Sii ve Sunni( TÜRK ve KÜRT Kardestir) Asagilik Amerika , Israil,ingiltere v.b.katildir

Iman ve Insanlik

Ana sayfa
bunlari biliyor muydunuz?
hadis ilmi ve uydurmalar
Ümmet
Cihad hükmü
Dini Bilgiler ve Fetvalar
hadisler
islami konular
Dini Sohbetler1
Dini Sohbetler2
Olüm Ve Ahiret
dini sohbetler3
mezhep imamlari ve fikih
Iran Kultur Evi
Amerika ve Siyonistler
Iman ve Insan
kiyamet alametleri
MUCIZATI ISLAMIYYE
boykot israel
dini sorular ve cevaplar

   ŞİRK  VE   ÇEŞİTLERİ

Sözlükte "ortak koşmak,ortak etmek" anlamına gelen "şirk" kavramı din ıstılahında; ALLAH'a ilahlığında, isim, sıfat ve fiillerinde, eşi, ortağı ve dengi bulunduğunu kabul etmek, iman ve ibadetlerde başkalarını ALLAH'a ortak koşmak demektir. Bu kimseye müşrik denir. Müşrik, ALLAH'ın varlığını inkar etmez. Ancak ya başka ilahlar kabul edip ALLAH'a denk tutar (Nisa Suresi,36,116), ya ALLAH'tan başkalarına ibadet eder (Kehf Suresi,110); insana, şeytana, puta, ateşe... vb.şeylere tapar yada amellerde gösteriş yapar.

Şirk iki kısımdır:

1. Büyük-açık Şirk : Bu, ALLAH'tan başka ilahlar kabul etmek ve onlara tapmaktır.

2.Küçük-gizli Şirk : Bu, ibadetinde insanlara gösteriş yapmak, dünyevi çıkar için ibadet etmek, ibadette ALLAH'tan başkalarını da gözetmektir. Buna riya da denir.

Şirk; Tevhid esasının (ALLAH'ı bir olarak kabul etmenin) zıddı olup küfrün bir çeşididir. Her şirk, küfürdür; ancak her küfür, şirk değildir. Şirk, sadece ALLAH'a zat, isim ve sıfatlarına ortak koşma veya ibadette ALLAH rızasından başka bir amacı gözetmek sonucu meydana gelir.

Şirk, en büyük zulüm ve günahlardan biri olup tevbe etmeden ALLAH tarafından bağışlanmaz. YÜCE ALLAH; KUR'AN'da şöyle buyurmuştur : " ALLAH; kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Bundan başka günahları ise dilediği kimse için bağışlar. ALLAH'a ortak koşana gelince, o artık haktan pek uzak bir sapıklıkla sapmış gitmiştir." (Nisa Suresi, 116)

 

 

 H a z: M u r a t  Y I L D I Z
..: muratyildiz@patikalar.net :..













Muhakkak ki insan kati bir ziyandadır. Burada ziyan için (husr) kelimesi kullanılmıştır. Manası "helak, dalal (şaşkınlık), zarar, ziyan, noksanlık, ana sermayenin elden gitmesi, iflas" tır. Burada dünya ve ahiret ayırımı yapılmamıştır. Öyleyse insanlar dünyada ve ahirette ziyan içindedir. Ziyan için (el-husr) kelimesi kullanılmamıştır. Böylece bu kelime belirsiz (nekra) hale getirilmiştir. Belirsizlik ya vahamet ve korkunçluğu, yada önemsizliği ifade eder. Burada birinci mana daha doğrudur. Yani bu öyle bir ziyandır ki, mahiyetini ancak Allah (c.c.) bilir. 

 

 



 

 

 


..: B i s m i l l a h i r r a  h m a n i r r a h i m :..

"Muhakkak insan, kati bir ziyandadır" (Asr 2)

Bu ayeti kerimede insan (el-insan) kelimesi ile insan cinsi kastedilmiştir. "El" takısı, İngilizce'deki "the" gibi isimleri belirli hale getirir. Ayrıca Arapça'da bu kelime "istiğrak" (genelleme) için de kullanılır. Burada da istiğrak için kullanıldığı şüphesizdir. Bir sonraki ayette kullanılan "illa" (haricinde, dışında) kelimesi ile yapılan istisna buna delildir. Böylece belirli bir insan değil, bütün insanlar bu kelimenin muhatabıdır. Gene ileride yapılan istisnadan anlaşılacağı üzere burada zikredilen insan, mükellef insandır. Dolayısı ile insan kelimesi ile, akıl baliğ olan, deli olmayan bütün insanlar kast edilmiştir.

Muhakkak ki insan kati bir ziyandadır. Burada ziyan için (husr) kelimesi kullanılmıştır. Manası "helak, dalal (şaşkınlık), zarar, ziyan, noksanlık, ana sermayenin elden gitmesi, iflas" tır. Burada dünya ve ahiret ayırımı yapılmamıştır. Öyleyse insanlar dünyada ve ahirette ziyan içindedir. Ziyan için (el-husr) kelimesi kullanılmamıştır. Böylece bu kelime belirsiz (nekra) hale getirilmiştir. Belirsizlik ya vahamet ve korkunçluğu, yada önemsizliği ifade eder. Burada birinci mana daha doğrudur. Yani bu öyle bir ziyandır ki, mahiyetini ancak Allah (c.c.) bilir. 

Ayrıca husr kelimesi çoğul değil, tekil olarak kullanılmıştır. Burada şöyle bir soru sorulabilir. İnsan yalnızca tek bir ziyan içinde mi? Halbuki pek çok çeşit hüsran var. Razi bunun cevabını şöyle veriyor : "Gerçek hüsran, kişinin Rabb'ine hizmetten mahrum olmasıdır. Diğer hüsranlara gelince, onlar buna göre bir hiç mesabesindedir. Bu tıpkı insanın varoluşunda bir çok fayda ve

gayenin mevcut olması, ama Cenab-ı Hakk'ın 'Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım' demesi gibidir." İfadenin başına "inne" (muhakkak ki) edatı getirilmesi, ve "le fi husrin" ifadesinin başına lam harfinin getirilmesi bunun delillerindendir. 

Buradaki lam harfi ile ilgili iki ihtimal vardır. Birincisi bunun manası, (insan) hüsran yolundadır demektir. İkincisi ise insan hiçbir zaman, kendisini zarardan kurtaramaz demektir. Zira kişinin sermayesi ömrüdür. Ve zamanın akıp gitmesi ile sermayesi tükenmektedir. İnsan vaktini günah için harcamışsa şüphesiz sermayesini doğru kullanamamıştır ve zarardadır. Eğer vaktini mübah işler için harcadıysa, gene ziyandadır çünkü vaktini ibadet ve taat için harcasa idi, sermayesini daha karlı bir işi için kullanmış olacaktı. Ve nihayet vaktini sevap işler ve ibadet ile geçirdi ise de, gene ziyandadır çünkü Allah katında huşunun mertebeleri sınırsızdır ve her ibadetten daha üstünü vardır. O halde insan ziyandan kurtulamaz. Seleften bir kişinin (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Ben, Asr Suresi'nin manasını, bir buz satıcısından öğrendim. Çünkü o satıcı bağırıyor ve 'Ana sermayesi eriyip yok olana merhamet ediniz! Ana sermayesi eriyip gidene merhamet ediniz!..' diyordu. Bunun üzerine ben "Muhakkak insan, kati bir ziyandadır" (Asr 2) ifadesinin manası işte budur dedim. Çünkü insanın ömrü bitiyor, ama insan henüz bir şey kazanmış değil." O halde insan ziyandadır.

"Ancak iman edenlerle, güzel güzel amellerde bulunanlar, bir de birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler böyle değildirler..." (Asr, 3)

İnsan muhakkak olarak içinde bulunduğu hüsrandan kurtulmak için, bu ayet-i kerimede bahsedilen vasıflara sahip olmalıdır. Görüldüğü üzere dört vasıf sayılmıştır. İman, salih amel, hakkı tavsiye etmek ve sabrı tavsiye etmek. Şimdi bunların üzerinde duralım. 

İman: Hüsrandan kurtulmanın ilk şartıdır. Ve yeri itibari ile diğer şartlardan daha öndedir. Burada kastedilen iman, Allah'a (c.c.), meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere, ölümden sonra dirilişe, mükafat ve cezaya, Hz. Muhammet tarafından tebliğ edilen hükümlere inanmak şeklinde tarif edilen "tafsili iman" mıdır; Yoksa, Allah'ın (c.c.) varlığını ve birliğini tasdik ve ikrar, hayır ve şerlerin hakikatlerinin ayrı ayrı olduğunu, Allah'ın (c.c.), insanların hidayeti için peygamberler gönderdiğini, hayırlar işleyip şerden kaçınmak gerektiğini bilmek midir? 

Burada imanın mahiyetini, bir önceki ayette yer alan hüsranın bütün insanlar için kaçınılmaz olduğu ifadesinden anlıyoruz. Bütün insanlar hüsranda olduğuna göre, burada imandan kastedilen yukarıdakilerin ikincisidir. Burada imandan, daha içerikli olanı (tafsili imanı) anlamak, önceki ayetin genelliğine aykırıdır. 

Fakat bu iman sadece ikrarla kalmayacak, kişiyi salih amellerde bulunmaya yöneltecektir. Zira Hucurat suresi 15. ayette "Müminler anca şu kimselerdir ki. Allah'a ve Rasuluna iman ettiler de, sonra onda bir daha şüpheye düşmediler. Bununla beraber, hem mallarıyla, hem canlarıyla Allah (c.c.) yolunda mücahede ettiler. İşte onlar, evet onlar mümin oldukları iddiasında doğru olanlar yalnızca onlardır." buyuruldu. 

Salih ameller: Amel iş demektir. "Salih" ise "salah" kökünden türeyip, iyi yaraşıklı, ve hayırlı manasına gelmektedir. "Salihat" ise "salih" in çoğuludur ve şeriatın onayladığı ve aklın güzel gördüğü, başka bir deyişle akla ve nakle uygun olan güzel işler demektir. Kur'an'da "salihat" "maruf" işler, bunun zıddı ise "münker" işler olarak zikredilmiştir. Bu işler kişinin kendisine faydalı olan ve topluma faydalı olan güzel işler olmak üzere ikiye ayrılır. Birincisine ibadetler örnektir. İkincisine ise Hakk'a çağırma, iyilik etme ve ıslah etmeyle beraber başkasını kemale erdirmeye gayret etme gibi işler örnektir. Şeriatın emrettiği işler de hiç şüphesiz salih amellerdendir. Fakat kendisine herhangi bir peygamberin şeriatı ulaşmayan kimsenin, o şeriattaki füru amellerle sorumlu olamayacağı açıktır. Fakat insanlar genel olarak hesaba çekileceğinden ve iyi davranışlar yapanlarla kötü işlerde bulunanlar bir olmayacağından, bu kimselerden Allah'a (c.c.) iman edip, aklın gösterdiği faziletli davranışlarda bulunanlar şüphesiz heva ve hevesine göre hareket edip, kötü davranışlarda bulunanlardan daha üstündür ve ziyandan kurtulanlar da onlardır.

Hakk'ı tavsiye etmek: "et-Tevasi" kelimesi iki şahıstan birinin diğerine tavsiyede bulunmasıdır. Hakk ise batılın zıttı dır. Doğru ve gerçek olan demektir. Bir görüşe göre burada kastedilen "doğru", kişilerin kendi doğruları değildir. Zira böyle olsaydı, herkes kendi inandığı doğrusunu başkalarına tavsiye eder fakat diğerine göre bu batıl olabilirdi. Doğru olan, insanların "Hakk" ı araştırmayı, deliller ve gözlemlerle "Hakk" a ulaşmaya gayret etmeyi tavsiye etmesidir. Diğer bir görüşe göre "Hakk" dan kasıt, iman, tasdik ve Allah'a ibadet gibi hayırlardır. 

Müminler yalnızca iman edip salih ameller işlemekle kalmazlar. Başkalarının ziyandan kurtulmaları için de gayret sarf ederler. Bunun için emr'i b-il maruf, nehy'i an-il münker yaparlar. Yani "Hakk"ı tavsiye ederler.

Sabrı tavsiye etmek: Manası, sıkıntı ve musibetler karşısında, ibadet etme ve haramları terk etme hususunda sabretmek ve sabretmeyi tavsiye etmektir. "Sabr" ı tavsiye etmek de "Hakk" ı tavsiye etmenin bir parçasıdır. Fakat ayrıca zikredilmiştir. Burada "et-Tevasi" kelimesi tekrarlanarak itnab yapılmıştır. Bu sabrı tavsiyenin önemini vurgulamak içindir. Sabır kelimesi lügatte haps anlamına gelir. Istılahta ise aklın ve şeriatın gerektirdiği şeyler üzerine nefsi haps ve vakfetmek ve bunlara devam etmek, bunun yanı sıra da aklın ve şeriatın men ettiği şeylerden nefsi uzak tutmak ve alıkoymak, bu gibi işlerden kaçınmaktır. İçeriği bakımından sabır üç kısma ayrılır. İlki, heva ve hevesin emrettiği kötü fiillerden nefsi men etmek. Nefiste bunlara karşı duyulan arzu ve iştiyaka karşı nefsini alıkoymaktır. İkincisi, acı ve zorluklara, musibet ve belalara göğüs germek, bunlar karşısında telaş ve heyecan göstermemektir. Üçüncüsü, korkunç ve hatta tehlikeli bir ortamda bir hakkı müdafaa etmek, bireysel ve sosyal bir faydayı himaye etmek, şeref ve namusu korumak hususunda direnip sebat göstermektir. Bu mahiyeti ile sabır, bütün iyi huyların ve erdemlerin anasıdır. Fakat burada bir yanlış anlama söz konusu olabilir. Sabır, miskinlik ve zillet veya, bunlara yol açan herhangi bir şey değildir. Hakarete dövülmeye, sövülmeye, insanlık şerefine uzanan musibetlere katlanmak sabır değildir. Hoşa gitmeyen, insana elem ve keder veren ve çaresi olmayan musibetlere katlanmak sabırdır. Fakat, önlenmesi, giderilmesi veya zararlarının azaltılması söz konusu olan musibetlere rıza göstermek sabır değildir. Bu gibi durumlarda sabır, bu musibetten kurtulmak için ne gerekiyorsa onu yapmaya gayret etmektir. 

Zemahşeri ise sabrı "Dinin emir ve yasaklarına hakkıyla riayet etmektir." Diye tarif etmiştir.

Bu ayeti kerimelerde alabildiğine bir tehdit vardır. Çünkü sayılan vasıflara haiz olmayan insanlar muhakkak ziyan içerisinde zikredilmiştir. O halde Müminler, bu vasıflara sahib oldukları için müjdelenmiş, diğer insanlar ise topyekün uyarılmıştır. 

Ebu Huzeyfeden naklen: "Rasulullah'ın (s.a.v) ashabından iki adam buluştuklarında, biri diğerine "ve'l-asr" suresini okumadan ve birbirlerine selam vermeden ayrılmazlardı"(3)

Ashab'ın bu tutumu, dini bir seremoniden ziyade, birbirlerine bu sureyi hatırlatarak, ayrılmadan önce "bana Hakk ve Sabır olarak tavsiye edeceğin bir şey var mı?" diye sormak içindir.

Allah teala (c.c.) en iyisini bilir.

Salat ve selam, Peygamber Efendimize, onun yakınlarına ve dostlarına olsun.
(
3) Beyhaki, eş-Şuab


Kaynaklar:

Ve'l-Asr Tefsiri - Ahmet Hamdi Akseki
Tefsiri Kebir - Fahruddin Er-Razi
Hak Dini Kur'an Dili - Elmalılı Hamdi Yazır. 
Safvet üt tefasir - Muhammed Ali Essabuni

 
Hazirlayan: Ömer Faruk

Suheyb'den (r.a) Rasulullah'in (s.a) söyle buyurdugu rivayet edilmistir: Sizden önceki milletlerden birinde bir hükümdar ve onun bir sihirbazi vardi. Sihirbaz ihtiyarlayinca hükümdara: "Ben yaslandim, bana bir genç gönder de ona sihir ögreteyim" dedi. Hükümdar ona sihir ögretecegi delikanliyi gönderdi. Gencin yolu üzerinde bir rahib vardi. Yola çiktiginda onun yaninda oturup sözlerini dinlerdi. Rahibin sözleri hosuna giderdi.

Sihirbaza giderken rahibe ugrar, onunla bir süre otururdu. Sonra sihirbaza varinca da, adam delikanliyi döverdi. Bu durumdan rahibe sikayet edince rahip "Sihirbazdan korktugunda, beni ailem alikoydu; ailenden korktugun zaman da beni sihirbaz birakmadi dersin" dedi. O hal üzere gidip gelirken bir gün geçenlerin yolunu kesen büyük bir vahsi hayvanla karsilasti. Kendi kendine "Büyücü mü yoksa rahib mi daha faziletli bugün ögrenecegim " dedi. Bir tas aldi ve "Allahim! Eger rahibin isi sana sihirbazin isinden daha sevimli ise su hayvani öldürüver ki halk yoluna devam etsin" diyerek elindeki kaya parçasini atti ve canavari öldürdü. Halk da geçip gitti.

Bunun üzerine delikanli rahibe gelerek olup bitenleri haber verdi. Rahib de ona, "Oglum bugün sen benden daha üstünsün. Senin durumun kemale ulasti. Fakat yakinda imtihandan geçeceksin. Bir belaya ugrarsan benim adimi verme" dedi.

Bu çocuk anadan dogma körleri, Alaca (Bars) denilen cilt hastaliklarini iyilestiriyor ve daha birçok hastaliklara yakalananlari tedavi ediyordu. Bu durumu kralin yakin dostlarindan olan kör biri duydu. Çesitli hediyelerle delikanlinin yanina gelerek, "Eger beni iyilestirirsen bunlarin hepsi senin" dedi. Delikanli adama; "Ben hiçbir kimseyi iyilestiremem. Sifayi ancak Allah verir. Eger sen Allah'a iman edersen O'na dua ederim. O da sana sifa verir" dedi. Adam hemen Allah'a iman etti. Allah da ona sifa verdi.

Sonra bu adam hükümdarin yanina gitti. Önceden oldugu gibi onun yanibasina oturdu. Hükümdar ona, "Sana gözlerini kim iade etti?" dedi. Adam "Rabbim" dedi. Kral "Senin benden baska bir rabbin mi var?" dedi. Adam "Benim Rabbim de, senin Rabbin de Allah'dir" dedi. Bunun üzerine hükümdar o adami tutuklatti. Çocugun yerini söyleyinceye kadar kendisine iskence yaptirdi. Bunun üzerine delikanli hükümdarin huzuruna getirildi. Kral delikanliya, "Oglum! Senin sihrin, anadan dogma körleri, abraslari (bars hastaligina tutulanlari) iyi edecek dereceye ulasmis, söyle söyle yapiyormussun öyle mi?" dedi. Delikanli: "Ben hiçbir kimseye sifa vermiyorum. Sifayi ancak Allah veriyor" dedi. Bunun üzerine kral onu da tutuklatti ve devamli iskence ettirdi. Sonunda rahibin adini söyledi. Hemen rahib getirildi. Kendisine "Dininden dön" denildi. O reddetti. Bunun üzerine hükümdar testere istedi. Testereyi basinin ortasina gelecek sekilde rahibin tepesine koydular. Testere basini ikiye ayirdi. Arkasindan hükümdarin yakin dostunu getirdiler. Ona da "Dininden dön" dediler. Reddedince onun da tepesine testereyi yerlestirip, basini ortasindan ikiye ayirdilar. Sonra da delikanliyi getirdiler. Kendisine "Dininden dön" dediler. Reddedince, kral onu adamlarindan bir gruba teslim etti. Onlara "Bunu falan dagin tepesine çikarin, dagin tepesine varinca dininden dönmezse onu assagiya atin" diye emir verdi. Onlar da onu götürdüler,daga çikardilar. Çocuk, "Allah'im, diledigin sekilde beni onlara karsi koru" dedi. Bunun üzerine dag sarsildi. Onlar da dagdan assagi yuvarlandilar. Çocuk yürüyerek hükümdara geldi. Hükümdar ona "Yanindakilere ne oldu?" diye sordu. Delikanli hükümdara "Allah beni onlara karsi korudu" diye cevap verdi.

Hükümdar yine onu kendi adamlarindan bir gruba teslim etti. "Bunu büyük bir gemiye bindirin, denizin ortasina götürün. Dininden dönmezse onu denize atin" dedi. Onu götürdüler. Delikanli dua ederek "Allah'im nasil dilersen beni onlara karsi koru" dedi. Bunun üzerine gemi onlarla beraber alabora oldu, hepsi boguldular. O yürüyerek hükümdara geldi. Hükümdar "Yanindakilere ne oldu" diye sordu. Delikanli hükümdara "Allah onlara karsi beni korudu" dedi ve krala, "Sana emredecegimi yerine getirmedikçe beni öldüremeyeceksin" dedi. Kral, "Nedir o?" dedi. Delikanli su cevabi verdi, "Halki bir alana topla, beni de bir hurma dalina as, sonra ok torbamdan bir ok alarak, yayin tam ortasina yerlestir. Daha sonra, 'Delikanli'nin Rabbi olan Allah'in adiyla' de. Sonra da at. Böyle yaparsan beni öldürürsün."

Bunun üzerine hükümdar halki bir meydanda topladi. Onu hurma dalindan asti. Sonra ok torbasindan bir ok aldi. Oku yayin ortasina koydu. Sonra "çocugun Rabbi olan Allah'in adiyla" diyerek oku üzerine atti. Ok delikanlinin sakagina saplandi. Çocuk elini sakagina koyup öldü. (Bu durumu gören) halk "Delikanlinin Rabbi'ne iman ettik" dedi.

Kralin adamlari yanina vararak ona, "Gördün mü korktugun seyi? Vallahi korktugun sey basina geldi, halk iman etti" dediler. Bunun üzerine kral derhal sokak baslarinda hendekler kazilmasini emretti. Hendekler açildi. Içlerinde atesler yakildi. Hükümdar, "Her kim dininden dönmezse onu zorla hendege atin. Ya da kendilerine haydi hendeklere atlayin denilsin" diye emir verdi. Adamlari da dedigi gibi yaptilar. Nihayet kucaginda bebegi ile bir kadin atesin önüne geldi. Kadin duraklayip atese düsmekten çekindi. Kucagindaki "Ey annecigim sabret. Çünkü hak din üzeresin" dedi. [(30) Müslim; Kitab'uz-Zühd ve'r-Rekaik, 3005, Tirmizi.]

Açiklama

Imam Nevevi bu hadisin açiklama kisminda bir çok noktalara deginiyor ve hadisten önemli hükümler çikariyor. Biz bunlardan önemli gördügümüz birinin üzerinde duracagiz: Hak yolda yürürken bütün zorluklara sebat göstermek ve hakki ortaya koymaktan bir an bile geri durmamak. Gerçi mümin ölümle karsi karsiya geldigi anda kalbindeki imani muhafaza etmek sartiyla iki siktan birini seçmekte serbest birakilmistir. Ammar b. Yasir küfrü söylerken Bilal-i Habesi "Ahad, Ahad" diyerek hakki ilan etmeyi tercih etmistir. Allahu Teala onlarin her ikisinden de razi olsun. Fakat daha serefli olani, mübarek olani hak yolda yürürken zorluklara, acilara sabir göstermek ve hakki ortaya koymaktan bir an bile tereddüt etmemektir. Hadistekine benzer bir olay Kur'an-i Kerim'in Buruc suresinde anlatilmakta. Tek suçlari, bir olan Allah (c.c)'a kulluk etmek olan müminler topluca içinde alevli atesler bulunan hendeklere atiliyorlar. Onlar da kundaktaki çocugun gösterdigi sabri gösterip ölümü tercih ediyorlar. Allahu Teala gösterdikleri bu üstün teslimiyetten dolayi onlari yüce kitabinin temiz sayfalarinda aniyor. Bundan daha büyük seref olabilir mi acaba? Biz müslümanlar, bir kismimiz, bolluk ve rahatlikla imtihan ediliyoruz. Gerçi müslümanlari bir vücudun azalari gibi düsünürseniz, acilar içinde kivranmamiz gerekli ama maalesef daha bir vücudun azalari gibi degiliz. Allah (c.c) bizleri de yeryüzündeki diger müslümanlari imtihan ettigi gibi zorluklarla imtihan ederse, eger sabrimizin (imanimizin) derecesini ölçmek isterse ne yapariz? "Böyle bir sinava hazir miyim?" sorusunu her müslüman kendine sormali. Allah (c.c) hakimdir ve en dogrusunu bilendir.


ŞEHİTLİK, İMAN İSTER

SORU: Şehitlik nedir? Kimler şehit olabilir? Günümüzde şehitlikle ilgili farklı yorum ve anlayışlar vardır. Bu konuya ışık tutarsanız seviniriz.  (Ramazan Özdoğan / İstanbul)

 Allah yolunda öldürülen müslümana şehit denir. Şehitlik, Allah katında yüksek bir rütbedir.

Şehit Allah’ın huzurunda diri olarak hazır bulunup rızıklanacağı ve cennete gireceğine şehadet olunduğu için bu adı almıştır. Kur’an-ı Kerim’de şehitler hakkında şöyle buyurulur:

“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz onu anlayamazsınız.” (Bakara, 154)

 

Şehit üç çeşittir

1- Hem dünya, hem de ahiret bakımından şehit. Bu, savaş alanındaki şehittir. Bunun dünya bakımından hükmü şöyledir: Cumhura göre yıkanmaz, kefenlenmez ve üzerine cenaze namazı kılınmaz. Ahiret yönünden hükmü ise, özel bir sevaba kavuşmaktır. Bu şehit, tam şehittir.

2- Sadece dünya hükmü bakımından şehit. Bunlar, kafirlerle veya asi ve yol kesicilerle savaşırken yaralandıktan sonra, hemen ölmeyip savaş alanından başka yere nakledildikten sonra ölen.

3- Savaş dışında zulüm edilerek, yahut suda boğularak, Allah için ilim öğrenirken ölen kimseler de şehittir. Dünya hükmü bakımından bunlara şehit muamelesi yapılmaz. Peygamberimiz (a.s.) hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Her kim malı uğrunda öldürülürse o kimse şehittir. Kim canı uğrunda öldürülürse o kimse şehittir. Her kim dini uğrunda öldürülse o kimse şehittir. Her kim ırzı namuzu uğrunda öldürülürse o kimse şehittir. (Müslim, 2/7)

 

İsyankar, günahkar kişi şehit olur mu?

İsyankar ve günahkar olmak şehitliğe mani değildir. Ölen kişi asi olsa da iman ve amel bütünlüğü içerisinde ölmüş ise o kimse şehittir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz iyilikler, kötülükleri yok eder.” (Hud, 44)

Hz. Peygamber (s.a.v.) de bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Kötülüğün ardından bir iyilik işle ki onu silsin. Doğum neticesinde ölen de şehittir. Hatta zinadan meydana gelme bir çocuğu doğurma esnasında ölen kadın da şehittir. Fakat böyle bir hamile kadın karnındaki  çocuğu düşürmeye çalışırken ölünce şehit olmaz.” (İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbi Zuhayli, 3/107)

 

İmansız kişi şehit olamaz

Uhud harbinde Peygamberimiz’e (s.a.v.) demir zırh ile yüzü örtülü bir kişi geldi de:

“Ya Rasulallah! Hemen harp edeyim de sonra müslüman mı olayım?” diye sordu. Rasulullah (s.a.v.):

“Müslüman ol, sonra harp et.” buyurdu. O da hemen müslüman oldu, sonra vuruştu. Nihayet şehit edildi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.):

“Az işledi, fakat çok kazandı.” buyurdu. (Buhari, 8/277)

Ebu Hureyre, bu hadiseyi bir bilmece haline sokarak, haydi bana bir kişi bildiriniz ki o, bir kere olsun namaz kılmadan cennete girmiş olsun, diye sorarmış.

Allah (c.c.), iman edenlerin amellerini zayi etmez. Şehadet, Allahu Teala’nın mümin kullarına ilahi mevhibesidir. Bunu belirleyen Allah Teala’dır. Kullar, sadece zanni hükümle, hüsnü zan besleyerek umarız şehit olmuştur diye sadece iyi niyetini açıklar.

İmansız olan kafirler hangi şartlarda olursa olsun onlar asla şehit olamazlar. Zira kafirin bütün amelleri seraba benzer. Beklentileri olmasına binaen umduklarını bulamazlar.

Şehitlik, Muhammed ümmetine tahsis edilmiş üstün bir gaye, büyük bir mertebedir. Peygamberimiz (s.a.v.):

“Kim şehit olmayı içtenlikle dilerse, Allah, onu şehitlerin menziline ulaştırır. Bu kişi, isterse yatağında ölmüş olsun.” buyuruyor. (Müslim)

 

Kur’an ve sünneti birbirinden ayıranlar şehit değildir

İman bir bütündür. Bölünmeyi kabul etmez. İnanılması gerekenlerin büyük çoğunluğunu kabul etseniz de, bir veya bir kaçına inanmasanız iman etmiş olmazsınız. Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Allah’ı ve peygamberlerini inkar edenler ve (inanma hususunda) Allah ile Peygamberini birbirinden ayırmak isteyip, bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız diyenler ve iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu işte gerçekten kafirler bunlardır.” (Nisa, 150-151)

Son zamanlarda “sünnetsiz Kur’an sevdalısı” olanların sayısı artmaktadır. Bu anlayışın dinen hiçbir değeri yoktur ve merduttur. Allahu Teala, Kur’an-ı Kerim’de habibine ve O’nun sünnetine uymamızı şöyle beyan buyuruyor:

“Peygamber (s.a.v.) size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr, 7)

Kur’an-ı Kerim’e, din ve imana, Peygamberlerden herhangi birine Peygamberin bir sünnetine, bir hadisi şerife, bir İslam mabedine Allah korusun sövmek, hakarette bulunmak veya bunlardan birini küçümseyip hiçe saymak küfürdür. Tevbe etmeden, imanı, nikahını tazelemeden bu hal üzere ölenlerin ölüm şekli ne halde olursa olsun şehadet gibi muazzam rütbede nasibi yoktur.

Rasulullah’ın da bulunduğu bir savaşta ashab-ı kiramdan biri için, “Ya Rasulallah, falan da şehit oldu.” buyurduklarında rahmet Peygamberi şöyle dedi:

“Hayır o şehit olmadı. Çünkü “ne güzel savaşıyor” desinler diye savaştı, bundan dolayı şehit olamadı. Şehitlik ihlas ister, iyi niyete muhtaçtır. Amelleri niyetlere göre karşılık bulur.”

 

Kötülüğü emredenler ve iyiliği nehyedenler şehit değildir

Mü’min, iyiliği emir, kötülüğü nehiy ile görevlidir. Bu Allah’ın emridir. Allah’ın emrine muhalefet edenler, onun şehitlik gibi bir nimetinden nasipleri yoktur. Hatta kötülüğü emredenlere severek, inanarak itaat edenler, bu hal üzere yaşar ve ölürlerse onlar da şehitlikten nasiplenemezler. İslamî bir kaidedir: Eğer bir mümin avcı ile mecusi bir avcı, iki av köpeğini av için gönderseler de avı hangisinin yakaladığı belli olmaz ise, o avın eti yenmez. İnsanlar ne uğurda, niçin öldüklerini bilmeden gaflet üzere ölürse şehit değildir.

Av için kurallar koyan İslam dini, şehadet için de şartlarını belirlemiştir. Şehitlikten ancak Allah için yaşayan ve ölenler Allah’tan nasiplerini alabilirler. Ayeti Celile, kötülüğü bile bile emredenler hakkında -bırakın şehit olmayı- şöyle buyuruyor:

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil) birbirindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor. Allah, erkek münafıklara ve kadın münafıklara da, kafirlere de içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vadetti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir. Onlar için devamlı bir azap vardır.” (Tevbe, 67-68)

Bu uygulamalarda haramın haram olduğunu bile bile işleyenler günahkar olurlar. Ama harama haram değildir diyerek yanlış yapanlar imandan uzaklaşır. Allah’ın lanetlediği insan sınıfına girerler. “Zamanımız böyledir, ne yapalım.” gibi ham hayallerde bulunanlar günahta ısrar ederlerse Allah korusun ilahi azaba düçar olabilirler.

 

Şehit kimdir?

İman eden ve salih amel işleyen, Rabbına teslim olan, Allah kendisinden, kendisi de Rabbından razı olan, Allah için, Allah yolunda ölendir şehit. Bu hükmü de Allah (c.c.) verir ve onu mükafatlandırır.

Secde etmeye lüzum hissetmeyen, dinin emirlerinden rahatsız olan, baş örtüsünü içerisine sindiremeyen, müslümanları inancından dolayı hakir görenler, gafletle ölenler asla şehit olamazlar. Onlara A, B, C, E şehitleri dense de Allah ve Rasulü’ne karşı savaş açanların ne kendileri, ne de tabileri şehitlik mertebesine ulaşabilirler.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Allah ve Rasulü’ne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak (acımadan) öldürülmeleri.”

Allah’a savaş açanların Allah’tan alacağı yoktur. İçkiyi, kumarı, faizi, zinayı hoş gören ve devamını sağlayanlar Allah’la savaş halindedir.

 

Tavsiyemiz

Bizi ve kainatı yoktan var eden Allah (c.c.), bizden nasıl bir yaşam tarzı istemiş ise rızası doğrultusunda, amel-i salih işleyerek, geçmiş günahlarımız varsa günahlarımıza samimi tevbe etmek, ihsanla yaşayıp imanla ölmektir. İşte o zaman Allah (c.c.), bizleri nice güzel nimetleri ile tezyin eder.

Niyet halis olursa Rabbimiz şehitlik gibi büyük bir nimetle bizi mükafatlandırır.

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i Kur’an’a mahkum et. Amin. 


BİRLİK VE BERABERLİK

(Al-i İmran: 103)

 

            Muhterem Mü’minler !

            Yüce dinimiz İslâm, Tevhid dinidir. Hepinizin bildiği gibi “Lâ ilâhe İllallah:Allah’tan başka İlah (mabut yoktur)” sözüne, kelime-i tevhid denir. Tevhid , tek Allah inancı etrafında birleşmektir.

            Dünya ve âhirette mutlu olmanın yolu, Allah’ın Kitabına sarılmak, birlik ve beraberlik içinde bulunmaktan geçmektedir. Kullarının dünya ve ahirette mutlu olmasını isteyen Yüce Allah;

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı yapışın, parçalanıp ayrılmayın...Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın...”diye emretmektedir. (Al-i İmran, 3/103, 105)

            Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) ise;

 “Cemaattan uzaklaşan Allah’tan uzaklaşır”1, “Birlik rahmettir, ayrılık azaptır”2 “Allah’ın rahmeti topluluk üzerinedir”,3 “müslümanların birbirlerine karşı durumları yekpare bir binayı maydana getiren, perçinlenmiş kayaların birbirlerine karşı durumları gibidir,”4 “sizden biriniz, kendisi için sevip istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olamaz”5 “iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olamazsınız”6 buyurmaktadır.

            Değerli Mü’minler !

            Allah’ı, Peygamberi, Kitabı bir; Kabesi ve gayesi aynı olan müslümanlar Kur’an’ın etrafında birleşmeli, “birlikte dirlik vardır.” ilkesine sarılmalı, asla bölünüp parçalanmamalıdırlar.

            Tarihe baktığımız zaman görürüz ki, birlik ve beraberliğini devam ettiren milletler, yücelmiş ve yükselmişlerdir. Bölücülüğün pençesine düşen milletler ise tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.

            Milli Şairimiz Mehmet Akif ERSOY :

Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez,

            Toplu vurdukça gönüller, onu top sindiremez.

            Sen, ben desin efrat, aradan vahdeti kaldır.

            Milletler için, işte kıyamet o zamandır.

Dizeleriyle bu gerçeği ne güzel ifade etmiştir.

            Ortak değerlerde birleşmeleri gerekirken, asgari müştereklerde bile bir araya gelemeyen milletler kendi sonlarını hazırlamış olurlar. Bu sebepledir ki, Yüce Rabbimiz,

“Ey iman edenler! Allah ve Rasülüne itaat edin, birbirinizle  çekişmeyin; Sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz / devletiniz gider” buyurmakta, ( Enfal, 8/46).

            Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de:

            “Müslüman toplumdan bir karış ayrılan kimse Müslümanlık kisvesini boynundan çıkarıp atmıştır,”7 “Bölücülük yapan bizden değildir,”8 “Allah’ın lütuf ve ihsanı toplum üzerinedir. Kim ayırımcılık yaparsa, cehenneme gitmek üzere ayrılmış olur:”9 öğütleriyle ilahi beyana açıklık getirmektedir. 

            Aziz Mü’minler !

            İslâm dininin, üzerinde durduğu en önemli konulardan biri de birlik ve beraberliktir. Nerede birlik ve beraberlik varsa, orada, bolluk, bereket ve rahmet vardır. Cemaatle kılınan namaz, daha faziletlidir. Bunun nedeni birlik ve beraberlikteki rahmettir.        

                Bize düşen birlik ve beraberliğimizi pekiştirmek, el ele, gönül gönüle, omuz omuza vererek gece gündüz demeden çalışmaktır. Arzu edilen hedefe ulaşmanın sırrı iman, irâde, disiplin ve çalışmadan geçmektedir. Nitekim Yüce Rabbimiz;

            “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanıyorsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.”buyurmaktadır. (Ali imran; 3/139) 

            Ne mutlu, Allah ve Rasülünün buyruklarına uyanlara,

            Ne mutlu, birlik ve beraberlik içinde olanlara,

            Ne mutlu bu duygu ve düşünce ile yanıp tutuşanlara.

 

                                                                       

                                                                                                                          


 

1 Ramüz’l Ehadis C:2. S:341

2 Câmi ü’ssağir. C:1. S:94

3 Câmi ü’ssağir. C:2. S:655

4 Buhari Salat: 881 bab: Edep 36.bab

5 Buhari, İman:7

6 Müslim. İman:93.Hadis

7 Buhari Fiten. 2. Bab

8 Tirmizi Cam’uş-Sağir. C:2. S:547

9 Cami ü’ssağir. C:2 S.655

  Iman ve Islam

besmele2.gif (6994 Byte)

Din Nedir?

Din, Allah tarafindan konulmus bir kanundur. Insanlara, yaratilis gayesini ve varolus hikmetini bildirir. Yüce Rablerine karsi ne sekilde ibâdette bulunacaklarini ögretir. Iyi ve faydali seyler yapmaya sevkeder, zararli islerden de alikoyar.
Din, insan aklinin kendi kendine sorup durdugu, "Ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum?" suâllerinin tatmîn edici yegâne cevab kaynagidir.
Din, imkânlarin tükendigi, ümidlerin söndügü yerde baslayan imkân yolu ve ümid isigi, ilâçlarin dindiremedigi acilarin ilâci, yikik gönüllerin siginagidir.
Din; adâlet, iyilik, fedakârlik, dogruluk, fazilet gibi duygularin hayat menbai, insan vicdanindaki inanma ihtiyacinin tam karsiligidir.
Insanlar, dinleri peygamberlerden ögrenmislerdir.
Peygamberler, vahiy yoluyla Allah'dan aldiklari dinî hükümleri, aldiklari sekliyle insanlara bildirmislerdir. Bu bakimdan, dinlerin hakikî sahibi, Allah Teâlâ'dir. Peygamberler ise dînin hükümlerini insanlara bildiren birer elçi durumundadirlar.

Dinler Kaça Ayrilir?


Islâm âlimleri dinleri baslica iki kisma ayirirlar:
1. Hak dinler.
2. Bâtil dinler.
Tek Allah'a îmani esas alan ve yalnizca O'na kulluk ve ibâdeti emreden dinlere Hak dinler denir.
Hak dinler, Allah'in göndermis oldugu dinlerdir. Bu sebeble bunlara semavî dinler de denir. Hak dinlere, temelini, Allah'in birligine îman ve sadece O'na ibâdet esasi teskil ettigi için, Tevhid dini adi da verilir.
Allah tarafindan gönderilmemis, insanlarin kendilerinden uydurduklari, tek Allah'a îman esasini tasimayan inanç ve fikirlere ise, Bâtil dinler denir.
Hak dinlerin bazilari, sonradan insanlar tarafindan bozulmus, içine dînin aslindan olmayan hurâfeler ve bâtil inançlar konulmustur. Bu gibi, asli hak iken sonradan bozulan dinlere, Muharref dinler denir. Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi... Bunlar baslangiçta Hak din iken, sonradan içlerine hurâfeler ve tevhide aykiri fikirler girmesiyle bozulmus ve birer muharref din olmuslardir.


Muharref dinler de, bâtil dinlerden sayilir.
Insanligin Ilk Dîni Hangi Dindir?
Insanligin ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem Aleyhisselâm'a gönderilen ve Allah'in bir oldugu inancina dayanan Tevhid dînidir. Sosyolojik arastirmalar da insanligin ilk dîninin tevhid dîni oldugunu isbatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi arastirmacisi ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptigi arastirmalar sonucu, bunlarda "tek tanri inanci"nin oldugunu ortaya koymustur. Schmidt'in bu tesbitleri, Durkheim'in, insanligin ilk dininin totemizm oldugu yolundaki iddialarini çürütmüs, bu konudaki yaygin Batili kanâatleri yikmistir.

 

Insan Hayatinda Dinin Yeri Nedir?


Din inanci, insanla beraber dogmustur. Çünkü insanlik tarihinin hiçbir döneminde din duygusundan mahrum bir millete rastlanamamaktadir. Nerede insan varsa, orada bir nevi îman, ibâdet ve din duygusu görülmüstür.
Bundan anlasiliyor ki, din, insanligin yaratilisindan getirdigi fitrî ve zarurî ihtiyacidir. Insanoglu vâr oldukça, din de vârolacaktir.
Filozof Auguste Sabatier bu konuda der ki:
"Diyânet, gayet kuvvetli bir agaç gibi, insaniyetin geçirdigi inkilâplarin hepsinde hayatini muhafaza etmis ve edecektir. Zaman geçmekle, onun kaynagi kurumak söyle dursun, bilâkis, gittikçe o menbain derinlestigini, genisledigini görmekteyiz. Binaenaleyh, insan hayati diyânetle baslamis oldugu gibi, diyânetle kuvvet bulacak, diyânetle nihayetlenecektir."
"Ben niçin dinliyim" suâlini nefsime sorar sormaz, su cevabi aliyorum: Dindarim, çünkü baska türlü olmaya muktedir degilim. Dindar olmak, varligim ve benligim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtir."
Benjamin Konstan ise söyle der:
"Din, insanlik tarihinde en fazla hâkim olmus bir varliktir. Dinî hayat, tabiatimizin degismez vasfi ve ondan ayrilmayan bir özelligidir. Insanin mahiyeti düsünülünce, zihne derhal bir de din fikrinin gelmemesi mümkün degildir..."
Batili ilim ve fikir adamlarinin bu tesbitleri de gösteriyor ki: Insan fitraten dindardir; din duygusu insan tabiatinin zarurî bir ihtiyacidir. Tarihin hiçbir devrinde dinsiz, yani, inançsiz ve mâneviyatsiz bir insan olmamistir.

 

Dinin Fertlere ve Cemiyete Sagladigi Faydalar Nelerdir?


1. Insan, akil ve suur sahibi, varligi üzerinde düsünebilen bir canlidir. Nereden gelip nereye gittigini, niçin yaratildigini, hayat yolunun onu nasil bir sonuca ulastiracagini, vicdâniyla basbasa kaldigi zaman, kendi kendine sorup durmaktadir. Bu konuda tatmîn olmak, içinde gelecege ait olarak beliren endiselerden kurtulmak, sükûnete ve iç huzura ermek ihtiyacindadir. Bu huzuru, insan, ancak insanüstü bir hakikata inanip baglanmakla bulabilir. Bu hakikati ise, ona ancak din verir ve ögretir.
2. Insanligin kendi dünyasinda maddeten ve mânen inkisaf etmesi, gerçek insanlik mertebesine ulasmasi için de, din mutlaka gereklidir.
Bu hususu Bediüzzaman söyle ifâde eder:
"Nev'-i beserin ahvaline dikkatle bakilsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini, vicdanin tekâmülünü, akil ve fikrin inkisaf ve terakkisini telkin eden, yani asilayan seriatlardir. Vücud veren tekliftir. Hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir. Ilham eden dinlerdir. Eger bu noktalar olmasaydi, insan hayvan olarak kalacakti. Ve insandaki bu kadar kemâlât-i vicdaniye ve ahlâk-i hasene tamamen yok olurlardi." (Isârâtü'l-I'caz).

Ayni konuda Ali Fuad Basgil ise söyle der:
"En âliminden câhiline kadar insan, nerden gelip nereye gittigini kendi kendine soracak; insanüstü âlemlerden yüksek bir ideâl mesnedi ve bir hareket ve faaliyet prensibi arayacaktir. Fakat bu aradiklarina ve sorduklarina dînin disinda -ne ilimde, ne de felsefede- tatmin edici ve iç ferahlatici bir cevab bulamiyacaktir. Neticede ya dindâr olup, dinî hakikatlere gönül baglayacak ve insan hayati yasayacaktir, yahut da hayvanlasip, fizikî hisler ve bayagi zevkleriyle yasama yolunu tutacaktir. Bu yol, insanligi uçuruma götürülecektir." (Din ve Lâiklik)
3. Din, cemiyet hayatini düzenleyici ve disipline edici olarak da, insanlik için lüzumlu bir müessesedir.
* Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrilmayan, onu daima murakabe altinda bulunduran mânevî bir bekçidir. Bu bekçi, vicdanlar üzerinde son derece etkili oldugundan, hem insani gizli âsikâr bütün fenaliklardan alikoyar, hem de her nevi iyiliklere sevkeder. "Din, insan ihtiraslarini frenliyen en kuvvetli mânevî bir dizgindir."
* Din sayesinde Allah'in herseyi bilecegini, hiçbir seyin ondan gizlenemeyecegini idrâk eden insanda kuvvetli bir irâde hâsil olur. Böyle kuvvetli irâde ve seciye sahibi kisilerden meydana gelen bir cemiyette ise, âsâyis ve istikrar, nizam ve âhenk bulunur.
* Din her türlü ahlâkî fazîletin kaynagidir. Insanlik için dinin getirdigi ahlâkî sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. Aleksi Betran söyle der:
"Dindar kimselerde mevcut olan îman, ahlâk için pek kiymetli bir istinad noktasidir."
Bir milletin ahlâkî yönden alçalmasi kadar müdhis bir felâket yoktur. Tarih boyunca pek çok milletler, ahlâken tefessüh ettikleri için batmis, tarih sahnesinden silinip gitmislerdir.
4. Dinsizlik, herseyden önce ahlâk fikrini yikar. Çünkü din olmadigi takdirde, ahlâk için hiçbir yaptirici güç kalmadigindan, dinsizlik her türlü kötülügün yayilmasina ve genislemesine ve neticede cemiyetin çökmesine sebeb olur.
Dinsizlik, ayni zamanda hukuk fikrini de ortadan kaldirir. Kendini herhangi bir ahlâkî müeyyideye bagli hissetmeyen dinsiz insan, hiçbir hak ve hukuku yerine getirmez. Eline firsat geçtiginde zulüm yapmaktan, gasbetmekten, her türlü kötülügü islemekten geri durmaz.
"Maddeye tapan ve sehvetlerine esîr olan dinsiz insanda, insanlik seciyeleri silinmekte; fazîlet, ferâgat ve fedakârlik yerine feci bir 'BOSVER' zihniyeti hâkim olmaktadir. Bu zihniyet ise, bir cemiyet için felâkettir."

Islâm'in Disindaki Dinlerin Geçerliligi Neden Kalkmistir?

Tarihin çesitli devirlerinde insanlara ayri ayri peygamberler ve dinler yollayan Allah Teâlâ, son din olarak onlara Islâmi ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i (asm) göndermistir. Islâm'in gelmesiyle Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi eski dinlerin hükmü sona ermistir. Bu, tipki, yeni bir kanun çikinca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkmasi gibidir. Allah'in son dîni ve Ilâhî Kanunu Islâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunlarin geçerliligi son bulmustur.
Islâm disinda kalan dinlerin yürürlükten kalkmasini gerektiren baslica sebebler sunlardir:
1 - Her seyden evvel, eski dinler, yalnizca belli bir zamana ve belli bir muhîtin insanlarina hitab ediyorlardi. Islâm ise, topyekû* bütün insanliga seslenmektedir. Dâveti umumî ve mesaji cihansümuldür.
2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarinin insanlarini muhâtab almislardi. O zamanin insanlarinin seciyeleri kaba ve mizaçlari vahsete yakindi. Ilimde, medeniyette, fikir ve anlayista geri idiler. Ulasim ve haberlesme imkânlari, ibtidai bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inanci, örf ve âdetleri farkli farkliydi. Karsilikli fikir ve kültür alisverisi de oldukça zayifti. Bu yüzden, her muhîte ayri ayri peygamberler gelmesi, baska baska dinler gönderilmesi zarureti vardi. Zaman geçip insanlik ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelismeler kaydedince, eski mahallî dinler artik insanlarin ihtiyaçlarina cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-i Hak da insanlara en son din olan Islâmiyeti gönderdi.
Islâm dîni, 1400 yil evvelki dünyanin insanindan, bugünün ve yarinin modern insanina kadar gelip geçen bütün insanliga hitab edebilme özelliginde olan bir dindir. Bu bakimdan, kiyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir.
3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler, bâtil inançlar karismistir. Allah'in birligine îman esasi, yani tevhid inanci kaybolmustur. Islâm ise, hâlâ ilk günkü tazelik ve safligi ile, bozulmadan durmaktadir.
Netice olarak diyebiliriz ki:
Islâm'in disinda kalan dinler, geceleyin bir sokagi aydinlatan bir fener ve sokak lâmbasi gibidir. Islâm ise, bütün dünyayi aydinlatan günes hükmündedir.
Günes dogduktan sonra, artik sokak fenerine hiç ihtiyaç kalir mi?
Günesin yaninda sokak lâmbasinin aydinliginin sözü olur mu?

Bâtil Dinler Nasil Ortaya Çikmistir?


Hz. Âdem'den (as) sonra, zamanin ilerlemesiyle bazi insanlar nefislerine ve Seytan'in telkinlerine kapilarak tevhid inancindan uzaklasmis, Hak dîne yabancilasmis, bir takim yanlis inançlara saplanmislardir. Böylece bâtil dinler ortaya çikmistir.
Insanlar Hak dinden uzaklasip bâtila saplandikça, Cenâb-i Hak onlara yeni bir Peygamber ve yeni bir din göndermis, onlari tevhid inancina dâvet etmistir. Ancak insanlarin sadece bir kismi bu dâvete uymus, diger kismi ise bâtil inançlarinda israr etmistir. Hattâ bunlar Hakka dönmemekle de kalmamis, dönenlere zorla mâni olma, baski ve iskence yapma yollarina bile basvurmuslardir. Böylelikle her asirda ve her devirde Hak dine inananlarla inanmayanlar arasinda sürekli bir mücadele olagelmistir. Günümüzde de çesitli isimler ve sekiller altinda bu mücadele sürmektedir ve kiyâmete kadar da sürecektir.

Son Din Hangisidir?


Insanligin son dini, tevhid dîni olan Islâm dînidir.
Ilim ve Din Arasinda Herhangi Bir Çatisma Söz Konusu mu?
Ilim, madde âleminin, hayatin ve özellikle insanin nasil vâr oldugunu inceler, bu âlemde cereyan eden Ilâhî kanunlari bulup çikarir. Bu kanunlar sâyesinde insanligin teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazirlar. Din ise, kâinatin ve madde âleminin niçin yaratildigini ve yaraticisinin kim oldugunu ortaya koyar. Özellikle insanin varliklar içindeki müstesna mevkiini, yaratilis gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.
Su halde ilim ile din için: Varlik âleminin sir ve muamma kutularini açan iki anahtardir denebilir. Biri, varliklarin yaratilis seklini, maddî
mahiyetini ortaya koyarken; digeri de yaratilis sebebini ve gayesini açiklamaktadir. Bu bakimdan ortada birbirleri ile çatisan bir durum yoktur. Bil'akis birbirlerini tamamlama söz konusudur.
Ilim ilerledikçe dinî görüslerin iflâs edecegini sananlar, bu noktada yanilmislardir. Bil'akis, ilmin ileriye dogru attigi her adim, her yeni bulus, düsünen insanligi dinî akîdelere biraz daha yaklastirmis ve Allah'in büyüklügünü biraz daha yakindan göstermistir. Söyle ki:
"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamin dayandigi kanunlarin kesfinden ve bu kanunlardan istifade yollarinin arastirilmasindan ibaret olan ilimler", bu muhtesem nizami kuran ve isleten Allah'in varligina en kuvvetli bürhan ve sahidlerdir. O yüce Yaratanin varligini, essiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizami inkâr etmekle mümkün olur. Nizamin inkâri hâlinde ise, ortada ilim kalmaz.
Diger taraftan ilimler, Allah'in yarattigi varliklar âlemini incelediklerinden, yaratilistaki hârikalari, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varliklar üzerinde tecelli eden Ilâhî isim ve sifatlari meydana çikarmaktadirlar. Bu bakimdan, ilimlerin Allah'in isimlerine ayna olduklarini ve herbir ilmin Allah'in bir ismine dayandigini ve hakikatini o isimden aldigini söyleyebiliriz. Bu hususu Bediüzzaman söyle izah etmektedir:
"Her bir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatin, herbir fennin bir hakikat-i âliyyesi [yüce bir hakikati] var ki, o hakikat bir ism-i Ilâhîye dayaniyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyati [çesitli tecellileri] ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarim yamalak bir surette nâkis bir gölgedir.
Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehasi [ulasabilecegi en son nokta], Cenâb-i Hakk'in ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetisip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini müsahede etmektir.
Meselâ: Tib bir fendir. Hem bir san'attir. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak'in Sâfî ismine dayanip, eczahane-i kübrâsi olan rûy-i zeminde [yeryüzünde] Rahimâne cilvelerini, edviyelerde [devâlarda] görmekle tib kemâlâtini bulur, hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-i mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Esyâ, Cenâb-i Hakk'in (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-i kübrâsini müdebbirâne, mürebbiyâne esyada, menfaatlerinde ve maslahatlarinda görmekle ve o isme ve ona dayanmakla su hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkilâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete [sapikliga] yol açar.
Iste sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kiyâs et." (Sözler)
Gerçekten de Bediüzzaman'in isaret ettigi gibi, ilim ve fenlerin hakikatinin Ilâhî bir isme istinad ettigi görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya inançsizlga yol açacagi, veya faydasiz birer mesguliyet mahiyeti alacagi, günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çikmistir.

Iman Nedir?

 

Iman, lügatte, bir sey'e tereddütsüz inanmak ve kesin olarak, içten ve yürekten baglanmak demektir.
Dinî mânâsi ise, Allah'in varligina, birligine, tereddütsüz inanmak ve Hz. Muhammed'in (asm) peygamber oldugunu ve bize bildirdigi seylerin hepsinin hak ve dogru bulundugunu, hiçbir sübhe duymadan kabûl ve tasdik etmektir.

Iman Kaç Kisma Ayrilir?
Iman iki kisma ayrilir:
1. Icmalî îman,
2. Tafsilî îman.

Icmalî Iman Ne Demektir?
Peygamberimizin Allah'tan alip haber verdigi seylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.
Bir kimse, mânâsini bilerek ve kabûl ederek:
"Lâ ilâhe illâllah Muhammedün resûlüllah" dese icmalî olarak îman etmis olur.
Bu cümleye Kelime-i Tevhid denir. Mânâsi sudur:
Lâ ilâhe illâllah: Allah'dan baska hiçbir ilâh ve hakikî ma'bud yoktur.
Muhammedün resûlüllah: Muhammed (asm), Allah'in Resûlü ve Peygamberidir.

Tafsilî Iman Neye Denir?
Peygamberimizin Allah'tan haber verdigi seylerin herbirini delilleriyle bilip inanmaktir. Diger bir ifadeyle, dinin zaruriyatini bütün tafsilât ve teferruâtiyla ögrenip tasdik etmek demektir.

Dînin Zaruriyâti Nedir?
Dînin zaruriyâti, Âmentü'de yer alan 6 îman esasi ile dînin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kildigi ibâdetler ve adam öldürmek, içki içmek, zinâ yapmak gibi haram saydigi fiillerdir.
Bunlari, her Müslümanin teferruâti ile bilmesi ve inanmasi sarttir.
Âmentü Nedir, Âmentü'de Yer Alan Iman Esaslari Nelerdir?
Âmentü, her Müslümanin inanmasi, kabûl edip tasdik etmesi farz olan îman esaslarindan ibarettir.
Âmentü'de yer alan îman esaslari 6'dir ve sunlardir:
1. Allah'a inanmak,
2. Meleklerine inanmak,
3. Kitablarina inanmak,
4. Peygamberlerine inanmak,
5. Âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak,
6. Kadere, hayir ve serrin Allah'dan olduguna inanmak.

Imani Dil Ile Söylemek de Lâzim midir?
Dil ile söylemek imanin sarti degildir. Insan dil ile imanini itiraf etmese bile, kalben inandiktan sonra mü'min sayilir. Ancak îmanini dili ile söylemeyen bir kimsenin kalbindeki îmanini biz nasil bilecegiz? Bu sebeble, dil ile söylemek, kisinin îmani hakkinda hüküm verebilmek ve öldügünde kendisine Müslüman muamelesi yapabilmek için gereklidir. Bunun içindir ki îmanin rüknü, "kalb ile tasdik, dil ile ikrardir" denilmistir. Burada îmanini dili ile söylemek aslî rükün degil, kisinin îmani hakkinda hüküm verebilmek için gereken sarttir. Cemaatle namaz kilmak, dinî bir vecibeyi yerine getirmek de, îmanini dil ile ikrar gibidir, hattâ ondan daha kuvvetli bir alâmettir. Bu konuda Peygamber Efendimiz söyle buyurmuslardir:
"Sik sik camiye gittigini gördügünüz kimsenin îmanina sehadet ediniz. Çünkü Allah Teâlâ, 'Allah'in mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman edip namaz kilan ve zekât veren kimseler îmâr eder'
(et-Tevbe, 18) buyurmaktadir."
Dil ile ikrâr, îmanin temel sarti olmadigi için, bir zorlama durumunda veya buna benzer bir mâzeret karsisinda kalben degil, sadece dil ile inancini inkâr etmek, îmana aykiri söz söylemek dînen câiz olur. Böyle bir duruma mecbur kalan kimse îmandan çikmaz, kalben tasdikini korudugu için de mü'min sayilir.
Nitekim Asr-i Saâdette Ashabdan Ammâr bin Yâsir, mâruz kaldigi agir baski ve iskencelere tahammül edemiyerek imanini diliyle inkâr etmis, böylece ugratildigi iskencelerden kurtulmustur.
Resûlüllah Efendimiz, onun bu hareketini tasvib etmis; kalb îman ile dolu iken, zor karsisinda inkârin, bu îmana zarar vermiyecegini belirtmistir.

 

Amel ve Ibâdetin, Iman ile Alâkasi Nedir?
Amel, insanin inandigi seyleri yasamasi, dînin emrettiklerini yerine getirmesi, yasakladigi seylerden de kaçinmasi demektir. Amelin îman ile yakindan alâkasi vardir. Insan önce bir sey'i benimser, dogruluguna inanir, sonra da o inandigi sey'i yaparak yasar. Bununla beraber amel, îmanin bir parçasi degildir. Yani, insan dînin emirlerini yerine getirmese ve ibâdetini yapmasa dahi, îmandan çikmis olmaz, inancini inkâr etmis sayilmaz. Sadece günahkâr olmus olur.
Ne var ki, amel ve ibâdet, kalbdeki îmani kuvvetlendirir, te'sirini artirir, insani kemâle ve olgunluga ulastirir. Insanin inancinin geregini yapmamasi ise, imanin insan davranislari üzerindeki müsbet te'sirinin zamanla kaybolup zayiflamasina yol açar. Insan davranislari üzerinde îmanin te'sirleri zayifladikça menfî duygular, kötü huylar, zararli arzûlar, günahlar, insanin his dünyasini kaplar. Bâzan bu hâl, onu küfre, yani, îmanini kaybetmeye bile götürür.
Çünkü islenen herbir kötülük ve günah, dînin emirlerine zid her bir amel ve hareket, kalbe isleyip îman *ûrunu lekeler ve siyahlandirir.
Peygamber Efendimiz bu duruma, su ifadeleriyle isaret buyurmuslardir:
"Bir günah isliyen kimsenin kalbinde, siyah bir leke hâsil olur."
Günahlar tekrarlandikça kalbdeki siyahlik artar, îmanin *ûru gitgide zayiflamaya yüz tutar. Bu hâl, kalbin bütünüyle kararip katilasmasina, îman *ûrunun tamamen sönüp kaybolmasina kadar devam eder.
Bunun içindir ki, "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var" denilmistir.

Insanlar Bu Dünyaya Nereden Gelmislerdir?
Insanlar bu dünyaya, ruhlar âleminden gelmislerdir. Allah, insanlarin bedenlerinden evvel ruhlarini yaratmistir. Daha sonra her bir ruha ayri bir beden elbisesi giydirerek onlari su dünyaya göndermistir.
Insanlar Bu Dünyaya Niçin Gelmistir?
Allah'a îman ve O'na ibâdet için gelmistir.
Kur'ân-i Kerîm'de bu hususta söyle buyurulur:
"Cinleri ve insanlari, ancak beni taniyip îman etsin ve ibâdette bulunsunlar diye yarattim." (ez-Zâriyât, 56).
Insanlar Bu Dünyaya Ne Halde Gelirler?
Bütün insanlar, bu dünyaya Islâm fitrati üzere, yani, Müslüman dogarak gelirler. Sonradan büyüyünce herbiri ya kendi akil ve iradesini iyiye kullanarak Islâm fitrati üzere yasamaya devam eder, Müslümanca bir hayat sürerler... Veya menfî çevrelerin te'sirinde kalarak, bu temiz fitratlarini degistirir, Islâm'in disinda bir hayat sürmeye baslarlar. Bu hususa Peygamberimiz, bir hadîs-i seriflerinde su sekilde isaret buyurmuslardir:
"Her dogan, Islâm fitrati üzere dogar. Sonra onu, anasi - babasi (yakin çevresi) Yahudî, Hiristiyan ve Mecusî yapar."

 

Ne Zamandan Beri Müslümâniz?
Kâlû Belâ'dan beri Müslümaniz.
Kâlû Belâ Ne Demektir?
Allah dünyayi ve içindeki varliklari yaratmadan evvel, öncelikle gelmis ve gelecek bütün insanlarin ruhlarini yaratmistir. Bunlari ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmistir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:
- Ben sizin Rabbiniz degil miyim? diye sormustur. Ruhlar da:

Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevab vermislerdir. "Ancak sana ibâdet eder, senden yardim dileriz" demislerdir. Iste bu konusmanin vuku' buldugu zamana, Kâlû Belâ denir.
Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve dogru oldugunu ortaya çikarmak için, su dünyayi bir imtihan yeri olarak yaratmistir. Ve her bir ruhu ayri bir bedene yerlestirerek, onlari belli zaman araliklariyla su imtihan meydanina göndermistir. Böylece insanin önüne iki yol açilmistir:
Ya akil ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ'daki gibi Allah'i Rab tanimakta devam edecektir. Yahut da iradesini ve aklini kötüye kullanarak Rabbini ve Allah'ini inkâr edecek, O'na kulluktan kaçacak, seytan'in yoluna sapacaktir.
Allah'a sonsuz sükürler olsun ki, biz Müslümanlar, Kâlû Belâ zamaninda Rabbimize verdigimiz sözde duran kimseleriz. Insâallah son nefesimize kadar da bu sözümüzde durmaya devam edecegiz.

Allah'a Iman Ne Demektir?

Allah Teâlâ'nin varligina ve birligine inanmak ve O'nu sifat ve isimleriyle güzelce tanimaktir.
Allah'a îman, bütün dinlerin temelidir. Allah'a inanma, O'na dayanma ve ibâdette bulunma ihtiyaci, insanda yaratilistan vardir. Bu duygu, insanla beraber dogmus ve her devirde de olagelmistir.
Allah'in varliginin delillerinden biri de budur. Çünkü fitrat yalan söylemez. Insan fitratinda, madem, bir yüce Yaraticiya inanip dayanma, O'na ibâdet etme, yalvarip dileklerine karsilik bulma ihtiyaci vardir; öyleyse o yüce Yaradanin vâr olmamasi mümkün degildir. Bu, fitratin inkâri demek olur. Baska hiçbir delil olmasa bile, bu fitrat ve vicdan delili, Allah'in varligini anlamamiz için kâfi bir isiktir.
Aslinda, Allah'i inkâra yeltenenler bile, baslari dara geldigi zaman yine Allah'a yönelmek, O'ndan yardim dilemek zorunda kalirlar. Fakat darliktan kurtulur kurtulmaz yine eski hallerine dönerler. Bunun misalerini pek çok görmüs ve duymusuzdur. Bu hususa Kur'ân-i Kerîm su sekilde isâret buyurmaktadir:
"Insana bir zarar dokundugu zaman, yan üstü yatarak, yahut oturarak veya ayakta iken bize yalvarir. Fakat ondan (ilticâsina sebeb olan o) zarari kaldirdigimiz zaman, sanki kendine dokunan bir zarardan dolayi bize yalvaran o degilmis gibi hareket eder. (Eski sapikligina devam eder.)" (Yûnus, 12).
"Gemiye bindikleri zaman (batma korkusundan) ihlâs ile Allah'a yalvarirlar, fakat kendilerini karaya çikarip kurtardigimizda, hemen sirk kosarlar." (el-Ankebût, 65).

Allah'a Imanin Insan Hayatina Te'sirleri Nelerdir?
Allah'a inanan ve O'na sevgiyle baglanan insanin mânevî ufku kâinat kadar genis, huzûru ve nes'esi Cennet bahçesi gibi daima taze ve ölümsüzür.
Gözlerinde îman nuru parlar, sözlerinde hakikat, sevgi ve nes'e çaglar.
Is ve hareketlerinde ahlâk, vekar ve isabet göze çarpar.
O, insanlari hilkat itibariyle kardesi bilir, onlara lütuf ve merhamet gözüyle bakar.
Sefkatlidir, insanlarin dertlerine bir karsilik beklemeden kosar. Boynu büküklerin gönlünü alir, yetimleri bagrina basar.
Kâinatla ve içindeki varliklarla ünsiyet içindedir. Tanis gibidir. Hiçbir hâdise, onu korkutmaz, gözünü yildirmaz. Kalbindeki îman kuvveti ile kâinata bile meydan okuyabilir.
Allah'in kendisine bahsettigi nimetlerden O'nun iradesine uygun sekilde faydalanir ve tadar. Ölümden korkmaz. Zira, ölümü bir hiçlik ve yokluk kuyusu degil, hakikî hayatin ve ebedî saadetin baslangiç kapisi kabûl eder.
Dünyada kendini misafir bilir. Misafirhane sahibi olan Allah'in rizâsi ve izni dairesinde yer, içer ve rahatla yasar. Misafirlik müddeti bitince de bu misafirhaneden huzurla ayrilip ebedî mekânina gider.
Allah'a inanan ve sevgiyle baglanan kimse, inançsizligin verdigi korkunç izdirap ve elemlerden kurtulur.
Allah'a inanan kimsenin, kendine de, baskalarina da hiçbir zarari dokunmaz. Kanunun olmadigi yerlerde bile Allah'in onu her an gördügü inanci, isledigi kötülüklerin cezasiz kalmayacagi korkusu, onu kötülüklerden alikor. Degil kötülük, bil'akis elinden geldigince herkese iyilik yapmaya, faydali olmaya çalisir.
Ruhunu iyi düsüncelerle doldurur, yüksek ahlâka erer, içinden kötü hisleri kovar.
Allah'a inanmak ve O'na baglanmak, insani ayni zamanda gerçek hürriyetine kavusturur. Zira her sey'in Allah tarafindan yaratildigini bilen insan, yaratiklara degil, yaratana kul olur. Mahlûkattan degil, Hâlikdan korkar. Yalniz Allah'a güvenir, dayanir, O'ndan ister, O'na siginir. Kula kul olmaz. Kimseye el açip dilencilik ve dalkavukluk yapmaz.

 

Allah Sevgisi ve Allah Korkusu

Islâm'in insanlara ögrettigi ilâhî esaslardan biri de, Allah'i sevmek ve O'ndan korkmaktir.
Mü'min; nimeti, lütfu ve keremi sonsuz olan Rabbine karsi büyük bir sevgi ve hürmetle baglanacak, O'nun rahmet ve merhametinin her sey'i kusattigini düsünecek, ne kadar günahkâr olursa olsun, O'nun afvindan ümidini kesmiyecektir. Yüce Allah'in rahmet, sevgi ve sefkati sonsuz ise de, bunun yaninda kahr ve azâbinin siddetli oldugunu da unutmayarak O'ndan korkacak, gazabindan emin olmayacaktir.
Korkunun ifratindan yeis, yani, ümidsizlik dogar. Pek fazla ümidlenmek ise, insani gaflete atar ve âkibeti umursamamaya götürür. Bu bakimdan Allah'in azâbindan emîn olmak da, rahmetinden ümîd kesmek de dînimizde yasaklanmistir.
Su halde mü'minin kalbi, Rabbinin huzurunda, korku ile ümid arasinda O'na lâyik bir kul olma heyecaniyle çarpmalidir.
Kur'ân-i Kerîm'de mü'minlerin bu vasfina su sekilde dikkat çekilmektedir:
"Mü'minler, Allah'in rahmetini umarlar ve azâbindan da korkarlar..." (el-Isrâ, 57).
"Allah'a korku ve ümid içinde dua ediniz" (el-A'râf, 56) buyurulmaktadir.
Imanin kemâline delâlet eden bu hâle beyne'l-havf ve'r-recâ, yani, korku ile ümid arasinda olma hâli adi verilir.
Gerçekten de Allah'a olan îmanin kemâli, sadece Allah'i sevmek veya sadece O'ndan korkmakla gerçeklesemez. Ikisinin bir arada bulunmasi gerekir. Insan, sevginin verecegi nazlanma ve simarikliktan ve rahmetine güven duygusunun sevkedecegi taskinlik ve itâatsizlikten, ancak Allah korkusu ile kurtulabilir...
Sadece korkunun verecegi ye's ve ümidsizlik halinden insani kurtaracak da, Allah sevgisi, rahmetinin genisligine ve afvinin sonsuzluguna olan inançtir. Bu sebeble "Hayrin basi Allah sevgisi; hikmetin basi da Allah korkusudur" denilmistir.
Aslinda, Allah'a olan sevgi kadar, O'ndan korkmak da son derece tatli ve zevkli bir haldir...
Allah korkusunda nasil bir lezzet ve ruhî haz oldugu su sekilde izah edilmistir:
"Ârif-i billâh, aczden, mehafetullah'dan (Allah korkusundan) telezzüz eder. Evet, havf'da (Allah korkusunda) lezzet vardir. Eger bir yasindaki bir çocugun akli bulunsa ve ondan suâl edilse, "En leziz ve en tatli hâletin nedir?" Belki diyecek: "Aczimi ve za'fimi anlayip validemin sefkatli sinesine sigindigim hâlettir..."
Halbuki bütün vâlidelerin sefkatleri ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir (Allah'in rahmetinin küçük bir tecellîsidir).
Onun içindir ki kâmil insanlar, aczde ve havfullah'da öyle bir lezzet bulmuslar ki kendi havl ve kuvvetlerinden siddetle teberrî edip Allah'a acz ile siginmislar, aczi ve havfi (korkuyu) kendilerine sefaatçi yapmislar..." (Sözler)
Allah'i sevmek ve O'ndan korkmak hususunda Peygamberimiz de söyle buyurmuslardir:
- "Mü'min kimse, Allah'in azab ve ikabinin miktarini bilseydi, hiçbir kimse Cenneti ümid etmezdi. Kâfir de Allah'in rahmetinin ne kadar çok oldugunu bilseydi hiç kimse O'nun rahmetinden ümid kesmezdi."
- "Cennet size ayakkabinizin bagindan daha yakindir, Cehennem de böyle..."
- "Sagilan süt memeye girmedigi gibi Allah korkusundan aglayan kimse de Cehenneme girmez. Allah yolunda çarpisirken husule gelen tozla Cehennemin dumani birlesmez."
- "Allah katinda iki damla ve iki izden daha sevimli bir sey yoktur.
Iki damla:
* Allah korkusundan dolayi gözden akan yas,
* Allah yolunda dökülen kan damlalaridir.
Iki iz'e gelince:
* Allah yolunda alinan yara izleri ile,
* Allah'in farzlarinin birini îfa ederken husûle gelen eserlerdir."
- "Herhangi biriniz ölürken Allah'a hüsn-i zan etmeksizin (afv ve magfiret edecegini ummaksizin) ölmesin."

@ Ekrem Yolcu

Bu yazi dizisi, bir "Dost Aile" nin yalnizligini, acisini paylasmak icin hazirlanmistir....

 

Gözlerinin ArdI Evren, Evrende Bir Baska Evren: iman

Selâm Olsun Sana Hey Can' imin Dost' u Dost!

 

Can'in Ask'indan baska neyimiz var ki verecek?

Kumlari ayaklariyla tarazlarken gozleri taneciklere takili. Hicbiri bir digerine benzemeyen buyukluk ve cesitte milyonlarca parcacik. Diz cokerek avucuna aldigi bir avuc kumda sonsuz bir evren donuyor. Gozleriyle gorebildigi kristallerin isik oyunu sadece. Peki ya goremedikleri? Goremiyor diye yok mu? Var... Elbette var. Hem zaten bilimsel filan bir aciklamasi da var. Ayrica salt o goremiyor diye yok olsaydi, RUH'un da yok olmasi gerekirdi. Oysa ki var... Bilimin yetersiz kaldigi ama var olan bir parca, RUH... Son kez tarazlayarak kumlari aksamin serinliginde ayriliyor kumsaldan. Sahil yolunda ilikca esen ruzgarla mest; yururken kollarini acarak iki yana, kus olup ucuyor. Atmacanin avinin etrafinda donusu gibi daireler ciziyor boslukta. Bir daire.... bir daire daha...hersey donuyor bak! Oysa ki bas donmesi hafifleyince yanilsamanin tam ortasinda buluyor kendisini. Aslinda hersey parca birimde donmuyor mu? donuyor elbet! Hani su bilimin de kanitladigi cinsten. Ic ice halkalar halinde, az once atmaca olup ucarken cizdigi halkalar gibi hem de! Tam ortasinda "Bir" var halkanin. Halkadan halkaya...birinden digerine....SIR'dan....SIR'a... SIr, sIr.... diye dusunceleri ucusurken caddeyi geciyor hizli adimlarla. Merdivenleri ikiser ucer atliyor.

Baska bir zaman ve mekanda beyaz onluguyle acele Fiziko Kimya Laboratuar'inin kapisindan girerken duydugu telasi animsiyor. Ayni duygu, ayni telas, nerede kayitli, nerede yazili bu! Oysa ki taaa icinde taniyor onu! yasiyor cunku! bilmenin otesinde yasiyor! duygular bilinmez! yasanir cunku! Hersey kendi yorungesinde pek de telassiz ve emin donmeye devam ederken Kimya'da bir de guzel temel prensibe oturttuklari bu donmeye "Var"lik eslik ediyor. Hani yine su gormedigi ama var olan cinsten... Hani en kucuk parcasi atom olan öz... Ufffff halkalar buyuyor...buyuyor! yok yok.. belki de kuculuyor, merkeze iniyoruz, derine, en derine, oze, baslangica, kuculuyor muyuz? buyuyoruz ..buyuyoruz... hey!

Merkeze indikce buyuyen bir tek "var"lik....bir tek, en merkezde sonsuz buyuk "varlik"!

Beyninde kosusan sorular cok ve karmasik iken bilmem kacinci deneye baslamisti.. "Kagit Kromatografisi ile Madde Tanisi" deneyine.. Kagida bir goz atmis, dumduz bir butunlukten baska bir sey gorememisti de, bir damla "baslatici" ile hersey gunyuzune cikivermisti bir anda! Tipki uzun bir yoldan sonra su yuzune kavusan derin su yaratiklari gibi rengarenk, islak, farkli buyuklukte ve hep nedense halka ile baslayan! Sanki renklerin buyusunde, aklinin otesinde eline aldigi kagidi evirmis, cevirmis, goremedigi "var" in bir baslatici ile birden bire karsisina cikisi ile bir kez daha saskin ve az da hayran ayrilmisti laboratuardan... Film seridi gibi animsadigi bu saskinlik ve hayranlik anindan, bilime duydugu sukran ve bilim adami olma seciminde pek de isabetli olan karariyla gururlandigi gunu animsadiginda evin los ve sicak havasinda, sessizlikle kucaklasti. Paltosunu cikarip asmaya calisirken; dusuncelerinde kopan firtinalarin evde hukum suren sessizlige ne denli tezat teskil ettigi de ayri bir hayranlik konusuydu onun icin.

Iki ayri dunya ic ice! O, evren icinde basit bir nokta.......... .......ve, onun aklinin icinde evrenler!......

Dusuncelerinin tutsaginda yaklasirken odaya iceride acik televizyonun "Kesifler Kanali" nda bir doga harikasina ilisiyor gozu. Afrika'nin bilmem hangi ulusal parkinda bir zurafanin dogum anini inceliyor bilim adamlari. Her ani saptanan bir dogumdan sonra, minik yavrunun daha bacaklarinin ustunde durmaya gucu yok. Pat! diye devriliyor bir yanina. Tekrar kalktiginda annesinin on bacaklarinin arasinda birseyler araniyor, tekrar dusuyor. Ikinci kez kalktiginda annenin arka bacaklarinin arasinda besin kaynagini, memeyi buluyor. Daha dogali yalnizca birkac dakika olmus! Bilim adamlari calismalarini tamamlamis ve zafer sarhoslugu ile mutlu ayrilirken parktan, onun akli hala zurafa yavrusunda! Yavruyu daha dogar dogmaz meme aramaya iten gucun, hatta ve hatta bacaklari uzerinde durmaya yetmeyen fiziki gucun otesindeki bu kutsal gucun nereden ve nasil kaynaklandigi sorulariyla bombardiman ediyor kendisini! "Ic gudu" ya da "Ic durtu" seklinde bilimin aciklamaya calistigi bu ogretilmemis ama orada "var" olan gucu oraya kim ya da ne koydu? nereden geldi o guc?

Tipki icinin tum aletlerinin yerlestirilmesinden sonra, kasasi gecirilerek kullanima hazir olan bilgisayarin insan hizmetine girebilmesi icin en alt duzeye yerlestirdigimiz "baslatici" ilk yazilim gibi iste! O yazilim olmadan bos bir teneke kutudan baska nedir ki bilgisayar dedigimiz!......

Televizyonu kapatarak, mutfaga cay suyu koymaya ilerlerken gozu kitapligin alt raflarindaki 'Bilgisayar Mimarisi' kitabina ilistiginde aslinda suda tas kaydirmaca oyununda oldugu gibi bir dusunceden digerine atlamayi seviyor. Basi dusuncelerle donerken, mimari dersinde yaptigi cizimlerde her bir kutuyu sifir ve bir ile doldurdugunda bile onu sasirtan kucucuk baska bir nokta ise sifir...0..... Oyunun son halkasi artik.... Yoksa ilk halka mi?....Ic ice halkalar......sir.....sirlar.........

"sahi nicin sifir bile bir halkadir?!" diye sordugunda artik o gunku dusunce atlama oyununun sonuna geldigini duyumsuyor. Iste bu son noktada, kendi hur iradesiyle, sorgulayarak geldigi sonun baslangic noktasinda o, herseyin en basi olan "var" i kucakliyor, "bir" olani, hep olani, sonsuz olani, essiz olani kucakliyor. Huzur icinde yerlesirken koltuguna ozgur iradesiyle varmis oldugu bu inancin tadini cikariyor....yavas..yavas....en ust noktasinda inancin...huzur icinde gulumsuyor simdi...:))) I M A N ......

Yukarida dusuncelerini paylastigimiz bu insanin, ondan once gelmis ve sonra gelecek olan digerlerinin calismalarini gelistirmek icin ortaya koyduklari sabir ve emek de bir "inanç" isi degil mi? Her ne olursa olsun insanlarin yatirim yaptiklari, islerinde harcadiklari emek ve sebat da bir iman. Bu iman da saygiya deger! Burada konusacagimiz Iman ise, Islam terminolojisinde kullandigimiz, Alemlerin Rabbi olan Allah'a duyulan iman.

Islam Iman'i Allah'a, kitaplarina, meleklerine, peygamberlerine, ahiret gunune duyulan en ustun inan olarak tanimliyor. Ya da bir baska deyisle Iman; insanin kendi ozgur iradesiyle Allah'in varligina, birligine kesin olarak baglanmasidir.

Kumsaldaki sonsuz sayida ve bicimdeki kum taneleri arasinda aradigi, istedigi, bekledigi, ozledigi, arastirdigi, "neden" ve "nicin" lerle sorguladigi cevheri bulup kendi hur secimiyle eline almasidir Iman.

Kavustugu cevherin uzerindeki tozu silip, eliyle ovusturup temizlemesi, daha sonra tekrar ve tekrar kullanmak icin hazirlamasi sirasinda yaptigi hersey ise imanin ozel anlami kapsami icine girer.

Imanin insandaki yeri ise KALP'tir. Kalp ise, biyolojide sozu edilen yurek degil; bilimin varligini kabul ettigi ancak kanitlayamadigi RUH'un evidir.

Mevlânâ terminolojisindeki Can'in evidir bir baska deyisle....

Ozel anlamiyla iman, genel anlamdaki imanin davranis ve hareketlerle mukemmellestirilmesidir.

Kendi yorungelerinde donup duran atomlardan, kagit kromotografisinde rengarenk ucusan lekelerle karsimiza cikiveren surekli bir devinim sergileyen varlik ve olusu onaylayan Kur'an; gozu kapali, bilincsiz ve koru korune duyulan iman yerine her zaman "beyyine" dedigimiz acik delil olayini kutsayarak "neden" ve "nicin" seklinde sorgulamayi adeta insana emreder.

Yine Kur'an-i Kerim'de iman hep "amel" dedigimiz is, devinim, olus ile birlikte kullanilir. Varlik ve olusun tam ortasinda olan insan, gercekligi bizzat yasayarak, tadina vararak, ona katilarak algilayabilir. Yoksa salt bilgi ile, teori ile "Mutlak" varliga ulasilamaz. Çunku Mutlak Varlik salt bilinmek icin degil ayni zaman da yaklasilmak icindir. Sorgulayarak, arastirarak ve beyyine ile ulasilan iman mutlaga varisin tek yoludur.

"Baslatici" olana ulastigimiz halkalarin her birine Tasavvuf diline gore "Sir" dersek eger; bu sir ancak ve ancak icine girilerek, yasanarak cozulur.

Kur'an-i Kerim iman konusunda iki daire tespit ediyor: Genis daire, ozel daire. Genis daire, yeterlilik sartinin yer aldigi kusatici bir daire. Ozel anlamda iman dairesini Yasar Nuri Ozturk su sekilde tanimliyor: "ozel veya dar anlamda iman dairesi ise, Muhammedi tavir ve tarz uzre benimseyip sergileyenlerin mukemmelliklerinin tecelli ettigi dairedir." Islam'a gore Muhammedi tavrin bir ifadesi olan namazin kendisi bile disiplinli, devamli ve sistemli bir devinimdir.

Varlik ve olusa bizzat katilarak sahip olunan imanin dinamikligini ortaya koymak icin namazi ornek olarak kullanalim: Muslumanligi kalben ve dil ile kabul etmis, dinin gereklerini yerine getirerek namazlarini da kilan dindaslari dusunelim.

Tam simdi, su anda dunyanin herhangi bir yerinde, herhangi bir musluman namaza durdugunda, baska bir noktada, saat farki nedeniyle baska bir vaktin namazina duran bir diger Muslumanin bu davranisi yil, ay, mevsim, saat ayrimi olmaksizin gecmisten gelecege surup gidiyor. Kulli RUH'a ulasmak icin kulli bir hareket sergileniyor, tam simdi su anda, ister gece, ister gunduz. Bu davranisin zaman ve mekani yok. Ayni sekilde Ehl-i Kitap'a uyan diger dinlerdeki -genis dairedeki-  imandaslarimizin da ibadetleri zaman ve mekansiz ve evrensel olarak devam edip duruyor. Tipki evrenin devamli bir is ve olus halinde olmasi gibi!

Imanin insana verdigi huzurun bedeli ise yine Tasavvuf'a gore "cile" cekmek dedigimiz yasamin engebeli, dikenli yollaridir. Bu cile sayesinde iman olgunluga erisir. Bu sekilde olgunlasmis imani Kur'an-i Kerim "ask" olarak tanimlar.

Kur'an-i Kerim ayni zamanda Ankebut(52.)'de batil imandan soz eder. Batil iman ise, imanin yikici ve yanlis bir gorunumudur. Imansizliga duyulan iman ise inkardir. Yikici bir iman bicimi olup, mutlak anlamda o da bir imandir.

Onemli olan insanin kendi hur iradesiyle iman duyabilmesidir ve bu secim her zaman ve daima bir inkari bunyesinde tasir.

Yani bir baska deyisle; inkar eden bir kisi Yaratici Kudret'i inkar edecek, iman sahibi olan bir kisi ise bu Yaratici Kudret disinda sunulan ve bu kudret yerine koyulani inkar edecektir. Akilda kalici olmasi nedeniyle bir ornekle basitlestirirsek; "La ilahe illallah" cumlesi de inkar ile baslar. (La = yoktur, ilahe= ilah, illallah=Allah'tan baska).

Iman'in Allah'in varligina, birligine, meleklerine, kitaplarina, peygamberlerine, ahiret gunune inanmak oldugunu soyledigimiz ve genel daire diye niteledigimiz anlam tek basina yeterli degildir. Imanin; Muhammedi tavir ve tarz ile guzellestirilmesi gerekir. Ancak dikkat etmemiz gereken nokta Muhammedi tarzi yerine getiren muslumanlarin hepsinin de cennete gidecekleri gibi bir sartin olmamasidir. Cok onemli bir diger nokta ise; Ehl-i Kitap'a uyan diger dinlerdeki insanlarin cennete gitmeyecekleri seklindeki dusuncenin yanlisligidir. Nitekim; Ali Imran Suresi 64. ayet, genis cercevedeki kaynasmayi ortaya koyarak, Muhammedi mu'minlerle Ehl-i Kitap'i birlige cagirirken soyle der: "Ey Ehl-i Kitap! Gelin, bizimle sizin aranizda ayni olan kelimeye: Allah'tan baskasina ibadet etmemeye, O'na herhangi bir seyi ortak kosmamaya, Allah'i birakip da birbirimizi rabler edinmemeye gelin..."

Bu cagri, genel cercevede imana, Allah'a imanda birlesmeye yonelik en guclu ve evrensel cagirdir.

"Varlik", "can", "cile" gibi terimlerle Tasavvuf'a dokundugumuz Iman konulu yazimiza burada nokta koyarken, gelecek hafta Tasavvuf'a bir parca daha yaklasmak umidiyle...

24 Ekim, Cuma, 1997
Saglicakla!
Handan Öz

Seherin Sahibi Kuslardir

İ Copyright 1996-1999, sirçasaray.turkiye.org, Handan Öz

 

 

 

İMAN NURU

Her şeyin Tek’in takdiri, dilemesi ve yaratmasıyla meydana geldiğini; olanın, olandan başka türlü olmasının da mümkün olmadığını idrak eden “Basiret”; bunu, kendisinde açığa çıkan “iman nûru” ile yaşayabilmekte ve kavrayabilmektedir!. Bu “iman”la da, Allah Rasulü'nü görmemiş, duymamış olsa bile, sonuçta Cennet boyutunun bir ferdi olur!…

İnsan, tüm ömrünü şartlanma yollu, şartlanmaların kendi bünyesinde oluşturduğu mantık düzenine göre geçirir. Ve bu şartlanmalarının oluşturduğu mantığının kabul edemediği şeyleri de bir türlü özümleyemez ve reddeder.

İşte “iman nûru” bir kişide oluştu mu, artık o kişi mantığına ters düşeni reddetmeyi bırakarak, o şeyin olabilirliğini araştırmaya başlar. Zihin kapasitesinin ötesinde bir şeyler olabileceğini düşünebilir. “Her şey benim bildiğimden ibarettir, en büyük benim, benim bilmediğim olamaz, mantığımın kabul etmediği şey yoktur“ izansızlığından kurtulup, yeniye, ileriye, algılayamadığına açık bir hâle gelir.

İşte bu algılayamadığını inkâr etmeyip, olabilirliğini düşünme ve inanma hâlini “İMAN NURU” diye tanımlarız.

İnsanı sürekli yeniye, ileriye, bilmediklerine, algılayamadıklarına açık bir hâle getiren özellik “İMAN NURU”dur!.

 

ANA RAHMİNDE 120: GÜNDE İMAN  NURU VERİLMEMİŞSE,

O KİŞİ BİR DAHA İMAN NURUNU ELDE EDEMEZ!

Kişi de iman nuru yaratılmamış, var edilmemiş ise, o kişi şaki olarak gider.

Kişide iman nuru yaratılmış ise, o kişi saîd olarak gider. İman nuru var olmamış kişinin sonradan iman nurunu kazanması mümkün değildir.

Ana rahminde 120 nci günde o kişiye iman nuru verilir. İman nuru verilmemişse, o kişi bir daha iman nurunu elde edemez.

 

 

İMAN NURU OLMAYAN KİŞİ

NE KADAR AKILLI OLURSA OLSUN HİDÂYETE EREMEZ!

 Aklın ölümötesi yaşam konusunda kendisine yön verebilmesi belki şu donelerden hareketle bir dereceye kadar mümkün olabilir..

"Var olan hiç bir şey yok olmaz; yoktan da hiç bir şey var olmaz!" prensibi bir gerçek olduğuna göre... Benim de bedenin tüm değişimlerine rağmen bunlardan etkilenmeyen bir "BİLİNCİM" olduğuna göre... Demek ki, bedenim ne tür değişimlere tâbi olursa olsun, "BİLİNCİM ASLA YOK OLMAYACAKTIR"! Bu da insanın ölümsüzlüğü, demek olur!.."

İşte bu yoldan akıl, ilim sayesinde bir dereceye kadar ölüm ertesinde de yaşamaya devam edeceğini kavrayabilir...

Ya sonrası?

Kişi ölümötesine dair Nebi ve Rasûllerin verdikleri sayısız bilgiler hakkında nasıl malûmat toplayacak beş duyu ile?...

İşte bu sebepten dolayı dinin esası "iman" nuruna dayanır!.

"İman" nuru olmayan kişi ne kadar akıllı olursa olsun hidâyete eremez.Yani Şiron’un güçlü tesirlerinden nasip almamışsa, Uranüs’ün üstün akıl özelliklerine sahiptir, fakat felsefeci kafası vardır.

Maddi değerlerden arınmış, maddeötesi değerlerle meşguldür; ancak felsefede kalmıştır. Buna eskiler işte iman nurundan mahrum kaldığı için felsefecidir derler... Söz doğrudur.

 

İMAN NURUNUN ARTIŞI

KİŞİNİN ANLAYIŞ KAPASİTESİYLE DOĞRU ORANTILIDIR!

İman, vardır veya yoktur; azı-çoğu olmaz!.

İman nuru ise değişkendir...Azalır veya çoğalır..

İman nurunun çoğalmasını sağlayacak değişik faktörler vardır ki, bu kişinin anlayış kapasitesiyle doğru orantılıdır!.

İman nuru yoksa o kişide, gününü daha rahat geçirmek için yaşar sadece!. Ölüm ötesi şartları ve karşılaşacaklarını düşünmez!.

Sadece daha fazla kazanıp daha rahat yaşamaktır amacı… En yakınlarını bile bu yolda feda eder!. Dünya batağında çırpınan en yakınlarına bile bir tekmeyi de o atarak, âhıret için bir şey yapmadan yalnızca dünya için beyinlerini çalıştırmalarına göz yumar!.

 

(Soru: :Tefekkürün “iman NÛRU”na pozitif katkısı mı var?.. )

Evet, kesinlikle...

 

İMAN NURUNU DEĞERLENDİREN,

“AKIL”DIR!

 Akıl, iman nuruna basamaktır. Akıl iman nurunu değerlendirir. Fakat iman nuru olmaz ise, kişi cennete giremez!. Cennetin anahtarı iman nurudur, akıl değildir.

Akıl, insanı iman nuruna erdirir. Yol, akıldır. İman saraydır.

ara.jpg (366 bytes)

 

İMAN NURU; KİŞİNİN BASİRETİNİ AÇAR!

İman nuru olan kişide basiret açılır!

İman nuru, kişinin basiretini açtığı içindir ki o kişi,

 “başını ne tarafa döndürürsen Allah’ın âyetini görürsün”

 âyetinin işaret ettiği mânâ ile varlığa bakar ve her kişide-her varlıkta Allah’ın vechini müşâhede eder ve Allah’ın vechinin müşahade etmenin gerektirdiği edep ile hareket eder,isimle-resimle perdelenmez.

Dolayısıyla ırk-renk-din-cins farkı ayırt etmeksizin bütün insanların adı arkasındaki varlığın Hak’ kın varlığı olduğu idrakiyle kızma-üzülme-sinirlenme-darılma gibi hallerden arınmış olarak her an Allah’tan razı bir halde yaşar! Bu razı halde yaşamanın sonucu da bir âyeti kerime ile;

 “Ey beni görerek rızaya ermiş olan kulum, Cennet hâli mübarek olsun sana”

 âyeti tecelli eder.

İşte bu kişi dünyada yaşarken Cehennemden çıkmış, Cennetin huzurunu ve güzelliğini yaşamağa başlamıştır.

 

İMAN NURU İNSANI SÜREKLİ YENİYE;

ALGILAYAMADIKLARINA AÇIK HÂLE GETİREN ÖZELLİKTİR!

"MÜ'MİN" ismine gelince. Bu isim kişinin "İMAN NURU"na kavuşmasına vesile olur. "İMAN NURU" ne demektir?.

İnsan, tüm ömrünü şartlanma yollu, şartlanmaların kendi bünyesinde oluşturduğu mantık düzenine göre geçirir. Ve bu şartlanmalarının oluşturduğu mantığının kabul edemediği şeyleri de bir türlü özümleyemez ve reddeder.

İşte "imân nûru" bir kişide oluştu mu, artık o kişi mantığına ters düşeni reddetmeyi bırakarak, o şeyin olabilirliğini araştırmaya başlar. Zihin kapasitesinin ötesinde bir şeyler olabileceğini düşünebilir. Her şey benim bildiğimden ibarettir, en büyük benim, benim bilmediğim olamaz, mantığımın kabul etmediği şey yoktur, izansızlığından kurtulup, yeniye, ileriye, algılayamadığına açık bir hale gelir.

İşte bu algılayamadığını inkâr etmeyip, olabilirliğini düşünme ve inanma hâlini "İMAN NURU" diye tanımlarız.

İnsanı sürekli yeniye, ileriye, bilmediklerine, algılayamadıklarına açık bir hâle getiren özellik "İMAN NURU"dur!.

ara.jpg (366 bytes)

İMAN NURUNUN GÜÇLENMESİ,

KİŞİYE EDÂ KAPıSINI AÇAR!

İman nuru çeşitli sebepler ile zaman zaman güçlenir, parlar. Zaman zaman zayıflar ama, yok olmaz!.

İman nurunun güçlenmesi kişiye eda kapısını açar.

 

“MUTLAK İMAN NÛRU” İLE YAŞAYAN KİŞİ

Hakikat ilminin mevcut olduğu şuur, “İlmi İlâhi” den başka bir şey değil.

Bu sebeptendir ki “gören gözün-işiten kulağın hakikati Allah’tır” işaretinin vurgulamak istediği şey; gözün-kulağın-,dilin -organların bağlı olduğu hakikat noktası, Allah’tır demektir!

Bunu anlayıp idrâk eden kişi, bu anlayışla günlük yaşamını düzenlediği zaman, ”mutlak iman nuru” ile adım atıp yaşıyor demektir!

Bunun sonucu nedir?...

Sen,saygı duyduğun babana söver misin ? Sevdiğin-saygı duyduğun annene hakaret eder misin?

Ne iş yaparsa yapsın,annendir-babandır-başının tacıdır. Belki biraz üzülürsün ama hiçbir zaman ne ağzını bozarsın,ne kafanı bozarsın, ne içinden-ne dışından sövmezsin.

Peki, saygı duyduğun annene-babana sövmezsin-dil uzatmazsın-hakaret etmezsin de karşındaki varlığın hakikati olduğunu bile bile ,o suretin ardındaki Hakk'a dil uzatır-söver-kızar mısın?

 

 

RASULULLAH’IN BİLDİRDİĞİ ALLAH’A İMAN ETMEK

ANCAK İMAN NURU NASİP OLMUŞ KİŞİYE MÜMKÜN OLUR

Rasûlullah aleyhisselâmın vahiy yoluyla alıp bize bildirdiği "ALLAH"a iman etmek; ve aklı o istikamette kullanarak değerlendirmek, ancak ve ancak yaratılışında "iman nuru" nasip olmuş kişiye mümkün olur. Başka türlü mümkün olmaz!.

Olmadığı zaman da biz o kişiyi eksik kusurlu görmeyiz!. Şükrederiz, bize nasib etmişse; ne âlâ!. Nasip etmemişse, “takdiri ilâhi” deriz.. Hükmüne razı olmaktan başkaca bir şey elimizden gelmez!.

 

 

CENNETİN ANAHTARI,

İMAN NURUDUR!

Akıl, kesitsel algılama araçlarımız olan beş duyu verilerine dayanan bir biçimde şartlanma yollu verilere dayalı hükümler vererek kendine tâyin ettiği hedefe doğru yürür.

Oysa aklın bu kanallardan elde ettiği veriler, genel veri potansiyeli içinde, okyanusta bir damla oranında bile değildir!

Eldeki tüm verileri en mükemmel bir biçimde değerlendiren süper bir akıl düşünelim... Ama dikkat ediniz!... "Eldeki tüm verileri" dedik...

Evet, bu akıl, bu verilere göre kendine bir rota çizdi... Sonra, bunların dışında öyle verilerle karşılaştı ki, belki de kendisine tayin ettiği rotanın tam yüzseksen derece zıddını tercih etmek zorunda kaldı!..

Nitekim, nice çok akıllı, okumuş, dalında büyük uzman olmuş kişiler görürüz ki, bunlar bir anda hem de ileri yaşlarda, büyük birikimlerine rağmen o güne kadar yaşadıklarının tam aksine bir hayatın içine dalarlar...

Zira, akıl, eline geçen verilere göre, bir mantık kullanarak kendine yol bulur...

Oysa "ölüm"le başlayan sonsuz yaşam ise, aklın hiç bir zaman elde edemeyeceği veriler ihtiva eder. Aklın veri tabanını oluşturan beş duyunun yani kesitsel algılama araçlarının bu sahada bir şeyler elde etmesi olanaksızdır!.

Nur, ilim nurudur. Nuru, ampul ışığı, güneş ışığı zan etmeyin. Nur kelimesinin anlamı, iman nurudur. İnsanı Allah’a erdiren şey iman nurudur.

Akıl, iman nuruna basamaktır. Akıl iman nurunu değerlendirir. Fakat iman nuru olmaz ise, kişi cennete giremez!. Cennetin anahtarı iman nurudur, akıl değildir.

Akıl, insanı iman nuruna erdirir. Yol, akıldır. İman saraydır.

 

İMAN NURU DEĞİŞKENDİR!

(Soru: Üstadım, imanın hep aynı derecede kalacağını duymuştum. Yani ne artar ne azalır. Ben bazen namaz kılma isteği duyarken, bazen istemiyorum. İman nûru hep aynı mı kalır?...)

İman, vardır veya yoktur; azı-çoğu olmaz!... İman nûru ise değişkendir... Azalır veya çoğalır...

 

 

KİŞİ, İMAN NURU KADARIYLA ŞEFAATTEN YARARLANIR!

Ölüm anından sonra, iman nûru artmaz veya azalmaz...

Dolayısıyla kişi, iman nûru kadarıyla şefâatten faydalanır ve Cehennem’den çıkıp; iman nûru kadarının karşılığı olarak Cennet boyutunda yaşar.

 

 

İMAN NURUNA DAYALI ÇALIŞMALAR BÜTÜNÜ,

“TASAVVUF”TUR!

O "iman" nuru denen "iman"ı Güneş sisteminin son yıllarda keşfedilen gezegenlerinden Şiron`un yansıttığı etkiler meydana getirir.

Şartlanmalardan ve tabiatttan kurtulabilmek felsefe yolu ile de mümkündür!.

Tasavvuf ise, iman nuruna dayanan bir tarzdaki çalışmalar bütünüdür.

 

 

İMAN NURU OLMAYAN KİŞİDE

NEFS PERDESİ KALKMAZ!

Eğer 120. günde saadet hükmünü almamışsa, o kişide nefs perdesi kalkmaz! Niye? Çünkü iman nuru yok !

İman nurunun varlığı kişide ana rahminde 120. günde saadet hükmünü ,açılımını almasına bağlıdır.

Onu almadıysa ne yaparsa yapsın bu mümkün olmaz!

İşte Eflâtun’un cehennem’de olmasının sebebi “ŞAKİ” olarak varoluşuydu!Eflâtun gibi birçok budistlerde de âdet yani şartlanmalar ve tabiat perdeleri kalkar!Fakat 120. günde saadet hükmünün sonuçlarını oluşturan antiçekim dalgaları beyinde üretilerek ruha yani mikrodalga bedene yüklenmediği için Cennet boyutuna geçemezler.

Tabiat perdesinin kalkmaması yüzünden kişi “NEFS”ine ârif olamaz, kendini beden kabul eder ve bedenine güç geldiği için de yapmakta zorunlu olduğu “ibadet” adı verilen çalışmaları yapmaz!Bu yüzden de ister istemez cehennem’den uzun bir sürede geçer.Zira iman nuru var olmadığı için, kendini Cehennem’den kurtaracak olan o nur veya antiçekim dalgalarından oluşan mikro dalga enerji ruha yüklenmez!

Ruha yüklenmeyince de ister istemez Cehennem ortamında kalır; dışarıya çıkamaz! İşin ilmine, hakikatine bilgi yollu vakıf olur, kendini bu olaydan kurtaramaz.

Ahmed Hulûsi

 

 

 

www.allahvesistemi.org

ÂMENNÂ veya ESLEMNÂ


Soru: Kur’an’da “Âmennâ degil eslemnâ deyin” ifadesi bizim için de geçerli mi?

Hucurat suresi 14. ayette bedevi Araplara hitaben Allah Rasulu (sallallahü aleyhi vesellem)’in bir beyanı nazara verilir. İnsanlığın İftihar Tablosu “iman ettik” diyen bedevilere ayetin diliyle der ki; “Siz iman etmediniz, lakin siz İslam olduk, inkiyad ettik deyin.” Bu ayetin hemen her ayet gibi bize de bakan yönleri vardır. Ama ona geçmeden önce bedevilere yani çöllerde yaşayan insanlara bu hitabın neden yapıldığını bir iki cümle ile izah edelim: Kanaatime göre bu ayetin nazil olduğu ve Efendimiz ile mezkur muhaverenin geçtiği dönemde bedeviler daha dün denilebilecek kadar kısa bir zaman dilimi öncesi müslüman olmuş ve iman adına hiçbir şeyi derinlemesine duymamışlardı. Bundan daha önemlisi onlar iman etmişlerdi fakat onu çeşitli nedenlerle içlerine sindirememişlerdi. İşte bu seviyede imana sahip olan kişilerin iman ettik sözlerini Allah Rasulü (sallallahü aleyhi vesellem) tashih etme lüzumunu duyuyor; duyuyor çünkü söz kalbe tercüman olmuyor. Bu seviyedeki bir insanın “âmennâ” demesi yalan söylemeye eşittir Kur’an’a ve Allah Rasulüne göre. Onun için tashih ediyor, “amennâ” değil “eslemnâ” deyin diyor. Yani “İslam olduk, inkiyad ettik.” Çünkü gerçek iman kalbte hissedilen, sahibini iz’ana ulaştıran imandır. O, insanın aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir hakikata inanması, kabullenmesidir. Hatta daha da ileri giderek onu tabiatının bir yanı, bir buudu haline getirmesi, sürekli sâlihatla beslemesi demektir. Farklı bir zaviyeden iman, İslam ve ihsan birbirini tamamlayan üç unsurdur. Gerçi usulde öyle bir yaklaşım yok ama iman bir mü’min için zaruriyattan (mutlaka olması gereken, olmazsa olmaz şartlardan) ise şayet, amel-i salih hâciyat (zaruriyata göre daha geri plânda kalan ama olmasına ihtiyaç duyulan şartlar), ihsan da tekmiliyattandır (zaruriyat ve haciyattan sonra gelen tamamlayıcı, kemale erdirici hususlar). Onun için bence üçünün iman mefhumu çerçevesinde ele alınması gerekir.
Ayetin bize bakan yönüne gelince; çoklarımız ne anlama geldiğini dahi hesap etmeden tıpkı 15 asır öncesinin bedevileri gibi ulu orta “âmennâ - iman ettik” diyoruz. Halbuki bizler etrafımızdaki hemen herkesin âmennâ dediği bir muhitte neş’et ettik. Kültürümüzün bir parçasıydı iman ve onun gerekleri. Doğduğumuzda ilk duyduğumuz ses ezandı. İrademizle bir tercihte bulunmamıştık. Kendimizi bu işin göbeğinde bulduk. Bir kilisenin bahçesinde neş’et etseydik şimdi nerede olacağımız az-çok belliydi.

Bununla beraber biz inandığımız esasları analiz etmedik ve etmiyoruz. Olduğu gibi, baba ve dedelerimizden gördüğümüz şekliyle hayatımıza geçiriyoruz. En azından kâhir ekseriyetimiz böyle. Muhal-farz inandığımız, inancımızın gereği hayata tatbik ettiğimiz seylerde yanlışlar varsa, onları bile devam ettiriyoruz biz. Tashih edilmesi gerekli olan şeyler var ama farkında dahi değiliz. Bu yanlışlar konusunda belki de anne-babamızın ve muhitimizin tesirinde kalarak böyle tercihte bulunduk. İşin aslı tercihde dahi bulunmadık, onlar çektiler bizi işin içine. Halbuki iman, İslam ve ihsanın insan iradesinin ürünü olması lazım. İşte meseleye böyle yaklaşırsak söz konusu ayet hepimize hitap ediyor; “İman ettik demeyin, İslam olduk deyin” diyor. Çünkü iman taklidî seviyeden tahkike çıkmamış, analize tâbi tutulmamış. İradenin hakkı verilerek şuurlu bir tercihin ürünü değil. Selef-i salihin bu türlü bir imanın makbul olup-olmadığı konusunda uzun boylu münazara ve münakaşalar yapmış, mukallidin imanı kabul edilir mi edilmez mi sorusuna cevap aramışlardır.

Meselenin kendimize değil, başkalarına bakan yönö ise şudur; bizler peygamber değiliz; insanların içlerini de bilemiyoruz. Ne iyilikleri hakkında, ne kötülükleri hakkında kesin hüküm vermemiz doğru olmaz. Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi vesellem birisi hakkında sahabinin “O iman etmemişti” demesine karşılık çok kızmış ve “Nereden biliyorsun, yarıp kalbine mi baktın?” buyurmuştu. Bir başkasının, Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem)’in de çok sevdiği Osman b. Maz’un için söylediği “Ne mutlu sana, Cennet’e gidiyorsun.” sözünü duyduğunda, “Ne biliyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum halde bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?” demiştir. Bu iki misal bizim insanların imanını bilip-bilmeme veya imanları hakkında söz söyleyip-söylememe mevzuunda bir sınırlandırma getiriyor. Dolayısıyla hüküm veremeyiz biz. Onun için İslam dinine açık bir kültür ortamında neş’et etmiş, iradesiyle kendini bu işte bulmamış, bir tercihte bulunmamış kişilere dahi olsa “Siz âmennâ demeyin, eslemnâ deyin.” dersek saygısızlık yapmış oluruz.

Ama iman ettiği halde bir türlü levsiyattan çıkamayan kişilere özel olarak ve tamamıyla uyarı mahiyetinde “Sen âmennâ ufkuna ulaşamamışın, tevhide ayağını basamamışın, beyhude âmennâ deme, senin demen gerekli olan şey eslemnâdır.” demek mahzursuz sayılabilir. Tabii bu herkes için geçerli değildir.

Bununla beraber şu mülahazanın daha doğru olduğuna inanıyorum; “Başkaları beni alakadar etmez. Ben kendime bakmalıyım. İhtimal ben de Kur’an’ın ezelî ve ebedî hitabında yer alan “eslemnâ” deyip de “âmennâ” diyemeyecek insanlar içindeyim. Çünkü ben Allah’ın mü’mini, peygamberin mü’mini olmaktan daha ziyade annemin-babamın ve çevremin mü’miniyim. Babam bana imanı, ameli telkin ediyordu. Yeri geldiğinde zorluyordu. Annem beni zorla namaza kaldırıyordu. Ben iman konusunda kendi tercihlerimin gerektirdiği şekilde derinliğe ulaşamadım. Bu sebeple amellerimin bir yanında yalanın bulunduğu, bulunabileceği endişesini taşıyorum.”

Benimle bu mülahazayı paylaşan dostlarım kendileri hakkında aynen benim gibi düşünebilirler. Fakat başkalarını adına böyle diyemezler, dememeliler.

TAKINTI

İnsan çoğu zaman üzerinde durulmaması gereken, kâle alınmaması gereken şeylere takılıyor ve kaybediyor. Mesela bir insan namaz, oruç, hac ve zekat ile yükseliyor, yükseliyor. Fakat kendisini çileden çıkartan bir hâdise karşısında takılıyor ve bütün kinini, gayzını bir anda ortaya koyuyor. Halbuki o hâdise karşısında gayzını tutabilseydi namaz, oruc, hac ve zekatla elde ettiği yüksekliklerden daha yükseklere çıkabilirdi.

Evet insan dişini sıkabilirse, kendindeki negatif enerjiyi pozitif yapabilirse, elde edeceği güçle füze süratinden daha aşkın bir hızla evc-i kemale vasıl olabilir. Aklı çok ileri bir dialektiğe, cerbezeye sahip olan birisi, aklını arkadaşlarına galebe çalmak için değil de hak ve hakikat adına kullanabilirse, kendisi için bir anlamda şerr-i cüz’î olan o aklını iradesiyle hayr-ı küllîye çevirmiş demektir.

Farz-ı muhal deyip isterseniz bir misal vereyim sizlere; Allah “Seni hiçbir hâdise karşısında zaaf göstermeyecek şekilde yaratayım mı?” deseydi, ben Rabbime “Rabbim! Beni şu anda yarattığın gibi yarat.” derdim. “Alabildiğine taşkınlıklarım olsun, ama neticede Sana, sadece Sana râm olayım. Bana irade ver ki o iradenin kemendi ile Sana yükseleyim. Çünkü senin zaaftan uzak meleklerin var, ruhanî varlıkların var. Ama ben insan olmak istiyorum.”

Evet, insan olmanın gereği içimde çok ciddi taşkınlıklar var, beni harab ediyor onlar. Ama ben bu harabiyet içinde iradenin gücüyle Allah’ın muradına varabiliyorsam, Cenab-ı Hak bu gücü bana vermişse, ben de bu fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeliyim. Çünkü olandan daha güzeli yoktur. Cenab-ı Hak olanın en güzelini yaratmıştır. Öyleyse şöyle düşünmeli insan; Allah’ın bana verdiği her şeye razı olmanın yanında, bana düşen, bütün negatif yönlerimi, zaaflarımı, günahlarımı aşarak, yanlış tavırların esiri olmadan Cenab-ı Hakk’a tam manasıyla râm olabilmemdir. Melek gibi değil insan olarak yaratıp Allah benimle farklı bir espri ortaya koymuştur ve böylece benimle farklı bir şey yapmayı murad buyurmaktadır. Yeter ki ben zaaflarımın, boşluklarımın zebunu olmayıp onları aşmasını bileyim.

 

IMAN VE ISLAM'IN FAZILETI

1 - Ubade Ibnu's-Samit el-Ensari (radiyallahu anh) hazretleri demistir ki: "Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam) soyle buyurdular: "Kim Allah'tan baska ilah olmadigina Allah'in bir ve seriksiz olduguna ve Muhammed'in onun kulu ve Resulu (elcisi) olduguna, keza Hz. Isa'nin da Allah'in kulu ve elcisi olup, Hz. Meryem'e attigi bir kelimesi ve kendinden bir ruh olduguna, keza cennet ve cehennemin hak olduguna sehadet ederse, her ne amel uzere olursa olsun Allah onu cennetine koyacaktir."
Buhari, Enbiya 47; Muslim, Iman 46, (28); Tirmizi, Iman 17, (2640).
Muslim'in bir baska rivayetinde soyle buyrulmustur: "Kim Allah'tan baska ilah olmadigina ve Muhammed'in Allah'in elcisi olduguna sehadet ederse Allah ona atesi haram kilacaktir."

2 - Ebu Sa'id Ibnu Malik Ibni Sinan el-Hudri (radiyallahu anh) hazretleri demistir ki: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) soyle buyurdular: "Kalbinde zerre miktari iman bulunan kimse atesten cikacaktir."
Ebu Sa'id der ki: "Kim (bu ihbarin ifade ettigi hakikatten) supheye duserse su ayeti okusun: "Allah suphesiz zerre kadar haksizlik yapmaz..." (Nisa, 40).
Tirmizi Sifatu Cehennem 10, (2601).Tirmizi hadis icin "sahihtir" demistir.

3 - Yine Ebu Sa'id (radiyallahu anh) hazretleri der ki: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) soyle buyurdular: "Kim: 'Rab olarak Allah'i, din olarak Islam'i, Resul olarak Hz. Muhammed'i sectim (ve onlardan memnun kaldim)' derse cennet ona vacip olur".
Ebu Davud, Salat 361, (1529).

4 - Yine Ebu Sa'id (radiyallahu anh) hazretleri der ki: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) soyle buyurdular: "Bir kul Islam'a girer ve bunda samimi olursa, daha once yaptigi butun hayirlari Allah, lehine yazar, islemis oldugu butun serleri de affeder. Musluman olduktan sonra yaptiklari da su sekilde muamele gorur: Yaptigi her hayir icin en az on misli olmak uzere yediyuz misline kadar sevap yazilir. Isledigi her bir ser icin de, -Allah affetmedigi takdirde- bir gunah yazilir."
Buhari hadisi talik olarak kaydeder (Iman 31), Nesai, Iman 10, (8, 105).

5 - Ebu Hureyre (radiyallahu anh) hazretleri anlatiyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Sizden biri iciyle disiyla Musluman olursa, yaptigi herbir hayir en az on mislinden, yedi yuz misline kadar sevabiyla yazilir. Isledigi her bir gunah da sadece misliyle yazilir. Bu hal, Allah'a kavusuncaya kadar boyle devam eder."
Buhari, Iman 31; Muslim, Iman 205, (129).

6 - Muaz Ibnu Cebel el-Ensari (radiyallahu anh) hazretleri anlatiyor. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Kimin (hayatta soyledigi) en son sozu La ilahe illallah olursa cennete gider"
Ebu Davud, Cenaiz 20, (3116).

7 - Ebu Zerr (Cundeb Ibnu Cunade el-Gifari) (radiyallahu anh) hazretleri anlatiyor:Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Bana Cebrail aleyhisselam gelerek "Ummetinden kim Allah'a herhangi bir seyi ortak kilmadan (sirk kosmadan) olurse cennete girer" mujdesini verdi" dedi. Ben (hayretle) "zina ve hirsizlik yapsa da mi?" diye sordum. "Hirsizlik da etse, zina da yapsa" cevabini verdi. Ben tekrar: "Yani hirsizlik ve zina yapsa da ha!" dedim. "Evet, dedi, hirsizlik da etse, zina da yapsa!"
Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) dorduncu keresinde ilave etti: "Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir".
Buhari, Tevhid 33; Muslim, Iman 153, (94); Tirmizi, Iman 18, (2646).

8 - Cabir Ibnu Abdillah el-Ensari (radiyallahu anh) anlatiyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Iki sey vardir gerekli kilicidir" Bir zat: -Ey Allah'in Rasulu! gerekli kilan bu iki seyden maksad nedir? diye sordu: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam):
"Kim Allah'a herhangi bir seyi ortak kilmis olarak olurse bu kimse atese girecektir. Kim de Allah'a hicbir seyi ortak kilmadan olurse o da cennete girecektir" cevabini verdi."
Muslim, Iman 151, (93).

9 - Ebu Hureyre (radiyallahu anh) hazretleri anlatiyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e "Ey Allah'in Resulu, kiyamet gunu senin sefaatinle en ziyade saadete erecek olan kimdir?" diye sormustum. Bana: "Hadis'e karsi sende olan aski gorunce, bu hususta senden once bana bir baskasinin sualde bulunmayacagini tahmin etmistim" aciklamasini yaptiktan sonra su cevabi verdi: "Kiyamet gunu benim sefaatimle en ziyade saadete erecek olan kimse, samimi olarak ve icinden gelerek 'La ilahe illallah' diyen kimsedir"
Buhari, Ilm 34, Rikak 50.

10 - Suheyb Ibnu Sinan (radiyallahu anh) anlatiyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) soyle buyurdular: "Mu'min kisinin durumu ne kadar sasirticidir! Zira her isi onun icin bir hayirdir. Bu durum, sadece mu'mine hastir, baskasina degil: Ona memnun olacagi birsey gelse sukreder, bu ise hayirdir; bir zarar gelse sabreder bu da hayirdir".
Muslim, Zuhd 64, (2999).

Dünyevileştiremediklerimizden misiniz?

Akif Dursun

Herşey Martin Luther'le başladı. Hristiyan dünyasında reformu başlatan bu zat materyalizmin yolunu da açan kişi olmuştur.

Rönesansla başlayan kiliseden (ruhanilikten) kopma reformla hızlanmış, Fransız ihtilali, sanayi devrimi materyalizmi kurumsallaştırmış, marksizm ideoloji haline getirmiştir. Avrupa'nın yeni bölgeleri keşfetmesi, pozitivizm, aydınlanma felsefesi hep materyalizme, kapitalizme hizmet etmiştir. Bu gelişmeler insanların zihin dünyasını da değiştirmiş, herşey madde ile ölçülür hale gelmiş, insanlar sadece ve sadece bu dünyayı düşünür olmuşlar, bu dünya için çalışmaya başlamışlardır.

Artık insanların aşkın değerleri yoktur. Sadece daha müreffeh bir hayat, daha güçlü iktidar tutkusu, makam-mevki sahibi olma arzusu vardır. 19. yüzyılda batının bu arzuları doruğa çıkmış zayıf insanlar alabildiğince ezilmiş, işçiler günde 16-18 saat çalıştırılmış bu da yetmemiş Afrika'dan toplanan insanlar zorla köleleştirilmişler, bunlar da hiçbir zaman insan yerine konmamışlardır.

Bunlara tepki olarak doğan marksizm, zulmü devletin eline vererek yaklaşık 70 yıllık bir vahşet devrine sebep olmuştur.

Batıda bu uygulamalar sosyal patlamaya neden olmaya başlayınca, batılı devletler kendi vatandaşlarına daha insani ortamlar hazırlamaya başlamışlardır. Fakat bu arada maneviyatını kaybeden batı insanı bir buhrandan öbür buhrana düşer hale gelmiştir. Daha müreffeh bir hayatın pek de bir şeyi çözmediği görülmüştür.

İslam dünyası batının üçyüzyıl önce başladığı bu yarışa geç başlamıştır. Hatta pek çok müslüman ülke bu yarışa girmemiştir bile. Özelde ülkemizi ele alırsak, ülkemizde batıya yönelme Lale Devri ile belki biraz daha geri alınırsa önce, Fatih'le başlamıştır. Fakat bu yönelme zihni planda batıya yönelme değil, acaba orada ne oluyor? merakıyla, daha sonra onların bu kadar (teknolojik) gelişmesinin sebebi nedir? diyerek olmuştur. Osmanlı hiçbir zaman kapitalist ve materyalist olmamıştır. Olamazdı da... Çünkü İslam dini müntesiplerinin böyle olmasına engel olan bir dindir. Aslında bütün dinler asliyetleri itibari ile buna engeldir. Çünkü bütün dinler ahiret hayatını ön plana çıkarırlar. Dünya hayatının ön plana çıkabilmesi için ya toplumdaki din duygusunun zayıflaması ya da dinin bu yönde tahrif edilmesi gerekir. Yahudiliğin tahrifi ve Martin Luther'in yaptığı gibi.

Osmanlı'nın referansı, dayandığı temeller İslam olduğu, toplumun yapısı ve şekillenmesi de İslam'a göre olduğu için kapitalizm kendisine Osmanlı toplumunda bir yer bulamamıştır. Allah'a şükür Osmanlı'da bir "sanayi devrimi faciası" yaşanmamıştır.

Tanzimatla netleşen batıya dönüş yine de belli ölçülerde idi. Hiç kimsenin kafasında batının tamamen taklit edilmesi (hatta taklit edilmesi bile) yoktu. İlk keskin fikirler Jöntürklerden geldi. Cumhuriyeti kuran kadrolar ise, ekseriyetle, tamamen batıya yönelmek düşüncesinde idiler. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türk toplumunun fikir dünyasında büyük bir kırılma yaşadığını müşahede ediyoruz. Her ne kadar Cumhuriyeti kuran kadrolar, Osmanlı'nın yetiştirdiği kadrolar olsa da, bütün devlet yapılanması Osmanlı'dan devralınsa da, devletin kendine me'haz ittihaz ettiği kaynaklar ve referans aldığı yerler değişti. İslam bir referans ve me'haz olma özelliğinden çıkarıldı. Referanslar hep avrupadan alındı. Hatta İslam dininin ülkenin terakkisine manii olduğu telakkileri ortada dolaş(tırıl)maya başla(n)dı.

Osmanlı'da niye "sanayi devrimi" olmadığı, niçin yeterli sermaye birikiminin oluşmadığı, niye fazlaca zenginimiz bulunmadığı sorgulanmaya başlandı. Bunun üzerine devlet eliyle zenginler (kapitalistler) oluşturulmaya, devlet eliyle sanayileşmeye başlandı. Ancak bunun geniş halk kitlelerine yayılması gerekiyordu. Fakat geniş halk kitleleri bunu nasıl kabul edecekti? Yüzyıllardır ahiret inancıyla yetiştirilen millet, kanaatı ve tevekkülü en önemli hasletlerden sayıyordu. Dinin çok belirleyici bir yeri vardı.

İslam'ın etkisini kırmak için laiklik ilkesi kabul edildi. "Devletin dini İslam'dır" ibaresi anayasadan çıkarıldı. Hatta meclisde resmi dinin hristiyanlık olması gibi teklifler bile ortaya atıldı. Bu teklif kabul edilmedi, ancak hristiyanlıkda Martin Luther'le başlayan reformun İslam'da da yapılabileceği kanaati oluştu

Bunun ilkadımı olarak da aynen Martin Luther'in İncili almancaya çevrilip halka yaygınlaştırılması gibi Türkiye'de de Kur'an'ın Türkçeleştirilmesi faaliyetleri başlatıldı. Bunun için önce tekbirler Türkçeleştirildi. Ardından ezan türkçe okunmaya başlandı. Onu Kur'an-ı Kerim'in türkçe okunma denemeleri izledi.

Tabii bu denemeler hep başarısızlıkla sonuçlandı. Kur'an-ı Kerim'in türkçeleştirilmesi çalışmaları Atatürk'ün ölümü ile terkedildi. Ezan 1950'ye kadar Türkçe okunmaya devam etti. Ancak bu tarihte Demokrat Parti tarafından bu durum sona erdirildi. Böylece bir defa daha "Kur'an-ı biz indirdik. Onu koruyacak olan da biziz" kelam-ı ilahisi tecelli etmiş oldu.

Yalnız bu çalışmaların şöyle bir etkisi oldu, o da Kur'an-ı Kerim meallerinin yaygınlık kazanması ve daha çok okunması.

Geniş halk kitleleri dini bilgilerden uzak tutuldu. Fakat din duygusu ortadan kaldırılmadığı gibi topluma hakim olan ahlaki değerler de yok edilmedi. Ayrıca maddi imkanlar hep belli çevrelere tahsis edildiği için halka kalan kainat ve tevekkül oluyordu.

Halk kitlelerinde maddeye yönelmeyi ilk başlatan Demokrat Parti iktidarıdır. Bu iktidar döneminde dünya nimetlerinden çok daha geniş bir kesim istifade etmeye başlamıştır. Ama zihinlerde ve toplumda asıl devrimi yapan merhum Turgut Özal'dır. Turgut Özal gerçek manada kapitalizmi Türkiye'ye getiren zattır. Özal'la beraber Türkiye'de zengin olma, dünyanın tüm nimetlerine sahip olma düşüncesi topluma hakim olmuştur. Kısa sürede zengin olan tüccarlar, işini bilen memurlar, devleti dolandıran bürokratlar bu dönemde mantar gibi çoğalmıştır.

Halen bu dönemin içindeyiz. Türk toplumu üretim toplumu olmadan tüketim toplumuna geçmiştir. Yani batının 18 ve 19. yy'da yaşadığı deneyimi doğru düzgün yaşamadan 20. yy'daki konumuna geçmiştir. (Kanaatımca her iki deneyim ve konum da bizim için iyi değildir.)

İSLċMCILAR BU İŞİN NERESİNDE?

Bu dönem Türkiye'deki hemen bütün toplum katmanlarını ve grupları içine almıştır. Sağcısı, solcusu, İslamcısı, marksisti bundan uzak kalmamıştır. Hızlı solcu ve marksistler holding idarecisi, borsacı, medya patronu; hızlı sağcılar mafya lideri, çek-senet tahsilatçısı, şirket sahibi olmuştur. Sıra İslamcılara gelmiştir. Onlar da hızla holdingleşmekte, şirketleşmekte ve zenginleşmektedirler.

Bu dönemdeki dünyevileşmenin tüm vebalini Özal'a atmak da doğru olmaz. Geçen yüzyılın sonlarında başlayan modernleşme çabalarının meyvaları olarak da görmek mümkün bu dönemi.

Şimdi asıl meselemize gelelim. İslamcılar, İslami hareketler, İslami grup ve cemaatler bu işin neresindeler?

Toplumun genelindeki kapitalistleşme ve dünyevileşme maalesef tüm İslami grupları da kaplamıştır. Müslüman fertler de bundan müstağni kalamamışlar onlar da bu furyaya dahil olmuştur. "Müslümanlar zengin olmalıdır." hüküm cümlesi, "İslam cemaatı/ümmeti zengin olmalıdır" olarak değil, "Ben (müslüman olarak) zengin olmalıyım" şeklinde anlaşılmaya başlanmıştır. Müslümanlar fazlaca dünyaya dalmış durumdadırlar.

Dünyevileşmenin iki boyutu vardır. Öncelikle zihinlerimiz dünyevileşmiştir. Olaylara bakış açımız çeşitli illetlerle malül. İslam'ın bakış açısını neredeyse kaybettik. Pragmatist bakış neredeyse heryere hakim oldu. Olaylara öncelikle fayda/zarar düşüncesiyle bakıyoruz. "Eğer bunu yaparsam uhrevi olarak ne kazanır/ne kaybederimden önce dünyevi olarak ne kazanır/ ne kaybederim hesabı yapılmakta. Maalesef İslami çalışmalarda bile bu söz konusu. İslam için yapıldığı iddia edilen bir çalışmada bakıyorsunuz pek çok gayri İslami unsur var. Niye böyle olduğunu sorduğunuzda, "İslam için, Allah rızası için" olduğunu öğreniyorsunuz. Hani devrimcilerin "Halk için halka karşı" faaliyetlerde bulunması gibi.

Halbuki bilindiği üzere İslam'da amacın meşruluğu kadar aracın meşruluğu da önemlidir. Meşru bir amaca gayri meşru araçlarla ulaşılmaz. Makyavelist düşünce dediğimiz, "Amaç için her araç meşrudur" fikri İslam'da mevcut değildir. Her müslüman amacına ulaşmak için yine İslam'ın belirlediği veya İslam'ın yasaklamadığı yöntemleri kullanmak zorundadır. Her müslümanın amacı sonuçta Allah'ın rızasına ulaşmaksa -ki öyledir- o zaman Allah'ın emirlerine ters yol ve yöntemlerle O'nun rızasına ulaşılamaycağı bilinmelidir.

Dünyevileşmenin ikinci boyutu, ferdi yaşantımızda ve aile hayatımızdaki dünyevileşmedir. biz müslümanlar kapitalistçe bir hayat sürmeye başladık. Giyim-kuşamımız, yememiz, içmemiz saatlerimizi düzenlememiz İslami esaslara dayanmamakta. Fazlaca israf ediyoruz. İhtiyaç tanımını kendimize göre değiştiriyoruz. Nefsimizin arzuladığı şeyi ihtiyaçlaştırıyoruz. Aile hayatımız da ferdi hayatımızın bir benzeri. Evlerimiz kanatkar bir mü'minin evine değil de en hafif tabirle zevk ve safa içinde yaşayan bir gafilin evine benziyor. Lüks ve gereksiz eşyalar evimizi doldurmakta, moda takip edilerek, bu eşyalar eskimeden değiştirilmektedir.

Bir de bu iki boyutun ortaya çıkardıı bir sonuca dikkat çekmek istiyorum. Biz müslümanlar sebep-sonuç ilişkisine çok fazla önem atfetmeye başladık. Yeryüzünde işler sebep-sonuca göre cereyan eder. Doğru. Ancak yeryüzünde olan-biten herşey Allahu teala'nın izniyledir. Hiçbir şey Alahu teala'nın kudreti haricinde değildir. Bizler, sanki Allahu teala'nın vaadine fazlaca güvenmiyor gibiyiz. Allahu teala rızkı garanti ediyor ama biz rızık korkusu ile İslam'dan, yaşantımızdan taviz veriyoruz. Allahu teala " Dilediğimi yükseltir (aziz eder) dilediğimi alçaltırım (zelil ederim)" diyor; biz makam mevki korkusuyla kendi elimizi, kolumuzu bağlıyoruz. Allahu teala "Eğer benim dinime yardım ederseniz ben de size yardım eder sizi zafere ulaştırırım." diyor; biz zafere ulaşmanın yolunun tavizden geçeceğini idda ediyor, Allahu teala'nın emirlerine rağmen O'nun dinine yardım edebileceğimizi zannediyoruz.

Bir kısmımız bu düşünceyi o kadar ileri götürüyor ki neredeyse mucize ve kerametleri bile dünyevi bir sebeble tevil ediyorlar. Eğer Afganistan'a atılan bombalar patlamamışsa bu atılan bombanın hatalı olmasındandır. Bosna'da bir veli zatın türbesine, bombalanmasına rağmen, birşey olmamışsa, bunun sebebi dağlar tarafından korunan bir yerde olmasındandır. Çeçenler bir milyon nüfuslarıyla 200 milyonluk Rusları dize getirdiyse, bu Rus ordusunun dağınıklığı ve Rusya'nın karışıklığındandır.

Bu yüzden bakıyoruz ki holdingimiz kendini korumak (!) için falan laik kuruma bilmem ne kadar yardım ediyor; başka bir holdingimiz (holdingilerimiz) futbol takımlarına milyarlar, trilyonlar harcıyor; bir başkası bazı kutlamalara milyarlar harcıyor. İslam düşmanlığı ile müseccel medya kurumlarına reklam veriyorlar bu arada İslami bilinen kurumlardan itina ile uzak duruyorlar. Bazı grup ve cemaatlarımız, sistemce sakıncalı görülen İslami gruplardan ayrı olduklarını ispat etmek için kendilerini adeta parçalıyorlar.

Halbuki herbirine tek tek sorsak; bütün güç ve kuvvet Allahu teala'nın değil midir? Her zaman "La lavle vela kuvvete illa billah" demiyor muyuz? Her namazda "Yarabbi ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz" diye iltica etmiyor muyuz? "Evet" diyecekler. "Peki bu durum ne, bu hal neyin nesi?" diye sorarsak; "Tedbir" diyeceklerdir. Tedbir ile korkaklığı birbirine karıştırır olduk. Tedbir nerede olur, tevekkül nasıldır? tam manasıyla bilmiyoruz. Belki de biliyoruz ama işimize gelmiyor. Çünkü çok fazla düşünyevileştik. Rahatımızdan en ufak taviz vermek istemiyoruz. Makamımız, mevkimiz, malımız, mülkümüz rahatımız hep yerinde olsun dersek, en ufak bir sıkıntıda o sıkıntıya sebep olan şey ne ise onu izale etmeye çalışırız. Bu dönemde de izale edilmesi gereken şeyler ekseriya Allahu teala'nın emirleri oluyor. O zaman biz de emirleri, çeşitli tevillerle, yerine getirmiyor veya yerine getirir gibi yapıyoruz.

ÇÖZÜM NE?

Şimdi bu kadar karamsar tablodan sonra çözüm nedir? diye sorulacaktır.

Çözüm, tevbe, yeniden tevbe ve yeniden tevbedir. Biz Allahu teala'nın kullarıyız tekrar ona dönmek zorundayız. Rabbim hepimizi tevbenin şuuruna varan ve tevbe eden kullarından eylesin. (AMİN)

 

 

 

Dünyevileşmenin iki boyutu vardır. Öncelikle zihinlerimiz dünyevileşmiştir. Olaylara bakış açımız çeşitli illetlerle malül. İslam'ın bakış açısını neredeyse kaybettik. Pragmatist bakış neredeyse heryere hakim oldu. Olaylara öncelikle fayda/zarar düşüncesiyle bakıyoruz. "Eğer bunu yaparsam uhrevi olarak ne kazanır/ne kaybederimden önce dünyevi olarak ne kazanır/ ne kaybederim hesabı yapılmakta.