükür bu kadarına. İyi ki burada değildi. Bur da olsa tüm tebaam müslüman olurdu,dedi.

 

                                               -       İMAM-I   MALİK    -

H.93-179 yılları arasında yaşayan İmam Malik,Medine de doğup,orada vefat etmiştir.

Kırk sene çalışarak 100 bin hadis toplayarak,bunlar içerisinden 4 binini seçip oluşturduğu Muvatta kitabı meşhur eserlerdendir.[39] 

İlimde mükemmel olan bu zat,takvada da öyle idi.

Harun Reşid kendisine,çocuklarına ders vermek için saraya gelmesini teklif ettiğinde:” İlim gelmez,ilme gelinir.” sözüyle zühd-deki tavrını da göstermiştir.

Kitap,sünnet,icma  ve kıyası delil olarak kabul etmekle beraber Medine ehlinin ameline de i’tibar eder. O kendisi için bir tercih sebebidir.

 

 

                                 -    AHMED  BİN   HANBEL     -

164-241 yılları arasında Bağdad-da yaşamıştır.

Hadisle ziyade iştiğalinden dolayı Muhaddis olarak da zikredilmektedir.

Bir milyon hadisi hıfzına alan bu zatın mezhebinin mensublarının diğerlerine göre az olması;çıktığında diğerlerinin çıkmış ve yaygın olmasındandır.

30 bin hadisten oluşub,7 yüz bin hadisten seçilen meşhur –Müsned- adlı hadis kitabına sahibtir.[40]

Takva ve azimeti esas tutan bu zat;gece kıldığı iki rekat namazın birinci rekatında Kur’an-ın yarısını,diğer ikinci rekatında da diğer yarısını okuduğunu ifade etmiştir.

Halife Me’mun zamanında içtihadi bir durum olan –Kur’an mahluk mu,değil mi?-tartışmasından dolayı,ağzından çıkan sözün ve nefesin mahluk olduğunu- Lafzen ve manen Kur’an-ın mahluk olmadığını ifade edip kabul etmeyen imamı, 28 ay hapis de bırakıp,işkenceye maruz bırakarak, vefatının da bundan kaynaklanan sıkıntılardan meydana geldiği de bildirilmektedir.

 

                                                           -    ZAHİRİYYE   -

 

Bu mezhebi ortaya atan iki alimdir. Birisi, Davud ez- Zahiri el- İsbehani-dir. (Ö.H270) Bu zat mezhebin ilk kurucusu sayılır.

İkincisi de;İbn-i Hazm el- Endülisidir. (Ö.H.456) Mezhebin kurucusu olma vasfına sahib bulunmakla beraber,Zahiri mezhebini açıklayan ve bütün delillerini ortaya koyan odur.

Adından da anlaşıldığı üzere ;Zahire göre hükmeden bu mezhebin referansı ve kaynağı Kur’an olup,re’yi kabul etmez. Sadece Nas-lar delil kabul edilir.

Fikrinin ana teması ve inançtaki ölçüsü;” Allah’ın dini zahirdir,onda batın yoktur;cehr’dir,onda sır yoktur;burhandır,onda gevşeklik yoktur.”der.[41]

İstishabı (Müstahab) da şu ayetten dolayı kabul ederler:” Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur.”[42]

Diğer mezheblere olan muhalefetleri de,bu zahiri hükmün dışında başka  bir delil kabul etmemeleridir ki, mesela; Ölüm döşeğindeki birinin tasarrufları,malını başkalarına bırakma endişesinden  dolayı varislere bırakılır. Zahirilere göre böyle bir hastanın tasarrufları,aynı sağlam insanların tasarrufları gibidir. Dolayısıyla böyle bir hasta,bütün malını hibe etse hiçbir kimsenin itiraz hakkı yoktur. Zira ölüm döşeğindeki hastanın tasarruflarını kayıt altına alan Seddü-z Zerayi’a dayanan re’ydir. Halbuki zahiriler re’yin hiçbir çeşidini tanımamaktadırlar.

Zahiriler re’yi terk edip,nass-lara sarılacağız,derken son derece tuhaf hükümleri ileri sürmüşlerdir. Mesela; İnsanın idrarı ile suyun pis olacağını hadise dayandırıp hükmederken, öte yandan domuzun idrarıyla suyun pis olmayacağına hükmetmişlerdir. Zira bu konuda bir nass yoktur,derler. Onlara hayvanın idrarı etine bağlıdır,domuzun eti ise pistir,denilse onlar,bu bir re’ydir. İslamın hükümlerinde re’yin bir yeri yoktur,derler.

 

                                                           -   EVZAİYYE    -

İlk olarak ortaya çıkan mezheblerden birisi olan İmam-ı Evzai-nin mezhebidir. Kendisi –88- de Baalbek-de doğmuş, -157- de Beyrutta vefat etmiştir.

Şamda zuhur eden bu mezheb,Endülüse kadar yayılmıştır.

Ancak kendi zamanında bulunan Maliki mezhebinin galebe etmesiyle bu mezheb çöküntüye uğramış,nazarlar Maliki mezhebine çevrilmiştir.

Her ne kadar kendisi takva sahibi olup, İmam-ı Azamla görüşerek koyduğu esaslarda onunkilere yakın esaslar olsa da;zamanla tabilerinin olmaması bu mezhebin ortadan kalkmasına sebeb olmuştur.

 

                                                       -   SEVRİYYE    -

Evza-i gibi, Süfyan-ı Sevri-nin ortaya koymuş olduğu o dönemin bu mezhebi revaç da idi.

Süfyan-ı Sevri H. 97 yılında Kufe de doğmuş, 161 de Basra da vefat etmiştir.

Hadis konusunda imam olup,İmam-ı malike de takdimi olan bir kişidir.

Ebu Hanife ile görüşüb,sohbetleri olan Sevri-nin mezhebi Horasan taraflarına kadar yayılmıştır.

Kendi zamanlarında daha bir çok müçtehid ve mezhebler olmasına rağmen bu iştihar bulmuştur. Ancak zamanla 4 mezhebin yayılıb tedvin edilmesiyle de bu iki mezheb inkiraza uğramıştır.

 

                                               -    İTİKADİ   MEZHEBLER    -

                                               -   CEBRİYE     -

Sahabe ve Emeviler döneminde başlamış olan itikadi meseleler ,özellikle kader, insan ve Cenâb-ı Hakkın fiilleri konusundaki tartışmalar,bazı ayrık otları kabilinden inançtaki sapık mezhebleri doğurmuştur.

Bunun öncülüğünü Yahudilerin üstlendiğini görmekteyiz. Bu sapık görüşlerini,bozulmuş Yahudilikten kalan geçmişlerin hikayeleriyle pekiştirerek müslümanlara talim etmeleri,tahrikle teşvik etmeleri bunların çıkışını hızlandırmıştır.

Nitekim Cebriyeye ilk daveti yaptığı söylenen Ca’d bin Dirhem bu yanlış fikirlerini  Şam-daki bir Yahudiden öğrenmiş ve Basra da halkın arasında yaymıştır. Ondan da Cehm b. Safvan öğrenmiş ve yaymıştır. Sadece bununla sınırlı olmayıp, İran menşeli görüşler, Zerdüşlük, Maniheizm ve bunların uzantılarında etkisi vardır.

Nitekim:”Hasandan rivayet edildiğine göre; İranlı bir adam Peygambere (S.a.m) gelerek şöyle dedi: “Ben İran halkının,kızlarıyla ve kız kardeşleriyle nikahlandıklarına şahid oldum. Kendilerine niçin böyle yapıyorsunuz? denildiği zaman;bu, Allahın kaza ve kaderidir,diyorlar. Bunun üzerine Rasulullah (S.A.M):” Benim ümmetimden de aynen böyle söyleyenler bulunacaktır. İşte onlar,ümmetimin mecusileridir.”buyurdular.

Cebriye[43] mezhebinin esası;fiilleri gerçek manasıyla kuldan nefyetmek ve Allaha yüklemektir. Çünki cebriyeye göre kul, istitaatla muttasıf değildir. Fiillerinde mecbur olub,ne kudrete,ne iradeye ve nede hürriyete,ihtiyara sahibtir. Cansızlar gibi ki;ağaç meyve verdi,su aktı,taş yuvarlandı,güneş doğub battı,gök yüzü bulutlandı,otlar yeşerdi,vs,misali,sevab ve ikabda cebirdir ve eğer cebir ,zorlama varsa haliyle teklifte cebir olacaktır.

Bunların delilleri hakkında İbni Hazm şöyle der:” cebriye şu tarzda delil getirmiş ve demiştir ki; Allahu Taala fa’al olub,yarattığından hiçbir şeye benzemediğine göre,ondan başka hiçbir kimsenin de,fa’al olmaması iktiza eder. Fiili insana izafe etmenin manası da; Zeyd öldü,tarzında laf etmekten başka bir şey değildir. Zira onu öldüren Allahtır. Yine bina yapıldı deriz,aslında onu ortaya koyanda Allahtır.

Hasanı Basri Cebriyeye adam toplayan,Basra halkından bir kısmına yazdığı mektubunda:” Kim Allaha,kaza ve kaderine inanmazsa,elbette kafir olur. Allaha zorla ve istemeyerek itaat,üstün gelmek içinde isyan edilemez. Çünki o,kullarına verdiği mülkün maliki,ve onlara lutfettiği kudretin kadiridir. Eğer Allaha itaatla amel ederlerse,oda kendileri ile işledikleri amellerin arasına bir perde koymaz. Fakat mâsiyetle amel ederlerse,dilediği takdirde yine Cenâb-ı Hak yaptıkları ile kendileri arasına bir perde geçer. Buna göre Allah,bir şey yapmadıkları takdirde,elbette onları bir şey yapmaya zorlamaz. Çünki Allahu Taala şayet mahluku itaate zorlamış,cebir etmiş olsa,kendilerinden sevab düşer. İsyana icbar etmiş olsa,bu defada cezaları sakıt olmuş olur. Ve yine onları ihmal etmiş olsa,kudret babında acze düşmüş olur. Halbuki Cenâb-ı Hak mahlukat için kendilerinden gizlediği bir meşiyyete sahiptir.Eğer onlar itaatla amel ederlerse,Allah da kendilerine iyilikle amel edecektir.”der.

Maturidi mezhebinin frenlediği bu mezhebin görüşlerinden bazıları:

-Cennet ve Cehennem fanidir,mutlak manada baki değildir. 

-İman ma’rifet,küfür cehildir. Peygamberin vasıflarını bilen Yahudiler,gönülleri yakini olarak inanıp,inkar eden müşriklerde mü’mindir,derler.

Allahın kelâmı kadim değil,hadistir. Halkı Kur’an meselesi olan,Kur’an-ın mahluk olma düşüncesinin de temelini oluşturmaktadır.

-Allahı,mahlukatın vasıflandırdığı vasıflarla –ilim ve Hayat gibi- vasıflandırmaz.

-Kıyamet gününde Allahın görülmesini nefyeder.

 

                                                        -   KADERİYYE   -

Emeviler döneminden itibaren Kaza ve Kader meselelerinin konuşulmasıyla beraber gelişme gösteren bu akım, Cebriyenin aksine ,adeta Allahın iradesini insanın cüz_i iradesinden nefyederek, müstakillen insanın iradesine bağlamaktadır. Mu’tezilede bunlardan biridir. Bu noktada kaderiyye ile birleşmiş olmaları onları kaderiyyenin içerisinde bir müstakil mezheb kılmıştır.

Kaderiyye farklı olarak insanın amelini esas alarak – fiili ve işi esas kabul etmiştir. Nitekim bunların reislerinden Ba’bed b. Halid el- Cüheni,Kaderi günaha sebeb gösteren bir kişiye; Kader yoktur,aslolan iştir.”diyerek,önce iş,sonra ilim,daha sonrada irade gelir. Burada Kaderin Allahdan adeta tecrid edilerek değerlendirilmiş olması,kaderiyye diye isimlendirilmelerine neden olmuştur. İnsana farklı bir nüfuz alanı çizmiş olmaktadırlar.

Irak ve Basrada cereyan eden bu akımın ilk mensubunun başlangıçta hristiyan iken müslüman olup,tekrar hrıstiyanlığa geçen bir ıraklı olduğu ifade edilir. Başlangıç da bundan ve buradan yayılan bu fikir ve akımı,İran ve Horasana kadar yayılmıştır.

Hadiste:” Kaderiye ,bu ümmetin mecusileridir.”

“Ümmetimden iki sınıf vardır ki,bunlar için İslâmda bir nasib yoktur.1)Mürci-e 2)Kaderiye”[44]

 

                                                        -   MÜRCİ-E    -

Bu mezheb kebire yani büyük günah işleyenleri ele alıp,durumları hakkında farklı görüşlere sahne olmuştur. Hz. Osmanın şehid edilmesiyle devreye giren bu mezheb bir yandan; Allahın geniş af sahibi olup,küfür hariç ,Allah bütün günahları affeder,demekle bir yandan kendilerini temize çıkarmaya çalışırken ,diğer yandan da isyancılara sığınak,bozgunculuğa da vesile olmuştur.

Diğer bir kısımda o dönemde çıkan fitne ve olaylar karşısında susmayı tercih edip,bir hükme varmayanlar.

Haricilerin kafir dediği,Mu’tezilenin mü’min değil,bazen de müslümandır dediği, Hasan-ı Basri ve bir kısım tabiinin de münafıktır dediği büyük günah konusunda daha esnek davranan mürci-e affı ön plana çıkarmıştır. Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Cumhur ise; O kişi asi bir mü’min olup,işi Allaha kalmıştır. Dilerse günahınca azab eder,dilerse affeder demiştir

Hadiste:” İlerde bir sürü fitneler çıkacaktır.Bu fitneler içinde,oturan yürüyenden,yürüyende koşandan daha hayırlıdır. O fitneler üzerinize geldiği veya koptuğu zaman,gözünüzü dört açın! Artık o zaman içinizden kimin bir devesi,kimin bir koyunu ve kimin bir tarlası varsa,bunlara birer tane daha eklesin! Bunun üzerine bir adam: Peki ya Rasulallah!Ya hiç devesi,koyunu ve tarlası olmayan ne yapsın?deyince,Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:” Oda tutar kılıcını alır ve bir taşla vurarak ağzını körletir. Artık sonra kurtulabilirse kurtulsun.” buyurularak,bir yandan çıkacak fitnelerden haber verilmekte,bir yandanda kıl-ü kal -den kaçınarak,ifrat ve tefritten uzaklaşarak orta yolu tavsiye etmiştir.

Hadiste:”Ümmetimden iki sınıf vardır ki,bunlar için İslamda bir nasib yoktur. 1)Mürci-e 2)Kaderiye.[45]

 

                                              

                                               -  MU’TEZİLE   -

Emeviler döneminde ortaya çıkan bu mezheb , “Abbasiler döneminde Bağdad, Şia,Mu’tezile, Selefiyye ve Eş’ariyye gibi belli başlı kelam mekteblerinin serpilip geliştiği en önemli kültür merkezlerinden biriydi.”[46]

Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden olaylar ile gündeme giren bu mezheb, Hasan-ı Basri-nin meclisine devam eden Vasıl bin Ata-nın oradan kovulması ve ayrılmasıyla –ayrılanlar-adıyla bu adı almıştır.

Genel görüşleri:1) Tevhid. Allahı sıfatları olan alim,kadir olarak düşünmeyip,birlemek. Aksi takdirde sıfatlarıyla başka ilahlar düşünülmüş olacaktır,der.

2)İnsan fiilinin halıkıdır,der.

3)El- Va’d vel- Va’id. Yapılan işlerinin karşılığının görülmesidir.

Cebriyenin aklı ve sebebleri reddetmesine karşı,Mu’tezile aklı hakim kılmakta ve sebebi hakiki olarak kabul etmektedir.[47]

Mu’tezile mezhebi ve bir kısım hariciye mezhebi:” Günahı kebairi irtikab eden,kafir olur veya iman ve küfür ortasında kalır”diye hükümlerinde hata ettiklerini”[48],ifade ederlerken bunu küfürle eş tutmalarını:” Biz o gün günahkarları gözleri masmavi bir şekilde mahşerde toplayacağız.”[49] ayetindeki Mücrimler ifadesinden çıkarmaktadırlar.[50]

Ve amelsiz imanın faydasız olduğuna dair ayette:” Onların yaptıkları her bir (iyi) işi dikkate alırız,fakat onu saçılmış zerreler haline getiririz.”[51]

Mu’tezile kötülüklerin mesela dalaletin yaratılmasını Allaha vermemeyi şu ayete dayandırır:” Biz senden sonra kavmini İmtihan ettik. Samiri onları saptırdı.”[52] Saptırmanın Samiriye izafe edilmesiyle delil getirilir. Oysa o bir saptırmada şiddetlisi olarak nitelendirilir,yaratan yine Allahdır.[53]

Kelamda önemli bir yer tutan –Hüsün ve Kubuh- konusunda ,ehli sünnet dinin bildirmesiyle bilinmesini öne sürerken, Mu’tezile aklı ön plana çıkararak,onu esas almışlardır.[54]

Mu’tezile Kur’an-daki :” O bir zikirdir.” ayetini delil getirerek muhdes ve yaratılmış olduğuna –dip notdaki- âyetlerle delil getirir.[55]

İmam-ı Eş’arinin kitabı olan –el İbane- de,Mu’tezilenin- Allahın cennetde görülmeyeceği,sıfatların inkârı,görüşü tenkid edilmektedir.[56]

Mu’tezile mezhebi;her ne kadar içerisinde Mu’tezili olan Zemahşeri gibi,ilimde,mantıkta,dilde derinleşen bir müstesna şahsiyet olsa da merdut,ehli sünnetce kabul edilmeyen reddedilmiş batıl bir mezhebdir.[57]

 

 

                                               -    EŞ’ARİYYE    -

Fıkıhta şafii mezhebine mensub olanların genelde fikirlerini kabul ettikleri itikadi bir mezheb olan Eş’ariyye;Ebu’l Hasan el-Eş’ari-nin (ö.324 /935-36)[58]fikirlerini ihtiva etmektedir.

Kendi döneminde yaygın olan bir çok batıl mezheb vardı. Başlangıç da kendiside Mu’tezilenin görüşlerini benimsemesine rağmen,bundaki yanlışları bizatihi içinden birisi olarak yanlışlıkları görmüş ve bu görüşlerinden vaz geçerek ayrılmıştır. Bunu kendisi bir Cuma günü halka şöyle ilan etmiştir:

“ Ey insanlar! Beni bilen bilir,bilmeyenlere de işte kendimi tanıtıyorum. Ben falan oğlu filanım. Vaktiyle Kur’an-ı Kerimin mahluk olduğunu , Allah-u Taalanın gözlerle görülemeyeceğini ve kötü fiilleri kendimin (Kul fiilinin halıkıdır.) işlediğini söylerdim. Ama,artık tevbe etmiş,sözlerim ve fiillerimden dönmüş ve Mu’tezileyi red için ortaya çıkmış bulunuyorum. Evet,onların bütün kirli çamaşırlarını ortaya dökecek,ayıp ve eksiklerini bir mir gözlerinizin önüne sereceğim,diyerek Mu’tezile ve Kaderiyye mezhebini orada delilleriyle çürüterek,kendisinin de ehli sünnet mezhebi yani,doğru,gidilecek bir mezheb,diğer mezhebler gibi his ve hevaya göre değil de,Hadis ve ayetlere istinad edilmesi gerektiğini,aksi halde ister istemez,his ve heva ile hareket edilerek,yanlış hükümler verileceğini halka söylemiştir.”

İmam-ı Eş’ari mezhebini şöyle tarif eder:” Bizim söylemekte olduğumuz söz ve inanmakta olduğumuz din; Allahın kitabı Kur’an-a,Rasulünün sünnetine,sahabe,tabiin ve hadis imamlarından rivayet edilen hususlara sımsıkı sarılmaktan ibarettir.Evet,işte biz bunlara yapışırız. Allahın yüzünü ak etmesini,derecesini yüceltmesini ve ecrini kat kat vermesini niyaz eylediğimiz Ahmed ibni Hanbelin kabul ettiği ve inandığı esasların peşinden gider,onun sözüne ve görüşüne muhalif olan kimselerden uzaklaşırız.”demektedir.

Böylece ehli sünnet ve cemaatın çizgisinde devam eden Eş’ari,Mu’tezileye de büyük darbe vurarak,yayılmasını durdurmuş ve engellemekle büyük bir hizmette bulunmuştur.

Eş’ari Maturiden bazı noktalarda ayrılmakla beraber[59],temel noktalarda birleşmektedirler.

 

                       

            -   MATURİDİYYE   -

Fıkıhda Hanefi mezhebine mensub olanların ekseriyetinin itikadda da kabul ettikleri Ebu Mansur Muhammed el Maturidi(ö.h.268) ismiyle bilinmekte,H.3.asrın sonlarında ortaya çıkarak,o zamanda yayılmakta olan mu’tezilenin fikirlerini mantıki olarak çürütmüştür.

Ebu Hanifenin kabul ettiği hükümlerde bir birlik içerisinde olan Maturidi,Şeriatın hükümlerini akli,mantıki delillerle isbat etmiş,şeriate aykırı düşmedikçe aklın hükmünü ön plana çıkararak kabul etmiştir.[60]

Eş’ariyle bir çok noktada birlik içerisinde olup,ayrıldıkları noktalarda on-u geçmemektedir.[61]

Mesela ayrıldıkları noktalar; Maturidiler,Ebu Hanifenin metoduna uyarak,marifetullahın akılla idrakini vacib saymışlardır.

Eş’ariler ise;şeriat kanunuyla ancak vacib olacağını söylemişlerdir.

 

 

                                               -     SELEFİYYE    -

H. 4. asırda çıkıp, meseleleri Kur’an ve Hadis ölçü ve esas alınarak izah ve başvurulmasını temel alan hak bir mezhebdir.

Bu noktada Eş’ari ve Maturidiye muhalefet etmektedirler.

H.7. asırda bu mezhebin ihyasına çalışan İbni Teymiye ,bazen ihtilaflara sebeb olan Kur’an ve Hadis dışındaki kaynakları kabul etmeyip,itibar etmemeye sebeb olmuşlar. Her görüşün kaynağının bizatihi bu iki kaynak da mevcut olması gerektiğini savunmuşlardır. Neticede buda,kendisinin görüşüne uyanı almayı,uymayan noktalarda da farklı anlayışları doğuracak görüşlerin çıkmasını netice vermiştir. Yani kaynağı iki kaynakla inhisar altına alan bu görüş,gerçekte binlerce sağlıklı-sağlıksız kaynağın doğmasına neden olmuştur.

Selefiyun,Allahın vasıfları ve işleri hakkında,Kur’an-ı Kerim veya sünnette mevcut olan her şeyi kabul ederler.

Selefiye,Allahın sevgi,gazap,öfke,rıza,nida ve arş üzerine karar kıldığını kabul ederler.

Selefiye,müteşabih ayetler konusunda ihtilafa düşüp,te’vilini caiz görmemişlerdir.

Hz. Peygamber zamanında Medineye devamlı olarak müteşabih ayetleri soran bir adam gelir. Hz. Peygamber (S.A.M9 ona;Hz. Ömeri gönderir. Hz. Ömer bir hurma dalıyla adamın kafasını yarar ve izin vererek memleketine gönderir. Ayrıca; Ebu Musa el- Eş’ariye yazdığı mektubunda “ Bu kimseyle hiçbir kimse düşüp kalkmasın.”der.

Seleften Malik bin Enes:” İstiva ma’lum,keyfiyeti meçhuldür. Ona iman vacib,onun ne olduğunu sormak bid’attır.”der.

Özetle; İnsan Kur’an ve Sünnetde geçen müteşabihatın maksadını bilemeyeceğini itiraf etmek mecburiyetindedir.

-Kayıtsız,şartsız müteşabihata iman etmelidir.

E.Hamdi Yazır,Haşeviyye ve selefiyye mezhebinin farklı olduğunu  şöyle belirtir;é Allahı insana benzetip zahire göre hükmetmesi,bunun aslı Selefiyye olmayıp,birbirinden ayrıdır."[62] der.

                                               -   HARİCİLER    _

Hz. Osmanın şehid edilmesinden sonra başlayıp,katilinin bulunmasını isteyenlerin Hz. Ali ye karşı ayaklanmalarıyla başlamış ve gelişmiştir. Olayı zamana ve katillerinin tesbitine bağlayan Hz. Alinin bu tutumunu pasiflikle değerlendiren tarafların bu tutumlarının siyasetle de bağlandırılması üzerine,patlak vermiştir.

Hz.Talha,Zübeyir ve Hz. Âişenin birlikte Hz. Aliye karşı gelmesiyle Cemel vak’ası, Suriye valisi olan Hz. Muaviyenin de halkı peşinden sürükleyip,Hz. Osmanın intikamını alma düşüncesiyle giriştiği bu kanlı savaş da 26 Temmuz 657 yılında Sıffin savaşı olarak baş göstermiştir.

Sıffin savaşında Muaviye taraftarlarının kayıp verip mağlubiyetleri üzerine siyasi dahi Amr b. Âs-ın tavsiyesi üzerine muaviye taraftarlarının mızraklarına Kur’an nüsha ve sayfalarını asmaları üzerine karşı tarafta bir durma ,durgunluk ve ihtilaf meydana geldi. Bu tereddütten istifade ile Kur’an-ın hakem olmasını Hz.Aliye yazılan mektupla bildirdiler. Bunun bir hile olduğunu bilen Hz. Ali, diğerlerin kan dökülmemesi,barış umudu düşüncesiyle zorlamaları neticesinde kabule mecbur oldu. Muaviye tarafından Amr b. Âs, Hz. Ali tarafından da Musel Eş’ari hakem seçildi.

Hakemler kendi aralarında yaptıkları gizli anlaşma gereği hem Hz. Ali,hem de Hz. Muaviye azledilecekti. Ve toplanıldı. Hz. Alinin hakemi Musel Eş’ari;Ben parmağımdan bu yüzüğü nasıl çıkarıyorsam,öylede Ali yi hilafetten azlediyorum,dedi. Muaviyenin hakemi Amr b. Âs;bu yüzüğü nasıl parmağım takıyorsam ,öylede Muaviyeyi hilafete nasb ediyorum,dedi. Ve olaylar bunun üzerine patlak verdi. Haricilerin ortaya çıkmaları  bu olayla gerçekleşti.

-Hüküm ancak Allahındır.-diyerek ayrılanlara böylece çıkanlar anlamına hariciler denilmiş oldu.

Her ne kadar bu olayların kaynağında meşhur münafık Abdullah b. Sebe olsa ve Hz. Osman aleyhtarlarının hepsinin de Hz. Alinin ordusu içinde bozgunculuk yapmış olsalar da ittifakla sıffin Vak’ası Haricilerin tarih sahnesine çıkışlarının başlangıcını oluşturur.

Hz. Osmanın şehid edilmesinden sonra başlayan bu olayları,özellikle Hz. Osmanın şehid edileceğini Peygamberimiz haber vermişlerdir.[63]

Mezhebler içerisinde en sert bir yapıya sahib,tekfirde ifrat, aşırı bir tutumda bulunmakta,bir kolu olan İbaziyye ise en mu’tedili kabul edilmektedir.[64]

Hadis de:” Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar” Bunlarda Hariciler,Hururiyye ve diğer haricilerdir.[65]

Onların bu ifratlarından, Haricileri öldürmenin farz olduğunu bildiren hadisler zikredilmiştir.[66]

                                 -    Ş İ İ L İ K     -

Hz: Ali taraftarı olarak ortaya çıkan bu mezheb,şahsından ziyade hilafeti ön plana çıkmış,iş siyasete taalluk etmiştir. Hz. Aliye taraftarlık uğruna başkalarını tekfire kadar gitmişlerdir.

           İslâm inancında bir kimseyi tekfir etmek son derece tehlikeli,son derece büyük vebali olan bir davranıştır. Hz. Peygamber (S.A.M.) şöyle buyurur:” Kim kardeşine kafir derse,ikisinden biri mutlaka kafir olmuştur. Eğer itham edilen kafir değilse küfür,itham edene döner.[67]

          Ehli sünnet vel Cemaat dışında kalan sapık mezheblerden haricilerin tekfir edilip edilemeyeceği münakaşasında bazıları,bir müslümanı tekfir etmenin mesuliyetinin büyüklüğünü göz önüne alarak,ortadaki mübhemiyet sebebiyle,müsbet veya menfi hiçbir şey söylememeyi tercih ederken,[68] tekfir edilmeleri gerektiğine kâail olanlardan bir kısmı da görüşlerine delil olarak yukarıdaki hadisi zikretmişlerdir. Ve “Onlar islâm ümmetini tekfir ettiklerine göre,kendileri kafir olmuştur.”demişlerdir.[69]

          Bu düşüncede olan Kadı Iyaz eş-Şifa adlı eserinde :” Ümmeti dalalet ve bütün ashabı küfürle ithama müncer olan herhangi bir söz sarf eden herkesin kesinlikle küfrüne    hükmediyoruz.”[70]

 Hilafet Hz. Alinin hakkı idi, onun hakkını yediler- düşüncesiyle şablonlarını kurdular.

Hz. Ali ve evlatları olan 12 imamı masum görüp,dediklerinin mutlak doğru olduğunu, sonuncusunun mehdi olub,ahirzamanda çıkacağı inancı inançlarında önemli yer tutar.

12. imam gizli olduğundan cumanın farz olmayacağını,namazın ise üç vakitte veya sabah –akşam olarak kılınabileceği,abdestte ayağı yıkamayıp,meshin farz olduğu,geçici nikah olan,üç aylık bir nikahın, Mut’a nikahının caiz olduğuna inanmak,muharrem ayında matem tutmak ve ezan –namaz anında çok duada bulunmak amel ve ibadetlerindeki farklılıklardandır.

Ehli sünnet ile şiiler arasında önemli bir tartışma alanı imamet yani devlet başkanlığı meselesidir.[71]

Şia mezhebi; Hz. Ali muhabbeti gibi şiayı velayet ve şiayı hilafet yani Hz. Aliye muhabbetten ziyade H. Ebu Bekir ve Hz. Ömere düşmanlığı esas alır. Birincisinde şeyhlik gibi manevi durum söz konusu olurken,ikincisinde şahlık gibi makam ön plana çıkmaktadır.

“ Şiiler için Atebat-ı Aliye-den olan Kerbelayı ziyaret,farz makamındadır.”[72]

“Usulüş-şianın vazıı-fikirlerinde sonradan islam dünyasını karıştıran batınilik (ki bunlar; Abbasiler,Fatımiler-Mısırda-,Büveyh oğulları,Hasan Sabbah gibi devletler)[73] ve Hurufilik mezheblerinin ilk temayülleri sezilen- Hz. Ali devrinde yaşamış ve Medayine nefyedilmiş olan Abdullah b. Sebe’dir.”[74]

“İslâm dünyasında ilk önce Marika,Şia;Kaderiye,Mürcie,Cehmiye gibi siyasi ve usuli mezheblerin Hz. Ali devrinden başlayıb”[75] genişlemişlerdir.

Usulü şia da üçe ayrılıb; Mufaddıla,Sabbe ,Müellihe olub,her imamın ölmesiyle de çoğalmalar olmuştur: Keysaniye, Zeydiye, İmamiye, İsmailiye, nihayet isna aşeriye zuhur etmiştir.[76]

İsna aşeriyede dinin esası üçdür: Tevhid, Nübüvvet ve Mead.

Mezheb de ise ikidir: Adl ve İmamet meseleleridir.

Başını Abdullah b. Sebe’nin çektiği galiyye, Hz. Ali ve evlatlarına uluhiyet isnad edip, “ İbadeti gerekli görmezler.”[77]

Diğer İslâm dışı bir mezheb olan galiyyede ibadeti gerekli görmeyib, dinin emirleriyle ahlaki ve kanuni düzenlemeleri benimsemeyen,her şeyi mübah gören kimselerdir. Bunlar şii topluluğu olmak üzere bir çok kollara ayrılmaktadırlar.[78]

20 –ye kadar varan kolları olup ilk olarak ilhanlılar zamanında iranda temeli atılıp hala en fazla İran da temsil edilmektedir.

-ZEYDİYYE =Yemende bulunub, Hz. Hüseyinin Ali Zeynül Abidin den,torunu Hz. Zeydi imam ve halife edinenlerdir. Bunlardan;

Carudiyye;Hz. Alinin imam olması gerektiğini söyler.

Süleymaniyye ve Salihiyye; Halife tayininin şura ile olmasını söyler.

“-İmam-ı Zeyd-Sadat-ı azimeden ve Eimme-i Al-i Beyttendir. Ve müfrit şiaları reddeden ve – Gidiniz,siz Rafizilersiniz- deyip Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer-den teberriyi kabul etmeyen ve o iki halife-i zişanı hürmet edip kabul eden bir zattır. Onun etba’ları, Şia’ların en mu’tedili ve en sünnisidir. Bunlar hem ehli insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir. İnşaallah Vehhabilerin tahribatını tamire sebeb oldukları gibi Ehli Sünnet ve Cemaattan, Zeydilerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, ehli sünnete iltihak edip imtizaç edecekler.”[79]

İMAMİYYE= İmam tayininin Allaha vacib ve borç olduğunu iddia ederler. 12                                                             imamı kabul ettiklerinden –İsna Aşeriye de denilmektedir.

GALİYYE= Başta Abdullah b. Sebe’nin başlattığı Hz. Ali ve evlatlarına uluhiyet isnad edenler.

İSMAİLİYYE=Bu mezhebin lideri Hasan Sabbahdır.[80]

Ehli sünnete karşı olan bu mezheb[81],fedaileriyle yaşar.

-         Bir defasında Selçukluların bunlara vezir göndererek, bu davalarından vaz geçmelerini söylemek üzere bir elçi gönderilir. Elçiler geldiğinde; Hasan Sabbah fedailerini çağırarak;-Birisine kendisini kaleden aşağı atmasını söylediğinde adam tereddüt etmeden hemen kendisini atar. Birisine de kendisini hançerlemesini söylediğinde hemen hançerleyince,vezirler hayrette kalırlar. Hasan Sabbah ise onlara; Gidin padişahınıza bu gördüğünüzü söyleyin. Ve bunlar gibi 20 bin daha fedaim vardır,diyerek onları gönderir.

-                     Bir defasında Celaleddin-i Suyuti hazretleri camide bunlar aleyhinde ileri-geri konuştuğunda ,bunlar bunu öldürmeyib,korkutmak için yanına birkaç feda-i gönderirler. Bu feda-i bir rivayete göre 7 sene,diğer bir rivayete göre de 2 sene onun ders halkasında,mükemmel şekilde derse devamda bulunur. Bir gün Suyuti yalnız başına kaldığında (Bu durumu zaten arıyan feda-i) üzerine çullanarak; Eğer bir daha efendimiz ve emirimiz hakkında böyle konuşursan seni öldürürüz.-deyince, Suyuti de bir daha konuşmayacağına dair söz verdiğinde,- Haydi kalk ,seni emirimizin _Hasan Sabbahın –yanına götüreceğiz,dediğinde;ona gelemeyeceğini söyler. Bundan sonra ona 300 altın vererek,ve bir daha böyle konuşmadığın müddetçe emirimiz sana her sene 300 altun verecektir,derler.

-                     İsmaililer en çok Selçuklulara düşman olub,onların büyükleri ve vezirleri bu fedailer tarafından öldürülmüşlerdir.

-                  Bir gün bir feda-i bunlardan bir veziri öldürmek üzere,saraya kadar-namazıyla,abdestliliğiyle,ve kendisini doğru ve dürüst göstermek suretiyle girmeye muvaffak olur. Ve hayvan bakıcılığına tayin edilir. Bir gün vezir kendisinin iki seçilmiş at getirmesini söyler,oda götürür. Vezirin yanında kimse kalmadığı bir anda,vezir ata bakmak üzere eğildiğinde üzerine saldırarak öldürür. Kendiside yakalanıp öldürülür,fakat bunu kendileri için bir şeref saymaktadırlar.

-                     Bir gün bir camide hoca bunları attığında ,bunlar bunu haber aldıklarında oraya gelir ve hocayı camiye geleceği yolun üstünde 7 kişi beklerler. Hoca geldiğinde üzerine saldırırlar. Fakat hoca zırhlı bulunuşundan bir şey olmaz. Onlardan beşi cemaat tarafından yakalanarak öldürülür. Yalnız iki kişi kaçarak kurtulur. Bunu haber alan bunların sahibleri ölümden sevinirler. Birisi; Çok şükür –oğlum öldürülmüş-diyerek eline-başına kına yakıb,gözüne de sürme çeker. Oğlu ise kurtulanlar arasında olub,eve geldiğini görünce üzülür ve oğluyla konuşmayarak yas tutar.

-                  Hasan Sabbah fedailerine;eğer benim dediklerimi yaparsanız,sizi dünyada iken cennete koyarım-diyerek,onlara haşhaşı içirip,önceden hazırlamış olduğu,güzel bir bahçeye ve içinde bazı güzel kızların olduğu hasebiyle o kimseleri böylece aldatarak,her emir ve isteğini yaptırmaktadır.

 

-    MÜŞABİHE   -

Bu batıl mezheb Allahı insana benzetib,insan gibi organlara sahib olduğunu iddi-a ettiklerinden bu adı almışlardır.

Bu akımda, daha ziyade maddiyunun,maddeciliğin etkisi  görülmektedir.

 

                                 -    VEHHABİLİK   -

Abdulvehhab adındaki birisinin kurduğu ifrat görüşleri ihtiva eden ,Hanbeliler içinden Vehhabi  mezhebi zuhur etmiş ve bu mezheb Allahtan maada,her kim olursa olsun hürmet etmek şirk demiştir.[82]

Şahısları kutsal sayıp,bid’atların zuhuruna sebeb olub,İbni Teymiyenin görüşlerinin takibcileridirler.

Kökü derinde olan bu mezheb,ehli sünnetin yanlış hareketi,manayı harfide kalmayan dine aykırı yapılan kabir ziyaretleri,türbelere kurban kesme gibi ifrata varan hareketler,zahiri sebeblere aşırı bağlılık bu mezhebin çıkışında önemli rol oynamıştır.

İslam Ansiklopedisinde Vehhabilik üzerinde durulurken[83],ölçüsüz muhafazakarlığı ile beraber,ıslahçı düşüncenin gelişmesinde rol oynadığı ifade edilir. Yumuşatılmış bir ifade tarzıyla. Bununla beraber vehhabi sapıklığı da atfedilmektedir.[84]

“Hadisat-ı zamaniye bahanesiyle Vehhabilik ve Melamiliğin bir nevine zemin ihzar etmek tarzında,bazı ruhsat-ı şer’iyyeyi perde yapıp eserler yazılmış.”[85]

Melamilik ise;Osmanlıdaki Fütüvvet ve Ahilik teşkilatının karşısında şiilerin de yaymaya çalıştığı bozuk fikirli bir akım.[86]

İngiliz Ajanı Hempher sinsi planlarını eserinde sıralarken;-Vehhabilikten büyük istifade ettiklerini itiraf eder.[87]

Haremeyni Şerifeyne musallat olan Vehhabiler ile ilgili yazdığı eserinde Bediüzzaman şu tesbitlerde bulunur:

“Hazret-i Ali (r.a), Vehhabilerin ecdadından ve ekserisi Necd sekenesinden olan Haricilere kılınç çekmesi ve Nehrivan’da onların hafızlarını öldürmesi,onlarda derinden derine,hem din namına şialığın aksine olarak Hz. Alinin (r.a) faziletlerine karşı bir küsmek,bir adavet tevellüd etmiştir. Hz. Ali (r.a) “şah-ı velayet” ünvanını kazandığı ve turuk-u evliyanın ekser-i mutlakı ona rücu etmesi cihetinden Haricilerde ve şimdi ise Haricilerin bayraktarı olan Vehhabiler de,ehli velayete karşı bir inkar,bir tezyif damarı yerleşmiştir.”

“ Vehhabilerin azim imamlarından ve acib dehaları taşıyan meşhur İbni Teymiye ve İbn-i Kayyıme’l Cevzi gibi zatlar Muhyiddin-i Arab (k.s) gibi azim evliyaya karşı fazla hücum ettikleri ve güya mezheb-i Ehl-i Sünneti Şia-lara karşı Hazret-i Ebu Bekirin (r.a) efdaliyetini müdafaa ediyorum diyerek,Hazret-i Ali’nin kıymetini çok düşürüyorlar. harika faziletlerini adileştiriyorlar. muhyiddin-i Arab (k.s) ,çok evliyayı inkar ediyorlar.”

Meslekler ve mezhebler konusunda kıstas ve ölçüyü koyan Bediüzzaman,tesbitinide şöyle yapmaktadır:”Meslekler,mezhebler ne kadar batıl da olsalar,içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak,bir hakikat bulunur. Eğer asarına ve neticelerine hükmeden hak ve hakikat ise ve menfi cihetleri müsbet cihetlerine mağlup ise,o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakikat,neticelere hükmedemiyor ve menfi ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa,o meslek batıldır. Onun ehli,ehl-i bid’a ve dalalet olur.”

“Hem mesela, Vehhabiler ve hariciler ise,nusus-u şeriata ve sari-i ayata ve zevahir-i ehadis-e istinad ederek  halis Tevhide münafi ve Sanemperestliği ima edecek her şeyi reddetmekliği kaide tutmuşlar. Fakat,birinci nüktedeki üç esasta beyan edilen sebebler cihetinden gelen menfi garazlar,onları haktan çevirip,dalalete saptırmış ki,ifrat derecesinde tahribat yapıyorlar. Ve hakeza,Cebriye olsun,Mu’tezile olsun,hangi fırka olursa olsun,böyle bir hakikati,mesleğinde görüp,onunla aldanıp,sonra dalalete saplanır.”

Yukarıda da İngiliz Ajanı Hempher-in de söylediği gibi:” Sadattan olan Şerif-i Mekke,Ehl-i Sünnet ve Cemaattan iken,zaaf gösterip,İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyn-e müstebidane girmesine meydan verdi. Nass-ı ayetle küffarın girmesini kabul etmeyen Haremeyni Şerifeyni,İngiliz siyasetinin,alemi İslâmı aldatacak bir surette,merkez-i siyasiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden,ehl-i bid’attan olan Vehhabiler,hariçten medar-ı istinad aramayarak,filcümle nimmüstakil bir siyaseti İslâmiye takip ettiklerinden,şu cihette haklı olarak o gibi ehli sünnete galebe ettiler denilebilir.”

Bazı  yanlışlıkların yanlış mezheblerin doğmasına sebeb olacağına da işaret eden Bediüzzaman:” Ehl-i Sünnet,bir su-i hareketiyle kadere fetva vermiş ki, Vehhabileri ehl-i Sünnete taslit etmiş. Vehhabiler zulmeder;çünki,hem çok müfritane,hem intikam kârâne,hem haricilik namına ettikleri için,cinayet ediyorlar.”

Bütün bu olumsuzluklara rağmen,günahlarını bile affettirecek güzel cihetleri ve neticesi konusunda da:” Namaza çok dikkat ediyorlar. Şeriatın ahkamına tatbik-i harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lakaydlık etmiyorlar. Güya dinin taassubu namına tecavüz diyorlar. Başkaları gibi dinin ehemmiyetsizliğine binaen şeair-i diniyeyi tahrib etmiyorlar. Hem,Vehhabilik az bir fırkadır. Koca Alemi İslâmın havzı kebiri içinde ya erir,ya i’tidale gelir;çünki menba-ı hariçte değil ki,alem-i İslâmı bulandırsın. Menba-ı hariçte olsaydı,çok düşündürecekti.”[88]

 

                                 -     BAHAİLİK    -

1844-de ortaya çıkan bu mezheb, “Hz. Muhammedin son Peygamber olmadığını ve İslâmiyetin de son bir din olmadığını “iddia ederler.

İnanç ve ibadet konusunda,kitabı mukaddese inanıp,namaz,oruç ve hac yükümlülükleri arasındadır. Namazda kıble olarak Hayfa cihetine yönelirler.

Abdest alıb günde bir kere kılınan büyük ve küçük namaz hepsinin yerine geçiyor,orta namaz olan günde iki vakitte kılınır.

Bir perhiz mahiyetinde olan oruçları 19 gündür.

Sadece erkeklere farz olan hac ise, babın şirazdaki evi veya Bahaullahın Okka-daki evi ziyaret edilir.

Zekâtları sadaka ve bağış mahiyetindedir.

Bugünde yayılmakta olan bu batıl mezheb,daha ziyade Hristiyan,Yahudi ve Mecusiler tarafından benimsenmektedir.

 

KADYANİLİK  -

Temel inancı mehdilik üzerine oturmuş olan Mirza Gulam Ahmed-in kurduğu bu mezheb,bunu Kur’ana dayandırır.

Hz. İsa-nın çarmıha gerilmeyib,keşmire hicret ettiğini ve hindistanda dinini yayarak,120 yaşında burada öldüğünü kabul etmektedir.

1901-deki “İlhami hutbesi”nde:” Bu kitabı kulların Rabbi olan Allahtan ilhamla aldım. Bir bayram günü Cebrailinde şahit olduğu,bir mecliste hazır olanlara okudum. Bunların ayetler olduğu hususunda şüphe yoktur. Hiç kimse benim gibi konuşamaz. Bunlar kainatın Rabbının bana vahyettiğinin hakikatleridir.”

“Vedduha” suresine bir nazire yapmaya kalkan bu insan 1908-de ölmüş,halifeleri tarafından devam ettirilmiştir.[89]    

  30-10-1999              MEHMET   ÖZÇELİK



[1] Bkn.Şualar. Bediüzzaman.  Said  Nursi. Sh.278,Sözler.agy.454-455 ve 24.söz.2.dal,Mektubat.agy.29.mektub.7.kısım.2.işaret.

[2] İslam Ansiklopedisi.İsam. 19/156,Bak.islam Kültür Atlası.İ.R.ve L.L. Faruki.314,316.

[3] Age. 19/147.

[4]Hud.118.

[5] Neml.76.

[6] İbn-i Mace.(Arapça) 2/1303.

[7] İslam Ans.age.19/146.

[8] A’raf.138,Tefsir-i Kebir.Heyet.16/27.

[9] İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk.A.Udeh.Terc.A.Nuri.1/313.

[10] Müsned.A.B.Hanbel.1/27,İslam Tarihi.A.Köksal.Medine devri.9/196.

[11] Bilinmeyen Osmanlı.Prof.A.Akgündüz,Doç.S.Öztürk.95-96,İlmihal.isam.II/97/105.

[12] Bkn.Dar-ı Harb nedir?M.Kırkıncı.Sh.28-29.

[13] Age.Sh.41-50,Hadislerle Müslümanlık.Kandehlevi. 5 / 1767.

[14] Günümüz Meselelerine Fetvalar.H.Günenç.3/55.

[15] Mektubat.age.Sh.420,vd.,İslam Ans.age.19/246.

[16] Bkn.Hempher’in İ’tirafları.M.S.Gümüş.Sh.5-6,16.

[17] Age. Sh.16.

[18] Age. Sh.45.

[19] Age. Sh.51.

[20] Bkn.İslam Ans.age.19/153.

[21] Age.19/154.

[22] Age.19/150.

[23] Mesnevi-i Nuriye.S.Nursi.Sh.82.83.

[24] İslam.Ans.age.19/151.

[25] Age.19/359.

[26] Mezhebsizler .Dr.Hasib es-Samarra-i.Türkçesi.A.Nar,S.Özbay.Sh.X1.

[27] Age.Sh.53.

[28] Sözler.age. Sh. 454,671.

[29] Age.

[30] Kelam İlminin Belli başlı meseleleri.Prof.Ebu’l Vefa el-Taftazani,Terc.Doç.Ş.Gölcük.Sh.115,157.

[31] Bkn.İslamda Fıkhi mezhebler ve mezheb imamları.M.Karmış,İlmihal-isam-1/21-48,İslam Hukuku.Dr.H.Karaman.1/61-73.

[32] İşarat-ül İ’caz. Sh.79-82.

[33] A.Şahin.Yeni Asya 4-5-6.Ekim.1979,Bkn.Dört halife ve islam    büyükleri.Dr.H.Algül,A.Şahin.Sh.62.Mektubat.B.S.Nursi.Sh.106,el-Lü’lü-ü vel-Mercan.3/183.

[34] Agg.

[35] Geniş bilgi için bkn.İslam ans.isam.Tdv.10/131-145,Hanefi mezhebi için bkn.age.16/1-27,Fıkhı Ekber Şerhi.İ.Kaya.Sh.11.

[36] Reddü-l Muhtar.Sh.51,bkn.Türkiye gaz.1-10-1995.

[37] Mektubat.age. Sh.106.

[38] Bkn.Yeni Asya gazt.A.Şahin.9-12.Ekim.1979 ve Dört halife ve islam büyükleri.age.Sh.80-86.

[39] Agg.7-8.Ekim.1979.age.Sh.75-79.

[40] Agg.13-15.Ekim.1979,age.Sh.87-93.

[41] İslam Ans. TDV. 20 / 42. bak.age. 20 / 39-61.

[42] Bakara.29.

[43] Bkn.Müslüman Kardeşler Hareketi.C.Kutay.Sh.133.

[44] Tirmizi.4/454, Tefsir-i Kebir. Fahreddin-i Razi. Terc. Heyet. 21 / 38-40.

[45] Age.4 / 454.

[46] İslam Ans.age. 19 / 109.

[47] Bkn.İşarat-ül İ’caz.B.S.Nursi.Sh.20,82,84,145,146,Mektubat.age.9,407,Muhakemat..B.S.Nursi.114,Sözler.agy.436.

[48] Lem’alar.agy. Sh 68.

[49] Ta-ha.102,bkn.Meryem.86.

[50] Tefsir-i Kebir.Fahreddin-i Razi.Terc.Heyet. 16 /43.

[51] Furkan. 23.

[52] Ta-ha. 85.

[53] Tefsir-i Kebir.age. 16 / 19-20.

[54] İslam Ans.age. 19 / 59-63.

[55] Enbiya.2, Kalem.50, Zuhruf.44, Sad.1, Hicr.9, Yasin.69, Enbiya.50, Şuara.5, bkn. T. Kebir. age. 16 / 91.

[56] İslam Ans. age. 19 / 254, Kur’an-ı Hakim ve Meal-i Alisi. H. B. Çantay. 3 / 1119,cin hak. age. 3 / 1098,1103.

[57] Bkn. Mektubat. B. S. Nursi. Sh. 424.

[58] İsl. Ans. age. 11 / 447-455.

[59] Bkn. İşarat-ül İ’caz.age. Sh.81, Sözler.age.436.

[60] Bkn.Türk Din Bilgini Maturidi.Dr.A.V.Ecer.Sh.26-27.

[61] Bkn.İlmihai. (İsam). 1 / 27.

[62] Hak Dini Kur’an Dili. 1 / 1750.

[63] Tirmizi.(Arp) 5/292,Mektubat.age.103,98,99.bkn.İslam Ans. 16 / 168-178.Lem’alar.age.67-68.

[64] İslam Ans.age. 19 / 256 – 261 , bkn. Hak Dini Kur’an Dili .E.H.Yazır. 1 / 282,Nehcül Belağa.Çevr.Sh.160,234.

[65] Tirmizi.age. 4 / 481.

[66] Tac.Arp) 5 / 314.

[67] Sulh Çizgisi.Doç.İ.Canan.Sh. 127.bkn.Müslim.iman.111.,bkn.İslam Ans. 10/141,11/26-27.

[68] Age.Sh.128.bkn.Suyuti,Zehrür Rüba,7,120.

[69] Age.Sh.129.bkn.İbnu Hacer.Fethul Bari.15,329.

[70] Age.Sh.130,bkn. Şifa.2,247.

[71] İslam Ans. 19 / 254.

[72] Fuzuli.Prof.A.Karahan.Sh.102.

[73] Elmalılı.age. C.1

[74] Fuzuli.age.Sh.112.

[75] Fuzuli.age.Sh.249.bkn.Sözler.B.S.Nursi.Sh.384,601,Emirdağ Lahk.1/77-78,238,Mektubat.age.48,97,362,447,Sünuhat.B.S.Nursi.27,Lem’alar.20-23,87,

[76] Age.Sh.249.

[77] İslam Ans. 19 / 248.

[78] Age. 19 / 248, 252-254.

[79] Barla Lahikası.B.S.Nursi.Sh.365.

[80] Bkn.İslam Ans.age. 16 / 347-350.

[81] Bkn.Şualar.age.Sh.360.

[82] Hak Dina Kur’an Dili.age. 1 / 577,178, 8 / 5412,bkn.Emirdağ Lahk.age. 1 / 200-201,161,Osmanlıca Mektubat.B.S.Nursi.563,565,Lem’alar.age.23,Osm.Lem’alar.421,Tarihçe-i Hayat.B.S.Nursi.436,Bkn.Vehhabiye Nasihat.H.H.Işık,bkn.Bilinmeyen Osmanlı.age.Sh.234-236

[83] Age. 19 / 144.

[84] Age. 19 / 146.

[85] Kastamonu Lahikası.B.S.Nursi.Sh.72.

[86] Bkn.Bilinmeyen Osmanlı.age.Sh.351.

[87] Bkn.İngiliz Casusu Hempher’in İ’tirafları.M.S.Gümüş.Sh.60.

[88] Mektubat.age.Sh.352-356.

[89] Genel mezhebler için bakn kaynaklar.İslamda Siyasi ve İtikadi Mezhebler tarihi.Prof.Muhammed Ebu Zehra,Fıkıh Usulü.H.Karaman,İslam Dina.A.H.Akseki,İslam İlmihali.Ö.N.Bilmen,Mezhebler Tarihi.(Teksir)A.V.Ecer,Kelam Usulü.H.Karaman,Müslümanlık.Prof.Y.Z.Yörükan.

İSLAM FIKHI ANSiKLOPEDiSi
FIKIH VE FETVA

"FIKIH" Arapça "fe-ku-he" maddesinden gelir. Sözlük anlamı ile "bir şeyi iyi kavramak, anlayışlı olmak, bilmek" demektir. Bu açıdan "ilim"den biraz farklıdır. "Ilim" nasıl olursa olsun bilmek, "fıkıh" ise, işin esprisini kavramak, inceden inceye bilmek, demektir. "Fıkıh" sonradan şeriat ilimlerini (Kitap ve Sünneti) bilmeye ad olmuştur. Daha sonra da hüküm isteyen furû mes'elelerine ve onları bilmeye denmiştir. Rasûlullah (sav) döneminde "fıkıh", bugünkü tahsîsî (spesifik) anlamında değildi. Meselâ o: "Allah kime hâyir dilerse onu dinde fakîh kılar", "Insanlar madenler gibidirler. Cahiliyette seçkin olanları, fıkhettikleri takdirde Islâm'da da seçkin olanlardır." Ibn Abbas için: "Allah'ım, onu dinde "fakîh" kıl ve ona Kur'ân'ın te'vilini öğret" buyururlarken "fıkhı", hep bu genel anlamda, yani iyice anlama ve kavrama anlamında kullanmıştır. Fıkıh, tabiin dönemine kadar bu anlamda kullanılmış olacak ki, Imam-i Azam onu: "Kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir" diye tarif etmiş ve itikad esaslarından bahseden eserine "el-Fıkhu'l-Ekber" yanî, iyi anlaşılması gereken en önemli mes'eleler adını vermiştir. Daha sonra, ilimlerin çok detaylı ihtisas dallarına ayrılmasıyla da fıkıh, "şer'î ve amelî mes'eleleri bilmektir" diye tanımlanmıştır.

Her ne olursa olsun, fıkıhla ilgisi olmayan bir müslüman düşünülemez. İşte bu mulahaza ile bizler "fıkıh" penceresini biraz aralayacak ve onun genellikle tahsîsî anlamıyla, günübirlik mes'elelerimize çare arayacağız. Şimdilik yapacağımız sadece nakil anlamında fıkıhtır. Yani bizler şu anda, fıkıhla meşgul olduğumuz için mecazî manâda fakihiz. Halimize, şu ana kadar aldığımız yola, yapılması gerekenlere göre yaptıklarımıza baktığımızda hakiki anlamda fakîh, yani müctehid olamayacağımızdan korkuyoruz. Ama Allah'ın lütfûnu, bize: "Ya Rab, bizi muttakilere imam kıl" diye dua öğretmesini ve O'nun sonsuz hazinesini düşündükçe yani olana değil, oldurana baktıkça da bunun zor olmadığını görüyoruz ve istiyoruz.

Işin diğer yönüne gelince:

"Fetvaya en cüretkâr olanınız ateşe de en cüretkâr olanınızdır" hadîs-i şerifini biliyoruz. Bu cüretkârlığı göze alamayız. Onun için yazacaklarımız terim anlamıyla "fetva" olmayacaktır. Çünkü gerçek anlamı ile "fetva" "müftî"nin işidir. Müftî ise müctehid olmalıdır. Biz şimdilik müctehid olmadığımıza göre yapacağımız işe de "fetva" vermek değil, fıkıhtan verilmiş fetvalardan aktarmalarla güncel meselelerimize çareler teklif etmek olacaktır. Şimdilik müctehid değiliz, dememiz iddiali olarak karşılanmamalıdır. Çünkü biz bunu söylerken kendimizi değil, işaret ettiğimiz gibi verecek olanı düşünerek söylüyoruz. O'nun vergisine sınır getirme hakkına sahip değiliz.


Alim programı yaklaşık üzerinde iki yıl çalışılarak elde edilmiş bir programdır. İnsanların kavram kargaşası içerisinde boğulduğu günümüzde böyle kapsamlı İslam Fıkhı Ansiklopedisi niteliğindeki bu programa gerçekten büyük ihtiyaç vardı.Elhamdülillah bunu geçekleştirdik.

İnsanlar artık Fıkıh la alakalı sorularını en kısa kestirme yoldan Alim  Programından öğrenebileceklerdir. Bunun yanında çok değerli hocalarımıza halktan gelen bazı önemli sorular da programa alınmış ve misal teşkil edilsin diye bazı Fıkhi terimler soru sorularak öğretilmeye çalışılmıştır. Ayrıca bazı güncel meselelerede (önceden fetvası verilmeyip sonradan çıkan ) ve müslümanların bocaladığı, Helal midir ? Haram mıdır ? şüphesini taşıdığı terimlerde bu programda etraflıca ehil hocaefendilerden öğrenilerek aktarılmıştır.

Kısacası hem dünya hem Ahiret için gönderilen dinimizin Ameli, İtikadi, Ahlaki ve Siyasi yönündeki görüşlerini Ehli Sünnet Ve Cemeat çerçevesinde bu programda bulabileceksiniz. Çalışma bizden Tevfik Allah (C.C)tandır.

Copyright ASTEC GmbH 1998

aşagıdaki a harfinden z harfine kadar konulara göre islam fıkhı ele alınmıştır bu harflere sag tıklayarak yeni( pencerede aç )yazısını tıklayarak islam fıkhı konularını okuyabilirsiniz

A
B
C
Ç
D
E
F
G
H
İ
K
L
M
N
O
Ö
P
R
S
Ş
T
U
Ü
V
Y
Z

RİBÂ (FÂIZ)

KURAN-I KERİM`DE
HADİSLER`DE
FETVALAR`DA
  ALIŞVERİŞTE VADE FARKINI AKLEMEK CAİZ MİDİR?
  BANKA REKLAMI VE MASON DANIŞMAN
  BEDELLERİ AÇISINDAN ALIŞ-VERİŞ ŞEKİLLERİ
  BİR SİGORTA ŞİRKETİ KURMAK ARZUSUNDA BULUNAN MÜSLÜMANLAR HANGI ŞARTLARA RİAYET EDECEKLERDİR?
  BORÇ
  BORÇLARDA ENFLASYON
  BORCU DÖVİZE ÇEVİRME:
  BÜYÜK GÜNAHLARDAN BAZILARI
  DAR-I HARP'TE FAİZ:
  DARÜ'L-HARB VEYA DARÜ'L-KÜFÜR OLAN BİR ÜLKEDE BİR MÜSLÜMAN GAYR-I MÜSLİMDEN VEYA BANKALARINDAN FAİZ ALMASI CAİZ MİDİR?
  DARÜ'L-HARB,DARÜ'L-İSLAM'A VE DARÜ'L-İSLAM, DARÜ'L-HARB'E NASIL DÖNÜŞÜR?
  DOLAR FARKI VE FAİZ
  DÖVİZE ENDEKSLİ TAHVİL
  EMEKLİLİK MAAŞI ÜZERİNE FAİZ EKLENDİĞİ İÇİN HELAL MI DEĞİL Mİ?
  ENFLASYON KARŞISINDA PARANIN DEĞER KAYBINI, FAİZ HADLERİNİ UYGULAYARAK KARŞILAMAK CAİZ MİDİR?
  FAİZ PARASINDAN İKRAM:
  FAİZ PARASININ VERİLECEĞİ YER:
  FÂİZSİZ EKONOMİ
  FAİSIZ FİNANS KURUMLARI
  FAİZSİZ FİNANS KURUMLARI-2
  GAYRİ MÜSLÜMLE ORTAKLIK KURMAK
  HARAM MALDAN İKRAM
  HARAM PARA İLE TAHSİL
  HAYAT SİGORTASI:
  HÎLE-İ ŞER'İYYE
  HİSSE SENEDİ ALIM-SATIMI:
  İKTİSAD
  KÂR
  KDV (KATMA DEĞER VERGİSİ)
  KONUT KREDİSİ
  KUMAR, FAİZ VE MEYHANE İŞLETMECİLİĞİ GİBİ MEŞRU OLMAYAN VASITALARLA ELDE EDİLEN MALLARIN ZEKATLARI VERİLİR Mİ VE BU PARALARLA HAC FARİZASI YERİNE GETİRİLEBİLİR Mİ?
  MEŞRÛ
  SENET, BONO VE ÇEK SATMAK VEYA SATIN ALMAK CAİZ MİDİR?
  SERBEST PİYASADAN, BANKA FİYATINDAN BİRAZ YÜKSEK FİYATA DÖVİZ ALMAK CAİZ MİDİR?
  SÜNNI BIR HANIM ALEVI BIR KİMSE ILE EVLENEBILIR MI?
  TAHRÎMEN MEKRUH
  TAHVİL
  TASARRUFU TEŞVIK FONU FAIZI:
  VADE FARKI
  YAŞAM SIGORTASI
A  

HAYVAN KESMEK

 

İslâm'da eti helal olan hayvanları şer'î ölçülere göre boğazlamak. Arapçada eti yenilen hayvanı kesmek ve boğazlamak anlamında kullanılan üç terim vardır. Bunlar zebh, nahr, tezkiye. Zebh; boğazlamak, hayvanın boğazına bıçak vurup damarlarını kesmek demektir. Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebîh" veya "zebîha" denir. Ancak bu terim daha çok sığır, koyun ve keçi gibi hayvanların çene altından meşrû şekilde kesimini ifade eder (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, t.y, XII, 3; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, İstanbul 1984, cz. V, 9). Kur'ân-ı Kerîm'de bu çeşit kesime yer verilir: "Allah size bir sığır kesmenizi (zebhi) emrediyor" (el-Bak,ara, 2/67). "Ve İbrahim'e oğulunun yerine fidye olarak büyük bir (koç) kurbanlık verdik" (es-Saffât, 37/ 107).

Nahr; bir hâyvanı göğsü üzerinden bıçak vurup, boğaz damarlarını kesmek, demektir. Bu, deve cinsi hayvanın kesim şeklidir. Deveyi çene altından kesmek (zebh) mekruh olduğu gibi, koyun ve sığır cinsini de göğsü üzerinden kesmek (nahr) mekruhtur. Ancak bununla birlikte etleri yenilebilir (el Mevsilî, a.g.e., cz. V, 11; el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 288).

Tezkiye; ise, gerçek kesimi veya av tüfeği üzerine besmele çekmek gibi hükmî kesimi kapsamına alır.

Kesimin meşrûiyeti Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır: "Ölü, kan, domuz, Allah'tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan yuvarlanmış, süsülmüş, canavar yırtılmış olup da ölenler, dikili taşlar üzerinde onlar adına kesilen hayvanlar. Üzerinize haram kılınmaştır" (el-Mâide, 5/3). "O halde Allah'ın âyetlere inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılan hayvanlardan yiyin " (el-Mâide, 5/5). İlk âyette sayılan hayvanlardan eti yenilenler, ölmeden önce yetiştirilerek meşrû şekilde kesilirse helal olurlar.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Hayvanı keseceğiniz vakit, bıçağı keskinletiniz ki ona rahat ettiresiniz" (İbn Mâce, Zebâih, 3). "Hayvan kan akıtan her şeyle kesilir. Üzerine de Allah'ın ismi anılırsa o kesileni yiyiniz. Yalnız diş ve tırnak müstesnadır. Sebebi şudur diş bir kemiktir, tırnak ise Habeşlilerin kesme âletidir" (Buhârî, Zebâih, 15; Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 426)

Kesimin meşrû sayılması için gerekli şartlar:

a. Kesenin müslüman veya ehl-i kitaptan olması. Âyette; "... ancak usulüne göre kestikleriniz müstesna" buyurularak, mü'minlere hitab edilmiştir (el-Mevsili, a.g.e, cz. V,10). "Bugün size temiz olanlar helal kılındı. Kitap verilenlerin (Ehl-i Kitap) yemeği size, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (el-Mâide, âyet, 5/5).

İslâm, kestiğinin yenilmesi konusunda ehl-i kitabı yani Hristiyan ve yahudileri müşrik ve münkirlerden ayrı tutmuştur. Çünkü ehl-i kitap temelde vahye, peygamberliğe ve genel anlamda dinin aslına inandıkları için mü'minlere daha yakındır. "Ehl-i kitabın yemeği" ifadesi, onların her türlü yemeğini kapsamına alır. Kestikleri hayvanlar da buna dahildir. Ancak leş, akan kan ve domuz eti gibi bizzat haram olanlar bundan müstesnadır. Bunlar haramdır. Diğer yandan kestikleri hayvan üzerine Mesîh, Üzeyir, haç ve benzeri, Allah'tan başkasının ismini zikretmemeleri de gereklidir (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanayî, V, 45; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, cz.1, 365 vd; el-Cezîrî, Kitabü'l-Fıkh alel-Mezâhibi'l-Erbaa, 11, 22 vd.; el-Kardâvî, İslâm'da Helal ve Haram, terc. Ramazan Nazlı, İstanbul 1967, s. 64 vd.).

b. Besmele çekmek. İslâm, bir hayvanı keserken üzerine Allah'ın adının anılması prensibini getirmiştir. Başka ilâh anılarak, putlar adına veya kasten besmele terkedilerek kesilen hayvanın etini haram kılar. "Kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanları yemeyiniz" (el-En'am, 6/121). Hz. Peygamber (s.a.s): "Allah'ın adı anılarak, kanı akıtılan hayvanın etini yeyiniz"(Buhârî, Zebâih, 20) buyurmuştur. Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir grup insan Allah Rasûlüne gelerek şöyle dediler: Bazı kimseler bize et getiriyor. Fakat biz, bu kesilen hayvanın üzerine Allah'ın adının anılıp anılmadığını bilmiyoruz". Hz. Peygamber cevaben: "Üzerine besmeleyi çekip, ondan yeyiniz" buyurdular. (Buhârî, Zebâih, 21; İbn Mâce, Zebâih 4).

Âyette, üzerine Allah'ın adı anılmayanı yememek emredilirken, bazı hadislerde konuya esneklik getirilmesi, değişik görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. İslam hukukçularının çoğunluğuna göre, hayvanı keserken besmele hatırlanırsa, çekmek farzdır. Fakat unutulduğu zaman eti yenilir. Bunlara göre sadece kasden terkedilince, kesilen hayvanın eti yenmez. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, bir gün hayvan kesen, fakat besmeleyi unutan birisinin durumu sorulduğunda şöyle demiştir: "Aziz ve Celîl olan Allah'ın adı, her müslümanın kalbinde mevcuttur. Onun kestiğini yeyiniz" (Buhârî, Zebîrih, 9; Ebû Dâvûd, Sayd, 2; el Kasânî, a.g.e., V, 47; Mevsılî, cı. V, 9).

Şâfiîlere göre, hayvan kesilirken üzerine besmele çekmek sünnettir. Âyette, haram kılınan şeyler; leş, akıtılmış kan ve domuz eti olarak sayılmış, kesilirken besmele terkedilen hayvan zikredilmemiştir (el-En'âm, 6/145). Hz. Peygamber bu üç şeyin dışındakilerin haram kılındığını söylemekle yükümlü tutulmuştur. Kesilen bir hayvanın haram olması, üzerine Allah'tan başkasının adını anma yüzündendir (el-Kâsanî, a.g.e., V, 46).

Mâlîkî ve Zâhirîler ise "Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanların etini yemeyiniz" (el-En'âm, 6/121) âyetinde unutma veya terketmeden söz edilmediği için, besmeleyi mutlak olarak farz kabul ederler. Bu prensiple çelişen Hz. Âişe'nin naklettiği yukarıda zikrettiğimiz hadisi de neshedilmiş sayarlar (Muhammed Fevzî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dimaşk 1977-79, s. 663, 664).

c. Kesim şekli. Hayvanın nefes ve yemek borusu ile iki şah damarının (vedec) kesilmesi gerekir. Ebû Hanîfe'ye göre, bunlardan üçünün kesilmesi yeterlidir. Ebû Yusuf'a göre ise, nefes ve yemek borusu ile iki damardan en az birinin kesilmesi gerekir (el-Mevsılî, cz. V, 110, el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 287).

Kurban niyetiyle Allah rızası için, usûlüne göre kesilen büyük ve küçük baş hayvanın sevabı, istenilen bir müslümana bağışlanabilir. Mezar ve türbelere veya bir kimseyi karşılamak için kesilecek kurbanda Allah'a ortak koşma belirtilerinden sakınmak gerekir. Kurban bir takım nimetlere kavuşmanın şükrü olarak Allah rızası için kesilir. Misafire ikram etmek için hayvan kesimi câizdir.

HAMDİ DÖNDÜREN

 

 

Önemli Uyarı:

 

Tağutlar, İslam’ı isteyen ve sevenleri aldatmak için anayasalarına şöyle bir madde sokuşturmuşlardır:

“İslam şeriati, teşrinin temel kaynaklarındandır.”

Bu madde, İslam’ı isteyenleri aldatmak için konulmuştur. Halbuki arapçayı iyi bilen bir kişi, bu kanun maddesinin “şirk” olduğunu anlar. Çünkü bu maddeye göre; İslam şeriati, kanun koymak için kendisine başvurulan kaynaklardan sadece bir tanesidir. Bu söz; kanun koymak için baş vurulacak, şeriatle beraber başka kaynakların da var olduğunu ifade eder. İşte bu, şirkin ta kendisidir. İslamı isteyenleri aldatmak için konulmuş bu madde, “la ilahe illalah” şehadetine uygun olmayan ve bu şehadet kelimesinin kabul etmediği bir maddedir. Bu kanun maddesinin şeriatteki manası şudur: “Allah (c.c)’ın, hükmü alınacak temel ilahlardan biri olduğuna ve onunla beraber, hem temel hem de fer’i konularda baş vurulacak başka ilahların da olduğuna şehadet ediyorum.”

İşte bu, uluhiyyetinde Allah (c.c)’a şirk koşmaktır ve  çok açık bir küfürdür. Bunun apaçık bir şirk olduğunu, ancak Allah (c.c)’ın basiretlerini kör ettiği ve hayvanlardan daha aşağı olan kişiler bilemez.

Daha önce size, tağuta muhakeme olmanın çok belirgin bir şirk olduğunu açıklamış ve Allah (c.c)’ın şeriati dışındaki şeriatlerin birer tağut olduklarını ispat etmiştim. Buna göre bil ki, kanun koyma kaynakları ne kadar çok olursa, Allah (c.c)’tan başka ibadet edilen rablerin sayısı da o kadar çoğalır.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor.

“Birbirinden ayrı Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa herşeye hakim ve galib olan tek bir Allah mı?” Sizin Allah’ı bırakıp da taptığınız şeyler, sizin ve babalarınızın verdiği bir takım isimlerden ibarettir. (Oysa) Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na ibadet etmenizi emretti. İşte dosdoğru din budur! Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf: 39-40)

“Yoksa onların bir takım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, kendilerine dinden teşri ettiler (bir şeriat kıldılar?)(Şura: 21)

Bu anlatılanlardan sonra acaba bir muvahhid bu beşeri kanunlara, bu asrımızın yesağına (anayasaya) saygı duyabilir mi, ona boyun eğip tapanlara dost olabilir mi ya da onları sevebilir mi?

İslam’ı isteyen kişi boyun eğdiği kanunları iyice araştırsın ve iyice tanıyıp bilsin! Asla bu konuda gaflete düş-mesin ve uyumasın!

Burada çok önemli bir meseleye dikkat çekmek istiyorum: Beşeri kanunları koyan kimseler ve bunlarla insanlara hükmeden tağutlar eğer birgün İslam şeriatinin kanunlarını tatbik etmeyi düşünürlerse, bil ki bunu, hiçbir zaman İslam şeriatine boyun eğdikleri ve hükmüne rıza gösterdikleri için yapmazlar. Onlar bunu ancak, kanun koyan tağutların hükümlerine uyarak yaparlar.

Ahmed Şakir şöyle dedi:

“Putperest avrupalıdan alınan kanunların İslam ülkelerinde tatbik edildiğini görürsün. Bu kanunlar hem asıl hem de fer’i meselelerde İslam’a zıttır. Hatta bu kanunlardan bazıları İslam’a tamamen zıt, onu yıkıp yokedici kanunlardır. Bu bedihi ve açık bir durumdur. Ancak hakkı istemeyen, dini konusunda cahil olan, bilerek veya bilmeyerek İslam’a düşman olan kişi bu hakikati böyle görmez. Bu ülkelerde tatbik edilen beşeri kanunların bir çoğu belki İslam şeriatine uygundur veya en azından İslam şeriatine zıt değildir. Fakat buna rağmen bu kanunları tatbik etmek caiz değildir. Hatta İslam şeriatine uygun olan kanunları bile... (Tabiki burada kastedilen onlara itaat ederek (teşri hakkını vererek)  İslam şeriatına uygun olan kanunları tatbik etmektir. Yoksa müslüman zaten Allah’a itaat ederek İslam şeriatine uygun kanunları tatbik eder.) Çünkü İslam şeriatine uygun olan bu kanunları koyan kimseler bu kanunları, İslam şeriatine uygun olup olmadığına değil, Avrupa kanunlarına uyup uymadığına dikkat ederek koymuşlardır.”

Sonra Ahmed Şakir, İmam Şafii’in sözünü nakletti. Bu sözün özeti şudur:

“Bir müctehid bilerek ve delilleri araştırarak bir hüküm verir ve bu hükümde hata yaparsa, bir mükafat alır ve hatasında özür sahibi olur. Fakat bilmeden, delilleri araştırmadan hüküm veren kişi, doğruya isabet etse bile övülmez, ecir de almaz, suçludur.” (Ahmed Şakir Kelimetü’l Hak Kitabı)

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, beşeri kanunların içinde İslam şeriatine uygun hükümler bulunsa bile, yine de taguti, yine de batıl kanunlardır. Anayasa ilkelerine göre İslam şeriatindeki hükümleri beşer kanunları içine sıkıştıranlar asla övülmezler. Böyle kimseler, İslam şeriatine uygun kanunları Allah (cc)’ın hükmüne uyarak değil, beşeri anayasaların ilkelerine boyun eğip itaat ederek koydukları için müşrik olmaktan kurtulamazlar. Bu sebeple beşer anayasasında İslam’a uygun olan veya İslam’a muhalif olmayan kanunların bulunması bu kanunlar üzerinden “tağut” ve “şirk” sıfatlarını kaldırmaz. Aynı, müslüman olmayan müşriklerde cömertlik, doğruluk, sözünde durma gibi İslam’a uygun hasletlerin bulunması gibi... Müşriklerde bu sıfatların bulunması onları şirk dairesinden çıkarıp, hiç bir zaman müslüman yapmaz. Ne zaman tam anlamıyla Allah (c.c)’ı birleyerek işledikleri şirkten uzak durur ve yalnız Allah (c.c)’ın şeriatine boyun eğerler, işte o zaman onların bu iyi özellik ve sıfatları övülür. Fakat bu iyi özellikleri adet, örf, heva ve hevesten dolayı gösterirlerse, kesinlikle şirkten çıkmazlar.

İblis (aleyhil lane), şeytandan korunmak için Ayete’l Kürsi’yi okumak gerektiğini Ebu Hureyre (r.a)’ye öğrettiği zaman Rasulullah (s.a.s), şeytanı kesinlikle doğrulukla vasıflandırmadı. Bilakis, onun hakkında şöyle dedi:

“Söylediği doğrudur. Fakat o yalancıdır.”

Şeytan ve benzerleri, bazı durumlarda hakka ve doğruya uygun sözler söylerken Allah (c.c)’a itaat ve boyun eğme gayesi taşımadıkları için, söyledikleri güzel sözler onları yalancılık sıfatından veya küfürden uzaklaştırmaz ve bu sıfatlar onlardan kalkmaz. Münafıkların durumu da böyledir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Münafıklar sana gelince: “Şehadet ederiz ki sen, Allah’ın rasulüsün” derler. Allah senin, kendi rasulü olduğunu elbette bilir ve buna şahitlik etmektedir. Fakat münafıklar yalancıdırlar.” (Münafıkun: 1)

Münafıklar Rasulullah (s.a.s) hakkında doğruyu söyledikleri halde Allah (c.c) onların yalancı olduklarını bildirmiş ve münafık sıfatını onlardan kaldırmamıştır. Bu mesele hakkında özet olarak şöyle diyoruz: Allah (c.c) muhkem kitabında şöyle buyurmuştur:

“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet.” (Maide: 94)

 Allah (c.c) ayette hiçbir zaman Allah (c.c)’ın indirdikleri gibisiyle hükmet dememiştir. Bu iki mesele arasındaki farka dikkat et ve iyi anla!

Her ne kadar yalan yere ve insanları aldatmak gayesiyle İslam şeriatini, kanun kaynaklarından birisi yapsalar da İslam ülkeleri diye tanımlanan ülkelerde gerçek kanun koyucu sadece Allah (c.c) değildir. İnşeallah bunu, sana daha önce anlatılanlardan apaçık bir şekilde anlamışsındır!

                                                                                                                                                                                                                                              

İkincisi: Yücelttikleri, Saygı Duydukları, Sınırlarına Uydukları ve Herşeyi Kendisine Bağladıkları Kitapları Allah (c.c)’ın Kitabı Değil, Asrımızın Yesaklarıdır.

 

Asrımızdaki Yesak kullarının yücelttiği, saygı duyduğu, sınırlarına uyduğu ve herşeyi kendisine bağladığı kitapları Allah (c.c)’ın kitabı değil, onların çağdaş yesaklarıdır (anayasalarıdır). Allah (c.c)’ın kitabı Kur’an’ın hüküm ve idare konusunda herhangi bir itibarı ve kıymeti yoktur. Ondan sadece insanları aldatmak gayesiyle heva ve heveslerine uygun olan hükümleri alırlar.

Tağut alimlerinin, insanları aldatmak ve saptırmak gayesiyle, günümüzde İslam’a nispet edilen ülkelerin yürürlükteki beşeri mahreçli kanunlarının İslam’a muhalif olmadığına dair söyledikleri sözlerinin seni aldatmaması için bazı kanun alimlerinin bu konuyla ilgili görüşlerini ve asrımızın yesağının bazı maddelerini nakledeceğim. Bunları naklettikten sonra, bir zamanlar İslam ülkesi olan yerlerde bugün yürürlükte olan kanunların Allah’ın şeriati dışında yeni bir şeriat olduğunu, bu ülkelerin Allah (c.c)’ın şeriatini, kanun koyucu tek kaynak olarak kabul etmediklerini ve beşeri anayasada ilk sözün de son sözün de heva ve hevesine göre anayasayı belirleyen şahsa ait olduğunu görecek ve anlayacaksın.

Dr. Seyyid Sabri şöyle dedi:

 “Anayasa kanunları temel olan kanunlardır. Bu, halkın egemenliğini gösterir. Bu kanunları koyan kurum, temeli koyan sultadır. Temel anayasadan sonra yapılan bütün yasalar, yürütmeler ve yargı buna bağlı olur. Bu kanunlar normal konulan kanunlardan daha üstün ve daha önceliklidir. Teşri sultası (parlemento) bu anayasaya riayet ederek ve ona saygı göstererek kanun koyar. Hatta teşri sultası bile bu kanunları (anayasanın temel kanunlarını) değiştiremez, iptal edemez. Sadece o kanunların sınırları dahilinde ve o kanunlara muhalefet etmeden kanun koyar, teşride bulunur.

İngiliz parlementosunda var olan esnek anayasalar bundan farklıdır. Çünkü İngiliz anayasasında sabit anayasa yoktur. Parlemento serbesttir. Belli ve sabit bir anayasaya bağlı değildir. Bu yüzden istediği kanunu koyabilir. İngiliz parlementosuna bu özelliği sebebiyle şöyle denmiştir: “Kadını erkek, erkeği kadın yapmaktan başka herşeyi yapar.”

Sabit (esnek olmayan) anayasalarda ise (Cengiz Han’ın koyduğu Yesak böyleydi….) teşri sultasının (parlementonun) görevi, temel anayasaya zıt olmayan, onun sınırları dahilinde basit kanunlar koymaktır.

Temel anayasayı koyan sulta; teşri, yürütme, yasama, yargı sultasıyla ilgili kanunları da koyar. Teşri sultası bir kanunu değiştirmek istediğinde, temel anayasada belirlenen sınır ve kaidelere uymak mecburiyetindedir. Teşri sultası (parlemento) temel anayasanın kanunlarını değiştirmeye kalktıştığı zaman belli şartlara uymak zorundadır. Bu şartlar, basit kanunlar konusunda uymaları gereken şartlardan başkadır. Temel kanunları koyan sulta, bu teşri sultasına bazı kanunları değiştirme engeli koyabilir.”                      (Medhal Düsturi Kitabından Naklen.)

Beşeri kanununların maddi kaynakları hakkında Dr. Fuad Abdulbaki, “kanun teorisi” kitabında şöyle diyor:

“Maddi kaynaklardan kasıt; kanun koyarken baş vurulan ve kendisinden kanun maddeleri alınan kaynaklardır. (Yani; kanunun ham maddesidir.)

Maddi kaynaklar çok ve değişiktir. Bazen kanun maddesi, çoğu zaman olduğu gibi halkın ihtiyaçlarından çıkar. Örneğin; “ülkemizin durumundan dolayı her bir şahıs ancak 200 dönüm ekilmiş arazi sahibi olabilir, bundan fazlasına sahip olamaz” şeklinde bir kanunun çıkması gibi... Böyle kanunlar, vatanımızın ve insanların ihtiyaçlarından çıkmıştır.

Kanun maddesi geçmiş ümmetlerin tarihinden veya yabancı bir ümmetin tarihinden de alınabilir ve bu kaynaklar, tarihi kaynaklar olarak isimlendirilir. Bizim, Mısır kanunlarındaki hükümlerin çoğu Fransız kanunlarından, çok azı ise İslam şeriatinden alınmıştır. Buna göre Fransız kanunu ve İslam şeriati, anayasamız için tarihi kaynaklardan sayılırlar.

Teşri koyan, bazan kanun maddesini, mahkemelerin tecrübelerinden alır. O zaman kanunun maddi kaynağı yargı olmuş olur. Yeni medeni kanunumuz bunun örnekleriyle doludur.

Bazen kanun, fakihlerin (beşeri kanunların alimlerinin) fikirlerinden alınır. O zaman kanunun maddi kaynağı kanun alimlerinin fikirleri olmuş olur.

Söylediğimize özet olarak şunu eklemek istiyorum: Kanunların maddi kaynağı çok ve değişiktir. Bu kaynaklara baktığımızda, anayasayanın kanunlarını bilmemize yardımcı olmaz. Çünkü maddi kaynaklardaki kaideler ancak kanun koyma yetkisi elinde olan (hükümdar) onu zorunlu kıldığında kanun olabilir.”

Dr. Fuad Abdulbaki kanun koyarken baş vurulan resmi kaynaklar hakkında şöyle diyor:

“Resmi kaynaklardan kasıt; kanununun kendisinden zorunluluğunu yani sultasını aldığı kaynaktır. Ancak ve sadece resmi kaynaklara başvurularak kanun yapılabilir. Şöyleki; şayet belli bir kanun kaidesi için madde sağlanır, fakat bu maddeyi zorunlu kılan bir sulta olmazsa, o madde ruhsuz bir madde olmuş olur, sanki bu madde yok gibidir. Kanuni kaidelerin var olup olmadığını öğrenmek için sadece resmi kaynaklara başvurulur, maddi kaynaklara başvurulmaz. Ancak resmi kaynak, buna işaret eder, ondan alındığını söylerse, işte o zaman anayasanın kanunlarının manasını daha iyi anlamak için maddi kaynaklara bakılır. Aksi halde anayasanın kanunlarını bilmek için maddi kaynaklara bakılmaz. Çünkü anayasanın kanun ve kaidelerinin anlaşılmasını sadece resmi kaynaklar belli eder.

Bizim Mısır anayasamızın resmi kaynakları sırasıyla şöyledir: Anayasa, örf (adet), İslam şeriatinin temel prensipleri, tabi kanunlar, adalet kaideleri...

Bu kaynaklar önem bakımından eşit değildirler. Anayasa, en önemli ve en önce gelen resmi kaynaktır. Diğer kaynaklar ise ihtiyati kaynaklardır. Anayasada meseleyle ilgili kanun bulunmadığında bunlara sırasıyla başvurulur.

Kanuni kaideler, resmi kaynağa göre geliştirilebilir. Bazı kanuni kaidelerin kaynağı örf olabilir. Sonra da bu kaidenin kaynağı anayasa olur. Bu durumda örf, maddi bir kaynak iken daha sonra kanuni kaideler için resmi bir kaynak olmuş olur. Örneğin; eski medeni kanunda örfe göre şahsın soyadı çocuklarına verilirdi. Bu örfe göredir ve anayasada bu kanun vardır. Yeni medeni kanunda da 38. madde olarak geçmektedir. Kanuni kaidenin resmi kaynağının değiştirilmesi bu kaidenin uyulma konusunda zorunlu olmasını etkilemez, ancak zorunluluk derecesini etkiler. Kanunlaşmış örf kaidesi, her iki halde de uyulması zorunlu bir kaidedir. Ancak anayasaya intikal etmesi, ona birinci derecede uyulma zorunluluğu getirir. Halbuki anayasada olmadan önce ikinci derecede uyulması zorunlu bir kaide idi. (Eğer, resmi bir kanun kaynağı olarak İslam şeriatinden bir kanun kaidesi alınır ve anayasadaki kaidelere dahil olursa, o zaman bu kaide üçüncü dereceden birinci dereceye yükselir. Çünkü artık üçüncü kaynakta değil birinci kaynak olan anayasada bulunmaktadır. Buna göre İslam şeriatinin kanunları, birinci derecede kanunlar değil, ancak ihtiyaç duyulduğunda baş vurulacak üçüncü derece tali bir kaynaktır. Şayet ondan anayasa için bir kaide alınırsa ancak o zaman birinci derecede uyulması zorunlu bir kanun olur.)

Resmi kaynak olan anayasa, örf, İslam şeriati ve tabi kanunlar genel kaynaklardır. Yani kanunlar onlardan alınır. Fakat bunun yanında müslüman(!) mısırlılara has evlenme, boşanma ve miras gibi konularda sadece İslam şeriati kaynak olarak alınır. Bu durumda İslam şeriatinin resmi kaynak olma özelliği sınırlıdır.

Dr. Fuad Abdulbaki, anayasa hakkında şöyle diyor:

     “Anayasa, zamanımızda kanunun resmi ve hakim olan kaynağıdır. Teşrinin kanun kaynağından kasıt; anayasanın yetki verdiği kişilerin kanuni kaideler koymalarıdır. Kanun kaynaklarından teşri (anayasa), en büyük öneme sahip olandır. Kanuni kaidelerin çoğu ona dayanır. Bu sebeple diğer kaynakların etkisi azalmış hatta çok az öneme sahip olmuştur. Ancak teşride (anayasada) eksik olan, bulunmayan bazı meselelerde onlara başvurulur. Bunlar ise çok nadir meselelerdir. Bu durum, sadece Mısır’da değil, diğer modern devletlerde de böyle-dir.

Teşrinin türleri:

1 – En üstte, Dusturi Teşri (anayasa). Bazen temel teşri olarak da isimlendirilir.

2 – Adi Teşri (normal teşri). Bu teşri parlementodan çıkar. Yani bu teşri, parlementonun koyduğu kanunlardır.

3 – Fer’i Teşri; yürütme sultasının (yürütme işine seçilmiş, hükümet kurmuş kişilerin) koyduğu kanunlar. Bunlar; bildiriler, belli kararlar, merasim (resmi işlemlerle ilgili düzenlemeler)dir.

Bu teşri türleri, yukarıdaki sıralanışa göre önem arzeder. Yani, ikinci sıraya göre konulan teşri, birinci sıradakine zıt olmamalıdır. Daha açıkçası, parlementonun çıkardığı kanunlar anayasaya zıt olmamalıdır. Yürütme sultasının koyduğu kanunlar da anayasa ve parlemento kanunlarına zıt olmamalıdır.

Yürütme sultasının koyduğu kanunlardan kasıt şudur:

Yürütmeyi elinde bulunduran (ülkeyi yönetme işine seçilmiş) kişiler, anayasa kanunlarını veya millet meclisinin çıkarttığı kanunları bozmadan ve değiştirmeden, o kanunları nasıl uygulamaya geçirecekleri konusunda planlar hazırlarlar. İşte buna yönelik olarak alınan karar ve bildirilere “Fer’i Teşri” denir. Örneğin; trafikle, halkı rahatsız eden, gürültü yapan, sağlığa zarar veren müesseselerle, besinle, seyyar satıcılarla v.s konularla ilgili kanunların hazırlaması gibi...”

Dr. Fuad Abdulbaki, diğer teşri kaynaklarından olan örf, İslam şeriati ve adalet kanunları hakkında şöyle diyor:

“Eğer ihtilaf edilen bir mesele, hüküm vermesi için hakime sunulursa, hakim, bu ihtilafı çözmek için öncelikle teşri (anayasadaki) kanunlarına bakar. Teşri kanunlarında bu olayla ilgili bir kanun bulunursa, bu kanunlara göre hüküm verir. Başka kanun kaynaklarına başvurmaz. Şayet bu meseleyle ilgili kanunları teşri kanunlarında bulamazsa işte o zaman bu meseleyle ilgili hükümleri diğer kaynaklarda arar. Tabii ki sırayı takip ederek, önce örfe, sonra İslam şeriatine, sonra adalet kanunlarına bakar. Eğer teşri kanunlarında kendisine arz edilen mesele ile alakalı bir hüküm bulursa, bu hüküm kapalı olsa bile diğer kaynaklara başvurmaması, bu kapalılığı çözüp açıklığa kavuşturması gerekir. Yani; arzedilen bu meselenin hükmünü bulursa onunla hükmeder, başka kaynaklara başvurmaz. Ama teşri naslarını açıkladıktan sonra, bu hükümlerin arzedilen meseleyle ilgili olmadığını görürse, ancak o zaman diğer kaynaklara sırasına göre başvurur.

Örfe gelince; bu teşriden (anayasadan) sonra gelen yedek bir kaynaktır. Örfe ancak, teşri naslarında (anayasadaki kanunlarda) arzedilen meseleyle ilgili hükümler bulunmadığı zaman başvurulur. Hakim kendisine bir mesele arzedildiğinde, ilk olarak teşri naslarına (anayasadaki kanunlara) bakmak mecburiyetindedir. Eğer bu meseleyle ilgili bir nas bulursa o nassın hükümlerini uygular, örfe başvuramaz. Şayet arzedilen meseleyle ilgili bir nass bulunmazsa işte o zaman örfe başvurur. Örfte bu meseleyle ilgili hükümler bulduğunda İslam şeriatine ve adalet kanunlarına başvurmamalıdır. İslam şeriatine ancak örfte hüküm bulamadığında başvurmalıdır. Bu durumda örf, teşrinin (anayasanın) ilk yedek kaynağıdır.”

Dr. Fuad Abdulbaki, İslam şeratinin kanunları hakkında şöyle diyor: “İslam şeriatinin prensipleri, medeni kanunda ilk resmi kaynak olarak değil, ikinci derecede öneme sahip bir kaynak olarak zikredilmiştir. Hazırlanmış olan yeni medeni kanun tartışmaya sunulduğunda, öğretmenimiz Senhuri (Senhuri, bir makalesinde şöyle diyor: “Mısır anayasası, İslam şeriatini 3. mertebeye koymakla ona büyük ve adaletli bir değer vermiştir.), İslam şeriatinin Mısır kanunları için resmi bir kaynak olmasını teklif etti. Yani, örften sonra ve tabii kanundan önce, üçüncü mertebede olmasını önerdi ve bu öneri kabul edildi. Böylece, ikinci fıkranın birinci maddesi şöyle oldu:

“Eğer hakim teşride (anayasada) bir hüküm bulamazsa örfle hükmeder. Eğer örfte bir hüküm bulamazsa İslam şeriatinin temel prensiplerine göre hüküm verir. Tabii ki medeni kanuna uygun olan İslam’ın temel prensipleriyle hüküm verir. Üstelik bir mezhebe de bağlı kalmayacak… İslam kanunlarında birşey bulamazsa tabii kanunlara ve adalet kaidelerine göre hüküm verir.

Bu kanun, medeni kanun kabinesine ve millet meclisine arzedilince; “Tabii ki medeni kanuna uygun olan İslam’ın temel prensipleriyle hüküm verir. Üstelik bir mezhebe de bağlı kalmayacak” cümlesi fazla bulundu ve kaldırıldı. Bu ibare, nastan (kanun maddesinden) anlaşılmaktadır. İslam şeriatinin kanunları, ancak teşride meseleyle ilgili hükümler bulunmadığında uygulanacaktır. “Bir mezhebe bağlı kalmak” ibaresi gereksizdir. Zaten İslam şeriatinin genel hükümlerine başvurulur ve bu konularda da mezheb farkı yoktur.

İslam şeriati anayasanın ikinci dereceden yedek kaynağıdır. Dikkat edilirse resmi kaynak, sadece İslam şeriatinin genel kurallarıdır. Yani İslam şeriatinin temel tafsili hükümlerine resmi bir teşri kaynak olarak itibar edilmez.”

Dr. Fuad Abdulbaki, Mısır kanunlarında dinin etkisi hakkında şöyle diyor:

“Mısır kanunlarında Mehmed Ali Paşa gelinceye kadar din etkiliydi ve İslam kanunları Mısır’da hakimdi. Mehmed Ali Paşa gelinceye kadar İslam şeriati hayatın her yönünde Mısırlılara hükmederdi. Mehmet Ali Paşa zamanında Fransızlara ait özellikle ticaret ve cezayla ilgili kanunlar girdi. Fransız kanunları girmeye başlayınca İslam şeriatinin etkisi azalmaya başladı. Ta ki, İsmail zamanı gelinceye ve yeni Mısır kanunları çıkıncaya kadar... Bu kanunların çoğu Fransız kanunlarından, çok azı da İslam şeriatinden alınmıştı.

İşte böylece, İslam şeriatinin etkisi Mısır kanunlarımızdan kalkmıştır. Fakat bu konulan anayasa, şahsi meselelerle ilgili hükümleri ayrı tutmuştur. Bu konularda dinin etkisi devam etmiş, hükümleri değiştirilmemiştir. Bu meseleler, anayasanın 15/2 maddesinde ayrı tutulmuştur. Bu maddede İslam şeriatinin, örften sonra gelen yedek resmi kaynak olduğu belirtilmiştir. Böylece Mısır kanunlarında şeriat, sadece şahsi meselelerde etkili kalmıştır. Tabii ki bu, müslümanlar için söz konusudur. Diğer din mensubu Mısırlılar’dan her biri kendi dinlerinin kanunlarına bağlıdır. Şahsi meselelerde de şeriatin dışında hükümler konmaya başlanması, şeriatin etkisini azalttı. Örneğin; miras, vasiyet ve hibe konularında İslamla alakası olmayan yeni kanunlar çıktı. Bunlarda dinin, resmi bir kaynak olarak etkisi yoktur. Çünkü bu kanunların kaynağı İslam şeriati değil, teşri (anayasa) olmuştur.  

Kuveyt ceza kanununu şerheden El Vasıt kitabının 11. sayfasında şöyle geçmektedir:

“İslam dini geçmişte hayatın her yönüne hükmederdi. Bu yüzden o, bütün hayati faaliyetlerin kaynağı niteliğindeydi ve uygulanan kanunlar bu İslami kaidelere uymaktaydı. Buna göre her kim İslami değerlere saldırırsa mevcut olan kanuna göre ceza alırdı. Aynı şekilde farzları yerine getirmeyen kimseye de ceza verilirdi.

Bu durum, Birleşmiş Milletlerin insanlara ibadet, fikir ve rey hürriyeti veren insan hakları kanununu 1948’de ilan etmesine kadar devam etti. Birleşmiş Milletlerin bu kanunu arap ülkelerinde hemen benimsenip kabul edildi ve uygulamaya geçirildi. Cezalar artık bu kanuna göre verilmeye başlandı. Ceza kanunları sadece cinai suç işleyenlere hükümler vermekte, bunların dışında kalan fikirlere ve dini muhalefetlere ise cezalar vermemektedir. Ancak işlenen suç toplumun emniyetini bozduğu veya çoğunluğun din şuurunu zedelediğinde böyle konularda işlenen suçlara cezalar verilir. Bunun dışında dini ibadetlerini yerine getirmeyen, dinin yasaklarına muhalefet eden kimseye ceza verilmez. Çünkü ceza kanunlarında onlara uygulayabilecekleri bir kanun bulunmamaktadır.”

Şimdi sana, bütün hayatın ona göre düzenlendiği, bütün kanunların ona göre çıkarıldığı ve çok yüceltilen asrımızın yesağının (beşeri anayasanın) bazı maddelerini sunacağım. Bu asrımızın yesağı (anayasa) öyle yüceltilmiştir ki, onunla hükmeden devletlerin idaresine her tayin edilen yeni kişi; ister kral, ister cumhurbaşkanı, ister bakan, isterse milletvekili olsun, görevine başlamadan önce bu asrımızın yesağını yücelttiğini, ona saygı duyduğunu belirten yemini yapar. İşte bu sebeble yapılan bu yemin “Anayasa Yemini” olarak isimlendirilir. Biz ise yapılan bu yemini; “tağuta boyun eğerek şirke girme yemini” olarak isimlendiriyoruz. Zira beşeri sistemlerde görev alan kimseler, görev alacakları zaman bu beşer anayasasına saygılı ve bağlı olacaklarına dair yemin ederek onu yüceltirler ve ona göre kanunlar koyarak insanlara hükme-derler.  

Mısır 1971 anayasası madde: 79’da şöyle deniyor:

“Cumhurbaşkanı görevine başlamadan önce senato ve parlementoya karşı şu şekilde yemin yapmalıdır: “Anayasaya ve Mısır milletinin kanunlarına saygılı olacağıma ve vatanın istiklalini ve toprağını muhafaza edeceğime dair yüce Allah’a yemin ediyorum.”

Mısır 1923 anayasası madde: 6’da şöyle deniyor.

“Ancak kanunun belirlediği şeyler suçtur. Ve ancak kanunun belirlediği cezalar uygulanır.”

Bu maddenin aynısı Mısır’ın 1971 anayasasında 66. madde olarak geçer.

Mısır 1923 anayasası madde: 31’de şöyle deniyor:

“Değişik mahkemelerin hükümleri kanuna göre çıkar ve kanuna göre uygulanır.”

Bu madde 1971 anayasasında 165. madde olarak geçer.

1923 anayasası madde:125’de şöyle deniyor:

“Hakimler serbesttirler. Kanunun maddeleri dışında hiç kimseye, hiçbir şeye bağlı değildirler.”

1971 anayasasında bu madde 166. madde olarak geçer.

Ürdün anayasası madde 103’de şöyle deniyor:

“Medeni mahkemeler, krallıkta uygulanan kanuna göre hüküm verir ve bu hüküm uygulanır. Fakat ticari, hukuki ve yabancıların şahsi meseleleriyle ilgili konularda uluslar arası kanuna uygun olarak verilen hükümler anayasanın belirttiği şekilde uygulanır.”

Ürdün anayasası madde 84’de şöyle deniyor:

“Gerek senato meclisi ve gerekse millet meclisinde çıkarılacak olan bir kanun, şayet anayasada buna muhalif bir kanun yoksa çoğunluğun kararına göre çıkarılır.”

Ürdün anayasası madde 18’de şöyle deniyor:

“Kanunun belirlediği kimseler dışındakiler, vergiden veya muamele harçlarından muaf tutulamazlar.”

Ürdün anayasası madde: 15’de şöyle deniyor:

“Kanunun belirlediği sınırlara riayet etmek şartıyla bütün Ürdünlülerin, gerek söz, gerek yazı, gerek fotoğraf ve gerekse başka üsluplarla görüş bildirme hürriyeti vardır.”

Kuveyt anayasası madde: 60’da şöyle deniyor:

“Emir, görev almadan önce şu yemini yapar: “Anayasaya ve devletin kanunlarına saygılı olacağıma dair Allah adına yemin ediyorum.”

Madde 63’e göre emirin naibi, madde 126’ya göre başbakan ve bakanlar da aynı yemini yapar.

Kuveyt anayasası madde 19’da şöyle deniyor:

“Millet vekilleri şöyle bir yemin yaparlar: “Vatana ve emire ihlaslı olacağıma, anayasaya ve devletin kanunlarına saygılı olacağıma dair yüce Allah’a yemin ediyorum.”

Kuveyt anayasası madde 35’de şöyle deniyor:

“Yargı görevi, anayasanın sınırları dahilinde, emir adına mahkemelere verilmiştir.”

Kuveyt medeni anayasası madde 1’de şöyle deniyor:

“Bir mesele hakkında, anayasada herhangi bir hüküm bulamayan hakim, örfe göre hüküm verir. Örfte de o meseleyle ilgili bir hüküm bulamazsa İslam fıkhı hükümlerinden ülkenin durum ve maslahatı için en uygun olanını seçerek onunla hükmeder.” (Bu kanunlara dikkat et! Allah (c.c) bunları yok etsin! Bu kanunlara göre beşeri  kanunlar asıldır. Bu ülkelerdeki insanlar, beşeri kanunlarla hükmetmekte ve muhakeme olmaktadır. Eğer karşılaştıkları yeni bir meseleyle ilgili anayasalarında bir nas bulamazlarsa, o meseleye kendi batıl ve cahili adetlerine (örflerine) göre hüküm verirler. Eğer söz konusu meseleyi örfe göre çözümleyemezlerse, işte ancak o zaman İslam’ın fıkhi hükümlerine bakarlar ve ondan tercih ettikleri bir hükme göre meseleyi çözmeye çalışırlar. Üstelik İslam şeriatini hiç bilmeyen bu hakimler, İslam fıkhından seçim yaparlar.

     İslam şeriatinin, baş vurulacak en son kaynak yapılışına dikkat et! Ancak anayasaları ve örfleri bir mesele hakkında aciz kalırsa, işte o zaman İslam şeriatine başvururlar.

     İşte bu kimseler İslam’dan aldıkları hükümlerin, “insanlarının durumuna, ülkelerinin maslahatına uygun olma” şartını koşmakla alçaklık sınırını aşarak Allah (c.c)’a ve şeriatine nasıl da karşı gelmektedirler. Allah (c.c) onlar ve onlar gibi olanlar hakkında şöyle buyurmuştur:

 “(Bir takım kimseler) “Allah’a ve rasulüne iman ve itaat ettik” derler. Sonra da onlardan bir grup bunun ardından yüz çevirir. Bunlar mü’min değildir. Aralarında hüküm verilmesi için Allah’a ve rasulüne davet olundukları zaman, yine onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hak kendilerinden yana olursa, ona boyun eğerek gelirler. Kalblerinde bir hastalık mı vardır, yoksa şüpheye mi düşmüşlerdir ya da Allah’ın ve rasulünün kendilerine haksızlık yapacaklarından mı korkmuşlardır? Hayır (hiçbiri değil); bunlar, zalim olan kimselerdir.” (Nur: 47-50))

Kuveyt cezai kanunları madde 1’de şöyle deniyor:

“İşlenen bir fiilin suç olduğuna dair kanunda bir nas yoksa o fiile ceza vermek yasaktır.”

İşte bu küfür olan kanun maddesi ile, Allah (c.c)’ın kitabında ve rasulünün sünnetinde suç olarak bildirdiği suç ve cezalara itibar edilmemektedir. Bu kanun maddesine göre anayasa bir fiili suç olarak görürse ancak o fiil suç olur. İsterse Allah’ın kitabı ve rasulünün sünnetinde o mesele suç olarak belirtilsin, önemli değildir, o suça ceza verilmez. Örneğin; Allah (c.c)’ın suç olduğunu bildirdiği irtidat (İslam’dan dönme) ameli, beşeri anayasada suç değildir. Çünkü beşerin koymuş olduğu anayasa bu ameli suç olarak kabul etmemektedir.

Son olarak, rasulün bile yetkili olmadığı fakat beşer anayasasının kendi yöneticilerine yetki verdiği af konusu üzerinde duralım:   

Ülke yöneticisi işlenmiş suçlar için dilediği zaman genel bir af çıkarabilir ve bu af beraat hükmü gibidir. Beşeri anayasasının ülke yöneticisine verdiği; işlenen suç ne olursa olsun, sabit olsa bile, bu suçları ve bu suçlara verilecek hadleri kaldırma yetkisini ne bir rasul ne de bir nebi kendinde görmüştür.

Daha önce de belirttiğimiz gibi beşer anayasasının kanunlarında Allah (c.c)’ın hakkı ve kulların hakkı diye bir ayırım yapılmaz. Sadece ülke yöneticisinin hakkı söz konusudur. Bu sebeble ülke yöneticisi, kulların hakkı olan meselelerde de Allah (c.c)’ın hakkı olan meselelerde de yetki sahibidir ve serbesttir.

Başa Dön  Devam

USULDE ÖRF (KÜLTÜR) VE ADET

   Nerede bir insan birliği  varsa orada, iyi veya  kötü. Doğru veya yanlış, hak veya batıl bir düzen ve onun hukuku veya hukuk zannedilen bazı kuralları (kaideleri) vardır. Bu hukuk veya kurullar, ya beşeri arzuların ortaya attığı bir felsefeye dayanır, yada insan idrakini muhatap olarak seçen yaratandan gelen bir vahye bağlıdır.

   Günümüz dünyasının materyalist toplumlarında geçerli ola hukuk zannedilen kurallar, ister sosyalist olsun ister liberal kapitalist bulunsun, hepsi de beşeri arzuların yoğurduğu herhangi bir felsefeye dayanmaktadır. Samimiyetleri kabul edilse bile, insanoğlun geçici hayatından başka bir meselesi olmadığı; ebedi hayatı esas almadığı için maddeci felsefeye dayalı bütün düzenler ve bu düzenlerin oldurduğu kuralların hepsi de sol kesimi temsil ederler. Kur'an-ı hakim'e göre öldükten sonra ki hayata inanmayan görüş ve kuruluşlar topyekün solda kalırlar. Sağı ancak ebedi hayata iman etmiş şahsiyetler ve onların adil cemiyetleri temsil eder. (1)

   Materyalizme dayanan dünyacı arzuların, mütemadiyen değişip duran zanni hukuk anlayışıyla, esası sağlam ve sabit kalan, ilme sebep olan vahye dayanan güvenilir hukuk anlayışı bir arada  düşünülemez. Bunlar temelde birbirine karşı (zıt) oldukları için aralarında hiçbir zaman bir senteze gitmeleri mümkün olmamıştır; olamaz da. Bu gerçekleri bilen bir Müslüman, maddecilerin kendi aralarında dünyalarını paylaşırken yaptıkları gibi bir koalisyona razı olmaz. Çünkü, olmayacağının hakikatini müdriktir; din ile materyalist felsefenin daima ayrı ayrı yönlerde geliştiğini, birbirleriyle bağdaşmadığını görür. (2) İşte biz bundan dolayı bir Müslüman olarak kendi konumuzu incelerken onun kaynağından başka hiçbir görüşü mutlak esaslar olarak ele almıyoruz.

   İkmal edilmiş bulunan temel esasın yoğurduğu İslam hukukunun değerlendirdiği örf ve adetler, aslında Allah Resulünün Sünnet-i Seniye'lerine (yüce yoluna) bağlıdır. (3 )Ve bir nevi icma olarak görülür. (4) Ayrıca "arefe" kökünden örf ile beraber gelen "marufu emret" metin, Kur'an-ı Mübin'de müminlere verilmiş büyük bir vazife olduğunu anlıyoruz. (5) Kayıt altına alınmamış konularda "örfe göre" hareket etmemiz gereğini müdrikiz (5x) Yasaklanmayan örfün güzellikle yerine getirilmesinin gereğinden eminiz (5xx) , meselelerini bizzat çözmek için bütün fikri cehtini olanca gücü ile sarfeden, (6) arayıcılığını iptal etmemiş şahsiyetli insanların-ki bunlar Müslüman'dır- (7) İzzetli cemiyetlerinin bütün hukuk sistemi bir esasa bağlanır. Yani, İslam'ın tek kaynağına; (8) ister metlüv olsun ister gayrı metlüv bulunsun, vahye dayanır. (9)

   Bu yegane yüce ve eşsiz tek kaynağın yön ve yol verdiği ilmi bir cumhuriyeti doğuran icma (10), bu icmanın yoğurduğu, problemlerini halletme yolunda bütün gücünü sarf etmekten kaçınmayan şahsiyetlerin "teşrii dokunulmazlık"ını gösteren kıyas (11) gibi örf ve adetler de , tek kaynağın mübah kıldığı sahalarda, cemiyet kanunlarının formüle edilmesinde-sonda da gelse- birer amil olarak görülür. (12)

   Müslüman'lar değişik iklim, değişik coğrafyalarda ve ayrı ayrı tarih bölümlerinde hükümran olduklarında, oralarda da adaleti sağlamak; yaratılmışlar arasında ki münasebetleri hakkaniyetle hükme bağlamak ibadetiyle (Vacib-i kifaya olarak) mükelleftirler. (13) Bu içtimai mükellefiyeti eda ederken değişik toplum ve muhitin, bir önceki nesilden gelen bazı örf ve adaletlerle de tabiatıylada karşılaşmış olacaklardır. Müslüman cemiyet karşılaştığı bu adetleri, şüphesiz ki taklide razı olmuş avami kalabalıklar gibi hemen red veya kabul edecek değildir; araştıracak, gerekirse bütün gücünü sarf ederek onları doğruya en uygun şekilde bir hükme bağlayacaktır.

   Tek kaynağımızın olan vahye aykırı düşmediği müddetçe (14) Müslüman hukukçuların, bilhassa  Hanefi ve maliki okullarınca "nass bulunmayan  yerde asl olarak kabul edilen örf (urf)" (15) nedir? Mecellede "muhkemdir" denilen adet ile (16) örf arasında ne gibi farklar vardır?

   Fıkhı işleyen kitaplarda şu tarifleri buluruz: "... örf, irfan ile ilgili olup arif olanların koyduğu bir esastır. Nitekim Kur'an da örfün bu anlamıyla alakalı olarak "Örf ile emret" buyrulmuştur. Adet ise veya kötü olabilir..." (17) "Adet kelimesi ile örf kelimesi arapçadır. Adet itiyaddan gelir. Bu kelimenin kökü "avdet" "avd" mastarından türemiştir. Türkçe'de de kullandığımız gibi "avdet" olabilmesi için defalarca gidip gelinmesi,yani yapılması gerekir ki insan  o işi şuur altına yerleştirsin. Ve böylece şuur altından gelen bir (dürtü ile) saik ile o işi kendiliğinden yapsın. Böylece adet tekrar edilerek alışkanlık haline gelmiş ve seciyye durumunu almış olur... Örfe gelince bu kelime "marife" kökünden türemiş bir isimdir. Marife Türkçe de kullanıldığı gibi aslında tanımak, bilmek anlamındadır. Fakat bununla bilmek anlamı da olan "ilim" ile aralarında fark vardır. "Marife" yalnız cüzi, ferdi şeylere kullanılır ve daha önceden bir geçmişlik bulunmasını ihtiva eder ki, tanımak anlamına uygun düşer. Bir şey bilinir sonra araya  fasıla girer ve unutulur veya insan ondan gafil olur, bundan  sonra ikinci karşılaşmada bilinmesine marifet denir. Bu "Marife" kökünün ikinci bir manası daha vardır. Bu da, ard arda, ardı sıra tevali etmek, birbiri peşinden gelmektedir. "Örf"e kökünün her iki asıl manasını bir arada vermek mümkündür.  Kelimede hem bilme ve hem ardı sıra olduğundun tekrarla bilinen veya öğrenilen nesne örf- bilinen olur.

   Burada diğer önemli bir farka da biz işaret edelim: "Adet" de iş, hareket olay söz konusu iken "Örf"te bilmek, bilgi, anlamak, tanımak yani zihni bir kavram söz konusudur. Buna göre "adet" hareketle, örf bilgi ile ilgilidir. Bunun için önce adet sonra örf gelmelidir. Sonra örf kültürdür de.

Böylece anlaşılıyor ki hareketlerin adı adet, ve hareket cinsinden olmayan şeylerin adı da örf oluyor. Bu bir ayırım demektir ve bilgiye dayandığı için artık kaide mefhumunun başlangıcı sayılır. İşte bu kaideler zamanla çoğalacak ve onlar da bir tasnife tabi tutulacaktır."

   "Örf, insanların anlaştığı ve ona göre davrandıkları söz, veya terketme olup buna adet (alışkanlık) denir. Kanun koyuculara göre örf ile adet arasında fark yoktur. İş (ameli) örfü, insanların "sattım ve aldım" sözlerini söylemeden malı ve parayı vermek suretiyle alış veriş etmeleridir. Sözlü örf, "veled=doğan sözünü kıza değil, erkeğe söylemekte insanların örfleşmeleridir. Aynı şekilde "et" sözünü balığa söylememekte anlaşmalarıdır. Örf, insanların bütün üst ve alt tabakaların anlaştığı, birleştiği nesnedir. Onun için her örf bazı müelliflerce geçerli bulunmamıştır. (18) İcma, bunun hilafatına, yalnız arayıcı insanların birleşmelerinden meydana gelir. taklide razı olmuş mukallit avam topluluğunun "icmaın meydana gelişinde bir

etkisi yoktur." (19) Kısaca bir müfessirin ifadesiyle "... nass beyninde şayi olmuş iyi kötü herşey, her adet urf demek değildir. Cehalet ile şayi olmuş bir takım kötü adetler vardır ki, gerçekten de onlardan sakınmak lazımdır. (20)

   Şurası da kaydetmek isteriz ki, daima baştan beri Nebi'lerden gelerek-biz bilsek de bilmesek de- cemiyete mal edilmiş ve güzel bulunmuş örf ve adetler, müstakıllen şeri bir delil olarak görülmemelerine rağmen, (21) bir önceki Resullerden gelmiş olabileceği hususu bizleri düşündürebilir. Mesela, cahiliye insanlarının Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (AS)dan kalma-yanlış şekillerle beraberde olsa- haccetmeleri gibi. (22) "Müsned" den verilen  bir haberde, cahiliye devrinde, Peygamberlerin sünnetlerinden kalma, "misafiri ağırla" ma, "komşuya iyilik" etme, "yetime ikram" da bulunma ve benzeri güzel içtimai adetlerin devamı tavsiye edilmesi anlayışımızı teyit edecek mahiyettedir. (23) Geçmiş nebilerden kalıp da, bir sonra ki ayetlerle neshedilmemiş (hükmü kaldırılmamış) bulunan; bilinen sünnetlere uymak emri ilahisi konumuzun temelini teşkil eder. (24)

   Eğer Hz. Adem (A.S) dan beri, bildiğimiz veya bilmediğimiz, bütün peygamberlerden gelen yüce sünnetler- Örf ve adet şeklinde de görülmüş olsalar- nesih yoluyla geçerliliğini kaldırılmamış olduğu muhkem ilmi yollarla tespit edilmişseler, veya son Nebi'nin tebliğ buyurduğu İslam Fıkh'ının tek kaynağı olan vahye ters düşmüyorsa ve onun serbest bıraktığı sahalarda mahsursuz görülüyorsa bütün örf ve adetler pekala meşru görebilirler. Meşru hukuk alimi Serasi (R) ın  "el-Mebsut" adlı kitabından alındığı gibi, "örf ile sabit olan, nass ile sabit olmuş gibidir." Denilmesi (25) bu meşruiyeti teyit içindir. (26) Bir "Fıkıh Usulü" kitabında kaydedildiğine göre: "Bu konuda İbn-i Abidin şöyle der:

   "Fıkhı meseleler, ya sarih nasslara dayanır,ki, bunlar birinci bölümü teşkil ederler; ya da rey ve içtihat ile sabit olurlar. Bu bölüme giren fıkhı meselelerin çoğunu müçtehit, kendi çağının örfüne bina etmiştir ki bugünkü örfün hakim olduğu devirde bulunsaydı öncekine uymayan bir görüşüre sahip olurdu. Zamanın değişmesiyle bir çok hükümler de değişmektedir. Eğer (Örf ve adeletre dayalı içtihadi) bu hükümler, ilk şekilleri gibi kalacak olurlarsa, hem halka güçlük ve zarar verirler; hem de kolaylık sağlama ve dünya nizamının en güzel şeklide devam etmesi için zarar ve fesadı önleme esasına dayanan şeriat kurallarına aykırı düşerler." Bundan dolayı fakihler, üstad kabul ettikleri  alimlerin "kendi zamanına göre açıkladığı bir kısım hükümlere muhalefet etmişlerdir; çünkü onlar biliyorlardı ki" bu fıkıh otoriteleri aynı çağda olsalardı, ilmi metotlarına uyarak "kendileri gibi düşünürlerdi" Bu konuda------bir İslam devleti kuran Osman dan Fudyo'nun şöyle dediğini okuyoruz: "Her alim kendi toplumunun düşünce ve kaygılarını önceki alimlerden daha iyi bilir. Bu yüzden her alimin kendi eseri halkına önceki alimlerin eserlerinden daha fazla yararlı olur." (26x)

   Bir evvelkinden sonra gelen hukukçuların, "bu esasa binaen eski örfe dayanan bir çok meselelerde yeni örf sebebiyle öncekilere muhalefet ettiklerini görüyoruz..." (27) bu da tabii olur. Çünkü, bin müeyyide ne ile, nereden gelirse o yolla ve o tarzda gidebilir. (28) İşte Mecelle'de yerini alan, "ezmanın tagayyürüyle ahkamın tagayyürü inkar olunamaz" diyen 39, madde bu realiteyi ifade eder? (29) Şu kayıt ise bu görüşü özetler:

   "Örfe dayanan hükümler zaman ve mekan bakımından örfün değişmesiyle değişirler. Çünkü feri aslın değişmesiyle değişir. Bunun için fakihler bu gibi değişmeler hakkında derler ki, bu asır ve zamanın değişmesidir. Yoksa delil burhanın değişmesi değildir." (30) İmam Şafii (R) "Mısır'a gidince, Bağdat'ta iken verdiği hükümlerin bir kısmını, örf değiştiğinden dolayı değiştirmiştir." Diye kaydediliyor. (31) Görülüyor ki, zaman değişmesiyle, zaman ait görüşlere dayanan hükümler de, icap ediyorsa, araştırmalara dayanarak reylerle temel kaynağa, vahye ters düşmeyecek şekilde ihtiyacı karşılayacak zaruri kanunular formüle edilebilir. Ve bu kanunular, Allah Resulünün mütevatiren gelen tebliğlerindeki muhkem müeyyidelere eş değerde tutulmamak değişmez müeyyidelere eş değerde tutulmak değişmez müeyyideler seviyesine çıkarmamak şartıyla ve millet reisinin tasdikinden geçirdikten sonra, zarureten itaatı gereken hükümler mecmuasına alınır.

   İstishan, istishab, istislah

istihsan, güzel bulmaktır. Serahsi (R) ye göre özetlersek istihsan: "... ruhsat esasına göre hareket" ederek "... kolaylık sağlamak için güçlüğü terketmektir; bu da dinin aslı ve esasıdır..." Onun için gerekirse "kıyası terkedip insanlar için en uygun olan ciheti almak" İstihsan olur. Aslında ekser fakihlerle paylaşılan bir görüş olan istihsan İbn-i Rüşd (R)e göre de "... hükümde aşırılığa sürükleyen kıyası atıp..." gerekli konularda İslam Fıkhına ters düşmeyecek "bir hükme ulaşmaktır" (32) İstishab, ise: "...dilde, beraber bulunma ve beraberliği dikkate almadır"  Fıkıh usulünde ise "geçmişte bir delil ile sabit olan hükmün, yeni bir delil  ortaya çıkıncaya kadar hal-i hazırda baki olmasıdır..." "İstislah veya Mesalih-i mürsele ya da Maslahat; "kamu yararı" Usul-i Fıkıh terimleri, hakkında nass, icma gibi "emir ve yasak edici şeri bir delil bulunmayan ve İslam'ın ruhuna uygun olan" içtimai, meşru menfaatları sağlayacak ilmi araştırmalarla hüküm vermek..." (32x) Bütün bunlar aralarında ki nüanlarla, Müslümanların yollarında belirecek engelleri araştıracak, müminlerin aksiyonlarını sürdürecek birbirini tamamlayan fıkhı vasıtalarıdır. Esas, Müslüman'ın ebedi hayatını kazandıracak temel kaynak: ilmin sebebi bulunana vahyi İlahidir. Rabb'imiz oralardan bizleri gafil yaşamaktan korusun.

 

Mehazlar

1)      Bkz. Müminun suresi:33, 34, 35. vakıa suresi: 50. ayete kadar. İsra: 98

2)      Bkz. İnsanoğlu Kendini Arıyor. M. Said Çekmegil, 1976, 4.baskı, sh. 87-124

3)      Bkz. İslam Peygamberi, Prof. Dr. M. Hamidullah, Çev: mM. Said Mutlu ve Doç. Dr. Salih Tuğ, 1969 baskı, C.2 sh.168, 181

4)      Bkz.Fıkıh Usulü, Pro. M. Ebu Zehra, Çev. Dr. Abdulkadir Şener, 1973 baskı sh.264. ve bkz. İlmu Usuli’il-Fıkıh. Prof. Abdulvahhab Hallaf. Çev.doç. dr. Hüseyin atay, 1973 baskı sh.194

5)      Bkz. Araf suresi.199. lokman suresi:17. ali imran suresi: 104,114

5x)Bkz. Nisa suresi:6

5xx)Bkz. Bakara suresi:178

6)      Bkz. İnsanın yolu islam kitabımızda “Fikri Cehd” başlıklı yazı

7)      A.g.e.”Aramak mükellifiyeti” başlıklı yazı

8)      A.g.e. “Tek Kaynak: Vahiy” başlıklı yazı

9)      A.g.e. “Mana vahiy” başlıklı yazı

10)  A.g.e. “İcma: İlmi Cumhuriyet” başlıklı yazı

11)  Bkz. A.g.e. “Kıyas” başlıklı yazı

12)  Bkz.a.g.e. usulü fıkıh kitapları, Ebu Zehra, sh.146. ve Hallaf, vb. ve bkz Bakara:178

13)  Bkz. Elmalılı Tefsiri, C.4, sh.3117. v a.g.e. Metodoloji ebu Zehra, 106

14)  A.g.e. usulü Fıkıh Halaf, sh.238: “Fasit örfe gelince ona riayet etmemek gerekir”. Hayrettin Karaman’ın kaydına göre: “Örf, lügat ve ıstılah manaları bakımından “iyi ve kötü” taksimine tabi tutulamaz: kötü olana örf denmez...” bkz. Fıkıh usulü, H. Karaman, 1971, 5.baskı,sh.98

15)  A.g.e. Metodoloji ebu Zehra, sh.263

16)  Mecele, hazırlayan Ali Himmet Berki, 1959 baskı, sh.11 madde:36

17)  Kıyas İstihsan İstislah, dr. Abdulkadir Şener, 1974 baskı, sh.43. ve bkz. Ziya Gökalp ve Din, hazırlayan: orhan Metehan, 1977 baskı, sh.32: “Örfün Merdudu olmaz” derken Ziya Gökalp ciddi bir tetkikine “aşk ile sevilen kaideler..” “Makbul bid’atler” “Aşk Kudreti” gibi tabirlerle yer yer duygusalaşıyor.

18)  Bkz. A.g.e. Usulü Fıkıh, Hallaf, sh.237: “ muteber olmayan (fasid) örf, insanların anlaştıkları nesne şeriata aykırı olup haramı helal yapan, vacibi iptal eden örftür. Mesela insanların mevlitlerde, ölüm ihtifalerinde bir çok yasak şeylere alışmış olmaları...” Bir başka müellif, Ömer Rıza Doğrul’un müceddit evsaflı gördüğü Mehmet Hatiboğlu ® da bu konuda şunları kaydediyor: “..Mevlit kitabı namı altında Arapça, Türkçe hususi risaleler de yazılmıştır. İçlerinde doğru sözler olduğu gibi maalesef bir takım uydurma ve mübalağalı sözler de vardır. (İslamın emri imiş gibi telakki ederek) ayağa kalkmak, eler bağlamak: -bazıları da- kıbleye çevrilmek gibi, hareketler yapıyorlar. Bunların id’at olduğunu bil...” diyor. Bkz. Ana kaynaklara Göre İslam, Burdurlu Mehmet Hatiboğlu, 1946 baskı, sh.131 ve bkz Fıkhi Meseleler C.2, sh.29 “.......” ve bkz. Günün Meseleleri, Hayrettin Karaman, C.1, sh.121 “.....”

19)  A.g.e. Usulü Fıkıh, Hallaf, sh.34, 237. dr. N. Atay’ın giriş yazısından

20)  A.g.e. Tefsir, C.3, sh.3257

21)  Bkz. Usulü fıkıh, a.g.e. Hallaf, sh.239

22)  Bkz. Asrı Saadet, Mevlana Şibli, Çev: Ömer Rıza, 1928 baskı C.2, sh.844. ve bkz. İslamda Devlet İdaresi, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, çev. Kemal Kuşçu, 1963 baskı, sh.31

23)  A.g.e. Kıyas, dr. A. Şener, sh44

24)  Bkz. Enam suresi: 90. ali İmran suresi: 95. nahl suresi:123

25)  A.g.e. Metodoloji Ebu Zehra, sh. 263

26)  Bkz. A.g.e. Fıkıh Kitapları, A. Şener, Hallaf, Ebu Zehra

26x)Bkz. Sokoto Dosyası, A. Muhammed Kani, çev. Harun Sencan, 1986 baskı, sh. 81

27)  A.g.e. Ebu Zehra, sh. 264, 265

28)  Bkz. A.g.e. Siyaset Anlayışımız, Çekmegil, sh.77, 78

29)  A.g.e. Mecelle, A. H. Berki. Sh.11

30)  A.g.e. Usulü Fıkıh, A. Hallaf, sh.239

31)  Bkz. A.g.e. usulü Fıkıh A. Hallaf, sh.238

32)  Bkz. A.g.e. Kıyas.., Dr. A. Şener, sh.117-121

32x)bkz. Usul Kitapları: H. Karaman, A. Şener, Hallaf ve Ebu Zehra, sh. 106: Kur’anı Hakim, idareye ait meselelerin halledilme “vasıtalarını açıklamamış, bunları insanların takdirine bırakmıştır. Ta ki onlar, gayelerine ulaşmak için en iyi vasıtalara başvursunlar; zira bu vasıtalar, toplumlara, insanların durumlarına ve çağlar göre değişir.” Bu değişiklikler arasında şaşırmadan, ana kaynağa dayanarak, dünyasını esas istikbaline en güzel şekilde vesile edebilmekte imtihan olunur insanoğlu. İcma, Kıyas, İstihsan, İstihlah, Maslahat ve örf’ler hepsi de beni beşerin imtihan yollarında ihtiyaçlarını karşılayan uğraklardır. Bu uğrakları büyük büyük zahmetlerle tesbit ederek bizlere tarif eden fakih müslümanlardan Allah razı olsun. Şu doğru tesbit unutulmamalıdır: Yaratılmışların “işi, dinde hüccet değildir” sübki Cemu’l-cevamiden nakleden H. Karaman a.g.e. Fıkıh usulü sh.98. ve bkz. İnsanın Yolu İslam 1. Bölümde “İslamın Hücceti” başlıklı kısma

 

Ehli sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin imamı. Künyesi, Ebu Abdullah'tır. 164 (m. 780) senesinde Bağdad'da doğdu. 241 (m. 855) senesinde Bağdatta vefat etti. Aslen Basralıdır. Babasının ismi Muhammed bin Hanbel'dir. Dedesi Hanbel bin Helal, Basra'dan Horasan'a yerleşmiş ve Emevi devletinde Serahs şehri valiliği yapmıştır. Babası asker (subay) idi. Ahmed bin Hanbel'in ailesi, annesi ona hamile iken, Merv'den Bağdata göçmüş ve o Bağdatta doğmuştur.

Ahmed bin Hanbel'in babası daha o çok küçük yaşta iken vefat etmiştir. Onun yetişmesi ile annesi ilgilenmiştir. Daha küçük yaşta iken ilim tahsiline başlamıştı. Bu sırada Bağdad önemli bir ilim merkezi idi. Burada hadis âlimleri, kıraat âlimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zatlar ve diğer ilimlerde yetişmiş kıymetli âlimler bulunuyordu. Önce Kur'an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra lügat, hadis, fıkıh, Sahâbi ve Tabiin rivâyetlerini öğrendi.

Ahmed bin Hanbel, emsali arasında ciddiyeti, takvası, sabrı, metanet ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Bu hali, henüz 15-16 yaşlarında iken temas kurduğu âlimlerin dikkatini çekmiştir. Heysem bin Cemil onun hakkında, daha o sırada şöyle demiştir: "Bu çocuk yaşarsa, zamanındakilerin ilimde hücceti (rehberi) olacaktır."

İlk önce İmam-ı a'zam hazretlerinin talebesi olan İmam-ı Ebu Yusufdan fıkıh ve hadis ilminde ders almıştır. Bundan sonra da üç sene Huşeym'in derslerine devam etmiş, ondan hadis-i şerif dinlemiştir. Bundan başka Bağdatta bulunan meşhur âlimlerden de ders aldı.

Bundan sonra ilim tahsili için seyahatlere başladı. Basra, Küfe, Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere, Şam ve el-Cezire'ye giderek hadis ilmini öğrendi. Hadis ravilerini bizzat görerek, onlardan hadis-i şerif dinledi. Basra ve Hicaz'a beşer defa seyahat yapmıştır. Mekke-i mükerreme ve Bağdatta, İmam-ı Şafii hazretlerinden ilim öğrenmiştir.

İmam-ı Ahmed, ilim öğrenmek için pek çok islam beldesini dolaştı ve bu uğurda pek çok meşakkate katlandı. Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Bir seferinde onu tanıyan biri ezberlediği hadis-i şerifin ve yazdığı notlarının çokluğunu görerek: "Bir Kufe'ye, bir Basra'ya gidiyorsun! Ne zamana kadar böyle devam edeceksin?" deyince, Ahmed bin Hanbel hazretleri "Hokka ve kalem ile mezara kadar..." diyerek cevap vermiştir.

İmam-ı Ahmedin kuvvetli hafızasının yanında dikkati çeken bir vasfı da, işittiği bütün hadis-i şerifleri yazmaya çok önem vermesiydi.

İmam-ı Ahmed, din ilimlerini öğrenip, bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde yüksek seviyeye ulaşmıştır. Zamanında yaşayan, Zünnuni Mısri, Bişr-i Hafi, Sırri-yi Sekati, Maruf-ı Kerhi gibi birçok büyük evliya ile de görüşmüş, onlarla sohbet etmiştir. Yezid bin Harun, Cerir ibni Abdülhamid, Velid bin Müslim, Veki' bin Cerrah, imam-ı Ebu Yusuf, İbrahim bin Sad, Yahya bin Said Kettan,, Süfyan bin Uyeyne, fıkıh ilminde hocası Muhammed bin idris Şafii, Abdürrezzak bin Hemmam'dan ve daha nice âlimlerden ilim okudu. Sonra tekrar Bağdata döndü. Bundan sonra ilmini yayıp, insanlara çok faydalı oldu.

Ahmed bin Hanbel hazretleri, daha önceki yıllarda fetvalar vermekle beraber, ders ve fetva verme işine, kırk yaşında başlamıştır. Bundan sonra hadis rivâyetinde ve fetvada başvurulan önemli bir kaynak olmuştur. Çünkü o, ilmi ve üstün ahlâkı ile çok sevilip, meşhur olmuştur.

İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı. Biri, talebelerine verdiği muntazam dersler, diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıldığı dersler idi. Onun ilim meclisine pek çok kimse katılırdı. Bazı rivâyetlere göre, dersini dinleyenlerin sayısı beşbini bulmuştur. İmam-ı Ahmed hazretlerinden ders alıp, ilim öğrenen talebenin çokluğu, ondan hadis-i şerif rivâyet edenlerin ve fıkhı meseleler nakledenlerin pek çok sayıda olmasından da anlaşılmaktadır. Onun meclisine gelip, derslerini dinleyenlerin bir kısmı, sadece ondaki üstün hallere ve yüksek ahlâka hayran kaldığı için sohbetine katılmıştır. Böylece bir kısmı hem ilmini hem ahlâkını alırken, bir kısmı da onun yaşayışına göre yaşamak, onu tanımak, ahlâk ve edep hususunda yaptığı vaaz ve nasihatten istifade etmek için huzuruna geliyordu.

İmam-ı Ahmed hazretlerinin meclisinde, derslerinde vekar, ciddiyet, tevazu ve gönül huzuru hakim idi. Dinleyenlere ve katılanlara saadet vesilesi olan derslerini, ikindiden sonra Bağdatta büyük bir mescitte verirdi.

Ders meclisine daima kitaplarıyla, yazıp kaydettikleri ile çıkardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmasına rağmen, hadis-i şerif rivâyet ederken, yanındaki yazdıklarına bakardı. Kitabından okur, talebelere yazdırırdı. Derslerinde hadis-i şerif rivâyetinden başka, bir de fıkhi meseleler hakkında verdiği cevaplar yer almakta idi. Ondan ders alıp, ilimde yetişenlerin sayısı 900 civarındadır.

Eserleri:

1) Müsned: Otuz bin hadis-i şerifi içine almıştır.
2) Kitab-üs-Sünne,
3) Kitab-üz-Zühd,
4) Kitab-üs-Salat,
5) Kitab-ül-Vera vel-İman,
6) Fedail-üs-Sahâbe,
7) Et-Tefsir,
8) En-Nasih vel-Mensuh,
9) Et-Tarih,
10) Vücubat-ül-Kur’an,
11) Kitab-ür-Reddi ale’l-Cehmiyye vez-Zenadıka,
12) El-Cerhu vet-Ta’dil,
13) Kitab-ül-İlel ve Ma’rifet-ür-Rical.


(Bakınız: Ahlâk, Din, İnsan, Kalem, Medine, Mekke, Mezheb, Saadet, Sünnet, Tabiin, Yusuf, Zaman)

HANCI
7/6/2003 21:09


 

İlimdeki üstünlüğü

İmam-ı Ahmed hazretleri, hadis ilminde zamanın en büyük âlimidir. Üçyüzbinden fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilirdi. Kendisinden pek çok âlim, hadis-i şerif nakletmişlerdir. İlim ve amelde öncü, Ehli sünnet olan dört imamın dördüncüsü idi. İmam-ı Şafii hazretleri buyurdu ki, "Bağdattan ayrıldığım zaman, orada Ahmed bin Hanbel'den daha âlim, daha fakih, haramlardan ve şüphelilerden kaçan kimseyi bırakmadım."

Ebu Davud Sicistani şöyle demiştir: "İki yüz meşhur âlimle karşılaştım. Ahmed bin Hanbel gibisini görmedim. O hiç bir hususta insanların daldığı dünya işlerine dalmazdı. Ancak ilimden bahis açılınca konuşurdu."

Ebu Zür'a da "İlmin her dalında Ahmed bin Hanbel'in bir benzerini görmedim. Onun ilimde ulaştığı dereceye, başkası ulaşamamıştır" demiştir.

Menha bin Yahya da şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel, her hayrı kendisinde toplamıştı. Çok âlim gördüm, fakat ilimde, vera'da ve zühdde, onun gibi üstün birine rastlamadım."

İmam-ı Ahmed hazretleri büyük bir müfessir, yüksek bir muhaddistir. Tefsiri yüzyirmi bin hadis-i şeriften meydana gelmiştir. Eserleri, müfessirler için birer feyz kaynağıdır. Bunun için kendisi "Üstad-ül müfessirin" ünvanıyla anılır. Birçok muhaddis yetiştirmiştir.

Yaşadığı devir, yazılan hadis-i şeriflerin toplandığı bir devirdi. Bu devirde yetişen meşhur hadis âlimlerinin en meşhurudur. Bütün hadis-i şerifleri okudu, inceledi. Otuz bin hadis-i şerifi içine alan "Müsned" adlı eserini, 700 bin hadis-i şerif içinden seçerek yazmıştır.

Rebi' bin Süleyman, İmam-ı Şafii'nin şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ahmed bin Hanbel, sekiz şeyde imamdır; hadis ilminde, fıkıh ilminde. Kur'an ilminde, lügat ilminde, fakrda, zühdde, vera'da, tasavvufta ve sünnette imam."

Bağdatta mutezile fırkasına mensup olanlar, Kur'an-ı kerim mahluktur diyerek, bu yanlış itikadlarına Abbasi halifesi Memunu da inandırdılar. Bunu kabul etmesi için, Ahmed bin Hanbel hazretlerini de zorlayıp, Memun vasıtasıyla bu hususta baskı ve işkence yaptılar ve 28 ay hapsettiler. Bütün bu baskı ve işkencelere rağmen, o, ''Kur'an-ı kerim, Allahü teâlânın kelâmıdır. Mahluk değildir" diyerek, Ehli sünnet itikadını bildirdi. Mutasımın halifeliği sırasında da baskı ve işkencelere maruz kaldı, el-Mütevekkil halife olunca, mutezile fırkası mensuplarını saraydan uzaklaştırdı. Fıkıh ve hadis âlimlerine hürmet ve yakınlık gösterdi. Böylece İmam-ı Ahmed hazretleri, yapılan baskı ve işkenceden kurtuldu. Yaptığı hizmetlerle, zamanındaki ve sonraki asırlardaki insanlara rehber oldu.

İslamiyette, Ehli sünnet itikadı üzere olan, amelde dört hak mezhepten biri de, Hanbeli mezhebidir. Ahmed bin Hanbel hazretleri bu mezhebin imamıdır. O, ictihadlarıyla müslümanların Allahü teâlânın rızasına kavuşmaları için, amellerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun gösterdiği bu yola "Hanbeli mezhebi" ve Ehli sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Hanbeli" denir.

İmam-ı Ahmed hazretlerinin talebelerinin ve kendisine sual soranların müşküllerini hallederken ortaya koyduğu ve takip ettiği usuller, Hanbeli mezhebinin temel kaide­leri olmuştur. İmam-ı Ahmed hazretleri, dini müşküllerin hallinde sırasıyla şu kaynaklara, baş vurmuştur:

1- Kitap ve Sünnet: Bütün müctehidler gibi Ahmed bin Hanbel hazretleri de bir işin nasıl yapılacağını Kur'an-ı kerimde açık olarak bulamazsa, hadis-i şeriflere bakar, bunlarda bulunursa ona göre hüküm verirdi.

2- İcma ve Sahâbe Kavli: Hadis-i şeriflerde de açıkça bulamadığı bir iş için, icma var ise, öyle yapılmasını bildirirdi. İcma, Eshâb-ı kirâmın hepsinin aynı suretle yapması veya söylemesi demektir. İcmaya sözbirliği de denir. Eshâb-ı kirâmdan sonra gelen Tabiinin de icmasını delil, senet kabul etmiştir. Sahâbe kavli (sözü, ictihadı) bulunan bir meselede, kendi ictihadına göre hüküm vermezdi. Sahâbenin sözüne göre hüküm verirdi. Hatta, sahâbe sözü bulamadığı hususlarda, Tabiinin büyüklerinden olan müctehidlerin ictihadını, kendi re'yine tercih ederdi.

3- Bir mesele hakkında, Sahâbe veya Tabiine ait bir re'y (ictihad) bulamazsa, zayıf ve mürsel hadislerle amel eder, ona göre hüküm verirdi. Zayıf hadisin de, sahih hadisin bir çeşidi olduğunu göz önünde tutardı.

4- Kıyas: Hadis-i şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine bakarak kendine has bir usulle ictihadda bulunurdu.

Hanbeli mezhebinde birçok âlimler yetişmiştir. Bu âlimlerin başında İmam-ı Ahmed hazretlerinin kendi oğulları Salih ve Abdullah gelmektedir. Ehu Bekir el-Esrem, Abdülmelik el-Meymuni, Ebu Bekir el-Merkezi, Harb bin ismail, ibrahim bin İshak el-Harbi gibi âlimler, İmam-ı Ahmedin bizzat kendisinden fıkıh ilmini öğrenmişlerdir. Bu mezhebin esasını yaymak hususunda üstün gayret gösteren âlimlerden biri de Ebu Bekir el-Hallal'dır. Seyyid Abdülkadir Geylani de, Hanbeli mezhebinin esaslarını yayan âlimlerdendir.

İmam-ı Ahmedin (El-Müsned)'i en meşhur eseridir. Oğlu Salih, çeşitli kimselere yazdığı (Mektuplar)'la babasının mezhebini yaymıştır. Abdülkadir Geylani "Fütuhul-Gayb" ve "Gunyetüt-talibin" kitapları ile Abdurrahman el-Ceziri'nin "Kitab-ül-Fıkhı alel-Mezahibil-Erbaa"sında, bu mezhebin esaslarını en geniş şekilde açıklamaktadır. "el-Mugni", "el Ikna", "Bülugul-Emani" adındaki eserler de Hanbeli fıkhı üzere yazılmıştır.


(Bakınız: Allâhü Teâlâ, Din, Dünya, Göz, Haram, İctihad, İnsan, Mezheb, Müslüman, Sahabe, Sünnet, Tabiin, Vasıta, Yol, Zaman, Zühd)

HANCI
7/6/2003 21:11


 


Menkıbeleri ve methi

Yahya bin Main şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel gibi bir zat daha görmedim. Elli sene onunla sohbet ettim. Kendinde bulunan üstünlüklerden hiç biriyle asla kendini methetmedi."

Oğlu Abdullah: "Babam her gece Kur' an-ı kerimin yedide birini okur, her yedi günde bir hatim ederdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra biraz istirahat eder, sonra kalkıp sabaha kadar ibadet ve taatla meşgul olurdu. Giydiği elbiseyi en ucuz kumaştan yaptırırdı. Çok kere az şey yer, "ölecek olan kimse için, bunlar çok bile" derdi demiştir.

Gece namazını hiç bırakmazdı. Halka daima kolaylık yollarını gösterir, ağır vazifeleri yüklemezdi. Acıktığı zaman bir şey bulamazsa, kimseyi rahatsız etmez, bir şey istemezdi. Çoğu zaman ekmeğine sirke katık olurdu. Yolda yürürken, hızlı adımlarla yürürdü. Onu daha çok, mescitte, cenaze namazında ve hasta ziyaretinde görürlerdi. Beş haccın üçüne yürüyerek gitti.

Seleme bin Şebib'den şöyle nakledilmiştir: "Bir gün Ahmed bin Hanbel'in huzurunda oturuyor idik, içeriye bir zat girip, "Ahmed bin Hanbel kimdir?" dedi. Biz susup bekledik. "Ahmed bin Hanbel benim, ne istiyorsun?" dedi. Gelen zat dedi ki, "Dörtyüz fersah uzaktan geliyorum. Cuma gecesi uyumuştum. Rüyamda biri gelip, bana Ahmed bin Hanbel'i biliyor musun dedi. Hayır tanımıyorum dedim. Bağdata git, onu sor ve bulunca, Hızır aleyhisselam sana selam söyledi de. Semavattaki melekler ondan razıdır. Çünkü o, nefsine asla uymadı, Allahü teâlâya itaat hususunda çok sabırlı davrandı" dedi. Ahmed bin Hanbel "Maşaallah, la havle vela kuvvete illa billah" dedi. Sonra o zata, "Başka bir söyleyeceğin ve ihtiyacın var mı?" dedi. "Hayır sadece bunun için geldim" dedi ve o gün Bağdattan ayrıldı.

Ahmed bin Muhammed bin Amr, Ebu Abdurrahman bin Ahmed'den naklen şöyle anlatır: "Bir defasında hadis âlimleri, Ebu Asim Dahhak ibni Mahled'in meclisinde toplanmıştı. Onlara dedi ki, fıkıh öğrenmek istemez misiniz, halbuki aramızda fıkıh âlimi yok dedi. Aramızda bir kişi var dediler. Kimdir o? dedi. Şimdi birazdan gelir dedik. Biraz sonra Ahmed bin Hanbel karşıdan göründü. Karşılayalım dedi. Oradakiler, o böyle şeyden hoşlanmaz dediler. Gelince Ebu Asim onu yanına oturtup, fıkhi meseleler sormaya başladı. Her sorduğunun cevabını alıyordu. Sonra da soru sormayı bırakıp, bu derya gibi bir âlimdir, dedi."

Nadr bin Ali şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel'in işi, hep ahiret ile ilgili idi. Dünya menfaatleri ona yöneldi, fakat o kabul etmeyip, geri çevirdi."

İmam-ı Ahmed hazretlerinin, yevmiye ile çalışan bir işçisi vardı. Akşam talebesine, bu işçiye ücretinden fazla ver, dedi. Talebe, ücretinden fazla para verdi, işçi almadı ve gitti. Hazret-i İmam, arkasından yetiş, şimdi alır, dedi. Dediği gibi, işçi parayı aldı. Hazret-i imama sebebi sual edildiğinde buyurdu ki: "O zaman böyle bir şey aklından geçiyordu... Şimdi ise bu düşünce onda yok oldu. Alması tevekkülünü bozmayacağı için aldı."

Tevekkül nedir diye sual ettiler, buyurdu ki, rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.

Taberani hazretleri şöyle nakleder: Zamanın meşhur bir falcısı vardı. Fal baktırmak isteyenler her taraftan gelir kendisini bulurlardı. Bu şahıs falcılığı meslek haline getirmişti. Daha sonra hastalandı. Yirmi sene iyileşemedi. Biri ziyaretine gelmişti. Halini görünce "Senin iyileşmenin tek yolu var, o da zamanımızın en büyük âlimlerinden ve evliyasından biri olan Ahmed bin Hanbel hazretlerinin dua etmesidir" dedi. Bu falcı da annesini gönderip, dua etmesini istedi. Annesi evine varınca dedi ki: "Oğlum yirmi senedir hasta yatmaktadır. Bunun iyileşmesi için sizden dua istemeye geldim." "Herkes iyileşmek için oğluna gelirdi. Senin oğlun da, herşeyi bildiğini zannederdi. Kendi hastalığını tedavi etmeyip de, seni bana mı gönderdi?" dedi. Kadının çok ısrarı karşısında dayanamayıp, falcılığı bırakması şartıyla dua edeceğini söyledi. Hazret-i imamın bu sözü üzerine falcılığı bıraktı. Tövbe istiğfar etti ve sıhhate kavuştu.

Ahmed bin Hanbel vefat ederken eliyle işaret edip, hayır olmaz dedi. Oğlu babacığım bu ne haldir? dedi. "Şu an tehlike zamanıdır, dua ediniz. Şeytan felaket toprağını başıma saçmak istiyor. Ey Ahmed, benim elimde can ver diyor, ben de "Hayır olmaz! hayır olmaz!" diyorum" dedi. Bir nefes kalıncaya kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emin olmak yoktur, buyurdu. Vefat haberi, bütün Bağdat halkını ağlattı. Cenaze namazını kılmak üzere çevreden gelenlerle birlikte, binlerce insan toplanmıştı. Bağdatlılar evlerinin kapısını açıp, cenaze namazı için abdest almak isteyen gelsin, diye bağırdılar. Cenaze namazı kılınınca, kuşlar tabutu üzerinde uçuşup, kendilerini tabuta vurdular. Cenaze namazında yüzbine yakın kişi bulundu. O gün yahudi ve hıristiyanlardan pek çok kimse, bu hadiseyi görerek müslüman oldu. Ağlayıp, bağırarak, kelime-i şehadet getirdiler.

Muhammed ibni Huşeyme der ki, vefatından sonra hazret-i imamı rüyamda gördüm. Nereye gidiyorsun? dedim. Cennete gidiyorum, dedi. Allahü teâlâ sana ne muamele etti? dedim. Cevabında buyurdu ki, Allahü teâlâ beni mağfiret etti. Başıma taç giydirdi ve "Ey Ahmed! Kur'an-ı kerime mahluk demediğin için, bu nimetleri sana verdim" diye buyurdu.

Muhammed bin Huzeyme şöyle anlatır: Ahmed bin Hanbel'in vefat haberini İskenderiyye'de iken duydum. Çok üzülmüştüm. Rüyamda Ahmed bin Hanbel'in salına salına yürüdüğünü görüp kendisine: Ey İmam; bu ne biçim yürüyüş böyle? dedim. Ahmed bin Hanbel, Dünyada Allahü teâlânın dinine hizmet edenlerin, Cennetteki yürüyüşleri böyledir buyurdu. Ben; Allahü teâlâ sana nasıl muamele etti? diye sual ettim, İmam hazretleri: Allahü teâlâ beni affetti, başıma bir taç, ayağıma altından iki ayakkabı giydirdi ve Ey Ahmed! Kur'an-ı kerim benim kelâmımdır, diye inandığın için, bu iltifatlara kavuştun Ey İmam, Süfyan-ı Sevri'den sana ulaşan dualar var, onlarla dünyada dua ettiğin gibi, şimdi de dua et, dedi. Bu emir üzerine: "Ey alemlerin Rabbi olan Allahım, bizleri af ve mağfiret eyle. Bizlere sual sorma" diye dua ettim. Bu duadan sonra: Ey Ahmed, işte Cennet, gir oraya buyurdu ve ben de Cennete girdim."

(Bakınız: Abdest, Acı, Bu Ne, Cennet, Din, Dünya, İnsan, Kadın, Kapı, Kelime, Melek, Müslüman, Namaz, Rüya, Şehadet, Şeytan, Tevekkül, Yol, Zaman)

HANCI
7/6/2003 21:14


 

İmam-ı Ahmed hazretlerinin güzel sözlerinden bir kısmı şunlardır:

"İlim, insanlara, ekmek ve su kadar lazımdır, İlim, rivâyet ve kuru malumat çokluğu değildir, İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir."

"Kulun kalbini ıslah etmesi için, iyilerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fasıklarla beraber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur."

"Günahlar imanı zayıflatır."

"Yemeği, din kardeşleriyle sürur içinde, fakirlerle ikram ve cömertlikle, diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lazımdır."

"Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Allahü teâlâdan razı olmak, kadere rıza göstermektir."

"Sizde olmayan meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayınız."

"İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş değildir."

"Kibir taşıyan kafada, akıla rastlayamazsınız."

"İnsanların ahmak sınıfı, kendilerinin meth edilmesinden hoşlananlarıdır."

"Tevekkül, herşeyi Allahtan bilmek ve rızkı O'nun verdiğine inanmaktır."

"Tevekkül, bütün işlerinde Allahü teâlâya teslim olmak, başa gelen her şeyi O'ndan bilip katlanabilmektir."

"İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kafi gelmez."

"Bir kimse, sadık bir arkadaşını kaybederse, kendisi için zillettir."

"Hüsn-i zannı olanın hayatı hoş geçer."

"Yalan söylemek, emniyeti giderir."

"Meziyet, fazilet, ilim ve irfan tamamlığı iledir."

"Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır."

İmam-ı Ahmed hazretlerine sordular: "Her gün sabahtan akşama kadar camide ibadet edip, Allahü teâlâ benim rızkımı nereden olsa gönderir, diyen kimse, nasıl bir adamdır?" Cevabında: “Bu kimse cahildir. İslamiyetten haberi yoktur” buyurdu.

İhlas nedir? sorusuna, "Amellerin afetlerinden kurtulmaktır." Tevekkül nedir? sorusuna, "Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır" cevabını vermiştir.

Zühd nedir? Diye sorduklarında; "Zühd üç türlüdür; cahilin zühdü, haramları terk etmektir. Âlimlerin zühdü, helal olanların fazlasından sakınmaktır. Ariflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutturan şeyleri terk etmektir" buyurdu.

"Fütüvvet nedir? sorusuna; “Korktuğun şey (Cehennem) için, arzu ettiğin şeyi (heva ve hevesi) terketmektir” diye cevap vermiştir.


(Bakınız: Ahmak, Akıl, Cehennem, Din, Fasık, Fazilet, Haram, İman, İnsan, Kader, Tevekkül, Yalan, Zaman, Zühd)



İSLAM ANSİKLOPEDİSİ



İHTİLÂFÜ'D DÂR

Ülke ayrılığı İslâm devleti ile gayrimüslim devlet arasındaki ayrılık, başka bir deyimle dâru'l-İslâm ile dârû'l harp arasındaki ayrılık. Bütün İslâm devletleri, siyasî ve hukukî anlamda bir birlik teşkil ettikleri için, aralarında ülke ayrılığı söz konusu olmaz. Meşrû yönetime karşı siyasî isyan sonucunda, ayn bir yönetimin hâkim olduğu dâru'l-bağy denilen ülke de teori ve uygulamada dâru'l-İslâm sayılmıştır. Çünkü hepsinde ortak özellik, İslâmî hükümlerle yönetilmeleridir.

İslâm devletinin hakimiyeti altında yaşayan zımmîlerin sahip oldukları topraklarda daru'l-İslâm'dan sayılır. Dâru'l-harpte ise, siyasî ve idarî yönetim farkı, ülke ayrılığı doğurur (es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır 1331, V,51, XVI,139, XXX, 33 "Şerhu's-Siyeri'l Kebîr, Kahire 1971, IV, 1160; ez-Zühaylî, Âsâru'l-Harb fi'l-Fıkhı'l İslâmî, 2. baskı, Dımaşk, 1385/1965).

Hanefi hukukçularından Debûsî (ö. 430/1039) ülke ayrılığı için şöyle der: "Bize göre, temel prensip dünyanın iki "dâr" olduğudur; dâru'l-İslâm ve dâru'l-harb. İmam Şâfiî'ye (ö. 204/819) göre ise dünya bir tek "dâr"dır" (Debûsî, Te'sîsu'n-Nazar, Mısır t.y., s. 58, 59). Ebu'l-leys es-Semerkandî (ö. 393/1003) ayni görüşü benimser. Bu iki Hanefi hukukçusu ülke ayrılığının hukuka etkisini Hanefi ve Şafiiler bakımından şöyle belirtirler:

1) Hanefilere göre, düşman, müslümanların mallarını ele geçirip dâru'l-harbe götürmekle onlara mâlik olur. İmam Şafii'ye göre ise mâlik olamazlar ve müslüman olduklarında iade etmeleri gerekir.

2) Hanefilere göre, dâru'l-harpte işlenen suçlara İslâm ceza hukuku uygulanmaz. Şafii'ye göre uygulanır.

3) Dâru'l-harpte gayrı müslim eşlerden birisi müslüman veya zımmî olarak dâru'l-İslâm'a gelirse, eşiyle olan nikâh bağı sona erer. Şafii'ye göre ise, bu durum nikâhı etkilemez.

Şâfiî bilginlerinden Zencanî (ö. 565/1258) de bu konuda şöyle der: "Ülke ayrılığı, yani dâru'l-İslâm ile dâru'l-harp arasındaki ayrılık, Şafii'ye göre hüküm değişikliğini gerektirmez. Ebû Hanîfe'ye (ö. 150/767) göre ise, ülke ayrılığı hüküm değişikliğini gerektirir" (Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı Dâru'l-İslâm Dâru'l-harb, İstanbul ty. s. 152).

Hanefîler, gayri müslimlerin, müslümanların mallarına istilâ ile mâlik olacaklarını söylerken şu delillere dayanırlar: Yeryüzündeki mallar gerek müslümanlar ve gerekse gayrimüslimler için mübahtır: "Yerde ne varsa hepsini sizin yararlanmanız için yaratan odur" (el-Bakara, 2/29). Ancak malı dâru'l-harbe götürmemişlerse, ülke ayrılığı söz konusu olmayacağından mücerred istilâ ile mâlik olamazlar. Diğer yandan Medîne'ye hicret eden Mekkeli muhacirler için Allâhu Teâlâ "yoksullar" tabirini kullanmıştır: "Özellikle o fey hicret eden yoksullara ait olup, onlar Allah'tan fazl ve hoşnutluk ararlar, Allah ve peygamberine yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından (mahrûm edilerek) çıkarılmışlardır" (el-Haşr, 59/8). Eğer muhacirlerin Mekke'de bıraktıkları mallar üzerinden mülkiyet hakları devam etmiş olsaydı, kendilerine "yoksullar" denilmezdi. Başka ayetlerde malından uzakta kalan kimseye, 'İbnu's-sebil* (yol oğlu)" denilmiştir (bk. et-Tevbe, 9/60). Bu konuda İmâm Mâlik ve Ahmed b. Hanbel de Hanefilerin görüşündedir (Şâfiîlerin delilleri ve tenkidi için bk. es-Serahsî, el-Mebsût, X, 53).

Bir harbî, dâru'l harpte İslâm'a girse, müslümanlar orasını istilâ ettiklerinde Ebû Hanîfe'ye göre, menkul malları ganimet olmaz, gayrimenkulleri olur. dâru'l-harpte müslüman olduktan sonra, dâru'l-İslâm'a hicret edenin oradaki menkul ve gayrimenkul bütün malları ganimet sayılır (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 66 vd.; Şerhu's-Siyer, IV, 1134, V,2064; el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', VII, 105; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, V, 230 vd.).

Ülke ayrılığının ceza hukukuna etkisi:

Bir harbî, dâru'l-harpte İslâm'a girse veya dâru'l-İslâm'a eman ile gelse, dâru'l-harpte birbirlerine veya müslümanlara karşı işledikleri suçlarla ilgili davalara dâru'l-İslâm mahkemelerinin bakamayacağı ve hüküm veremeyeceği konusunda mezhep imamları görüş birliği içindedir. Suç, dâru'l-İslâm'da işlenmişse, suçlu dâru'l-harbe kaçsa bile cezalandırılır. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur (el-Kâsânî, a.g.e, VII, 131; ez-Zühaylî, a.g.e, s. 184; İbn Kudâme, el-Muğnî, X, 221).

Hanefilere göre müslümanların dâru'l-harpte işledikleri had ve kısas gerektiren suçlar için İslâm ceza hukuku uygulanmaz. Suç, kul hakları ile ilgili ise tazminat hükümlerinin uygulanmasıyla yetinilir. Hırsızlıkta çalman malın, öldürme de diyetin tazmini gibi, Dâru'l-harp üzerinde, velâyet olmadığından orada hadler uygulanmaz.

Çoğunluğu oluşturan İslâm hukukçularına göre, dâru'l-harpte işlenen öldürme, zina iftirası, zina, şarap içme hırsızlık gibi had ve kısası gerektiren suçlar, sâbit olunca, ilgili ceza hükümleri uygulanır. Dayandıkları deliller şunlardır:

1) Kısas ve hadlerle ilgili nasslar, genel hüküm bildirir. Suç, nerede işlenirse işlensin orada ceza hükmü uygulanmalıdır. İmam Şâfiî bu konuda şöyle der: Dâru'l-İslâm'da helâl olan şey, dâru'l-harpte de helâl; haram olan orada daha haramdır (Şâfii, el-Ümm, 1. baskı, Bulak 1321-1325, VII, 322; Beyhakî, Sünen, IX, 104).

2) Ubâde b. es-Sâmit (r.a) den, Nebî (s.a.s)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Hazarda ve seferde hadleri yakınlarınıza ve uzak olanlara uygulayın. Allah'ın emirlerini ikâme konusunda kınayanların kınamasına aldırmayın" (İbn Mace, Hudûd, 3, Ahmed b. Hanbel, V, 316, 326, 330).

Hanefilere göre, hadlerin uygulanması devlet başkanı veya bu konuda, âmme velayetini hâiz kimselere onun tevdî ettiği bir görevdir.

Dâru'l-harpte faizli muameleler:

Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, dâru'l-harpte müslüman ile harbî arasında faiz muamelesi caizdir. Ancak Ebû Yusuf'a göre caiz değildir. Yine, fâsit sayıları alışveriş ve ticaret muâmeleleri, caizdir. Bu konuda zimmî de müslüman gibidir. Dâru'l-harpte müslüman olup da, hicret etmemiş olan kimselerin harbî ile yapacağı bu çeşit muâmelelerde de hüküm böyledir (es-Serahsi, a.g.e; X, 28, 95, XIV, 56, 57; Şerhu's-Siyer, IV, 1329, 1410, 1486; el-Kâsânı, a.g.e, V, 192-193, VII, 132; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, VI, 177-178).

Ebû Hanîfe ve Muhammed'in dayandığı deliller

Mekhûl (r.a)'ün rivayet ettiği bir hadis şöyledir: "Dâru'l-harpte, müslüman ile harbî arasında faiz yoktur" Bu hadis "garîb" ve "mürsel" ise de mekhûl "sika (güvenilir)" bir fâkih olduğu için onun mürseli delil sayılmıştır (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 28; Zeylai, Nasbu'r-Râye, 2. baskı, 1393/1973, yy., IV, 44; İbnü'l Hümâm, a.g.e, VI, 178).

Hz. Peygamber'in Veda Hutbesi'nde şöyle buyurduğu nakledilir: "... cahiliyye devrine ait faizler kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk faiz de Abbas b. Abdülmuttalib'in faizidir" (Ebû Dâvud, Büyû', 5; İbn Hişâm, es-Sîretu'n-Nebeviyye, Mısır 1355, IV, 251). Hz. Abbas, Bedir veya Hayber harbinden önce müslüman olmuş ve Hz. Peygamber'in uygun bulmasıyla Mekke'de ikâmet etmiştir. Halbuki bazı rivayetlerde, faizin Hayber fethi sırasında yasaklandığı anlaşılmaktadır. Hz. Abbas'ın ise, Mekke fethine kadar faizle uğraştığı anlaşılmaktadır. Mekke, fethe kadar dâru'l-harptir, Abbas, gayrimüslimlerle faiz alışverişini sürdürmüştür. Fetihten sonra Mekke dâru'l-İslâm'a dönüşmüştür (İbn Hişâm, es-Siretün-Nebeviyye, II, 281, 301, IV, 42; Taberî Tarih, II, 461; es-Serahsî, Şerhu's-Siyer, l V, 1488).

Dâru'l-harpte harbînin malı mübahtır. Müslüman hıyânetten sakınarak, orada kumarla veya müslümanlar arasında caiz olmayan bir takım ticaret muameleleriyle harbînin malını alsa, buna mâlik olur.

Nadiroğulları yahudileri ile yapılan savaş sonunda, mallarını yanlarına alarak yurtlarını terketmelerine izin verildi. Müslümanlarda olan ve henüz vadesi gelmemiş bulunan alacakları için, eğer hemen almak istiyorlarsa, kendilerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu; "Eksiltiniz ve hemen alınız" (İbn Kesir, es-Sire, III, 147; M. Hamidullah, İslâm'da Devlet İdâresi, Terc. Kemal Kuşçu, İstanbul 1963, s. 160).

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere ve Hanefilerden İmam Ebû Yûsuf'a göre, müslümanın daru'l-harpte harbîden faiz alıp-vermesi caiz değildir. Zâhirîler de ayni görüştedir (İbnü'l Hümâm, a.g.e, VI, 177; Mâlik, el-Müdevvene, Mısır 1323, IV, 271; Şafîî, el-Ümm, VII, 326; İbn Hazm, el-Muhallâ, VIII, 514, 515).

Dayandıkları deliller şunlardır:

a) Faiz yasağını bildiren ayet ve hadisler genel bir anlam ifade etmektedir. Bu yüzden faiz her yerde yasaktır (bk. el-Bakara, 2/275, 278; Ebû Dâvûd, Büyû', 12).

b) Faiz yasağı hem müslüman, hem de harbî için sabit olunca, böyle bir muamele yapmaları caiz değildir. Müslümana nisbetle faiz yasağı ayet ve hadisle sabittir. Harbiye göre ise "gayrimüslimler haram olan hükümlere muhataptırlar" kaidesine göre faiz ona da haramdır (bk. en-Nisâ, 4/161).

İmam Şâfiî, yukarıda zikrettiğimiz Mekhûl hadisini zayıf sayar ve müslümanın her yerde İslâmî hükümlere muhatap olduğunu söyler.

Dâru'l-harpte gerek emân (pasaport) la giren ve gerekse orada esir olarak bulunan müslümanlar arasında faiz alış-verişi ve diğer fâsit ticaret muamelelerinde bulunulması caiz değildir. Zimmîler için de hüküm böyledir.

Ülke ayrılığının mirasa etkisi:

Ülke ayrılığı, müslümanlar arasında miras engeli değildir. Gerek bağımsız müslüman devletleri ve gerekse dâru'l-İslâm ve dâru'l-harp arasında olsun müslümanlar birbirine ve zimmîler de birbirine mirasçı olurlar. Zaten müslüman ülkeler bir bütün teşkil eder. Onlar arasında ülke ayrılığı söz konusu olmaz.

Hanefilere göre ülke ayrılığı gayrimüslimler arasında miras cereyanına manidir. Şâfiîlere göre ise, mirasa engel olan ülke ayrılığı fiilî ikâmete dayanan ayrılıktır; tebealıktan ileri gelen hükmî ayrılık değildir (İbn Kudame, el-Muğnî, VII, 169; Ahmed Özel, a.g.e, s. 181, 182). Hanbelîlere ve İmam Mâlik'e göre ise, ülke ayrılığının gayrimüslimler arasında mirasa etkisi yoktur. Gayrimüslimler aynı dinden olmak şartıyla, ayrı ayrı ülkelerde bulunsalar da, birbirlerine mirasçı olabilirler. Çünkü kitap ve sünnette bunu yasaklayan bir hüküm yoktur (İbn Kudâme, a.g.e, VII, 169; İbn Kayyim, Ahkâmu Ehli'z-Zimme, Dımaşk 1381/1961,I, 371,, 372; Abdülkerim Zeydan, Ahkâmu'z Zimmiyyîn, 1. baskı, Bağdad 1382/ 1963, s. 532).

Hamdi DÖNDÜREN

ANAYASA

Bir cemiyetin siyasî, iktisadî, ictimaî çerçevesini ve iskeletini teşkil eden yazılı-yazısız bütün hukukî ilkelerine "anayasa adı verilir. ı Anayasa kavramı Türkçe'de "esas teşkilât kanunu" ve Arapça'da "düstur" kelimeleri ile karşılanmıştır. Osmanlı döneminde "Kanun-i Esasi" tabiri revaçtadır. Cumhuriyet döneminde ise anayasa kavramı kitlelere malolmuştur.

İslâm toplumlarında (dârû'l İslâm'da) arasında bir sözleşme niteliği taşıyan yazılı hukuka pek itibar olunmamıştır. Zira insanların birbirleri üzerine hüküm koymaları esas alınmıştır. Aralarındaki münasebetlerin sınırlarını İslâm dini tayin eder. Nitekim: "Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir."2 âyet-i kerimesi, hükmeden ve hükme muhatap olan insanlara ortak bir ölçüyü belirlemiştir. Hüküm sahipleri (iktidarlar) şeriatı esas almakla vazifelidirler. İbn-i Abbas (ra) bu âyet-i kerimenin tefsirinde: "Her kim Kur'ân-ı Kerim'i red ve Resûl-i Ekrem (sav)'in sözünü inkâr ederek, Allah (cc)'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, kâfir olacağı sabittir." buyurmaktadır.3 Âyet-i kerimenin yahudilerle ilgili olarak nazil olması, hükmünün umumi olmasına mani değildir.

Anayasalar "otorite" ve "hürriyet" arasındaki dengeleri ortaya koyarlar. Yazılı anayasaların batılı toplumlarda sınıfların uzlaşmasını sağlayan bir âmil olduğu gerçeği gizlenemez. Batı toplumlarında, sanayi devriminden sonra, sınıflar arasındaki mücadele kanlı savaşlara dönüşmüştür. Zira bütün sanayi toplumları; ideolojik temelleri farklı bile olsa, üç özellikte, ortak bir yapıya sahiptirler: Birincisi: İş bölümü kaçınılmaz hale gelmiştir. İkincisi: Ferdler arasında itibar ve kudrete dayanan bir enginlik hiyerarşisi ortaya çıkmıştır. Üçüncüsü: Toplumun içinde oluşan ve menfaatleri birbirleriyle çatışan sosyal sınıfların sayısı artmıştır 4 İşte batı'daki anayasa hareketleri genel anlamda "Sınıflar arasında, bunların güçlerine göre, bir denge kurmaya yarar."5

Osmanlı devleti'nde 1870'li yıllarda hızlanan kanun-i esasi (anayasa) tartışmaları, Büyük Fransız İhtilâli'nin etkisinde kalan aydınların meselesi olmuştur. Tabiî bu gizli tartışmaları Giampietri ve İbrahim Şinasi tarafından yönetilen "İttifak-ı Hamiyyet" isimli tedhiş örgütünün gündeme getirdiği gizlenemez 67 Mart 1867 tarihinde, Sahib-i Saltanat Abdülaziz'e bir ültimatom veren Jön Türkler; kanun-i esasi ile her şeyin çözülüvereceği hayalindedirler.7 Birinci Meşrutiyet'i 1876 yılında ilân edildiği 1877'nin başında kanun-i esasi çerçevesinde ilk Meclis-i Mebûsan'ın toplandığı ve kısa bir süre içinde gayrimüslim ve müslim gibi ayırımları reddettikleri dikkate alınırsa, mesele daha net kavranır. Çünkü kanun-i esasi isteği İngiltere'den gelmiştir ve Midhat Paşa İngilizlerin en büyük ümididir.8

İhtilâl sözleşmesi olan (7 Kasım 1982 tarihinde kabul edilen) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da, "müslim" ve "gayrımüslim" ayırımlarını reddetmiştir. Nitekim birinci bölümde yer alan "Genel Esaslar"ın 10'ncu maddesi aynen şöyledir:

"Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittirler." Bunun mânâsı sarihtir: Bir müslüman ile, yahudi, hıristiyan veya dinsiz eşit kabul edilmiştir. Bu hükmün; % 91 gibi, ezici bir nisbetle tasdik edildiği unutulmamalıdır. Elbette Türkiye dârû'l-İslam (Şer'i devlet) değildir. Demokratik-laik bir cumhuriyettir. Aksini iddia eden ve Ulû' lemr kavramını yozlaştıran bel'am kılıklı kimselere; 7 Kasım 1982 oylaması şiddetli bir şamar olmuştur.

Konuya girerken "İslâm toplumlarında, insanlar arasında bir sözleşme niteliği taşıyan yazılı hukuka (anayasalara) pek itibar olunmamıştır" diyerek, bir inceliği gündeme getirmiştik. Şimdi bunun sebebi üzerinde duralım. Bunu genel olarak üç sebebe bağlamak mümkündür. Birincisi; Resûl-i Ekrem (sav)'in

"İyi huylu, şahsiyet sahibi insanların haddler hariç, ufak tefek kusurlarını affediniz"9 hadis-i şerifiyle yakından alâkalıdır. İslâm fıkhında "ta'zir" diye nitelendirilen cezalar, ferdin durumuna göre değişir.10 İkinci sebep; "delâlet-i ve sûbuti zanni" olan hususlarda, ictihad yapılmış ve farklı mezhepler teşekkül etmiştir. Bu ictihadları tek bir hüküm etrafında birleştirmek mümkün değildir, esasen ihtiyaç da yoktur. Zira "Ümmetimin ihtilâfı rahmettir."11 hadis-i Şerifi mucibince, bu ictihadlar, birer rahmet vesilesidir. Şimdi bir misâl üzerinde duralım:19'ncü yüzyılda hazırlanan Mecelle'de bazı çevrelerin "külli", bazılarının da "umumi" diye nitelendirdiği, kaideler mevcuddur. Ancak bunların bugünkü anlamda bir "anayasa" maddesi gibi tasavvur edilmesi imkansızdır. Bilindiği gibi genel kaidelerden biriside herhangi bir kanunun anayasaya aykırılığı tasavvur edilemez. Halbuki Mecelle'nin girişindeki kaideler, tamamen farklı bir durum arzeder. Mesela Mecelle'nin 21'nci maddesi: "Zaruretler, memnû olan şeyleri mübah kılar" şeklinde ifadesini bulmuştur. İslâmî ıstılâhta zarûret "insanı haram kılınan bir fiili işlemeye veya domuz eti, leş ve kan gibi "Haram li aynihi" olan maddeleri yemeye iten durum"12 şeklinde tarif olunur. şimdi "ikrah-ı mülci" ile karşılaşan bir mü'min, diğer bir müslümanı öldürmeye zorlanırsa ne yapacaktır? "Zaruretler memnû şeyleri mübah kılar" deyip, bu fiili işleyebilir mi? Bu suale cevap aradığımızda, bütün müctehid imamların "Kesinlikle mübah olmaz" hükmüne rastlarız.13 Eğer bu kaide, bir anayasa maddesi gibi mütalaa edilseydi, ikinci hüküm saçma derecesine düşerdi. Yine Mecelle'nin 1399-1403'ncü maddelerinde "şirket-i vücûh" üzerinde durulur.l4 Hanefı fıkhı esas alındığı için, bu şirket çeşidi mübah kabul edilmiştir. Halbûki Şafii Fûkahası'na göre "Şirket-i Vücûh" meşru değildir, haramdır. Zira şirketin teşekkülü için malın bulunması şarttır 15 Misâlleri daha da çoğaltmak mümkündür. Üçüncü sebebe gelince: Resûli Ekrem (sav)'in "Âlimler peygamberlerin vârisleridir."15 buyurduğu bilinmektedir. Buradaki verasetin "Ümmet'in Velâyeti" olduğu hususunda tam bir ittifak vardır. Nitekim İbn-i Abidin: "Sahih olan kavle göre Allahû Teâla (cc)'nın: `Allah'a itaat edin! .. Resûlüne ve sizden olan ulû' lemr e de itaat edin.' (Nisâ sûresi: 59) âyet-i kerimesindeki ulû'lemrden murad ûlemadır" hükmünü zikreder.17 Bu âyet-i kerimenin tefsirinde İbn-i Kesir: "Allah (cc)'ya itaatten murad: Kur'ân-ı Kerim'in hükümlerine uymaktır. Peygambere itaatten murad, sünnete riayet etmek ve ulû'lemr e itaat, ümmetin velâyetine sahip ûlemayı dinlemek ve emirlerini yerine getirmektir."18 şeklinde izah eder.

Resûl-i Ekrem (sav)'in Medine'ye hicretinden hemen sonra, orada bulunan farklı dinlerdeki insanlarla yapmış olduğu muahede'yi "ilk yazılı anayasa" olarak nitelendirenlerin varlığı inkâr edilemez.I9 Ancak bu nitelendirmede gözden kaçan bir husus vardır. Resûl-i Ekrem (sav)'in Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmettiği gerçeği inkâr edilemez. Nitekim Kur' ân-ı Kerim'de: "O halde aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet!.. Sana gelen hakikatten (dönüp de) onların hevâ (ve heves)lerine uyma"2o emri verilmiştir. Dolayısıyla dârîı'1-İslâm'da ikamet eden bir gayrimüslim de, ceza hukukunda İslâm fıkhına tâbidir.21 Molla Hüsrev: "Gayrimüslim zimmi'nin, dârû'l-harp'te ikamet eden müs'temen müslümandan daha üstün olduğunu" beyanla: "Zira o bizim dârımız ehlindendir. Bundan dolayı müslüman, bir zimmîye karşılık "kısas" edilir, müs'temene karşılık "kısas" edilmez. Aksi yoktur."22 buyurmaktadır. Dikkat edilirse buradaki üstünlük akaidle değil, tâbi olduğu hukukla ilgilidir. Zımmî, İslâm ahkâmının tatbik edilmesine razı olmuştur ve müslümanlarla aynı hükümlere muhataptır. Muâmelât ve ailevî münasebetlerinde, mensubu olduğu dinin hükümleriyle amel edebilir. Dârû’l-harp'te ikamet eden müs'temen (emanlı) müslüman ise kûfür ahkâmına tabidir. Üstünlük buradan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Medine'de gerçekleşen Muahede'ye, sırf çağdaş görünmek kaygısıyla "İlk yazılı Anayasa" demek isabetli bir tutum değildir. İslâm dini, bütün insanları doğuşta hür, eşit ve kanının masum olduğunu va'z etmiştir. Zimmet ve Emanet sebebiyle, her insan zaruriyyat mertebesindeki can, mal, nesil, akıl ve din emniyetine haizdir. Bunlar için ayrıca (sanki insanlar veriyormuş gibi) "Yazılı Anayasa" meydana getirmeye gerek yoktur. Fakat mü'minler, kitap sünnet ve icma ile sabit olan, genel haklarını tesbit için yazılı metin talebinde bulunabilirler. Bu mutlak surette sabit olan haklarının tasnifi hükmündedir. Buna anayasa demeye gerek yoktur.

KAYNAKLAR

(1) İslâmî Bigiler Ansiklopedisi, İst., Eylül 1981, c.I, sh. 218 ("Anayasa" mad.)

(2) Mâide sûresi: 44.

(3) İbn-i Kesir, Tefsiru'l Kur'âni'l Azim, Beyrut, 1969, Daru'l Marife Yay. c. II, sh. 61 vd:

(4) Raymond Aron, Sanayi Toplumu, İst.1978, sh. 298. 

(5) Geniş bilgi için bkz. Dr. Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimleri, İst.1974, c.II, sh.203 vd. 

(6) Geniş bilgi için bkz. Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, İst.1978, sh.269-274.

(7) Namık Kemal, Tasvir Gazetesi'nin 11 Şubat 1283 tarihli ve 461 sayılı nüshasında bu ültimatomun Mustafa Fazıl Paşa tarafından kaleme alındığını iddia eder. Fakat daha sonra bizzat bunu tekzip etmiştir. Araştırmacılar bu ültimatomu Eflaklı (Romen) gazeteci, Gregory Ganaesco'nun hazırladığı kanaatindedirler. Geniş bilgi için bkz. Niyazi Berkes, a.g.e., sh.275-276.

(8)Ahmed Cevdet Paşa, Ma'ruzât,1st.1980, sh.236.

(9)Sünen-i Ebû Davud, İst.1401, Çağn Yaytnı, c. IV, sh.540, Had. No: 4375, Ayrıca, Ahmed b. Hanbel,Müsned c. VI, sh.181.

(10) Molla Hüsrev, Gurer ve Dürer Tercümesi, İst.1980,c. III, sh.35-40.

(11) Abdurrauf el-Münavî, Feyzû'I Kadir, Beyrut 1356, c. I, sh.209.

(12) İbn-i Manzur, Lisânû'I-Arab, Beyrut ty., c. IV, sh.483.

(13) İmam-ı Serahsî, el-Mrbsut, Beyrut, D. Ma'rife Yay.c. XXIV, sh.76.

(14) A. Himmet Berki, Açıklamalı Mecelle, İst.1981, sh.238.

(I5) Dr.0sman Şekerci, İslâm Şirketler Hukuku, İst.1981, sh.238.

(16) Sünen-i Ebû Davud, İst.1401, c. IV, sh.58, Had.No.3641.

(17) İbn-i Abidin, Reddü'I-Muhtar, İst.1982, c. I, sh.40.

(18) İbn-i Kesir,a.g.e., c. I, sh.519.

(19) İsfâmî Bilgiler Ansiklopedisi, c. I, sh.218 vd.

(20) Mâide sûresi: 49.

(21) el-Cessas, el-Ahkâmu'l-Kur'an, Beyrut,1335, c. II,sh.442. Ayrıca bkz. İbn-i Nüceym, el-Bahru'r Raik,Kahire 1311, c. V sh.81.

(22) Molla Hüsrev, a.g.e., c. IV, sh.257.

.

ŞAFİİ MEZHEHBi

 

İmam Şafiî (ö. 204/819)'ye nispet edilen fıkıh ekolü. Şafiî'nin künyesi,

Ebû Abdullah Muhammed b. İdrîs elKureşî el-Hâşimî el-Muttalibî b. Abbas b. Osman b. Şâfi' olup H. 150'de Gazze'de doğmuştur. Hz. Peygamber'in dördüncü batından dedesi Abdu Menâf'ın dokuzuncu göbekten torunudur. İmam Şafiî'nin doğum yılı Ebû Hanîfe'nin (ö. 150/767) vefat yılına rastlar.

Babası İdris bir iş için Filistin'deki Gazze'ye gitmiş ve orada iken vefat etmişti. Doğumundan iki yıl sonra annesi onu alıp baba vatanı olan Mekke'ye getirdi. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti. Fasih Arapça konuşan Huzeyl kabilesi arasında şiir ve edeb öğrendi. Sonra Mekke müftîsi Müslim b. Hâlid ez-Zenâ'den ders alarak, onun yanında fetva verecek duruma geldi. O zaman on beş yaşlarında idi. Bundan sonra Medine'ye gitti. Orada müctehid İmam Mâlik b. Enes (ö. 179/795) fıkıhta üstad idi. Mâlik, kendi eseri olan el-Muvatta'ı, İmam Şafiî'nin ezbere okuduğunu görünce hayretini gizleyememişti. İmam Şafiî, Süfyan b. Uyeyne, Fudayl b. Iyâz'dan, amcası Muhammed b. Şâfi' ve başkalarından hadis rivayet etti.

Muhammed b. el-Hasan'dan Irak fakihlerinin kitaplarını aldı. Onunla fıkhî konularda münazaralarda bulundu. 187 H.'de Mekke'de, 195 H. de Bağdâd'ta Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ile görüştü. Böylece Hanbelî fıkhına, usûlüne, nâsih ve mensûh konusuna muttali oldu. Sonra Bağdad'ta "İmam Şafiî'nin eski mezhebi" denilen görüşlerini ortaya koydu. 200 H.de Mısır'a geçti ve "Yeni Mezheb" denilen görüşlerini tasnif etti. Orada iken 204/819'da vefat ederek Karafe denilen yere defnedildi.

İmam Şafiî ilk olarak fıkıh usulünü tedvin etmiş ve bu konuda "erRisâle" yi yazmıştır. el-Hucce isimli eseri Irak'taki, "el-Ümm" ise Mısır'daki görüşlerini kapsar.

İmam Şafiî mutlak, bağımsız bir müctehid olup, fıkıh, hadis ve usûlde imamdı. O, Hicaz ve Irak fıkhını birleştirici bir yol izledi. Ahmed b. Hanbel onun hakkında; "Şafiî, Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünneti konusunda insanların en fakihi idi" demiştir. (Vehbe ez-Zühaylı, el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, I, 36,37).

Şafiî Mezhebinin Usûlü

Delil olarak Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas'a dayanır. Şafiî, Hanefi ve Malikîlerin aldığı "İstihsan"ı reddeder ve "kim istihsan yaparsa kendisi şeriat koymuş olur" derdi. Masâlih-i Mürsele'yi ve Medinelilerin amelini delil almayı da reddederdi. Bağdad'lılar ona "Sünnetin Yardımcısı" lakabını vermişlerdi.

İmam Şafiî'nin "eski mezhebi"ni kendisinden dört Iraklı arkadaşı rivayet etmiştir. Bunlar Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, Za'ferânî ve Kerâbîsî'dir. el-Ümm'de yer alan "yeni mezhebi"ni şu Mısırlı arkadaşları rivayet etmiştir: el-Müzenî, el-Buveytî, er-Rabîu'l-Ceyzî, er-Rabî' b. Süleymân ve başkaları. Şafiîlerde fetvaya esas olan yeni mezhep görüşleridir. Çünkü İmam Şafiî eski görüşlerinden rucû' etmiş ve "Benden kim bunları rivayet ederse ona hakkımı helal etmem" demiştir. Ancak basit on beş kadar mesele bundan müstesnadır. Diğer yandan İmam Şafiî'nin; "Hadis sahih olunca, benim mezhebim odur. Böyle bir durumda, hadisle çatışan bana ait sözü duvara çarpın" (ez-Zühaylî, a.g.e., 1, 37; Muhammed Ebû Zehra, Kitabü'ş- Şafiî, 149 vd.) dediği bildirilir.

Şafiî'nin Fıkıh Usûlünü Tedvini

Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmada, günlük fürû şer'î problemleri çözmede sahabe devrinden itibaren bir takım usûl kurallarına uyuluyordu. İlk müctehid imamların devrinde de sözlü olarak nesih kaideleri, mutlak, mukayyed, umum, husus gibi metotla ilgili bilgiler hüküm çıkarmada esas alınıyordu. Ancak bunlar tedvin edilerek yazılı bir eser haline getirilmemişti. İşte İmam Şafiî ilk olarak ûsul konularını kaleme alarak "er-Risâle"sini meydana getirdi. Çünkü Şafiî, sahabe, tâbiîn ve kendinden önceki fıkıh bilginlerinden intikal eden fıkıh servetini hazır bulmuş, İmam Mâlik'ten aldığı Medine fıkhı ile İmam Muhammed aracılığı ile aldığı Irak fıkhını birleştirici bir yol izlemiştir. Kendi yetiştiği çevre olan Mekke fıkhını da iyi bildiği için, fıkıhtaki bu sağlam alt yapı sebebiyle, fıkhın genel metotlarını belirleme yeteneğini kazanmış ve bunun sonucunda fıkıh usûlünü tedvin etmiştir.

Mezheplerde fıkhın, usûlden önce tedvin edilmiş olmasında bir tuhaflık yoktur. Çünkü hükümlerde asıl konu fıkıhtır. Usûl ise bir metot ilmi olup, mantık gibi, aklın doğru ile yanlışı ayırdetme niteliği gibi doğuştan vardır. Aynı konuda birbiri ile çelişen iki âyet olunca, sonra inenin öncekini neshetmesi, genel hükmün özel hükümle sınırlandırılması gibi.

Şafiî, dili iyi bildiği için âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmiş, Kur'an'ın tercümanı olarak bilinen Abdullah b. Abbas'ın ilminin nakledildiği Mekke'de yetiştiği için nesih konusunu öğrenmiştir.

Şafiîlerin usûlüne mütekellimlerin usûlü de denilmiştir. Çünkü bunların usûle dair çalışmaları tamamen teoriktir. Mezhep gayreti onların metodunu etkilememiştir. Meselâ; Şafiî, sükûtî icmaı kabul etmez. el-Âmidî (ö. 631/1233) ise Şafiî mezhebinden olduğu halde "el-İhkâm" adlı eserinde sükûtî icmaı tercih eder (el-Âmidı, el-İhkâmî Usûli'l-Ahkâm, Kahire (t.y), I, 265). Bu usûl, kelâm ilminin metot ve konusundan istifade ettiği, felsefi ve mantıkî yönleri bulunduğu için "mütekellimlerin metodu" olarak nitelenmiştir. Meselâ; kelâm konusuna giren iyi ile kötünün akıl ile bilinip bilinemeyeceği, peygamberlerin peygamberlikten önce ismet sıfatına sahip (ma'sûm) olup olmadığı ve benzeri konular da tartışılmıştır.

Şafiî veya kelamcıların metodu ile yazılmış en eski ve en önemli eserlerin üç tanesi şunlardır. 1) Mu'tezile ekolünden Ebu'l-Hüseyn Muhammed b. Alî el-Basrî'nin (ö.463/1071) Kitâbü'l-Mu'temed'i,” 2) Şafiî ekolünden İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin (ö.487/1085) "Kitâbü'l-Bürhân"ı, 3), İmam el-Gazzalî'nin (ö.505/1111) "el-Mustasfâ"sı.

Bu üç kitabı Fahruddin er-Râzî (ö. 606/1209) özetlemiş ve bazı ekler yaparak eserine "el-Mahsal " adını vermiştir. Seyfüddin el-Âmidi'nin (ö. 631/1233) "el-İhkâm" adlı eseri de aynı nitelikte birleştirici ve özet bir eserdir. Daha sonra el-Mahsûl'ü, Siracüddin el-Urmevî (ö.682/1283) "et-Tahsîl", Tâcüddîn el-Urmevî (ö. 656/1258) ise "el-Hâsıl " adlı kitaplarında özetlediler. Sihâbuddîn el-Karafi (ö.684/1285) bu iki kitaptan önemli gördüğü bazı temel bilgi ve kuralları alarak bunları "et-Tenkihât" adını verdiği küçük bir eserde topladı. Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî (ö.685/1286) de bunun bir benzerini yaptı.

el-Âmidî'nin el-İhkâm'ını ise İbn Hâcib (ö. 846/1442) "Müntehâ 's-Sül ve'l-Emel" adlı kitabında, bunu da "Muhtasaru'l-Müntehâ" isimli eserinde özetledi. Daha sonra bu özet eserleri bunlara yazılan şerhler izledi.

Şafiî Fıkhının Dayandığı Kaynaklar

İmam Şafiî ictihadlarını dayandırdığı delilleri "el-Ümm"de şöyle belirlemiştir: "İlim çeşitli derecelere ayrılır. Birincisi, Kitap ve sabit olan Sünnettir. İkincisi, Kitap ve Sünnet'te hüküm bulunmayan meselelerde İcmâ'dır. Üçüncüsü bazı sahabîlerin sözleridir. Ancak bu sahabe sözleri arasında çelişki bulunmamalıdır. Dördüncüsü, ashab-ı kiram arasında ihtilaflı kalan sözlerdir. Beşincisi, Kıyas'tır. Bu da temelde Kitap ve Sünnet'e dayanır. İşte ilim bu derecelerden en üst olanından elde edilir" (eş-Şafiî, elÜmm, Kahire 1321-1325, VII, 246).

Buna göre, Şafiî ekolü Kitap ve Sünneti İslâm hukukunun asıl kaynağı olarak kabul etmektedir. Çünkü diğer deliller de temelde bu iki delile dayanır ve bunlara aykırı olamaz. Şafiî, Kitap ve sabit olan Sünneti aynı sırada delil kabul eder. Çünkü Sünnet Kur'an'ın beyanını tamamlar, kısa anlatımlarını (mücmel) genişletir ve bazı kimselerin kavrayamayacağı inceliklerini açıklar. Buna göre, Sünnetin açıklayıcı durumunda olabilmesi için ilim bakımından açıkladığı şeyin derecesinde olması gerekir. Birçok sahabîler de hadise bu gözle bakıyordu.

Ancak bu durum, İmam Şafiî'nin Sünneti her yönden Kur'an'a denk saydığı anlamına gelmez. Çünkü her şeyden önce Kur'an Allah kelâmı, Sünnet Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirleridir. Kur'an ibadet amacıyla okunur, Sünnet bu maksatla okunmaz. Kur'an tevatür yoluyla sabittir. Sünnetin önemli bir bölümü tevatüre dayanmaz. İmam Şafiî'ye göre Sünnet Kur'an'ın dalı mesabesindedir. Bu yüzden gücünü Kur'an'dan alır, onu destekler ve tamamlar. Bu bakımdan açıklayanla açıklanan birbirine denk olmalıdır. Ancak bunun için, Sünnet sağlam olmalıdır. Bu yüzden, Ahâd ve Mürsel hadisler, birinciler kadar kuvvetli değildir. Diğer yandan Şafiî, inanç esaslarını belirlemede Sünnetin Kur'an derecesinde olmadığını açıkça ifade etmiştir (M. Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhı Mezhepler Tarihi, Terc. Abdülkadir Şener, İstanbul 1978, s. 336, 337)

Şafiîlerin Âhâd Hadisi Delil Alması

Bir, iki veya daha fazla sahabî tarafından rivayet edilen ve meşhur hadisin şartlarını taşımayan haberlere "âhâd hadis" denir. Hanefiler, senedinde kopukluk olmayan hadisleri mütevatir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayırırlar. Diğer çoğunluk müctehidlere göre ise, Sünnet, mütevatir ve âhâd olmak üzere ikidir. Meşhur sünnet ise başlı başına bir çeşit olmayıp âhâd sünnet kabilindendir. Çünkü meşhur sünnette ilk tabaka ravileri tevatür sayısına ulaşmamaktadır. Çoğunluğa göre âhâd sünnet; garîb, azîz ve müstefîz olmak üzere üçe ayrılır. Garîb; her üç tabakada veya herhangi bir tabakada râvî sayısı tek olan hadistir. Azîz hadis; her üç tabakada sadece iki râvî tarafından rivayet edilen veya diğer tabaka yahut tabakalarda ikiden çok olsa bile tabakalardan birinde râvî sayısı iki olan hadistir. Müstefîz hadis ise; her üç tabakada üç veya daha çok kişi tarafından rivayet edilen hadistir.

İmam Şafiî âhâd haberi delil olarak alırken sadece senedin sahih ve kesintisiz olmasını yeterli görür. O, Hanefiler gibi âhâd hadis ravisinin fakih olması, rivayet ettiği hadisle amel etmesi ve genel kurallara uygun düşmesi, İmam Mâlik'in ileri sürdüğü Medinelilerin ameline uygun düşmesi gibi şartları öngörmez.

İmam Şafiî hadisi savunurken âhâd haberlerin de delil alınması gerektiğini şu delillerle ortaya koymuştur:

1. Hz. Peygamber, İslâm'a davet için tevatür sayısında olmayan tek tek elçiler göndermiştir. Bu elçilere, sayılarının yetersiz olduğunu ileri sürerek karşı çıkan olmamıştır.

2. Mal, can ve kanla ilgili davalarda iki kişinin şahitliği ile karar verilmektedir (bk. el-Bakara,2/282). Halbuki iki kişi tevatür sayısında değildir.

3. Hz. Peygamber, kendisinden hadis işitenlere, bir kişi bile olsa bunu başkasına rivayet etme izni vermiş, hatta buna özendirmiştir. Hadiste şöyle buyurulur: "Allah Teâlâ benden bir söz işitip bunu başkalarına tebliğ edeni nurlandırsın" (Tirmizi, İlim, 7; Ebû Dâvûd, İlim, 10; İbn Mâce, Mukaddime, 18; Menâsik, 46; Ahmed b. Hanbel, I, 437,V,183). Diğer yandan Vedâ haccı sırasında irad edilen hutbede de; hazır bulunanların, bulunmayanlara tebliğ etmesi, kendisine tebliğ ulaşanların, hükümleri ulaştıranlardan daha iyi kavramalarının mümkün olduğu belirtilmiştir (Buhârî, Alim, 9, 10, 37; Hacc, 132, Sayd, 8; Edâhî, 5; Megâzî, 51; Fiten, 8; Tevhid, 24; Müslim, Hacc, 446; Kasâme, 29,30; Ebû Dâvud, Tatavvu', 10; Tirmizî, Hacc, 1; Nesâî, Hacc, 111).

4. Sahabîler Hz. Peygamber'in hadislerini, birbirinden tek tek rivayet etmişler, birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmamışlardır (Ebû Zehra, a.g.e., 339, 340).

İmam Şafiî'nin Mürsel Hadisi Delil Alışı

Senedinde kopukluk olan hadise "Mürsel Hadis" denir. Tabiînden olan birisinin sahabeyi; tebe-i tabiînden olan bir ravinin de tabiîn veya sahabeyi atlayarak doğrudan Hz. Peygamber'den işitmiş gibi hadis nakletmeleri halinde bu çeşit hadis söz konusu olur. Ebû Hanife ve İmam Mâlik, bu çeşit hadisleri, rivayet eden râvi güvenilir olursa, başka bir şart öne sürmeksizin kabul ederler.

İmam Şafiî ise mürsel hadisi, bunu rivayet eden tâbiî Medineli Saîd b. el-Müseyyeb ve Iraklı Hasan el-Basrî gibi meşhur ve bir çok sahabî ile görüşen bir tabiî ise kabul eder. Ayrıca hadisin şu nitelikleri taşımasını da şart koşar:

1. Mürsel hadisi, senedi tam ve aynı anlamda başka bir hadis desteklemelidir.

2. Mürseli, ilim adamlarının kabul ettiği başka bir mürsel hadis desteklemelidir.

3.Mürsel hadis, bazı sahabe sözüne uygun düşmelidir.

4. İlim ehli, mürsel hadisi kabul edip çoğu onunla fetva vermiş olmalıdır.

Ancak mürsel hadisle, senedi tam olan hadis çakışırsa, bu sonuncusu tercih edilir (M. Ebû Zehra, Usûlü'lFıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab' 1377/1958, ts., 111,112).

Uygulamadan örnek: Hz. Âişe (ö. 58/677)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hafsa'ya bir yiyecek hediye edildi. O sırada ikimiz de oruçlu idik. Bu yiyecekle orucumuzu bozduk. Sonra Rasûlüllah (s.a.s) yanımıza girdi. Ona durumu anlattık. Allah'ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Zararı yok, onun yerine başka bir gün oruç tutun". Bu hadis mürseldir. Çünkü ez-Zuhrî (ö. 124/741) bunu Hz. Âişe'den rivayet etmiş, halbuki onu bizzat Hz. Âişe'den duymamış, Urve b. ez-Zübeyr'den duymuştur (eş-,Sevkânî, Neylü'l-Evtâr, IV, 319). İmam Şafiî bu yüzden mürsel olan bu hadisle amel etmez ve nâfile oruç tutan kimsenin, orucu bozması hâlinde, başka bir günde kaza etmesi gerekmediğini söyler.

Diğer yandan yine ez-Zührî'nin rivayet ettiği; "Rehin bırakan kişi borcunu ödemeyince, rehnedilen şey rehin bırakanın mülkü olmaktan çıkmaz. Rehnedilen şeyin menfaat ve hasan rehnedene aittir" (İbn Mâce, Rûhûn, 3; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 319-321) hadisini ise, ravisi Said b. el-Müseyyeb meşhur olduğu için kabul eder. Buna göre, rehin, rehin alanın yanında bir emanet hükmündedir. Onun korunması konusunda kendisinin bir kasıt veya kusuru olmadan rehnedilen şey hasara uğrarsa rehin bırakanın borcunda bir eksilme olmaz (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, Terc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara 1990, 80,81).

Şafiî'nin Sükûtî İcma'ı Delil Almayışı

İcma sarih ve sükûtî diye ikiye ayrılır. Birincinin delil oluşunda bir görüş ayrılığı yoktur. Sükûtî icma'; şer'i bir meselede bir veya birkaç müctehidin görüş belirttikten sonra, bu görüşe muttali olan o devirdeki diğer müctehidlerin açık şekilde bir katılma veya karşı çıkmada bulunmaksızın susmalarıdır. Mâlikîlere ve son görüşünde İmam Şafiî'ye göre sükûtî icmâ delil sayılmaz. Çünkü müctehidlerin bir konuda susması, onların açıklanan görüşe katıldıklarını gösterebileceği gibi, başka bir nedene de dayanabilir. Henüz o mesele ile ilgili ictihadî bir kanaate varmamış olması, görüşünü açıklayan müctehidden çekinmesi veya görüşünü açıkladığı taktirde bir zarara maruz kalma korkusunun bulunması susma nedenleri arasında olabilir. Kısaca, ittifak gerçekleşmedikçe icma'ın varlığından söz edilemez. Şâfiîlerden sükûti icma'ı kabul eden el-Âmîdi de buna "zanni delil" deyimini kullanır (M. Ebû Zehra, eş-Şafiî, Terc. Osman Keskioğlu, Ankara 1969, s. 252 vd.).

Şafiî Ekolünün İstihsana Karşı Çıkması

İstihsan; müctehidin bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass, icmâ, zarûret, gizli kıyas, örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak o hükmü bırakıp başka bir hüküm vermesidir.

İmam Şâfiî istihsana karşı çıkmış ve bu konuda "İbtalu'l-İstiksan" adlı bir risale yazmıştır. Bu eserde şöyle der: "Allah'ın, Rasûlünün ve Müslümanlar topluluğunun hükmü olarak bütün bu zikrettiklerim gösteriyor ki, hâkim veya müftî olmak isteyen kimsenin ancak bağlayıcı bir delille hüküm ve fetva vermesi caiz olur. Bu da Kitap, Sünnet veya ilim sahiplerinin ihtilafsız olarak söyledikleri bir görüş yahut bunlardan bazısına kıyas yapma yolu ile olur. İstihsan ile fetva verilmez. İstihsan bağlayıcı olmaz, o bu anlamlardan birisini de taşımaz". Şâfiî'nin "Cimâu'l-İlm" "er Risâle" veya el-Ümm" kitabında da bu sözlerin benzerlerini bulmak mümkündür.

Hanefîler istihsanı geniş ölçüde kullanmış, Mâlikîler de bu konuda onları izlemiştir.

İmam Şâfiî ise "İstihsan yapan kendi başına din koymuş olur" diyerek şu delillere dayanmak suretiyle istihsana karşı çıkmıştır:

1. Şer'î hükümler ya doğrudan nass'a (âyet-hadis) veya kıyas yoluyla nass'a dayanır. İstihsan bunlardan birisine dahilse ayrı bir terime ihtiyaç olmaz. Aksi halde Cenab-ı Hakkın bazı konularda boşluk bıraktığı sonucu çıkar ki bu, "İnsan başıboş bırakıldığını mı sanır?” (el-Kıyâme, 75/36) âyeti ile çelişir.

2. Kur'an'da Allah ve Rasûlüne itaat emredilmekte, nefsî isteklere uyulması yasaklanmakta ve anlaşmazlık çıktığı takdirde yine Kitap ve Sünnete başvurulması istenmektedir (en-Nisâ, 4/59)

3. Hz. Peygamber istihsan ile fetva vermez, hevasından konuşmazdı. Nitekim eşine; "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyen kimsenin sorusuna fetva vermemiş, "Zıhâr" âyeti (el-Mücâdele, 58/1-4) gelinceye kadar beklemiştir.

4. Hz. Peygamber, kendi kanaatlerine göre, bir ağaca sığınan bir müşriki öldüren sahabîleri, yine öldürülme korkusuyla "Lâ ilâhe illallah" diyen şahsı öldüren Usâme (r.a)'ın bu davranışını uygun görmemiştir.

5. İstihsanın bir kuralı, hak ile bâtılı karşılaştıracak bir ölçüsü yoktur. Serbest bırakılırsa, aynı konuda farklı bir çok fetvalar ortaya çıkar.

6. Sadece akla dayanan bir istihsan anlayışı ortaya çıkarsa, Kitap ve Sünnet bilgisi olmayanların da bu metodu kullanmaları caiz olurdu (eş-Şâfiî, el-Ümm, VI, 303, VII, 271 vd.; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, 271 vd.).

Ancak burada İmam Şâfii'nin reddettiği istihsanı şer'î bir delile dayanmaksızın, şahsî arzuya ve sübjektif düşüncelere göre hüküm vermek olarak değerlendirmek gerekir. Şüphesiz böyle bir istihsan Hanefilerin de kabul etmediği bir şekildir. Nitekim Hanefîlerde bir konuda istihsan yapabilmek için o meselenin şer'î bir mesele olması yanında şu altı delilden birisine dayanması şarttır:

1. Nass'a dayalı istihsan. Meselâ mevcut olmayan bir şeyin satışı yasaklandığı halde (Ebû Davud, Büyü', 70), para peşin mal veresiye bir akit olan seleme izin verilmiştir (Ebû Dâvud, Büyü', 57). İşte burada ikinci hadise dayanarak kıyas terkedilmekte ve istihsan yoluna gidilmektedir.

2. İcma'ya dayalı istihsan. Meselâ sanatkâra mal sipariş vermek anlamına gelen istisnâ akdi icmâa dayanır. Çünkü asırlar boyunca buna karşı çıkan bilgin olmamıştır.

3. Zaruret veya ihtiyaca dayalı istihsan. Pislenen kuyunun, bir kısım suyun çıkarılması ile temizlenmiş sayılması gibi (İbnü'l-Hümâm, Fethu'lKadîr, I, 67 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'lMuhtâr, I, 147 vd).

4. Gizli kıyasa dayalı istihsan. Meselâ; yerleşik kurala göre; özel kayıt konulmadıkça arazinin satımı ile irtifak hakları kendiliğinden alıcıya geçmez. Bu konuda vakfın satıma kıyası açık veya celî kıyas, kiraya kıyası ise gizli kıyastır. Vakıf istihsan yoluyla kiraya kıyas edilerek, irtifak (su içme, su alma, geçit gibi) haklarının vakıf kapsamına girmesi esası benimsenmiştir (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, 168).

5. Örfe dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre vakfın ebedî olması gerekir. Bu da vakfın sadece gayri menkullerde olabileceği anlamına gelir. Halbuki İmam Muhammed eş-Şeybânî kitap ve benzeri vakfedilmesi örf haline gelen şeylerin kıyasa aykırı olmakla birlikte vakfa konu olabileceğine hükmetmiştir. Bu esastan hareket edilerek nakit para vakıflarına da fetva verilmiştir.

6. Maslahata dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre ziraat ortakçılığı, kira akdine kıyasla taraflardan birisinin ölümü ile sona erer. Ancak ürün henüz yetişmemiş bir durumda iken toprak sahibi ölse, emek sahibinin menfaatini korumak için istihsan yapılarak akit ürün alınıncaya kadar uzamış sayılır (Zekiyüddin Şa'ban, a.g.e., 171).

Sonuç olarak Hanefî ve Şâfiîlerin istihsan anlayışı dikkatlice incelendiğinde arada önemli bir ayrılığın bulunmadığı görülür. Çünkü Hanefîlerin istihsan yaptığı meselelerin temelinde daima yukarıda belirtilen delillerden birisi bulunur. Nitekim el-Âmidî'nin belirttiğine göre, İmam Şâfiî de bazı meselelerde istihsan terimini de kullanarak bu metoda başvurmuştur. Şâfiî'nin "Mut'anın otuz dirhem olmasını uygun buluyorum", "Şüf'a hakkı sahibinin bu hakkını üç gün içinde kullanmasını uygun görüyorum" sözleri buna örnek verilebilir (el-Âmidî, el-İhkâm, III, 138).

Şâfiî'nin Sahabe Sözünü Delil Alışı

Şâfiî ûsul bilginlerinden bazıları, onun eski mezhebine göre sahabe kavlini delil aldığını, yeni mezhebinde bu görüşten vazgeçtiğini söylemişlerdir. Ancak yeni mezhebi rivayet eden Rabî b. Süleyman el-Murâdî'nin naklettiği başka bir eser olan "er-Risâle" de Şâfiî'nin sahabe sözlerini delil olarak aldığı görülür (er-Risâle, Halebî baskısı ve Ahmet M. ,Sakir nesri, Kahire 1940, s. 597). Yine Şâfiî, yeni mezhebini kapsayan el-Ümm adlı eserinde şöyle der: "Kitap ve Sünneti bilenler için özür söz konusu olmayıp, gereğine uymak şarttır. Kitap ve Sünnet'te hüküm yoksa sahabenin veya onlardan birinin sözlerine başvururuz. Eğer ihtilaflı meselede Kitap ve Sünnete daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r. anhüm)'ın sözüne uymamız daha iyi olur. Eğer bir sözün Kitap ve Sünnete daha yakın olduğuna dair bir delil bulunursa, o söze uyarız" (Şâfiî, el-Ümm, VII, 246).

Şeriat İlminin Kısımları

İmam Şâfiî'ye göre şeriat ilmi ikiye ayrılır.

1. Hükümlere kesin olarak delâlet eden nasslarla sâbit olan kesin ilim.

2. Galip zanna dayanan zannî ilim. İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma girer. Müctehid nasslardan kesin hüküm çıkaramazsa, galip zanla elde edilen ilimlerle yetinir.

Şâfiî Mısır'da yazdığı kitaplarla Bağdad'ta yazdığı kitapları neshetmiş ve o; "Bağdad'ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine cevaz vermiyorum" demiştir. Şâfiî'nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi bir konu üzerinde çeşitli görüşler yer alır. Bazan iki veya üç çeşit kıyas yapılır,