|
Peygamberimiz zamanında sahabilerin bir
meselesi olduğunda Peygamber efendimize
varıp,problemlerini Peygamberimizin tavsiyeleri doğrultusunda,dolayısıyla vahiy ile çözülürdü.
Birinci asırdakilerin problemlerini çözecek amil mevcut
idi. İkinci devrede,farklı insanların ve fırkaların İslâmiyete
girmeleriyle meselelerde çoğaldı. Merkezden muhite doğru bunları çözecek unsurların azlığı
ve zaman içerisinde bunlarında vefatı çözümü zorlaştırmaya başladı.
Her kes bizatihi Kur’an-ı bilecek
ve anlayacak seviye ve kapasitede olmadığından ve olamayacağından bunların tedvini ve içtihadı
zarurileşti.
Kur’an ve Hadis kaynak alınarak,çözülmesi
zor meseleler hakkında hüküm bulunanlarla kıyaslanarak veya ümmetin ileri gelen bilginlerinin icma’ ve ittifak
ettikleri noktalar esas alınarak sağlıklı ve sıhhatli görüşler oluşmuş oldu. Bu görüş
ve görüşler zaman içerisinde tasvib görerek benimsendi ve gidilecek yol anlamına mezheb adını aldı.
Ve böylece gidilen yol anlamına gelen mezheb
ifadesi , zamanla gerek amelde ,gerekse inançtaki uygulamaların farklı gidişatından dolayı farklılıklar
arz etmiştir. Ve bu durum genelde o çığırı açanın adıyla adlanmış,fikir ve düşüncesiyle
şekillenmiştir. Adeta onun kimliği mezhebi ve onun kimliğini oluşturmuştur. Mezheb onun bir
şablonu olmuştur. Tabilerine göre de ya var olmuş,yada varlığını gösteremeden yok olmuştur.
Sosyal yapının farklılığı
da,fikirde farklı düşünceyi ön plana çıkarmıştır. Nitekim İran daki fikir akımlarının
temel yapısında şii düşüncenin yatması gibi.
Mezheb;bir tarz,bir usul,bir metot,bir vitrin,bir
kimlik ve bir özelliktir. Kabiliyet,fikir ve düşüncelerin değişik şekillerde yansımalarından
ibarettir. Buda kendi içerisinde ifrat,tefrit ve vasat üçgeninde şekillenmeye sebeb olmuştur. Vasatı olan orta
ve dengeli kısmı;Ehl-i Sünnet ve Cemaatı oluştururken,ileri ve geri kısmı da bid’a ve
sapıklıkların kaygan yollarını doğurmuştur. İnsanların ayaklarını kaydırmıştır.
Batmakla kalmamış,bir çoklarını da kendileriyle beraber batırmıştır.
İhtilaf insanın fıtratında olan bir özelliktir. Ancak yeşertilmesi ve biçimlendirilmesi insanın elindedir. Kur’an ve
O’ndan çıkan mezhebler yanlışları tashih,doğruları tayin etmek üzere zuhur etmiştir.
Bunu te’yiden ayette:” Doğrusu bu Kur’an, israiloğullarına,hakkında ihtilaf ede geldikleri
şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.”
Çünki elde miyar vardır. Hadiste:”Ümmetim
dalalet üzere birleşmez. İhtilaf gördüğünüzde SEVÂD-I AZAMA YAPIŞINIZ(iLTİZAM EDİNİZ.)” ,ve Malik bin Enes’den:”Bu ümmetin ahiri ancak evvelinin salah bulduğu şeyle salah bulur.”
Bir Yahudi Hz. Ali’ye:” Daha Peygamberinizin
cenazesini kaldırmadan ihtilafa düştünüz”deyince Hz.Ali:” Biz, onun için ihtilaf ettik,yoksa onun hakkında
ihtilaf etmedik. Sizler ayaklarınızda (Mu’cizevi şekilde geçtiğiniz,kızıldenizin)suyu
kurumadan, Peygamberinize:” O Mısırlıların ilahları gibi,bize de ilahlar yap.”dediniz,demiştir.
Bu ölçü ve samimi niyetle ,hakkı aramak
amacıyla yola çıkan bir müçtehid Hadisteki şu manaya mâsadak olur:”Hakim (Müçtehid) içtihad ederde doğru
hükmü bulursa iki ecir,(bir rivayette on) içtihad ederde hükmünde yanılırsa bir ecir alır.”
Farklı gibi ortaya konmuş olan hükümler;Peygamberimizin
farklı zaman ve zeminlerdeki uygulamalarından farklılık arz etmektedir. Buda gerek onun ve gerekse de
getirdiği hükümlerin bütün insanlığı kucaklayacak evrensel hükümler olduğunu göstermektedir. Birkaç
misal verecek olursak;
-Tebük gazası sırasında misafirler
için geceli-gündüzlü üç,mukimler için bir gece bir gündüz mest üzerine mesh emir buyurdu.
Ve tam teşekküllü fotoğraf Şafii
hukukçularına göre caiz görülmezken Hanefi hukukçuları kerahetle beraber caiz görmüşlerdir. Asrımızda
Mısır alimleri ise:”Yasak olan sadece gölgeli resimlerdir;yani heykellerdir;kalemle çizilen veya makinayla
çekilen fotoğraflar gibi gölgesiz resimler,caizdir.”demektedirler.
En çok münakaşa edilen konulardan biri olan
Dar-ı Harb konusunda Serahsiye göre;Şirk ahkamının tamamıyla-yüzde yüz uygulanması. İmam-ı
Azama göre hakimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehli küfürde olması,öyle ki;İbni Abidine göre;Müslümanların ahkamı
ile müşriklerin ahkamının beraber uygulanması bile orayı Dar-ı Harb yapmamakta,çıkarmamaktadır.
Ve Cuma namazı konusunda İslam alimlerinin,
Cuma namazı ile ilgili ayet ve Hadis ve nakillerine baktığımızda görülen ortak nokta şudur:”Bütün
mesele cumayı kılmamak değil,belki en sağlıklı ve sevaplı kılmayı sağlamak
üzerine bina edilmiştir. Cuma ve ondan hasıl olacak maksatlar hedeflenmiştir.
“ Şafii mezhebi ile Hanefi mezhebinden
bir kavle göre;zaruret olmadığı halde birkaç yerde Cuma namazı kılınırsa ilk Cuma namazı
sahih,diğerleri ise sahih değildir.”denilmiştir.
Gerek Peygamberimizin döneminde,gerekse ilk dönemlerde
Zuhru ahir namazı kılınmayıp,gelişmeler ve bir çok farklı yerlerde Cuma namazının
kılınma zaruretinden,birisinin sahib olup,diğerlerinkinin batıl olma tehlikesine karşı ihtiyaten
kılınmış olmaktadır. Ancak İmam Muhammede göre farklı yerlerde kılınması
caiz görülmüştür. Fetvada bu merkezdedir. Ferdi anlamda; Zuhru ahir nafile neviden düşünülürken,diğer taraftanda
kaza namazlarının kılınmış olması uygulanacak güzel uygulamalardandır.
-Namazda Fatihayı okumaya güç yetiremeyenin
öğreninceye kadar kendi dilinde (Farisi)okunmasını caiz görmekle beraber,Ebu Hanifenin daha sonra bu görüşünden
vaz geçtiği rivayet edilip, Bediüzzaman da bu fetvanın hususi olduğunu ifade eder.
Hanefiye göre Nebiz haram,şafiiye göre helaldir.Bu
durumda Hanefi Şafiiyi nasıl tenkid edecektir. Bundan dolayı;Tenkid mücerred ilim adına yapılırsa
kıymetlidir. Zira yapıcı olmıyan tenkidler iki sebeble yapılır; Biri,karşıyı
küçük düşürmek, İkincisi;kendisini büyük göstermek,onun üzerinde bir üstünlüğe sahib olduğunu bildirmek
içindir.
Geçmişten günümüze İslâmın mezhebler
yoluyla ittifakı temin etmesine karşı günümüzde görmekteyiz ki;
İngiliz entrikaları her yönüyle tecelli etmektedir.
İslam devletlerinin başlarındaki
gerek idarecilerde,gerekse idaredeki, halk ile olan uyumsuzlukta ingiliz entrikasının mevcut olduğunu İngiliz
ajanı Hempher kendi itiraf eder.
Toplumu ölmüş gitmiş,hiçbir faydası
olmayan insanların münakaşasıyla uğraştırır. Onların kendi aralarında bir meselesi
yokken,insanları onlarla problem sahibi yaparlar.
Faizin her çeşidini yaymak lazım geldiğini,doğumu sınırlandırıp,birden fazla evliliğe mani olunmasını,birer itiraf olarak dile getirir.
Dünyada olan belirsizlik ve değişimler
İslâm alemini de etkilemektedir. Son iki asırda ortaya atılan mezheblerin tevhidi veya diğer tabirle Cemaleddin-i
Efgani,Muhammed Abduh,Abdurrahman el-Kevakibi ve onların halefleri olan Reşid Rıza,İbn Badis ve onlarında
halefliğini üstlenen ve kaynağının Mısırda olduğu ve bu fikir akımlarını
devam ettiren Ferid Vecdi,Ahmed Emin gibi şahsiyetlerin ıslah,tecdid proje ve düşünceleri su-i istimale açık
bir doktrin ve harekettir.
Bu faaliyetlerin altında batıdaki reform
faaliyetlerinin etkisi söz konusudur. Oysa kıyas,kıyası maal-fârıktır. Zira batının dini
olan Hristiyanlık hak bir din değil ki,onda yapılan değişiklik bizde de geçerli olsun! Ancak bu çalışmalarına
rağmen “bütün sosyal sınıfların meseleleri için çözüm üretemedi.”
İlk kaynaklara dönüş fikrini savunarak
ıslahçı müelliflerin mezhebleri taklidden uzaklaşmayı kabul etmekle masumane bir hareket içerisine girme
fikrini savunan Reşid Rıza ve zamanımızda Hüseyin Atay gibiler kendi fikirlerini benimsetirken İmam-ı Azam ve İmam-ı Nevevi
gibi şahsiyetleri tezyif ve tahkir ederek geçmişi yıkmakla büyük tahribat yaptıklarının farkında
ve şuurunda değillerdir. Bunu da taklid yerine ittiba-ı esas almayı benimserler. Teklif güzel,uygulama
yanlış. Bazı şeyleri kabul uğruna,bir çoğunu red çıkmaktadır.
Herkes ehli tahkik değildir. Herkes müçtehid
değildir. Bediüzzamanın ifadesiyle;bu zamanda içtihad kapısı açık olmakla beraber altı mani
ve engel olduğunu söyleyip şarta bağlamaktadır. Bunu biraz daha serbest bırakan Reşid Rıza ve taraftarları,ashab
döneminin icmaını kabul etmekle yetinir. Oysa bu hareketiyle,sınırlandırma yoluna gideyim derken,insanlar sayısınca sınırsız
bir yol açmaktadır. Sağlıksız bir çok görüşlerin doğmasına zemin hazırlamaktadır.
Hanifi fakih ve muhaddislerinden İbn Batta,itikadi
konulardaki ihtilafların dini tahrif olduğu gibi, Kur’an-la yetinilmesi gerektiğini iddia etmek sonuçta
dini etkisiz hale getirmeyi doğuracağını ifade eder.
Bu konuda tefriti de doğuran ifrat hareketler,mezhebleri
reddetme olaylarının atılan cahilce adımları yer etmese de,zihinlerde yaralar açacaktır. Yıllarca
bu meseleler gündemde tutulmaya çalışıldı. Bazen partiler vitrinine konularak,bazen dini kisvelere bürünerek
ittifakı değil,ihtilafı körükleme yoluna gidildi. Hatta öyle ki bunun Türkiye ye Malatya dan girdiği de ifade edildi. Bu ifade bütün bütün yabana atılacak bir iddia değildir. Zira Malatya da hemen hemen her hizbin sivri
uçlarına rastlamak mümkündür. Bu duygudan da istifade ile mezhebleri kabul etmeme,içtihad ve yeni müçtehidler türemeye
başladı. Gerçek bir alimi titreten bir meselede,rahatlıkla bıyığı terlememiş gençler
yorumlarını yorulmadan yorumluyorlardı. Böylece adam sayısınca anlamlar daha doğrusu anlamsızlıklar
doğuyordu.
Tenkidi ibadet sayan Said Çekmegil bunlardan
birisidir. Değerli meslekdaşım Ziya Kesriklioğlu “Müslümanı Anlamaya Çalışmak” adlı kitabının
“Tenkid İbadet Olur mu?” başlıklı makalesinde ondan bahsetmiş. Ve bir gün reis yardımcılığı makamında
üçümüz oturuyor,bu konuyu tartışıyorduk. S.Çekmegil’e şunu söylemiştim; Müsbet manadaki tenkidde
hakkı aramayla beraber bulmak hedeflenir. Şeytani tenkidde ise,hakkı bulmak ve ulaşmak esas ve gaye değildir.
İfrat derecesindeki böyle bir tenkidin ibadet değil,şeytani bir hareket olacağını ve bir gün
kendisi hakkında da yazacağımı söylediğimde sükut etmişti,ikrardan...
İşte bu harekettir ki,başları
dine bağlamayıp,dinden çıkartmaktadır. “Onlar okun yaydan çıktığı gibi,dinden
çıkarlar.”hakikatına tam mâsadak olmaktadırlar. Zira bu tarz bir tenkid tedavi etmek için daha büyük,kapanmaz
bir yara açmaya benzemektedir. Bir yanda tedavi meyli,diğer yanda yaralama fiili. Kötü niyetli için bu durum bir hıyanet
iken,iyi niyetli için ahmakça bir harekettir. Marifet yara açmadan tedavi etmektir. Adeta ışınla tedavi gibi.
Bediüzzamanın da tesbit ettiği gibi;beşer
” tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarzı hayat-ı içtimaiyede gitmediğinden,mezhebler taaddüt
etmiştir. Eğer,beşerin ekseriyeti mutlakası bir mekteb-i alinin talebesi gibibir tarzı hayatı
içtimaiyeyi giyse,bir seviyeye girse;o vakit
mezhebler tevhid edilebilir. Fakat bu hal-i alem,o hale müsaade etmediği gibi,mezahib de bir olmaz.”
Mu’tezile ve Harici gibi batıl mezhebler
başka dinlerden değil,İslâmın içerisinden yaptıkları bu tenkidlerle dışına çıkmışlardır.
Adeta hakkı içinde değil de dışında aramaları,batılı manada felsefe yapmaları
safsatalara kapı ve yol açmış oldu. Nice iyiler vardır ki,iyilik zanniyle kötülük yapmışlardır.
İşte daha geniş manadaki 73 fırkanın ancak birisi isabetli harekette bulunurken,72-si sapmakta ve
saptırmaktadır.
Ekalliyet,münferit hareketler,fevri çıkışlar
ise;nazarları kendine çeviren hissi hareketlerdir. Damdan düşmeler gibi. Bunlar mahduttur ve de cevabını
bulmuştur. Türkçe Kur’an,ezan,ibadet,hutbe,dar-ı harb,içtihad gibi. Açılan yara öyle büyümektedir ki,artık
ehli olmayanda bu konuları gündeme taşımaktadır. Bütün bunları temcid pilavı gibi ısıtıp
ısıtıp sunmaktaki amaç;İslâmiyeti daha iyi yaşamak yönünde değil, belki yapılmayan durumlar
karşısında vicdanı rahatlatmaya çalışmak,nefse fetva vermek,yaşamama yolları keşfederek,o
yolda gitme sıkıntılarıdır. Problem yaşayandan değil,yaşamayandan kaynaklanmaktadır.
Uygulayanın dert edinmemesine rağmen,uygulamayanın derdini ortaya atması kendisine ait bir dert olup,ancak
kendisini bağlar,umumu bağlamaz. Yeter ki gölge etmesin!
Yanlış bir anlayışta,İslâmiyeti
hükmüyle,,her şeyiyle ortadan kalkmış,yürürlük de olmayan Hristiyanlık
ile mukayese yapmak,reform düşüncesiyle tahrib etmektir. Oysa Hristiyanlığın meseleleri elbise gibidir, değiştirilebilir. Zaten yanlış olduğundan bir zarar
değil,fayda sağlar. Katolikden Protestanlığa geçmek gibi.
Oysa İslâmın gerek inanç,gerekse de
muamelat konuları,etle cildin kaynaşması gibidir. Cildi çıkarmaya çalışmak,hayatı yok etmek
demektir. İslâmın temel kaynakları olan;Kur’an,Sünnet,İcma ve Kıyas bütün zaman ve zeminlerde
hükmünü icra etmekte,geçerliliğini ve tazeliğini korumaktadır.
Hristiyan alemi dinlerinin esaslarını
Hz. İsa-dan almadıklarından,hem Hz. İsa dünyada hakim olup hükümleri sosyal hayatta geçerli olmadığından,insanlar
kaynağı kurumuş değişik yerlerden aldıklarıyla beslenmektedirler.
İslâm dini;toplum hayatına hakim durumda
olup,hükmü her mekanda yürürlükte olan dinin inanç ve muamelat meselesinde doğrudan Peygamberimizden alınmakta,ondan
öğrenilmektedir. Böylece onun tedrisatı kıyamete kadar sürmekte,geçerliliğini korumuş olmaktadır.
“Mezhebsizler” adlı kitapta da genişçe tahlil ve tesbit edildiği üzere,istikrarsız insanlar insanları da istikrarsızlığa
sevk ederler. Hayatlarında ve sözlerinde zikzaklı bir yol izlerler.
Mezheblerin doğması bir cihette kelam
ilminin doğmasıyla gelişme gösterir. İtikadi görüşlerdeki farklı anlayışlar,temel
konuda bu mezheblerin özellikle Mu’tezile,Cebriye ve Kaderiye gibi mezheblerin önemli çerçevede gün yüzüne çıkmalarına
sebeb olmuştur. Özellikle Allah’ın zat ve sıfat,irade ve kader gibi konularda açıkça farklılıklar,görüşler bunların iftirakına ve ayrılmasına neden oldu.
Bunlar genel olarak,amelde ehl-i sünnet ve cemaatın
çoğunluğunun kabul edip uyguladığı;
İmam-ı Azam Ebu Hanife,Nu’man
bin Sabit-in görüşlerinin ağır bastığı Hanefi mezhebi.
İdris b. Şafiinin görüşlerinin
ve içtihadının tedvin edildiği Şafii mezhebi.
Ahmed b. Hanbelin görüşlerini ihtiva eden
Hanbeliyye mezhebi.
İmam-ı Malikin görüşlerinin toplandığı
Malikiyye mezhebi
İtikatta
ise;İmam Muhammed Maturidinin görüşlerinin toplandığı Maturidiyye mezhebi.
İmam-ı
Eş’ariyyenin görüşlerini ihtiva eden Eş’ariyye mezhebi.
Bunların
dışında mevcut olan bir kısım ameldeki mezhebler hak olmakla beraber ya mensubu olmadığından
veya birinci derecede kabul görmediğinden varlığını devam ettirememiştir. Veya batıl ve
hak olmayışından dolayı itibar edilmemesine veya az bir mensubunun olmasına sebeb olmuştur.
Netice
itibariyle;Gerek amelde,gerekse de itikatta,tarihin süzgecinden süzülenler süzülmüş,sağlamlılığını
devam ettire gelmişlerdir. Süzülemeyenlerde ya ölmüşler yada mevzi-i münakaşaları sürdüre gelmişlerdir.
Ehli
sünnetin sıratı müstakim ve ehli İ’tizalle Cebriyenin ifrat ve tefritleri;ayetleri anlama farkından doğmuştur.
Başlangıçtan
günümüze fikirlerin doğmasına,farklılıkların ortaya çıkmasına,bir yandan da döküntülere
sebeb olan bu fikri münakaşa ,sonuçta,yerini bulanlar ve bulamayanları doğurmuştur.
İslâmın
başlangıçtaki zenginliği,sonuca doğru zenginliklerin-gerek fikirlerde,gerekse uygulamada-çıkmasını,kabiliyetlerin
gelişmesini sağlamıştır.
Günümüzle
şöyle bir mukayese yapacak olursak;Günümüzdeki meseleler,gündelik meseleler olup,günlük yer işgal ederler. Saman
alevi gibi bir anda parlar ve söner. Pek de geleceği dolduracak ve doyuracak bir kapasiteye sahip olmayan münakaşalardır.
Geriye bakıldığında iz bırakan değil,leke bırakan kavgalı bir yapı...
Proje
üreten toplumdan ziyade,üretenleri üğüden ve tüketen bir manzara oluşturmaktadır. Bu günkü uğraşılan
bu meseleler ile beraber, geçmişteki meşgul olunan eğitim,kültür ve fikir yapısındaki oluşan
büyüklüğün farkı zahirdir.
Köklü
bir yapı ile,köksüz bir yapı...Bir yanda kimliğini bulmuş bir milletin zenginleşme çabası,diğer
yanda kimliğini bulamamanın ezikliği altında kıvranan bir toplum...
Hak
mezheblerin tek bir mezheb ile sınırlandırılmayıp,çok olması o dinin zenginliğinden ve
de farklı kabiliyetlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Neticede aynı noktada ve tek bir havuzda
toplanılmaktadır.
Özetle;Osmanlıda
gerek mezheb,gerekse de fikir akımlarının çıkması,ileriye dönük fikir akımlarının
artmasına,köklü meselelerle umumi çapta iştiğal etmelerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi ise;bu meselelerin
gündelik ve siyasi olayların ğubarı altında kalıp,konuşulmaması,unutulmasını
da netice vermektedir.
Akıl
ve fikir değil,cerbeze hakim kılınmaktadır.
Mezhebler
kendi i,çerisinde 3 kısma ayrılır:1)Fıkhi –ameli-mezhebler. 2)İtikadi mezhebler. 3)Yeni çıkan
mezhebler.
-
FIKHİ MEZHEBLER -
- HANEFİ
MEZHEBİ -
H.80-150yılları arasında yaşamıştır.Asıl
adı Nu’man b. Sabit olup büyük imam olmasından dolayı İmam-ı
Azam,Hanife-nin babası anlamına da Ebu Hanife adıyla zikredilmektedir.
Küçük
yaşından itibaren Kur’an-ı Kerimi hıfzeden imam,diğer islam bilgilerinden de derinleşme
yoluna girmiştir.
Emevi ve Abbasiler döneminde (50+20=70 yıl) yaşayan
imama Mansur Kadılık teklif
eder. Bunu kabul etmeyen imamı hapse atar ve 15 gün sonra vefat eder.
Fikirlerin çarpıştığı yer olan
Irakta yetişen imam kitap ve sünnetle beraber kıyası çok kullanırdı. Rey ehli idi. kıyası
yaparken,olayları tüm yönleriyle ele alır,ona göre kıyasla hüküm verirdi.
Hanefi mezhebinin kuruluşunda talebesi Ebu Yusufun
(Ö.H.182,M.798) büyük katkısı olduğu gibi, yayılmasında da önemli rol oynamıştır.
İmam-ı Muhammed ve Züfer de bu mezhebin te’sisinde
harç rolünü oynamışlardır.
Bu konuda bir beyitte;” Fıkhı İbn-i
Mes’ud ekti,Alkame biçti,İbrahim Naha-i harman yapıp dövdü,Ebu Hanife Nu’man öğüttü,İmam Ebu
Yusuf Yakub hamurunu kardı,İmam-ı Muhammed-de ekmek yapıp pişirdi,diğer insanlar da hazır
yiyorlar.”
Özellikle Osmanlı döneminde devletin resmi mezhebi
oluşu,yayılışında önemli rol oynar. Özellikle dört mezheb içerisinde en çok mensubu olan mezhebdir.
Ağırlıkla şehirlerde yaşıyanların kabul edip uyguladığı bir mezheb olmaktadır.
Fıkhın ruhu olup bir umman olan Nu’man
bi Sabit;İmam-ı Suyutinin de delil olarak aldığı gibi;”İlim süreyya da asılı bulunsaydı,o ilme fars neslinden bir adam yine de sahib olurdu.”Hadisine
mazhar olmuş üstün bir şahsiyettir.
Bir gece rüyasında:” Rasulullahın kabrini
açıp,mübarek kemiklerinin parçalarını bir araya getirir şekilde gördüğünü”söyleyen imamın,rüyasını
yorumlayan rüya yorumcusu İbn-i Sirin-in şöyle yorumladığını ısrarla anlatmasını
isteyenlere şöyle nakleder:”Rasulullahın kabrini açmak,üzeri örtülü kalan ilmi açmak,kemiklerini bir araya
getirmekte,sünnetini bir araya getirmektir,dedi. Benim ilmi faaliyetim bunu yapacağımın işareti imiş.”der.
Takva sahibi imam yiyeceğe dikkat eder,haramdan
şiddetle kaçınırdı. Öyle ki hırsızlarca çalınan bir koyun sebebiyle uzun müddet et yememiştir.
İmam-ı Azam- ın üstünlüğü umum alimlerce kabul edilmektedir. Ticaretle uğraşıp maddi imkanlarını ve o imkan ile talebelerin okumasını temin eden imamın en belirgin
ve ilk akla gelen hususiyeti,fakihliğidir. Buda onun gerçek ve mümtaz vasfını göstermektedir.
Hacda iken Muhammed Bakır’a İmam-ı
Azam gösterilerek;-işte dini yıkan adam-denildiğinde,M.Bakır hiddetlenir ve imam onu sükunete davet ederek
şöyle der:” Ben hiçbir şeyi aklımla yapmış değilim” Ve,Meni mi pis,bevl mi? diye
sorduğunda M.Bakır, Bevl deyince,-evet-bende öyle diyorum. Eğer ben aklıma göre hareket etseydim,her bevilden
sonra guslün gerekmesini söylerdim. ( Hadiste de,kabrin en büyük cezasının bevl-den olduğu belirtilir.)
-Oruç mu,namaz mı daha faziletli? –Namaz-deyince-evet-
der. Akla göre gitseydim kadınların hayız halinde iken terk ettikleri oruç ve namazdan orucu değil,namazı
kaza etmelerini söylerdim.
-Abdestte ayakların altımı,üstümü yıkanır?
–üstü-deyince,kirlenen altıdır. Altın meshedilmesini söylemem gerekirdi,diyerek ilzam eder.
Hanefi fakihi İbn-i Abidin şöyle buyurur:”
Bir işin,bir ibadetin sahih olması için dört mezhebten birine uygun olması lazımdır.Bir ibadeti yaparken,şartlarından
biri,bir mezhebe,başka biride,başka mezhebe uygun olursa,bu ibadet sahih olmaz.”
-
İMAM-I ŞÂFİİ -
Ebu Hanifenin vefatıyla dünyaya gelen (150-204)
İmam-ı Şafii;Rasulullahın müjdesine mazhar olmuş,anne ve baba tarafından neseben Rasulullaha
varan mümtaz bir şahsiyettir.
Hadiste:”Kureyşten bir alim çıkacak,yer
yüzünü ilimle dolduracaktır.”
İlme karşı gayet hırslı
olan imam-ı Şafii;gecesini üçe ayırır:Bir kısmında ilmi çalışma yapar,bir kısmında
ibadet ve diğer bir kısmını da uykuya ayırırdı.
bu özelliğindendir ki;daha 9 yaşında hafız,15 yaşında da fetva vermeye ehil olduğu görülür
ve bilinir.
İmam-ı Malikin hadis kitabı olan
Muvatta-ını ezberleyen Muhammed İdris bin Şafii,zeka bakımından gayet üstün bir zekaya malik
bir şahsiyettir.
Diğer zatlardan İmam-ı Malik,Ahmed
bin Hanbel,İmam-ı Azamın talebelerinden İmam-ı Yusuf,İmam-ı Muhammed ve bir çok alimle
görüşen bu zat,hayatını ilim tahsiliyle de noktalar.
Şam-da,Gazze de dünyaya gelen İmam_ı
Şafii,Mısırda kalıb orada vefat etmesi,Mısır ve Şam da kabul görmesini sağlamıştır.
Oranın resmi bir mezhebi olmuştur.
Dedesi Şafii Peygamberimize kavuşmuş,babası
Sabit de Bedir gazvesinde islamiyeti kabul eden bir sahabidir.
İlim için seyahatta bulunmuş,Irak da
İmam Muhammed-den ders almış,bir çok eser yazmıştır.
Usul-i fıkhın kurucusudur.
Kitap,sünnet,icma-ı esas alır,ona göre
hüküm verirdi.
-Her yıl Rum diyarından Harun Reşide haraç gelirdi. Bir defasında gelmeyince dediler: Bizimde alimlerimiz
var. Müslüman alimlerle yarışsınlar. Eğer müslümanlar yenerse bu haracı öderiz. Bizimkiler yenerse
biz müslümanlardan isteriz,dediler ve bahse 400 ruhbanla katıldılar.
Halife Şafiiyi çağırttı.
Şafii-de dicle ırmağının yanında oturalım,dedi. Bağdad halkı,ulemalar ve halifede
hep katıldılar. Şafii hazretleri de bir aba giymiş olduğu halde geldi. Seccadesini Dicle ırmağı
üzerine döşedi,üstüne oturdu.
-Kim benimle muhasebe edecekse gelsin,dedi. 400
Rahib Hz: Şafii-den bu kerameti görünce hepsi birden müslüman oldular. Durumu Kayseri Rum-a haber verdiler. Durumu öğrenen
Rum Kayseri;-Şükür bu kadarına. İyi ki burada değildi. Bur da olsa tüm tebaam müslüman olurdu,dedi.
-
İMAM-I MALİK
-
H.93-179
yılları arasında yaşayan İmam Malik,Medine de doğup,orada vefat etmiştir.
Kırk
sene çalışarak 100 bin hadis toplayarak,bunlar içerisinden 4 binini seçip oluşturduğu Muvatta kitabı
meşhur eserlerdendir.
İlimde
mükemmel olan bu zat,takvada da öyle idi.
Harun
Reşid kendisine,çocuklarına ders vermek için saraya gelmesini teklif ettiğinde:” İlim gelmez,ilme
gelinir.” sözüyle zühd-deki tavrını da göstermiştir.
Kitap,sünnet,icma ve kıyası delil olarak kabul etmekle beraber Medine ehlinin ameline de i’tibar eder. O kendisi için bir tercih sebebidir.
- AHMED BİN HANBEL -
164-241
yılları arasında Bağdad-da yaşamıştır.
Hadisle
ziyade iştiğalinden dolayı Muhaddis olarak da zikredilmektedir.
Bir
milyon hadisi hıfzına alan bu zatın mezhebinin mensublarının diğerlerine göre az olması;çıktığında
diğerlerinin çıkmış ve yaygın olmasındandır.
30
bin hadisten oluşub,7 yüz bin hadisten seçilen meşhur –Müsned- adlı hadis kitabına sahibtir.
Takva
ve azimeti esas tutan bu zat;gece kıldığı iki rekat namazın birinci rekatında Kur’an-ın
yarısını,diğer ikinci rekatında da diğer yarısını okuduğunu ifade etmiştir.
Halife
Me’mun zamanında içtihadi bir durum olan –Kur’an mahluk mu,değil mi?-tartışmasından
dolayı,ağzından çıkan sözün ve nefesin mahluk olduğunu- Lafzen ve manen Kur’an-ın mahluk
olmadığını ifade edip kabul etmeyen imamı, 28 ay hapis de bırakıp,işkenceye maruz
bırakarak, vefatının da bundan kaynaklanan sıkıntılardan meydana geldiği de bildirilmektedir.
-
ZAHİRİYYE -
Bu
mezhebi ortaya atan iki alimdir. Birisi, Davud ez- Zahiri el- İsbehani-dir. (Ö.H270) Bu zat mezhebin ilk kurucusu sayılır.
İkincisi
de;İbn-i Hazm el- Endülisidir. (Ö.H.456) Mezhebin kurucusu olma vasfına sahib bulunmakla beraber,Zahiri mezhebini
açıklayan ve bütün delillerini ortaya koyan odur.
Adından
da anlaşıldığı üzere ;Zahire göre hükmeden bu mezhebin referansı ve kaynağı Kur’an
olup,re’yi kabul etmez. Sadece Nas-lar delil kabul edilir.
Fikrinin
ana teması ve inançtaki ölçüsü;” Allah’ın dini zahirdir,onda batın yoktur;cehr’dir,onda sır
yoktur;burhandır,onda gevşeklik yoktur.”der.
İstishabı
(Müstahab) da şu ayetten dolayı kabul ederler:” Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur.”
Diğer
mezheblere olan muhalefetleri de,bu zahiri hükmün dışında başka
bir delil kabul etmemeleridir ki, mesela; Ölüm döşeğindeki birinin tasarrufları,malını başkalarına
bırakma endişesinden dolayı varislere bırakılır.
Zahirilere göre böyle bir hastanın tasarrufları,aynı sağlam insanların tasarrufları gibidir.
Dolayısıyla böyle bir hasta,bütün malını hibe etse hiçbir kimsenin itiraz hakkı yoktur. Zira ölüm
döşeğindeki hastanın tasarruflarını kayıt altına alan Seddü-z Zerayi’a dayanan re’ydir.
Halbuki zahiriler re’yin hiçbir çeşidini tanımamaktadırlar.
Zahiriler
re’yi terk edip,nass-lara sarılacağız,derken son derece tuhaf hükümleri ileri sürmüşlerdir. Mesela;
İnsanın idrarı ile suyun pis olacağını hadise dayandırıp hükmederken, öte yandan domuzun
idrarıyla suyun pis olmayacağına hükmetmişlerdir. Zira bu konuda bir nass yoktur,derler. Onlara hayvanın
idrarı etine bağlıdır,domuzun eti ise pistir,denilse onlar,bu bir re’ydir. İslamın hükümlerinde
re’yin bir yeri yoktur,derler.
-
EVZAİYYE -
İlk olarak ortaya çıkan mezheblerden birisi olan İmam-ı
Evzai-nin mezhebidir. Kendisi –88- de Baalbek-de doğmuş, -157- de Beyrutta vefat etmiştir.
Şamda
zuhur eden bu mezheb,Endülüse kadar yayılmıştır.
Ancak
kendi zamanında bulunan Maliki mezhebinin galebe etmesiyle bu mezheb çöküntüye uğramış,nazarlar Maliki
mezhebine çevrilmiştir.
Her
ne kadar kendisi takva sahibi olup, İmam-ı Azamla görüşerek koyduğu esaslarda onunkilere yakın esaslar
olsa da;zamanla tabilerinin olmaması bu mezhebin ortadan kalkmasına sebeb olmuştur.
- SEVRİYYE
-
Evza-i
gibi, Süfyan-ı Sevri-nin ortaya koymuş olduğu o dönemin bu mezhebi revaç da idi.
Süfyan-ı
Sevri H. 97 yılında Kufe de doğmuş, 161 de Basra da vefat etmiştir.
Hadis
konusunda imam olup,İmam-ı malike de takdimi olan bir kişidir.
Ebu
Hanife ile görüşüb,sohbetleri olan Sevri-nin mezhebi Horasan taraflarına kadar yayılmıştır.
Kendi zamanlarında daha bir çok müçtehid ve mezhebler olmasına
rağmen bu iştihar bulmuştur. Ancak zamanla 4 mezhebin yayılıb tedvin edilmesiyle de bu iki mezheb
inkiraza uğramıştır.
-
İTİKADİ MEZHEBLER
-
- CEBRİYE
-
Sahabe ve Emeviler döneminde başlamış olan itikadi meseleler
,özellikle kader, insan ve Cenâb-ı Hakkın fiilleri konusundaki tartışmalar,bazı ayrık otları
kabilinden inançtaki sapık mezhebleri doğurmuştur.
Bunun
öncülüğünü Yahudilerin üstlendiğini görmekteyiz. Bu sapık görüşlerini,bozulmuş Yahudilikten kalan
geçmişlerin hikayeleriyle pekiştirerek müslümanlara talim etmeleri,tahrikle teşvik etmeleri bunların çıkışını
hızlandırmıştır.
Nitekim
Cebriyeye ilk daveti yaptığı söylenen Ca’d bin Dirhem bu yanlış fikirlerini Şam-daki bir Yahudiden öğrenmiş ve Basra da halkın arasında yaymıştır.
Ondan da Cehm b. Safvan öğrenmiş ve yaymıştır. Sadece bununla sınırlı olmayıp,
İran menşeli görüşler, Zerdüşlük, Maniheizm ve bunların uzantılarında etkisi vardır.
Nitekim:”Hasandan
rivayet edildiğine göre; İranlı bir adam Peygambere (S.a.m) gelerek şöyle dedi: “Ben İran halkının,kızlarıyla
ve kız kardeşleriyle nikahlandıklarına şahid oldum. Kendilerine niçin böyle yapıyorsunuz? denildiği
zaman;bu, Allahın kaza ve kaderidir,diyorlar. Bunun üzerine Rasulullah (S.A.M):” Benim ümmetimden de aynen böyle
söyleyenler bulunacaktır. İşte onlar,ümmetimin mecusileridir.”buyurdular.
Cebriye mezhebinin esası;fiilleri gerçek manasıyla kuldan nefyetmek ve Allaha yüklemektir. Çünki cebriyeye göre kul, istitaatla
muttasıf değildir. Fiillerinde mecbur olub,ne kudrete,ne iradeye ve nede hürriyete,ihtiyara sahibtir. Cansızlar
gibi ki;ağaç meyve verdi,su aktı,taş yuvarlandı,güneş doğub battı,gök yüzü bulutlandı,otlar
yeşerdi,vs,misali,sevab ve ikabda cebirdir ve eğer cebir ,zorlama varsa haliyle teklifte cebir olacaktır.
Bunların
delilleri hakkında İbni Hazm şöyle der:” cebriye şu tarzda delil getirmiş ve demiştir
ki; Allahu Taala fa’al olub,yarattığından hiçbir şeye benzemediğine göre,ondan başka hiçbir
kimsenin de,fa’al olmaması iktiza eder. Fiili insana izafe etmenin manası da; Zeyd öldü,tarzında laf
etmekten başka bir şey değildir. Zira onu öldüren Allahtır. Yine bina yapıldı deriz,aslında
onu ortaya koyanda Allahtır.
Hasanı
Basri Cebriyeye adam toplayan,Basra halkından bir kısmına yazdığı mektubunda:” Kim Allaha,kaza
ve kaderine inanmazsa,elbette kafir olur. Allaha zorla ve istemeyerek itaat,üstün gelmek içinde isyan edilemez. Çünki o,kullarına
verdiği mülkün maliki,ve onlara lutfettiği kudretin kadiridir. Eğer Allaha itaatla amel ederlerse,oda kendileri
ile işledikleri amellerin arasına bir perde koymaz. Fakat mâsiyetle amel ederlerse,dilediği takdirde yine Cenâb-ı
Hak yaptıkları ile kendileri arasına bir perde geçer. Buna göre Allah,bir şey yapmadıkları takdirde,elbette
onları bir şey yapmaya zorlamaz. Çünki Allahu Taala şayet mahluku itaate zorlamış,cebir etmiş
olsa,kendilerinden sevab düşer. İsyana icbar etmiş olsa,bu defada cezaları sakıt olmuş olur.
Ve yine onları ihmal etmiş olsa,kudret babında acze düşmüş olur. Halbuki Cenâb-ı Hak mahlukat
için kendilerinden gizlediği bir meşiyyete sahiptir.Eğer onlar itaatla amel ederlerse,Allah da kendilerine
iyilikle amel edecektir.”der.
Maturidi
mezhebinin frenlediği bu mezhebin görüşlerinden bazıları:
-Cennet
ve Cehennem fanidir,mutlak manada baki değildir.
-İman
ma’rifet,küfür cehildir. Peygamberin vasıflarını bilen Yahudiler,gönülleri yakini olarak inanıp,inkar
eden müşriklerde mü’mindir,derler.
Allahın
kelâmı kadim değil,hadistir. Halkı Kur’an meselesi olan,Kur’an-ın mahluk olma düşüncesinin
de temelini oluşturmaktadır.
-Allahı,mahlukatın
vasıflandırdığı vasıflarla –ilim ve Hayat gibi- vasıflandırmaz.
-Kıyamet
gününde Allahın görülmesini nefyeder.
- KADERİYYE -
Emeviler
döneminden itibaren Kaza ve Kader meselelerinin konuşulmasıyla beraber gelişme gösteren bu akım, Cebriyenin
aksine ,adeta Allahın iradesini insanın cüz_i iradesinden nefyederek, müstakillen insanın iradesine bağlamaktadır.
Mu’tezilede bunlardan biridir. Bu noktada kaderiyye ile birleşmiş olmaları onları kaderiyyenin içerisinde
bir müstakil mezheb kılmıştır.
Kaderiyye
farklı olarak insanın amelini esas alarak – fiili ve işi esas kabul etmiştir. Nitekim bunların
reislerinden Ba’bed b. Halid el- Cüheni,Kaderi günaha sebeb gösteren bir kişiye; Kader yoktur,aslolan iştir.”diyerek,önce
iş,sonra ilim,daha sonrada irade gelir. Burada Kaderin Allahdan adeta tecrid edilerek değerlendirilmiş olması,kaderiyye
diye isimlendirilmelerine neden olmuştur. İnsana farklı bir nüfuz alanı çizmiş olmaktadırlar.
Irak
ve Basrada cereyan eden bu akımın ilk mensubunun başlangıçta hristiyan iken müslüman olup,tekrar hrıstiyanlığa
geçen bir ıraklı olduğu ifade edilir. Başlangıç da bundan ve buradan yayılan bu fikir ve akımı,İran
ve Horasana kadar yayılmıştır.
Hadiste:”
Kaderiye ,bu ümmetin mecusileridir.”
“Ümmetimden
iki sınıf vardır ki,bunlar için İslâmda bir nasib yoktur.1)Mürci-e 2)Kaderiye”
- MÜRCİ-E
-
Bu
mezheb kebire yani büyük günah işleyenleri ele alıp,durumları hakkında farklı görüşlere sahne
olmuştur. Hz. Osmanın şehid edilmesiyle devreye giren bu mezheb bir yandan; Allahın geniş af sahibi
olup,küfür hariç ,Allah bütün günahları affeder,demekle bir yandan kendilerini temize çıkarmaya çalışırken
,diğer yandan da isyancılara sığınak,bozgunculuğa da vesile olmuştur.
Diğer
bir kısımda o dönemde çıkan fitne ve olaylar karşısında susmayı tercih edip,bir hükme varmayanlar.
Haricilerin
kafir dediği,Mu’tezilenin mü’min değil,bazen de müslümandır dediği, Hasan-ı Basri ve
bir kısım tabiinin de münafıktır dediği büyük günah konusunda daha esnek davranan mürci-e affı
ön plana çıkarmıştır. Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Cumhur ise; O kişi
asi bir mü’min olup,işi Allaha kalmıştır. Dilerse günahınca azab eder,dilerse affeder demiştir
Hadiste:”
İlerde bir sürü fitneler çıkacaktır.Bu fitneler içinde,oturan yürüyenden,yürüyende koşandan daha hayırlıdır.
O fitneler üzerinize geldiği veya koptuğu zaman,gözünüzü dört açın! Artık o zaman içinizden kimin bir
devesi,kimin bir koyunu ve kimin bir tarlası varsa,bunlara birer tane daha eklesin! Bunun üzerine bir adam: Peki ya Rasulallah!Ya
hiç devesi,koyunu ve tarlası olmayan ne yapsın?deyince,Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:” Oda tutar kılıcını
alır ve bir taşla vurarak ağzını körletir. Artık sonra kurtulabilirse kurtulsun.” buyurularak,bir
yandan çıkacak fitnelerden haber verilmekte,bir yandanda kıl-ü kal -den kaçınarak,ifrat ve tefritten uzaklaşarak
orta yolu tavsiye etmiştir.
Hadiste:ӆmmetimden
iki sınıf vardır ki,bunlar için İslamda bir nasib yoktur. 1)Mürci-e 2)Kaderiye.
- MU’TEZİLE -
Emeviler
döneminde ortaya çıkan bu mezheb , “Abbasiler döneminde Bağdad, Şia,Mu’tezile, Selefiyye ve Eş’ariyye
gibi belli başlı kelam mekteblerinin serpilip geliştiği en önemli kültür merkezlerinden biriydi.”
Hz.
Ali ile Muaviye arasında cereyan eden olaylar ile gündeme giren bu mezheb, Hasan-ı Basri-nin meclisine devam eden
Vasıl bin Ata-nın oradan kovulması ve ayrılmasıyla –ayrılanlar-adıyla bu adı
almıştır.
Genel
görüşleri:1) Tevhid. Allahı sıfatları olan alim,kadir olarak düşünmeyip,birlemek. Aksi takdirde sıfatlarıyla
başka ilahlar düşünülmüş olacaktır,der.
2)İnsan
fiilinin halıkıdır,der.
3)El-
Va’d vel- Va’id. Yapılan işlerinin karşılığının görülmesidir.
Cebriyenin
aklı ve sebebleri reddetmesine karşı,Mu’tezile aklı hakim kılmakta ve sebebi hakiki olarak
kabul etmektedir.
Mu’tezile
mezhebi ve bir kısım hariciye mezhebi:” Günahı kebairi irtikab eden,kafir olur veya iman ve küfür ortasında
kalır”diye hükümlerinde hata ettiklerini”,ifade ederlerken bunu küfürle eş tutmalarını:” Biz o gün günahkarları gözleri masmavi bir şekilde
mahşerde toplayacağız.” ayetindeki Mücrimler ifadesinden çıkarmaktadırlar.
Ve
amelsiz imanın faydasız olduğuna dair ayette:” Onların yaptıkları her bir (iyi) işi
dikkate alırız,fakat onu saçılmış zerreler haline getiririz.”
Mu’tezile
kötülüklerin mesela dalaletin yaratılmasını Allaha vermemeyi şu ayete dayandırır:” Biz
senden sonra kavmini İmtihan ettik. Samiri onları saptırdı.” Saptırmanın Samiriye izafe edilmesiyle delil getirilir. Oysa o bir saptırmada şiddetlisi olarak nitelendirilir,yaratan
yine Allahdır.
Kelamda
önemli bir yer tutan –Hüsün ve Kubuh- konusunda ,ehli sünnet dinin bildirmesiyle bilinmesini öne sürerken, Mu’tezile
aklı ön plana çıkararak,onu esas almışlardır.
Mu’tezile
Kur’an-daki :” O bir zikirdir.” ayetini delil getirerek muhdes ve yaratılmış olduğuna
–dip notdaki- âyetlerle delil getirir.
İmam-ı
Eş’arinin kitabı olan –el İbane- de,Mu’tezilenin- Allahın cennetde görülmeyeceği,sıfatların
inkârı,görüşü tenkid edilmektedir.
Mu’tezile
mezhebi;her ne kadar içerisinde Mu’tezili olan Zemahşeri gibi,ilimde,mantıkta,dilde derinleşen bir müstesna
şahsiyet olsa da merdut,ehli sünnetce kabul edilmeyen reddedilmiş batıl bir mezhebdir.
-
EŞ’ARİYYE -
Fıkıhta
şafii mezhebine mensub olanların genelde fikirlerini kabul ettikleri itikadi bir mezheb olan Eş’ariyye;Ebu’l
Hasan el-Eş’ari-nin (ö.324 /935-36)fikirlerini ihtiva etmektedir.
Kendi
döneminde yaygın olan bir çok batıl mezheb vardı. Başlangıç da kendiside Mu’tezilenin görüşlerini
benimsemesine rağmen,bundaki yanlışları bizatihi içinden birisi olarak yanlışlıkları
görmüş ve bu görüşlerinden vaz geçerek ayrılmıştır. Bunu kendisi bir Cuma günü halka şöyle
ilan etmiştir:
“
Ey insanlar! Beni bilen bilir,bilmeyenlere de işte kendimi tanıtıyorum. Ben falan oğlu filanım. Vaktiyle
Kur’an-ı Kerimin mahluk olduğunu , Allah-u Taalanın gözlerle görülemeyeceğini ve kötü fiilleri kendimin
(Kul fiilinin halıkıdır.) işlediğini söylerdim. Ama,artık tevbe etmiş,sözlerim ve fiillerimden
dönmüş ve Mu’tezileyi red için ortaya çıkmış bulunuyorum. Evet,onların bütün kirli çamaşırlarını
ortaya dökecek,ayıp ve eksiklerini bir mir gözlerinizin önüne sereceğim,diyerek Mu’tezile ve Kaderiyye mezhebini
orada delilleriyle çürüterek,kendisinin de ehli sünnet mezhebi yani,doğru,gidilecek bir mezheb,diğer mezhebler gibi
his ve hevaya göre değil de,Hadis ve ayetlere istinad edilmesi gerektiğini,aksi halde ister istemez,his ve heva
ile hareket edilerek,yanlış hükümler verileceğini halka söylemiştir.”
İmam-ı
Eş’ari mezhebini şöyle tarif eder:” Bizim söylemekte olduğumuz söz ve inanmakta olduğumuz
din; Allahın kitabı Kur’an-a,Rasulünün sünnetine,sahabe,tabiin ve hadis imamlarından rivayet edilen hususlara
sımsıkı sarılmaktan ibarettir.Evet,işte biz bunlara yapışırız. Allahın yüzünü
ak etmesini,derecesini yüceltmesini ve ecrini kat kat vermesini niyaz eylediğimiz Ahmed ibni Hanbelin kabul ettiği
ve inandığı esasların peşinden gider,onun sözüne ve görüşüne muhalif olan kimselerden uzaklaşırız.”demektedir.
Böylece
ehli sünnet ve cemaatın çizgisinde devam eden Eş’ari,Mu’tezileye de büyük darbe vurarak,yayılmasını
durdurmuş ve engellemekle büyük bir hizmette bulunmuştur.
Eş’ari
Maturiden bazı noktalarda ayrılmakla beraber,temel noktalarda birleşmektedirler.
- MATURİDİYYE -
Fıkıhda
Hanefi mezhebine mensub olanların ekseriyetinin itikadda da kabul ettikleri Ebu Mansur Muhammed el Maturidi(ö.h.268)
ismiyle bilinmekte,H.3.asrın sonlarında ortaya çıkarak,o zamanda yayılmakta olan mu’tezilenin fikirlerini
mantıki olarak çürütmüştür.
Ebu
Hanifenin kabul ettiği hükümlerde bir birlik içerisinde olan Maturidi,Şeriatın hükümlerini akli,mantıki
delillerle isbat etmiş,şeriate aykırı düşmedikçe aklın hükmünü ön plana çıkararak kabul
etmiştir.
Eş’ariyle
bir çok noktada birlik içerisinde olup,ayrıldıkları noktalarda on-u geçmemektedir.
Mesela
ayrıldıkları noktalar; Maturidiler,Ebu Hanifenin metoduna uyarak,marifetullahın akılla idrakini vacib
saymışlardır.
Eş’ariler
ise;şeriat kanunuyla ancak vacib olacağını söylemişlerdir.
-
SELEFİYYE -
H.
4. asırda çıkıp, meseleleri Kur’an ve Hadis ölçü ve esas alınarak izah ve başvurulmasını
temel alan hak bir mezhebdir.
Bu
noktada Eş’ari ve Maturidiye muhalefet etmektedirler.
H.7.
asırda bu mezhebin ihyasına çalışan İbni Teymiye ,bazen ihtilaflara sebeb olan Kur’an ve Hadis
dışındaki kaynakları kabul etmeyip,itibar etmemeye sebeb olmuşlar. Her görüşün kaynağının
bizatihi bu iki kaynak da mevcut olması gerektiğini savunmuşlardır. Neticede buda,kendisinin görüşüne
uyanı almayı,uymayan noktalarda da farklı anlayışları doğuracak görüşlerin çıkmasını
netice vermiştir. Yani kaynağı iki kaynakla inhisar altına alan bu görüş,gerçekte binlerce sağlıklı-sağlıksız
kaynağın doğmasına neden olmuştur.
Selefiyun,Allahın
vasıfları ve işleri hakkında,Kur’an-ı Kerim veya sünnette mevcut olan her şeyi kabul ederler.
Selefiye,Allahın
sevgi,gazap,öfke,rıza,nida ve arş üzerine karar kıldığını kabul ederler.
Selefiye,müteşabih
ayetler konusunda ihtilafa düşüp,te’vilini caiz görmemişlerdir.
Hz.
Peygamber zamanında Medineye devamlı olarak müteşabih ayetleri soran bir adam gelir. Hz. Peygamber (S.A.M9
ona;Hz. Ömeri gönderir. Hz. Ömer bir hurma dalıyla adamın kafasını yarar ve izin vererek memleketine gönderir.
Ayrıca; Ebu Musa el- Eş’ariye yazdığı mektubunda “ Bu kimseyle hiçbir kimse düşüp
kalkmasın.”der.
Seleften
Malik bin Enes:” İstiva ma’lum,keyfiyeti meçhuldür. Ona iman vacib,onun ne olduğunu sormak bid’attır.”der.
Özetle;
İnsan Kur’an ve Sünnetde geçen müteşabihatın maksadını bilemeyeceğini itiraf etmek mecburiyetindedir.
-Kayıtsız,şartsız
müteşabihata iman etmelidir.
E.Hamdi
Yazır,Haşeviyye ve selefiyye mezhebinin farklı olduğunu şöyle
belirtir;é Allahı insana benzetip zahire göre hükmetmesi,bunun aslı Selefiyye olmayıp,birbirinden ayrıdır." der.
-
HARİCİLER _
Hz.
Osmanın şehid edilmesinden sonra başlayıp,katilinin bulunmasını isteyenlerin Hz. Ali ye karşı
ayaklanmalarıyla başlamış ve gelişmiştir. Olayı zamana ve katillerinin tesbitine bağlayan
Hz. Alinin bu tutumunu pasiflikle değerlendiren tarafların bu tutumlarının siyasetle de bağlandırılması
üzerine,patlak vermiştir.
Hz.Talha,Zübeyir
ve Hz. Âişenin birlikte Hz. Aliye karşı gelmesiyle Cemel vak’ası, Suriye valisi olan Hz. Muaviyenin
de halkı peşinden sürükleyip,Hz. Osmanın intikamını alma düşüncesiyle giriştiği bu
kanlı savaş da 26 Temmuz 657 yılında Sıffin savaşı olarak baş göstermiştir.
Sıffin
savaşında Muaviye taraftarlarının kayıp verip mağlubiyetleri üzerine siyasi dahi Amr b. Âs-ın
tavsiyesi üzerine muaviye taraftarlarının mızraklarına Kur’an nüsha ve sayfalarını asmaları
üzerine karşı tarafta bir durma ,durgunluk ve ihtilaf meydana geldi. Bu tereddütten istifade ile Kur’an-ın
hakem olmasını Hz.Aliye yazılan mektupla bildirdiler. Bunun bir hile olduğunu bilen Hz. Ali, diğerlerin
kan dökülmemesi,barış umudu düşüncesiyle zorlamaları neticesinde kabule mecbur oldu. Muaviye tarafından
Amr b. Âs, Hz. Ali tarafından da Musel Eş’ari hakem seçildi.
Hakemler
kendi aralarında yaptıkları gizli anlaşma gereği hem Hz. Ali,hem de Hz. Muaviye azledilecekti. Ve
toplanıldı. Hz. Alinin hakemi Musel Eş’ari;Ben parmağımdan bu yüzüğü nasıl çıkarıyorsam,öylede
Ali yi hilafetten azlediyorum,dedi. Muaviyenin hakemi Amr b. Âs;bu yüzüğü nasıl parmağım takıyorsam
,öylede Muaviyeyi hilafete nasb ediyorum,dedi. Ve olaylar bunun üzerine patlak verdi. Haricilerin ortaya çıkmaları bu olayla gerçekleşti.
-Hüküm
ancak Allahındır.-diyerek ayrılanlara böylece çıkanlar anlamına hariciler denilmiş oldu.
Her
ne kadar bu olayların kaynağında meşhur münafık Abdullah b. Sebe olsa ve Hz. Osman aleyhtarlarının
hepsinin de Hz. Alinin ordusu içinde bozgunculuk yapmış olsalar da ittifakla sıffin Vak’ası Haricilerin
tarih sahnesine çıkışlarının başlangıcını oluşturur.
Hz.
Osmanın şehid edilmesinden sonra başlayan bu olayları,özellikle Hz. Osmanın şehid edileceğini
Peygamberimiz haber vermişlerdir.
Mezhebler
içerisinde en sert bir yapıya sahib,tekfirde ifrat, aşırı bir tutumda bulunmakta,bir kolu olan İbaziyye
ise en mu’tedili kabul edilmektedir.
Hadis
de:” Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar” Bunlarda Hariciler,Hururiyye ve diğer
haricilerdir.
Onların
bu ifratlarından, Haricileri öldürmenin farz olduğunu bildiren hadisler zikredilmiştir.
- Ş İ İ L İ K -
Hz: Ali taraftarı olarak ortaya çıkan bu mezheb,şahsından
ziyade hilafeti ön plana çıkmış,iş siyasete taalluk etmiştir. Hz. Aliye taraftarlık uğruna
başkalarını tekfire kadar gitmişlerdir.
İslâm inancında bir kimseyi tekfir etmek
son derece tehlikeli,son derece büyük vebali olan bir davranıştır. Hz. Peygamber (S.A.M.) şöyle buyurur:”
Kim kardeşine kafir derse,ikisinden biri mutlaka kafir olmuştur. Eğer itham edilen kafir değilse küfür,itham
edene döner.
Ehli sünnet vel Cemaat dışında
kalan sapık mezheblerden haricilerin tekfir edilip edilemeyeceği münakaşasında bazıları,bir
müslümanı tekfir etmenin mesuliyetinin büyüklüğünü göz önüne alarak,ortadaki mübhemiyet sebebiyle,müsbet veya menfi
hiçbir şey söylememeyi tercih ederken, tekfir edilmeleri gerektiğine kâail olanlardan bir kısmı da görüşlerine delil olarak yukarıdaki
hadisi zikretmişlerdir. Ve “Onlar islâm ümmetini tekfir ettiklerine göre,kendileri kafir olmuştur.”demişlerdir.
Bu düşüncede olan Kadı Iyaz eş-Şifa
adlı eserinde :” Ümmeti dalalet ve bütün ashabı küfürle ithama müncer olan herhangi bir söz sarf eden herkesin
kesinlikle küfrüne hükmediyoruz.”
Hilafet Hz. Alinin hakkı idi, onun hakkını yediler- düşüncesiyle
şablonlarını kurdular.
Hz. Ali ve evlatları olan 12 imamı masum görüp,dediklerinin
mutlak doğru olduğunu, sonuncusunun mehdi olub,ahirzamanda çıkacağı inancı inançlarında
önemli yer tutar.
12. imam gizli olduğundan cumanın farz olmayacağını,namazın
ise üç vakitte veya sabah –akşam olarak kılınabileceği,abdestte ayağı yıkamayıp,meshin
farz olduğu,geçici nikah olan,üç aylık bir nikahın, Mut’a nikahının caiz olduğuna inanmak,muharrem
ayında matem tutmak ve ezan –namaz anında çok duada bulunmak amel ve ibadetlerindeki farklılıklardandır.
Ehli
sünnet ile şiiler arasında önemli bir tartışma alanı imamet yani devlet başkanlığı
meselesidir.
Şia mezhebi; Hz. Ali muhabbeti gibi şiayı velayet ve
şiayı hilafet yani Hz. Aliye muhabbetten ziyade H. Ebu Bekir ve Hz. Ömere düşmanlığı esas alır.
Birincisinde şeyhlik gibi manevi durum söz konusu olurken,ikincisinde şahlık gibi makam ön plana çıkmaktadır.
“ Şiiler için Atebat-ı Aliye-den olan Kerbelayı ziyaret,farz makamındadır.”
“Usulüş-şianın
vazıı-fikirlerinde sonradan islam dünyasını karıştıran batınilik (ki bunlar; Abbasiler,Fatımiler-Mısırda-,Büveyh
oğulları,Hasan Sabbah gibi devletler) ve Hurufilik mezheblerinin ilk temayülleri sezilen- Hz. Ali devrinde yaşamış ve Medayine nefyedilmiş
olan Abdullah b. Sebe’dir.”
“İslâm
dünyasında ilk önce Marika,Şia;Kaderiye,Mürcie,Cehmiye gibi siyasi ve usuli mezheblerin Hz. Ali devrinden başlayıb” genişlemişlerdir.
Usulü
şia da üçe ayrılıb; Mufaddıla,Sabbe ,Müellihe olub,her imamın ölmesiyle de çoğalmalar olmuştur:
Keysaniye, Zeydiye, İmamiye, İsmailiye, nihayet isna aşeriye zuhur etmiştir.
İsna aşeriyede dinin esası üçdür: Tevhid, Nübüvvet ve Mead.
Mezheb de ise ikidir: Adl ve İmamet meseleleridir.
Başını
Abdullah b. Sebe’nin çektiği galiyye, Hz. Ali ve evlatlarına uluhiyet isnad edip, “ İbadeti gerekli
görmezler.”
Diğer
İslâm dışı bir mezheb olan galiyyede ibadeti gerekli görmeyib, dinin emirleriyle ahlaki ve kanuni düzenlemeleri
benimsemeyen,her şeyi mübah gören kimselerdir. Bunlar şii topluluğu olmak üzere bir çok kollara ayrılmaktadırlar.
20
–ye kadar varan kolları olup ilk olarak ilhanlılar zamanında iranda temeli atılıp hala en fazla
İran da temsil edilmektedir.
-ZEYDİYYE
=Yemende bulunub, Hz. Hüseyinin Ali Zeynül Abidin den,torunu Hz. Zeydi imam ve halife edinenlerdir. Bunlardan;
Carudiyye;Hz. Alinin imam olması gerektiğini söyler.
Süleymaniyye ve Salihiyye; Halife tayininin şura ile olmasını söyler.
“-İmam-ı
Zeyd-Sadat-ı azimeden ve Eimme-i Al-i Beyttendir. Ve müfrit şiaları reddeden ve – Gidiniz,siz Rafizilersiniz-
deyip Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer-den teberriyi kabul etmeyen ve o iki halife-i zişanı hürmet edip kabul
eden bir zattır. Onun etba’ları, Şia’ların en mu’tedili ve en sünnisidir. Bunlar hem
ehli insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir. İnşaallah Vehhabilerin tahribatını tamire
sebeb oldukları gibi Ehli Sünnet ve Cemaattan, Zeydilerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, ehli sünnete iltihak
edip imtizaç edecekler.”
İMAMİYYE=
İmam tayininin Allaha vacib ve borç olduğunu iddia ederler. 12
imamı kabul ettiklerinden –İsna Aşeriye de denilmektedir.
GALİYYE=
Başta Abdullah b. Sebe’nin başlattığı Hz. Ali ve evlatlarına uluhiyet isnad edenler.
İSMAİLİYYE=Bu
mezhebin lideri Hasan Sabbahdır.
Ehli sünnete karşı olan bu mezheb,fedaileriyle yaşar.
-
Bir defasında Selçukluların bunlara
vezir göndererek, bu davalarından vaz geçmelerini söylemek üzere bir elçi gönderilir. Elçiler geldiğinde; Hasan
Sabbah fedailerini çağırarak;-Birisine kendisini kaleden aşağı atmasını söylediğinde
adam tereddüt etmeden hemen kendisini atar. Birisine de kendisini hançerlemesini söylediğinde hemen hançerleyince,vezirler
hayrette kalırlar. Hasan Sabbah ise onlara; Gidin padişahınıza bu gördüğünüzü söyleyin. Ve bunlar
gibi 20 bin daha fedaim vardır,diyerek onları gönderir.
-
Bir
defasında Celaleddin-i Suyuti hazretleri camide bunlar aleyhinde ileri-geri konuştuğunda ,bunlar bunu öldürmeyib,korkutmak
için yanına birkaç feda-i gönderirler. Bu feda-i bir rivayete göre 7 sene,diğer bir rivayete göre de 2 sene onun
ders halkasında,mükemmel şekilde derse devamda bulunur. Bir gün Suyuti yalnız başına kaldığında
(Bu durumu zaten arıyan feda-i) üzerine çullanarak; Eğer bir daha efendimiz ve emirimiz hakkında böyle konuşursan
seni öldürürüz.-deyince, Suyuti de bir daha konuşmayacağına dair söz verdiğinde,- Haydi kalk ,seni emirimizin
_Hasan Sabbahın –yanına götüreceğiz,dediğinde;ona gelemeyeceğini söyler. Bundan sonra ona 300
altın vererek,ve bir daha böyle konuşmadığın müddetçe emirimiz sana her sene 300 altun verecektir,derler.
-
İsmaililer en çok Selçuklulara düşman
olub,onların büyükleri ve vezirleri bu fedailer tarafından öldürülmüşlerdir.
-
Bir gün bir feda-i bunlardan bir veziri öldürmek
üzere,saraya kadar-namazıyla,abdestliliğiyle,ve kendisini doğru ve dürüst göstermek suretiyle girmeye muvaffak
olur. Ve hayvan bakıcılığına tayin edilir. Bir gün vezir kendisinin iki seçilmiş at getirmesini
söyler,oda götürür. Vezirin yanında kimse kalmadığı bir anda,vezir ata bakmak üzere eğildiğinde
üzerine saldırarak öldürür. Kendiside yakalanıp öldürülür,fakat bunu kendileri için bir şeref saymaktadırlar.
-
Bir gün bir camide hoca bunları attığında
,bunlar bunu haber aldıklarında oraya gelir ve hocayı camiye geleceği yolun üstünde 7 kişi beklerler.
Hoca geldiğinde üzerine saldırırlar. Fakat hoca zırhlı bulunuşundan bir şey olmaz. Onlardan
beşi cemaat tarafından yakalanarak öldürülür. Yalnız iki kişi kaçarak kurtulur. Bunu haber alan bunların
sahibleri ölümden sevinirler. Birisi; Çok şükür –oğlum öldürülmüş-diyerek eline-başına kına
yakıb,gözüne de sürme çeker. Oğlu ise kurtulanlar arasında olub,eve geldiğini görünce üzülür ve oğluyla
konuşmayarak yas tutar.
-
Hasan Sabbah fedailerine;eğer benim dediklerimi
yaparsanız,sizi dünyada iken cennete koyarım-diyerek,onlara haşhaşı içirip,önceden hazırlamış
olduğu,güzel bir bahçeye ve içinde bazı güzel kızların olduğu hasebiyle o kimseleri böylece aldatarak,her
emir ve isteğini yaptırmaktadır.
- MÜŞABİHE
-
Bu batıl mezheb Allahı insana benzetib,insan
gibi organlara sahib olduğunu iddi-a ettiklerinden bu adı almışlardır.
Bu
akımda, daha ziyade maddiyunun,maddeciliğin etkisi görülmektedir.
-
VEHHABİLİK -
Abdulvehhab
adındaki birisinin kurduğu ifrat görüşleri ihtiva eden ,Hanbeliler içinden Vehhabi mezhebi zuhur etmiş ve bu mezheb Allahtan maada,her kim olursa olsun hürmet etmek şirk demiştir.
Şahısları
kutsal sayıp,bid’atların zuhuruna sebeb olub,İbni Teymiyenin görüşlerinin takibcileridirler.
Kökü
derinde olan bu mezheb,ehli sünnetin yanlış hareketi,manayı harfide kalmayan dine aykırı yapılan
kabir ziyaretleri,türbelere kurban kesme gibi ifrata varan hareketler,zahiri sebeblere aşırı bağlılık
bu mezhebin çıkışında önemli rol oynamıştır.
İslam
Ansiklopedisinde Vehhabilik üzerinde durulurken,ölçüsüz muhafazakarlığı ile beraber,ıslahçı düşüncenin gelişmesinde rol oynadığı
ifade edilir. Yumuşatılmış bir ifade tarzıyla. Bununla beraber vehhabi sapıklığı
da atfedilmektedir.
“Hadisat-ı
zamaniye bahanesiyle Vehhabilik ve Melamiliğin bir nevine zemin ihzar etmek tarzında,bazı ruhsat-ı şer’iyyeyi
perde yapıp eserler yazılmış.”
Melamilik
ise;Osmanlıdaki Fütüvvet ve Ahilik teşkilatının karşısında şiilerin de yaymaya çalıştığı
bozuk fikirli bir akım.
İngiliz
Ajanı Hempher sinsi planlarını eserinde sıralarken;-Vehhabilikten büyük istifade ettiklerini itiraf eder.
Haremeyni
Şerifeyne musallat olan Vehhabiler ile ilgili yazdığı eserinde Bediüzzaman şu tesbitlerde bulunur:
“Hazret-i
Ali (r.a), Vehhabilerin ecdadından ve ekserisi Necd sekenesinden olan Haricilere kılınç çekmesi ve Nehrivan’da
onların hafızlarını öldürmesi,onlarda derinden derine,hem din namına şialığın
aksine olarak Hz. Alinin (r.a) faziletlerine karşı bir küsmek,bir adavet tevellüd etmiştir. Hz. Ali (r.a) “şah-ı
velayet” ünvanını kazandığı ve turuk-u evliyanın ekser-i mutlakı ona rücu etmesi
cihetinden Haricilerde ve şimdi ise Haricilerin bayraktarı olan Vehhabiler de,ehli velayete karşı bir
inkar,bir tezyif damarı yerleşmiştir.”
“
Vehhabilerin azim imamlarından ve acib dehaları taşıyan meşhur İbni Teymiye ve İbn-i Kayyıme’l
Cevzi gibi zatlar Muhyiddin-i Arab (k.s) gibi azim evliyaya karşı fazla hücum ettikleri ve güya mezheb-i Ehl-i Sünneti
Şia-lara karşı Hazret-i Ebu Bekirin (r.a) efdaliyetini müdafaa ediyorum diyerek,Hazret-i Ali’nin kıymetini
çok düşürüyorlar. harika faziletlerini adileştiriyorlar. muhyiddin-i Arab (k.s) ,çok evliyayı inkar ediyorlar.”
Meslekler
ve mezhebler konusunda kıstas ve ölçüyü koyan Bediüzzaman,tesbitinide şöyle yapmaktadır:”Meslekler,mezhebler
ne kadar batıl da olsalar,içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak,bir hakikat bulunur. Eğer asarına ve neticelerine
hükmeden hak ve hakikat ise ve menfi cihetleri müsbet cihetlerine mağlup ise,o meslek haktır. Eğer içindeki
hak ve hakikat,neticelere hükmedemiyor ve menfi ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa,o meslek batıldır. Onun ehli,ehl-i
bid’a ve dalalet olur.”
“Hem
mesela, Vehhabiler ve hariciler ise,nusus-u şeriata ve sari-i ayata ve zevahir-i ehadis-e istinad ederek halis Tevhide münafi ve Sanemperestliği ima edecek her şeyi reddetmekliği kaide tutmuşlar.
Fakat,birinci nüktedeki üç esasta beyan edilen sebebler cihetinden gelen menfi garazlar,onları haktan çevirip,dalalete
saptırmış ki,ifrat derecesinde tahribat yapıyorlar. Ve hakeza,Cebriye olsun,Mu’tezile olsun,hangi
fırka olursa olsun,böyle bir hakikati,mesleğinde görüp,onunla aldanıp,sonra dalalete saplanır.”
Yukarıda
da İngiliz Ajanı Hempher-in de söylediği gibi:” Sadattan olan Şerif-i Mekke,Ehl-i Sünnet ve Cemaattan
iken,zaaf gösterip,İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyn-e müstebidane girmesine meydan verdi. Nass-ı ayetle
küffarın girmesini kabul etmeyen Haremeyni Şerifeyni,İngiliz siyasetinin,alemi İslâmı aldatacak bir
surette,merkez-i siyasiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden,ehl-i bid’attan olan Vehhabiler,hariçten medar-ı
istinad aramayarak,filcümle nimmüstakil bir siyaseti İslâmiye takip ettiklerinden,şu cihette haklı olarak o
gibi ehli sünnete galebe ettiler denilebilir.”
Bazı yanlışlıkların yanlış mezheblerin doğmasına
sebeb olacağına da işaret eden Bediüzzaman:” Ehl-i Sünnet,bir su-i hareketiyle kadere fetva vermiş
ki, Vehhabileri ehl-i Sünnete taslit etmiş. Vehhabiler zulmeder;çünki,hem çok müfritane,hem intikam kârâne,hem haricilik
namına ettikleri için,cinayet ediyorlar.”
Bütün
bu olumsuzluklara rağmen,günahlarını bile affettirecek güzel cihetleri ve neticesi konusunda da:” Namaza
çok dikkat ediyorlar. Şeriatın ahkamına tatbik-i harekete çalışıyorlar. Başkaları
gibi lakaydlık etmiyorlar. Güya dinin taassubu namına tecavüz diyorlar. Başkaları gibi dinin ehemmiyetsizliğine
binaen şeair-i diniyeyi tahrib etmiyorlar. Hem,Vehhabilik az bir fırkadır. Koca Alemi İslâmın havzı
kebiri içinde ya erir,ya i’tidale gelir;çünki menba-ı hariçte değil ki,alem-i İslâmı bulandırsın.
Menba-ı hariçte olsaydı,çok düşündürecekti.”
-
BAHAİLİK -
1844-de
ortaya çıkan bu mezheb, “Hz. Muhammedin son Peygamber olmadığını ve İslâmiyetin de son
bir din olmadığını “iddia ederler.
İnanç
ve ibadet konusunda,kitabı mukaddese inanıp,namaz,oruç ve hac yükümlülükleri arasındadır. Namazda kıble
olarak Hayfa cihetine yönelirler.
Abdest
alıb günde bir kere kılınan büyük ve küçük namaz hepsinin yerine geçiyor,orta namaz olan günde iki vakitte
kılınır.
Bir
perhiz mahiyetinde olan oruçları 19 gündür.
Sadece
erkeklere farz olan hac ise, babın şirazdaki evi veya Bahaullahın Okka-daki evi ziyaret edilir.
Zekâtları
sadaka ve bağış mahiyetindedir.
Bugünde
yayılmakta olan bu batıl mezheb,daha ziyade Hristiyan,Yahudi ve Mecusiler tarafından benimsenmektedir.
KADYANİLİK -
Temel inancı mehdilik üzerine oturmuş olan Mirza Gulam Ahmed-in
kurduğu bu mezheb,bunu Kur’ana dayandırır.
Hz.
İsa-nın çarmıha gerilmeyib,keşmire hicret ettiğini ve hindistanda dinini yayarak,120 yaşında
burada öldüğünü kabul etmektedir.
1901-deki
“İlhami hutbesi”nde:” Bu kitabı kulların Rabbi olan Allahtan ilhamla aldım. Bir bayram
günü Cebrailinde şahit olduğu,bir mecliste hazır olanlara okudum. Bunların ayetler olduğu hususunda
şüphe yoktur. Hiç kimse benim gibi konuşamaz. Bunlar kainatın Rabbının bana vahyettiğinin hakikatleridir.”
“Vedduha”
suresine bir nazire yapmaya kalkan bu insan 1908-de ölmüş,halifeleri tarafından devam ettirilmiştir.
30-10-1999
MEHMET ÖZÇELİK
| İSLAM FIKHI ANSiKLOPEDiSi |
| FIKIH VE FETVA
"FIKIH" Arapça "fe-ku-he" maddesinden gelir. Sözlük anlamı ile "bir şeyi
iyi kavramak, anlayışlı olmak, bilmek" demektir. Bu açıdan "ilim"den biraz farklıdır. "Ilim"
nasıl olursa olsun bilmek, "fıkıh" ise, işin esprisini kavramak, inceden inceye bilmek, demektir. "Fıkıh"
sonradan şeriat ilimlerini (Kitap ve Sünneti) bilmeye ad olmuştur. Daha sonra da hüküm isteyen furû mes'elelerine
ve onları bilmeye denmiştir. Rasûlullah (sav) döneminde "fıkıh", bugünkü tahsîsî (spesifik) anlamında
değildi. Meselâ o: "Allah kime hâyir dilerse onu dinde fakîh kılar", "Insanlar madenler gibidirler. Cahiliyette
seçkin olanları, fıkhettikleri takdirde Islâm'da da seçkin olanlardır." Ibn Abbas için: "Allah'ım, onu
dinde "fakîh" kıl ve ona Kur'ân'ın te'vilini öğret" buyururlarken "fıkhı", hep bu genel anlamda,
yani iyice anlama ve kavrama anlamında kullanmıştır. Fıkıh, tabiin dönemine kadar bu anlamda
kullanılmış olacak ki, Imam-i Azam onu: "Kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir" diye
tarif etmiş ve itikad esaslarından bahseden eserine "el-Fıkhu'l-Ekber" yanî, iyi anlaşılması
gereken en önemli mes'eleler adını vermiştir. Daha sonra, ilimlerin çok detaylı ihtisas dallarına
ayrılmasıyla da fıkıh, "şer'î ve amelî mes'eleleri bilmektir" diye tanımlanmıştır.
Her ne olursa olsun, fıkıhla ilgisi olmayan bir müslüman düşünülemez.
İşte bu mulahaza ile bizler "fıkıh" penceresini biraz aralayacak ve onun genellikle tahsîsî anlamıyla,
günübirlik mes'elelerimize çare arayacağız. Şimdilik yapacağımız sadece nakil anlamında
fıkıhtır. Yani bizler şu anda, fıkıhla meşgul olduğumuz için mecazî manâda fakihiz.
Halimize, şu ana kadar aldığımız yola, yapılması gerekenlere göre yaptıklarımıza
baktığımızda hakiki anlamda fakîh, yani müctehid olamayacağımızdan korkuyoruz. Ama Allah'ın
lütfûnu, bize: "Ya Rab, bizi muttakilere imam kıl" diye dua öğretmesini ve O'nun sonsuz hazinesini düşündükçe
yani olana değil, oldurana baktıkça da bunun zor olmadığını görüyoruz ve istiyoruz.
Işin diğer yönüne gelince:
"Fetvaya en cüretkâr olanınız ateşe de en cüretkâr olanınızdır"
hadîs-i şerifini biliyoruz. Bu cüretkârlığı göze alamayız. Onun için yazacaklarımız terim
anlamıyla "fetva" olmayacaktır. Çünkü gerçek anlamı ile "fetva" "müftî"nin işidir. Müftî ise müctehid
olmalıdır. Biz şimdilik müctehid olmadığımıza göre yapacağımız işe
de "fetva" vermek değil, fıkıhtan verilmiş fetvalardan aktarmalarla güncel meselelerimize çareler teklif
etmek olacaktır. Şimdilik müctehid değiliz, dememiz iddiali olarak karşılanmamalıdır. Çünkü
biz bunu söylerken kendimizi değil, işaret ettiğimiz gibi verecek olanı düşünerek söylüyoruz. O'nun
vergisine sınır getirme hakkına sahip değiliz.
Alim programı yaklaşık üzerinde iki yıl çalışılarak
elde edilmiş bir programdır. İnsanların kavram kargaşası içerisinde boğulduğu günümüzde
böyle kapsamlı İslam Fıkhı Ansiklopedisi niteliğindeki bu programa gerçekten büyük ihtiyaç vardı.Elhamdülillah
bunu geçekleştirdik.
İnsanlar artık Fıkıh la alakalı sorularını en
kısa kestirme yoldan Alim Programından öğrenebileceklerdir. Bunun yanında çok değerli hocalarımıza
halktan gelen bazı önemli sorular da programa alınmış ve misal teşkil edilsin diye bazı Fıkhi
terimler soru sorularak öğretilmeye çalışılmıştır. Ayrıca bazı güncel meselelerede
(önceden fetvası verilmeyip sonradan çıkan ) ve müslümanların bocaladığı, Helal midir ? Haram
mıdır ? şüphesini taşıdığı terimlerde bu programda etraflıca ehil hocaefendilerden
öğrenilerek aktarılmıştır.
Kısacası hem dünya hem Ahiret için gönderilen dinimizin Ameli, İtikadi,
Ahlaki ve Siyasi yönündeki görüşlerini Ehli Sünnet Ve Cemeat çerçevesinde bu programda bulabileceksiniz. Çalışma
bizden Tevfik Allah (C.C)tandır.
Copyright ASTEC GmbH 1998
aşagıdaki a harfinden z harfine kadar konulara göre islam fıkhı ele alınmıştır
bu harflere sag tıklayarak yeni( pencerede aç )yazısını tıklayarak islam fıkhı konularını
okuyabilirsiniz |
|
| B |
| C |
| Ç |
| D |
| E |
| F |
| G |
| H |
| İ |
| K |
| L |
| M |
| N |
| O |
| Ö |
| P |
| R |
| S |
| Ş |
| T |
| U |
| Ü |
| V |
| Y |
| Z |
HAYVAN KESMEK
İslâm'da eti helal olan hayvanları şer'î ölçülere göre boğazlamak. Arapçada eti yenilen
hayvanı kesmek ve boğazlamak anlamında kullanılan üç terim vardır. Bunlar zebh, nahr, tezkiye. Zebh;
boğazlamak, hayvanın boğazına bıçak vurup damarlarını kesmek demektir. Boğazlanmış
veya boğazlanacak hayvana da "zebîh" veya "zebîha" denir. Ancak bu terim daha çok sığır, koyun ve keçi
gibi hayvanların çene altından meşrû şekilde kesimini ifade eder (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, t.y,
XII, 3; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, İstanbul 1984, cz. V, 9). Kur'ân-ı Kerîm'de bu çeşit kesime yer verilir:
"Allah size bir sığır kesmenizi (zebhi) emrediyor" (el-Bak,ara, 2/67). "Ve İbrahim'e oğulunun yerine
fidye olarak büyük bir (koç) kurbanlık verdik" (es-Saffât, 37/ 107).
Nahr; bir hâyvanı göğsü üzerinden bıçak vurup, boğaz damarlarını kesmek, demektir.
Bu, deve cinsi hayvanın kesim şeklidir. Deveyi çene altından kesmek (zebh) mekruh olduğu gibi, koyun ve
sığır cinsini de göğsü üzerinden kesmek (nahr) mekruhtur. Ancak bununla birlikte etleri yenilebilir (el
Mevsilî, a.g.e., cz. V, 11; el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 288).
Tezkiye; ise, gerçek kesimi veya av tüfeği üzerine besmele çekmek gibi hükmî kesimi kapsamına alır.
Kesimin meşrûiyeti Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır: "Ölü, kan, domuz, Allah'tan başkası
adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan yuvarlanmış, süsülmüş, canavar yırtılmış
olup da ölenler, dikili taşlar üzerinde onlar adına kesilen hayvanlar. Üzerinize haram kılınmaştır"
(el-Mâide, 5/3). "O halde Allah'ın âyetlere inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılan hayvanlardan
yiyin " (el-Mâide, 5/5). İlk âyette sayılan hayvanlardan eti yenilenler, ölmeden önce yetiştirilerek meşrû
şekilde kesilirse helal olurlar.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Hayvanı keseceğiniz vakit, bıçağı keskinletiniz ki ona rahat ettiresiniz" (İbn
Mâce, Zebâih, 3). "Hayvan kan akıtan her şeyle kesilir. Üzerine de Allah'ın ismi anılırsa o kesileni
yiyiniz. Yalnız diş ve tırnak müstesnadır. Sebebi şudur diş bir kemiktir, tırnak ise Habeşlilerin
kesme âletidir" (Buhârî, Zebâih, 15; Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 426)
Kesimin meşrû sayılması için gerekli şartlar:
a. Kesenin müslüman veya ehl-i kitaptan olması. Âyette; "... ancak usulüne göre kestikleriniz müstesna"
buyurularak, mü'minlere hitab edilmiştir (el-Mevsili, a.g.e, cz. V,10). "Bugün size temiz olanlar helal kılındı.
Kitap verilenlerin (Ehl-i Kitap) yemeği size, sizin yemeğiniz de onlara helâldir" (el-Mâide, âyet, 5/5).
İslâm, kestiğinin yenilmesi konusunda ehl-i kitabı yani Hristiyan ve yahudileri müşrik
ve münkirlerden ayrı tutmuştur. Çünkü ehl-i kitap temelde vahye, peygamberliğe ve genel anlamda dinin aslına
inandıkları için mü'minlere daha yakındır. "Ehl-i kitabın yemeği" ifadesi, onların her
türlü yemeğini kapsamına alır. Kestikleri hayvanlar da buna dahildir. Ancak leş, akan kan ve domuz eti
gibi bizzat haram olanlar bundan müstesnadır. Bunlar haramdır. Diğer yandan kestikleri hayvan üzerine Mesîh,
Üzeyir, haç ve benzeri, Allah'tan başkasının ismini zikretmemeleri de gereklidir (el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanayî,
V, 45; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, cz.1, 365 vd; el-Cezîrî, Kitabü'l-Fıkh alel-Mezâhibi'l-Erbaa, 11, 22
vd.; el-Kardâvî, İslâm'da Helal ve Haram, terc. Ramazan Nazlı, İstanbul 1967, s. 64 vd.).
b. Besmele çekmek. İslâm, bir hayvanı keserken üzerine Allah'ın adının anılması
prensibini getirmiştir. Başka ilâh anılarak, putlar adına veya kasten besmele terkedilerek kesilen hayvanın
etini haram kılar. "Kesilirken üzerine Allah'ın adı anılmayan hayvanları yemeyiniz" (el-En'am, 6/121).
Hz. Peygamber (s.a.s): "Allah'ın adı anılarak, kanı akıtılan hayvanın etini yeyiniz"(Buhârî,
Zebâih, 20) buyurmuştur. Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir grup insan Allah Rasûlüne
gelerek şöyle dediler: Bazı kimseler bize et getiriyor. Fakat biz, bu kesilen hayvanın üzerine Allah'ın
adının anılıp anılmadığını bilmiyoruz". Hz. Peygamber cevaben: "Üzerine besmeleyi
çekip, ondan yeyiniz" buyurdular. (Buhârî, Zebâih, 21; İbn Mâce, Zebâih 4).
Âyette, üzerine Allah'ın adı anılmayanı yememek emredilirken, bazı hadislerde konuya
esneklik getirilmesi, değişik görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. İslam
hukukçularının çoğunluğuna göre, hayvanı keserken besmele hatırlanırsa, çekmek farzdır.
Fakat unutulduğu zaman eti yenilir. Bunlara göre sadece kasden terkedilince, kesilen hayvanın eti yenmez. İbn
Abbas'tan rivayet edildiğine göre, bir gün hayvan kesen, fakat besmeleyi unutan birisinin durumu sorulduğunda şöyle
demiştir: "Aziz ve Celîl olan Allah'ın adı, her müslümanın kalbinde mevcuttur. Onun kestiğini yeyiniz"
(Buhârî, Zebîrih, 9; Ebû Dâvûd, Sayd, 2; el Kasânî, a.g.e., V, 47; Mevsılî, cı. V, 9).
Şâfiîlere göre, hayvan kesilirken üzerine besmele çekmek sünnettir. Âyette, haram kılınan
şeyler; leş, akıtılmış kan ve domuz eti olarak sayılmış, kesilirken besmele terkedilen
hayvan zikredilmemiştir (el-En'âm, 6/145). Hz. Peygamber bu üç şeyin dışındakilerin haram kılındığını
söylemekle yükümlü tutulmuştur. Kesilen bir hayvanın haram olması, üzerine Allah'tan başkasının
adını anma yüzündendir (el-Kâsanî, a.g.e., V, 46).
Mâlîkî ve Zâhirîler ise "Kesilirken üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen hayvanların etini yemeyiniz"
(el-En'âm, 6/121) âyetinde unutma veya terketmeden söz edilmediği için, besmeleyi mutlak olarak farz kabul ederler. Bu
prensiple çelişen Hz. Âişe'nin naklettiği yukarıda zikrettiğimiz hadisi de neshedilmiş sayarlar
(Muhammed Fevzî, el-Fıkhu'l-İslâmî, Dimaşk 1977-79, s. 663, 664).
c. Kesim şekli. Hayvanın nefes ve yemek borusu ile iki şah damarının (vedec) kesilmesi
gerekir. Ebû Hanîfe'ye göre, bunlardan üçünün kesilmesi yeterlidir. Ebû Yusuf'a göre ise, nefes ve yemek borusu ile iki damardan
en az birinin kesilmesi gerekir (el-Mevsılî, cz. V, 110, el-Fetâvâ-i Hindiyye, V, 287).
Kurban niyetiyle Allah rızası için, usûlüne göre kesilen büyük ve küçük baş hayvanın
sevabı, istenilen bir müslümana bağışlanabilir. Mezar ve türbelere veya bir kimseyi karşılamak
için kesilecek kurbanda Allah'a ortak koşma belirtilerinden sakınmak gerekir. Kurban bir takım nimetlere kavuşmanın
şükrü olarak Allah rızası için kesilir. Misafire ikram etmek için hayvan kesimi câizdir.
HAMDİ DÖNDÜREN
Tağutlar,
İslam’ı isteyen ve sevenleri aldatmak için anayasalarına şöyle bir madde sokuşturmuşlardır:
“İslam şeriati, teşrinin temel kaynaklarındandır.”
Bu madde, İslam’ı isteyenleri
aldatmak için konulmuştur. Halbuki arapçayı iyi bilen bir kişi, bu kanun maddesinin “şirk”
olduğunu anlar. Çünkü bu maddeye göre; İslam şeriati, kanun koymak için kendisine başvurulan kaynaklardan
sadece bir tanesidir. Bu söz; kanun koymak için baş vurulacak, şeriatle beraber başka kaynakların da var
olduğunu ifade eder. İşte bu, şirkin ta kendisidir. İslamı isteyenleri aldatmak için konulmuş
bu madde, “la ilahe illalah” şehadetine uygun olmayan ve bu şehadet kelimesinin kabul etmediği
bir maddedir. Bu kanun maddesinin şeriatteki manası şudur: “Allah (c.c)’ın, hükmü alınacak
temel ilahlardan biri olduğuna ve onunla beraber, hem temel hem de fer’i konularda baş vurulacak başka
ilahların da olduğuna şehadet ediyorum.”
İşte
bu, uluhiyyetinde Allah (c.c)’a şirk koşmaktır ve çok açık bir küfürdür. Bunun apaçık
bir şirk olduğunu, ancak Allah (c.c)’ın basiretlerini kör ettiği ve hayvanlardan daha aşağı
olan kişiler bilemez.
Daha önce
size, tağuta muhakeme olmanın çok belirgin bir şirk olduğunu açıklamış ve Allah (c.c)’ın
şeriati dışındaki şeriatlerin birer tağut olduklarını ispat etmiştim. Buna göre
bil ki, kanun koyma kaynakları ne kadar çok olursa, Allah (c.c)’tan başka ibadet edilen rablerin sayısı
da o kadar çoğalır.
Allah (c.c)
şöyle buyuruyor.
“Birbirinden
ayrı Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa herşeye hakim ve galib olan tek bir Allah mı?” Sizin
Allah’ı bırakıp da taptığınız şeyler, sizin ve babalarınızın
verdiği bir takım isimlerden ibarettir. (Oysa)
Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm vermek yalnız
Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, yalnız O’na ibadet etmenizi emretti. İşte
dosdoğru din budur! Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf: 39-40)
“Yoksa onların bir takım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri,
kendilerine dinden teşri ettiler (bir şeriat kıldılar?)” (Şura: 21)
Bu anlatılanlardan
sonra acaba bir muvahhid bu beşeri kanunlara, bu asrımızın yesağına (anayasaya) saygı duyabilir
mi, ona boyun eğip tapanlara dost olabilir mi ya da onları sevebilir mi?
İslam’ı
isteyen kişi boyun eğdiği kanunları iyice araştırsın ve iyice tanıyıp bilsin!
Asla bu konuda gaflete düş-mesin ve uyumasın!
Burada çok
önemli bir meseleye dikkat çekmek istiyorum: Beşeri kanunları koyan kimseler ve bunlarla insanlara hükmeden tağutlar
eğer birgün İslam şeriatinin kanunlarını tatbik etmeyi düşünürlerse, bil ki bunu, hiçbir zaman
İslam şeriatine boyun eğdikleri ve hükmüne rıza gösterdikleri için yapmazlar. Onlar bunu ancak, kanun
koyan tağutların hükümlerine uyarak yaparlar.
Ahmed Şakir
şöyle dedi:
“Putperest
avrupalıdan alınan kanunların İslam ülkelerinde tatbik edildiğini görürsün. Bu kanunlar hem asıl
hem de fer’i meselelerde İslam’a zıttır. Hatta bu kanunlardan bazıları İslam’a
tamamen zıt, onu yıkıp yokedici kanunlardır. Bu bedihi ve açık bir durumdur. Ancak hakkı istemeyen,
dini konusunda cahil olan, bilerek veya bilmeyerek İslam’a düşman olan kişi bu hakikati böyle görmez.
Bu ülkelerde tatbik edilen beşeri kanunların bir çoğu belki İslam şeriatine uygundur veya en azından
İslam şeriatine zıt değildir. Fakat buna rağmen bu kanunları tatbik etmek caiz değildir.
Hatta İslam şeriatine uygun olan kanunları bile... (Tabiki burada kastedilen onlara itaat ederek (teşri
hakkını vererek) İslam şeriatına uygun olan kanunları tatbik etmektir. Yoksa müslüman
zaten Allah’a itaat ederek İslam şeriatine uygun kanunları tatbik eder.) Çünkü İslam şeriatine
uygun olan bu kanunları koyan kimseler bu kanunları, İslam şeriatine uygun olup olmadığına
değil, Avrupa kanunlarına uyup uymadığına dikkat ederek koymuşlardır.”
Sonra Ahmed
Şakir, İmam Şafii’in sözünü nakletti. Bu sözün özeti şudur:
“Bir müctehid bilerek ve delilleri
araştırarak bir hüküm verir ve bu hükümde hata yaparsa, bir mükafat alır ve hatasında özür sahibi olur.
Fakat bilmeden, delilleri araştırmadan hüküm veren kişi, doğruya isabet etse bile övülmez, ecir de almaz,
suçludur.” (Ahmed Şakir Kelimetü’l Hak Kitabı)
Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, beşeri kanunların
içinde İslam şeriatine uygun hükümler bulunsa bile, yine de taguti, yine de batıl kanunlardır. Anayasa ilkelerine göre İslam şeriatindeki hükümleri beşer kanunları
içine sıkıştıranlar asla övülmezler. Böyle kimseler, İslam
şeriatine uygun kanunları Allah (cc)’ın hükmüne uyarak
değil, beşeri anayasaların ilkelerine
boyun eğip itaat ederek koydukları için müşrik olmaktan kurtulamazlar.
Bu sebeple beşer anayasasında İslam’a uygun olan veya İslam’a muhalif olmayan kanunların
bulunması bu kanunlar üzerinden “tağut” ve “şirk” sıfatlarını kaldırmaz.
Aynı, müslüman olmayan müşriklerde cömertlik, doğruluk, sözünde durma gibi İslam’a uygun hasletlerin
bulunması gibi... Müşriklerde bu sıfatların bulunması onları şirk dairesinden çıkarıp,
hiç bir zaman müslüman yapmaz. Ne zaman tam anlamıyla Allah (c.c)’ı birleyerek işledikleri şirkten
uzak durur ve yalnız Allah (c.c)’ın şeriatine boyun eğerler, işte o zaman onların bu iyi
özellik ve sıfatları övülür. Fakat bu iyi özellikleri adet, örf, heva ve hevesten dolayı gösterirlerse, kesinlikle
şirkten çıkmazlar.
İblis
(aleyhil lane), şeytandan korunmak için Ayete’l Kürsi’yi okumak gerektiğini Ebu Hureyre (r.a)’ye
öğrettiği zaman Rasulullah (s.a.s), şeytanı kesinlikle doğrulukla vasıflandırmadı.
Bilakis, onun hakkında şöyle dedi:
“Söylediği
doğrudur. Fakat o yalancıdır.”
Şeytan
ve benzerleri, bazı durumlarda hakka ve doğruya uygun sözler söylerken Allah (c.c)’a itaat ve boyun eğme
gayesi taşımadıkları için, söyledikleri güzel sözler onları yalancılık sıfatından
veya küfürden uzaklaştırmaz ve bu sıfatlar onlardan kalkmaz. Münafıkların durumu da böyledir. Allah
(c.c) şöyle buyuruyor:
“Münafıklar
sana gelince: “Şehadet ederiz ki sen, Allah’ın rasulüsün” derler. Allah senin, kendi rasulü olduğunu
elbette bilir ve buna şahitlik etmektedir. Fakat münafıklar yalancıdırlar.” (Münafıkun: 1)
Münafıklar
Rasulullah (s.a.s) hakkında doğruyu söyledikleri halde Allah (c.c) onların yalancı olduklarını
bildirmiş ve münafık sıfatını onlardan kaldırmamıştır. Bu mesele hakkında
özet olarak şöyle diyoruz: Allah (c.c) muhkem kitabında şöyle buyurmuştur:
“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet.”
(Maide: 94)
Allah
(c.c) ayette hiçbir zaman Allah (c.c)’ın indirdikleri gibisiyle hükmet dememiştir. Bu iki mesele arasındaki
farka dikkat et ve iyi anla!
Her ne kadar yalan yere ve insanları
aldatmak gayesiyle İslam şeriatini, kanun kaynaklarından birisi yapsalar da İslam ülkeleri diye tanımlanan
ülkelerde gerçek kanun koyucu sadece Allah (c.c) değildir. İnşeallah bunu, sana daha önce anlatılanlardan
apaçık bir şekilde anlamışsındır!
Asrımızdaki
Yesak kullarının yücelttiği, saygı duyduğu, sınırlarına uyduğu ve herşeyi
kendisine bağladığı kitapları Allah (c.c)’ın kitabı değil, onların çağdaş
yesaklarıdır (anayasalarıdır). Allah (c.c)’ın kitabı Kur’an’ın hüküm
ve idare konusunda herhangi bir itibarı ve kıymeti yoktur. Ondan sadece insanları aldatmak gayesiyle heva ve
heveslerine uygun olan hükümleri alırlar.
Tağut alimlerinin, insanları aldatmak ve saptırmak gayesiyle, günümüzde İslam’a nispet edilen
ülkelerin yürürlükteki beşeri mahreçli kanunlarının İslam’a muhalif olmadığına dair
söyledikleri sözlerinin seni aldatmaması için bazı kanun alimlerinin bu konuyla ilgili görüşlerini ve asrımızın
yesağının bazı maddelerini nakledeceğim. Bunları naklettikten sonra, bir zamanlar İslam
ülkesi olan yerlerde bugün yürürlükte olan kanunların Allah’ın şeriati dışında yeni bir
şeriat olduğunu, bu ülkelerin Allah (c.c)’ın şeriatini, kanun koyucu tek kaynak olarak kabul etmediklerini
ve beşeri anayasada ilk sözün de son sözün de heva ve hevesine göre anayasayı belirleyen şahsa ait olduğunu
görecek ve anlayacaksın.
Dr. Seyyid
Sabri şöyle dedi:
“Anayasa kanunları temel olan kanunlardır.
Bu, halkın egemenliğini gösterir. Bu kanunları koyan kurum, temeli koyan sultadır. Temel anayasadan sonra
yapılan bütün yasalar, yürütmeler ve yargı buna bağlı olur. Bu kanunlar normal konulan kanunlardan daha
üstün ve daha önceliklidir. Teşri sultası (parlemento) bu anayasaya riayet ederek ve ona saygı göstererek kanun
koyar. Hatta teşri sultası bile bu kanunları (anayasanın temel kanunlarını) değiştiremez,
iptal edemez. Sadece o kanunların sınırları dahilinde ve o kanunlara muhalefet etmeden kanun koyar, teşride
bulunur.
İngiliz
parlementosunda var olan esnek anayasalar bundan farklıdır. Çünkü İngiliz anayasasında sabit anayasa yoktur.
Parlemento serbesttir. Belli ve sabit bir anayasaya bağlı değildir. Bu yüzden istediği kanunu koyabilir.
İngiliz parlementosuna bu özelliği sebebiyle şöyle denmiştir: “Kadını erkek, erkeği
kadın yapmaktan başka herşeyi yapar.”
Sabit (esnek olmayan) anayasalarda ise (Cengiz Han’ın koyduğu Yesak böyleydi….) teşri sultasının
(parlementonun) görevi, temel anayasaya zıt olmayan, onun sınırları dahilinde basit kanunlar koymaktır.
Temel anayasayı koyan sulta; teşri, yürütme, yasama, yargı
sultasıyla ilgili kanunları da koyar. Teşri sultası bir kanunu değiştirmek istediğinde,
temel anayasada belirlenen sınır ve kaidelere uymak mecburiyetindedir. Teşri sultası (parlemento) temel
anayasanın kanunlarını değiştirmeye kalktıştığı zaman belli şartlara
uymak zorundadır. Bu şartlar, basit kanunlar konusunda uymaları gereken şartlardan başkadır.
Temel kanunları koyan sulta, bu teşri sultasına bazı kanunları değiştirme engeli koyabilir.”
(Medhal Düsturi Kitabından Naklen.)
Beşeri kanununların maddi kaynakları hakkında Dr. Fuad Abdulbaki, “kanun
teorisi” kitabında şöyle diyor:
“Maddi kaynaklardan kasıt; kanun koyarken baş vurulan
ve kendisinden kanun maddeleri alınan kaynaklardır. (Yani; kanunun ham maddesidir.)
Maddi kaynaklar çok ve değişiktir. Bazen kanun maddesi, çoğu
zaman olduğu gibi halkın ihtiyaçlarından çıkar. Örneğin; “ülkemizin durumundan dolayı
her bir şahıs ancak 200 dönüm ekilmiş arazi sahibi olabilir, bundan fazlasına sahip olamaz” şeklinde
bir kanunun çıkması gibi... Böyle kanunlar, vatanımızın ve insanların ihtiyaçlarından
çıkmıştır.
Kanun maddesi geçmiş ümmetlerin tarihinden veya yabancı bir ümmetin tarihinden de alınabilir
ve bu kaynaklar, tarihi kaynaklar olarak isimlendirilir. Bizim, Mısır kanunlarındaki hükümlerin çoğu Fransız kanunlarından, çok azı ise İslam
şeriatinden alınmıştır.
Buna göre Fransız kanunu ve İslam şeriati, anayasamız için tarihi kaynaklardan sayılırlar.
Teşri
koyan, bazan kanun maddesini, mahkemelerin tecrübelerinden alır. O zaman kanunun maddi kaynağı yargı olmuş
olur. Yeni medeni kanunumuz bunun örnekleriyle doludur.
Bazen
kanun, fakihlerin (beşeri kanunların alimlerinin) fikirlerinden alınır. O zaman kanunun maddi kaynağı
kanun alimlerinin fikirleri olmuş olur.
Söylediğimize özet olarak şunu eklemek istiyorum: Kanunların maddi kaynağı çok
ve değişiktir. Bu kaynaklara baktığımızda, anayasayanın kanunlarını bilmemize
yardımcı olmaz. Çünkü maddi kaynaklardaki kaideler ancak kanun koyma yetkisi elinde olan (hükümdar)
onu zorunlu kıldığında kanun olabilir.”
Dr. Fuad
Abdulbaki kanun koyarken baş vurulan resmi kaynaklar hakkında şöyle diyor:
“Resmi kaynaklardan kasıt; kanununun kendisinden zorunluluğunu yani sultasını
aldığı kaynaktır. Ancak ve sadece resmi kaynaklara başvurularak kanun yapılabilir. Şöyleki;
şayet belli bir kanun kaidesi için madde sağlanır, fakat bu maddeyi zorunlu kılan bir sulta olmazsa, o
madde ruhsuz bir madde olmuş olur, sanki bu madde yok gibidir. Kanuni kaidelerin var olup olmadığını
öğrenmek için sadece resmi kaynaklara başvurulur, maddi kaynaklara başvurulmaz. Ancak resmi kaynak,
buna işaret eder, ondan alındığını söylerse, işte o zaman anayasanın
kanunlarının manasını daha iyi anlamak için maddi kaynaklara bakılır. Aksi halde anayasanın kanunlarını bilmek
için maddi kaynaklara bakılmaz. Çünkü anayasanın kanun ve kaidelerinin anlaşılmasını sadece
resmi kaynaklar belli eder.
Bizim Mısır anayasamızın resmi kaynakları sırasıyla şöyledir: Anayasa,
örf (adet), İslam şeriatinin temel prensipleri, tabi kanunlar, adalet kaideleri...
Bu kaynaklar önem bakımından eşit değildirler. Anayasa, en önemli ve en önce gelen resmi kaynaktır. Diğer kaynaklar
ise ihtiyati kaynaklardır. Anayasada meseleyle ilgili kanun bulunmadığında bunlara sırasıyla
başvurulur.
Kanuni kaideler, resmi kaynağa göre geliştirilebilir. Bazı kanuni kaidelerin kaynağı
örf olabilir. Sonra da bu kaidenin kaynağı anayasa olur. Bu durumda örf, maddi bir kaynak iken daha sonra kanuni kaideler için resmi bir kaynak olmuş olur. Örneğin; eski medeni
kanunda örfe göre şahsın soyadı çocuklarına verilirdi. Bu örfe göredir ve anayasada bu kanun vardır.
Yeni medeni kanunda da 38. madde olarak geçmektedir. Kanuni kaidenin resmi kaynağının değiştirilmesi
bu kaidenin uyulma konusunda zorunlu olmasını etkilemez, ancak zorunluluk derecesini etkiler. Kanunlaşmış
örf kaidesi, her iki halde de uyulması
zorunlu bir kaidedir. Ancak anayasaya intikal
etmesi, ona birinci derecede uyulma zorunluluğu getirir. Halbuki anayasada olmadan önce ikinci derecede
uyulması zorunlu bir kaide idi. (Eğer, resmi bir kanun kaynağı
olarak İslam şeriatinden bir kanun kaidesi alınır ve anayasadaki kaidelere dahil olursa, o zaman bu kaide
üçüncü dereceden birinci dereceye yükselir. Çünkü artık üçüncü kaynakta değil birinci kaynak olan
anayasada bulunmaktadır. Buna göre İslam şeriatinin kanunları, birinci derecede kanunlar değil, ancak
ihtiyaç duyulduğunda baş vurulacak üçüncü derece tali bir kaynaktır. Şayet ondan anayasa için bir kaide
alınırsa ancak o zaman birinci derecede uyulması zorunlu bir kanun olur.)
Resmi kaynak olan anayasa, örf, İslam şeriati ve tabi
kanunlar genel kaynaklardır. Yani kanunlar onlardan alınır. Fakat bunun yanında müslüman(!) mısırlılara
has evlenme, boşanma ve miras gibi konularda sadece İslam şeriati kaynak olarak alınır. Bu durumda
İslam şeriatinin resmi kaynak olma özelliği sınırlıdır.
Dr. Fuad
Abdulbaki, anayasa hakkında şöyle diyor:
“Anayasa, zamanımızda
kanunun resmi ve hakim olan kaynağıdır. Teşrinin kanun kaynağından kasıt; anayasanın
yetki verdiği kişilerin kanuni kaideler koymalarıdır. Kanun kaynaklarından teşri (anayasa),
en büyük öneme sahip olandır. Kanuni kaidelerin çoğu ona dayanır. Bu sebeple diğer kaynakların
etkisi azalmış hatta çok az öneme sahip olmuştur. Ancak teşride (anayasada) eksik olan, bulunmayan bazı
meselelerde onlara başvurulur. Bunlar ise çok nadir meselelerdir. Bu durum, sadece Mısır’da değil,
diğer modern devletlerde de böyle-dir.
Teşrinin türleri:
1 – En üstte, Dusturi
Teşri (anayasa). Bazen temel teşri olarak da isimlendirilir.
2 – Adi Teşri (normal
teşri). Bu teşri parlementodan çıkar. Yani bu teşri, parlementonun koyduğu kanunlardır.
3 – Fer’i Teşri;
yürütme sultasının (yürütme işine seçilmiş, hükümet kurmuş kişilerin) koyduğu kanunlar.
Bunlar; bildiriler, belli kararlar, merasim (resmi işlemlerle ilgili düzenlemeler)dir.
Bu teşri türleri, yukarıdaki sıralanışa göre
önem arzeder. Yani, ikinci sıraya göre konulan teşri, birinci sıradakine zıt olmamalıdır. Daha
açıkçası, parlementonun çıkardığı kanunlar anayasaya zıt olmamalıdır. Yürütme
sultasının koyduğu kanunlar da anayasa ve parlemento kanunlarına zıt olmamalıdır.
Yürütme sultasının koyduğu kanunlardan kasıt şudur:
Yürütmeyi elinde bulunduran (ülkeyi yönetme işine seçilmiş)
kişiler, anayasa kanunlarını veya millet meclisinin çıkarttığı kanunları bozmadan
ve değiştirmeden, o kanunları nasıl uygulamaya geçirecekleri konusunda planlar hazırlarlar. İşte
buna yönelik olarak alınan karar ve bildirilere “Fer’i Teşri” denir. Örneğin; trafikle, halkı
rahatsız eden, gürültü yapan, sağlığa zarar veren müesseselerle, besinle, seyyar satıcılarla
v.s konularla ilgili kanunların hazırlaması gibi...”
Dr. Fuad Abdulbaki, diğer teşri kaynaklarından olan örf, İslam şeriati
ve adalet kanunları hakkında şöyle diyor:
“Eğer ihtilaf edilen bir mesele, hüküm vermesi için hakime sunulursa, hakim, bu ihtilafı
çözmek için öncelikle teşri (anayasadaki) kanunlarına bakar. Teşri kanunlarında bu olayla ilgili bir kanun
bulunursa, bu kanunlara göre hüküm verir. Başka kanun kaynaklarına başvurmaz. Şayet bu meseleyle ilgili
kanunları teşri kanunlarında bulamazsa işte o zaman bu meseleyle ilgili hükümleri diğer kaynaklarda
arar. Tabii ki sırayı takip ederek, önce örfe, sonra İslam şeriatine, sonra adalet kanunlarına bakar.
Eğer teşri kanunlarında kendisine arz edilen mesele ile alakalı bir hüküm bulursa, bu hüküm
kapalı olsa bile diğer kaynaklara başvurmaması, bu kapalılığı çözüp açıklığa
kavuşturması gerekir. Yani; arzedilen bu meselenin hükmünü bulursa onunla hükmeder, başka kaynaklara başvurmaz.
Ama teşri naslarını açıkladıktan sonra, bu hükümlerin arzedilen meseleyle ilgili olmadığını
görürse, ancak o zaman diğer kaynaklara sırasına göre başvurur.
Örfe gelince; bu teşriden (anayasadan) sonra gelen yedek bir kaynaktır.
Örfe ancak, teşri naslarında (anayasadaki kanunlarda) arzedilen meseleyle ilgili hükümler bulunmadığı
zaman başvurulur. Hakim kendisine bir mesele arzedildiğinde, ilk olarak teşri naslarına (anayasadaki kanunlara)
bakmak mecburiyetindedir. Eğer bu meseleyle ilgili bir nas bulursa o nassın hükümlerini uygular, örfe başvuramaz.
Şayet arzedilen meseleyle ilgili bir nass bulunmazsa işte o zaman örfe başvurur. Örfte bu meseleyle ilgili
hükümler bulduğunda İslam şeriatine ve adalet kanunlarına başvurmamalıdır. İslam şeriatine
ancak örfte hüküm bulamadığında başvurmalıdır. Bu durumda örf, teşrinin (anayasanın)
ilk yedek kaynağıdır.”
Dr. Fuad Abdulbaki, İslam şeratinin kanunları hakkında şöyle diyor: “İslam
şeriatinin prensipleri, medeni kanunda ilk resmi kaynak olarak değil, ikinci derecede
öneme sahip bir kaynak olarak zikredilmiştir. Hazırlanmış olan yeni medeni kanun tartışmaya
sunulduğunda, öğretmenimiz Senhuri (Senhuri, bir makalesinde şöyle diyor: “Mısır anayasası,
İslam şeriatini 3. mertebeye koymakla ona büyük ve adaletli bir değer vermiştir.), İslam şeriatinin Mısır kanunları için resmi bir kaynak olmasını teklif etti. Yani,
örften sonra ve tabii kanundan önce, üçüncü mertebede olmasını önerdi ve bu öneri kabul edildi. Böylece, ikinci
fıkranın birinci maddesi şöyle oldu:
“Eğer hakim teşride (anayasada) bir hüküm bulamazsa örfle hükmeder. Eğer örfte bir
hüküm bulamazsa İslam şeriatinin temel prensiplerine göre hüküm verir. Tabii ki medeni kanuna uygun olan İslam’ın
temel prensipleriyle hüküm verir. Üstelik bir mezhebe de bağlı kalmayacak… İslam kanunlarında birşey
bulamazsa tabii kanunlara ve adalet kaidelerine göre hüküm verir.
Bu kanun, medeni kanun kabinesine ve millet meclisine arzedilince; “Tabii ki medeni kanuna uygun
olan İslam’ın temel prensipleriyle hüküm verir. Üstelik bir mezhebe de bağlı kalmayacak” cümlesi
fazla bulundu ve kaldırıldı. Bu ibare, nastan (kanun maddesinden) anlaşılmaktadır. İslam
şeriatinin kanunları, ancak teşride
meseleyle ilgili hükümler bulunmadığında
uygulanacaktır. “Bir mezhebe bağlı kalmak” ibaresi gereksizdir. Zaten İslam şeriatinin
genel hükümlerine başvurulur ve bu konularda da mezheb farkı yoktur.
İslam
şeriati anayasanın ikinci dereceden yedek kaynağıdır. Dikkat edilirse resmi kaynak, sadece İslam
şeriatinin genel kurallarıdır. Yani İslam şeriatinin temel tafsili hükümlerine resmi bir teşri
kaynak olarak itibar edilmez.”
Dr. Fuad Abdulbaki, Mısır kanunlarında dinin etkisi hakkında şöyle diyor:
“Mısır kanunlarında Mehmed Ali Paşa gelinceye kadar din etkiliydi ve İslam
kanunları Mısır’da hakimdi. Mehmed Ali Paşa gelinceye kadar İslam şeriati hayatın
her yönünde Mısırlılara hükmederdi. Mehmet Ali Paşa zamanında Fransızlara ait özellikle ticaret
ve cezayla ilgili kanunlar girdi. Fransız kanunları girmeye başlayınca İslam şeriatinin etkisi
azalmaya başladı. Ta ki, İsmail zamanı gelinceye ve yeni Mısır kanunları çıkıncaya
kadar... Bu kanunların çoğu Fransız kanunlarından, çok azı da İslam şeriatinden
alınmıştı.
İşte böylece, İslam şeriatinin etkisi Mısır kanunlarımızdan kalkmıştır.
Fakat bu konulan anayasa, şahsi meselelerle ilgili hükümleri ayrı tutmuştur. Bu konularda dinin etkisi devam
etmiş, hükümleri değiştirilmemiştir. Bu meseleler, anayasanın 15/2 maddesinde ayrı tutulmuştur.
Bu maddede İslam şeriatinin, örften sonra gelen yedek resmi kaynak olduğu belirtilmiştir. Böylece Mısır
kanunlarında şeriat, sadece şahsi meselelerde etkili kalmıştır. Tabii ki bu, müslümanlar için
söz konusudur. Diğer din mensubu Mısırlılar’dan her biri kendi dinlerinin kanunlarına bağlıdır.
Şahsi meselelerde de şeriatin dışında hükümler konmaya başlanması, şeriatin etkisini
azalttı. Örneğin; miras, vasiyet ve hibe konularında İslamla alakası olmayan yeni kanunlar çıktı.
Bunlarda dinin, resmi bir kaynak olarak etkisi yoktur. Çünkü bu kanunların kaynağı İslam şeriati
değil, teşri (anayasa) olmuştur.
Kuveyt ceza kanununu şerheden El Vasıt kitabının 11. sayfasında şöyle geçmektedir:
“İslam dini geçmişte
hayatın her yönüne hükmederdi. Bu yüzden o, bütün hayati faaliyetlerin kaynağı niteliğindeydi ve uygulanan
kanunlar bu İslami kaidelere uymaktaydı. Buna göre her kim İslami değerlere saldırırsa mevcut
olan kanuna göre ceza alırdı. Aynı şekilde farzları yerine getirmeyen kimseye de ceza verilirdi.
Bu durum, Birleşmiş Milletlerin
insanlara ibadet, fikir ve rey hürriyeti veren insan hakları kanununu 1948’de ilan etmesine kadar devam etti. Birleşmiş
Milletlerin bu kanunu arap ülkelerinde hemen benimsenip kabul edildi ve uygulamaya geçirildi. Cezalar artık bu kanuna
göre verilmeye başlandı. Ceza kanunları sadece cinai suç işleyenlere hükümler vermekte, bunların
dışında kalan fikirlere ve dini muhalefetlere ise cezalar vermemektedir. Ancak işlenen suç toplumun emniyetini
bozduğu veya çoğunluğun din şuurunu zedelediğinde böyle konularda işlenen suçlara cezalar verilir.
Bunun dışında dini ibadetlerini yerine getirmeyen, dinin yasaklarına muhalefet eden kimseye ceza verilmez.
Çünkü ceza kanunlarında onlara uygulayabilecekleri bir kanun bulunmamaktadır.”
Şimdi
sana, bütün hayatın ona göre düzenlendiği, bütün kanunların ona göre çıkarıldığı ve
çok yüceltilen asrımızın yesağının (beşeri anayasanın) bazı maddelerini sunacağım.
Bu asrımızın yesağı (anayasa) öyle yüceltilmiştir ki, onunla hükmeden devletlerin idaresine
her tayin edilen yeni kişi; ister kral, ister cumhurbaşkanı, ister bakan, isterse milletvekili olsun, görevine
başlamadan önce bu asrımızın yesağını yücelttiğini, ona saygı duyduğunu
belirten yemini yapar. İşte bu sebeble yapılan bu yemin “Anayasa Yemini” olarak isimlendirilir.
Biz ise yapılan bu yemini; “tağuta boyun eğerek şirke girme yemini” olarak isimlendiriyoruz.
Zira beşeri sistemlerde görev alan kimseler, görev alacakları zaman bu beşer anayasasına saygılı ve bağlı olacaklarına dair yemin ederek onu
yüceltirler ve ona göre kanunlar koyarak insanlara hükme-derler.
Mısır 1971 anayasası madde: 79’da şöyle
deniyor:
“Cumhurbaşkanı
görevine başlamadan önce senato ve parlementoya karşı şu şekilde yemin yapmalıdır: “Anayasaya ve Mısır milletinin kanunlarına saygılı olacağıma ve vatanın istiklalini ve
toprağını muhafaza edeceğime dair yüce Allah’a yemin ediyorum.”
Mısır 1923 anayasası
madde: 6’da şöyle deniyor.
“Ancak kanunun belirlediği şeyler suçtur. Ve ancak kanunun belirlediği cezalar uygulanır.”
Bu maddenin aynısı Mısır’ın 1971 anayasasında 66. madde olarak geçer.
Mısır 1923 anayasası madde: 31’de şöyle deniyor:
“Değişik
mahkemelerin hükümleri kanuna göre çıkar ve kanuna göre uygulanır.”
Bu madde
1971 anayasasında 165. madde olarak geçer.
1923 anayasası madde:125’de şöyle deniyor:
“Hakimler serbesttirler. Kanunun maddeleri dışında hiç kimseye, hiçbir şeye bağlı
değildirler.”
1971
anayasasında bu madde 166. madde olarak geçer.
Ürdün anayasası madde 103’de şöyle deniyor:
“Medeni
mahkemeler, krallıkta uygulanan kanuna göre hüküm verir ve bu hüküm uygulanır. Fakat ticari, hukuki ve yabancıların
şahsi meseleleriyle ilgili konularda uluslar arası kanuna uygun olarak verilen hükümler anayasanın belirttiği
şekilde uygulanır.”
Ürdün
anayasası madde 84’de şöyle deniyor:
“Gerek senato meclisi ve gerekse
millet meclisinde çıkarılacak olan bir kanun, şayet anayasada buna muhalif bir kanun yoksa çoğunluğun
kararına göre çıkarılır.”
Ürdün anayasası madde 18’de şöyle deniyor:
“Kanunun
belirlediği kimseler dışındakiler, vergiden veya muamele harçlarından muaf tutulamazlar.”
Ürdün anayasası madde: 15’de şöyle deniyor:
“Kanunun belirlediği sınırlara
riayet etmek şartıyla bütün Ürdünlülerin, gerek söz, gerek yazı, gerek fotoğraf ve gerekse başka
üsluplarla görüş bildirme hürriyeti vardır.”
Kuveyt anayasası madde: 60’da şöyle deniyor:
“Emir,
görev almadan önce şu yemini yapar: “Anayasaya ve devletin kanunlarına saygılı olacağıma
dair Allah adına yemin ediyorum.”
Madde 63’e göre emirin naibi,
madde 126’ya göre başbakan ve bakanlar da aynı yemini yapar.
Kuveyt
anayasası madde 19’da şöyle deniyor:
“Millet vekilleri şöyle bir
yemin yaparlar: “Vatana ve emire ihlaslı olacağıma, anayasaya ve devletin kanunlarına saygılı
olacağıma dair yüce Allah’a yemin ediyorum.”
Kuveyt anayasası madde 35’de şöyle deniyor:
“Yargı
görevi, anayasanın sınırları dahilinde, emir adına mahkemelere verilmiştir.”
Kuveyt medeni anayasası madde 1’de şöyle deniyor:
“Bir
mesele hakkında, anayasada herhangi bir hüküm bulamayan hakim, örfe göre hüküm verir. Örfte de o meseleyle ilgili bir
hüküm bulamazsa İslam fıkhı hükümlerinden ülkenin durum ve maslahatı için en uygun olanını seçerek
onunla hükmeder.” (Bu kanunlara
dikkat et! Allah (c.c) bunları yok etsin! Bu kanunlara göre beşeri kanunlar asıldır. Bu ülkelerdeki insanlar, beşeri kanunlarla hükmetmekte ve muhakeme olmaktadır. Eğer karşılaştıkları
yeni bir meseleyle ilgili anayasalarında bir nas bulamazlarsa, o meseleye kendi batıl ve cahili adetlerine (örflerine)
göre hüküm verirler. Eğer söz konusu meseleyi örfe göre çözümleyemezlerse, işte ancak o zaman İslam’ın
fıkhi hükümlerine bakarlar ve ondan tercih ettikleri bir hükme göre meseleyi çözmeye çalışırlar. Üstelik İslam şeriatini hiç bilmeyen bu hakimler, İslam fıkhından
seçim yaparlar.
İslam
şeriatinin, baş vurulacak en son kaynak yapılışına dikkat et! Ancak anayasaları ve örfleri
bir mesele hakkında aciz kalırsa, işte o zaman İslam şeriatine başvururlar.
İşte
bu kimseler İslam’dan aldıkları hükümlerin, “insanlarının durumuna, ülkelerinin maslahatına
uygun olma” şartını koşmakla alçaklık sınırını aşarak Allah (c.c)’a
ve şeriatine nasıl da karşı gelmektedirler. Allah (c.c) onlar ve onlar gibi olanlar hakkında şöyle
buyurmuştur:
“(Bir takım kimseler) “Allah’a ve rasulüne iman ve itaat ettik” derler. Sonra
da onlardan bir grup bunun ardından yüz çevirir. Bunlar mü’min değildir. Aralarında hüküm verilmesi için
Allah’a ve rasulüne davet olundukları zaman, yine onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hak kendilerinden yana
olursa, ona boyun eğerek gelirler. Kalblerinde bir hastalık mı vardır, yoksa şüpheye mi düşmüşlerdir
ya da Allah’ın ve rasulünün kendilerine haksızlık yapacaklarından mı korkmuşlardır?
Hayır (hiçbiri değil); bunlar, zalim olan kimselerdir.” (Nur: 47-50))
Kuveyt cezai kanunları madde 1’de şöyle deniyor:
“İşlenen
bir fiilin suç olduğuna dair kanunda bir nas yoksa o fiile ceza vermek yasaktır.”
İşte
bu küfür olan kanun maddesi ile, Allah (c.c)’ın kitabında ve rasulünün sünnetinde suç olarak bildirdiği
suç ve cezalara itibar edilmemektedir. Bu kanun maddesine göre anayasa bir fiili suç olarak görürse ancak o fiil suç olur. İsterse Allah’ın kitabı ve rasulünün sünnetinde o mesele suç olarak belirtilsin,
önemli değildir, o suça ceza verilmez. Örneğin; Allah (c.c)’ın suç olduğunu bildirdiği irtidat
(İslam’dan dönme) ameli, beşeri anayasada suç değildir. Çünkü beşerin koymuş olduğu anayasa
bu ameli suç olarak kabul etmemektedir.
Son olarak, rasulün bile yetkili olmadığı
fakat beşer anayasasının kendi yöneticilerine yetki verdiği af konusu üzerinde duralım:
Ülke yöneticisi işlenmiş suçlar
için dilediği zaman genel bir af çıkarabilir ve bu af beraat hükmü gibidir. Beşeri anayasasının ülke
yöneticisine verdiği; işlenen suç ne olursa olsun, sabit olsa bile, bu suçları ve bu suçlara verilecek hadleri
kaldırma yetkisini ne bir rasul ne de bir nebi kendinde görmüştür.
Daha önce de belirttiğimiz gibi
beşer anayasasının kanunlarında Allah (c.c)’ın hakkı ve kulların hakkı diye
bir ayırım yapılmaz. Sadece ülke yöneticisinin hakkı söz konusudur. Bu sebeble ülke yöneticisi, kulların
hakkı olan meselelerde de Allah (c.c)’ın hakkı olan meselelerde de yetki sahibidir ve serbesttir.
Başa Dön Devam
USULDE ÖRF (KÜLTÜR) VE ADET
Nerede bir insan birliği varsa orada, iyi veya kötü. Doğru veya yanlış,
hak veya batıl bir düzen ve onun hukuku veya hukuk zannedilen bazı kuralları (kaideleri) vardır. Bu hukuk
veya kurullar, ya beşeri arzuların ortaya attığı bir felsefeye dayanır, yada insan idrakini
muhatap olarak seçen yaratandan gelen bir vahye bağlıdır.
Günümüz dünyasının materyalist toplumlarında
geçerli ola hukuk zannedilen kurallar, ister sosyalist olsun ister liberal kapitalist bulunsun, hepsi de beşeri arzuların
yoğurduğu herhangi bir felsefeye dayanmaktadır. Samimiyetleri kabul edilse bile, insanoğlun geçici hayatından
başka bir meselesi olmadığı; ebedi hayatı esas almadığı için maddeci felsefeye dayalı
bütün düzenler ve bu düzenlerin oldurduğu kuralların hepsi de sol kesimi temsil ederler. Kur'an-ı hakim'e göre
öldükten sonra ki hayata inanmayan görüş ve kuruluşlar topyekün solda kalırlar. Sağı ancak ebedi
hayata iman etmiş şahsiyetler ve onların adil cemiyetleri temsil eder. (1)
Materyalizme dayanan dünyacı arzuların, mütemadiyen
değişip duran zanni hukuk anlayışıyla, esası sağlam ve sabit kalan, ilme sebep olan vahye
dayanan güvenilir hukuk anlayışı bir arada düşünülemez. Bunlar
temelde birbirine karşı (zıt) oldukları için aralarında hiçbir zaman bir senteze gitmeleri mümkün
olmamıştır; olamaz da. Bu gerçekleri bilen bir Müslüman, maddecilerin kendi aralarında dünyalarını
paylaşırken yaptıkları gibi bir koalisyona razı olmaz. Çünkü, olmayacağının hakikatini
müdriktir; din ile materyalist felsefenin daima ayrı ayrı yönlerde geliştiğini, birbirleriyle bağdaşmadığını
görür. (2) İşte biz bundan dolayı bir Müslüman olarak kendi konumuzu incelerken onun kaynağından
başka hiçbir görüşü mutlak esaslar olarak ele almıyoruz.
İkmal edilmiş bulunan temel esasın yoğurduğu
İslam hukukunun değerlendirdiği örf ve adetler, aslında Allah Resulünün Sünnet-i Seniye'lerine (yüce yoluna)
bağlıdır. (3 )Ve bir nevi icma olarak görülür. (4) Ayrıca "arefe" kökünden örf ile beraber gelen "marufu
emret" metin, Kur'an-ı Mübin'de müminlere verilmiş büyük bir vazife olduğunu anlıyoruz. (5) Kayıt
altına alınmamış konularda "örfe göre" hareket etmemiz gereğini müdrikiz (5x) Yasaklanmayan örfün
güzellikle yerine getirilmesinin gereğinden eminiz (5xx) , meselelerini bizzat çözmek için bütün fikri cehtini olanca
gücü ile sarfeden, (6) arayıcılığını iptal etmemiş şahsiyetli insanların-ki bunlar
Müslüman'dır- (7) İzzetli cemiyetlerinin bütün hukuk sistemi bir esasa bağlanır. Yani, İslam'ın
tek kaynağına; (8) ister metlüv olsun ister gayrı metlüv bulunsun, vahye dayanır. (9)
Bu yegane yüce ve eşsiz tek kaynağın
yön ve yol verdiği ilmi bir cumhuriyeti doğuran icma (10), bu icmanın yoğurduğu, problemlerini halletme
yolunda bütün gücünü sarf etmekten kaçınmayan şahsiyetlerin "teşrii dokunulmazlık"ını gösteren
kıyas (11) gibi örf ve adetler de , tek kaynağın mübah kıldığı sahalarda, cemiyet kanunlarının
formüle edilmesinde-sonda da gelse- birer amil olarak görülür. (12)
Müslüman'lar değişik iklim, değişik
coğrafyalarda ve ayrı ayrı tarih bölümlerinde hükümran olduklarında, oralarda da adaleti sağlamak;
yaratılmışlar arasında ki münasebetleri hakkaniyetle hükme bağlamak ibadetiyle (Vacib-i kifaya olarak)
mükelleftirler. (13) Bu içtimai mükellefiyeti eda ederken değişik toplum ve muhitin, bir önceki nesilden gelen bazı
örf ve adaletlerle de tabiatıylada karşılaşmış olacaklardır. Müslüman cemiyet karşılaştığı
bu adetleri, şüphesiz ki taklide razı olmuş avami kalabalıklar gibi hemen red veya kabul edecek değildir;
araştıracak, gerekirse bütün gücünü sarf ederek onları doğruya en uygun şekilde bir hükme bağlayacaktır.
Tek kaynağımızın olan vahye aykırı
düşmediği müddetçe (14) Müslüman hukukçuların, bilhassa Hanefi
ve maliki okullarınca "nass bulunmayan yerde asl olarak kabul edilen örf
(urf)" (15) nedir? Mecellede "muhkemdir" denilen adet ile (16) örf arasında ne gibi farklar vardır?
Fıkhı işleyen kitaplarda şu tarifleri
buluruz: "... örf, irfan ile ilgili olup arif olanların koyduğu bir esastır. Nitekim Kur'an da örfün bu anlamıyla
alakalı olarak "Örf ile emret" buyrulmuştur. Adet ise veya kötü olabilir..." (17) "Adet kelimesi ile örf kelimesi
arapçadır. Adet itiyaddan gelir. Bu kelimenin kökü "avdet" "avd" mastarından türemiştir. Türkçe'de de kullandığımız
gibi "avdet" olabilmesi için defalarca gidip gelinmesi,yani yapılması gerekir ki insan o işi şuur altına yerleştirsin. Ve böylece şuur altından gelen bir (dürtü
ile) saik ile o işi kendiliğinden yapsın. Böylece adet tekrar edilerek alışkanlık haline gelmiş
ve seciyye durumunu almış olur... Örfe gelince bu kelime "marife" kökünden türemiş bir isimdir. Marife Türkçe
de kullanıldığı gibi aslında tanımak, bilmek anlamındadır. Fakat bununla bilmek anlamı
da olan "ilim" ile aralarında fark vardır. "Marife" yalnız cüzi, ferdi şeylere kullanılır ve
daha önceden bir geçmişlik bulunmasını ihtiva eder ki, tanımak anlamına uygun düşer. Bir şey
bilinir sonra araya fasıla girer ve unutulur veya insan ondan gafil olur,
bundan sonra ikinci karşılaşmada bilinmesine marifet denir. Bu
"Marife" kökünün ikinci bir manası daha vardır. Bu da, ard arda, ardı sıra tevali etmek, birbiri peşinden
gelmektedir. "Örf"e kökünün her iki asıl manasını bir arada vermek mümkündür.
Kelimede hem bilme ve hem ardı sıra olduğundun tekrarla bilinen veya öğrenilen nesne örf- bilinen
olur.
Burada diğer önemli bir farka da biz işaret
edelim: "Adet" de iş, hareket olay söz konusu iken "Örf"te bilmek, bilgi, anlamak, tanımak yani zihni bir kavram
söz konusudur. Buna göre "adet" hareketle, örf bilgi ile ilgilidir. Bunun için önce adet sonra örf gelmelidir. Sonra örf kültürdür
de.
Böylece anlaşılıyor ki hareketlerin adı adet, ve hareket cinsinden olmayan şeylerin
adı da örf oluyor. Bu bir ayırım demektir ve bilgiye dayandığı için artık kaide mefhumunun
başlangıcı sayılır. İşte bu kaideler zamanla çoğalacak ve onlar da bir tasnife tabi
tutulacaktır."
"Örf, insanların anlaştığı
ve ona göre davrandıkları söz, veya terketme olup buna adet (alışkanlık) denir. Kanun koyuculara
göre örf ile adet arasında fark yoktur. İş (ameli) örfü, insanların "sattım ve aldım" sözlerini
söylemeden malı ve parayı vermek suretiyle alış veriş etmeleridir. Sözlü örf, "veled=doğan sözünü
kıza değil, erkeğe söylemekte insanların örfleşmeleridir. Aynı şekilde "et" sözünü balığa
söylememekte anlaşmalarıdır. Örf, insanların bütün üst ve alt tabakaların anlaştığı,
birleştiği nesnedir. Onun için her örf bazı müelliflerce geçerli bulunmamıştır. (18) İcma,
bunun hilafatına, yalnız arayıcı insanların birleşmelerinden meydana gelir. taklide razı
olmuş mukallit avam topluluğunun "icmaın meydana gelişinde bir
etkisi yoktur." (19) Kısaca bir müfessirin ifadesiyle "... nass beyninde şayi olmuş iyi
kötü herşey, her adet urf demek değildir. Cehalet ile şayi olmuş bir takım kötü adetler vardır
ki, gerçekten de onlardan sakınmak lazımdır. (20)
Şurası da kaydetmek isteriz ki, daima baştan
beri Nebi'lerden gelerek-biz bilsek de bilmesek de- cemiyete mal edilmiş ve güzel bulunmuş örf ve adetler, müstakıllen
şeri bir delil olarak görülmemelerine rağmen, (21) bir önceki Resullerden gelmiş olabileceği hususu bizleri
düşündürebilir. Mesela, cahiliye insanlarının Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (AS)dan kalma-yanlış
şekillerle beraberde olsa- haccetmeleri gibi. (22) "Müsned" den verilen bir
haberde, cahiliye devrinde, Peygamberlerin sünnetlerinden kalma, "misafiri ağırla" ma, "komşuya iyilik" etme,
"yetime ikram" da bulunma ve benzeri güzel içtimai adetlerin devamı tavsiye edilmesi anlayışımızı
teyit edecek mahiyettedir. (23) Geçmiş nebilerden kalıp da, bir sonra ki ayetlerle neshedilmemiş (hükmü kaldırılmamış)
bulunan; bilinen sünnetlere uymak emri ilahisi konumuzun temelini teşkil eder. (24)
Eğer Hz. Adem (A.S) dan beri, bildiğimiz
veya bilmediğimiz, bütün peygamberlerden gelen yüce sünnetler- Örf ve adet şeklinde de görülmüş olsalar- nesih
yoluyla geçerliliğini kaldırılmamış olduğu muhkem ilmi yollarla tespit edilmişseler, veya
son Nebi'nin tebliğ buyurduğu İslam Fıkh'ının tek kaynağı olan vahye ters düşmüyorsa
ve onun serbest bıraktığı sahalarda mahsursuz görülüyorsa bütün örf ve adetler pekala meşru görebilirler.
Meşru hukuk alimi Serasi (R) ın "el-Mebsut" adlı kitabından
alındığı gibi, "örf ile sabit olan, nass ile sabit olmuş gibidir." Denilmesi (25) bu meşruiyeti
teyit içindir. (26) Bir "Fıkıh Usulü" kitabında kaydedildiğine göre: "Bu konuda İbn-i Abidin şöyle
der:
"Fıkhı meseleler, ya sarih nasslara dayanır,ki,
bunlar birinci bölümü teşkil ederler; ya da rey ve içtihat ile sabit olurlar. Bu bölüme giren fıkhı meselelerin
çoğunu müçtehit, kendi çağının örfüne bina etmiştir ki bugünkü örfün hakim olduğu devirde bulunsaydı
öncekine uymayan bir görüşüre sahip olurdu. Zamanın değişmesiyle bir çok hükümler de değişmektedir.
Eğer (Örf ve adeletre dayalı içtihadi) bu hükümler, ilk şekilleri gibi kalacak olurlarsa, hem halka güçlük
ve zarar verirler; hem de kolaylık sağlama ve dünya nizamının en güzel şeklide devam etmesi için
zarar ve fesadı önleme esasına dayanan şeriat kurallarına aykırı düşerler." Bundan dolayı
fakihler, üstad kabul ettikleri alimlerin "kendi zamanına göre açıkladığı
bir kısım hükümlere muhalefet etmişlerdir; çünkü onlar biliyorlardı ki" bu fıkıh otoriteleri
aynı çağda olsalardı, ilmi metotlarına uyarak "kendileri gibi düşünürlerdi" Bu konuda------bir İslam
devleti kuran Osman dan Fudyo'nun şöyle dediğini okuyoruz: "Her alim kendi toplumunun düşünce ve kaygılarını
önceki alimlerden daha iyi bilir. Bu yüzden her alimin kendi eseri halkına önceki alimlerin eserlerinden daha fazla yararlı
olur." (26x)
Bir evvelkinden sonra gelen hukukçuların, "bu
esasa binaen eski örfe dayanan bir çok meselelerde yeni örf sebebiyle öncekilere muhalefet ettiklerini görüyoruz..." (27)
bu da tabii olur. Çünkü, bin müeyyide ne ile, nereden gelirse o yolla ve o tarzda gidebilir. (28) İşte Mecelle'de
yerini alan, "ezmanın tagayyürüyle ahkamın tagayyürü inkar olunamaz" diyen 39, madde bu realiteyi ifade eder? (29)
Şu kayıt ise bu görüşü özetler:
"Örfe dayanan hükümler zaman ve mekan bakımından
örfün değişmesiyle değişirler. Çünkü feri aslın değişmesiyle değişir. Bunun için
fakihler bu gibi değişmeler hakkında derler ki, bu asır ve zamanın değişmesidir. Yoksa
delil burhanın değişmesi değildir." (30) İmam Şafii (R) "Mısır'a gidince, Bağdat'ta
iken verdiği hükümlerin bir kısmını, örf değiştiğinden dolayı değiştirmiştir."
Diye kaydediliyor. (31) Görülüyor ki, zaman değişmesiyle, zaman ait görüşlere dayanan hükümler de, icap ediyorsa,
araştırmalara dayanarak reylerle temel kaynağa, vahye ters düşmeyecek şekilde ihtiyacı karşılayacak
zaruri kanunular formüle edilebilir. Ve bu kanunular, Allah Resulünün mütevatiren gelen tebliğlerindeki muhkem müeyyidelere
eş değerde tutulmamak değişmez müeyyidelere eş değerde tutulmak değişmez müeyyideler
seviyesine çıkarmamak şartıyla ve millet reisinin tasdikinden geçirdikten sonra, zarureten itaatı gereken
hükümler mecmuasına alınır.
İstishan, istishab, istislah
istihsan, güzel bulmaktır. Serahsi (R) ye göre özetlersek istihsan: "... ruhsat esasına göre
hareket" ederek "... kolaylık sağlamak için güçlüğü terketmektir; bu da dinin aslı ve esasıdır..."
Onun için gerekirse "kıyası terkedip insanlar için en uygun olan ciheti almak" İstihsan olur. Aslında
ekser fakihlerle paylaşılan bir görüş olan istihsan İbn-i Rüşd (R)e göre de "... hükümde aşırılığa
sürükleyen kıyası atıp..." gerekli konularda İslam Fıkhına ters düşmeyecek "bir hükme ulaşmaktır"
(32) İstishab, ise: "...dilde, beraber bulunma ve beraberliği dikkate almadır"
Fıkıh usulünde ise "geçmişte bir delil ile sabit olan hükmün, yeni bir delil ortaya çıkıncaya kadar hal-i hazırda baki olmasıdır..." "İstislah veya Mesalih-i
mürsele ya da Maslahat; "kamu yararı" Usul-i Fıkıh terimleri, hakkında nass, icma gibi "emir ve yasak
edici şeri bir delil bulunmayan ve İslam'ın ruhuna uygun olan" içtimai, meşru menfaatları sağlayacak
ilmi araştırmalarla hüküm vermek..." (32x) Bütün bunlar aralarında ki nüanlarla, Müslümanların yollarında
belirecek engelleri araştıracak, müminlerin aksiyonlarını sürdürecek birbirini tamamlayan fıkhı
vasıtalarıdır. Esas, Müslüman'ın ebedi hayatını kazandıracak temel kaynak: ilmin sebebi
bulunana vahyi İlahidir. Rabb'imiz oralardan bizleri gafil yaşamaktan korusun.
Mehazlar
1) Bkz. Müminun suresi:33, 34, 35. vakıa suresi:
50. ayete kadar. İsra: 98
2) Bkz. İnsanoğlu Kendini Arıyor. M.
Said Çekmegil, 1976, 4.baskı, sh. 87-124
3) Bkz. İslam Peygamberi, Prof. Dr. M. Hamidullah,
Çev: mM. Said Mutlu ve Doç. Dr. Salih Tuğ, 1969 baskı, C.2 sh.168, 181
4) Bkz.Fıkıh Usulü, Pro. M. Ebu Zehra, Çev.
Dr. Abdulkadir Şener, 1973 baskı sh.264. ve bkz. İlmu Usuli’il-Fıkıh. Prof. Abdulvahhab Hallaf.
Çev.doç. dr. Hüseyin atay, 1973 baskı sh.194
5) Bkz. Araf suresi.199. lokman suresi:17. ali imran
suresi: 104,114
5x)Bkz. Nisa suresi:6
5xx)Bkz. Bakara suresi:178
6) Bkz. İnsanın yolu islam kitabımızda
“Fikri Cehd” başlıklı yazı
7) A.g.e.”Aramak mükellifiyeti” başlıklı
yazı
8) A.g.e. “Tek Kaynak: Vahiy” başlıklı
yazı
9) A.g.e. “Mana vahiy” başlıklı
yazı
10) A.g.e. “İcma: İlmi Cumhuriyet” başlıklı
yazı
11) Bkz. A.g.e. “Kıyas” başlıklı yazı
12) Bkz.a.g.e. usulü fıkıh kitapları, Ebu Zehra, sh.146. ve Hallaf,
vb. ve bkz Bakara:178
13) Bkz. Elmalılı Tefsiri, C.4, sh.3117. v a.g.e. Metodoloji ebu Zehra,
106
14) A.g.e. usulü Fıkıh Halaf, sh.238: “Fasit örfe gelince ona
riayet etmemek gerekir”. Hayrettin Karaman’ın kaydına göre: “Örf, lügat ve ıstılah manaları
bakımından “iyi ve kötü” taksimine tabi tutulamaz: kötü olana örf denmez...” bkz. Fıkıh
usulü, H. Karaman, 1971, 5.baskı,sh.98
15) A.g.e. Metodoloji ebu Zehra, sh.263
16) Mecele, hazırlayan Ali Himmet Berki, 1959 baskı, sh.11 madde:36
17) Kıyas İstihsan İstislah, dr. Abdulkadir Şener, 1974
baskı, sh.43. ve bkz. Ziya Gökalp ve Din, hazırlayan: orhan Metehan, 1977 baskı, sh.32: “Örfün Merdudu
olmaz” derken Ziya Gökalp ciddi bir tetkikine “aşk ile sevilen kaideler..” “Makbul bid’atler”
“Aşk Kudreti” gibi tabirlerle yer yer duygusalaşıyor.
18) Bkz. A.g.e. Usulü Fıkıh, Hallaf, sh.237: “ muteber olmayan
(fasid) örf, insanların anlaştıkları nesne şeriata aykırı olup haramı helal yapan,
vacibi iptal eden örftür. Mesela insanların mevlitlerde, ölüm ihtifalerinde bir çok yasak şeylere alışmış
olmaları...” Bir başka müellif, Ömer Rıza Doğrul’un müceddit evsaflı gördüğü Mehmet
Hatiboğlu ® da bu konuda şunları kaydediyor: “..Mevlit kitabı namı altında Arapça, Türkçe
hususi risaleler de yazılmıştır. İçlerinde doğru sözler olduğu gibi maalesef bir takım
uydurma ve mübalağalı sözler de vardır. (İslamın emri imiş gibi telakki ederek) ayağa kalkmak,
eler bağlamak: -bazıları da- kıbleye çevrilmek gibi, hareketler yapıyorlar. Bunların id’at
olduğunu bil...” diyor. Bkz. Ana kaynaklara Göre İslam, Burdurlu Mehmet Hatiboğlu, 1946 baskı, sh.131
ve bkz Fıkhi Meseleler C.2, sh.29 “.......” ve bkz. Günün Meseleleri, Hayrettin Karaman, C.1, sh.121 “.....”
19) A.g.e. Usulü Fıkıh, Hallaf, sh.34, 237. dr. N. Atay’ın
giriş yazısından
20) A.g.e. Tefsir, C.3, sh.3257
21) Bkz. Usulü fıkıh, a.g.e. Hallaf, sh.239
22) Bkz. Asrı Saadet, Mevlana Şibli, Çev: Ömer Rıza, 1928 baskı
C.2, sh.844. ve bkz. İslamda Devlet İdaresi, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, çev. Kemal Kuşçu, 1963 baskı,
sh.31
23) A.g.e. Kıyas, dr. A. Şener, sh44
24) Bkz. Enam suresi: 90. ali İmran suresi: 95. nahl suresi:123
25) A.g.e. Metodoloji Ebu Zehra, sh. 263
26) Bkz. A.g.e. Fıkıh Kitapları, A. Şener, Hallaf, Ebu Zehra
26x)Bkz. Sokoto Dosyası, A. Muhammed Kani, çev. Harun Sencan, 1986 baskı,
sh. 81
27) A.g.e. Ebu Zehra, sh. 264, 265
28) Bkz. A.g.e. Siyaset Anlayışımız, Çekmegil, sh.77, 78
29) A.g.e. Mecelle, A. H. Berki. Sh.11
30) A.g.e. Usulü Fıkıh, A. Hallaf, sh.239
31) Bkz. A.g.e. usulü Fıkıh A. Hallaf, sh.238
32) Bkz. A.g.e. Kıyas.., Dr. A. Şener, sh.117-121
32x)bkz. Usul Kitapları: H. Karaman, A. Şener, Hallaf ve Ebu Zehra,
sh. 106: Kur’anı Hakim, idareye ait meselelerin halledilme “vasıtalarını açıklamamış,
bunları insanların takdirine bırakmıştır. Ta ki onlar, gayelerine ulaşmak için en iyi vasıtalara
başvursunlar; zira bu vasıtalar, toplumlara, insanların durumlarına ve çağlar göre değişir.”
Bu değişiklikler arasında şaşırmadan, ana kaynağa dayanarak, dünyasını esas istikbaline
en güzel şekilde vesile edebilmekte imtihan olunur insanoğlu. İcma, Kıyas, İstihsan, İstihlah,
Maslahat ve örf’ler hepsi de beni beşerin imtihan yollarında ihtiyaçlarını karşılayan
uğraklardır. Bu uğrakları büyük büyük zahmetlerle tesbit ederek bizlere tarif eden fakih müslümanlardan
Allah razı olsun. Şu doğru tesbit unutulmamalıdır: Yaratılmışların “işi,
dinde hüccet değildir” sübki Cemu’l-cevamiden nakleden H. Karaman a.g.e. Fıkıh usulü sh.98. ve
bkz. İnsanın Yolu İslam 1. Bölümde “İslamın Hücceti” başlıklı kısma
Ehli sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri
olan Hanbeli mezhebinin imamı. Künyesi, Ebu
Abdullah'tır. 164 (m. 780) senesinde Bağdad'da doğdu. 241 (m. 855) senesinde Bağdatta vefat etti. Aslen
Basralıdır. Babasının ismi Muhammed bin Hanbel'dir. Dedesi Hanbel bin Helal, Basra'dan Horasan'a yerleşmiş
ve Emevi devletinde Serahs şehri valiliği yapmıştır. Babası asker (subay) idi. Ahmed bin Hanbel'in
ailesi, annesi ona hamile iken, Merv'den Bağdata göçmüş ve o Bağdatta doğmuştur.
Ahmed bin
Hanbel'in babası daha o çok küçük yaşta iken vefat etmiştir. Onun yetişmesi ile annesi ilgilenmiştir.
Daha küçük yaşta iken ilim tahsiline başlamıştı. Bu sırada Bağdad önemli bir ilim merkezi
idi. Burada hadis âlimleri, kıraat âlimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zatlar ve diğer ilimlerde yetişmiş
kıymetli âlimler bulunuyordu. Önce Kur'an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra lügat, hadis, fıkıh, Sahâbi
ve Tabiin rivâyetlerini öğrendi.
Ahmed bin Hanbel, emsali arasında ciddiyeti, takvası, sabrı,
metanet ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Bu hali, henüz 15-16 yaşlarında iken temas kurduğu âlimlerin
dikkatini çekmiştir. Heysem bin Cemil onun hakkında, daha o sırada şöyle demiştir: "Bu çocuk yaşarsa,
zamanındakilerin ilimde hücceti (rehberi) olacaktır."
İlk önce İmam-ı a'zam hazretlerinin
talebesi olan İmam-ı Ebu Yusufdan fıkıh ve hadis ilminde ders almıştır. Bundan sonra da
üç sene Huşeym'in derslerine devam etmiş, ondan hadis-i şerif dinlemiştir. Bundan başka Bağdatta
bulunan meşhur âlimlerden de ders aldı.
Bundan sonra ilim tahsili için seyahatlere başladı. Basra,
Küfe, Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere, Şam ve el-Cezire'ye giderek hadis ilmini öğrendi. Hadis ravilerini
bizzat görerek, onlardan hadis-i şerif dinledi. Basra ve Hicaz'a beşer defa seyahat yapmıştır. Mekke-i
mükerreme ve Bağdatta, İmam-ı Şafii hazretlerinden ilim öğrenmiştir.
İmam-ı
Ahmed, ilim öğrenmek için pek çok islam beldesini dolaştı ve bu uğurda pek çok meşakkate katlandı.
Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Bir seferinde onu tanıyan biri ezberlediği
hadis-i şerifin ve yazdığı notlarının çokluğunu görerek: "Bir Kufe'ye, bir Basra'ya gidiyorsun!
Ne zamana kadar böyle devam edeceksin?" deyince, Ahmed bin Hanbel hazretleri "Hokka ve kalem ile mezara kadar..." diyerek
cevap vermiştir.
İmam-ı Ahmedin kuvvetli hafızasının yanında dikkati çeken bir
vasfı da, işittiği bütün hadis-i şerifleri yazmaya çok önem vermesiydi.
İmam-ı Ahmed,
din ilimlerini öğrenip, bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde yüksek seviyeye ulaşmıştır.
Zamanında yaşayan, Zünnuni Mısri, Bişr-i Hafi, Sırri-yi Sekati, Maruf-ı Kerhi gibi birçok büyük
evliya ile de görüşmüş, onlarla sohbet etmiştir. Yezid bin Harun, Cerir ibni Abdülhamid, Velid bin Müslim,
Veki' bin Cerrah, imam-ı Ebu Yusuf, İbrahim bin Sad, Yahya bin Said Kettan,, Süfyan bin Uyeyne, fıkıh
ilminde hocası Muhammed bin idris Şafii, Abdürrezzak bin Hemmam'dan ve daha nice âlimlerden ilim okudu. Sonra tekrar
Bağdata döndü. Bundan sonra ilmini yayıp, insanlara çok faydalı oldu.
Ahmed bin Hanbel hazretleri,
daha önceki yıllarda fetvalar vermekle beraber, ders ve fetva verme işine, kırk yaşında başlamıştır.
Bundan sonra hadis rivâyetinde ve fetvada başvurulan önemli bir kaynak olmuştur. Çünkü o, ilmi ve üstün ahlâkı
ile çok sevilip, meşhur olmuştur.
İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı. Biri, talebelerine
verdiği muntazam dersler, diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıldığı dersler
idi. Onun ilim meclisine pek çok kimse katılırdı. Bazı rivâyetlere göre, dersini dinleyenlerin sayısı
beşbini bulmuştur. İmam-ı Ahmed hazretlerinden ders alıp, ilim öğrenen talebenin çokluğu,
ondan hadis-i şerif rivâyet edenlerin ve fıkhı meseleler nakledenlerin pek çok sayıda olmasından
da anlaşılmaktadır. Onun meclisine gelip, derslerini dinleyenlerin bir kısmı, sadece ondaki üstün
hallere ve yüksek ahlâka hayran kaldığı için sohbetine katılmıştır. Böylece bir kısmı
hem ilmini hem ahlâkını alırken, bir kısmı da onun yaşayışına göre yaşamak,
onu tanımak, ahlâk ve edep hususunda yaptığı vaaz ve nasihatten istifade etmek için huzuruna geliyordu.
İmam-ı Ahmed hazretlerinin meclisinde, derslerinde vekar, ciddiyet, tevazu ve gönül huzuru hakim idi. Dinleyenlere
ve katılanlara saadet vesilesi olan derslerini, ikindiden sonra Bağdatta büyük bir mescitte verirdi.
Ders
meclisine daima kitaplarıyla, yazıp kaydettikleri ile çıkardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmasına
rağmen, hadis-i şerif rivâyet ederken, yanındaki yazdıklarına bakardı. Kitabından okur,
talebelere yazdırırdı. Derslerinde hadis-i şerif rivâyetinden başka, bir de fıkhi meseleler
hakkında verdiği cevaplar yer almakta idi. Ondan ders alıp, ilimde yetişenlerin sayısı 900 civarındadır.
Eserleri:
1) Müsned: Otuz bin hadis-i şerifi içine almıştır. 2) Kitab-üs-Sünne, 3) Kitab-üz-Zühd,
4) Kitab-üs-Salat, 5) Kitab-ül-Vera vel-İman, 6) Fedail-üs-Sahâbe, 7) Et-Tefsir, 8) En-Nasih vel-Mensuh,
9) Et-Tarih, 10) Vücubat-ül-Kur’an, 11) Kitab-ür-Reddi ale’l-Cehmiyye vez-Zenadıka, 12) El-Cerhu
vet-Ta’dil, 13) Kitab-ül-İlel ve Ma’rifet-ür-Rical.
| (Bakınız: Ahlâk, Din, İnsan, Kalem, Medine, Mekke, Mezheb, Saadet, Sünnet, Tabiin, Yusuf, Zaman) | |
|
HANCI 7/6/2003 21:09 | |
İlimdeki üstünlüğü
İmam-ı Ahmed hazretleri,
hadis ilminde zamanın en büyük âlimidir. Üçyüzbinden fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilirdi.
Kendisinden pek çok âlim, hadis-i şerif nakletmişlerdir. İlim ve amelde öncü, Ehli sünnet olan dört imamın
dördüncüsü idi. İmam-ı Şafii hazretleri buyurdu ki, "Bağdattan ayrıldığım zaman, orada
Ahmed bin Hanbel'den daha âlim, daha fakih, haramlardan ve şüphelilerden kaçan kimseyi bırakmadım."
Ebu
Davud Sicistani şöyle demiştir: "İki yüz meşhur âlimle karşılaştım. Ahmed bin Hanbel
gibisini görmedim. O hiç bir hususta insanların daldığı dünya işlerine dalmazdı. Ancak ilimden
bahis açılınca konuşurdu."
Ebu Zür'a da "İlmin her dalında Ahmed bin Hanbel'in bir benzerini
görmedim. Onun ilimde ulaştığı dereceye, başkası ulaşamamıştır" demiştir.
Menha bin Yahya da şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel, her hayrı kendisinde toplamıştı.
Çok âlim gördüm, fakat ilimde, vera'da ve zühdde, onun gibi üstün birine rastlamadım."
İmam-ı Ahmed
hazretleri büyük bir müfessir, yüksek bir muhaddistir. Tefsiri yüzyirmi bin hadis-i şeriften meydana gelmiştir.
Eserleri, müfessirler için birer feyz kaynağıdır. Bunun için kendisi "Üstad-ül müfessirin" ünvanıyla anılır.
Birçok muhaddis yetiştirmiştir.
Yaşadığı devir, yazılan hadis-i şeriflerin
toplandığı bir devirdi. Bu devirde yetişen meşhur hadis âlimlerinin en meşhurudur. Bütün hadis-i
şerifleri okudu, inceledi. Otuz bin hadis-i şerifi içine alan "Müsned" adlı eserini, 700 bin hadis-i şerif
içinden seçerek yazmıştır.
Rebi' bin Süleyman, İmam-ı Şafii'nin şöyle buyurduğunu
nakletmiştir: "Ahmed bin Hanbel, sekiz şeyde imamdır; hadis ilminde, fıkıh ilminde. Kur'an ilminde,
lügat ilminde, fakrda, zühdde, vera'da, tasavvufta ve sünnette imam."
Bağdatta mutezile fırkasına mensup
olanlar, Kur'an-ı kerim mahluktur diyerek, bu yanlış itikadlarına Abbasi halifesi Memunu da inandırdılar.
Bunu kabul etmesi için, Ahmed bin Hanbel hazretlerini de zorlayıp, Memun vasıtasıyla bu hususta baskı
ve işkence yaptılar ve 28 ay hapsettiler. Bütün bu baskı ve işkencelere rağmen, o, ''Kur'an-ı
kerim, Allahü teâlânın kelâmıdır. Mahluk değildir" diyerek, Ehli sünnet itikadını bildirdi.
Mutasımın halifeliği sırasında da baskı ve işkencelere maruz kaldı, el-Mütevekkil
halife olunca, mutezile fırkası mensuplarını saraydan uzaklaştırdı. Fıkıh ve
hadis âlimlerine hürmet ve yakınlık gösterdi. Böylece İmam-ı Ahmed hazretleri, yapılan baskı
ve işkenceden kurtuldu. Yaptığı hizmetlerle, zamanındaki ve sonraki asırlardaki insanlara rehber
oldu.
İslamiyette, Ehli sünnet itikadı üzere olan, amelde dört hak mezhepten biri de, Hanbeli mezhebidir.
Ahmed bin Hanbel hazretleri bu mezhebin imamıdır. O, ictihadlarıyla müslümanların Allahü teâlânın
rızasına kavuşmaları için, amellerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun gösterdiği
bu yola "Hanbeli mezhebi" ve Ehli sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara
"Hanbeli" denir.
İmam-ı Ahmed hazretlerinin talebelerinin ve kendisine sual soranların müşküllerini
hallederken ortaya koyduğu ve takip ettiği usuller, Hanbeli mezhebinin temel kaideleri olmuştur. İmam-ı
Ahmed hazretleri, dini müşküllerin hallinde sırasıyla şu kaynaklara, baş vurmuştur:
1-
Kitap ve Sünnet: Bütün müctehidler gibi Ahmed bin Hanbel hazretleri de bir işin nasıl yapılacağını
Kur'an-ı kerimde açık olarak bulamazsa, hadis-i şeriflere bakar, bunlarda bulunursa ona göre hüküm verirdi.
2- İcma ve Sahâbe Kavli: Hadis-i şeriflerde de açıkça bulamadığı bir
iş için, icma var ise, öyle yapılmasını bildirirdi. İcma, Eshâb-ı kirâmın hepsinin aynı
suretle yapması veya söylemesi demektir. İcmaya sözbirliği de denir. Eshâb-ı kirâmdan sonra gelen Tabiinin
de icmasını delil, senet kabul etmiştir. Sahâbe kavli (sözü, ictihadı) bulunan bir meselede, kendi ictihadına
göre hüküm vermezdi. Sahâbenin sözüne göre hüküm verirdi. Hatta, sahâbe sözü bulamadığı hususlarda, Tabiinin
büyüklerinden olan müctehidlerin ictihadını, kendi re'yine tercih ederdi.
3- Bir mesele hakkında, Sahâbe
veya Tabiine ait bir re'y (ictihad) bulamazsa, zayıf ve mürsel hadislerle amel eder, ona göre hüküm verirdi. Zayıf
hadisin de, sahih hadisin bir çeşidi olduğunu göz önünde tutardı.
4- Kıyas: Hadis-i
şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine bakarak kendine has bir usulle ictihadda bulunurdu.
Hanbeli mezhebinde
birçok âlimler yetişmiştir. Bu âlimlerin başında İmam-ı Ahmed hazretlerinin kendi oğulları
Salih ve Abdullah gelmektedir. Ehu Bekir el-Esrem, Abdülmelik el-Meymuni, Ebu Bekir el-Merkezi, Harb bin ismail, ibrahim bin
İshak el-Harbi gibi âlimler, İmam-ı Ahmedin bizzat kendisinden fıkıh ilmini öğrenmişlerdir.
Bu mezhebin esasını yaymak hususunda üstün gayret gösteren âlimlerden biri de Ebu Bekir el-Hallal'dır. Seyyid
Abdülkadir Geylani de, Hanbeli mezhebinin esaslarını yayan âlimlerdendir.
İmam-ı Ahmedin (El-Müsned)'i
en meşhur eseridir. Oğlu Salih, çeşitli kimselere yazdığı (Mektuplar)'la babasının
mezhebini yaymıştır. Abdülkadir Geylani "Fütuhul-Gayb" ve "Gunyetüt-talibin" kitapları ile Abdurrahman
el-Ceziri'nin "Kitab-ül-Fıkhı alel-Mezahibil-Erbaa"sında, bu mezhebin esaslarını en geniş şekilde
açıklamaktadır. "el-Mugni", "el Ikna", "Bülugul-Emani" adındaki eserler de Hanbeli fıkhı üzere yazılmıştır.
| (Bakınız: Allâhü Teâlâ, Din, Dünya, Göz, Haram, İctihad, İnsan, Mezheb, Müslüman, Sahabe, Sünnet, Tabiin, Vasıta, Yol, Zaman, Zühd) | |
|
HANCI 7/6/2003 21:11 | |
Menkıbeleri ve methi
Yahya bin Main şöyle
demiştir: "Ahmed bin Hanbel gibi bir zat daha görmedim. Elli sene onunla sohbet ettim. Kendinde bulunan üstünlüklerden
hiç biriyle asla kendini methetmedi."
Oğlu Abdullah: "Babam her gece Kur' an-ı kerimin yedide birini okur,
her yedi günde bir hatim ederdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra biraz istirahat eder, sonra kalkıp
sabaha kadar ibadet ve taatla meşgul olurdu. Giydiği elbiseyi en ucuz kumaştan yaptırırdı. Çok
kere az şey yer, "ölecek olan kimse için, bunlar çok bile" derdi demiştir.
Gece namazını hiç bırakmazdı.
Halka daima kolaylık yollarını gösterir, ağır vazifeleri yüklemezdi. Acıktığı
zaman bir şey bulamazsa, kimseyi rahatsız etmez, bir şey istemezdi. Çoğu zaman ekmeğine sirke katık
olurdu. Yolda yürürken, hızlı adımlarla yürürdü. Onu daha çok, mescitte, cenaze namazında ve hasta ziyaretinde
görürlerdi. Beş haccın üçüne yürüyerek gitti.
Seleme bin Şebib'den şöyle nakledilmiştir:
"Bir gün Ahmed bin Hanbel'in huzurunda oturuyor idik, içeriye bir zat girip, "Ahmed bin Hanbel kimdir?" dedi. Biz susup bekledik.
"Ahmed bin Hanbel benim, ne istiyorsun?" dedi. Gelen zat dedi ki, "Dörtyüz fersah uzaktan geliyorum. Cuma gecesi uyumuştum.
Rüyamda biri gelip, bana Ahmed bin Hanbel'i biliyor musun dedi. Hayır tanımıyorum dedim. Bağdata git,
onu sor ve bulunca, Hızır aleyhisselam sana selam söyledi de. Semavattaki melekler ondan razıdır. Çünkü
o, nefsine asla uymadı, Allahü teâlâya itaat hususunda çok sabırlı davrandı" dedi. Ahmed bin Hanbel "Maşaallah,
la havle vela kuvvete illa billah" dedi. Sonra o zata, "Başka bir söyleyeceğin ve ihtiyacın var mı?" dedi.
"Hayır sadece bunun için geldim" dedi ve o gün Bağdattan ayrıldı.
Ahmed bin Muhammed bin Amr,
Ebu Abdurrahman bin Ahmed'den naklen şöyle anlatır: "Bir defasında hadis âlimleri, Ebu Asim Dahhak ibni Mahled'in
meclisinde toplanmıştı. Onlara dedi ki, fıkıh öğrenmek istemez misiniz, halbuki aramızda
fıkıh âlimi yok dedi. Aramızda bir kişi var dediler. Kimdir o? dedi. Şimdi birazdan gelir dedik.
Biraz sonra Ahmed bin Hanbel karşıdan göründü. Karşılayalım dedi. Oradakiler, o böyle şeyden
hoşlanmaz dediler. Gelince Ebu Asim onu yanına oturtup, fıkhi meseleler sormaya başladı. Her sorduğunun
cevabını alıyordu. Sonra da soru sormayı bırakıp, bu derya gibi bir âlimdir, dedi."
Nadr
bin Ali şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel'in işi, hep ahiret ile ilgili idi. Dünya menfaatleri ona yöneldi,
fakat o kabul etmeyip, geri çevirdi."
İmam-ı Ahmed hazretlerinin, yevmiye ile çalışan bir işçisi
vardı. Akşam talebesine, bu işçiye ücretinden fazla ver, dedi. Talebe, ücretinden fazla para verdi, işçi
almadı ve gitti. Hazret-i İmam, arkasından yetiş, şimdi alır, dedi. Dediği gibi, işçi
parayı aldı. Hazret-i imama sebebi sual edildiğinde buyurdu ki: "O zaman böyle bir şey aklından geçiyordu...
Şimdi ise bu düşünce onda yok oldu. Alması tevekkülünü bozmayacağı için aldı."
Tevekkül
nedir diye sual ettiler, buyurdu ki, rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.
Taberani hazretleri
şöyle nakleder: Zamanın meşhur bir falcısı vardı. Fal baktırmak isteyenler her taraftan
gelir kendisini bulurlardı. Bu şahıs falcılığı meslek haline getirmişti. Daha sonra
hastalandı. Yirmi sene iyileşemedi. Biri ziyaretine gelmişti. Halini görünce "Senin iyileşmenin tek yolu
var, o da zamanımızın en büyük âlimlerinden ve evliyasından biri olan Ahmed bin Hanbel hazretlerinin dua
etmesidir" dedi. Bu falcı da annesini gönderip, dua etmesini istedi. Annesi evine varınca dedi ki: "Oğlum yirmi
senedir hasta yatmaktadır. Bunun iyileşmesi için sizden dua istemeye geldim." "Herkes iyileşmek için oğluna
gelirdi. Senin oğlun da, herşeyi bildiğini zannederdi. Kendi hastalığını tedavi etmeyip
de, seni bana mı gönderdi?" dedi. Kadının çok ısrarı karşısında dayanamayıp,
falcılığı bırakması şartıyla dua edeceğini söyledi. Hazret-i imamın bu sözü
üzerine falcılığı bıraktı. Tövbe istiğfar etti ve sıhhate kavuştu.
Ahmed
bin Hanbel vefat ederken eliyle işaret edip, hayır olmaz dedi. Oğlu babacığım bu ne haldir?
dedi. "Şu an tehlike zamanıdır, dua ediniz. Şeytan felaket toprağını başıma saçmak
istiyor. Ey Ahmed, benim elimde can ver diyor, ben de "Hayır olmaz! hayır olmaz!" diyorum" dedi. Bir nefes kalıncaya
kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emin olmak yoktur, buyurdu. Vefat haberi, bütün Bağdat
halkını ağlattı. Cenaze namazını kılmak üzere çevreden gelenlerle birlikte, binlerce insan
toplanmıştı. Bağdatlılar evlerinin kapısını açıp, cenaze namazı için abdest
almak isteyen gelsin, diye bağırdılar. Cenaze namazı kılınınca, kuşlar tabutu üzerinde
uçuşup, kendilerini tabuta vurdular. Cenaze namazında yüzbine yakın kişi bulundu. O gün yahudi ve hıristiyanlardan
pek çok kimse, bu hadiseyi görerek müslüman oldu. Ağlayıp, bağırarak, kelime-i şehadet getirdiler.
Muhammed ibni Huşeyme der ki, vefatından sonra hazret-i imamı rüyamda gördüm. Nereye gidiyorsun? dedim.
Cennete gidiyorum, dedi. Allahü teâlâ sana ne muamele etti? dedim. Cevabında buyurdu ki, Allahü teâlâ beni mağfiret
etti. Başıma taç giydirdi ve "Ey Ahmed! Kur'an-ı kerime mahluk demediğin için, bu nimetleri sana verdim"
diye buyurdu.
Muhammed bin Huzeyme şöyle anlatır: Ahmed bin Hanbel'in vefat haberini İskenderiyye'de
iken duydum. Çok üzülmüştüm. Rüyamda Ahmed bin Hanbel'in salına salına yürüdüğünü görüp kendisine: Ey
İmam; bu ne biçim yürüyüş böyle? dedim. Ahmed bin Hanbel, Dünyada Allahü teâlânın dinine hizmet edenlerin,
Cennetteki yürüyüşleri böyledir buyurdu. Ben; Allahü teâlâ sana nasıl muamele etti? diye sual ettim, İmam hazretleri:
Allahü teâlâ beni affetti, başıma bir taç, ayağıma altından iki ayakkabı giydirdi ve Ey Ahmed!
Kur'an-ı kerim benim kelâmımdır, diye inandığın için, bu iltifatlara kavuştun Ey İmam,
Süfyan-ı Sevri'den sana ulaşan dualar var, onlarla dünyada dua ettiğin gibi, şimdi de dua et, dedi. Bu
emir üzerine: "Ey alemlerin Rabbi olan Allahım, bizleri af ve mağfiret eyle. Bizlere sual sorma" diye dua ettim.
Bu duadan sonra: Ey Ahmed, işte Cennet, gir oraya buyurdu ve ben de Cennete girdim."
| (Bakınız: Abdest, Acı, Bu Ne, Cennet, Din, Dünya, İnsan, Kadın, Kapı, Kelime, Melek, Müslüman, Namaz, Rüya, Şehadet, Şeytan, Tevekkül, Yol, Zaman) | |
|
HANCI 7/6/2003 21:14 | |
İmam-ı Ahmed hazretlerinin güzel sözlerinden bir
kısmı şunlardır:
"İlim, insanlara, ekmek ve su kadar lazımdır, İlim,
rivâyet ve kuru malumat çokluğu değildir, İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir."
"Kulun
kalbini ıslah etmesi için, iyilerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fasıklarla
beraber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur."
"Günahlar
imanı zayıflatır."
"Yemeği, din kardeşleriyle sürur içinde, fakirlerle ikram ve
cömertlikle, diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lazımdır."
"Her şey için kerem
vardır. Kalbin keremi Allahü teâlâdan razı olmak, kadere rıza göstermektir."
"Sizde olmayan
meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayınız."
"İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş
değildir."
"Kibir taşıyan kafada, akıla rastlayamazsınız."
"İnsanların
ahmak sınıfı, kendilerinin meth edilmesinden hoşlananlarıdır."
"Tevekkül, herşeyi
Allahtan bilmek ve rızkı O'nun verdiğine inanmaktır."
"Tevekkül, bütün işlerinde
Allahü teâlâya teslim olmak, başa gelen her şeyi O'ndan bilip katlanabilmektir."
"İnsana az
bir mal yetişir. Çok mal ise kafi gelmez."
"Bir kimse, sadık bir arkadaşını kaybederse,
kendisi için zillettir."
"Hüsn-i zannı olanın hayatı hoş geçer."
"Yalan
söylemek, emniyeti giderir."
"Meziyet, fazilet, ilim ve irfan tamamlığı iledir."
"Ayıplardan
uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır."
İmam-ı Ahmed hazretlerine sordular:
"Her gün sabahtan akşama kadar camide ibadet edip, Allahü teâlâ benim rızkımı nereden olsa gönderir, diyen
kimse, nasıl bir adamdır?" Cevabında: “Bu kimse cahildir. İslamiyetten haberi yoktur” buyurdu.
İhlas nedir? sorusuna, "Amellerin afetlerinden kurtulmaktır." Tevekkül nedir? sorusuna,
"Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır" cevabını vermiştir.
Zühd nedir?
Diye sorduklarında; "Zühd üç türlüdür; cahilin zühdü, haramları terk etmektir. Âlimlerin zühdü, helal olanların
fazlasından sakınmaktır. Ariflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutturan şeyleri terk etmektir" buyurdu.
"Fütüvvet nedir? sorusuna; “Korktuğun şey (Cehennem) için, arzu ettiğin şeyi
(heva ve hevesi) terketmektir” diye cevap vermiştir.
| (Bakınız: Ahmak, Akıl, Cehennem, Din, Fasık, Fazilet, Haram, İman, İnsan, Kader, Tevekkül, Yalan, Zaman, Zühd) | | |
İSLAM ANSİKLOPEDİSİ
İHTİLÂFÜ'D DÂR
Ülke ayrılığı İslâm
devleti ile gayrimüslim devlet arasındaki ayrılık, başka bir deyimle dâru'l-İslâm ile dârû'l harp
arasındaki ayrılık. Bütün İslâm devletleri, siyasî ve hukukî anlamda bir birlik teşkil ettikleri
için, aralarında ülke ayrılığı söz konusu olmaz. Meşrû yönetime karşı siyasî isyan
sonucunda, ayn bir yönetimin hâkim olduğu dâru'l-bağy denilen ülke de teori ve uygulamada dâru'l-İslâm sayılmıştır.
Çünkü hepsinde ortak özellik, İslâmî hükümlerle yönetilmeleridir.
İslâm devletinin hakimiyeti altında
yaşayan zımmîlerin sahip oldukları topraklarda daru'l-İslâm'dan sayılır. Dâru'l-harpte ise,
siyasî ve idarî yönetim farkı, ülke ayrılığı doğurur (es-Serahsî, el-Mebsût, Mısır
1331, V,51, XVI,139, XXX, 33 "Şerhu's-Siyeri'l Kebîr, Kahire 1971, IV, 1160; ez-Zühaylî, Âsâru'l-Harb fi'l-Fıkhı'l
İslâmî, 2. baskı, Dımaşk, 1385/1965).
Hanefi hukukçularından Debûsî (ö. 430/1039) ülke ayrılığı
için şöyle der: "Bize göre, temel prensip dünyanın iki "dâr" olduğudur; dâru'l-İslâm ve dâru'l-harb. İmam
Şâfiî'ye (ö. 204/819) göre ise dünya bir tek "dâr"dır" (Debûsî, Te'sîsu'n-Nazar, Mısır t.y., s. 58, 59).
Ebu'l-leys es-Semerkandî (ö. 393/1003) ayni görüşü benimser. Bu iki Hanefi hukukçusu ülke ayrılığının
hukuka etkisini Hanefi ve Şafiiler bakımından şöyle belirtirler:
1) Hanefilere göre, düşman,
müslümanların mallarını ele geçirip dâru'l-harbe götürmekle onlara mâlik olur. İmam Şafii'ye göre
ise mâlik olamazlar ve müslüman olduklarında iade etmeleri gerekir.
2) Hanefilere göre, dâru'l-harpte işlenen
suçlara İslâm ceza hukuku uygulanmaz. Şafii'ye göre uygulanır.
3) Dâru'l-harpte gayrı müslim eşlerden
birisi müslüman veya zımmî olarak dâru'l-İslâm'a gelirse, eşiyle olan nikâh bağı sona erer. Şafii'ye
göre ise, bu durum nikâhı etkilemez.
Şâfiî bilginlerinden Zencanî (ö. 565/1258) de bu konuda şöyle der:
"Ülke ayrılığı, yani dâru'l-İslâm ile dâru'l-harp arasındaki ayrılık, Şafii'ye
göre hüküm değişikliğini gerektirmez. Ebû Hanîfe'ye (ö. 150/767) göre ise, ülke ayrılığı
hüküm değişikliğini gerektirir" (Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı Dâru'l-İslâm Dâru'l-harb,
İstanbul ty. s. 152).
Hanefîler, gayri müslimlerin, müslümanların mallarına istilâ ile mâlik olacaklarını
söylerken şu delillere dayanırlar: Yeryüzündeki mallar gerek müslümanlar ve gerekse gayrimüslimler için mübahtır:
"Yerde ne varsa hepsini sizin yararlanmanız için yaratan odur" (el-Bakara, 2/29). Ancak malı dâru'l-harbe götürmemişlerse,
ülke ayrılığı söz konusu olmayacağından mücerred istilâ ile mâlik olamazlar. Diğer yandan
Medîne'ye hicret eden Mekkeli muhacirler için Allâhu Teâlâ "yoksullar" tabirini kullanmıştır: "Özellikle o
fey hicret eden yoksullara ait olup, onlar Allah'tan fazl ve hoşnutluk ararlar, Allah ve peygamberine yardım ederlerken
yurtlarından ve mallarından (mahrûm edilerek) çıkarılmışlardır" (el-Haşr, 59/8). Eğer
muhacirlerin Mekke'de bıraktıkları mallar üzerinden mülkiyet hakları devam etmiş olsaydı, kendilerine
"yoksullar" denilmezdi. Başka ayetlerde malından uzakta kalan kimseye, 'İbnu's-sebil* (yol oğlu)" denilmiştir
(bk. et-Tevbe, 9/60). Bu konuda İmâm Mâlik ve Ahmed b. Hanbel de Hanefilerin görüşündedir (Şâfiîlerin delilleri
ve tenkidi için bk. es-Serahsî, el-Mebsût, X, 53).
Bir harbî, dâru'l harpte İslâm'a girse, müslümanlar orasını
istilâ ettiklerinde Ebû Hanîfe'ye göre, menkul malları ganimet olmaz, gayrimenkulleri olur. dâru'l-harpte müslüman olduktan
sonra, dâru'l-İslâm'a hicret edenin oradaki menkul ve gayrimenkul bütün malları ganimet sayılır (es-Serahsî,
el-Mebsût, X, 66 vd.; Şerhu's-Siyer, IV, 1134, V,2064; el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', VII, 105; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr,
V, 230 vd.).
Ülke ayrılığının ceza hukukuna etkisi:
Bir harbî, dâru'l-harpte İslâm'a
girse veya dâru'l-İslâm'a eman ile gelse, dâru'l-harpte birbirlerine veya müslümanlara karşı işledikleri
suçlarla ilgili davalara dâru'l-İslâm mahkemelerinin bakamayacağı ve hüküm veremeyeceği konusunda mezhep
imamları görüş birliği içindedir. Suç, dâru'l-İslâm'da işlenmişse, suçlu dâru'l-harbe kaçsa
bile cezalandırılır. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur (el-Kâsânî, a.g.e, VII, 131;
ez-Zühaylî, a.g.e, s. 184; İbn Kudâme, el-Muğnî, X, 221).
Hanefilere göre müslümanların dâru'l-harpte
işledikleri had ve kısas gerektiren suçlar için İslâm ceza hukuku uygulanmaz. Suç, kul hakları ile ilgili
ise tazminat hükümlerinin uygulanmasıyla yetinilir. Hırsızlıkta çalman malın, öldürme de diyetin
tazmini gibi, Dâru'l-harp üzerinde, velâyet olmadığından orada hadler uygulanmaz.
Çoğunluğu
oluşturan İslâm hukukçularına göre, dâru'l-harpte işlenen öldürme, zina iftirası, zina, şarap
içme hırsızlık gibi had ve kısası gerektiren suçlar, sâbit olunca, ilgili ceza hükümleri uygulanır.
Dayandıkları deliller şunlardır:
1) Kısas ve hadlerle ilgili nasslar, genel hüküm bildirir.
Suç, nerede işlenirse işlensin orada ceza hükmü uygulanmalıdır. İmam Şâfiî bu konuda şöyle
der: Dâru'l-İslâm'da helâl olan şey, dâru'l-harpte de helâl; haram olan orada daha haramdır (Şâfii, el-Ümm,
1. baskı, Bulak 1321-1325, VII, 322; Beyhakî, Sünen, IX, 104).
2) Ubâde b. es-Sâmit (r.a) den, Nebî (s.a.s)'in
şöyle dediği nakledilmiştir: "Hazarda ve seferde hadleri yakınlarınıza ve uzak olanlara uygulayın.
Allah'ın emirlerini ikâme konusunda kınayanların kınamasına aldırmayın" (İbn Mace,
Hudûd, 3, Ahmed b. Hanbel, V, 316, 326, 330).
Hanefilere göre, hadlerin uygulanması devlet başkanı veya
bu konuda, âmme velayetini hâiz kimselere onun tevdî ettiği bir görevdir.
Dâru'l-harpte faizli muameleler:
Ebû
Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, dâru'l-harpte müslüman ile harbî arasında faiz muamelesi caizdir. Ancak Ebû Yusuf'a
göre caiz değildir. Yine, fâsit sayıları alışveriş ve ticaret muâmeleleri, caizdir. Bu konuda
zimmî de müslüman gibidir. Dâru'l-harpte müslüman olup da, hicret etmemiş olan kimselerin harbî ile yapacağı
bu çeşit muâmelelerde de hüküm böyledir (es-Serahsi, a.g.e; X, 28, 95, XIV, 56, 57; Şerhu's-Siyer, IV, 1329, 1410,
1486; el-Kâsânı, a.g.e, V, 192-193, VII, 132; İbnü'l-Hümâm, a.g.e, VI, 177-178).
Ebû Hanîfe ve Muhammed'in
dayandığı deliller
Mekhûl (r.a)'ün rivayet ettiği bir hadis şöyledir: "Dâru'l-harpte, müslüman
ile harbî arasında faiz yoktur" Bu hadis "garîb" ve "mürsel" ise de mekhûl "sika (güvenilir)" bir fâkih olduğu için
onun mürseli delil sayılmıştır (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 28; Zeylai, Nasbu'r-Râye, 2. baskı, 1393/1973,
yy., IV, 44; İbnü'l Hümâm, a.g.e, VI, 178).
Hz. Peygamber'in Veda Hutbesi'nde şöyle buyurduğu nakledilir:
"... cahiliyye devrine ait faizler kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk faiz de Abbas
b. Abdülmuttalib'in faizidir" (Ebû Dâvud, Büyû', 5; İbn Hişâm, es-Sîretu'n-Nebeviyye, Mısır 1355, IV,
251). Hz. Abbas, Bedir veya Hayber harbinden önce müslüman olmuş ve Hz. Peygamber'in uygun bulmasıyla Mekke'de ikâmet
etmiştir. Halbuki bazı rivayetlerde, faizin Hayber fethi sırasında yasaklandığı anlaşılmaktadır.
Hz. Abbas'ın ise, Mekke fethine kadar faizle uğraştığı anlaşılmaktadır. Mekke,
fethe kadar dâru'l-harptir, Abbas, gayrimüslimlerle faiz alışverişini sürdürmüştür. Fetihten sonra Mekke
dâru'l-İslâm'a dönüşmüştür (İbn Hişâm, es-Siretün-Nebeviyye, II, 281, 301, IV, 42; Taberî Tarih,
II, 461; es-Serahsî, Şerhu's-Siyer, l V, 1488).
Dâru'l-harpte harbînin malı mübahtır. Müslüman hıyânetten
sakınarak, orada kumarla veya müslümanlar arasında caiz olmayan bir takım ticaret muameleleriyle harbînin malını
alsa, buna mâlik olur.
Nadiroğulları yahudileri ile yapılan savaş sonunda, mallarını
yanlarına alarak yurtlarını terketmelerine izin verildi. Müslümanlarda olan ve henüz vadesi gelmemiş bulunan
alacakları için, eğer hemen almak istiyorlarsa, kendilerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu; "Eksiltiniz ve hemen
alınız" (İbn Kesir, es-Sire, III, 147; M. Hamidullah, İslâm'da Devlet İdâresi, Terc. Kemal Kuşçu,
İstanbul 1963, s. 160).
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere ve Hanefilerden İmam Ebû Yûsuf'a göre, müslümanın
daru'l-harpte harbîden faiz alıp-vermesi caiz değildir. Zâhirîler de ayni görüştedir (İbnü'l Hümâm, a.g.e,
VI, 177; Mâlik, el-Müdevvene, Mısır 1323, IV, 271; Şafîî, el-Ümm, VII, 326; İbn Hazm, el-Muhallâ, VIII,
514, 515).
Dayandıkları deliller şunlardır:
a) Faiz yasağını bildiren ayet
ve hadisler genel bir anlam ifade etmektedir. Bu yüzden faiz her yerde yasaktır (bk. el-Bakara, 2/275, 278; Ebû Dâvûd,
Büyû', 12).
b) Faiz yasağı hem müslüman, hem de harbî için sabit olunca, böyle bir muamele yapmaları
caiz değildir. Müslümana nisbetle faiz yasağı ayet ve hadisle sabittir. Harbiye göre ise "gayrimüslimler haram
olan hükümlere muhataptırlar" kaidesine göre faiz ona da haramdır (bk. en-Nisâ, 4/161).
İmam Şâfiî,
yukarıda zikrettiğimiz Mekhûl hadisini zayıf sayar ve müslümanın her yerde İslâmî hükümlere muhatap
olduğunu söyler.
Dâru'l-harpte gerek emân (pasaport) la giren ve gerekse orada esir olarak bulunan müslümanlar
arasında faiz alış-verişi ve diğer fâsit ticaret muamelelerinde bulunulması caiz değildir.
Zimmîler için de hüküm böyledir.
Ülke ayrılığının mirasa etkisi:
Ülke ayrılığı,
müslümanlar arasında miras engeli değildir. Gerek bağımsız müslüman devletleri ve gerekse dâru'l-İslâm
ve dâru'l-harp arasında olsun müslümanlar birbirine ve zimmîler de birbirine mirasçı olurlar. Zaten müslüman ülkeler
bir bütün teşkil eder. Onlar arasında ülke ayrılığı söz konusu olmaz.
Hanefilere göre
ülke ayrılığı gayrimüslimler arasında miras cereyanına manidir. Şâfiîlere göre ise, mirasa
engel olan ülke ayrılığı fiilî ikâmete dayanan ayrılıktır; tebealıktan ileri gelen
hükmî ayrılık değildir (İbn Kudame, el-Muğnî, VII, 169; Ahmed Özel, a.g.e, s. 181, 182). Hanbelîlere
ve İmam Mâlik'e göre ise, ülke ayrılığının gayrimüslimler arasında mirasa etkisi yoktur.
Gayrimüslimler aynı dinden olmak şartıyla, ayrı ayrı ülkelerde bulunsalar da, birbirlerine mirasçı
olabilirler. Çünkü kitap ve sünnette bunu yasaklayan bir hüküm yoktur (İbn Kudâme, a.g.e, VII, 169; İbn Kayyim,
Ahkâmu Ehli'z-Zimme, Dımaşk 1381/1961,I, 371,, 372; Abdülkerim Zeydan, Ahkâmu'z Zimmiyyîn, 1. baskı, Bağdad
1382/ 1963, s. 532).
Hamdi DÖNDÜREN
ANAYASA
Bir cemiyetin siyasî,
iktisadî, ictimaî çerçevesini ve iskeletini teşkil eden yazılı-yazısız bütün hukukî ilkelerine "anayasa
adı verilir. ı Anayasa kavramı Türkçe'de "esas teşkilât kanunu" ve Arapça'da "düstur" kelimeleri ile karşılanmıştır.
Osmanlı döneminde "Kanun-i Esasi" tabiri revaçtadır. Cumhuriyet döneminde ise anayasa kavramı kitlelere malolmuştur.
İslâm toplumlarında
(dârû'l İslâm'da) arasında bir sözleşme niteliği taşıyan yazılı hukuka pek itibar
olunmamıştır. Zira insanların birbirleri üzerine hüküm koymaları esas alınmıştır.
Aralarındaki münasebetlerin sınırlarını İslâm dini tayin eder. Nitekim: "Kim Allah'ın indirdiği
hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir."2 âyet-i kerimesi, hükmeden ve hükme muhatap olan insanlara
ortak bir ölçüyü belirlemiştir. Hüküm sahipleri (iktidarlar) şeriatı esas almakla vazifelidirler. İbn-i
Abbas (ra) bu âyet-i kerimenin tefsirinde: "Her kim Kur'ân-ı Kerim'i red ve Resûl-i Ekrem (sav)'in sözünü inkâr ederek,
Allah (cc)'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, kâfir olacağı sabittir." buyurmaktadır.3 Âyet-i kerimenin
yahudilerle ilgili olarak nazil olması, hükmünün umumi olmasına mani değildir.
Anayasalar "otorite"
ve "hürriyet" arasındaki dengeleri ortaya koyarlar. Yazılı anayasaların batılı toplumlarda sınıfların
uzlaşmasını sağlayan bir âmil olduğu gerçeği gizlenemez. Batı toplumlarında, sanayi
devriminden sonra, sınıflar arasındaki mücadele kanlı savaşlara dönüşmüştür. Zira bütün
sanayi toplumları; ideolojik temelleri farklı bile olsa, üç özellikte, ortak bir yapıya sahiptirler: Birincisi:
İş bölümü kaçınılmaz hale gelmiştir. İkincisi: Ferdler arasında itibar ve kudrete dayanan
bir enginlik hiyerarşisi ortaya çıkmıştır. Üçüncüsü: Toplumun içinde oluşan ve menfaatleri birbirleriyle
çatışan sosyal sınıfların sayısı artmıştır 4 İşte batı'daki
anayasa hareketleri genel anlamda "Sınıflar arasında, bunların güçlerine göre, bir denge kurmaya yarar."5
Osmanlı devleti'nde
1870'li yıllarda hızlanan kanun-i esasi (anayasa) tartışmaları, Büyük Fransız İhtilâli'nin
etkisinde kalan aydınların meselesi olmuştur. Tabiî bu gizli tartışmaları Giampietri ve İbrahim
Şinasi tarafından yönetilen "İttifak-ı Hamiyyet" isimli tedhiş örgütünün gündeme getirdiği gizlenemez
67 Mart 1867 tarihinde, Sahib-i Saltanat Abdülaziz'e bir ültimatom veren Jön Türkler;
kanun-i esasi ile her şeyin çözülüvereceği hayalindedirler.7 Birinci Meşrutiyet'i 1876 yılında ilân
edildiği 1877'nin başında kanun-i esasi çerçevesinde ilk Meclis-i Mebûsan'ın toplandığı
ve kısa bir süre içinde gayrimüslim ve müslim gibi ayırımları reddettikleri dikkate alınırsa,
mesele daha net kavranır. Çünkü kanun-i esasi isteği İngiltere'den gelmiştir ve Midhat Paşa İngilizlerin
en büyük ümididir.8
İhtilâl sözleşmesi
olan (7 Kasım 1982 tarihinde kabul edilen) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da, "müslim" ve "gayrımüslim" ayırımlarını
reddetmiştir. Nitekim birinci bölümde yer alan "Genel Esaslar"ın 10'ncu maddesi aynen şöyledir:
"Herkes, dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun
önünde eşittirler." Bunun mânâsı sarihtir: Bir müslüman ile, yahudi, hıristiyan veya dinsiz eşit kabul
edilmiştir. Bu hükmün; % 91 gibi, ezici bir nisbetle tasdik edildiği unutulmamalıdır. Elbette Türkiye
dârû'l-İslam (Şer'i devlet) değildir. Demokratik-laik bir cumhuriyettir. Aksini iddia eden ve Ulû' lemr kavramını
yozlaştıran bel'am kılıklı kimselere; 7 Kasım 1982 oylaması şiddetli bir şamar
olmuştur.
Konuya girerken "İslâm
toplumlarında, insanlar arasında bir sözleşme niteliği taşıyan yazılı hukuka (anayasalara)
pek itibar olunmamıştır" diyerek, bir inceliği gündeme getirmiştik. Şimdi bunun sebebi üzerinde
duralım. Bunu genel olarak üç sebebe bağlamak mümkündür. Birincisi; Resûl-i Ekrem (sav)'in
"İyi huylu, şahsiyet
sahibi insanların haddler hariç, ufak tefek kusurlarını affediniz"9 hadis-i şerifiyle yakından alâkalıdır.
İslâm fıkhında "ta'zir" diye nitelendirilen cezalar, ferdin durumuna göre değişir.10 İkinci
sebep; "delâlet-i ve sûbuti zanni" olan hususlarda, ictihad yapılmış ve farklı mezhepler teşekkül
etmiştir. Bu ictihadları tek bir hüküm etrafında birleştirmek mümkün değildir, esasen ihtiyaç da
yoktur. Zira "Ümmetimin ihtilâfı rahmettir."11 hadis-i Şerifi mucibince, bu ictihadlar, birer rahmet vesilesidir.
Şimdi bir misâl üzerinde duralım:19'ncü yüzyılda hazırlanan Mecelle'de bazı çevrelerin "külli", bazılarının
da "umumi" diye nitelendirdiği, kaideler mevcuddur. Ancak bunların bugünkü anlamda bir "anayasa" maddesi gibi tasavvur
edilmesi imkansızdır. Bilindiği gibi genel kaidelerden biriside herhangi bir kanunun anayasaya aykırılığı
tasavvur edilemez. Halbuki Mecelle'nin girişindeki kaideler, tamamen farklı bir durum arzeder. Mesela Mecelle'nin
21'nci maddesi: "Zaruretler, memnû olan şeyleri mübah kılar" şeklinde ifadesini bulmuştur. İslâmî
ıstılâhta zarûret "insanı haram kılınan bir fiili işlemeye veya domuz eti, leş ve kan gibi
"Haram li aynihi" olan maddeleri yemeye iten durum"12 şeklinde tarif olunur. şimdi "ikrah-ı mülci" ile karşılaşan
bir mü'min, diğer bir müslümanı öldürmeye zorlanırsa ne yapacaktır? "Zaruretler memnû şeyleri mübah
kılar" deyip, bu fiili işleyebilir mi? Bu suale cevap aradığımızda, bütün müctehid imamların
"Kesinlikle mübah olmaz" hükmüne rastlarız.13 Eğer bu kaide, bir anayasa maddesi gibi mütalaa edilseydi, ikinci
hüküm saçma derecesine düşerdi. Yine Mecelle'nin 1399-1403'ncü maddelerinde "şirket-i vücûh" üzerinde durulur.l4
Hanefı fıkhı esas alındığı için, bu şirket çeşidi mübah kabul edilmiştir.
Halbûki Şafii Fûkahası'na göre "Şirket-i Vücûh" meşru değildir, haramdır. Zira şirketin
teşekkülü için malın bulunması şarttır 15 Misâlleri daha da çoğaltmak mümkündür. Üçüncü sebebe
gelince: Resûli Ekrem (sav)'in "Âlimler peygamberlerin vârisleridir."15 buyurduğu bilinmektedir. Buradaki verasetin "Ümmet'in
Velâyeti" olduğu hususunda tam bir ittifak vardır. Nitekim İbn-i Abidin: "Sahih olan kavle göre Allahû Teâla
(cc)'nın: `Allah'a itaat edin! .. Resûlüne ve sizden olan ulû' lemr e de itaat edin.' (Nisâ sûresi: 59) âyet-i kerimesindeki
ulû'lemrden murad ûlemadır" hükmünü zikreder.17 Bu âyet-i kerimenin tefsirinde İbn-i Kesir: "Allah (cc)'ya itaatten
murad: Kur'ân-ı Kerim'in hükümlerine uymaktır. Peygambere itaatten murad, sünnete riayet etmek ve ulû'lemr e itaat,
ümmetin velâyetine sahip ûlemayı dinlemek ve emirlerini yerine getirmektir."18 şeklinde izah eder.
Resûl-i Ekrem (sav)'in
Medine'ye hicretinden hemen sonra, orada bulunan farklı dinlerdeki insanlarla yapmış olduğu muahede'yi
"ilk yazılı anayasa" olarak nitelendirenlerin varlığı inkâr edilemez.I9 Ancak bu nitelendirmede gözden
kaçan bir husus vardır. Resûl-i Ekrem (sav)'in Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmettiği gerçeği inkâr
edilemez. Nitekim Kur' ân-ı Kerim'de: "O halde aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet!.. Sana gelen
hakikatten (dönüp de) onların hevâ (ve heves)lerine uyma"2o emri verilmiştir. Dolayısıyla dârîı'1-İslâm'da
ikamet eden bir gayrimüslim de, ceza hukukunda İslâm fıkhına tâbidir.21 Molla Hüsrev: "Gayrimüslim zimmi'nin,
dârû'l-harp'te ikamet eden müs'temen müslümandan daha üstün olduğunu" beyanla: "Zira o bizim dârımız ehlindendir.
Bundan dolayı müslüman, bir zimmîye karşılık "kısas" edilir, müs'temene karşılık "kısas"
edilmez. Aksi yoktur."22 buyurmaktadır. Dikkat edilirse buradaki üstünlük akaidle değil, tâbi olduğu hukukla
ilgilidir. Zımmî, İslâm ahkâmının tatbik edilmesine razı olmuştur ve müslümanlarla aynı
hükümlere muhataptır. Muâmelât ve ailevî münasebetlerinde, mensubu olduğu dinin hükümleriyle amel edebilir. Dârû’l-harp'te
ikamet eden müs'temen (emanlı) müslüman ise kûfür ahkâmına tabidir. Üstünlük buradan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla
Medine'de gerçekleşen Muahede'ye, sırf çağdaş görünmek kaygısıyla "İlk yazılı
Anayasa" demek isabetli bir tutum değildir. İslâm dini, bütün insanları doğuşta hür, eşit ve
kanının masum olduğunu va'z etmiştir. Zimmet ve Emanet sebebiyle, her insan zaruriyyat mertebesindeki
can, mal, nesil, akıl ve din emniyetine haizdir. Bunlar için ayrıca (sanki insanlar veriyormuş gibi) "Yazılı
Anayasa" meydana getirmeye gerek yoktur. Fakat mü'minler, kitap sünnet ve icma ile sabit olan, genel haklarını tesbit
için yazılı metin talebinde bulunabilirler. Bu mutlak surette sabit olan haklarının tasnifi hükmündedir.
Buna anayasa demeye gerek yoktur.
KAYNAKLAR
(1) İslâmî Bigiler
Ansiklopedisi, İst., Eylül 1981, c.I, sh. 218 ("Anayasa" mad.)
(2) Mâide sûresi:
44.
(3) İbn-i Kesir,
Tefsiru'l Kur'âni'l Azim, Beyrut, 1969, Daru'l Marife Yay. c. II, sh. 61 vd:
(4) Raymond Aron,
Sanayi Toplumu, İst.1978, sh. 298.
(5) Geniş bilgi
için bkz. Dr. Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimleri, İst.1974, c.II, sh.203 vd.
(6) Geniş bilgi
için bkz. Niyazi Berkes, Türkiye'de Çağdaşlaşma, İst.1978, sh.269-274.
(7) Namık Kemal,
Tasvir Gazetesi'nin 11 Şubat 1283 tarihli ve 461 sayılı nüshasında bu ültimatomun Mustafa Fazıl Paşa
tarafından kaleme alındığını iddia eder. Fakat daha sonra bizzat bunu tekzip etmiştir.
Araştırmacılar bu ültimatomu Eflaklı (Romen) gazeteci, Gregory Ganaesco'nun hazırladığı
kanaatindedirler. Geniş bilgi için bkz. Niyazi Berkes, a.g.e., sh.275-276.
(8)Ahmed Cevdet Paşa,
Ma'ruzât,1st.1980, sh.236.
(9)Sünen-i Ebû Davud,
İst.1401, Çağn Yaytnı, c. IV, sh.540, Had. No: 4375, Ayrıca, Ahmed b. Hanbel,Müsned c. VI, sh.181.
(10) Molla Hüsrev,
Gurer ve Dürer Tercümesi, İst.1980,c. III, sh.35-40.
(11) Abdurrauf el-Münavî,
Feyzû'I Kadir, Beyrut 1356, c. I, sh.209.
(12) İbn-i Manzur,
Lisânû'I-Arab, Beyrut ty., c. IV, sh.483.
(13) İmam-ı
Serahsî, el-Mrbsut, Beyrut, D. Ma'rife Yay.c. XXIV, sh.76.
(14) A. Himmet Berki,
Açıklamalı Mecelle, İst.1981, sh.238.
(I5) Dr.0sman Şekerci,
İslâm Şirketler Hukuku, İst.1981, sh.238.
(16) Sünen-i Ebû Davud,
İst.1401, c. IV, sh.58, Had.No.3641.
(17) İbn-i Abidin,
Reddü'I-Muhtar, İst.1982, c. I, sh.40.
(18) İbn-i Kesir,a.g.e.,
c. I, sh.519.
(19) İsfâmî Bilgiler
Ansiklopedisi, c. I, sh.218 vd.
(20) Mâide sûresi:
49.
(21) el-Cessas, el-Ahkâmu'l-Kur'an,
Beyrut,1335, c. II,sh.442. Ayrıca bkz. İbn-i Nüceym, el-Bahru'r Raik,Kahire 1311, c. V sh.81.
(22) Molla Hüsrev,
a.g.e., c. IV, sh.257.
|
|
|
| . |
|
ŞAFİİ MEZHEHBi
İmam Şafiî (ö. 204/819)'ye nispet edilen fıkıh ekolü. Şafiî'nin
künyesi,
Ebû Abdullah Muhammed b. İdrîs elKureşî el-Hâşimî el-Muttalibî b. Abbas
b. Osman b. Şâfi' olup H. 150'de Gazze'de doğmuştur. Hz. Peygamber'in dördüncü batından dedesi Abdu Menâf'ın
dokuzuncu göbekten torunudur. İmam Şafiî'nin doğum yılı Ebû Hanîfe'nin (ö. 150/767) vefat yılına
rastlar.
Babası İdris bir iş için Filistin'deki Gazze'ye gitmiş ve orada iken
vefat etmişti. Doğumundan iki yıl sonra annesi onu alıp baba vatanı olan Mekke'ye getirdi. Küçük
yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti. Fasih Arapça konuşan Huzeyl kabilesi arasında şiir ve edeb
öğrendi. Sonra Mekke müftîsi Müslim b. Hâlid ez-Zenâ'den ders alarak, onun yanında fetva verecek duruma geldi. O
zaman on beş yaşlarında idi. Bundan sonra Medine'ye gitti. Orada müctehid İmam Mâlik b. Enes (ö. 179/795)
fıkıhta üstad idi. Mâlik, kendi eseri olan el-Muvatta'ı, İmam Şafiî'nin ezbere okuduğunu görünce
hayretini gizleyememişti. İmam Şafiî, Süfyan b. Uyeyne, Fudayl b. Iyâz'dan, amcası Muhammed b. Şâfi'
ve başkalarından hadis rivayet etti.
Muhammed b. el-Hasan'dan Irak fakihlerinin kitaplarını aldı. Onunla fıkhî
konularda münazaralarda bulundu. 187 H.'de Mekke'de, 195 H. de Bağdâd'ta Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ile görüştü.
Böylece Hanbelî fıkhına, usûlüne, nâsih ve mensûh konusuna muttali oldu. Sonra Bağdad'ta "İmam Şafiî'nin
eski mezhebi" denilen görüşlerini ortaya koydu. 200 H.de Mısır'a geçti ve "Yeni Mezheb" denilen görüşlerini
tasnif etti. Orada iken 204/819'da vefat ederek Karafe denilen yere defnedildi.
İmam Şafiî ilk olarak fıkıh usulünü tedvin etmiş ve bu konuda
"erRisâle" yi yazmıştır. el-Hucce isimli eseri Irak'taki, "el-Ümm" ise Mısır'daki görüşlerini
kapsar.
İmam Şafiî mutlak, bağımsız bir müctehid olup, fıkıh,
hadis ve usûlde imamdı. O, Hicaz ve Irak fıkhını birleştirici bir yol izledi. Ahmed b. Hanbel onun
hakkında; "Şafiî, Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünneti konusunda insanların en fakihi idi" demiştir.
(Vehbe ez-Zühaylı, el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, I, 36,37).
Şafiî Mezhebinin Usûlü
Delil olarak Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas'a dayanır. Şafiî, Hanefi
ve Malikîlerin aldığı "İstihsan"ı reddeder ve "kim istihsan yaparsa kendisi şeriat koymuş
olur" derdi. Masâlih-i Mürsele'yi ve Medinelilerin amelini delil almayı da reddederdi. Bağdad'lılar ona "Sünnetin
Yardımcısı" lakabını vermişlerdi.
İmam Şafiî'nin "eski mezhebi"ni kendisinden dört Iraklı arkadaşı
rivayet etmiştir. Bunlar Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, Za'ferânî ve Kerâbîsî'dir. el-Ümm'de yer alan "yeni mezhebi"ni şu
Mısırlı arkadaşları rivayet etmiştir: el-Müzenî, el-Buveytî, er-Rabîu'l-Ceyzî, er-Rabî' b. Süleymân
ve başkaları. Şafiîlerde fetvaya esas olan yeni mezhep görüşleridir. Çünkü İmam Şafiî eski görüşlerinden
rucû' etmiş ve "Benden kim bunları rivayet ederse ona hakkımı helal etmem" demiştir. Ancak basit
on beş kadar mesele bundan müstesnadır. Diğer yandan İmam Şafiî'nin; "Hadis sahih olunca, benim mezhebim
odur. Böyle bir durumda, hadisle çatışan bana ait sözü duvara çarpın" (ez-Zühaylî, a.g.e., 1, 37; Muhammed
Ebû Zehra, Kitabü'ş- Şafiî, 149 vd.) dediği bildirilir.
Şafiî'nin Fıkıh Usûlünü Tedvini
Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmada, günlük fürû şer'î problemleri çözmede
sahabe devrinden itibaren bir takım usûl kurallarına uyuluyordu. İlk müctehid imamların devrinde de sözlü
olarak nesih kaideleri, mutlak, mukayyed, umum, husus gibi metotla ilgili bilgiler hüküm çıkarmada esas alınıyordu.
Ancak bunlar tedvin edilerek yazılı bir eser haline getirilmemişti. İşte İmam Şafiî ilk
olarak ûsul konularını kaleme alarak "er-Risâle"sini meydana getirdi. Çünkü Şafiî, sahabe, tâbiîn ve kendinden
önceki fıkıh bilginlerinden intikal eden fıkıh servetini hazır bulmuş, İmam Mâlik'ten aldığı
Medine fıkhı ile İmam Muhammed aracılığı ile aldığı Irak fıkhını
birleştirici bir yol izlemiştir. Kendi yetiştiği çevre olan Mekke fıkhını da iyi bildiği
için, fıkıhtaki bu sağlam alt yapı sebebiyle, fıkhın genel metotlarını belirleme yeteneğini
kazanmış ve bunun sonucunda fıkıh usûlünü tedvin etmiştir.
Mezheplerde fıkhın, usûlden önce tedvin edilmiş olmasında bir tuhaflık
yoktur. Çünkü hükümlerde asıl konu fıkıhtır. Usûl ise bir metot ilmi olup, mantık gibi, aklın
doğru ile yanlışı ayırdetme niteliği gibi doğuştan vardır. Aynı konuda birbiri
ile çelişen iki âyet olunca, sonra inenin öncekini neshetmesi, genel hükmün özel hükümle sınırlandırılması
gibi.
Şafiî, dili iyi bildiği için âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmiş,
Kur'an'ın tercümanı olarak bilinen Abdullah b. Abbas'ın ilminin nakledildiği Mekke'de yetiştiği
için nesih konusunu öğrenmiştir.
Şafiîlerin usûlüne mütekellimlerin usûlü de denilmiştir. Çünkü bunların
usûle dair çalışmaları tamamen teoriktir. Mezhep gayreti onların metodunu etkilememiştir. Meselâ;
Şafiî, sükûtî icmaı kabul etmez. el-Âmidî (ö. 631/1233) ise Şafiî mezhebinden olduğu halde "el-İhkâm"
adlı eserinde sükûtî icmaı tercih eder (el-Âmidı, el-İhkâmî Usûli'l-Ahkâm, Kahire (t.y), I, 265). Bu usûl,
kelâm ilminin metot ve konusundan istifade ettiği, felsefi ve mantıkî yönleri bulunduğu için "mütekellimlerin
metodu" olarak nitelenmiştir. Meselâ; kelâm konusuna giren iyi ile kötünün akıl ile bilinip bilinemeyeceği,
peygamberlerin peygamberlikten önce ismet sıfatına sahip (ma'sûm) olup olmadığı ve benzeri konular
da tartışılmıştır.
Şafiî veya kelamcıların metodu ile yazılmış en eski ve
en önemli eserlerin üç tanesi şunlardır. 1) Mu'tezile ekolünden Ebu'l-Hüseyn Muhammed b. Alî el-Basrî'nin (ö.463/1071)
Kitâbü'l-Mu'temed'i,” 2) Şafiî ekolünden İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin (ö.487/1085) "Kitâbü'l-Bürhân"ı,
3), İmam el-Gazzalî'nin (ö.505/1111) "el-Mustasfâ"sı.
Bu üç kitabı Fahruddin er-Râzî (ö. 606/1209) özetlemiş ve bazı ekler yaparak
eserine "el-Mahsal " adını vermiştir. Seyfüddin el-Âmidi'nin (ö. 631/1233) "el-İhkâm" adlı eseri
de aynı nitelikte birleştirici ve özet bir eserdir. Daha sonra el-Mahsûl'ü, Siracüddin el-Urmevî (ö.682/1283) "et-Tahsîl",
Tâcüddîn el-Urmevî (ö. 656/1258) ise "el-Hâsıl " adlı kitaplarında özetlediler. Sihâbuddîn el-Karafi (ö.684/1285)
bu iki kitaptan önemli gördüğü bazı temel bilgi ve kuralları alarak bunları "et-Tenkihât" adını
verdiği küçük bir eserde topladı. Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî (ö.685/1286) de bunun bir benzerini yaptı.
el-Âmidî'nin el-İhkâm'ını ise İbn Hâcib (ö. 846/1442) "Müntehâ 's-Sül
ve'l-Emel" adlı kitabında, bunu da "Muhtasaru'l-Müntehâ" isimli eserinde özetledi. Daha sonra bu özet eserleri bunlara
yazılan şerhler izledi.
Şafiî Fıkhının Dayandığı Kaynaklar
İmam Şafiî ictihadlarını dayandırdığı delilleri
"el-Ümm"de şöyle belirlemiştir: "İlim çeşitli derecelere ayrılır. Birincisi, Kitap ve sabit
olan Sünnettir. İkincisi, Kitap ve Sünnet'te hüküm bulunmayan meselelerde İcmâ'dır. Üçüncüsü bazı sahabîlerin
sözleridir. Ancak bu sahabe sözleri arasında çelişki bulunmamalıdır. Dördüncüsü, ashab-ı kiram arasında
ihtilaflı kalan sözlerdir. Beşincisi, Kıyas'tır. Bu da temelde Kitap ve Sünnet'e dayanır. İşte
ilim bu derecelerden en üst olanından elde edilir" (eş-Şafiî, elÜmm, Kahire 1321-1325, VII, 246).
Buna göre, Şafiî ekolü Kitap ve Sünneti İslâm hukukunun asıl kaynağı
olarak kabul etmektedir. Çünkü diğer deliller de temelde bu iki delile dayanır ve bunlara aykırı olamaz.
Şafiî, Kitap ve sabit olan Sünneti aynı sırada delil kabul eder. Çünkü Sünnet Kur'an'ın beyanını
tamamlar, kısa anlatımlarını (mücmel) genişletir ve bazı kimselerin kavrayamayacağı
inceliklerini açıklar. Buna göre, Sünnetin açıklayıcı durumunda olabilmesi için ilim bakımından
açıkladığı şeyin derecesinde olması gerekir. Birçok sahabîler de hadise bu gözle bakıyordu.
Ancak bu durum, İmam Şafiî'nin Sünneti her yönden Kur'an'a denk saydığı
anlamına gelmez. Çünkü her şeyden önce Kur'an Allah kelâmı, Sünnet Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirleridir.
Kur'an ibadet amacıyla okunur, Sünnet bu maksatla okunmaz. Kur'an tevatür yoluyla sabittir. Sünnetin önemli bir bölümü
tevatüre dayanmaz. İmam Şafiî'ye göre Sünnet Kur'an'ın dalı mesabesindedir. Bu yüzden gücünü Kur'an'dan
alır, onu destekler ve tamamlar. Bu bakımdan açıklayanla açıklanan birbirine denk olmalıdır.
Ancak bunun için, Sünnet sağlam olmalıdır. Bu yüzden, Ahâd ve Mürsel hadisler, birinciler kadar kuvvetli değildir.
Diğer yandan Şafiî, inanç esaslarını belirlemede Sünnetin Kur'an derecesinde olmadığını
açıkça ifade etmiştir (M. Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhı Mezhepler Tarihi, Terc. Abdülkadir Şener,
İstanbul 1978, s. 336, 337)
Şafiîlerin Âhâd Hadisi Delil Alması
Bir, iki veya daha fazla sahabî tarafından rivayet edilen ve meşhur hadisin
şartlarını taşımayan haberlere "âhâd hadis" denir. Hanefiler, senedinde kopukluk olmayan hadisleri
mütevatir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayırırlar. Diğer çoğunluk müctehidlere göre ise, Sünnet,
mütevatir ve âhâd olmak üzere ikidir. Meşhur sünnet ise başlı başına bir çeşit olmayıp
âhâd sünnet kabilindendir. Çünkü meşhur sünnette ilk tabaka ravileri tevatür sayısına ulaşmamaktadır.
Çoğunluğa göre âhâd sünnet; garîb, azîz ve müstefîz olmak üzere üçe ayrılır. Garîb; her üç tabakada veya
herhangi bir tabakada râvî sayısı tek olan hadistir. Azîz hadis; her üç tabakada sadece iki râvî tarafından
rivayet edilen veya diğer tabaka yahut tabakalarda ikiden çok olsa bile tabakalardan birinde râvî sayısı iki
olan hadistir. Müstefîz hadis ise; her üç tabakada üç veya daha çok kişi tarafından rivayet edilen hadistir.
İmam Şafiî âhâd haberi delil olarak alırken sadece senedin sahih ve kesintisiz
olmasını yeterli görür. O, Hanefiler gibi âhâd hadis ravisinin fakih olması, rivayet ettiği hadisle amel
etmesi ve genel kurallara uygun düşmesi, İmam Mâlik'in ileri sürdüğü Medinelilerin ameline uygun düşmesi
gibi şartları öngörmez.
İmam Şafiî hadisi savunurken âhâd haberlerin de delil alınması gerektiğini
şu delillerle ortaya koymuştur:
1. Hz. Peygamber, İslâm'a davet için tevatür sayısında olmayan tek tek
elçiler göndermiştir. Bu elçilere, sayılarının yetersiz olduğunu ileri sürerek karşı çıkan
olmamıştır.
2. Mal, can ve kanla ilgili davalarda iki kişinin şahitliği ile karar
verilmektedir (bk. el-Bakara,2/282). Halbuki iki kişi tevatür sayısında değildir.
3. Hz. Peygamber, kendisinden hadis işitenlere, bir kişi bile olsa bunu başkasına
rivayet etme izni vermiş, hatta buna özendirmiştir. Hadiste şöyle buyurulur: "Allah Teâlâ benden bir söz işitip
bunu başkalarına tebliğ edeni nurlandırsın" (Tirmizi, İlim, 7; Ebû Dâvûd, İlim, 10; İbn
Mâce, Mukaddime, 18; Menâsik, 46; Ahmed b. Hanbel, I, 437,V,183). Diğer yandan Vedâ haccı sırasında irad
edilen hutbede de; hazır bulunanların, bulunmayanlara tebliğ etmesi, kendisine tebliğ ulaşanların,
hükümleri ulaştıranlardan daha iyi kavramalarının mümkün olduğu belirtilmiştir (Buhârî, Alim,
9, 10, 37; Hacc, 132, Sayd, 8; Edâhî, 5; Megâzî, 51; Fiten, 8; Tevhid, 24; Müslim, Hacc, 446; Kasâme, 29,30; Ebû Dâvud, Tatavvu',
10; Tirmizî, Hacc, 1; Nesâî, Hacc, 111).
4. Sahabîler Hz. Peygamber'in hadislerini, birbirinden tek tek rivayet etmişler,
birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmamışlardır (Ebû Zehra, a.g.e., 339, 340).
İmam Şafiî'nin Mürsel Hadisi Delil Alışı
Senedinde kopukluk olan hadise "Mürsel Hadis" denir. Tabiînden olan birisinin sahabeyi;
tebe-i tabiînden olan bir ravinin de tabiîn veya sahabeyi atlayarak doğrudan Hz. Peygamber'den işitmiş gibi
hadis nakletmeleri halinde bu çeşit hadis söz konusu olur. Ebû Hanife ve İmam Mâlik, bu çeşit hadisleri, rivayet
eden râvi güvenilir olursa, başka bir şart öne sürmeksizin kabul ederler.
İmam Şafiî ise mürsel hadisi, bunu rivayet eden tâbiî Medineli Saîd b. el-Müseyyeb
ve Iraklı Hasan el-Basrî gibi meşhur ve bir çok sahabî ile görüşen bir tabiî ise kabul eder. Ayrıca hadisin
şu nitelikleri taşımasını da şart koşar:
1. Mürsel hadisi, senedi tam ve aynı anlamda başka bir hadis desteklemelidir.
2. Mürseli, ilim adamlarının kabul ettiği başka bir mürsel hadis
desteklemelidir.
3.Mürsel hadis, bazı sahabe sözüne uygun düşmelidir.
4. İlim ehli, mürsel hadisi kabul edip çoğu onunla fetva vermiş olmalıdır.
Ancak mürsel hadisle, senedi tam olan hadis çakışırsa, bu sonuncusu tercih
edilir (M. Ebû Zehra, Usûlü'lFıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab' 1377/1958, ts., 111,112).
Uygulamadan örnek: Hz. Âişe (ö. 58/677)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Hafsa'ya bir yiyecek hediye edildi. O sırada ikimiz de oruçlu idik. Bu yiyecekle orucumuzu bozduk. Sonra Rasûlüllah
(s.a.s) yanımıza girdi. Ona durumu anlattık. Allah'ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Zararı yok, onun
yerine başka bir gün oruç tutun". Bu hadis mürseldir. Çünkü ez-Zuhrî (ö. 124/741) bunu Hz. Âişe'den rivayet etmiş,
halbuki onu bizzat Hz. Âişe'den duymamış, Urve b. ez-Zübeyr'den duymuştur (eş-,Sevkânî, Neylü'l-Evtâr,
IV, 319). İmam Şafiî bu yüzden mürsel olan bu hadisle amel etmez ve nâfile oruç tutan kimsenin, orucu bozması
hâlinde, başka bir günde kaza etmesi gerekmediğini söyler.
Diğer yandan yine ez-Zührî'nin rivayet ettiği; "Rehin bırakan kişi
borcunu ödemeyince, rehnedilen şey rehin bırakanın mülkü olmaktan çıkmaz. Rehnedilen şeyin menfaat
ve hasan rehnedene aittir" (İbn Mâce, Rûhûn, 3; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 319-321) hadisini ise, ravisi Said b. el-Müseyyeb
meşhur olduğu için kabul eder. Buna göre, rehin, rehin alanın yanında bir emanet hükmündedir. Onun korunması
konusunda kendisinin bir kasıt veya kusuru olmadan rehnedilen şey hasara uğrarsa rehin bırakanın
borcunda bir eksilme olmaz (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, Terc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara 1990, 80,81).
Şafiî'nin Sükûtî İcma'ı Delil Almayışı
İcma sarih ve sükûtî diye ikiye ayrılır. Birincinin delil oluşunda
bir görüş ayrılığı yoktur. Sükûtî icma'; şer'i bir meselede bir veya birkaç müctehidin görüş
belirttikten sonra, bu görüşe muttali olan o devirdeki diğer müctehidlerin açık şekilde bir katılma
veya karşı çıkmada bulunmaksızın susmalarıdır. Mâlikîlere ve son görüşünde İmam
Şafiî'ye göre sükûtî icmâ delil sayılmaz. Çünkü müctehidlerin bir konuda susması, onların açıklanan
görüşe katıldıklarını gösterebileceği gibi, başka bir nedene de dayanabilir. Henüz o mesele
ile ilgili ictihadî bir kanaate varmamış olması, görüşünü açıklayan müctehidden çekinmesi veya görüşünü
açıkladığı taktirde bir zarara maruz kalma korkusunun bulunması susma nedenleri arasında olabilir.
Kısaca, ittifak gerçekleşmedikçe icma'ın varlığından söz edilemez. Şâfiîlerden sükûti icma'ı
kabul eden el-Âmîdi de buna "zanni delil" deyimini kullanır (M. Ebû Zehra, eş-Şafiî, Terc. Osman Keskioğlu,
Ankara 1969, s. 252 vd.).
Şafiî Ekolünün İstihsana Karşı Çıkması
İstihsan; müctehidin bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde verdiği
hükümden vazgeçmesini gerektiren nass, icmâ, zarûret, gizli kıyas, örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak o hükmü
bırakıp başka bir hüküm vermesidir.
İmam Şâfiî istihsana karşı çıkmış ve bu konuda "İbtalu'l-İstiksan"
adlı bir risale yazmıştır. Bu eserde şöyle der: "Allah'ın, Rasûlünün ve Müslümanlar topluluğunun
hükmü olarak bütün bu zikrettiklerim gösteriyor ki, hâkim veya müftî olmak isteyen kimsenin ancak bağlayıcı
bir delille hüküm ve fetva vermesi caiz olur. Bu da Kitap, Sünnet veya ilim sahiplerinin ihtilafsız olarak söyledikleri
bir görüş yahut bunlardan bazısına kıyas yapma yolu ile olur. İstihsan ile fetva verilmez. İstihsan
bağlayıcı olmaz, o bu anlamlardan birisini de taşımaz". Şâfiî'nin "Cimâu'l-İlm" "er Risâle"
veya el-Ümm" kitabında da bu sözlerin benzerlerini bulmak mümkündür.
Hanefîler istihsanı geniş ölçüde kullanmış, Mâlikîler de bu konuda
onları izlemiştir.
İmam Şâfiî ise "İstihsan yapan kendi başına din koymuş
olur" diyerek şu delillere dayanmak suretiyle istihsana karşı çıkmıştır:
1. Şer'î hükümler ya doğrudan nass'a (âyet-hadis) veya kıyas yoluyla nass'a
dayanır. İstihsan bunlardan birisine dahilse ayrı bir terime ihtiyaç olmaz. Aksi halde Cenab-ı Hakkın
bazı konularda boşluk bıraktığı sonucu çıkar ki bu, "İnsan başıboş
bırakıldığını mı sanır?” (el-Kıyâme, 75/36) âyeti ile çelişir.
2. Kur'an'da Allah ve Rasûlüne itaat emredilmekte, nefsî isteklere uyulması yasaklanmakta
ve anlaşmazlık çıktığı takdirde yine Kitap ve Sünnete başvurulması istenmektedir (en-Nisâ,
4/59)
3. Hz. Peygamber istihsan ile fetva vermez, hevasından konuşmazdı. Nitekim
eşine; "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyen kimsenin sorusuna fetva vermemiş, "Zıhâr" âyeti
(el-Mücâdele, 58/1-4) gelinceye kadar beklemiştir.
4. Hz. Peygamber, kendi kanaatlerine göre, bir ağaca sığınan bir
müşriki öldüren sahabîleri, yine öldürülme korkusuyla "Lâ ilâhe illallah" diyen şahsı öldüren Usâme (r.a)'ın
bu davranışını uygun görmemiştir.
5. İstihsanın bir kuralı, hak ile bâtılı karşılaştıracak
bir ölçüsü yoktur. Serbest bırakılırsa, aynı konuda farklı bir çok fetvalar ortaya çıkar.
6. Sadece akla dayanan bir istihsan anlayışı ortaya çıkarsa, Kitap
ve Sünnet bilgisi olmayanların da bu metodu kullanmaları caiz olurdu (eş-Şâfiî, el-Ümm, VI, 303, VII,
271 vd.; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, 271 vd.).
Ancak burada İmam Şâfii'nin reddettiği istihsanı şer'î bir delile
dayanmaksızın, şahsî arzuya ve sübjektif düşüncelere göre hüküm vermek olarak değerlendirmek gerekir.
Şüphesiz böyle bir istihsan Hanefilerin de kabul etmediği bir şekildir. Nitekim Hanefîlerde bir konuda istihsan
yapabilmek için o meselenin şer'î bir mesele olması yanında şu altı delilden birisine dayanması
şarttır:
1. Nass'a dayalı istihsan. Meselâ mevcut olmayan bir şeyin satışı
yasaklandığı halde (Ebû Davud, Büyü', 70), para peşin mal veresiye bir akit olan seleme izin verilmiştir
(Ebû Dâvud, Büyü', 57). İşte burada ikinci hadise dayanarak kıyas terkedilmekte ve istihsan yoluna gidilmektedir.
2. İcma'ya dayalı istihsan. Meselâ sanatkâra mal sipariş vermek anlamına
gelen istisnâ akdi icmâa dayanır. Çünkü asırlar boyunca buna karşı çıkan bilgin olmamıştır.
3. Zaruret veya ihtiyaca dayalı istihsan. Pislenen kuyunun, bir kısım
suyun çıkarılması ile temizlenmiş sayılması gibi (İbnü'l-Hümâm, Fethu'lKadîr, I, 67 vd.;
İbn Âbidîn, Reddü'lMuhtâr, I, 147 vd).
4. Gizli kıyasa dayalı istihsan. Meselâ; yerleşik kurala göre; özel kayıt
konulmadıkça arazinin satımı ile irtifak hakları kendiliğinden alıcıya geçmez. Bu konuda
vakfın satıma kıyası açık veya celî kıyas, kiraya kıyası ise gizli kıyastır.
Vakıf istihsan yoluyla kiraya kıyas edilerek, irtifak (su içme, su alma, geçit gibi) haklarının vakıf
kapsamına girmesi esası benimsenmiştir (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, 168).
5. Örfe dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre vakfın ebedî olması
gerekir. Bu da vakfın sadece gayri menkullerde olabileceği anlamına gelir. Halbuki İmam Muhammed eş-Şeybânî
kitap ve benzeri vakfedilmesi örf haline gelen şeylerin kıyasa aykırı olmakla birlikte vakfa konu olabileceğine
hükmetmiştir. Bu esastan hareket edilerek nakit para vakıflarına da fetva verilmiştir.
6. Maslahata dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre ziraat ortakçılığı,
kira akdine kıyasla taraflardan birisinin ölümü ile sona erer. Ancak ürün henüz yetişmemiş bir durumda iken
toprak sahibi ölse, emek sahibinin menfaatini korumak için istihsan yapılarak akit ürün alınıncaya kadar uzamış
sayılır (Zekiyüddin Şa'ban, a.g.e., 171).
Sonuç olarak Hanefî ve Şâfiîlerin istihsan anlayışı dikkatlice incelendiğinde
arada önemli bir ayrılığın bulunmadığı görülür. Çünkü Hanefîlerin istihsan yaptığı
meselelerin temelinde daima yukarıda belirtilen delillerden birisi bulunur. Nitekim el-Âmidî'nin belirttiğine göre,
İmam Şâfiî de bazı meselelerde istihsan terimini de kullanarak bu metoda başvurmuştur. Şâfiî'nin
"Mut'anın otuz dirhem olmasını uygun buluyorum", "Şüf'a hakkı sahibinin bu hakkını üç gün
içinde kullanmasını uygun görüyorum" sözleri buna örnek verilebilir (el-Âmidî, el-İhkâm, III, 138).
Şâfiî'nin Sahabe Sözünü Delil Alışı
Şâfiî ûsul bilginlerinden bazıları, onun eski mezhebine göre sahabe kavlini
delil aldığını, yeni mezhebinde bu görüşten vazgeçtiğini söylemişlerdir. Ancak yeni mezhebi
rivayet eden Rabî b. Süleyman el-Murâdî'nin naklettiği başka bir eser olan "er-Risâle" de Şâfiî'nin sahabe
sözlerini delil olarak aldığı görülür (er-Risâle, Halebî baskısı ve Ahmet M. ,Sakir nesri, Kahire
1940, s. 597). Yine Şâfiî, yeni mezhebini kapsayan el-Ümm adlı eserinde şöyle der: "Kitap ve Sünneti bilenler
için özür söz konusu olmayıp, gereğine uymak şarttır. Kitap ve Sünnet'te hüküm yoksa sahabenin veya onlardan
birinin sözlerine başvururuz. Eğer ihtilaflı meselede Kitap ve Sünnete daha yakın olan söze bir delâlet
bulamazsak Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r. anhüm)'ın sözüne uymamız daha iyi olur. Eğer bir sözün Kitap ve Sünnete
daha yakın olduğuna dair bir delil bulunursa, o söze uyarız" (Şâfiî, el-Ümm, VII, 246).
Şeriat İlminin Kısımları
İmam Şâfiî'ye göre şeriat ilmi ikiye ayrılır.
1. Hükümlere kesin olarak delâlet eden nasslarla sâbit olan kesin ilim.
2. Galip zanna dayanan zannî ilim. İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma
girer. Müctehid nasslardan kesin hüküm çıkaramazsa, galip zanla elde edilen ilimlerle yetinir.
Şâfiî Mısır'da yazdığı kitaplarla Bağdad'ta yazdığı
kitapları neshetmiş ve o; "Bağdad'ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine
cevaz vermiyorum" demiştir. Şâfiî'nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi bir konu üzerinde
çeşitli görüşler yer alır. Bazan iki veya üç çeşit kıyas yapılır, | | |
|