Sii ve Sunni( TÜRK ve KÜRT Kardestir) Asagilik Amerika , Israil,ingiltere v.b.katildir

Dini Sohbetler2

Ana sayfa
bunlari biliyor muydunuz?
hadis ilmi ve uydurmalar
Ümmet
Cihad hükmü
Dini Bilgiler ve Fetvalar
hadisler
islami konular
Dini Sohbetler1
Dini Sohbetler2
Olüm Ve Ahiret
dini sohbetler3
mezhep imamlari ve fikih
Iran Kultur Evi
Amerika ve Siyonistler
Iman ve Insan
kiyamet alametleri
MUCIZATI ISLAMIYYE
boykot israel
dini sorular ve cevaplar

Allah (c.c.)’ın Kur’an’ı Kerim’inde bildirdiği, Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in
                  tarif ettiği insanoğluna mahsus nefis yedi kısımdır.
                  Bunlar:
                  a- Nefsi Emmare
                  b- Nefsi Levvame
                  c- Nefsi Mutmainne
                  d- Nefsi Safiyye (Kamile)
                  e- Nefsi Merdiyye’dir.  
                  f- Nefsi Melhime 
                  g- nefsi Raziye

HEKİMOĞLU İSMAİL



Nefis

İnsan dünyaya gelir gelmez SEÇMEYE başlar. Anne sütünü emer, meyve suyunu içmek istemez. Altı kirlenince ağlar, istemediği hallerden kurtulmak ister, anne de bunu anlar, meşgul olur.

Çocuk büyüdükçe SEÇME işi iyice ortaya çıkar, şu oyuncağı beğenir, bunu beğenmez... Şu gömleği ister, öbürünü istemez. Bu hal, yiyip, içmekte kendini iyice gösterir. Demek ki insan dünyaya geldiği andan itibaren organlarının emrindedir. Buna “içgüdü” diyebilirsiniz, eskiler de “Nefs–i emmare” demiş.

Organların emrine uyan insan, kuş gibi, koyun gibi hareket eder. Fakat hayvanların kabiliyeti sınırlı olduğundan onların faydası da, zararı da sınırlıdır. Allah, insana sınırsız kabiliyet verdiğinden, insanın keşifleri, icatları sınırsız olduğu gibi, elindeki imkanlarla sınırsız kötülükler yapabilir. Yani insanın yapısı kötülük yapmaya uygundur. Eğer insan bu halinde bırakılmış olsaydı dünya hayvanat bahçesine dönerdi. Dünyayı hayvanat bahçesine döndürmek istemeyen Allah, memeli hayvanlar sınıfından olan insanı, davranış biçimiyle de insan yapmak isteyen Allah, din göndermiş ki, insan her türlü kötülüğü terk etsin, her türlü iyiliği yapsın.

Konumuz NEFİS idi. İnsan, organlarının emrine uyarsa nefsine uymuştur. Yine insan, organlarının emrine değil de İslam’ın emrine uyarsa nefsini ıslah etmiştir. Nefsin ıslahında en önemli mesele başkalarına zarar vermemektir.

İçten gelen itmeler, içgüdüler, arzularımız, isteklerimiz bizi İslam dışına sürüklerken, dıştan gelen çekmeler de bizi İslam’dan alıp götürebilir. Bir arkadaşın sigara ikram etmesi veya düğünde iki kadeh içki, yahut kız arkadaş gibi, insana tesir eden çok unsurlar vardır. Bunların en önemlisi zevklerimiz ve menfaatimizdir. Zevklerin sınırı yoktur, tek kadehle içkiye başlanır, her geçen gün sarhoşun karısı, anası, babası, daha sonra çocuğu kadehlerde boğulmuş gibi olur. İçki pek çok hayatı çürütmüştür, çürüyen hayat, etrafındakileri de çürütür. Hayatına zar atan kumarbazlar masadan ağlayarak kalkmıştır. Seksin zevkiyle uçanlar erimiş, bitmiş, tükenmiştir. Zevkini helal daireye çekemeyenler, haram dairede dünyayı, insanların başına zindan etmiştir. Menfaat bundan daha korkunçtur. Zevkine tabi olanın paraya ihtiyacı var, buradan anlıyoruz ki bir fakir çorba, ekmekle geçinirken zevkine ve menfaatine tabi olanlara milyarlar yetmiyor, trilyonları alıp götürüyorlar. Fakir fukaranın hakkını yiyen bu insanların vicdanı avcının köpeğine dönmüştür. Kısacası zevkini ve menfaatini helal daireye çeken Müslümanlar dünyayı cennet edebilir.

 h.ismail@zaman.com.tr



 :hz. osman buyurdu ki : altı kişiye şaşarım
1-ölümü bilip te gülen gülen kimseye ,
2-dünyanın geçici oldugunu bilip te ona baglanan kimseye
3-hesabını vercegini bildigi halde ,helal haram demeden mal toplıyana.
4-cehennem ateşini bilip de günah işliyene.
5-ALLAHÜ TEALANIN varlıgına inanıp da ,ondan başkasından medet umana
6-cennetin varlıgına iannaıp da, dünyada rahat huzur arayana.
HZ.MUHAMMED s.a.v efendimiz buyurdu ki:yedi şey ,yedi şeye doymaz
 
1-göz bakmaya,
2-yer yagmura
3-alim ,ilme
4-sual soran sual sormaya
5-gözü aç aolan mal toplamaya,
6-deniz suya
7-ateş oduna.
                              :yedi mükafat:
hazret-i ömer buyurdu ki:
   yedi şey i  terkeden ,yedi şey ile mükafatlandırılır.
1-fazla konuşmayı terk eden , hikmet sahibi olmakla.
2-saga sola fazla bakmıyan, kalb huzuru ile
3-fazla yemegi terk eden , ibadet lezzetiyle
4-fazla gülmeyi terk eden , heybet ile
5-mizahı terk eden , izzet ile
6-dünya sevgisini terk eden ,ahiret sevgisiyle
7-başkalarının ayıplarını araştırmayı terk eden,nefsinin ayıplarını   ıslah   etmekle.
             :evliyanın alameti:
hazret-i osman buyurdu ki:
evliyanın beş alameti vardır:
1.kalbi korku ile beraberdir.
2-dilinden hamd ve sena eksik olmaz.
3-iki gözünden gözyaşı eksik olmaz.
4-cenab-ı hakkın rızasına tam teslim olmuştur.
5-dünyayı terk ederek, CENAB-I HAKKIN rızasını arzu eder.
                  :hataların anası üçtür:
PEYGEMBER EFENDİMİZ S.A.V. BUYURDU Kİ:
hataların anası üçtür:
1.kibir. 2.hased 3.hırs.
bu üçünden şu altı şey meydana gelir:
1. fazla yemek , 2. fazla uyku 3. rahata düşkünlük
4. mal sevgisi 5. övülmeyi sevmek, 6.başkanlık sevgisi
:heybet azalır:
hazret-i ömer buyurdu ki:
1.gülmesi çok olanın heybeti azalır.
2.insanları küçümsiyeni , insanlar küçümser,
3-birşeyi çok yapan o şeyle çok tanınır.
4-çok konuşanın hatası da çok olur.
5-hatası çok olanın hayası çok olur.
6-hayası azalanın iffeti azalır.
7-iffeti az olanın hayası az olur.
     :üç şey sıkıntı ve üzüntüyü giderir:
1.her zaman ALLAH U TEALAYI anmak , hatırlamak
2.cenab-ı hakkın dostları ,yani alim ile evliyalar ile birlikte olmak.
3-hikmet sahibi kimselerin sözlerini dinlemek
        :hz.ömer buyurdu ki:
1.bütün dostları gezdim ve gördüm,dili tutmaktan daha iyi bir dost göremedim.
2-her çeşit elbiseyi gördüm,iffet ve sakınmaktan daha iyi elbise görmedim.
3-bütün malları gördüm. kanaattan daha iyi mal görmedim.
4-her çeşit yemegi gördüm, tattım, sabırdan lezzetlisini görmedim.
5-bütün iyilikleri gördüm,tattım, nasihattan iyisini görmedim.
          :unutulan beş şeyler:
hz.Muhammed s.a.v. efendimiz buyurdu ki:
bir zaman gelecek ümmetim beş şeyi sevecek beş şeyi de
unutacaktır: bunlardan dördü şöyle:
1-dünyayı severler ahireti unuturlar.
2-geniş evleri severler,kabirleri unuturlar.
3-malı severler,hesabını unuturlar.
4-nefislerini severler ,allah ü tealayı unuturlar.
onlar benden uzak, ben de onlzrdan uzagım.
ALLAH U TEALA her kime beş şey verirse onun için beş şey
daha hazırlar:
1-şükrü verir,  fazlasını hazırlar.
2-dua yı verir,  kabulünü hazırlar.
3-tevbeyi evrir, kabulünü hazırlar.
4-istigfarı verir, kabulünü hazırlar.
5-sadakayı vermeyi ihsan eder, kabulünü hazırlar.
                   :aydınlatan beş şey:
hazret-i ebubekir buyurdu ki:
karanlık beş şeydedir. bunun aydınlanması da beş şeydedir.
1-dünyayı sevmek karanlıktır,takva bunun meşalesidir.
2-günah işlemek zulümdür,tevbesi ise meşalesidir.
3-kabir karanlıktır.'' LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMED
ÜN RESULÜLLAH'' demek bunun meşalesidir.
4-ahiret karanlıktır iyi ameller onun meşalesidir.
5-sırat köprüsü karanlıktır, ahiret e yakinen inanmak onun meşalesidir.
                  HAZRET-İ ÖMER buyurdu ki:
gaybdan haber vermiş gibi olmasa,beş kimsenin cennet ehli olduklarına şehadet ederdim:
1-çoluk çocuk sahibi oldugu halde , halinden şikayetçi olmıyan fakir,
2-kocası kendisinden razı olan kadın.
3-mehrini kocasına hediye eden kadın .
4-ana-babasının kendisinden razı oldugu kimse.
5-işledigi günahtan tevbe den kimse.
      ALLAHIN ARSLANI VE EVLİYALAR SULTANI         HZ.    ALİ      BUYURDULAR Kİ:
dört türlü huy olmasaydı insanların hepsi salih kul olurdu:
1-cahil oldugu halde ,ilim talep etmemek.
2-dünya malına düşkün olmak
3-ihtiyacından fazla malı oldugu halde cimrilik etmek.
4-riyakarlık ,her işte kendi işini begenmek.
   :DÜNYA VE AHİRET SELAMETİ İÇİN:
ABDULLAH BİN AMR BİN AS HAZRETLERİ buyurdular:
beş şey kimde bulunursa dünya ve ahirette mesut olur:
1-''la ilahe illallah muhammedün resulullah '' kelimesini dilden düşürmemek.
2-bir belaya düçar oldugunda ,''inna lillah ve inna ileyhi raciun.'' ve, vela havle vela kuvvete illa billahil- aliyyil azim.''demek
3-bir nimet verildiginde,ni'mete şükür için ''elhamdulillahi rabbil alemin  '' demek.
4-bir şeye başlarken ,''bismillahirrahmanirrahim'' demek.
5-bir günah işlediginde,''estagfirullah el azime ve etübü ileyh'' demek.
   HZ.MUHAMMED S.A.V. BUYURDU Kİ:
 beş şey gelmeden önce ,beş şeyin kıymetini bil!
1-ihtiyarlamadan önce gençligin
2-hastalıga yakalanmadan önce gençligin
3-fakirlige düçar olmadan önce, zenginligin
4-ölümden önce hayatın,
5-meşguliyetinden önce ,boş vakitlerin.
 
 
 

:HZ.ALİ EFENDİMİZE YAHUDİLERİN SORULARI:
yahudi hahamları hz.ali' ye (R.A) dediler ki:
bize şunlardan  heber ver: göklerden büyük olan, yeryüzünden geniş olan,ateşten daha yakıcı olan ,rüzgardan daha süratli olan ,deniz ve ondan daha zengin olan ,taştan daha katı olan,bizim görüp ALLAH IN görmek istemedigi , yanlız ALLAH için olan, bizim ile ALLAH arasında olan şey nedir?
  beygir kişnediginde ,deve ve sıgır bagırdıgında ,merkep anırdıgında,
koyun melediginde,köpek havladıgında,tilki bagırdıgında,kedi miyav ladıgında ,aslan kükrediginde,kartalın ve karganın bagırmalarında,güvercin ötmesinde,kurbaganın bagırmasında,diger kuşların ötmelerinde,horozun ötmesinde,tavugun bagırmasında,ateşin
kıvılcımlaşıp parlamasında,,rüzgarın esmesinde,suyun akmasında,
yerin yeşermesinde,gögün bulutmasında,denizin dalgalanmasında,güneşin ışık vermesinde,ve ayın parlak olmasındasebep nedir?   bunlardan ve hz. muhammed a.s ın kaç ismi oldugunu,kur'an a niçin
kur' an dendigini,insan kıyafetlerinden çıkanların kaç tane olduklarını
,niçin insan şeklinden hayvan şekline çevrildiklerini bize söyle.eger bunlara cevap verebilirsen ,senin hak din üzere oldugunu ikrar ve itiraf ederiz.eger cevap veremzsen senin batıl üzere bulunduguna karar veririz.
     HZ .ALİ.(R.A) ONLARA ŞÖYLE DER:
bende ilimden altmuış kapı vardır.o kapıların her biri bin denk kapıya
muhtaçtır.bana isteklerinizi sorun.cevabını alırsınız.çünkü sizin sorularınıza cevep vermek benim için kolaydır.''vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil, azim '' der ve şöyle cevap verir:
gökten büyük olan ALLAH Ü TEALA'YA karşı yalan söyleyip iftira etmektir. yeryüzünden geniş olan hak olandır  ateşten daha fazla yakıcı olan ,bütün dünya malını toplamaya haris olan kalb dir.rüzgardan
daha süratli olan ,mazlumun bedduasıdır.denizden  daha zengin olan kanaatkar olan kalbdir.taştan daha katı olan,facir ve fasık olan kalbdir.bizim görüp
ALLAH'IN görmek istemedigi kafirin yüzü ve amelidir.yanlız ALLAH için olan,ruhtur. yanlız bizim için olan şeyde kendi amelimizdir.bizimle ALLAH arasında olan ise,bizden dua ALLAH tan da kabul etmektir.
  atlar ''ey ALLAH ımız ,müslümanları aziz,kafirleri zelil kıl'' der. deve ise:''yiyecegi olmayıp suküt eden,   nasıl suküt eder diye teaccüp ediyorum.''der  sıgır ise''ey gafil ,meşgul olman için sana ölüm yeter.ey
gaafil  az bir zaman sonra gidicisin.ey gafil ahiret'e gönder-
digin herşey meydana konacaktır..ey gafil yapmış oldugun her şeyle yarın karşılaşacaksın.:''der.merkeb ise ''ey ALLAH IM ,noksan tartana ve onun kazancına lanet et''  koyun''ey ölüm ne kadar acı , ne kadar korkunç ne kadar istenmez bir şeysin,ey adem oglu ne kadar gaflet içindesin,seni böyle gaflete düşüren nedir:'' der. köpek ise
''ey ALLAH IM ,ben herşeyden mahrumum. bana merhamet edene
sen merhamet et.'' der.tilki ise:''ey rızıkları taksim eden,taksimde bana
verdigine beni kanaatkar kıl''.der. kedi ise tevrattan on ayet okur.
arslan :''ey katı kayaların kendisine boyun egdigi YÜCE ALLAH 'IM
,beni gece gündüz sana isyan edenlere musallat kıl.''der. kartal ise:''
diledigin kadar yaşa,çünkü sen muhakkak öleceksin.diledigin kadar 
mal topla, çünkü onu mutlaka terk edeceksin.diledigini sev.çünkü sen ondan mutlaka ayrılacaksın.''der. karga ise:'' ey ümmetler toplulugu ,
nimetlerin zail olmasından sakının.ey ümmetler toplulugu azabın gelmesinden korunun.''der. hid'e adındaki kuş ise:''insanlardan uzak
kalmak akıllı olan kimse için ünsiyettir.''ser. güvercin :''sizi ziyaret
etmeyenleri ziyaret ediniz,size zulmedenleri af ediniz,size bir şey vermeyene veriniz. sizinle dargın olanla konuşun ki cennet sizin meskeniniz olsun.''der. kurbaga da:''denizde olanların kendisini tesbih
ettigi ALLAH noksan sıfatlardan münezzehtir.dag başında bulunanların
kendisini tesbih ettigi ALLAH ' TESBİH ederim. sahralarda bulunanlar
ın ,dudak ve dil sahipleri olanların tesbih ettikleri ALLAH ' tesbih
ederim.''der . hüdhüd :''ey rabbim !kendime zulmettim, beni bagışla
.çünkü günahları bagışlayan ancak sensin.''der.digerkuşlardan bazıları
:RAHMAN olan ALLAH arşın üstünün sahibidir.,bütün mülk onundur.'
der.bazısı ise ''ey ALLAH 'IM HAZRET-İ MUHAMMED 'e (S.A.V)
bugz edene lanet et .''derler. serçe ise şöyle der:''ey
gizli konuşulanları bilen ,hastalık ve belaların kaşifi olan ALLAH 'IM ,beni zekatını vermeyenlerin ekinlerine musallat kıl.''der. bülbül: ''ALLAH 'ın nimetine şükr ettim.çünkü o bana dünyada bir hurma'
yı yeterli kıldı.''horoz ise:
    ''SUBBUHUN KUDDÜSÜN RABBÜL-MELAİKETİ VER-RUH.
  ey gafiller , ALLAH'I ZİKR ediniz.der
  tavuk ise:''ey ALLAH'ım sen haksın ,senin va'din
de haktır.''der. ateş ise ey ALLAH IM cehennem ateşinden sana sıgınırım.''diye ALLAH'a niyazda bulunur.                   
 
 
 
 
 

                           dünya ve ahiret hayatı
dünya ve ahiret hayatınındegerlendirilmesi ,insanların inançlarıve hayat felsefelerine göre farklılık arz eder. 
 yaşamı,duyu organlarının algılayabildigi eşya ile sınırlayıp bunların dışındakilere deger vermeyen anlayış.(necm29) buanlayışın tersine tamamen kendini dünya nimetlerinen soyutlayan insanlardır.
dinimize göre dünya, iman ve salih amel ; ahiret ise hesap ve adalet yeridir. ahiretteki hesap ,bu dünyadaki nimetlerin kullanılış biçiminden olacaktır.(kehf,45-46)
  insana,dünya ve ahiretten istedigini tercih etme hakkı verilmiştir.(şura,20) ancak her iki dünya mutlulugunu birden arzulamanın ,allah'ın iradesine daha uygun oldugu şöyle ifade  edilmektedir: '' onlardan bir kısmı da: ey rabbimiz ! bize dünyada da iyilik ver ,ahirettede iyilik ver.
bizi cehennem azabından koru! derler.!! (bakara,201)
 dünya fanidir ama degersiz degildir.ahiret ise ebedidir.
dünya ,ahiretin ekenegidir. ahiret, bu dünyadaki yaşam tarzına göre degerlendirilecektir.dolayısıyla dünya nimetleri bir amaç degil,ahiret için bir araçtır : '' Allah'ın sana verdiginden (o'nun yolunda harcayarak)
ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma Allah sana ihsan ettigi gibi,sen de(insanlara)iyilik et...''  (kasas,77) 
 

                             oruç 
oruç tutmanın dinimizde çok önemli bir yeri vardır.islam'ın beş şartlarından birisidir.insanın nefsini en fazla terbiye etme özelligine sahiptir.şuurlu bir şekilde oruç tutan kimsedilini kötü sözlerden koruyacak,ruhunun derinliklerinde onun manevi havasını hissedecek,kötü arzu ve isteklerden uzaklaşıp meleklere has bir sıfatta Allah a  yaklaşacaktır.
 oruç riya ve gösterişi olmayan bir ibadettir. Allah tan başka
hiç kimse,başkasının oruçlu olup olmadıgını bilemez.namaz,
hac ve zekat gibi ibadetlerde her zaman  riya endişesi vardır.çünkü onların yapılış biçimleri insanların görecegi ve haberdar olacagı şekildedir.oysa oruç tamamen gizlive insanın iç dünyasında gerçekleşen kalbe taalluk eden bir
ibadettir.
cenab-ı hak,bir kudsi hadiste ''oruçlu kimse benim rızam için yemesini,içmesini,cinsi arzusunu bırakmıştır.oruç dogrudan dogruya bana edilen(riya karışmayan) bir ibadettir
onun (sayısız) ecrini de dogrudan dogruya ben veririm,
halbukibaşka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir.(tecrid-i sarih ter.,6.c.,897 nolu haids)
 islam da yapılan ibadetler için 10 ile 700 arasında sevap verilecegi bilinmektedir.ancak cenab-ı hak ,orucu bu özelligi
sebebiyledir ki,bunun dışında tutumuş,takdir olunan sevabın ancak kendisi tarafından bilinecek kadar çok oldugunu işaret etmiştir.
oruç niyet edilerek tan yerinin agarmaya başlamasından (yani imsak vaktinden) itibaren güneş kararıncaya kadar yememek,içmemek ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle
yerine getirilen bir ibadettir. orucun fazileti bakara suresinin
183.ayeti kerimesiyle  ''ey iman edenler ! oruç sizden önceki-
lere farz kılndıgı gibi sizlere de farz kılındı. ta ki korunasınız.
'bildirilmiş,yine aynı surenin 185.ayetinde ;sizden kim bu aya
(ramazan a )erişirse oruç tutsun.''buyrularak bu ibadetin yerine getirilmesi cenab- ı hak tarafından emredilmiştir.
 müslüman olan ve ergenlik çagına gelmiş olan her müslüman için oruç tutmak farz dır.sevgili peygamberimiz de bir hadis- şeriflerinde ;kim inanarak ve mükafatını allah tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa,geçmiş günahları bagışlanır.'' (riyazu's-salihin,c.2,s.489) buyurarak cenab-ı hakkın rızasını kazanacagımızı bizlere müjdelemiştir.
bizler için pek çok hikmet ve faydaları olan oruç ibadetinin
çeşitleri ise şunlardır;
1-farz olan oruçlar:ramazan'da tutulan oruç,ramazanda tutulamayan orucu başka günlerde kaza ederek tutulan orucve keffaret orucu.
2-vacip olan oruçlar: adak oruçları ,bozulan nafile oruçları
kaza ederk tutulan oruç.
3-sünnet olan oruçlar:muharrem ayının 9'uncu ile 10'uncu
günü veya 10 ve 11'inci günleri tutulan oruçlar.
4-müstehab olan oruçlar.
5-mekruh olan oruçlar :
a)tenzihen mekruh olan oruçlar,
b)tahrimen mekruh olan oruçlar.
                    orucun farz oluşu
oruç,peygamberimizin hicretinden birbuçuksene sonra şaban
ayının onuncu günü farz kılınmış olup,islamın beş şartından
birisidir.
orucun farz kılındıgını bildiren ayetler ise şunlardır:
'' ey iman edenler ,allah a karşı gelmekten sakınmanız için oruç,sizden öncekilere farz kılındıgı gibi ,size de farz kılındı.
oruç sayılı günlerdir.sizden kim hasta,ya da yolculukta olursa,tutamadıgı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar
oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksulu doyuracak fidye verir
bununla birlikte ,gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse),o kendisi için daha hayırlıdır.eger bilirse
niz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.''(bakara183-184)
ramazan orucu,ergenlik çagına ulaşmış,akıllı her müslüman'
a farzoldugu bu ayet-i kerime ile bildirilmiştir. bu sebepledir
, ki mazeretsiz olarak bu ayda oruç tutmayanlar büyük günah işlemişler olurlar.orucu tutanayacak kadar yaşlı olanlar ya da iyileşemez hastalar bu sebeple oruç tutmazlar
ve bu oruçlarını da ileride kaza edebilme imkanı olmadıgı
anlaşılırsa oruçsuz geçen her gün için bir fidye sadakası verirler.fidye tıpkı fıtır sadakası gibidir.bir fakiri bir gün doyurmak ya da bunun bedelini vermektir.buna da imkanları yeterli degilse,affedilmesi için allah tan af ve magfiretini niyaz ederler.oruç tutup,dini ibadetini yerine getiren bir insana saygılı davranmak gerekir..oruç tutanın karşısında alay edici,onu tahrik edici şekilde yiyip-içmek saygı kurallarının dışındadır.ayrıca insanlara din ve vicdan hürriyeti verilmiştir.herkes dininin gereklerini yerine getirmekte özgürdür.
                          :ne ekersen onu biçersin: 
 kur'an-ı kerim'de : artık kim zerre agırlıgınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir.kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun
cezasını görecektir..''(zilzal,7-8) buyrulmuştur.insanlar ,güzelve faydalı işler yapmalı.kötü işlerden uzak durmalıdır.çünkü herkes çalışmasının
,ortaya koydugu işlerin karşılıgını eksiksiz olarak alacak,en ufak bir haksızlıga maruz bırakılmayacaktır.çalışmayanlar da hiçbir şey kazanmayacaklardır.
                     yüce Allah ,''insan için ancak çalıştıgı vardır.şüphesiz onun
çalışması ileride görülecektir.sonra çalışmasının karşılıgı kendisine tastamam verilecektir.''(necm,39-41)buyurmuştur.öyleyse elimizden geldigince çalışmalı ve emegimizin karşılıgını beklemeliyiz,çünkü tarih 
de bize gösteriyor ki; milletler çalıştıklarının karşılıgını almışlardır.
      :orucun maddi ve manevi faydalar:Allah'ın her emrinde oldugu gibi oruç ibadetinde de pek çok hikmetler ,bizim için
maddi ve manevi birçok faydalar vardır.bizler allah'ın rızası için oruç tutmaklaberaber.orucun sagladıgı faydalı da bilmek ve degerlendirmek
durumundayız.
  !!oruç   tutunuz ,sıhhat bulursunuz.'' (keşfu'l-hafa,c:2, s:33) buyuran sevgili peygamberimiz ,orucun saglıgımız yönünden de önemli bir ibadet oldugunu belirtmiştir. dünyaca ünlü nobel tıp ödülünü 1940 yılında kazanan meşhur bilim adamı dr.alexis carrel ''L' hamme ,coat inconna''adlı eserinde;''oruç sırasında organizmalarda depo edilmiş  besin maddelerinin harcandıgını,sonradan bunların yerine yenilerinin geldigini,böylece bütün vücutta bir yenilenme oldugunu anlatır,orucun saglık bakımından çok faydalı oldugunu'' söyler.
profesör pierre moulin (pier mulen)de orucun faydalıkonusunda şunları söylüyor: islam dünyasının en yararlı kurumlarından biri oruçtur.oruç,bedenin hem fiziksel,hem ruhsal dinleyişidir.dokuları temizler; birikmiş toksinleri,zehirleri atar.müslümanlar heryıl bir ay bedenlerini dinlendirirler.böylece vucüt doku ve organlardaki zehirleri atar,beden dinlenir.''oruç tutmanın bazı hastalıklara iyi gelmedigi ilgilerce
söylenmekle birlikte ,acaba günümüzde tıp,açlık hastalıklarıyla mı yoksa tokluk hastalıklarıyla mı daha çok ugraşıyor,sorusu,gerçekten üzerinde
düşünülmeye ,durulmayave araştırılmaya deger bir husus degil mi?
orucun bir çok maddi ve manevi faydası olmasından daha ziyade,müslümanlar için önemli olan allah katında saglayacagı kazançtır.

:ÇOCUKLARA ORUCU ALIŞTIRALIM:
 aile yuvasının mutluluk kaynagı olan çocuk,anne ve babaya
ALLAH ın bir emanetidir.bu nedenle anne ve baba çocuklar'
ının terbiyesinden hem ALLAH 'a karşı hem de topluma karşı sorumludur.  s.a.v   der ki.  hiç bir anne veya baba çocuguna islami bir terbiyeden daha üstün bir hediye vrmiş olamaz.  s.a.v ve der ki yine hepiniz (yani anne ve baba veya yakınlar ,sorumlu olanlar vs...) birer çobansınız ve güttügünüz sürüden mes'ul sunuz. bu sorumluluklardan bir tanesi de çocuklara dini ve ahlaki görevleri ögretmektir.
   farz olan ibadetler ,ergenlik çagında başlar.ergenlikten önce ibadetleri yerine getirmeyen çocuk,herhangi bir ceza
görmeyecektir.ancak çocukluk,ögrenme ve alışma devresidir.
bu yüzden farz degil diyerek ,çocukları ibadetlerin (orucun)
manevi havasından mahrum etmek dogru degildir.
    rubiyye isimli sahabi bir hanım şöyle anlatmaktadır: '' bizler ,aşura günü oruç tutulması yönünden peygamberimiz
den  (s.a.v.) emir aldıktan sonra hemen oruç tutmaya başladı
k , hatta o gün çocuklarımıza da oruç tutturduk .  oruçlu oldugumuz o günde çocuklardan herhengi birisi yemek isteyecek olsa , hemen boyalı yünden yaptıgımız oyuncaklar'
dan eline vererek iftarakadar oyalanmasını saglardık.''  (buhari,savm,47)
     çocuklarımızı oruca alıştırırken hoş görülü olup, onlara
 peygamberimizin  yaptıgı  gibi  sabır  ,   sevgi ve şefkatle  yaklaşmalıyız. orucun hikmet  ve faydalarını anlatarak onları oruç tutmaya özendirmeli ve dayanabildikleri sürece oruç  tutmalarında  yardımcı  olmalıyız. ama bunu yaparken
mükemmel yapmaları için baskı yapmamalı ve onların üzerinde bıkkınlık meydana getirmemeliyiz.
    onları ibadetlere alıştırırken hz. muhammed  s.a.v i örnek alıp , torunları hz.hasan ile hz. hüseyin 'in peygamberimiz secdede iken  sırtına oturup oynadıkları ve bu yüzden secde
nin son derece uzadıgını ve peygamberimizin onları kıracak, ibadetten sogutacak bir davranışta bulunmadıgı asla unutmamalıyız. 
        :ORUCUN DUYGULARA TESİRİ:
  Ramazan ayı öyle bir mübarek aydır ki , gelişi ile   islam aleminin manevi havası degişmekte  ve müslümanın ruhun
da olumlu degişiklikler meydana gelir. oruç tutan kimse ,sabretme,sıkıntılara göğüs germe ,açlık ve susuzluga
dayanma ve nefse hakim olma melekesi kazanır. fakirlik ve yoksullugun ne demek oldugunu daha iyi anlar. şefkat ,
merhamet ,başkalarına iyilik etme ve insanlara faydalı olma gibi yüce duygular kazanır. elindeki nimetlerinin kadrini bilir,israftan sakınmayı ögrenir.
     oruç , kişinin iradesini güçlendirir.hayatında açlık nedir bilmeyen varlıklı bir insan ,yoksulların çektigi açlık ve sıkıntı
yı ,ızdırabı geregi gibi hissedemez.fakat bu insan oruç tutarsa,açlıgın ne oldugunu bizzat tatmış olur. böylece yokluk içinde kıvranan fakirlerin sıkıntılarını içinde duyarak şefkat ve merhamet duyguları gelişir. bunun sonucu olarak
da fakirlere yardım elini uzatarak sıkıntılarını giderir,toplum
un huzur ve mutluluguna katkıda bulunur.orucun digerkamlalık hissine kuvvet kazandırdıgını şu örnek ne güzel ortaya koymaktadır:
      mısır'da yıllarca süren bir kıtlık olmuştu. o sırada devletin hazinesi  yusuf (a.s)'ın elinde idi. halk aç idi . hz. yusuf  da bütün imkanlara sahip oldugu halde karnını doyurmuyordu.neden böyle yaptıgı kendisine sorulunca,içinde yaşadıgı toplumun acılarını yüreginde duyan bir sorumluluk anlayışı ile şu cevabı vermiştir: '' eger
ben tok olursam açların halini anlayamam,yoksullaru geregi
gibi düşünemem.''  (mirakatü'l-mefatih,II,492)
            :sahur ve iftar vaktinin önemi:
islam'ın farzlarından  olan  oruç ibadeti  fecrin doguşundan  güneşin batışına kadar geçen sürede eda edilir.bu süre bakara süresi 187 .ayet-i kerimede :''şafagın aydınlıgı gecenin karanlıgından ayırt edilinceye
kadar yiyin için sonra da akşama kadar orucu(tanyeri ağarıncaya) tam
tuttun.''şeklinde ifade edilir.
    orucun  başlangıcı  olan  imsak  vaktinden  önce yenilen  yemege ''sahur'', orucu açmak için yenilen yemege ise ''iftar''denilmektedir. sahur yemegi ,resulullah tarafından tavsiye edilmiştir: sahurda yemek yiyiniz.çünkü sahur yemeginde bereket vardır.'' (buhariisavm,20; müslimisıyam,9) ibadet öncesinde oruca hazırlık anlamına gelecek sahur yemegi yemek müstehaptır. 
     sahur vakti gibi iftar vakti de duaların kabul olunması bakımından 
önemlidir.nitekim rasulullah (s.a.s.): 'oruçlunun iki sevinci vardır.birisi
iftar zamanında ki sevincidir.digeri de tuttugu oruçla Allah 'a kavuştugu ve orucunun mükafatına erdigi zaman ki sevincidir.'' (buhari,savm,9;
müslim,sıyam,30) bu sebeple gerek sahur,gerek iftarda yüce Allah 'a
dua edilmeli,afve magfiret dileginde bulunmalıdır.
en güzel dualar peygamberlerin dualarıdır.bu sebeple ,rasulullah(s.a.s.)'ın iftardan önce yaptıgı bir duayı ifade etmek yerinde olacaktır.
   ''Allah'ım ,  senin  rızan  için  oruç  tutum  ve  senin rızkınla   orucumu  açıyorum.''(ebu davut,savm,22)
                                         :RAMAZAN AYI:
   ramazan ayı ,üç aylar olarak bilinen mübarek ayların sonuncusudur.
bilindigi gibi bu ayların kendilerine mahsus bazı özellikleri vardır.ancak
,Ramazan ayının özelligi diger aylardan farklıdır. nitekim  HZ.MUHA-
MMED (s.a.s) :'' ey Allah'ım ! RECEP VE ŞABAN'ı bize mübarek kıl , bizi Ramazan'a kavuştur.''(ahmed bin hanbel,müsned,c.1,s.259)  diye
dua etöiştir.
     onbir ayın sultanı olarak bilinen Ramazan ayı manevi olarak ruhlarımızın temizlendigi ,ahlaken yüceldigimiz bir rahmet,bereket ve bolluk deryasıdır.Ramazan ayıiibadet ayıdır. çünkü islam'ın beş temel şartından birisi olan oruç bu ayda tutulmakta ,teravih namazları bu ayda kılınmaktadır.toplu olarak mukabeleler bu ayda okunmakta ve müslümanlar bu ayda kur!an-ı kerim'i defaatle hatmetmeye gayret göstermektedirler.
    HZ. Muhammed (s.a.s.): ''her kim Ramazan-ı şerif'in gecelerinde
ibadetin sevabına inanarak ve mükafatını umarak Allah rızası için teravih namazı kılarsa geçmiş günahları bagışlanır.'' (buhari ,teravih,1)
buyurmaktadır.
     kur'an-ı kerim ,sevgili peygamberimiz (s.a.s.)'e bu ayda indirilmeye
başlanmıştır.cenab-ı hak , kur'an-ı kerim 'de (o sayılı günler), insanlar
için bir  hidayet  rehberi , dogru yolun  ve  hak  ile  batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak kur'an'ın kendisinde indirildigi Ramazan ayıdır...'' (bakara suresi ,185)  buyurmaktadır.
       kısaca , feyz  ve  bereketi  saymakla  bitmeyen bu mübarek  ayı müslümanlar gafletle geçirmemeli ve onun manevi nimetlerinden doya
doya nasibini almaya çalışmalıdır.



NEFSE HAKİM OLMAK


Ahlaki vazifelerden biri nefse hakim olmaktır. Yani insanın sözlerine ve fiillerine hakim olması, sözüne, işine sahip bulunmasıdır. nefsine hakim olanlar, iradelerine de sahip olacakları cihetle,his ve heyecene kapılmadan her şeyde iradenin hakimiyetine müracaat ederler. Nefsine hakim olmayanlar ise, ya fevkalade heyecenlı ve sert olurlar, yahut büsbütün uysal ve yumuşak olurlar. Birincisi gazap ve öfke hali,ikincisi de zemmedilen kötü ahlaktır. Gazap, bazı ariflerin dediği gibi, ani bir cinnettir. Binaenaleyh buna güç yetiremeyenler, bunu yenemeyenler pek çok zarara uğrarlar.

Akılsız uysallığa gelince; bu da zillet ve meskenet olduğu cihetle, güçlükleri göğüslemeye değil, hukuki korumaya bile engeldir. Bu derece halim ve uysal olan insanlar, daima herkesin tariz ve tahrikine hedef olmaktan kurtulamaz. Kendilerinde vakar ve haysiyet namına birşey kalmaz. O halde, ''nefse hakim olmak'' fazilet; gazap ve aşırı uysallık ise rezilettir.

Cenab-ı Hak, ''İnsanı kötülüğe sevkeden nefistir'' (Yusuf,53) buyurmaktadır. Rasulullah(s.a.s.) ''Akıllı kimse,nefsini muhasebe eden ve ölümünden sonrası için çalışandır. Aciz de, nefsini hevasının peşine takan ve ALLAH'tan temennide bulunan kimsedir.''
(Tirmizi,Kıyamet,26/2461) buyurmaktadır.

Nefis muhasebesi, bu vasıflara uyan bir davranıştır. İbn Arabi der ki: ''Büyüklerimiz, konuştuklarını ve yaptıklarını bir deftere yazarak, yatsıdan sonra kendilerini muhasebeden geçirirlerdi. Deftere bakıp kendilerinden sadır olan söz ve fiil hepsini gözden geçirirlerdi. Bunlardan tevbe gerekenler için tevbe, istiğfar gerekenler için istiğfar, şükür gerekenler için de şükrederlerdi. Onlar bu muhasebeyi yaptıktan sonra uyurlardı.''(Kütüb-i Sitte,15/180)

Rasulullah efendimiz, şu duayı okurlardı: '' ALLAH'ım! Huşu duymaz bir kalpten Sana sığınırım,kabul olunmayan duadan Sana sığınırım,doymak bilmeyen bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden, bu dört şeyden sana sığınırım.'' (Tirmizi,Da'avat,69/3478)


AHLAK NEDİR?

İnsanın iyi ve kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikli huylara ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlara Ahlak denilmektedir.

İslam dini her iki cihanda insanı mutlu kılmayı hedeflemiştir. Bunu da Ahlak ve fazilet temeline oturtmuştur. İslam dininin amacı, ahlaklı insan ve bu insanlardan oluşan ahlaklı toplumlar meydana getirmektir. İslam'ın bu bütün emirleri bu amaca yöneliktir. Hem ibadetler, hem de diğer davranışlar bu hedefe hizmet ettiği oranda değer kazanmakta, aksi takdirde ALLAH katında hiçbir önem arz etmemektedir.

İslam ahlakının asıl kaynağı KUR'AN ve onun açıklayıcısı olan sahih sünnettir. Bu iki kaynak, dinin ve dünyevi hayatın genel çerçevesini çizerek ahlak anlayışının temelini oluşturmuştur. Hz.Aişe, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta, Hz. Peygamber'in ahlakının ''KUR'AN AHLAKI'' olduğunu belirtmiştir. İslam dininde yapılması emredilen ibadetlerin gayesi insanı ahlaki olgunluğa eriştirmektir. İmanın olgunluğu ahlakın güzelliği ile ilgilidir. İbadetler bizleri her türlü çirkin işlerden korur. Ahlaki bakımdan geliştirerek şefkat, merhamet duygularını yerleştirir. Cimrilikten kurtarır, başkalarına karşı yardımseverlik duygularıyla süsleyerek topluma karşı faydalı bir insan haline getirir.

İnsan dünyaya temiz olarak gelir. Eğer anne ve babası tarafından iyi terbiye edilir, güzel huylarla süslenirse iyi ahlaklı olarak yetişir. Her konuda olduğu gibi ahlaki konularda da örnek alacağımız ve güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen Hz.Peygambere KUR'AN-I KERİM'de şöyle buyurulmaktadır: ''Ve elbette sen yüce bir ahlak üzerindesin''(Kalem,4)

KUR'AN-I KERİM, aynı zamanda insanları uymaları gereken kuralları en güzel ve açık bir şekilde ortaya koyan, insanı ebedi kurtuluşa götürecek evrensel prensipleri içeren bir ahlaki kurallar manzumesidir.

T.C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI


VERESİYE ALIŞ-VERİŞ VE VADE FARKI

YÜCE ALLAH, alış-verişi helal kılmış (Bakara Suresi,282), Peygamberimiz (s.a.s.) de en güzel kazancın kişinin elinin emeği ile elde edilen, yalan ve hile bulunmayan alış-veriş olduğunu bildirmiştir.(Ahmed,4,1141)

Alış-verişte asıl olan malın da bedelinin de peşin olmasıdır. Ancak imkanlar her zaman buna elverişli olmayabilir. Bu itibarla veresiye denilen vadeli alış-veriş, zorunluluktan doğan, hayatın bir gerçeğidir. "Vadeli alış-veriş" dinen caizdir. (Bakara Suresi,282) Peygamberimiz (s.a.s.) geçim sıkıntısı çekenlere ihtiyaçlarını karşılamada kolaylık sağladığı için vadeli satışı teşvik etmiş, (İbn Mace,Ticaret,63) kendisi de vadeli alış-veriş yapmıştır. ( Tırmizi,Büyu',7)

"Vade Farkı"; veresiye alış-verişlerde fiyatın, peşin satışa nispetle bir miktar fazla olmasına denir. Özellikle bu fark, enflasyon olan toplumlarda daha da fazladır. Vade farkı, ödeme süresinin kısa veya uzun oluşuna göre değişebilir. Bunda faiz şüphesi olduğunu söyleyenler olmuşsa da doğrusu malın fiyatı ve ödeme süresi belli olmak şartıyla, vade farkı karın bir parçasıdır ve caizdir. Kar, malın maliyet bedeline eklenen fazlalık olup külfet riski göze alma karşılığıdır. Vadeli satışta külfet ve risk, peşin satışa nispetle daha fazladır. Ayrıca vade içinde satılan malın bedelini kullanmadığı için satıcı bunun kazancından mahrum kalmaktadır.

Bütün bunlar, vadeli satışta karın peşin satışa göre yüksek olmasının gerekçesi sayılmaktadır. Ancak satıcının alıcıyı kandırması, peşine göre piyasa şartlarından fazla kar koyması caiz değildir.

T.C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

Murathan Alınak'ın Notu : Faiz konusu, dini çevrelerce çok tartışılmış ve net ve kesin bir sonuca varamamıştır. Şöyleki; Bakara Suresi 282. Ayete göre faiz haramdır, ancak KUR'AN-I KERİM'in indiği zamanda çoğunlukla mesleği faizcilik olan ve borç almak zorunda kalan kişilere çok yüksek faizlerle borç vererek ve parayı alamayınca kişilerden farklı isteklerde bulunarak, açıkçası kişinin bu parayı ödeyemeyeceğini bile bile borç vererek, zulmederek yaşayan kişiler bulunmaktaydı. KUR'AN-I KERİM'in bu ve bu gibi (bu konuda bir'den fazla ayet vardır) Ayetlerin bu rahatsız edici davranışı tamamen ortadan kaldırmak amacıyla indirildiği bir gerçektir. Din bilginleri, en çok şurada tartışmışlardır : Bilindiği gibi günümüzde bu tür işler genelde bankalar aracılığıyla yapılmaktadır. Bu durum kişi konusunu kuruma dönüştürmüştür. Ama teknik aynıdır. Günümüzde buna KREDİ denmektedir. Aslında kredi, bazı durumlarda kısa süreli olarak nakite ihtiyaç duyan işadamları tarafından sıklıkla kullanılmaktadır. Çünki işadamı, bu borcunu nasıl olsa yapacağı işle kapacaktır. Nadiren bu konuda problem çıkmaktadır. Ama mesela ev alacak kadar parası olmayan bir kişinin kredi alarak nasıl olsa öderim diye düşünerek ev alması çoğu zaman büyük problemler yaratmaktadır. Günümüzde bankaların çok cazip tekliflerde bulunmakta olduğu yada bunların böyle gözüktüğü bir gerçektir. Ama kredi anlamında faiz, çok nadir ve spesifik durumlarda, ancak çok özel (yukarıdaki gibi) ve bilinçli olarak kullanılmalıdır ve hatta kullanılmaması çok daha iyidir. Çünki madem ki ev alabilecek kadar paramız olacak ileride (borcumuzu ödeyeceğimize göre demek ki bu kadar kazanacağız) o zaman bunu biriktirdikten sonra almalıyız. Bu konu hala tehlikeli bir konudur ve bizce KUR'AN-I KERİM her şartta haklı çıkmaktadır. Peki, bankaya yatırmış olduğumuz paradan aldığımız ve şu anda ismi faiz olan ne olacak ? İşte din adamları bu konuda anlaşamamışlardır. Bir kısmı bunun da bir çeşit faizcilik olduğunu, bir kısmı da olmadığını savunmuşlardır.

Bizce; şu kesindir ki bu anlamdaki faiz, enflasyon dolayısıyla değeri düşen paramızın miktarını arttırarak bir anlamda bu parayı alım gücü olarak dengelemektedir. Ayrıca bankalar bu konudan büyük gelirler elde etmektedir. Çünki banka bizim paramızı uygun şekillerde kullanarak bundan kar elde etmekte, bunun da bir kısmını bize vermektedir. Yani bu iki tarafın da kazançlı olduğu bir iştir. Ayrıca bu paraların bankada birarada bulunmasından doğan büyük meblağ gücü sayesinde bu iş gerçekleşmektedir. Yani biz kendi başımıza bu işi başaramazdık. Sonuçta kaybeden yada zarar gören kimse olmadığına göre hatta her iki tarafa da yararlı olduğuna göre bizce bunda bir sakınca yoktur.



İBADETTE DEVAMLILIK

Yaratıklar içinde seçkin bir yeri olan, akıl, fikir ve üstün yeteneklerle donatılan insanın yaratılışında elbette ki, bir hikmet vardır. İnsan olarak yaratılışımızın,dünyaya gelişimizin hikmetini YÜCE ALLAH,Kuran-ı Kerim'de şöyle bildirmiştir:'' Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yarattım. '' (Zariyat,56)

Dünyaya gelişimizin gayesi, ALLAH'ı tanımak ve ona ibadet etmektir.

İnsan, beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. Bedenin maddi gıdaya ihtiyacı olduğu gibi ruhunda manevi gıdaya ihtiyaci vardır. Ruhun en önemli gıdası sağlam iman ve ihlasla yapılan ibadettir.

İbadet, ALLAH'a tazim, hürmet ve saygı göstermek, itaat etmektir. İbadet, saygı ve itaatin en yüksek derecesidir. Böyle bir saygı yalnız ALLAH'a yapılabilir ve bu ALLAH'ın üzerimizdeki hakkıdır. ALLAH'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Fakat bizim ibadete ihtiyacımız vardır. İbadette bizim için birçok faydalar olduğu gerçektir.

İbadet, insanlara ALLAH katında değer kazandırır. Kuran-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurur: ''(Ey Muhammed) de ki;duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin.''(Furkan 77) '' Sana yakın (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et.'' (Hicr,99)

Farz Namazlara devam edilmesi emredilerek şöyle buyurulmaktadır: ''Namazlara ve orta namaza (ikindiye) devam edin ;gönülden boyun eğerek ALLAH için namaza durun.''(Bakara,238) Başka bir ayette ise; '' Ailene namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol.'' (Ta-Ha,132) buyurulmuştur. Peygamber efendimiz(s.a.s.),az da olsa devamlı olan ibadeti tavsiye etmiştir.

Ayet ve hadislerden anlaşılıyor ki,ibadette devamlılık esastır. Beklenen faydanın hasıl olması için ibadetler, zamanında ve devamlı yapılmalıdır.



BAŞA KAKMAK

Bir kimseye iyilikte bulunulduğu vakit, o kimseye yapılan iyilikten dolayı mahcup edecek davranışlarda bulunmaya veya direkt olarak bir kimsenin kusurunu ayıbını yüzüne vurmaya "başa kakmak" denir.

KUR'AN-I KERİM'de Cenab-ı ALLAH (c.c.) : "Ey iman edenler ! ALLAH'a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar... " (Bakara Suresi,264); " Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma" (Müdessir Suresi, 6) buyurarak, başa kakmanın kötü bir davranış olduğunu beyan etmiştir. Bu Ayetlerde hayır yapmaya teşvik edilmiş ancak, hayır yaparken kalp kırılmaması, fakirin küçümsenmemesi, eziyet edilmemesi ve yapılan iyiliğin başa kakılmaması, gösterişten kaçınılması emredilmiştir. Aksi halde, yapılan hayırdan fayda yerine zarar, sevap yerine günah kazanılacağı anlatılmak istenmiştir.

Peygamberimiz (s.a.s.) de: "Bir elinin verdiğini diğer elin görmesin" buyurarak yardım yada iyilik yapılacak kimsenin eziklik duymaması için çok nazik ve hassas davranılmasını öğütlemektedir.

Bir kimsenin özründen, ayıbından dolayı yaptıklarını yüzüne vurmak doğru değildir. Hele o kimse yaratılıştan, elinde olmayan sebeplerle bir özre sahipse, ona özrünü hissettirmek büyük günahlardandır. "Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma" hadisi gereği, ayıbının araştırılmasından, özrünün yüzüne vurulmasından kişinin kendisi nasıl hoşlanmıyorsa, başkası da hoşlanmaz. Öyleyse söz ve hareketlerimizde Peygamberimizi örnek alıp bu tür davranışlarımıza dikkat etmeliyiz.


İSTİĞFAR VE MAHİYETİ

İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Bu imtihan dünyasında hayatını tanzim ederken o çoğu zaman YÜCE ALLAH'ın emir ve yasaklarını çiğnemektedir. Eğer insan, günah üstüne günah işlemeye devam ederse, iyi amelleri de zayi olmaya başlar.

Kullarına karşı çok merhametli olan YÜCE ALLAH, günah işleyenlere anında azap etmek istemez. Bunun için KUR'AN-I KERİM'in birçok ayetinde, ecel gelmeden önce, ALLAH kullarını tevbe ve istiğfara davet eder.

Tevbe ve istiğfar, günahlardan pişman olmak, vazgeçmek, ALLAH'ın rahmet ve mağfiretine sığınarak O'nun affını dilemektir. İşlenen günahlardan Tevbe etmek, her müslümanın üzerine vaciptir. İşlenen günah ALLAH ile kul arasında ise tevbe ve istiğfarın üç şartı vardır. Bunlar, işlediği günahı kesin olarak terk etmek; o günahı işlemeye pişmanlık duymak; bir daha onu işlememeye kesin karar vermektir. Şayet işlenen günah kul hakkı ise, hak sahibi ile helalleşmek veya hakkını ödemek mecburiyeti vardır. Bir insanın kalbi günah kirleriyle karardığında, ALLAH'ın affına müracaat etmesi kaçınılmazdır.

Cenab-ı Hakk, KUR'AN-I KERİM'de: "Ey iman edenler, ALLAH'a tam bir teslimiyetle tevbe ediniz. Olur ki, Rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar." (Tahrim Suresi,8)buyurmaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.)'de: ' Ey insanlar! ALLAH'a tevbe ve istiğfar ediniz. Ben günde yüz kere tevbe ediyorum' , 'Günahlarına gerçekten tevbe edenler, hiç günah işlememiş gibi olurlar' (Et-Tac, c.5,s.152) buyurmuştur.

Dolayısıyla, dilimizi, kalbimizi tevbe ve istiğfardan uzak tutmamak; ALLAH'ın ve Rasulünün emir ve yasaklarına uymak zorundayız. Zira dünya ve ahiretin saadeti bundadır.

T.C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

Murathan Alınak'ın Notu : Birinci paragraf sanıyoruz ki çoğunlukla dinle alakası olmayan yada dinimizi iyi bilmeyen kişileri kasdetmektedir. Ayrıca genel olarak insan olmamız dolayısıyla tabii ki tam bir müslüman olsak da zaman zaman hatalara düşmemiz değişken şartlar dolayısıyla mümkündür. İşte Tevbe ve İstiğfar konusu bunun da önüne geçmeyi amaçlamaktadır. KUR'AN-I KERİM her zaman bize doğru yolu göstermektedir. Hadis'lerin ise tartışmalı yada daha çok sembolik, dramatik yönleri çoktur. Onun için bunlara bu şekilde bakmalı ve böyle değerlendirerek KUR'AN-I KERİM kadar önemsememeliyiz. Hadisler daha çok konuya hakim kişiler tarafından ekstra yada ek bir araştırma konusu olarak kullanılmaktadır.



CEHALETİ ÖNLEYELİM

Dinimiz, bilgi ve düşünmeyi üstünlük ve yücelik olarak değerlendirmekte; ALLAH' a gerçek kulluğun, dünya ve ahiret hayatında huzur ve mutluluğun bilgiden geçtiğini haber vermektedir. YÜCE ALLAH, KUR'AN-I KERİM'in 750 kadar Ayetinde insanları kendilerine diğer canlılardan farklı olarak lütfedilen aklı kullanmaya, düşünmeye çağırmaktadır. KUR'AN'ın ilme, bilgiye, öğrenmeye verdiği değeri anlamak için nazil olan ilk Ayetlerin "Yaratan Rabbinin adıyla oku" (Alak Suresi,1-2) olduğunu hatırlamak yeterlidir.

Dinimize göre bilgisizlikte, öğrenmemekte israrın hiçbir mazereti yoktur. Bizden istenen, bulunduğumuz hal ve şartlar içinde neyi öğrenebiliyorsak onu öğrenmemizdir.

"De ki : Rabbim ! İlmimi arttır." (Ta-Ha Suresi,114)

İlim ve ilim sahiplerine büyük değer veren İSLAM'da cehalet, bilgisizlik yüz karasıdır ve hiç hoş görülmez: "De ki : Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" (Zümer Suresi,9)

İnsanlık tarihi boyunca ilim, sahipleri için bir artı değer olmuş; ilim sahibi fert ve topluluklar, daima diğer topluluklara üstün gelmiştir.

Öte taraftan iletişim araçlarının yayın politikaları istikametinde insanlara ulaştırdığı bilgilerin de düşünceleri berraklaştırma yerine genellikle zihinleri karıştırdığı bir vakıadır.

Bu itibarla dinimiz bize ulaşan bilgi ve haberleri tahkik edip, doğruluğunu araştırmadan kabul etmememiz gerektiğini emreder. Bu nedenle toplumda sorgulayıcı ve araştırıcı bir zihniyetin hakim olması için eğitim ve öğretimin kalitesinin yükseltilmesi, okullaşma oranının arttırılması, çeşitli alanlarda akademik çalışma yapanların çoğaltılması ve en önemlisi de sahip olduğu bilgiyi toplumun maddi ve manevi kalkınması için kullanan insanların yetiştirilmesi gerekir.

T.C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

Murathan Alınak'ın Notu : Cehalet konusunun son paragrafta belirtilen yollarla düzelme kaydedebilecek olması, bu değerlere sahip ülkelerin gerçek anlamda bilgili olduğu anlamına gelmez. Zira en değerli bilgi sağlam temellere oturabilmiş ve sürekliliğini koruyabilmiş ALLAH inancı ve İbadettir.

 

 

 

Nesh Tartışması Akidevi Bir Konudur -2-

Fatma Candan

Kur'an'da hükmü kalktığı iddia edilen ayetler (mensuh) hakkındaki tezi 5 ayete kadar indiren -Ehl-i Sünnet akımı içinde Islahatçı çabalar göstermiş olan- Şah Veliyullah Dehlevi'nin iddialarını gözden geçirmemiz, konuyu daha çok aydınlatacaktır.

e. Dehlevi'nin 5 Mensubu

Ömer Rıza Doğrul, Dehlevi'nin bu 5 mensuh ayetini tetkik ederek mensuh olmadığını ispatlamıştır.

Şimdi bu kısmı alıntılamak istiyoruz:

"1.Bakara 180. ayet: ĞBirinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.

Neshi kabul edenler miras ayetinin bu ayeti neshetmiş olduğunu söylerlerse de Kadı Beydavi ile İbn Cerir bu fikirde değildirler. Beydavi der ki: "Miras ayeti bu ayete zıt değildir. Belki onu destekler. Çünkü vasiyeti mutlak surette tekide delalet etmektedir..." Filhakika miras ayetinin bu ayeti neshetmesi için hiç bir sebep yoktur. Bu ayet-i kerimede miras da hak sahibi olanların hakları anlatılır ve bunların hepsinin yapılan vasiyeti yerine getirilmesinden ve bırakılan borcun edasından sonra yapılacağını bildirir. Böylece Bakara Suresi'ndeki 180. ayetinde bahis mevzuu olan vasiyetin yapılmakta olduğunu açıklar."

(Maalesef ki Kur'an'ın hadisle de nesh olunacağını iddia eden bazı muhaddisler, bu ayetin Hanbel'in Müsnedi'nde geçen "Varisçiye (mirasçı) vasiyet yoktur."18 hadisiyle neshedildiğini iddia edebilme gafletinde bulunmuşlardır.19)

"2. Bakara 240. ayet: Ğiçinizden ölüp de (geride) eşler bırakacak olanlar (evlerinden) çıkarılmaksızın senesine kadar yararlanmaları için bir vasiyet bırakırlar.ğ Bu ayetin mensuh olduğu iddia edilmekte fakat, Sahih-i Buhari'de Mücahid gibi yetkili bir şahsiyet bu ayetin mensuh olmadığını bildirmektedir. Mücahid diyor ki: "Cenah-ı Hak kadına, tam sene veriyor. Bunun yedi ay yirmi günü vasiyet ile ihtiyarıdır. Kadın isterse kocasının evinden ayrılır ve yeniden evlenir. Çünkü Kur'an-ı Kerim ĞKendi isteği ile çıkarsa size bir vebal yoktur.ğ diyor. O halde 243. ayet nakzetmiyor. Sonra bu ayetin 243. ayetten sonra nazil olduğunu gösteren deliller vardır. Bu yüzden onun tarafından neshedilmiş olmasına imkan yoktur."

"3. Enfal 65. ayet: ĞEğer sizden sabreden yirmi kişi bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup ederler. Ve eğer içinizden yüz (sabreden kişi) bulunursa kafirlerden binini yener.ğ

Bu ayetten sonra gelen ĞŞimdi Allah yükünüzü hafifletti ve siz de zaaf bulunduğunu bildi, onun için sizden yüz kişi sabırlı olursa iki yüze galip gelirler.ğ ayeti ilkini nesh etmiştir, deniliyor. Halbuki ikinci ayette (şimdi) kelimesiyle başlayarak halden, yani müslümanların zayıf oldukları, silahları bulunmadığı ve harbe alışık olmadıkları, genç ihtiyar hep bir arada yola çıkmağa mecbur kaldıkları sıradan bahsediyor. Daha evvelki bir ayet ise İslam ordularının tam teçhizatlandığı ve teşkilatlandığı sıralara aittir."

"4. Ahzab 52. ayet: Ğ(Ya Muhammed), bundan sonra kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmek güzellikleri senin hoşuna gitse bile sana helal olmaz.ğ

Bu ayetin de neshine delil (!) gösterilen ĞEy Peygamber! Gerçekten biz sana ücretlerini verdiğin zevcelerini... sana helal kaldık.ğ ayeti; ele aldığımız ayetten daha önce inmiştir. Dolayısıyla daha önce inmiş bir ayetin daha sonra gelen bir ayeti nesh etmesi bahis mevzuu olamaz. Vaziyetin şu merkezde olduğu anlaşılıyor. Nisa 3. ayeti nazil olarak zevcelerin sayısını 4'le tahdit etmiş, Ahzab Suresi'nin 50. ayeti de bunu teyid etmiştir.

Aynı şekilde Hz. Peygamber'e de Ahzab 52. ayetle başka bir kadın almaması bildirilmiştir. Görülüyor ki burada da nesh söz konusu değildir."

"5. Mücadele 12: ĞEy iman edenler! Peygamber ile danışacağınız, gizli konuşacağınız zaman, konuşmadan önce bir sadaka verin, bu sizin için daha iyi ve daha temizdir. Bulamazsanız şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyicidir.ğ Diğer ayet; ĞGizli konuşmadan önce bir sadaka vermekten mi telaş ettiniz? Çünkü yapmadınız. Allah sizin tövbelerinizi kabul etti.ğ

Bu ikinci ayetin birincisini neshetmesine katiyyen lüzum yoktur. Çünkü ikincisi sadaka vermenin zaruri değil, ihtiyari olduğunu; farz olan sadakanın zekat olduğunu anlatıyor..20

f. İki Yaklaşım: Hamidullah ve Ateş

Muhammed Hamidullah bu meseleyi tahkik ederken konuya bir soru ile giriyor:

ĞHz. Peygamberin devri saadetlerinde Kur'an-ı Kerim'in herhangi bir parçası nesh veya tebdil edilmiş midir? Kur'an-ı Kerim bundan iki defa bahsediyor. II. surenin 106. ayeti ve XVI. surenin 101. ayeti. Bu neyi ifade eder? Hz. Peygamber bir ayet yerine başka bir ayet mi koymuştur?" Ve devam ediyor: "Bu meselenin büyük mütehassısı el-Cessas bunu kabul etmiyor ve diyor ki; bahis mevzuu olan, eskiden vahyedilmiş kanunların eski peygamberlerin kitaplarının yerini Kur'an'ın almasıdır, bizzat Kur'an'dan bir şeyin yeri alınmamıştır. Diğer alimler ise; Hz. Muhammed'in hayatı boyunca nesh imkanını kabul ediyorlar ve delil olarak vazıh olmayan bir iki hadise zikrediyorlar. En meşhuru şudur: Hz. Ömer naklediyor: "İlahi kanunda zina edenlerin recm edilmesine dair emri okuyorduk; Hz. Peygamber'e bunun Kur'an'a dahil edilmesinin icap edip etmediğini sordular, fakat o istemedi." (ibn Kesir, III, 261). Bazıları buradaki Ğilahi kanunğ tabirini "Ve başka birinin karısı ile zina eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir." (Kitap. Allah) Kitab-ı Mukaddes (Levililer, XIX, 10-14) olarak izah etmektedirler. Tevrat'taki bu kanunu Hz. Muhammed'in tatbik etmiş olduğuna inanmakta hiç bir mahzur yoktur. Zira Kur'an-ı Kerim (VI, 90) ayetinde eskiden bildirilmiş ilahi kanunların, onlar Kur'an tarafından nesh edilmedikçe yürürlükte olduğunu kabul etmiştir. Bununla beraber bu kanunlar Kur'an'a dahil edilmez. ...Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinden nesh edilenler olmuş mudur? Şayet evet ise, bunlar şimdi Kur'an-ı Kerim'in dışında mıdır? Yoksa her zaman içinde mi kalmıştır? Fazla dikkatli olmayan yazarlardan gelen bazı rivayetlerde bazı mensuh ayetlerin çıkarılmış ve şimdi unutulmuş olduğu bildiriliyor. Burada ravilerin yanlış anladıklarını düşünüyoruz, behemehal, rivayetler şüphelidir, zira verilen misallerdeki parçaların üslubu zayıf ve Kur'an'ınkine müsavi değildir. Bunların, Kur'an'ın bazı parçalarının Hz. Peygamber tarafından yapılan tefsirler olması ve Hz. Peygamberin konuşmasının başında bulunmayanların, bunları Kur'an zannetmeleri muhtemeldir. Her zaman Kur'an-ı Kerim'de bulunan ve muhtevasının neshedildiği bildirilen ayetlere gelince, bunların çoğunun durumu nesh kelimesine verilen manaya bağlıdır. Bazen Kur'an Ğyeni emre kadar bunu yapınız.ğ der. Bunun arkasından yeni emir gelir: Şayet bu durum nesh olarak kabul edilirse, Kur'an'da böyle bir kaç misal vardır; fakat bu neshten ziyade tamamlamadır. Ben Kur'an-ı Kerim'de bir defa a'yı yapınız ve diğer bir defa Ayı yapmayınız şeklinde mutlaka bir neshe misal teşkil eden halleri katiyyen bilmiyorum.ğ21

Günümüz müfessirlerinden Süleyman Ateş ise neshin Hz. Peygamber'e indirilen fakat Kur'an'a geçirilmeden unutturulan ayetler üzerinde olduğunu iddia etmektedir. Bu yaklaşım izzet Derveze'nin de benimsediği görüştür. Kur'an'ın bünyesinde mensuh ayetin olmadığını vurgulamakta, fakat Kur'an'a geçirilmeden neshedilmiş az sayıda ayetin varlığına işaret etmektedir.22 Ateş, yoruma kaynak olarak A'lâ Suresi 6. ve 7. ayetleri göstermiştir:

ĞSeni okutacağız da hiç unutmayacaksın. Allah'ın dilediği müstesna. Çünkü O, açığı da, gizleneni de bilir.ğ

Seyyid Kutub bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor: "Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın." Bu, Kur'an'ı korumak hususundaki meşakkati kaldırarak ve Hz. Peygamberin omuzundan büyük bir yükü alarak başlıyor, istisna ise, ilahi iradenin erginliğini belirtmekte ve peygambere gelen ayetlerin unutturulmayacağım bildiren sadık vaadden varit olmaktadır. Ta ki mesele ilahi iradenin geniş çerçeveleri dahilinde kalsın. Ve daima vaad olunanlar içerisinde Allah'ın sınırsız iradesi gözetilsin. Ve böylece ilahi iradeye bağlanan kalpler devamlı bir uyanıklık içerisinde kalsın. ĞÇünkü O, açığı da gizleneni de bilir.ğ Bu ifade de bölümde geçen korunma ve istisnası ile ilgili hükmün sebebi mahiyetindedir.23

Mevdudi de buradaki istisnanın "Şayet dilersem bu Kur'an'ı hafızandan silerim." şeklinde Allah'ın Rasulullah'a verdiği bir tenbih ve tavsiye olduğunu söylüyor.24

Sonuç olarak ilahi iradenin genişliğini vurgulayan Allah'ın, bir takım ayetleri indirip sonra Hz. Peygamber'e unutturduğu sonucuna gitmek vakıasız bir iddia olur. Kaldı ki bu ayetlerin az sayıda olduğu Kur'an'a geçirilmediği şeklinde kesin yargılara varmak da Kur'an'ın yakin ve kesinlik ifade eden vakıası karşısında delilsiz iddialardır, vehimdir.

g. Sonuç

Konuyu toparlayacak olursak; nesh kavramı Kur'an'da vardır ve "geçmiş şeriatlerin iptali, yenisiyle değiştirilmesi" anlamında kullanılmıştır. Kur'an'ın kendi bünyesi içinde bir ayetin diğerini iptal etmesi ve o ayetin hükmünü ebediyyen yürürlükten kaldırılması söz konusu değildir. Musa Carullah, konuyu veciz şekilde özetlemiştir: "Şeriatlarda neshin zorunluluğu, fakat Kur'an-ı Kerim'de onun yokluğu."25 Her ayet kendi ortamı tahakkuk ettiğinde yaşanır. Kur'an'ın her çağda yaşanır olabilmesi de zaten bunun sonucudur. Kaldı ki Kur'an'da birbirini iptal etmeyi gerektirecek çelişkili ayet yoktur. ĞEğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde bir çok ayrılıklar (çelişkiler) bulacaklardı.ğ (4/82)

Kur'an'ın bir konuyla ilgili farklı bakış açısı kazandıran ayetlerin olması onun yaşanan ortamı gözetmesinin ve tedriciliğinin doğal bir sonucudur. Bu ayetlerin çelişmesi ve birbirini iptali anlamına asla gelmez. Bu ayetlerin tedriciliği yanında birbirini tahsis, takyid, tefsir etmesinden söz edilebilir.

Allah, ayetlerini hükmedilsin diye indirmiştir. O'nun ayetlerinin hükmünün kaldırıldığını iddia edebilmek için katiyyet ve yakin ifade eden muhkem bir nass gerekir. Yoksa insanların zanna dayanan içtihadlarıyla veya içinde zan barındıran haberlerle, hükmü ve vakıası kesin olan herhangi bir Kur'an ayeti iptal edilmez. Kur'an'da ıstılahı manadaki neshe delil olabilecek bir ayetin olmadığı gibi bu konuda bizlere Rasulullah'tan bir haber de ulaşmamıştır. Bizatihi Kur'an'daki ayetlere yönelik bir neshin olmadığı hakkında bir hadis rivayetine de yukarıda yer verdik. Bu Kur'an'a ve akla uygun bir hadistir. Alimler de tarih boyunca nesh kavramı ve mensuh ayet sayısı konusunda ittifak edememişlerdir.

Nesh bize göre akideyi ilgilendiren bir mevzudur, ihtilaf kabul etmez. Ve ĞDin artık kemale erdirilmiştir.ğ (5/3). Eksilme ve artma söz konusu değildir.

Bize sadece, görüş ve düşüncelerimizin sağlamasını Kur’an'la yapmak, O'na sımsıkı sarılmak, Rasulullah'ın örnekliğinde O'nu hayatın her anında yaşanır kılmak düşmektedir.

Notlar:

18- Ahmed ibn Hanbel,  Müsned, IV/186, 238, Mısır-1313.

19- İbn Kuteybe, (Te'villû Muhtelifi'i Hadis) Hadis Müdafaası, s. 256, İstanbul-1979.

20- Ö. Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, s. LXXXVII, İstanbul-1980

21- Muhammed Hamidullah, "Nasih Mensuh Meselesi", Hilal Dergisi, s. 40, İstanbul-1963.

22- Süleyman Ateş, Kalem Dergisi, Cilt 2, Ankara-1989.

23- Seyyid Kutub, Fizilalil-Kur'an, c.16, s. 164, İstanbul-1973.

24- Mevdudi, Tefhimu'l-Kur'an, c. 7, s. 92, İstanbul-1986.

25- Musa Carullah, Uzun Günlerde Oruç, s. 129, İstanbul-1975.

www.haksoz.net

Haksöz Dergisi

ESKİ CAHİLİYE DÖNEMİ                   www.al-shia.com

Kur'an, Arapların, İslâm'ın ortaya çıkışına bitişik dönemini cahili-ye dönemi diye adlandırır. Bunun tek anlamı, o günün Arapları arasında bilginin değil de bilgisizliğin, bütün işlerinde hakkın değil de batılın ve sakat görüşün egemen olduğunu vurgulamaktır. Kur'an'ın onların hayat tarzlarına ilişkin verdiği bilgiye göre onların hayatı böyle idi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onlar Allah hakkında cahiliye zihniyetini yansıtan, gerçeğe aykırı bir düşünce taşıyorlar." (Âl-i İmrân, 154) "Onlar yoksa cahiliye yasalarını mı istiyorlar?" (Mâide, 50) "O zaman inkâr edenler kalplerine öfkeli soy koruyuculuğunu, o cahiliye taassubunu yerleştirdiler." (Fetih, 26) "Eski cahiliyenin süs ve edası ile süslenip kendinizi teşhir etmeyin." (Ahzâb, 33)

O günkü Araplar güneyde Hıristiyan Habeşlerle, batıda yine Hıris-tiyan Roma İmparatorluğu ile, kuzeyde Mecusi Perslerle komşu idiler. Bunların dışındaki komşuları, putperestlerin yaşadığı Hint ile Mısır idi. Ayrıca bölgelerinde Yahudi kabileleri yaşıyordu. Bununla birlikte Araplar putperest idiler ve çoğunluğu kabile hayatı yaşıyordu. Bütün bu faktörlerin etkisi ile bedevi bir toplum oluşturmuşlardı. Bu toplumda Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi geleneklerinden bazı unsurlara rastlanıyordu. Onlar cahilliklerinin sarhoşu idiler. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanların peşinden giderler, sırf tahmin yürütürler." (En'âm, 116)

Bedevi olan aşiretler alçak ve seviyesiz hayat tarzlarının yanı sıra savaşlarla, saldırılarla, başkalarının malını ve ırzını çalmakla yaşıyorlardı. Bu yüzden aralarında güven ve barıştan eser yoktu. Emir galip gelene ve mülk de ona el koyana aitti.

Erkeklerin arasında erdem kabul edilen davranışlar kan dökmek, cahiliye taassubu, büyüklenmek, gurur, zalimlerin yardakçılığını yapmak, mazlumların haklarını çiğnemek, saldırganlık, kırıcı rekabet, kumar, içki içmek, zina, ölü eti yemek, kan içmek ve çürümüş hurma yemekti. Kadınlar ise insan toplumunun bütün meziyetlerinden yoksun idiler. İradeleri ellerinde değildi. İstediklerini yapamazlardı. Miras hakları yoktu. Yahudilerde ve bazı putperestlerde olduğu gibi erkekler istedikleri sayıda kadınla evlenebilirlerdi, bunun hiçbir sınırı yoktu. Buna rağmen kadın süslü ve güzel görünmek için çırpınıyor, sevdikleri erkeklere davetkâr davranıyorlardı. Aralarında zina ve fuhuş yaygındı. Hatta evli kadınlar bile böyleydi. Acayip görüntülerinden biri de kimi zaman hacca çıplak olarak gelmeleriydi.

Çocuklar ise, nesep açısından babalara nispet ediliyordu. Yalnız küçük yaştaki oğullar mirasçı olamıyorlardı. Büyük oğullar mirasın hepsini alıyorlardı. Babanın dul eşi de bu mirasın bir parçası idi. Küçük yaştaki çocuklar, erkek olsunlar, kız olsunlar mirasçı olamıyorlardı. Kadınlar da miras hakkından mahrum idi. Eğer ölen kimse arkasında sadece küçük yaşta erkek çocuk bırakırsa, çocuk babasının mirasçısı olabiliyordu. Ama güçlü yakınlar yetimi elleri altına alarak malını yiyorlardı. Fakat yetim, kız çocuğu ise aile büyükleri onunla evlenerek malını yiyorlar, sonra onu boşayarak ortada bırakıyorlardı. O yetim kızcağızın ne geçineceği bir malı kalıyor ve ne kendisi ile evlenmek isteyecek ve bu sayede geçimini sağlayacak biri çıkıyordu. Yetim problemleri ile karşılaşmak onlarda çok yaygın bir sosyal yara idi. Çünkü aralarında sürekli savaşlar, saldırılar ve yağmalar görülürdü. Doğallıkla adam öldürmelere de toplumlarında çok sık rastlanırdı.

Çocuklarının bir bahtsızlığı da şehirlerin bakımsız ve toprakların verimsiz olduğundan sık sık kuraklık ve kıtlıkla karşılaşılma olayı idi; bu yüzden açlık korkusu ile evlatlarını kendi elleri ile öldürürlerdi.[1]Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi.[2] Bir erkek için en istenmez şey, kız çocuğu babası olduğu haberini alması idi.[3]

Yönetim ve hükümetle ilgili durumlarına gelince, yarımadanın kenar kesimlerinde zaman zaman en güçlü ve en yakın komşularının himayesinde olan krallar hükümet ediyorlardı. Meselâ yarımadanın kuzeyinde İran'ın, batısında Roma'nın, güneyinde Habeşistan'ın böyle bağımlı kralları iktidar oluyordu. Fakat yarımadanın orta kısımlarını oluşturan Mekke, Medine, Taif gibi yöreler Cumhuriyete benzeyen, fakat aslında Cumhuriyet olmayan bir yönetim biçimine sahipti. Aşiretler kırsal kesimde, hatta yerleşim birimlerinde kabile reislerinin yönetimi altında yaşarlardı. Zaman zaman bu yönetim biçimi saltanata dönüşürdü. Bu acayip kargaşa Arapların her belirli grubuna şu ya da bu şekilde egemendi, yarımadanın her yöresinde çeşitli biçimlerde görülürdü. Üstelik aralarında acayip gelenekler ve hurafe nitelikli inançlar yaygındı. Bütün bunlara bir de okuma-yazma bilmeme, öğretim ve eğitimden yoksun olma belasını eklemek gerekir ki, bu bela aşiretler ve kabileler bir yana şehir ve kasaba yerlerinde de hüküm sürüyordu.

Arapların durumları, davranışları, âdetleri ve gelenekleri hakkındaki bütün açıklamalarımız, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinden ve kendilerine yönelttiği hitaplardan açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Önce bu ayetlerin ve açıklamaların kendilerine Mekke'de sunduğu mesajların içerdiği maksatlar, sonra da İslâm ortaya çıktıktan ve güçlendikten sonra Medine'de yaptığı telkinleri iyi incele. Sonra da onlara yakıştırdığı sıfatlara bak. Kendilerine yönelttiği eleştirileri ve kınamaları değerlendir. Onlara getirilen yasakları şiddetlilikleri ve hafiflikleri açısından gözden geçir. Bütün bunları düşünce süzgecinden geçirdiğin zaman anlattıklarımızın doğru olduğunu görürsün. Üstelik tarih bunları anlatıyor ve bizim vermediğimiz ayrıntılara giriyor. Çünkü ayetler ele aldıkları hususları uzatmıyor, haklarında sadece özet bilgi veriyor. Bu konudaki en kısa ve yeterli söz Kur'an'ın bu döneme değinirken kullandığı "cahiliye dönemi" deyimidir. Bu deyimin anlamı bütün o ayrıntıları özetliyor. İşte Arap âleminin o günkü durumu böyle idi.

O gün Arapları çevresindeki Romalılardan, Perslerden, Habeşlilerden, Hintlilerden ve başka kavimlerden oluşan âleme gelince, Kur'an bu âlemin durumunu da kısaca açıklıyor. Bu âlemden önce kitap ehlinin, yani Yahudilerin, Hıristiyanların ve onlarla aynı kategoride olanların durumuna bakalım. Bunların toplumları keyfî monarşilerle ve kişisel tahakkümü benimsemiş krallar, reisler, imparatorlar ve genel valiler tarafından yönetiliyordu. Böylece o toplumlar iki kesime bölünmüştü. Bir tarafta canının istediğini yapan, insanların kendileri ile, ırzları ile, malları ile oynayan egemen bir kesim vardı. Öbür tarafta ise köleleştirilen, horlanan bir yönetilen kesim vardı. Bu kesimin ne ırz, ne mal ve ne can güvenliği ve ne irade özgürlüğü vardı. Sadece efendilerinin onayladıkları şeyleri yapabilirlerdi. Egemen zümre, din adamlarını ve hukuk bilginlerini denetimi altına almış, onlarla iş birliği yapmıştı. Böylece halkın kalplerini ve düşüncelerini avucu içine almıştı. Aslında halkın dininde ve dünyasında egemen olan bu kesimdi. İnsanların dininde alimlerin dilleri ve kalemleri aracılığı ile, dünyalarında kamçı ve kılıç aracılığı ile istedikleri gibi hükmediyorlardı.

Yönetilen kesim de tıpkı yönetenler ve yönetilenlerde olduğu gibi iki kesime ayrılıyordu. Bu ayırımın kriteri, yönetilenlerin kendi aralarındaki güç ve zayıflık derecesi idi. İşte bu kesim bu bakımdan, "İnsanlar efendilerinin dinindendir." vecizesi uyarınca azgın zenginler ile zayıflar, güçsüzler ve köleler diye ikiye ayrılıyordu. Ev reisi ile onun eli altındaki kadınlarda ve çocuklarda da aynı durum geçerli idi. Hayatın bütün alanlarında irade ve davranış özgürlüğüne sahip erkekler ile bütün bunlardan yoksun kadınlar arasındaki durum da aynı idi. Kadınlar kesinlikle erkeklere bağımlı idiler; erkekler kendilerinden ne isterlerse, onları yerine getirmeye mecburdular. En ufak bir bağımsızlıkları yoktu.

Bütün bu gerçekleri şu ayet açıkça ortaya koyuyor: "De ki: 'Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da bazılarımız bazılarını Rabler edinmesin.' Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız." (Âl-i İmrân, 64) Resulullah (s.a.a) Roma kralı Herakliyus'a yazdığı mektupta şu ayete yer verdi. Denildiğine göre, Peygamberimizin Mısır, Habeşistan, Pers ve Necran krallarına yazdığı mektup da şu ayeti içeriyordu. Yüce Allah'ın şu sözü de aynı niteliktedir: "Ey insanlar, biz sizi bir erkek ile bir kadından yarattık ve birbirinizi tanıyasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır." (Hucurât, 13)

Yüce Allah, köleler ile ve hür kadınlarla evlenmeyi tavsiye ederken de aynı gerçeği vurguluyor: "Bazınız bazınızdandır. O hâlde onlarla... sahiplerinin izniyle evlenin." (Nisâ, 25) Yine yüce Allah, kadınlardan söz ederken aynı gerçeğe parmak basıyor: "Ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmam. Bazınız bazınızdan meydana gelmedir." (Âl-i İmrân, 195) Bu anlamda daha birçok ayet vardır.

Arapların çevresinde yaşayan ve kitap ehli olmayan toplumlara gelince, o gün onlar putperestler ile bu kategoride olanlardan oluşuyordu. Bunlar kitap ehlinden daha kötü, daha beter bir durumda idiler. Onların davranış ve tutumlarını kınayan ayetler, onların hayatın bütün alanlarında ve mutluluğun bütün dallarında nasıl akıntıya kürek çektiklerini, nasıl işlerinin sonunun hüsran olduğunu açıklıyor: "Andolsun biz zikirden (Tevrat'tan) sonra Zebur'da da 'yeryüzüne mutlaka salih kullarım vâris olacaktır' diye yazdık. Şüphesiz bunda kulluk eden kimseler için yeterli bir öğüt vardır. Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. De ki: 'Bana ilâhınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahy olunuyor. O'na teslim olacak mısınız?' Eğer yüz çevirirlerse, de ki: Ben sizin hepinize eşit biçimde açıkladım." (Enbiyâ, 105-109) "Bu Kur'an, gerek sizi gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahy edildi." (En'âm, 19)

İslâm'a çağrının ortaya çıkışı

İnsan toplumunun o günkü (cahiliye dönemindeki) durumu işittiğin gibi idi. Yani insanlık, hayatın bütün alanlarında batılın, fesat ve zulmün pençesine düşmüştü. İslâm ise tevhit dini ve hak din olarak hakkı hâkim kılmak, onu mutlak anlamda insanlar üzerinde iktidar yapmak, onların kalplerini şirkin pisliklerinden temizlemek, davranışlarını arındırmak, fesadın köklerine, dallarına, içine ve dışına işlediği toplumlarını ıslah etmek istiyordu.

Sözün kısası yüce Allah insanları açık gerçeğe iletmek istiyordu. O onlara zorluk çıkarmak değil, onları arındırmak ve kendilerine yönelik nimetini tamama erdirmek istiyordu. O günkü insanların içinde debelendikleri batıl ile hak kelimesinin onlar hakkında istediği düzen iki karşıt nokta, iki zıt kutup oluşturuyordu. Acaba 'Gayenin önemi, sakıncalı da olsa vasıtayı mubah kılar' sözü uyarınca İslâm, ne pahasına olursa olsun ve hangi vesile ile mümkün olursa olsun hakkı üstün kılmak arzusu ile batıl yanlılarının bazısını kullanarak diğerlerini ıslah mı etmeli, arkasından da başka bir bölümün aracılığı ile başka bir bölümü yola mı getirmeli idi? Bu, siyasetçilerin kullandığı bir siyasî yöntemdir.

Hedefe yönelik bu tutum, hangi alanda kullanılırsa genellikle maksada ulaştırır. Maksada vardırmadığı durumlar çok azdır. Fakat İslâm çağrısının bayrak edindiği açık gerçek hakkında geçerli değildi. Çünkü gaye, onun araçlarının ve ön adımlarının ürünü idi. Nasıl olur da batıl öncüller hakkı doğurabilir. Nasıl olur da hasta ve bozuk bir insan, sağlıklı bir insan üretebilir. Oysa yavru, onu doğuran ana-babadan alınmış bir sentezdir.

Siyasetin özlemi ve arzusu iktidara gelmek, egemen olmaktı. Nasıl olursa olsun öne geçmek, başa konmak, mevki ve menfaat elde etmekti. İyi-kötü, hak-batıl hangi nitelikle bu hedeflere varılsın, önemli değildi. Fakat hakka yönelik çağrı sadece hak amacı istiyordu. Eğer o hakka batıl aracılığı ile ulaşsa bu tutumu ile batılı onaylamış, desteklemiş olurdu. O zaman hakka çağrı olmaz, batıla çağrı olurdu.

Bu gerçeğin Peygamberimizin (s.a.a) ve soyundan gelen pâk önderlerin hayatlarında bariz tezahürleri vardır. Peygamberimiz uzlaşmaya ve (az da olsa) taviz vermeye çağrıldığı sıralarda Rabbi ona bunu (yukarıda anlatılan gerçeği) emretti ve Kur'an da bu talimatla indi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki, ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim kulluk ettiğim Allah'a kulluk etmezsiniz. Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim kulluk ettiğim Allah'a kulluk edecek değilsiniz. Benim dinim bana, sizin dininiz de sizedir." (Kâfirûn suresi) Yüce Allah tehdit izlenimi veren bir üslûp ile şöyle buyuruyor: "Eğer biz sana direnme gücü vermeseydik, azıcık onlara yanaşmak üzereydin. Eğer onlara yanaşsaydın, sana dünya hayatının ve ölüm ötesinin azabını katlayarak tattırırdık." (İsrâ, 75) "Yoldan çıkarıcıları kendime destek edinmedim." (Kehf, 51) Yüce Allah geniş anlamlı bir örnekte şöyle buyuruyor: "Güzel olan ülkenin bitkisi, Rabbinin izni ile çıkar; kötü olandan ise, yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz." (A'râf, 58)

Hak batıla karışmadığı ve onunla bağdaşmadığı içindir ki, İslâm çağrısının yükü Peygamberimizi yorgun düşürünce yüce Allah, çağrının kendisini, çağrılanları ve benimsenmesine çağrılan mesajı göz önüne alarak üç sebepten dolayı ona yumuşak bir tutum benimsemesini ve tedricîlik ilkesini gözetmesini emretmiştir.

Birinci sebep, dinin toplumun bütün alanlarını ıslah edebilecek ve fesadın kökünü kurutacak hak bilgileri ile yasalaştırılmış kanunlarıdır. Çünkü insanların inançlarını değiştirmek çok zordur. Özellikle bu inançlar ahlâka ve davranışlara yansımış ise ve âdetlere dayanak oluşturmuş ise, bu âdetler üzerinde yüzyıllar geçmiş, eski kuşaklar bunlarla gelip geçmiş ve yine bunlar ile yeni nesiller yetişmiş ise böyle inançları değiştirmek son derece zordur.

Bir de eğer önerilen din ve onun çağrısı hayatın bütün alanlarını kaplıyorsa, açığı ile gizlisi ile, insanın günün yirmi dört saatindeki bütün davranışlarını ve tutumlarını, bütün fertleri ve toplulukları istisnasız olarak bağlayacak biçimde (İslâm'da olduğu gibi) kapsıyorsa, böyle durumlarda yerleşik inancı değiştirmek, düşünülmesi bile dehşet veren veya normal olarak imkânsız olan bir olaydır.

Bu iş davranışlarda, inançlarda olduğundan daha zordur. Çünkü insanın davranışlarla arasındaki yakınlık ve alışkanlık, inançlar ile arasındaki yakınlıktan ve içiçelikten daha öndedir. Davranış, duyuları için daha bariz, arzu ve istekleri için daha tercihlidir. Bundan dolayı İslâm çağrısı, işinin başında hak inançlarını bir bütün hâlinde açıkladı. Fakat ilâhî kanunlar ve şeriatlar tedricî olarak hüküm hüküm ortaya çıktı.

Kısacası, İslâm çağrısı mesajını insanlara sunarken tedricîlik ilkesini gözetmiştir. Bunu insan tabiatı onu algılamaktan kaçınmasın ve mesajın unsurlarını birbirlerine ekleme konusunda sıkıntıya düşmesin diye böyle yaptı. Bu söylediklerimiz, bu gerçekleri dikkatle irdeleyen araştırıcılar için açıktır. Çünkü böyle bir araştırıcı, Kur'an ayetlerinin ilâhî bilgileri ve şeriat yasalarını sunma konusunda Mekke'de ve Medine'de inen ayetlerin farklı olduğunu görür. Mekke'de inen ayetlerde genel ilkeler ayrıntıya girilmeden sunuluyor. Medine döneminde inen ayetlerde -biz bununla nerede inmiş olursa olsun hicretten sonra inen ayetleri kastediyoruz- ise, ayrıntı vardır. Mekke döneminde genel ve ayrıntısız bir dille sunulan hükümlerin bu dönemde ayrıntıları verilmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor. "Hayır, insan kendini ihtiyaçsız gördüğü için azar. Oysa dönüş Rabbinedir. Gördün mü şu engel olan adamı, namaz kılan kula? Gördüm mü? Ya o kul doğru yolda ise veya başkalarını kötülüklerden sakınmaya çağırıyorsa? Gördün mü? Ya o adam gerçeği inkâr etmiş, ayetlerimize sırt dönmüş ise? Allah'ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?" (Alâk, 9-14) Oruç hakkındaki ayetleri incelerken işaret ettiğimiz gibi nübüvvetten sonra ilk aşamada inen ayetlerde tevhit, ahiret, takva ve ibadet konularına ayrıntılara girilmeden değiniliyor.

Yüce Allah buyuruyor ki: "Ey örtüye bürünerek saklanan (Peygamber), kalk da uyar. Rabbinin büyüklüğünü dile getir." (Müddessir, 1-3) Bu da peygamberliğin ilk aşamasında inen ayetlerdendir. Yüce Allah buyuruyor ki: "Nefse ve onu biçimlendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını ilhâm edene andolsun ki: Kim nefsini kötülüklerden arındırırsa kurtuluşa ermiştir. Kim nefsinin alçaltırsa hüsrana uğramıştır." (Şems, 7-10) Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kötülüklerden arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse başarıya ermiş, kurtulmuştur." (A'lâ, 15) "De ki: Ben sadece sizin gibi bir insanım. İlâhınızın bir tek ilâh olduğu bana vahy ediliyor. Artık ona yönelin. Ondan af dileyin. Ona ortak koşanların vay hâline? O müşrikler ki, zekât vermezler ve ahireti inkâr ederler. İman edip iyi ameller işleyenler için kesintisiz bir ödül vardır." (Fussilet, 8) Bu ayetler peygamberliğin ilk döneminde inen ayetlerdendir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Gelin, Rabbinizin neleri yasakladığını size söyleyeyim: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya iyilik edin. Yoksulluk kaygısı ile çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onların da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın (öldürülmesinin) haram kıldığı cana kıymayın. İşte Allah, düşünesiniz diye size bunları tavsiye etti. Bulûğ çağına girinceye kadar yetimin malına en güzel biçimde yaklaşın. Ölçüde ve tartıda dürüst olun. Biz hiç kimseye gücünün üzerinde bir sorumluluk yüklemeyiz. Bir söz söylerken, akrabanız bile olsa doğru konuşun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah, hatırlayıp öğüt alasınız diye size bunları tavsiye etti. İşte benim dosdoğru yolum budur. Bu yola girin. Sakın sizi Allah'ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyin. İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bunları tavsiye etti." (En'âm, 151-153)

Okuduğumuz ayetlerde ilk önce şer'î yasakların ve ikinci olarak şer'î emirlerin nasıl özetlendiğine bir bakalım. Şer'î yasakların hepsi öyle bir vasıf altında bir araya getirildi ki, sıradan insan aklı bile onu kabul etmekten kaçınmaz. Bu ortak vasıf çirkin davranış vasfıdır. Çirkin davranışların kötü olduğu, bundan kaçınmak ve uzak durmak gerektiği hususunda hiçbir aklı başında kimse tereddüt etmez. Doğru yolda birleşerek bölünmekten, zayıf düşmekten ve helâke yuvarlanmaktan emin olmak da öyledir. Hiç kimse bunun iyi olduğu hususunda sırf içgüdüsünün yönlendirmesi ile şüphe etmez. İslâm bu çağrısında seslendiği kimselerin içgüdülerinin desteğinden yararlanmak istemiştir. Bundan dolayı aynı şekilde ana babaya asi olmak, onlara kötü davranmak, aç kalır korkusu ile çocukları öldürmek, haksız yere kanının dökülmesi haram olan bir insanı öldürmek, yetim malı yemek gibi yasakları ayrıntılı olarak saymıştır. Çünkü insanın saf duyguları bu çağrının mesajını destekliyor. Çünkü saf insanî duygular normal hâlleri ile bu cürümleri, bu kötülükleri işlemekten tiksinti duyar. Bizim naklettiğimiz bu ayetlerin benzeri olan başka ayetlere rastlamak mümkündür.

Her neyse, Mekke dönemi ayetleri, daha sonra inen Medine dönemi ayetleri tarafından ayrıntılı olarak açıklanan genel hükümlere çağırırlar. Bunun yanı sıra Medine dönemi ayetlerinin kendileri de bu tedricîlik prensibini gözetir. Bu dinin bütün kanunları ve hükümleri Medine'de bir defasında değil, tedricî olarak ve peyderpey inmiştir.

Bu konuda sadece bir örnek üzerinde düşünmek yeterlidir. Bu, daha önce işaret edilen içki yasağına ilişkin ayetlerdir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hurmalıkların ve üzüm bağlarının meyvelerinin suyundan sarhoşluk ve güzel rızık elde edersiniz." (Nahl, 67) Mekke döneminde inen bu ayette içkiye değiniliyor, fakat hakkında bir şey söylenmiyor. Sadece "güzel rızık" demek suretiyle içkinin güzel bir yiyecek veya içecek olmadığı ima ediliyor. Sonra yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki, Allah sadece gizli-açık kötülükleri, günahı... haram kıldı." (A'râf, 33) Yine Mekke döneminde inen bu ayet, günahları açıkça haram kılıyor, fakat içki içmenin haram olduğunu belirtmiyor. Böylece kötü bir alışkanlığı terk etmeye çağırırken yumuşak bir biçimde alıştırma yöntemi benimseniyor. Öyle bir kötü alışkanlık ki, insanlar arzuları tarafından ona sürüklenmiş, etleri bu alışkanlıkla beslenerek semirmiş ve kemikleri bu alışkanlıkla sertleşmiştir.

Yüce Allah daha sonra şöyle buyuruyor: "Sana içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Bunların ikisinde de büyük günah vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür." (Bakara, 219) Medine döneminde inen bu ayet, içkinin yukarda naklettiğimiz A'râf suresinde haram olduğu açıklanan günahlardan olduğunu bildiriyor. Fakat görüldüğü gibi ayette alıştırma ve nasihat dili kullanılmıştır. Yüce Allah daha sonra şöyle buyuruyor: "Ey müminler içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi iğrençliklerdir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yolu ile aranıza kin ve düşmanlık tohumları ekmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçecek misiniz?" (Mâide, 90-91) Medine döneminde inen bu ayetler içki konusunda son sözü söyleyerek onu yasaklıyor.

İçki konusunun bir benzeri de miras meselesidir. Peygamberimiz ilk başta sahabeleri birbirine kardeş yaptı ve birbirlerinin mirasçıları olmalarını kararlaştırdı. Bunu, yüce Allah'ın daha sonra yasallaştıracağı miras düzenlemesine Müslümanları hazırlamak için yaptı. Daha sonra şu ayet indi: "Fakat Allah'ın kitabında akrabalar birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar." (Ahzâb, 6) İşte mensuh ve nasih hükümlerin çoğunluğunun durumu bu şekildedir.

Bu ve benzeri bütün durumlarda İslâm çağrısı, hüküm koymada ve bu hükümleri uygulamada yumuşak bir alıştırma yöntemi benimsedi. Bu tutumu, hüküm yüklemeyi kolaylaştırmak ve güzelce kabul edilmesini sağlamak için benimsedi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz Kur'an'ı insanlara ağır ağır okuyasın diye bölümlere ayırdık ve onu bölüm bölüm indirdik." (İsrâ, 106) Bir de bunun tersini düşünelim. Eğer Kur'an, Peygamberimize bir defada inmiş olsa ve Peygamberimiz de "Sana da insanlara indirilen ilâhî mesajı açıklayasın da ola ki düşünürler diye Kur'an'ı indirdik." (Nahl, 44) ayetinin yüklediği görev gereğince, Kur'an'daki ilâhî yasaları açıklamış ve Kur'an'daki bütün inanca ve ahlâka ilişkin direktifleri, ibadete ilişkin hükümlerin bütününü, muamelata, siyasete ve ticarete ilişkin bütün kanunları ortaya koymuş olsa, böyle bir durumda insanların onları kabul etmesini, onları uygulamasını, onların kalplerine egemen olup isteğe dönüşmesini, organlarına ve organizmalarına egemen olup davranışlara yansımasını bir yana bırakalım, zihinler bunları kavrayıp benimseyemezdi bile.

Kur'an'ın ağır ağır inmesi, bu dine, kabul edilip kalpleri etkileme imkânını vermiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kâfirler, Kur'an Muhammed'e bir defada topluca indirilseydi ya dediler. Oysa biz onunla kalbini güçlendirip pekiştirmek için onu böylece (bölüm bölüm) indirdik ve onu ağır ağır okuduk." (Furkan, 32) Bu ayet gösteriyor ki, yüce Allah Kur'an'ı bölüm bölüm indirmekle hem peygamberimize, hem onun ümmetine kolaylık sağlamıştır. Bu noktayı ayetin sonunda yer alan "ve onu ağır ağır okuduk." cümlesini de dikkate alarak iyi irdeleyip üzerinde düşünmek gerekir.

Yalnız şunu hatırdan çıkarmamak gerekir: Kolaylık sağlamak, iyi eğitmek ve faydayı gözetmek maksadı ile genel hükümlerden ayrıntılı açıklamaya geçmek ve hükümleri tedricî biçimde insanlara sunmak, tavizcilikten ve nabza göre şerbet vermekten ayrı bir şeydir. Bu apaçık bir husustur.

Bu tedricîliğin ikinci yönü; çağrılanların seçimi ve onlar arasında gözetilen sıra bakımındandır. Bilindiği gibi Peygamberimiz bütün insanlığa gönderildi. Onun çağrısı kesinlikle herhangi bir kavme, yere ve zamana mahsus değildir. Aslında son ikisi (yer ve zamanla sınırlı olmamak) ilkine yani herhangi bir kavime sınırlı olmamaya dayanır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Ey insanlar, ben Allah'ın hepinize gönderilmiş bir elçisiyim. O ki, göklerin ve yeryüzünün egemenliği kendisine mahsustur." (A'râf, 158) "Bu Kur'an gerek sizi, gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi." (En'âm, 19) "Biz seni bütün âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107)

Nitekim tarihin anlattığına göre Peygamberimiz İsrail oğullarından olan Yahudiler ile Arap olmayan Habeşleri ve Mısırlıları İslâm'a çağırdı. Ona inanan ünlüler arasında Acem asıllı Selman, Habeş asıllı müezzini Bilal ve Roma asıllı Suheyb vardı. Onun peygamberliğinin, zamanındaki bütün insanlığa şamil olduğu şüphesizdir. Az önce okuduğumuz ayetler de genellikleri ile bütün zamanlara ve yerlere şamildirler. Nitekim şu ayetler de peygamberliğin genel olduğuna, bütün ülkeleri ve zamanları kapsadığına delâlet eder: "Bu Kur'an aziz bir kitaptır. Ne geçmişte, ne gelecekte ona batıl karışmaz. O her işi yerinde yapan, övgüye layık Allah tarafından indirildi." (Fussilet, 42) "Fakat O Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb, 40) Bu ayetlere ilişkin ayrıntılı incelemeleri bilmek isteyen kimse, yerlerinde yapılacak olan tefsirine bakmalıdır.

Her hâlükârda, peygamberlik bütün insanlığa şamildir. Eğer insan İslâmî bilgilerin ve kanunların geniş çaplılığını ve İslâm'ın ortaya çıktığı günlerdeki dünyanın cehalet karanlığını, fesat pisliğini ve sapıklığını iyi düşünürse bütün dünyayla yüz yüze gelmenin, şirk ve fesadı birden bire top yekün karşıya almanın mümkün olmayacağından şüphe etmez. Bunun yerine hikmet açısından gerekli olan şuydu: İslâm çağrısı işe bazı insanlarla başlamalı ve bu bazı insanlar Peygamberimizin kendi kavmi olmalı, sonra İslâm'ın bu kimseler arasına yerleşmesi ile başkalarına açılmalıydı. Nitekim böyle oldu. Yüce Allah buyuruyor ki: "Biz her peygamberi mesajımızı açıklayabilsin diye mutlaka kavminin dili ile gönderdik." (İbrâhim, 4) "Eğer biz Kur'an'ı ana dili Arapça olmayan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, ona inanmazlardı." (Şuarâ, 198-199) Çağrının ve uyarının Araplarla olan ilişkisini vurgulayan ayetler, onların çağrının ve uyarının ilişkili olduğu kimselerin bir parçası olduklarından öte bir mesaj vermiyorlar.

Kur'an'ın meydan okuması hakkında inen ayetlere gelince, bazı ayetlerde bu meydan okuma sırf belağat bakımından ise bu, Kur'an'ın mucizevi niteliğine dayalı meydan okuyuşunun bir yönünü belağatının teşkil etmesindendir. Yoksa bu meydan okuma İslâm çağrısının sadece Arap milletini hedef aldığını ispat etmez. Evet, açıklamanın gerçekleş-mesi için bizzat Arap dili bilerek seçildi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz her peygamberi mesajımızı açıklayabilsin diye mutlaka kavminin dili ile gönderdik." (İbrâhim, 4) "Biz bu Kur'an'ı vahyetmekle sana eski milletlerle ilgili hikâyelerin en güzelini anlatıyoruz." (Yûsuf, 3) "Hiç şüphesiz Kur'an Rabbin tarafından indirildi. Onu, 'güvenilir ruh (Cebrail)' indirdi, senin kalbine. Uyaranlardan biri olasın diye. Açık, yalın bir Arapça ile." (Şuarâ, 192-195) Arap dili anlamları, zihni maksatları en eksiksiz biçimde açıklayan bir dil olduğu için Allah bu dili diğer diller arasından aziz kitabı için seçti ve "Biz düşünüp idrak edesiniz diye bu kitabı Arapça bir Kur'an yaptık." (Zuhruf, 3) buyurdu.

Kısacası, Peygamberimiz çağrı görevini üstlenince yüce Allah kendisine kendi aşireti ile işe başlamasını emrederek "En yakın aşiretini uyar" buyurdu. Peygamberimiz bu ilâhî emir uyarınca aşiretini toplayarak onları kendisine gelen mesajı kabul etmeye çağırdı ve çağrısına ilk olumlu karşılığı verenin kendisinden sonra halifesi olacağını vaat etti. Hz. Ali onun bu çağrısına olumlu cevap verdi. Peygamber bunu ona tebrik etti. Aşiretinin diğer mensupları Hz. Ali'yi alaya aldılar. Bu bilgiler sahih rivayetlerde, tarih ve siyer kitaplarında vardır.[4] Arkasından Peygamberimizin ailesinden bir kaç kişi de örneğin eşi Hatice, amcası Hamza ve Şia'nın rivayet ettiğine göre amcası Ebu Talib, Hz. Ali'ye katıldılar. Ebu Talib'in iman ettiğine ilişkin onun şiirlerinde açık ve imalı deliller vardır.[5] (İman ettiğini ilan etmemiş olması Peygamberimizi himaye edebilmek içindi.)

Arkasından yüce Allah, Peygamberimize bütün kavmini çağrısının kapsamına almasını emretti. Bunu aşağıdaki ayetlerden açıkça anlıyoruz: "İşte böylece sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki, ana şehri (Mekke'yi) ve çevresindekileri uyarasın." (Şûrâ, 7) "Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir toplumu, doğru yola gelsinler diye, uyarman için inmiştir." (Secde, 3) "Bu Kur'an, gerek sizi gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi." (En'âm, 19) Bu son ayet belirgin bir şekilde gösteriyor ki, İslâm çağrısı sadece Araplarla sınırlı değildir. Belirli bir hikmete ve faydaya dayalı olarak onlardan işe başlamıştır.

Yüce Allah daha sonra İslâm çağrısının dünyadaki kitap ehli olan ve olmayan bütün milletlere yaygınlaştırmasını emretti. Yukarıda okuduğumuz ayetler buna delildir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey insanlar, ben sizin hepinize gönderilmiş bir Allah elçisiyim." (A'râf, 158) "Fakat o Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb, 4) Yukarıdaki diğer ayetler de bu gerçeği gösteriyor.

İslâm çağrısındaki tedricîliğin üçüncü yönü; çağrı, irşat ve icra bakımından sırayı gözetmektir. Bu sıralama sözlü çağrı, pasif çağrı ve cihat şeklindedir. Sözlü çağrı, bütün Kur'an'ın açık bir şekilde ifade ettiği bir yöntemdir. Yüce Allah, Peygamberimize bu konuda insan onurunu ve güzel ahlâk ilkelerini gözetmeyi emrediyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Yalnız bana vahiy geliyor." (Kehf, 110) "Müminlere karşı alçak gönüllülük kanatlarını indir." (Hicr, 88) "İyilik ile kötülük bir değildir. Kötülüğe en güzel karşılığı ver. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kimsenin cana yakın bir dost gibi olduğunu görürsün." (Fussilet, 34) "Yaptığın iyiliği çok görüp başa kakma." (Müddessir, 6) Bu anlamda daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

Ayrıca yüce Allah, Peygamberimize farklı anlayışlara ve şahsi yeteneklere uygun bütün ifade sanatlarını kullanmayı emrediyor. Yüce Allah buyuruyor ki: "İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel biçimde tartış." (Nahl, 1252)

Pasif çağrıya gelince; müminlerin, kâfirleri sapık dinleri ve davranışları ile baş başa bırakarak onlardan ayrı bir İslâm toplumu oluşturmalarıdır. Bu topluma Müslümanların dışındaki Allah'ın birliğine inanmayanların dinleri, gayrimüslimlerin günahları ile ahlâkî rezillikleri sızmayacaktır. Yalnız hayatın zorunlu kıldığı ilişkilerle yetinilecek-tir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sizin dininiz size, benim dinim ise banadır." (Kâfirûn, 6) "Ey Muhammed, sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Yanındaki eski sapıklıklarından tövbe edenler de öyle olsunlar. Sakın ölçüleri aşmayın. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızı görür. Sakın zalimlere eğilim göstermeyin. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi. Allah'tan başka bir dostunuz, bir sığınağınız yoktur. o zaman onun yardımını göremezsiniz." (Hûd, 112-113)

"Bu yüzden sen hakka çağır. Sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların keyfî arzularına uyma ve de ki: Allah'ın indirdiği bütün kitaplara inandım. Aranızda adaletle hükmetmem emredildi. Allah bizim de sizin de Rabbimizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir. Aramızda bir düşmanlık yoktur. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş O'nadır." (Şûrâ, 15) "Ey müminler, benim de sizin de düşmanlarımızı dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr ettikleri hâlde siz onlara sevgi gösteriyorsunuz... Allah dininiz yüzünden sizinle savaşmayan, sizi yurtlarınızdan çıkarmayan hemşehrilerinize iyilik etmenizi, onlara adil davranmanızı yasaklamıyor. Çünkü Allah adil davrananları sever. Allah sadece dininiz yüzünden sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran veya çıkarılmanıza destek veren hemşehrilerinizi dost edinmenizi yasaklıyor. Onları dost edinenler zalimlerin ta kendileridir." (Mümtehine, 9) Din düşmanları ile ilgiyi kesmeyi, onlardan ayrı olmayı ifade eden ayetler çoktur. Gördüğünüz gibi bu ayetler bu ilgi kesmenin anlamını, şeklini ve özelliklerini açıklıyor. Cihada gelince, bu konuda Bakara Suresinin cihat ayetlerinin arkasından bir inceleme yaptık.

Bu üç basamak İslâm dininin ayrıcalıklarından ve iftihar sebeplerindendir. İlk basamak, son iki basamak için gerekli olduğu gibi, ikinci basamak da üçüncü basamakta gereklidir. Peygamberimiz savaşa girişmeden önce düşmanlarına çağrıda bulunuyor, öğüt veriyordu. Böyle yapmayı ona yüce Allah emretmişti. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Eğer bu çağrına sırt dönerlerse onlara de ki: Ben hepinize eşit biçimde açıkladım." (Enbiyâ, 109)

En asılsız iddialardan biri, İslâm'ın çağrı dini değil, kılıç dini olduğu yolundaki sataşmadır. Oysa Kur'an, Peygamberimizin uygulamaları ve tarih bu konuda şahitlik ediyor ve meseleyi aydınlatıyor. Fakat yüce Allah'ın nur bağışlamadığı kimselerin nuru olmuyor. Bu eleştiriyi yapanların bir bölümü Hıristiyan kilisesi mensubudur. O Hıristiyan kilisesi ki, yüzyıllarca önce bünyesinde dinî mahkeme kurdu. Bu mahkemede kıyamet günü yüce Allah'ın kuracağı mahkemeye özenilerek Hıristiyanlıktan dönenler ateşte yakılma cezasına çarptırıldı. Bu mahkemenin görevlileri Hıristiyan ülkelerde dolaşıyor ve Hıristiyanlıktan çıkmakla itham ettikleri kimseleri toplayıp bu mahkemeye sevk ediyordu. Bu dinden dönme suçlaması, kimi zaman kilise tarafından desteklenen skolastik felsefeye aykırı düşen tabiat bilgisi ve matematik ile ilgili yeni görüşlere yöneltiliyordu.

Keşke şunu birileri açıklasa. Acaba aklı selim açısından tevhit inancını yaygınlaştırmak, putperestliğin köklerini kurutmak, dünyayı fesat pisliklerinden arındırmak mı önemlidir, yoksa dünyanın döndüğünü, Batlamyus kozmolojisinin aslı olmadığını söyleyenleri susturmak ve boğmak mı?

Hıristiyan kilisesi putperestlikle savaşmak adına Hıristiyanları Müslümanlara karşı kışkırtarak yaklaşık iki yüzyıl boyunca haçlı savaşları yürüttü, bu savaşlar sırasında nice ülkeleri yıktı, milyonlarca insanı yok etti ve nice ırzları çiğnedi.

Bu iddiayı ileri sürenlerin bir bölümü de, uygarlık ve özgürlük taraftarı olduğunu iddia eden bazı kilise dışı çevrelerdir. Bunlar maddî çıkarlarına yönelik en ufak bir tehlike sezdiklerinde bütün dünyada savaş ateşi tutuşturarak dünyayı alt üst eden çevrelerdir. Acaba dünyada şirkin yerleşmesi, ahlâkın bozulması, erdemlerin ölmesi, uğursuzluğun ve kargaşanın yeryüzünü ve bütün insanları sarması mı daha zararlıdır, yoksa bir kaç karış toprağı kaybetmek veya bir kaç kuruşluk zarara uğramak mı? Evet, hiç şüphesiz insan Rabbine karşı nankördür.

Büyük bir düşünce adamının bir küçük kitabında yer verdiği bu konu hakkındaki sözlerini sevinerek nakletmek istiyorum.[6] Merhum şöyle diyor: "Toplumsal düzenlemeyi ve ıslahı sağlamak, adaleti gerçekleştirmek, zulmü ortadan kaldırmak, kötülüğe ve fesada karşı koymak için izlenilen sadece üç türlü yol ve araç söz konusudur:

1- Konuşmalarla, makalelerle, kitaplarla, yayınlarla gerçekleştirilecek olan çağrı ve irşat yolu. Bu yol, yüce Allah'ın şu ayetlerde işaret ettiği şerefli yöntemdir: "İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel biçimde tartış." (Nahl, 125) "Kötülüğe en güzel karşılığı ver. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kimsenin cana yakın bir dost gibi olduğunu görürsün." (Fussilet, 34) İşte İslâm'ın bisetin ilk yıllarında kullandığı yöntem budur...

2- Gösteriler, grevler, ekonomik boykot, zalimlerle işbirliği yapmama, onların işlerine ve hükümetlerine katılmama gibi barışçı ve pasif direnme yolları. Bu yöntemi benimseyenler savaş, adam öldürme ve şiddet yöntemlerini reddederler. Bu yönteme yüce Allah şöyle işaret ediyor: "Sakın zalimlere eğilim göstermeyin. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi." (Hûd, 113) "Yahudileri ve Hıristiyanları dost, müttefik edinmeyin." (Mâide, 51) Kur'an'da bu yönteme işaret eden çok sayıda ayet vardır. Bu yöntemi benimseyip onu vurgulayan en ünlü şahsiyetler Hindu dininin önderi Buda, Hz. İsa (a.s), edebiyatçı Rus yazar Tolstoy, Hintli manevî önder M. Gandi'dir.

3- Savaş, baş kaldırma ve vuruşma.

İslâm bu üç yöntemi tedricî olarak sıralar. İlk yöntem güzel sözlü öğüt ve barışçı çağrıdır. Eğer bu yöntem zalimlerin şerrini gidermede, fesatlarını ve baskılarını ortadan kaldırmada başarılı olamazsa, sıra ikinci yönteme gelir. Bu yöntem barışçı ya da pasif boykot, zalimlerle işbirliği ve ortaklık yapmama yöntemidir. Eğer bu yöntem işe yaramaz, fayda sağlamaz ise, sıra üçüncü yönteme gelir ki silahlı karşı koyma yöntemidir. Çünkü yüce Allah asla zulme razı olmaz. Hatta zulme karşı susan, ona rıza gösteren kimse, zalimin suç ortağıdır.

İslâm, inanç sistemidir. İslâm'ın çağrısını kılıçla, savaşla yaydığını söyleyenler yanılgıya düşmüşlerdir. Çünkü İslâm inanç ve akidedir. İnanç ise cebirle, zorlama ile meydana gelmez. Ancak delile ve burhana boyun eğer. Kur'an çok ayetlerde bunu açıkça dile getirir. Bunlardan biri "Dinde zorlama yoktur; doğru ile sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır." (Bakara, 256) ayetidir.

İslâm, kılıcı ve silahı sadece ayetlerle ve delillerle ikna olmayan zalimlere karşı kullandı. Hakka yönelik çağrının yoluna taş koyanlara karşı güç kullandı. İnatçıları İslâm'a girmeye zorlamak için değil, onların şerrini gidermek için silaha başvurdu. Yüce Allah "Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 193) buyuruyor. Demek ki savaşın amacı, dini ve inancı dayatmak değil, fitneyi ortadan kaldırmaktır. İslâm durup dururken ve isteyerek savaşa girişmez. Düşmanlarının zorlaması ile savaşa başvurur. Savaşa başvurunca da onurlu yöntemleri gözetir. Savaşta ve barışta yıkmayı, yakmayı, zehirlemeyi ve düşmanın üzerine suyu kesmeyi yasaklar. Aynı zamanda kadınları, çocukları ve esirleri öldürmeyi de yasaklar. Bunlar Müslümanlara karşı ne kadar kin ve düşmanlık besleseler de onlara karşı yumuşak ve iyi davranmayı tavsiye eder. Savaşta ve barışta teröre başvurmayı; yaşlıları, güçsüzleri ve savaşı başlatmayanları öldürmeyi yasaklar. Düşmana gece baskını düzenlemeyi yasaklar. "Aranızdaki antlaşmayı aynı şekilde yüzlerine fırlat." (Enfâl, 58) buyurur. Tahmine ve ithama dayanarak adam öldürmeyi, henüz suç işlemeden cezalandırmayı ve bunlar gibi şerefe ve mertliğe sığmayan; acımasızlıktan, alçaklıktan ve vahşetten kaynaklanan birçok davranışı yasaklar.

Tarihte meydana gelen bütün savaşlarda İslâm'ın şerefi, bütün bu davranışların hiçbirini yapmayı kendine yakıştırmamıştır. Oysa uygar ülkeler aydınlanma çağı dedikleri bu çağda bu davranışların en feci biçimlerini, en korkunç türlerini işlemişlerdir. Evet. Bu sözde aydınlanma çağı, kadınları, çocukları, hastaları öldürmeyi; gece baskınları düzenlemeyi; sivillere, masum halk yığınlarına geceleyin silahlarla, bom-balarla saldırmayı, toplu kıyımlar yapmayı mubah saydı.

İkinci Dünya Savaşında Almanlar, Londra'ya füze saldırıları düzenleyerek binaları yıkmadılar mı; kadınları, çocukları, masum sivilleri öldürmediler mi? Almanlar binlerce esiri öldürmedi mi? Yine o savaşın sırasında müttefikler binlerce bombardıman uçağını Almanların çeşitli şehirlerini yıkmak için kullanmadı mı? Amerika, Japonya'nın şehirlerine atom bombası atmadı mı? Füzeler, atom ve hidrojen bombaları gibi modern kitle imha silahlarının icadından sonra eğer üçüncü bir dünya savaşı çıkar da savaşa katılan devletler bu silahlara baş vururlarsa, dünyanın ne yıkımlar, acılar, ıstıraplar yaşayacağını sadece Allah bilir. Yüce Allah, insanlara doğru yolu göstersin, onları sırat-ı müstakime iletsin." (Alıntı burada sona erdi.)

 



[1]- bk. En'âm suresi, ayet; 151

[2]- bk. Tekvîr suresi, ayet; 8

[3]- bk. Zuhruf suresi, ayet; 17

[4]- Bu konuda Bihar-ül Envar'ın 6. cildine, İbn-i Hişam'ın siyerle ilgili kitabına ve diğer kaynaklara bakılsın.

[5]- Bu konuda Ebu Talib divanına bakılsın.

[6]- Şey Muhammed Hüseyin Kaşif-ul Gıta, el-Mesel-ül Ülya Fil-İslâm La Fi Bihamdûn.

 

KUR’ÂN-I KERİM’DE NESH KAVRAMI HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME·

( İbnu’l Bârizi (738 H.)’nin Kur’ân’ın Nâsih ve Mensûhu Adlı Eseriyle Mukayeseli Bir Analiz )

       

Yrd. Doç. Dr. Cüneyt EREN

Atatürk Üniversitesi Fen-Edb. Fakültesi

    Doğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümü  

 

SUNUŞ

Bu araştırmamızda İbnu’l Bârizi (738 H.)’nin Kur’ân’ın Nâsih ve Mensûhu adlı eseri esas alınarak · bu paralelde Kur’ân-ı Kerim’de zikri geçen “nesh” teriminin mahiyeti hakkında durulacaktır. Gayemiz konu hakkında uzun süredir yapıla gelen tartışmaları yinelemek değil, kavram karmaşası yaşandığı günümüzde neshin ispat ve nefyi arasındaki ortak noktaya ulaşmak olacaktır. Bu meyanda:

            Müellif ve eserleri hakkında genel bir bilgi,

            Kitabının belli başlı özellikleri,

            Nesh hakkındaki genel görüşleri,

            Neshin lügat ve istilah manaları,

            Kur’ân’da nesh kelimesinin kullanıldığı yerler ve Kur’ân’ın bu lafza taşımış olduğu mâna,

            Mensuh iddia edilen bazı ayetler hakkında örnek sadedinde değerlendirme,

Yukarıdaki maddeler ışığı altında nesh hakkında genel bir değerlendirmeyi başlıklar altında ele almayı düşünüyoruz.

 

GİRİŞ

Araştırmamıza konu edilen eser Hibetullah b. Abdirrahim b. İbrahim Şerefuddin İbnu’l Bârizi (H. 738 )’nin “Nâsihu’l Kur’âni’l Aziz ve Mensûhihi” adlı eserinin Bağdat Üniversitesi-Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Hatim Salih ed-Damin tarafından yapılmış tahkikli nüshasıdır. Eser Müessesetu’r-Risale tarafından 1983 yılında Beyrut’da ikinci baskısını yapmıştır.

 

MÜELLİF

Müellifin adı Hibetullah b. Abdirrahim b. İbrahim olup Şerefuddin İbnu’l Bârizi olarak tanınmaktadır. “El-Bârizî” kelimesi Bağdat’ın mahallelerinden biri olan (Bâbu Ebrez) den gelmektedir.[1]

Hama şehrinde H. 645 senesinde doğmuştur. Babasından, dedesinden ve Şeyh Necmuddin el-Farusi’den ders almıştır. Nahv ilmini de İbn Malik et-Tai’den okumuştur. Şeyh İzzeddin b. Abdisselam, Şeyh Necmuddin el-Bâdirâi, el-Hafız Reşiduddin el-Attâr ve Ebu Şâme gibi ulema ona icazet vermişlerdir.

Şam diyarında Şafii mezhebinin meşihatlığı ona kadar ulaşmıştır. Kendisine ilim tahsili için civar beldelerden yolculuklar yapılmış, (Tabakâtu’ş-Şafiiyye) sahibi el-Esnevi  ve (Mir’âtu’l Cinân) adlı kitabın sahibi el-Yâfii gibi ulema onunla yazışmıştır. El-Esnevi’nin el-Bârizi’ye yüz mesele sorduğu, onun da verdiği cevapları daha sonra (el-Mesâilu’l Hamaviyye) diye adlandırdığı kitaba aldığı bilinmektedir.

el-Berezâli ve ez-Zehebî gibi alimler kendisinden işitmişlerdir. İbn Tagrbek ve el-Berezâli’de ondan bir çok meşihat tahriç etmiştir. Ez-Zehebî onun hakkında: “Şeyhu’l ulema  ve  islam alimlerinin son kalıntılarından olup; ibadeti,dini, tevazusu, inceliği ve ahlakı ile birlikte bir çok eser vermiştir. Tabiatında zerre mikdarı kibir bulunmaz, salihler hakkında saygı ve hüsnü zan sahibidir. ” der.

El-Esnevî: “İlimde rasih bir imam, hayır sahibi, salih, ilmi sevip neşreden, ehline karşı iyilik yapan, çok sayıda eseri olup ilim tahsili için kendisine yolculuklar yapılmış birisidir.” der.

Hama şehrine kadı olmuştur. Mısır diyarına da kadı tayin edildiği halde kabul etmemiştir. Ömrünün sonlarına doğru gözleri görmemiş, Hicri 738 senesinde de vefat etmiştir.[2]

ESERLERİ

 

İbnu’l Bârizî ekseriyeti henüz yazma olan bir çok eser bırakmıştır:

1-el-Esâs fi Marifeti İlâhi’n-Nas (Keşfu’z-Zünûn).

2-el-Ahkam alâ Ebvâbi’t-Tenbih (Nüketu’l-Hemeyân).

3-İzhâru’l Fetâvâ Min Esrârı’l Hâvi ,Yazma (el-A’lâm).

4-Bedîu’l Kırân (Nüketu’l-Hemeyân, Tabakâtu’l Kurrâ).

5-Temyîzu’t-Ta’cîz (Tabakâtu’l Müfessirîn; Miftâhu’s-Seâde).

6-Tevsîku Aryi’l-îmân Fi Tafsîli Habîbi’r-Rahmân, Yazma (A’lâm).

7-Teysîru’l Fetâvâ Fî Tahrîri’l-Hâvî, Yazma (A’lâm).

8-Hallu’l-Hâvî (Mir’âtu’l-Cinân, el-Bedru’t-Tâli, Tavdîhu’l-Hâvî).

9-ed-Durretu Fî Sıfati’l-Hacci ve’l-Umre (Tabakâtu’l Müfessirîn).

10-Rümûzu’l-Künûz,Yazma (A’lâm).

11-Ravdâtu’l-Cinân Fî  Tefsîri’l-Kur’ân (Tabakâtu’l Müfessirîn).

12-ez-Zübdetu Fi’l-Fıkhi (Nüketu’l-Hemeyân,ed-Dureru’l-Kâmine).

13-Şerhu’l-Behçe (Tabakâtu’l Müfessirîn).

14-Şerhu’l-Hâvî (Nüketu’l-Hemeyân, Miftâhu’s-Seâde).

15-Şerhu’l-Mücerred (Tabakâtu’l Müfessirîn,Hidâyetu’l-ârifin, el-Mindadu Fî Şerhi’l-Mücerred).

16-eş-Şir’atu Fî Kıraâti’s-Seb’a, Yazma (el-A’lâm).

17-el-Arûd (Nüketu’l-Hemeyân,Tabakâtu’l-Kurrâ).

18-Garîbu’l Hadîs (Nüketu’l Hemeyân ve Tabakâtu’l Müfessirîn).

19-el-Ferîdetu’l Bâriziyye Fî Halli’ş-Şâtibiyye, Yazma (el-A’lâm).

20-el-Mübtekiru Fî’l-Cem’i Beyne Mesâili’l-Mahsûl ve’l Muhtasar, (Tabakâtu’l Müfessirîn).

21-el-Müctebâ (Tabakâtu’l Müfessirîn, Şezerâtu’z-Zeheb).

22- el-Müctebâ (Şezerâtu’z-Zeheb).

23-el-Mücerredu an Mesnedi İmami’ş-Şâfiiyye (Tabakâtu’l Müfessirîn).

24-Muhtasaru’t-Tenbîh (Nüketu’l-Hemeyân,Tabakâtu’l-Kurrâ).

25-Muhtasaru Câmiu’l – Usûl (Tabakâtu’l-Kurrâ, Tabakâtu’l Müfessirîn, Tabakâtu’s-Subkî, Tertîbu Câmiu’l- Usûl, Miftâhu’s-Seâde, A’lâm).

26-Muhtasaru Kitâbu’t-Teysîr (Tabakâtu’l-Kurrâ).

27-el-Mesâili’l-Hamâviyye, Yazma (Fehrisu’l Mektebetu’l Ezheriyye bi Mısır).

28-el-Mugnî (Tabakâtu’l-Kurrâ, Miftâhu’s-Seâde).

29-el-Menâsik (Nüketu’l-Hemeyân,Tabakâtu’l-Kurrâ).

30-en-Nâsihu ve’l Mensûh [3](Nüketu’l-Hemeyân,Tabakâtu’l-Kurrâ).

31-el-Vefâ Fî Ehâdîsi’l-Mustafâ (Tabakâtu’l Müfessirîn, Şezerâtu’z-Zeheb, Nüketu’l-Hemeyân, Miftâhu’s-Seâde).

 

NASIHU’L KUR’AN’İL AZİZ VE MENSUHİHİ” ADLI KİTABININ ÜSLUBU

 

“Müellif kitabının önsözünde eseri niçin kaleme aldığını açıklar. Sonra “nesh, nâsih ve mensûh” tabirlerinin tariflerini yapar. Ardından  nâsih ve mensûhun çeşitlerini zikreder. Sonra “Seyf ve kital” ayetlerini, bir çok ayeti nesh etmesindeki önemlerine binaen özellikle inceler. Kendine has bir üslupla her sure başında nâsih ve mensûh olan ayetleri zikreder. Mensûh olanları (Mim), nâsih olanları (Nun) harfleri ile rumuzlar. Ardından sırayla önce Tevbe 5(Seyf ayeti) ile nesholmuş ayetleri, daha sonra  “kital ayetleri” ile nesholmuş olanları, ardından aynı surede geçen ayetle nesholmuş ve nihayet başka bir surede geçen bir ayetle nesholmuş ayetleri zikreder. Müellif bu uygulamayı kitabının başından sonuna kadar aynen sürdürür.

Nâsih veya mensûh olmayan ayetleri de muhkem kabul ederek işaretle yetinmiştir. Müellif kitabını Mekki-Medeni sureler hakkındaki bir bahisle bitirmiştir.”[4]

 

NESH HAKKINDAKİ GENEL GÖRÜŞLERİ

 

İbnu’l Bârizî nesh ilmini “helal ve haramı öğreten, Allah kelamının tefsirinin yapılabilmesinin ona bağlı olduğu bir ilim” olarak tasvir eder. Neshi tarif ederken önce Kur’ân’daki kullanımdan delil getirerek lügatta manasını “raf etme, kaldırma” olarak verir. Kur’ân’daki anlamlarını da;

1-Yazının kaydedilmesi ve naklolmasıİşte kitabınız, yüzünüze karşı hakkı söylüyor, çünkü biz sizin yaptıklarınızı hep kaydediyorduk." (denir).”[5]

2-Sabit olan bir hükmün başka bir hitapla kaldırılması. (Yani bu hitap olmasaydı bir önceki hüküm kalıcı olacaktı.) şeklinde özetler.

Daha sonra bu ilmin usûl yönüyle ilgili klasik bilgiler verir:

Nasih, hükmü kaldırandır. Hükmün ve o hükümle yapılan amelin kaldırılması işlemi de Mensûh şeklinde adlandırılır ve üç kısımda incelenir:

1-Hükmün ve tilavetin neshi,

2-Hükmün bâki kalarak tilavetin nesh edilmesi,

3-Hükmün neshedilip tilavetin bâki kalması.”[6]

Nâsihi dört kısımda ele alır:

1-Kitabın kitabla nesholmasıdır. Vukû bulması caizdir.” Biz bir âyetten her neyi nesheder veya ertelersek, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kâdirdir.” [7] ve “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini pek iyi bilmiş iken kâfirler Peygambere: "Sen, ancak bir iftiracısın" dediler. Hayır öyle değil; onların çoğu bilmezler.”[8] ayetlerinde beyan edildiği gibi.

2-Sünnetin kitabla nesholmasıdır. Vukû bulması caizdir. Çünkü Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce Âşûre günü orucunu emretmiş daha sonra bu oruç “O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur'ân onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun. Kim de hasta, yahut yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diler zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.”[9] ayetiyle nesholmuştur. Diğer bir rivayette “Onlarla nasıl sözleşme olabilir ki, sizin aleyhinize ellerine bir fırsat geçse, hakkınızda ne bir antlaşma gözetirler, ne de bir yemin. Dil ucuyla sizi hoşnud etmeye çalışırlar, fakat kalbleri o kadarına da razı olmaz. Zaten onların çoğu fasıktırlar.[10] ayeti nâzil olduğunda Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ben de 70 in üzerinde istiğfar ederim” demiş hemen ardından “Onlara mağfiret dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış bir toplumu yola iletmez.” [11] ayeti nâzil olarak bu sözü nesholmuştur.

3- Sünnetin sünnetle nesholmasıdır. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) in “Daha önce  kabirleri ziyaret etmenizi yasaklamıştım. Bundan böyle ziyaret edebilirsiniz” hadîsi ile vukûu câizdir.

4- Kitabın sünnetle nesholmasıdır. Ebû Hanîfe’ye göre câizdir. Şâfilere göre vukûu mümkün değildir.”[12]

Yukarıda özetle sunmaya çalıştığımız müellifin nesh çeşitleri hakkındaki görüşlerinden sonra sonra neshle ilgili usûl bilgileri vermiştir. Bunlarda aşağıda görüleceği üzere bilinen klasik bilgilerdir:

“Bil ki nâsih mensûhtan nüzulu daha geç olandır. Ancak mushafa kaydedilmesi mensûhtan önce olabilir. Bu sebeble sure içlerinde Mekkî ayetler Medenî olanlardan daha sonra gelebilir.

Nâsih ancak Medenî olabilir. Ancak Mekkî veya Medenî’nin nâsihi ise nüzulu diğerinden daha önce olandır.[13]

İçinde “Kellâ” tabiri olan her sure Mekkî’dir. Bakara ve Âl-I İmrân dışında huruf-u mukatta’a ile başlayan bütün sureler de Mekkîdir. Ra’d suresinde ise ihtilaf vardır.

Bakara suresi dışında içinde Âdem (a.s) ın kıssası olan bütün sureler Mekkîdir.

İçinde kıssaların veya “ Yâ eyyühellezîne âmenû “ yerine “ Yâ eyyühe’n-nâs” tabirinin bulunduğu bütün surelerin de Mekkî olduğu söylenmiştir.

Bakara, Âl-I İmrân, Nisa, Mâide, Enfâl, Tevbe, Nûr, Ahzab, Kitâl, Fetih, Hucurât, Hadîd, Tahrîm suresinin sonuna kadar, Lem yekun[14], Nasr, Felak ve Nâs surelerinin Medenî oldukları görüşü şöhret kazanmıştır.

Buna mukabil Fatiha, Ra’d, Hacc, Saff, İnsan, İhlas sureleri hakkında hilaf vardır. Diğerleri ise Mekkîdir.” [15]

 

Yukarıda özet halinde vermeğe çalıştığım bilgilerin ışığı altında genel bir değerlendirme yapacak olursak;

İbnu’l Bârizî özellikle “Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[16] ve “Doğrusu, Allah katında ayların sayısı oniki aydır. Gökleri ve yeri yarattığı günkü Allah yazısında (böyle yazılmıştır). Bunlardan dördü haram aylardır. Bu da doğru olan dinin hükmüdür. Bu sebeple bunlar hakkında nefislerinize haksızlık yapmayınız. Müşrikler size karşı topyekün savaştıkları gibi siz de onlara karşı topyekün savaş açın. Ve iyi bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.”[17] ayetlerini nâsih olduğuna hükmederek, genelde müşriklerle barışı öngörüp sabrı tavsiye eden ayetleri mensûh saymış ve  bunun tabiî neticesinde Kur’ân-i Kerîm’in kendi bünyesinde  mensûh ayet sayısını toplam -249- olarak belirtmiştir.[18] Ona göre Mensûh ayetler bazı istisnalar ile11 sûre içinde 23 yerde vukû bulmuştur. Toplam Mensûh olan yerlerin sayısı 249 dur. Nâsih ayetler 37 sûre içinde 108 yerde vukû bulmuştur. Bazen bir ayet bir kaç ayetle nesholmuş bazen de bir kaç ayet bir ayetle nesholmuştur. Bu rakam kendisinden önce gelmiş ve geçmiş araştırmacıların zikrettikleri sayılara nisbetle oldukça kabarık sayılır.[19] Bunun sebebi müellifimizin nesh anlayışından gelmektedir. Ona göre “nesh” Kur’an bünyesinde mutlak manada şer’i bir hükmün başka bir şeri hükümle değiştirilmesi olduğundan bu anlayışının tabii sonucu olarak farklılık arzeden lahik hüküm sabıkına göre nâsih olmuştur.[20] Oysa bu hükümlerin “mutlakın takyidi, ammın tahsisi, mübhem ve mücmelin tebyini” gibi hususiyetleri olabileceği gibi, her ayetin kendi şartları içerisinde değerlendirilmesi gereği de hesap edilmelidir. Bu şartların tekrar vuku bulması durumunda mensûh olduğu iddia edilen ayetlerin tekrardan geçerli olması söz konusu olacaktır. Ayrıca bu iki ayetle nesholduğu iddia edilen ayetlere dikkatle bakıldığında her birisinin ortak yanının şart ve ortamla ilgili siyasi konjuktüre karşı davetin bir şekli ve üslubu olduğu, veya müşrikleri tehdit içerdiği görülecektir. Her birisi için genelleme yapılarak nesholdukları iddiası kanaatimizce isabetli olmasa gerekir. Kanaatimize göre “Biz bir âyetten her neyi nesheder veya ertelersek, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kâdirdir.” [21] ayetinde sözü edilen “nesh” den murad ta genel anlamda Kur’ân içindeki hükümlerin kaldırılması değil, Kur’ân’ın gelmiş-geçmiş şeriatların hükmünü kaldırması olmalıdır. Veya Kur’ân’da sözü edilen nesh lafzının lügat manası ile Kur’ân’ın kastetdiği anlam tekrardan irdelenmesi gerekmektedir.

 

NESHİN LÜGAT VE TERİM ANLAMLARI

Nesh lafzı lügatlerde birbirinden farklı olarak özetle; değiştirmek, izale etmek ve nakletmek[22], tebdil etmek, yani bir şeye gayrisini halef yapmak, ilga ve ibtal etmek manasında kullanılmıştır. “Güneş gölgeyi neshetti” (giderdi)cümlesi de yukarıdaki mânalara örnek sadedinde zikredilir. [23]“Ruhların bedenden bedene göçü hurafesi için kullanılan “tenasüh” (geçişmek) ile, bir kitabı çoğaltmak, kopyesini çıkarmak manasında “istinsah” ve bir kitaptan istinsah edilmiş suretler için kullanılan “nüsha” kelimeleri de “nesh”den türemedir.”[24] Konumuzla ilgili bir diğer ayette, “Muhakkak sizin işlediklerinizi yazıp çoğaltıyorduk (istinsah ediyorduk)” [25] denilmektedir. Buradan da nesh lafzının “istinsah” (kopye) bağlamı hissedilmektedir.

İstilahta  ise genel olarak Kur’an bünyesinde mutlak manada şer’i bir hükmün başka bir şeri hükümle değiştirilmesi, veya Kur’ân-ı Kerîm’in önceden vaz ettiği bir hükmü kaldırarak, yerine başka bir hüküm getirmesi olayına nesh denile gelmiştir. “Geçici tedbir niteliğinde düşünülmüş ve teklif edilmiş hususların yine aynı tabiîlik içerisinde kaldırılması da” denilmiştir.[26]

 

GENEL DEĞERLENDİRME

Arapça’da bir lafzın kelime ve istilah manâları en doğru şekilde müştakları ile birlikte değerlendirilerek anlaşılır. Ne-se-ha sülâsi kökünden gelen nesh lafzının diğer müştaklarıyla irtibatlandırılması da bu açıdan gerekmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz Nesh lafzının semantik yönü ele alınacak olursa yukarıda naklettiğimiz farklı anlamların (izale, iptal, ilga, değiştirme, nakletme, bir şeye gayrisini halef yapmak) kesiştiği ortak nokta “değişim” olmalıdır. Bu zahiri değişim terim anlamında özetle “şer’î bir hükmün kaldırılıp yerine başka bir şer’î hüküm getirme” olarak kullanılmıştır. Olay da genel hatlarıyla bu şekilde özetlenebilir. Ancak “hükmü kaldırmak anlamında doğru olan” neshin bir önceki hükmü tamamen iptal şeklinde algılanması ve ona şartlanılması kanaatimizce önyargılı bir yaklaşımdır.

Câsiye 29 ayetinde zikredilen “istinsah” lafzı da yukarıda zikrettiğimiz manada anlamını bulan nesh lafzıyla ilişkisi olmalıdır. Ali Ünal bey konuyla ilgili yapmış olduğu latif değerlendirmede şöyle der: “Varlık alemine inen her şey, arkasında değişik derecelerde kopyesini bırakır. Meselâ bir çiçek, çok sayıda tohumunda yaşamaya devam ettiği gibi, kendisini görenlerin zihinlerinde de yaşamaya devam eder. Yani onun hayatı tohumunda hülâsa edilmiş olup, o tohumlardan çıkacak çiçeklerde ya-şamayı sürdürür.”[27] Bir diğer tabirle nesh yüklenmiş olduğu mesajı indi hâcette tekrardan kullanılmak üzere kendinde muhafaza etmektedir.

Mütevatir olan İbn Kesir ve Ebu Amır kıraatlerinde ayette geçen “erteleme” manasındaki “nense’ha” ifadesi de bu görüşümüzü desteklemektedir.[28] Sadece yukarıya nakledilen lügat anlamlarına sadık kalınarak  “nesh” kelimesinin altındaki değişim irdelenecek olursa bu değişimin klasik nesh anlayışından farklı yorumlanması mümkündür. Değişim olarak özetlediğimiz anlamı ilelebet mensûh kabul etmeye bizi zorlayan ne olabilir? Oysa bu değişim dinin yaşanması ve yaşanılabilmesi için gerekli olan anlatılabilmesi adına çok önemli bir dinamiktir. Bu yoldan hareketle Kur’ân’î bir terim olan nesh tabirinden murad kanaatimizce; şer’î bir hükmün ilelebet iptali söz konusu olmaksızın belli bir zaman için tecil edilerek yerine başka bir şer’î hüküm getirmedir Bu yönüyle de nesh değişik şart ve ortamlarda, farklı konjüktürde farklı şartlar doğrultusunda müslümanlara hareket esnekliği kazandıran Kur’ân’ın teşriî i’cazına örnek, harikulâde ve bir o kadar da evrensel olan disiplini konumundadır. İslam tarihi Hz. Ömer (r.a)’ın şartların gereği müellefe-i kulûba zekat ödenmesini yasaklaması gibi bu esnekliğin getirdiği realiter örneklerle doludur. Kur’ân’da klasik anlamda nesh olduğunu iddia edenler Hz. Ömer (r.a)’ın bu uygulaması hakkında nasıl bir yorum yapacaklardır? Şayet Kur’ân’da klasik anlamda bir nesh mevcud ise; yani gelen yeni hüküm bir öncekini ilelebet iptâl ediyor ise, bu neshi (genel anlayışa göre) Kur’ân’ın kendisi veya Sahih sünnet kararlaştırabilir. Oysa Hz. Ömer (r.a) örneğini verdiğimiz konu hakkında içinde bulunduğu şartlar gereği son noktayı koymuştur. Dinin realiter ruhu gereği öyle de olmalıdır. Ancak müellefe-i kulûba zekat verilmesini gerekli kılacak şartlar tekrar baş gösterecek olursa Hz. Ömer (r.a)’ın bu hükmü ile amel etmenin bir anlamı olamaz. Bu durumda tekrardan Kur’ân nassına rücû edilecektir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz gerekli gördüğünden bu hükmü tekrar uygulamaya koymuştur.“Ezmânın tagayyürü ile ahkamın tagayyuru inkar olunamaz[29] kaidesi de bu bu yönde olması gereken esnekliği dile getirmektedir. Durum Kur’ân’ın getirmiş olduğu bütün hükümler için aynıdır.[30] Örneğin Medine’de  cihad hakkında inen ve önceki dönemlerde gayri müslimlerle barışı ve hoşgörüyü öngörüp sabrı tavsiye eden ayetleri neshettiği iddia edilen: “Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[31] ve “Doğrusu, Allah katında ayların sayısı oniki aydır. Gökleri ve yeri yarattığı günkü Allah yazısında (böyle yazılmıştır). Bunlardan dördü haram aylardır. Bu da doğru olan dinin hükmüdür. Bu sebeple bunlar hakkında nefislerinize haksızlık yapmayınız. Müşrikler size karşı topyekün savaştıkları gibi siz de onlara karşı topyekün savaş açın. Ve iyi bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.”[32]  ayetleri (bu konu hakkında inmiş olan son ayetler olması hasebiyle) hükmü ilelebet geçerli olması gerekecek ve müslümanların gayrı müslimleri gördükleri yerde öldürmeleri îcab edecekti. Oysa Kur’ân’ın ruhunu, (fıkhu’l âyâtı) iyi kavramak gerekir. Aynı konu hakkında zahiren farklı görülen bu hükümler Kur’ân’ın genel ruhu itibarıyla bir bütün olarak ele alınmalı, şartlara göre değişiklik arzedebilmelidir.

 “Ayrıca neshin (nesh tabir edilen olgunun, A.C.E) kulli kaideler ve müebbed ( ebedi olduğu bildirilmiş) hükümlerde cereyan etmemesi, ebedilik kaydı taşımayan ve cüzî hükümlerde olması da, onun gelişen şartlara uyum ve hakimiyet sağlamasının tabiî bir yolu olduğunu isbat eden bir başka nokta olmaktadır.” [33]

“Demek oluyor ki nesh, İslamın dinanizmini, her zaman, her şartta her kişiye uygulanabilir ve her meseleye cevap verebilirliğini ortaya koyan çok mühim bir vakıadır

Mutlak manada mensuh ayetlerin varlığını kabul etmek, herhalde İslâm’ı en önemli bir yanından mahrum bırakmak demek olur…

Kur’ân’a yaklaşmada seleften azamî ölçüde istifade edilmekle beraber, onlara takılıp kalınmamalı ve Kur’ân’ın en karanlık noktalara da ışık tutan aydınlığını sonuna kadar keşfedebilmek için zamanı, mekanı, çevreyi, şartları, hususi durumları, İslam’ın cihanşumüllüğünü her zaman göz önüne almalıdır.”[34]

Öte yandan neshin bu klasik anlayışının ihtiva ettiği hükümlerinin iptalinin yanısıra taşımış olduğu zengin manaları gözardı edilmesine sebeb verme gibi mahzurları da göz ardı edilmemelidir. Ali Ünal bey konuyla ilgili yapmış olduğu izahatta aynen şöyle der:

“Ayetlerin de bu şekilde şarta kişiye, döneme, aynaya bakan yönleri vardır. Bu sebeple, mensuh kabul edilen bazı ayetler öyle manaları bünyesinde taşımaktadır ki, o ayet, o manâ katmanlarıyla Kur’ân’ın bütünlüğü içinde çok mühim bir yer işgal eder. Meselâ, “Her nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi orasıdır”  ayetinin hükmünin, “Yüzünü Mescid-i Haram’a çevir” ayetiyle  nesholduğu kabul edilmektedir. Fakat, bahis mevzuu ayetin ahkam ifade etmesi sadece bir yönüyledir.-Kaldı ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)    Mescid-i Haram’dan önce   herhangi bir tarafa değil, yine tek bir yöne, Kudüs tarafına yönelerek namaz kılıyorlardı. Bu yüzden, bu ayetin  kıble hükmü ihtiva edip etmediği tartışılabilir.- Ayet ayrıca, yönlerin izafiliği, Allah’ın her türlü yönden ve bir yönde bulunmaktan münezzeh olduğu ve asla mekana tabi bulunmadığı, yeryüzünde kıble için tek bir yöne değil, namaz kılınan yerin Kabe ile olan pozisyonu gereği her yöne yönelindiği, doğu-batı, güney-kuzey bütün yönlerin ve mekanın Allah’a ait olduğu, Nur ayetinde de (Nur 35) ifade olunduğu üzere Allah’ın Nur’unun, Kur’ân’ın ve İslam’ın şark, garb gibi tek bir yöne irca edilemiyeceği ve zaman-mekan üstü olduğu, her yerde her hâl ü kârda, arada hiçbir aracı olmaksızın yüzünü Allah’a çevirip O’nunla temasa geçebileceği, dünyanın her yanında Allah’tan gelmiş hakikatlerin bulunabileceği gibi ilk etapta akla gelen daha pek çok manâya da muhtemeldir ki, mensuh ayetlerin sayısını bir hayli kısan alimlerimiz, bu hususları da haklı olarak göz önüne almış olabilirler.” [35]

Sonuç olarak diyebiliriz ki:

Nesh lafız itibariyle Kur’ân-ı Kerim’de yer almış bir kavramdır. Bu yönüyle onu inkar etmek, başka bir ifadeyle Kur’ân’da bulunmadığını iddia etmek mümkün değildir. Ancak bu kavramın ne anlama geldiği tartışıla gelmiş, hakkında farklı mütaâlalarda bulunulmuştur. Yukarıda detaylı olarak izah ettiğimiz gibi bu kavramdan “ bir şeriatın yeni gelen bir şeriatla değiştirilmesi işlemini ” veya “şer’î bir hükmün ilelebet iptali söz konusu olmaksızın belli bir zaman için tecil edilerek yerine başka bir şer’î hüküm getirme” olarak anlamaktayız. Bu yönüyle de nesh değişik şart ve ortamlarda, farklı konjüktürde farklı şartlar doğrultusunda müslümanlara hareket esnekliği kazandıran Kur’ân’ın teşriî i’cazına örnek harikulâde ve bir o kadar da evrensel olan disiplini konumunda, İslamın dinanizmini, her zaman, her şartta her kişiye uygulanabilir ve her meseleye cevap verebilirliğini ortaya koyan çok mühim bir vakıadır.

Kur’ân-ı Kerim’in nazil olduğu dönemden günümüze kadar ve hatta kıyamete değin geçecek süreç içerisinde beşeriyet  değişik şart ve ortamlarda bulunması tabiidir. Evrensel yönüyle de mu’ciz olan Kur’ân- ı Kerim ihtiva ettiği ahkamla bu süreç içerisinde her probleme cevap verme durumundadır. Hükümleriyle birlikte ilelebet nesholduğu iddia edilen ayetler işte bu zaman, mekan, çevre, şartlar ve hususi durumlar karşısında tekrardan işlerliğe geçmesi her şeyden önce dinin realiterliği açısından zorunludur. Bu itibarla mutlak manada mensuh ayetlerin varlığını kabul etmek, herhalde İslâm’ı en önemli bir yanından mahrum bırakmak demek olur.

 


BİBLİYOGRAFYA

     Berki Ali Himmet, Açıklamalı Mecelle-i Ahkamı Adliye, İstanbul, 1982.

Çakan İsmail Lütfi, Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları, İstanbul, 1982.

ed-Dihlevî Veliyullah Ahmed, el-Fevzu’l Kebir  fî usûli’t-Tefsir, Beyrut, 1987.

Erdoğan Mehmet, İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul, 1990.

el-Feyruzabâdî Mecdu’ddîn, el-Kâmusu’l Muhît, Beyrut, trs.

İbnu’lBârizî Hibetullah b. Abdirrahim b. İbrahim Şerefuddin, Nâsihu’l Kur’âni’l Azîz ve Mensûhu (Tahkik) Hatim Salih ed-Dâmın, Beyrut, 1983.

İbnu Fâris Ebu’l Hasen Ahmed, Mu’cemu Mekayisi’l –Luga, Mısır, 1972.

İbn Manzûr Ebu’l Fadl Cemâluddîn Muhammed, Lisânu’l Arab, Beyrut, trs.

Han Sıddık Hasan, Neylü’l Merâm Min Tefsîri Âyâti’l Ahkâm, Cidde, 1979.

el-Pâluvî Hâmid b. Abdulfettah, Zubdetu’l İrfân, İstanbul, trs.

Yıldırım Suat, “Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meâli, İstanbul, 1998.

Zeyd Mustafa, en-Nesh fi’l-Kur’âni’l-Kerim, 1/402-408. Mısır, 1987.



·  Bu çalışmaya Hibetullah b. Abdirrahim b. İbrahim Şerefuddin İbnu’l Bârizi (H. 738 )’nin “Nâsihu’l Kur’âni’l Aziz ve Mensûhihi” adlı eserini Türkçe’ye tercümesi ile başlamıştım. İtiraf etmem gerekir ki bu çalışmaya başladığım günlerde Nesh hakkında henüz netlik kazanmamış bilgilerim vardı. Neshin Kur’ân’da mevcûdiyeti hakkında klasik yorumlara temayülümle birlikte Kur’ân’ın eşşiz belagat sırrıyla bağdaştıramayacağım sınırsız nesh iddialarına kendi iç dünyamda cevaplar arama arasında gel-gitler yaşıyordum. Neshin Kur’an’da varlığını temayülümü isbat sadedinde biraz daha netleştirmek düşüncesiyle bu çalışmaya girişmiş, ancak yer yer nesholduğu iddia edilen ayetlerin adedi arttıkça bu iddiaları sorgulamaya başlamıştım. Bu hissiyatım çalışmanın gecikmesine sebeb verdi. Aradan yıllar geçti ve konuyla ilgili incelemelerim neticesinde düşüncelerim daha olgunlaştı. Ve önceleri salt tercüme niyetiyle başladığım bu çalışma tenkitli bir değerlendirmeye dönüştü.

· Kitabın adı (Nâsihu’l Kur’ani’l Aziz ve Mensûhihi) dir. Ancak Safadi’nin “Nüketu’l Hemeyan”ı, İbnu’l Cevzi’nin “Tabakatu’l Kurra” sı, ez-Zerakli’nin “A’lam”I ve Kehhale’nin “Mucemu’l Müellifin” nin de ismi (en-Nâsihu ve’l Mensûh) olarak zikrolmuştur. El-Bağdadi’de “Hidyetu’l Arifin’ de  (en-Nâsihu ve’l Mensûh Mine’l Kur’an) demiştir. Bkn. El- Bârizî, age, s.6. “Ayrıca Tahkiki yapılan kitaba esas alınan yazma Dâru’l Kutubi’z-Zâhiriye’nin 5881 sayılı ünitede saklı olup, toplam 88-95 varakadır. Her sayfadaki satır sayısı 21 adettir. Rutubetlenmiş olmasına rağmen temiz bir nüshadır. Hicri 10. yüzyılın bilinen güzel bir hattıyla yazılmıştır. Sure adları ve rumuzlar kırmızı renkle yazılmıştır. Haşiyede Zerkeşi’nin el-Burhan’ından bir çok alıntı vardır. Birinci varakada “Nâsihu’l Kur’ani’l Aziz ve Mensûhihi, te’lifu’ş-Şeyhi’l-İmami’l-Allame Kadi’l-Kuda Şerefuddin Hibetullah b. Kadi’l-Kuda Abdirrahim el- Bârizi el-Hamevi eş-Şafii, Allah onun üzerine rahmetini gark etsin, Amin.” yazmaktadır.” Bkn. İbnu’l- Bârizî, age, s.7.

 

 

DİPNOTLAR

[1] ez-Zebidi “Tacu’l Arus” ta (Berez) diye zikretmiştir. Kuveyt baskısında ise yanlışlıkla (Bâbu İbriz) olarak geçer. (Bkn.: Delilu Haritati’l Bagdat Kadimen ve Hadisen, 176.)

[2] İbnu’l Bârizî hakkında aşağıda tarihi silsileye göre tasnif edilmiş kaynaklara bakılabilir:

-ez-Zehebî (H.748) “Duveli’l İslam” 2/186 (Haydarabad), “Zeylu’l İber” 202, (Kuveyt).

-İbnu’l Verdi (H.749)’nin Tarihi’nde 2/319 (Mısır).

-es-Safadi (H.764) “Nüktetu’l Hemeyan” 302 (Mısır).

-el-Yafii (H.768) “Mir’atu’l Cinan” 4/297 (Haydarabad).

-es-Subki (H.771) “Tabakatu’ş-Şafiiyye” 10/387 (el-Halebi, Mısır).

-el-Esnevi (H.772) “Tabakatu’ş-Şafiiyye” 1/282 (Bağdat).

-İbnu Kesir (H.774) “el-Bidaye” 14/182 (Kahire).

-İbnu’l Cevzi (H.833) “Tabakatu’l-Kurra” 2/351 (Kahire).

-İbnu Kadı Şehbe (H.851) “Tabakatu’ş-Şafiiyye” 77 (Yazma).

-İbnu Hacer (H.852) “ed-Dureru’l Kamine” 5/174 (Mısır).

-İbnu Tagri Berdi (H.874) “en-Nucumu’z-Zahire” 5/315 (Mısır).

-Endavudi (H.945) “Tabakatu’l Müfessirin” 2/350 (Mısır).

-Taşköprüzade (H.968) “Miftahu’s-Seade” 2/367 (Mısır).

-Hacı Halife (H.1067) “Keşfu’z-Zünun” 74-75.

-İbnu’l İmad el-Hanbeli (H.1079) “Şezeratu’z-Zeheb” (Mısır).

[3] Üzerinde araştırma yaptığımız bu eserdir.

[4] Bkn. Ibnu’l Bârizî, age, s.7.

[5] Casiye 29.

[6] Ibnu’l-Bârızî, age, s.70.

[7] Bakara 106

[8] Nahl 101

[9] Bakara 185.

[10] Tevbe 8.

[11] Münafikûn 6

[12] Ibnu’l-Bârızî, age, s.70.

[13] Bkn.. el-Burhân 1/187, el-İtkân, 1/47.

[14] Bir diğer adı da “Beyyine” dir. (çn).

[15] İbnu’l Bârizî, age, s.89; Mekkî ve Medenî hakkında Bkn.Katâde: 68, el-Burhân 1/193-194, Mebâhis Fî Ulûmi’l Kur’ân 164-233.

[16] Tevbe 5. Müellif sadece bu ayetin Kur’ân’da -114- ayeti nesh ettiğini iddia eder. Bkn. İbnu’l Bârizî, age.s.22.

[17] Tevbe 36. Sıddık Hasan Han sadece bu ayetin 70 ayeti neshettiğini belirtir. Bkn. Han Sıddık Hasan, Neylü’l Merâm Min Tefsîri Âyâti’l Ahkâm, Cidde, 1979, s. 50.

[18] Bugüne kadar araştırmacıların mensûh kabul ettikleri ayetlerin toplamı 293 tür. Bkn. Zeyd Mustafa, en-Nesh fi’l-Kur’âni’l-Kerim, 1/402-408. Mısır, 1987; bk: Han Sıddık Hasan, Neylü’l Merâm Min Tefsîri Âyâti’l Ahkâm, Cidde, 1979, s. 395.

[19] Kesinlik kazanmamakla birlikte bazı ulemanın Kur’ân’da mensuh ayet sayısını 293,  hatta 500’e kadar çıkardıkları iddiası vardır. Bkn. ed-Dihlevî Veliyullah Ahmed, el-Fevzu’l Kebir  fî usûli’t-Tefsir, Beyrut, 1987, s.53.

[20] Müellif hakkındaki bu genel hükmü eseri tetkikimiz esnasında verdik. Oysa kendisi kitabın sonunda yaptığı izahatta “Nâsih ancak Medenî olabilir. Ancak Mekkî veya Medenî’nin nâsihi ise nüzulu diğerinden daha önce olandır.” diyerek nesh için zaman faktörünü de zikretmiştir. Ulemâ nezdinde doğru olan da budur. Ancak biz müellifin bu tanımı ile eserinde iddia ettiği nesh örnekleri arasında tezatlık gördüğümüzden müellifin genel olarak zaman faktörüne itibar etmediğine hükmettik.

[21] Bakara 106.Meâlini verdiğimiz ayet içinde yer alan “nunsîha” lafzına özellikle “ertelersek” anlamını verdik.  Aynı yorum hakkında bkn. Yıldırım Suat, “Kur’ân-I Hakîm ve Açıklamalı Meâli, İstanbul, 1998, s.16.

[22] İbn Manzûr, Ebu’l Fadl Cemâluddîn Muhammed, Lisânu’l Arab, Beyrut, trs. 4/28; İbnu’l Bârizî (738) Nâsihu’l Kur’âni’l Azîz ve Mensûhu (Tahkik) Hatim Salih ed-Dâmın, Beyrut, 1983, s. 17; el-Feyruzabâdî Mecdu’ddîn (817), el-Kâmusu’l Muhît, Beyrut, trs. 1/271.

[23] İbnu Fâris Ebu’l Hasen Ahmed, Mu’cemu Mekayisi’l –Luga, Mısır, 1972, s.424.

[24] Ünal Ali, age, s.73.

[25] Casiye 29.

[26] Çakan İsmail Lütfi, Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları, İstanbul, 1982. s.196.

[27] Ünal Ali, age, s. 73.

[28] el-Pâluvî Hâmid b. Abdulfettah, Zubdetu’l İrfân, İstanbul, tr, s.29.

[29] Berki Ali Himmet, Açıklamalı Mecelle-i Ahkamı Adliye, İstanbul, 1982, 39. Madde, s.22.

[30] Her ne kadar bir kısım ulema; “zamanın değişmesi ile değişen hükümler örf ve adet üzerine kurulu olan hükümlerdir” şeklinde değişmeye medar olan hususun  örf ve adet olduğunu iddia ediyorsa da  isabetli olan külli kaideler dışındaki hükümlerin zaman, zemin şartları doğrultusunda değişebileceğidir. Zira İslam hukukunun amacı hayatı dondurmak değildir. Nesh olayı da bu minvalde ele alınmalıdır. Konuyla ilgili olarak Mehmet Erdoğan yapmış olduğu doktora çalışmasında İbn S’ad, Şelebi ve Karaman’ı referans göstererek aynen şöyle demektedir: “Kısaca özetlemek gerekirse, Kur’ân’da zaman-mekan unsuru olabilir. Ancak bunlar genel prensiplerin örneklemesi (ya da tatbiki), geçici maslahatların temini için söz konusudur. Bu gibi durumlarda her zaman hükmün nihâi olarak kalktığı da söylenemez. Eğer benzeri ortam tekrar oluşursa, söz konusu hükmün de tekrar işletilmesi gerekebilir. (Nesh olayında olduğu gibi A:C:E) Nitekim Hz. Ömer tarafında artık devrini tamamladığı gerekçesi ile durdurulan müellefe-i kulûba hisse ayrılması hükmü, daha sonra Ömer b. Abdulaziz tarafından tekrar işletilmiştir. Bkn. Erdoğan Mehmet, İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul, 1990, s. 55-56.

[31] Tevbe 5.

[32] Tevbe 36.

[33] Çakan, İsmail Lütfi, age, s. 196.

[34] Ünal Ali, age, s.81.

[35] Ünal Ali, age, s.81.


FIKIH'IN    TARİFİ,    KONUSU   VE   MAHİYETİ
    


                 Önce "Fikih" kelimesi üzerinde duralım.  Arapça "F-K-H"  kökünden  türeyen bu kelime; bilmek,  anlamak,   bir   şeyi   iyiden   iyiye   şuurlu   olarak   idrak  etmek   ve  kapalı  bir  şeyin   gerçek yüzünü  kavramak  gibi  manalara  gelir.  (1)   Diirri'l   Muhtar'da:  "Fıkıh;  lügatta  bir  şeyi  bilmek demektir.   Bilahare   şeriat   ilmine  tahsis  edilmiştir.  Kelimenin  mazisi   "Fıkıha"  şeklinde  okunursa, masdarı  "Fıkhan"  gelir  ve   bildi   manasını   ifade   eder"  (2)  hükmü  kayıtlıdır.   Şurası  unutulmamalıdır ki;  fıkıh   kelimesinin   ifade  ettiği;   "bilme ve anlama"  ile   "Fehm"   kelimesinin   ifade   ettiği   anlama farklıdır.    Fıkıh'ta;   çok   ince   ve   keskin   bir   idrak  söz   konusudur.    Nitekim   Kur'an-ı   Kerim'de: "- Nerede olursanız  olun,   velev   ki  tahkim   edilmiş   yüksek   kal'alar da  bulunun,  ölüm   size  gelip yetişir.   Eğer   onlara   iyilik dokunursa   "- Bu Allah katındandır" derler.   Şayed onlara bir fenalık dokunursa    "- Bu  senin  katındandır.   (senin yüzündendir)  derler.    De  ki:  Hepsi Allah  katındandır. Böyle iken onlara, o kavme ne oluyor ki (Kendilerine söylenen) hiçbir  sözü anlamaya (fıkhetmeye) yanaşmıyorlar"  (3)  hükmü   beyan   buyurulmuştur.     Burada geçen   "La yefkahune" hükmünün muhatabı  olan   kimseler;  ana   dilleri  arapça   olan   ve   arapça   konuşan   kimselerdir.  Bu  durumda Kur'an-ı   Kerim'in   zahiri   manalarını   anlamaları   ve   Resulallah   (SAV)'i   dinlemeleri   kaçınılmazdır.
Peki anlamadıkları   nedir?   İşte   bu  noktada   "Yefkahune"   ibaresi   karşımıza;   "İnce  anlayış  ve keskin   idrak"    olarak   çıkıyor.   Esasen   Kur'an-ı   Kerim'in   bir-çok   ayetinde;   kafirler   ve   müşrikler    "Fıkhetmeyenler"   olarak   tarif   edilmektedirler.   (4)  İslami   istilah'ta  "Fıkıh  Şer'i  hükümleri   delilleriyle   birlikte   tafsili   olarak  bilmek"  şeklinde tarif edilmiş.  (5)    Bu noktada karşımıza;   "- Sadece bilmek fıkıh mıdır?"   suali   çıkabilir,   İslâm  uleması;  ilmin, salih amel için bir "vasıta olduğunu" dikkate   alarak,  ameli  ayrıca  zikretmemiştir.  Ancak tasavvuf ehli, bu hususta hassastır.   Dürri'l  Muhtar'da   "Fıkıh"   tarif   edilirken:  "- Ehl-i   hakikate   göre ise ilimle ameli bir araya   getirmektir.   Çünkü   Hasan-ı  Basri   "Fakih  ancak   dünyadan  yüz  çevirip  ahirete  yönelen  ve kendi   kusurlarını  gören   kimsedir"   demiştir"  (6)   hükmüne  yer  verilmiştir.   Şurası  muhakkaktır  ki; zühd   ve  takva   noktasında   hassas   olmayan   bir   kimsenin,  ilmi ne olursa olsun  "Fakih"  olması mümkün  değildir.
      Allahü  Teala  (c.c)'nın   imtihan  için  beyan   buyurduğu  emir  ve  nehiylerin  tamamına "Teklif" adı verilir.   Fıkhın   konusu;   mükellef olması dikkate alınarak, insanın fiilidir, insanın; lehindeki ve aleyhindeki   bütün   haklarını,   kat'i delillere  dayanarak   ortaya  koymak  "Fakihlerin"  görevidir.   Bunun belirli   bir   usûl  içerisinde  izahı   gerekir.  İmam-ı Şafii (rh.a.) : "- Kat'i  bir  habere  dayanmadan veya   ictihad   yapmadan   bir   söz   söylemek   günaha   çok  yakındır.
Allahü Teala (c.c) Resûlallah (SAV)'dan başka  hiç  kimseye;   ilmi  bir   delile   dayanmadan   din hususunda   herhangi   bir   söz   söyleme   hakkı   tanımamıştır.    İlmi   delil   ise:  Kitap,   Sünnet,  İcma, asar   ve   mahiyetini   beyana   gayret   ettiğim   Kıyas-ı  fûkahadır"  (7)  demek  suretiyle,  önemli  bir noktaya   işaret   etmektedir.   Din  hususunda;   hiçbir  delile  dayanmadan   "Şahsî  Kanaat"  belirtmek, mükellef   için  büyük bir tehlikedir.   İmam-ı Azam   Ebû  Hanife (rh.a.) :  "- Allah (c.c)'ın  diniyle  ilgili   bir konuda  şahsi   kanaatinize göre hüküm vermekten  sakınınız,   Sünnet'e  tabi  olunuz.    Kim  ki  Sünnetten ayrılırsa,   dalâlete,  düşer, sapıtır"  (8) buyuruyor.  Tabîûndan  Hz.  Şa'bi (Rh.a.)'ye  bir  adam  gelip,  bir mesele   sorar.   Şa'bi  (Rh.a.)   sual   olunan   konuyla   ilgili  olarak,   Hz. Abdullah   İbn-i Mesûd  (RA)  şu şekilde   izah   etti"   diye  cevap  verir.   Sual   soran   kimse: "- Sen  kendi  şahsi  kanaatini  söyle!.." deyince,   Hz. Şa'bi  (Rh.a.) :   "- Şu   adama  bakın!..  Ben  ona  İbn-i  Mesûd  (RA)   şöyle  dedi,  diyorum. O bana şahsi  kanaatimi  soruyor.   Ben  dinimi  bundan  tenzih   ederim,  vallahi  müzikle   meşgul  olmayı, şahsi   kanaatimle   fetva   vermeye   tercih   ederim" (9)  diye   haykırıyor.   Yine   İmam-ı  Malik  (Rh.a.)'e
kırk   mesele  soruluyor,  otuz altısı hakkında   "- Bilmiyorum" diyor.  (10) Kat'iyyen "şahsi kanaatim şudur" demiyor!.. Din hususunda   şahsi   kanaat   belirtme   hastalığı  "Bid'at ehli"  arasında   yaygın   bir  usûldür.   Şimdi   İslâm   fıkhının   kaynakları   üzerinde   duralım.
             


I. KİTAP   (KÛR'AN-I   KERÎM)

    


     İslâm uleması;  mücerred   olarak  kitap  denildiği   zaman,   bununla ancak Kur'an-ı Kerim'in anlaşılacağı  hususunda  müttefiktir.   Bu  ümmet  arasında da  yaygın  bir  kavramdır.   Nitekim   "- Şu adam   kitapsızdır"  denildiği   zaman;   bununla,  o kimsenin kafir olduğu  kasdedilir.  Kur'an-ı  Kerim'in, başka  başka  yönleri  ve  vasıfları  dikkate  alınarak  çeşitli  tarifleri   yapılmıştır.   Genel olarak: "Allah (c.c)  tarafından,   Cebrail   vasıtasıyla   Hz. Muhammed'e  (SAV)   indirilmiş   olan  ve   peygamberimizden bize   tevatüren   nakledilen   bir   nazmdır"  (11) tarifi  uygun  bulunmuştur.  Bunun  dışında:  "- Allah tarafından,  Hz. Muhammed  (SAV)'e   vahiy   yoluyla   indirilmiş,  Mushaflara yazılmış, tevatürle nakledilmiş,   tilâvetiyle  teabbüd   olunan   mûciz   kelâmdır" (12)     "Müslümanların    mukaddes   kitabı olup,   Hz. Muhammed   (SAV)'e   gelen   vahiyleri   ihtiva   eder" (13)  gibi tariflere de raslamak mümkündür.   Kur'an-ı Kerim'in   "Mucize"  olduğu   hususunda hiçbir  ihtilâf  yoktur.   İ mam-ı Mutûridi (rh.a.)'ye   göre   Kur'an-ı  Kerim'in   i'caz   yönü,   belagatının   kemâle   ulaşmasıdır.   Eğer bu i'caz; belagat  yönünden   başka  şeylerde  olsaydı,   benzerini   getirmek   için   uğraşan  arapları, başka yönleriyle de   aciz   bırakması   icab   ederdi.
Gaybdan  haber vermesi,   tenakuzdan  hali  olması,   ister   dünyevi,   ister  uhrevi  olsun  bütün   mesalihi ihtiva   etmesi   gibi   yönlerde!..  Bu zikredilen haller sadece Kur'an'a mahsus olmayıp, diğer ilâhi kitaplarda da   mevcuttur.   (14)
         Kur'an-ı Kerim'in   hem   lâfzı,   hem   manası   Allahû   Teala (cc)'dandır.   Bu   hususta   hiçbir  beşerin  payı  yoktur.   Nitekim   bir  ayet-i  kerime'de :  "- İşte  biz  sana  (Habibim)  böylece  emrimizden bir   ruh   vahyettik!..   Halbuki   sen  (Vahye muhatab olmadan önce)  kitap  nedir,   iman   nedir?  bilmezdin.   Fakat   onu   biz  bir nur yaptık.   Bununla  kullarımızdan   kimi   dilersek,  ona  hidayet  veririz. Şüphesiz  ki  sen   herhalde  doğru   bir   yolun   rehberliğini   yapıyorsun"   (15)   hükmü   beyan  buyurulmuştur.   Bilindiği   gibi   Kur'an-ı   Kerim'in   bize   ulaşması   tevatür  yoluyladır   ve  indirildiği   gibi eksiksiz  olarak   gelmiştir.  (16 )   İmam-ı  Şafii  (rh.a.) :  "- Allah  (c.c)'ın   dinine   ihlasla  teslim  olan bir   insanın,   tek   bir   meselesi   bile   yoktur  ki,   Allah   (c.c)  kitabında    çözümünü   ve hidâyete götürücü  delilini   göstermemiş  olsun!..   Yani   her meselenin   çözümü ve hidayete götürücü delili mevcuttur.   Nitekim   bir  ayet-i kerime'de:  "- Bu öyle bir kitaptır  ki  (bütün)  insanları,   rablerinin   izniyle  karanlıklardan  nura,  o  yegane  galib,   hamde  lâyık   olan   (Allah)'ın  yoluna  çıkarman  için  onu sana   indirdik"   (İbrahim Sûresi: 1)   Yine   Allahü  Teala (c.c)  buyurdu  ki:   "- Biz sana da Kur'anı indirdik ki;  insanlara,   kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın. Ve ta ki; insanlar tefekkür edebilsinler" (En N ahi Sûresi: 44)   hükmü   bayan   buyurulmuştur. (17)
       Kur'an-ı Kerim,   İslâm  fıkhında,   her   yönden   mutlak  asıldır.  (18)   Muhkem   bir   emri   terketme ve şahsi  reye   sapma   hakkı   hiç   kimseye   tanınmamıştır.   Nitekim   bir   âyet-i  kerime'de:   "- Şüphe yok   ki   o   (Kur'an)   senin   için de,   kavmin   için  de kat'i   bir   zikirdir,   bir  şereftir.   Hepiniz (bütün insanlar)   ondan   mes'ûl   olacaksınız"   (19) denilmek   suretiyle,   hiç kimsenin ondan müstağni olamayacağı   zikredilmiştir.   İmam-ı Kurtubi,  Kur'an-ı Kerim'in  icazlarını   izah  ederken:  "- Kur'an-ı Kerim'in   icazlarından   birisi  de,  ilimdir.   Helâl,   haram   ve   sair   hükümlerle   insanlığı   ayakta   tutan, ailevi   ve   beşeri   münasebetleri   düzene   koyan,   saadeti   hazırlayan   bir   ilim"   (20)  diyerek,  önemli bir   noktaya   işaret  eder.   İmam-ı Şafii (rh.a.) :  "Allah (c.c) Resulüne  (SAV)  gönderdiği   kitapta  şöyle buyurdu:  "- Hiç  şüphe yok ki o aziz  bir   kitaptır.   Ne önünden, ne arkasından hiçbir batıl (yanaşıb) gelemez.   O   yegane   hüküm   ve   hikmet   sahibi   (Allah)   dan  indirilmiştir.   (Fussilet  sûresi: 41-42). Allahü Teala (c.c)  kitabıyla   insanları küfürden ve basiretsizlikten kurtararak, nura ve hidayete kavuşturdu.   Kullarına helâl olan şeyleri bildirdi.   Dünya   ve   ahiret saadetine   kavuşabilmek için, bildirdiği   haramlara   yaklaşılmamasını   emretti.   Bu   salih   amel   ve   niyetleri  karşılığında ebedi cenneti   ve   cehennem   ateşinden   kurtuluşu   vaad   etti.   Şanı   yüce   olan   Allahü Teala (cc) 'nın   ni'-meti   ne kadar büyüktür. Helâl ve haram hududlarını dikkate almayarak kötülüğe devam eden günahkarlara da   (salih   kullan   için   istemediği)   cezayı   hazırladı.   Daha   önce   gelip-geçen  ümmetlerin   kıssalarını   onlara   haber verdi. Mal ve evlâd noktasından zengin, ömür ve kudret noktasından  güçlü  olan  kimselerin  durumlarını   beyan   ederek   va'z-ü   nasihat   etti.   Bu  insanların kötü olan akıbetlerine  düşülmemesini, onların başına gelenlerden ibret alınmasını, vakit varken salih amellerde bulunulmasını, günah  işleyenlerin  kınanmadan  ve  fidyeye   müstehak   olmadan   önce,   emir ve   nehiylere   uymasını,   şer'i   hududlarda   gaflete   düşülmemesini   tekrar    tekrar   hatırlattı. Ve buyurdu ki:  "- (Hatırlayın)   O günü ki;   herkes (Dünya'da) ne hayır işlemişse (Onu kendisi için) hazırlanmış   bulacak,   ne   kötülük işlemişse de, onunla (Kötülükle) kendi arasında uzak bir mesafe olmasını   arzu   edecek"   (Al-i İmran Sûresi: 30)    Şanı   yüce   olan  Allahü   Teala (c.c)'nın   kitabında   ne varsa;   hepsi   bizim   için   rahmet  ve  hüccettir.   Bunu   gerçek   ilim  sahipleri   anlar.   Cahiller   ise;   cehli   sebebiyle  anlamaz.   Bilmek istemeyenlere gelince; onlar asla idrak edemezler" (21) demek suretiyle;   Kur'an  ile   insan   arasındaki   ilişkiye   dikkati   çeker!..
            Kur'an-ı  Kerim'deki hükümler genel olarak ikiye ayrılır: Birincisi: Manası açık, ihtimal ve iştibahtan   salim olarak   ibareleriyle   hükmolunan   ayetlere   "Muhkem ayetler" denir, ikincisi: İbaresinde   bir-çok   manaya   gelmesi   noktasından   ihtimal   bulunan ayetlere "Müteşabih ayetler" denir. (22)      "Muhkem" ve "Müteşabih"   hususunda   bizzat   Allahü   Teala   (c.c)   insanları   uyarmıştır:
"(Habibim)   Sana   kitabı   indiren  O'dur. Ondan (Kur'an dan) bir kısım ayetler muhkemdir ki; bunlar kitabın  anası   (temeli) dir.    Diğer   bir   kısmı da   müteşabihlerdir.   İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak (ötekini-berikini saptırmak) ve (kendi arzularına göre) onun teviline yeltenmek için, müteşabih olanına tabi olurlar.   Halbuki onun   tevilini   Allah (cc)'dan başkası bilmez. İlimde yüksek payeye erenler ise: "- Biz O'na inandık. Hepsi rabbimiz katındandır, derler. (Bunları selim akıl sahiplerinden   başkası   iyice   düşünemez" (23)
         Allahü  Teala (c.c) bütün   insanlara;    "Muhkem  ayetlere"   uymayı,   müteşabih   olanlar   konusunda  da,   ileri-geri   teviller yapmamayı   tavsiye etmektedir. Şimdi Kur'an-ı Kerim'in mahiyetini Resûl-i Ekrem (SAV)'den öğrenelim;
  "Allah (c.c)   Kur'an-ı Kerim'i   emredici,   nehyedici,   uyulan başlı-başına nurlu bir yol, dillerden düşmeyen   bir   misâl   olarak  göndermiştir.   İçinde  sizin,   sizden  öncekilerin ve sizden sonra geleceklerin de haberleri vardır.   Aralarınızda   cereyan   edecek   hadiselerin de hakimidir o!.. Çok okumak O'nu eskitmez,  garaibi  bitmez.  O'nunla (Kur'an'la)  söyleyen  doğru  söyler,  O'nunla  hükmeden adaletle hükmetmiş  olur.  O'nunla savunan  daima  muzaffer  olur.   O'nun ışığında   taksim  eden,  herkese hakkını  tam  vermiş  olur.   O'nunla  amel  eden   me'cur   olur.   O'na  temessük  eden  (sarılan)  dosdoğru bir yola kavuşmuş olur.  O'ndan  başkasından hidayet  isteyeni Allah (c.c) saptırır.  O'ndan başkasıyla hükmedenin  de,   Allah  (c.c)   belini  kırar,  helak eder.  O (Kur'an) hüküm  ve  hikmetleri  içine  alan  bir zikirdir,  apaçık  nurdur,  dosdoğru  yoldur.  Allah (c.c)'ın  sapasağlam  (Muhkem)  bir  ipidir,  yararlı olan bir   şifadır.   Kendisine  sarılanı   korur.   Kendisine   tabi  olanı   kurtarır"   (24)
             Şimdi  önemli bir konu üzerinde duralım.  Bilindiği  gibi;  Kur'an-ı Kerim Arapça olarak nazil olmuştur.  Nitekim bir ayet-i kerime'de: "- Kur'an muhakkak alemlerin Rabbinden (Allah katından) indirilmedir.  Onu  Rûhu'l emin  (Cebrail)  inzar  edicilerden  olasın  diye  senin   kalbine   manası açık arapça   bir  lisan   ile   indirmiştir"  (25)  hükmü   beyan buyurulmuştur. Bu hususta,  başka  ayet-i kerimeler de mevcuttur. (26)  Farklı dilleri konuşan kavimlerin; Kur'an-ı Kerim'in muhtevasını kavrayabilmeleri  için,   tercümeler   yapılmıştır.   Nitekim   Türkçe'de;  "Meal" adı altında, bir-çok tercüme   mevcuttur.   "Meal"   kelimesi;   avl   kökünden   gelir   ve  eksik  olan   manasınadır.   Dolayısıyla   meallere   bakarak   amel  etmek mümkün değildir.  Resûl-i Ekrem (SAV) 'in "- Her kim Kur'an-ı Kerim'i  kendi  şahsi  reyiyle  tefsir   ederse,   cehennemdeki   yerine   hazırlansın"   (27) buyurduğu  da bilinmektedir.  Tarih boyunca;  bir-çok  dini hizip,   Kur'an-ı  Kerim'e   dayandıklarını   iddia ederek   insanları   yanlış   yollara   sürüklemişlerdir.   Çünkü   kendi şahsi reyleriyle yaptıkları ve arzularına   uydurdukları   teviller,   tutarlı  değildir.  Niyetlerinin  halis  olduğunu   farzetsek   bile;   başta Hariciler  olmak   üzere   bir-çok   hizip,  kan   dökmekten   bile   çekinmemiştir.   Tarihteki bu gelişmelerden   ibret   almak   gerekir.   Resûlallah (SAV) : "- Ümmetimin helaki kitapta ve süt'te olacaktır" buyuruyor.   Sahabe-i  Kiram:   "-Ey Allah (c.c)'ın   Resulü!..  Kitap   ve   süt'ten  maksad nedir?"   diye   sorunca:   "- Kur'an-ı   Kerim'i   öğrenip,  O'nun   ayetlerini   Allahü  Teala  (c.c)'ın  indirdiği   gayeden   başka   bir   şekilde   tevil   etmektir" (28) cevabını vermiştir. Günümüzde; Tağuti güçlere   yardımcı  olan   bir-çok   insan,   Allahü   Teala (c.c)'nın   ayetlerini   heva   ve    heveslerine  göre tevil   etmektedir.   Bu  bir  anlamda;   insanları,   Allah (c.c)  adını  kullanarak   ve  Kur'an-ı Kerim'i istismar ederek aldatmak  demektir.  Dolayısıyla ictihad yapacak derecede ilme sahip olmayan  bir kimsenin;   Kur'an-ı   Kerim'den   hüküm   çıkarması   mümkün   değildir.   İmam-ı  Şafii (rh a.) :  "- Allahü Teala (c.c)'nın  kitabında yer alan ilim,  icma  cümlesindendir.   Kur'an'ın   tamamı;   arap   lisanı   üzere nazil  buyurulmuştur.   Bu  sebeble;   Kur'an-ı  Kerim'in   nasihi   ve   mensuhu,  nüzul   sebebleri,  farz kıldıkları,   edebi   belâğatı,   irşadı   ve   mubah   kıldıkları   iyi   bilinmelidir.   Ayrıca   Allah (c.c)'ın Resulüne (SAV) verdiği  mevkiin  de  iyi   bilinmesi   gerekir.   Zira  Allah (c.c) kitabında va'zettiği hükümleri;   Peygamberin   lisanı   üzere   beyan   buyurmuştur.  Binaenaleyh Allah (cc); farz olan hükümlerle  neyi   kasdetmiştir?   Kimin   için   farz   kılmıştır?   Bütün   insanlar   bu farzın kapsamına giriyor mu, girmiyor mu?   Mükellef   olan  kullarının  neye  itaat  etmeleri   gerekir   veya neden sakınmaları  icabeder.   Bütün  bunların  hepsi,   çok  iyi  şekilde   kavranmalı   ve bilinmelidir" (29)  diyerek,   İslâm'ın   bir   bütün   olarak   kavranması   üzerinde   durur.
           Ümmet-i Muhammed tarafından ittifakla kabul ve tasdik edilmiş olduğu halde;   bilinen  belirli sayıdaki   müctehid   imamları   (İmam-ı Azam Ebû Hanife,  İmam-ı  Şafii,   İmam-ı  Malik,   İmam  Ahmed b. Hanbel,   İmam-ı  Sevri,   İmam-ı   Evzâi  vs..)   kabul   etmeyenler,   Kitap  ve  Sünnet   üzerinde her keyfi   yorum   sahibini   birer   müctehid   kabul   etmek zorunda kalacaklardır. Kaldı ki; Sahabe-i Kiram'dan hemen sonra gelen nesil  (Tabiûn ve Etba-ı Tabiûn'un)  Kur'an-ı Kerim'i ve Resûl-i Ekrem (SAV)'in   ünnetini   kavrayamadığını   iddia   etmek gülünç  olur!..   Çünkü   Hadis-i   Şeriflerin   rivayetinde onların   büyük payı vardır.   Kütüb-i Sitte'de  yer  alan   hadislerdeki   rivayet   zincirleri   tahkik edilirse; bu   gerçek   daha   açık   biçimde   kavranır.   Ayrıca   Resûlallah (SAV)'ın;   Kur'an-ı  Kerim'i   bizzat  tefsir   ettiği de   bilinmektedir.   Sahabe-i  Kiram'ı  ve Tabiûn'u adil olmamakla suçlayanların; din hususunda, dayanabilecekleri sıhhatli hiçbir haber bulunamaz. Batılı müsteşriklerin geliştirdikleri "Her şeyden şüphe"  mantığı; emperyalist kafirlerin istilâ planlarının tabii bir sonucudur. Hatta Kur'an-ı Kerim'in; Hz. Osman (R.A)'ın hilâfeti döneminde çoğaltılarak dağıtılmasını bile, şüphe konusu haline sokmaya   çalışmaları   gerçek   niyetlerini   ortaya   koyar!..   Eğer   mü'minler;   Kur'an-ı  Kerim'e   ta'zim ve  hürmet hususunda zaafa uğrar, hükümleriyle amel etme hususunda  ilgisizliğe  yönelirlerse,  bütün güçlerini   kaybedeceklerdir.
                                                        

                                                                    

2. SÜNNET        

            İnsanların; dünyevi ve uhrevi saadete ulaşabilmeleri için, Resül-i  Ekrem (SAV)'i  taklid  etmeleri şarttır.   Kur'an-ı Kerim'de,   "Âlemlere   rahmet  olarak  gönderildiği"  (30)  beyan  edilen;  Peygamber-i zişan  efendimize,  ne kadar  salât-ü   selâm   etsek  azdır!..   İnsanları; ırk, renk, sınıf ve diğer mülâhazalarla   birbirine   düşman   eden   her   türlü  şeytani vesveseye meydan okuyabilmek için "Sünnet'e   tabi   olmak"  şarttır.   Nitekim:  "- Ey İnsanlar!.. Haberiniz olsun ki  Rabbiniz  birdir!.. Babanız (Hz. Adem'de) birdir.   Biliniz  ki;  arabın  arab olmayan  üzerinde,  arab   olmayanın  da  arab   üzerinde; kızıl   derilinin  siyah  derili  üzerinde,   siyah   derilinin  de  kızıl  derili   üzerinde   hiçbir   üstünlüğü ve fazileti  yoktur.   (Hepiniz eşitsiniz)   Ancak   üstünlük  ve   fazilet  takva  sayesindedir.   Tebliğ  ettim mi?" (31)  buyurarak;   insanların   birbirlerine   karşı   tekebbür   edebileceği  her türlü maddi unsuru reddetmiştir.    Üstünlük   ancak;   Allahü   Teala  (c.c)'ya   ihlâsla   kulluk   etmekle   elde   edilebilir.
      Önce   "Sünnet"   kelimesi   üzerinde   duralım.   Lügat   manası;   adet, makbul olsun veya olmasın takip  edilen  yol,   yüz,   yahut   yüzün  görünen  kısmı,  siret   ve  tabiat  gibi  manalara   gelir.   Cahiliye döneminde   araplar;   sünnet   kelimesini,   takip  edilen  yol   manasına   kullanıyor   ve biliyorlardı. Sahabe-i Kiram  Resûl-i Ekrem (SAV)'in:  "- Size,   benim sünnetime sarılmanızı tavsiye ederim" (32) emrini   işitince,   buradaki   "Sünnet"  kelimesinin  "O'nun umumi  ve  hususi  hayatındaki  davranışlarını, takip  ettiği  usûlleri"  ifade  ettiğini  bildikleri   için,   hiçbir şey  sormamışlardır. Çünkü bu kelimeye yabancı   değillerdi.   İslâmi   ıstılahta  sünnet:  "Resûl-i  Ekrem (SAV) 'den   sadır  olan söz, fiil ve takrirdir"   (33)   şeklinde   tarif  olunmuştur.
        Türkiye'de   "Farz-ı Ayn"  olan  ilimleri   tahsil   edememiş   geniş bir kitlenin varlığı malûmdur. Bu kitle   "Sünnet"   deyince;   uyup-uymamakta   muhayyer   bırakılmış veya yaptığı takdirde sevap, yapmadığı   takdirde herhangi  bir  günah  terettüp etmeyen amelleri anlamaktadır. Bu eksik ve yanlış kanaat;   İslâmi hükümlerin hayata hakim kılınmasını güçleştirmektedir. Halbuki Kur'an-ı Kerim'de insanlar bu hususta uyarılmışlardır;   "- Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman; gerek mü'min olan erkek,  gerek  mü'min   olan  kadın  için   (O hükme aykırı olarak)   işlerinde kendilerinde muhayyerlik yoktur.   Kim   Allah'a   ve  Resûlüne   isyan   ederse   muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır" (34)
               Bu ayet-i  kerime'de:  Allah  (c.c)  ve Resûlü'nün (SAV) bir işe hükmetmesi halinde; müslümanların  "duyduk ve itaat ettik"   deyip,  amel   etmeleri   emredilmektedir.  (35)  İbn-i Huzeyme "Es-Sahih"  isimli eserinde; şahsi kanaat ve reyle sünnete karşı çıkılamayacağını, velev ki akılla kavranamasa   dahi,   Sünnete  tabii olunacağını, bu ayete dayanarak zikretmektedir. (36)   İmam-ı Gazali (rh.a.)   Küfrü   tarif   ederken :  "- Resûlallah (SAV) 'in  getirdiği   din   hususundaki   haberlere inanmamak, onu yalanlamak" (37) hükmünü beyan etmektedir. Esasen islâm uleması, mütevatir sünneti inkâr   etmenin   küfür olduğu   hususunda   müttefiktir.  (38) Zira Resûl-i Ekrem (SAV); din hususunda, hevâ  ve  heveslerine   göre   söz   söylemediği   hususu kat'i nass'la   sabittir.   Nitekim:  "- Ve o (Resul), kendi hevâ   ve  hevesinden  söz  söylemez.   O (Kur'an ve O'nun din hususundaki emri) ilkâ  edilegelen vahiyden  başka  bir  şey   değildir" (39) ayetinde,  bu husus açık ve net olarak beyan edilmiştir. Bu noktada: "- Efendim,   peygamberin   sünneti   Kur'an'a   uymasıdır.   İlka   edilegelen vahiyden kasıd da budur"   şeklinde   itiraza   muhatab   olabiliriz.   Resûl-i   Ekrem (SAV)  döneminde   bir   gurup   kimse: "- Biz  Allah (c.c)'ın   kitabından   başka   delil  tanımayız"   iddiasına   sarılmıştır.   Bunun   üzerine   Resûlallah  (SAV)  "- İçinizden  hiç  birinin koltuğuna (sedirine) yaslanmış  bir  vaziyette  iken,   kendisine benim   emir   ve   nehiylerimden  biri   ulaştığında   "- Başkasını bilmem, biz Allah ü Teala (cc)'nın kitabında gördüğümüze  uyarız"   dediğini   sakın   görmeyeyim"  (40)  emrini  vermiştir.  Bu  emir; Allah (c.c)'ın kitabını   kabul   etmekle   birlikte,   Sünneti  reddedenleri   ilzam   etmektedir.   Esasen   Allahü   Teala (c.c) : "- Bir  de   peygamber   size   ne emir verdiyse   (Her ne emir verirse)  onu tutun.  Nehyettiğinden de sakının"   (41)   emrini  verdiği  malûmdur.   Dolayısıyla   peygambere   itaat   etmek   farz kılınmıştır.  Esasen   Resûl-i   Ekrem   (SAV)'in   herhangi   bir   olay   veya   soru   karşısındaki   tutumu  şudur:  Önce  vahyin  geşmesinin  beklemiş,  eğer  vahiy  gelmezse  ictihadı  ile  hüküm  vermiştir.  (42)  İmam-ı  Suyuti;  Peygamberin  din  hususundaki   her   emrinin   vahye  istinad  ettiğini   zikreder.  (43)

(Devam edecek)

      
(NOT:  Bu  yazı; Asrımızın  en  büyük  Muhakkiklerinden   Yusuf  Kerimoğlu  hocamızın  "Fıkhi  Meseleler-1-", (C/1,  sh: 21-30)  adlı  kitabından   alınmıştır.   Rabbim  kendilerine  önce   sağlık  ve sıhhat   sonra  da Çalışmalarında   kolaylıklar    nasibeylesin.    Allah (c.c)'ım   kendilerinden  razı  olsun!)

 

K A Y N A K L A R
       


(1) Muhammed  Ma'ruf  Ed  Devalabi - İlmi  Usul-i Fıkıh - Beyrut: 1935 Sh: 12. Ayrıca Ömer Nasuhi Bilmen - Hukuk-ı  İslamiyye  ve  İstilahat-i  Fıkhiyye  Kamusu-İst: 1975  C: 1 Sh: 13 Madde: 9.
(2) İbn-i Abidin- Reddu'l Muhtar  Ale'd  Durri'l Muhtar-İst: 1982 C: 1 Sh: 34.
(3) En  Nisa  Suresi : 78-
(4) Bakınız: El A'raf Suresi: 179,   Hud Suresi: 91.
(5) Prof. Muhammet! Ebû Zehra - İslâm Hukuku Metodolojisi - Ank: 1979 Sh: 13, Ayrı
ca  M.  Ma'ruf   Ed   Devalabi - A.g.e. Sh: 12.
(6) İbn-i Abidin - A.g.e. C: l Sh: 34.
(7) İmam-ı Şafii - Er Risale - Kahire: 1979 (2 Bsm) Sh: 508 Madde: 1467-1468-
(8) İmam-ı Şa'rani - Mizanü'l Kübra - Kahire: 1306 C: l Sh: 51.
(9) Sünen-i Darimi - İst: 1401 Çağrı Yay. Mukaddeme: 17 Sh: 47.
(10) Ömer Nasûhi Bilmen - A.g.c. C: l Sh: 245 Madde: 557.
(11) Molla Hüsrev - Mir'at  El  Usûl  fi  Şerhi'l  Mirkat  el  Vusul - İst: 1307 C: l Sh: 33
(12) Doç. Dr. İsmail Cerrahoğlu - Tefsir Usulü - Ank: 1971 Sh: 34.
(13) İslâm Ansiklopedisi - Ç: 6 Sh: 995 (Kur'an Maddesi)
(14) Muhyiddin  Ebû  Abdullah  Muhammed  b. Süleyman  El Kafiyeci - Kitabû't Taysir fi Kavaidi  İlmi't Tefsir - Ank: 1974 Sh: 58-57.
(15) Eş Şura Sûresi: 52.
(16) İmam Abdülaziz El Buhari - Keşfû'l Esrar-İst: 1308 C: 2 Sh: 361.
(17) Imam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 20 Madde: 48-50.
(18) İmam Abdülaziz El Buhari - A.g.e. C: l Sh: 19.
(19) Ez Zûhruf  Sûresi: 44.
(20) İmam-ı  Kurtubi - El- Camii  Li  Ahkami'l Kur'an - Kahire: 1937 C: 2 Sh: 43.
(21) İmam-ı Şafii-A.g.e. Sh: 17-18 Madde: 40-43.
(22) El Kafiyeci - A.g.e. Sh: 59.
(23) Al-i Imrân Sûresi: 7.
(24) Kadı İyaz - Şifa-i Şerif - İst: 1977 Sh: 275.
(25) Eş Şuara Sûresi: 192 -195.
(26) Bakınız: Er Raad Sûresi: 37, Eş Şura Sûresi: 7, İbrahim Sûresi: 4.  (Not: Esasen her  peygamber;  kavminin  lisanıyla  gönderilmiştir.  Resûl-i  Ekrem'in  kavmi de   malumdur.)
(27) Sünen-i Tirmizi - İst: 1401 Çağrı Yay. C: 5 Sh: 199 Had. No: 2951.
(28) İmam Ahmed b. Hanbel o El Müsned-lst: 1401 Çağrı Yay. C: 4 Sh: 155.
(29) İmam-ı Şafii - A.g.e. Sh: 40-41 Madde: 127-129.
(30) Bakınız El Enbiyâ Sûresi: 107.
(31) İmam Ahmed b. Hanbel-El Müsned-İst: 1401 Çağrı Yay. C: 5 Sh: 411.
(32) Sünen-i Ibn-i Mace - İst: 1401 Çağrı Yay. C: l Sh: 1516 Had. No: 42.
(33) Molla Hüsrev - Mir'at El Usûl fi Çerini Mirkat El Vusul - ist: 1308 C: 2 Sh: 3.
(34) El Ahzab Sûresi: 36.
(35) Imam-ı Cessas-El Ahkaınû'l Kur'an - Beyrut: 1335 C: 3 Sh: 360.
(36) İbn-i Huzeyme- Es Sahih - Beyrut: 1390 M. Islami Neş. C: l Sh:, 75.
(37) İmam-ı Gazali Faysalu't Tefrika - Kahire: 1319 M. Kabbani Neş.. Sh: 19.
(38) Molla Hüsrev - A.g.e. C: 2 Sh: 8.
(39) En Necnı Sûresi: 3-4.
(40) İmam-ı Şafii - A.g.e. sh: 89 Madde: 295.
(41) El Haşr Sûresi: 7.
(42) İmam-ı erahsi-Temhidü'l  Füsul  fi  İlmü'l  Usul-Beyrut: 1393  C:2, sh:91.
(43) İmam-ı Suyuti-El  İtkan  fi  Ulumü'l  Kur'an-Kahire: 1952 C:1, sh:45.


 


              

                 USUL

 

      MÜCTEHÎD  OLABİLMENİN  ŞARTLARI

 

 Mü'minler ilim ve bilgi bakımından iki haldedirler. Ya  Müctehid, Yada Mukallid. Şimdi müctehid olabilmenin şartlarını bazı eserlerden olduğu gibi aktarmaya çalışalım: 

1- İslâm hukukunun kaynaklarını inceleyebilmek için Ârapça'ya vakıf olmak.

2- Kur'an'ı  ve  Kur'an  ilimlerini  bilmek.

3- Sünneti  ve  ilgili  hükümleri  bilmek.

4- Fıkıh  usulünü  bilmek.

5- İcma'  ve  ihtilaf  konusu  olan  konuları  bilmek.

6- Şer'i  hükümlerin  amaçlarını  ve  gözetmiş  olduğu  maslahatları  bilmek,

7- Doğru  bir  anlayış  ve  iyi  bir  takdir  gücüne  sahib  olmak.

8- İyi  niyetli  ve  sağlam  itikad  sahibi  olmak.

9- İçtihada  fıtri  kabiliyeti  olmaktır. (9)

          İbn  Melek  ise  şöyle  der :

1- Kur'an-ı  Kerim'in lügavi ve şer'i manalarıyla beraber ilmini, Has, Âmm, Muavvel, Zahir, Müfessel, Muhkem, Hafi, Müşkil, Mücmel, Müteşabih, Hakikat, Mecaz,  Sarih,  Kinaye  gibi  kısımlarını  bilip  ihata  etmesidir.

2- Sünnetin,  Tevatir,  İştihar, ve ahad  gibi  yollarıyla  beraber  ilmini  bilmesidir.

3- Kıyasın  yollarını  ve  şartlarını  tanımasıdır.

Yine İbni Abidin haşiyesinin "KİTÂBUL-KADA"da "ÎCTÎHAD VE ŞARTLARI  BAHSÎ",   başlığı  altında  şunları   yazıyor:   "İctihad edende var olması gereken şartlar :

I- Müslüman olmak

2- Akıllı olmak

3- Baliğ olmak

4- Fakihün-Nefs bulunması. Yani taban ve yaratılışında (delillerden  hüküm  çıkarma  hususunda)  çok  anlayışlı  olmalıdır.

5- Arab  lügatini  bilmesidir.

6- Hükümlerle ilgili bulunan Kur'an-ı Kerim ayetlerini  ihata  edici, Nasih, Mensuh, Sened  ve  Metin  yönünden  hadis-i şerifi  bilici  bulunmasıdır.

7- Kıyası bilmesidir. Bu şartlar mutlak ve bütün hükümlerde Fetva veren MÜCTEHİD  için  gereklidir. (10)

"Muhtasarü Şerhüs-Sünne" adlı eserden Bulûgul-Meram Şerhi Fethul Allam. Müctehid konusunda şunları naklediyor: "Müctehid, beş ilmi nefsinde derleyen yani bilen kimsedir:

a) Allah kitabının ilmi

b) Rasulullahın sünnetinin ilmi

c) Selef-i Salihin alimlerinin ittifak ettiği konuların ilmi,

d) Lügat ilmi,

e) Kıyas ilmidir.

 I- Kıyas: Bir hükmü  açık-seçik  olarak Kur'an, sünnet ve  icma'da görmediği takdirde  o  hükmü  Kur'an  ve  sünnetten  çıkarma  yoludur.

 2- Kitab ilminden; Nasıh-Mehsuh, Mücmel-Müfesser, Has-Âmm, Muhkem-Müteşabih,  Kerahat-Tahrim,  İbaha  ve  Nedib  olan  kısımlar  kasdediliyor.

3- Sünnet'ten de bu kısımlarla beraber, Sahih, Zaif, Mürsel, Müsned denilen bölümleri de bilmelidir.  Sünnet'in  kitab  üzerine  terettüp etmesi  ile aksini  bilmelidir, Öyle ki,  görünürde  Kitab'a  ters düşen  bir   hadis'i  gördüğünde  onun  nasıl  kitabla uyum sağlayacağını bilmelidir.   Zira sünnet kitabın açıklamasıdır. Aslında onunla çatışmaz.   Ancak ikisinin hakkında varid olan şer'i hükümleri bilmesi vacibdir. Hükümler   dışında   kalan   Kıssalar,  Haberler,   Mev'izelerin   bilinmesi   şart değildir.

4~ Lügat ilminden, kitab ve sünnet'te varid olan ahkâmın manalarını bilinmesi de vacib dir.

5- Ashab-ı Kiram  ile  tabiîn'in  ahkâm hakkındaki fikirlerini ve ümmet fakihlerinin fetvalarından  çoğunu  bilmesi de  gereklidir.  Zira  bunları  bilmediği  takdirde  onlara muhalif  hüküm  verip  icma'ı  bozabilir.   Bu   nevilerin hepsini bildiğinde müctehiddir. Bilmediği  takdirde çıkar yolu,  bir müctehide  uyup  TAKLÎD etmektir. 

      

   Başka  bir kitapta;  îctihad  mertebesine,  ancak  şu  gelecek  sıfatlarla  muttasıf bir  kimse  varabilir :

1- Şerli  hükümleri  delillerden  çıkarma  imkânını  veren  zekâya  sahip  olmasıdır. 

2- Allah'a, Allah'ın sıfatlarına doğru inanması, Allah'ın Resulünü Allah katından getirdiği  hükümlerde  tasdik  etmesidir.

3- Kur'an'ın manalarını lügat ve şeriat bakımından bilmesidir.

mm">    Lügat yönünden bilinmesi, kelimelerinin ve cümlelerinin manalarını ve irade ettiklerindeki, özelliklerini bilmesi demektir.

    Bu takdirde lügat, Nahiv,  Sarf,  Ma'nî  ve Beyan ilimlerinin   ifade   ettiğini  tabii olarak  bilmesi ve öğrenmesi lazımdır. Şeriat yönünden bilinmesi; hükümlerde tesir eden manaları bilmesi demektir. Lafzın Hass, Aram, Müşterek, Mücmel, Müfesser, Müşkül, Muhkem,  Hafi,  Nass ve Müevvel  gibi  kısımlarını  bilmesi  demektir.   Hükmü talep ettiğinde muhtaç olacağı noktalara derhal başvurabilecek derecede bu kısımların   beherinin  hükmünü  bilmelidir.

4- Sünnet'i bilmesidir. Bu da Hadisin tâ kendi'si olan metnini,  bize geldiğinin yolu olan,  Tevatür, Şöhret, Ahad gibi senedini, rivayet edenlerin halinin, cerh ve tadili bilmesi demektir. Hadis metninin bilinmesinden gayemiz; Kur'an'ın bilinmesi maddesinde   geçtiği   tarzda,  lügat  ve  şeriat  yönünden  manalarını bilmek demektir.

 5- Doğru   hüküm  çıkarmak  için  şartları,  hükümleri,  kısımları,  o kısımların makbul  ve  merduduyla   KIYÂSIN  vecihlerini  bilmesidir.

6- İCMA' edilenin hilafına fetva vermemesi için ÎCMA' edilen  meseleleri  bilmesidir.

7- Mensuh edilmiş bir hükmün içine girmemesi için NASÎH ve MENSUH'u bilmesidir.

8- Adil olmasıdır.   Fetvasının  kabul olunması  için  bu  şarta  ihtiyaç  vardır. Çünkü  dini  meselelerde   "FASIK"  kimsenin  sözü  kabul  edilmez.

9- İCTÎHAD'ın  karşısında NASS veya ÎCMA' gibi kesin bir delilin bulunmamasıdır.   Bu   şart, içtihadın caiz ve helal olmasının şartıdır. Böylece anlaşılıyor ki, hakkında içtihad edilen hüküm, kesin delili bulunmayan şerî hükümdür. Nass  veya  icma'  gibi  kesin  delilin   karşılığında  içtihada  kalkışmak  helal  değildir. 

    Yaklaşık  olarak müctehid  için bu vasıfların şart koşulması  bütün  kaynaklarda yer almaktadır. (11)

   Yüce  Rabbimizin  ruhlar aleminde söz aldığını, bu söze bağlılığın elzem olduğunu, dünyaya gelen  her  mükellefe  ilan ettiğini  açıklamış  olduk. "Bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz.  Bu hatırlatmayı yapmak için de her kavime peygamber göndermiştir.    Hatırlatmıştır..."Haberimiz yoktu demeyesiniz diye". Hatemü'l Enbiya Hz. Muhammed (s.a.v)'de ümmetini uyarmış ve doğru yoldan ayrılmamalarını tavsiye etmiştir.   Zira ümmetinin yetmiş üç fırkaya  ayrılacağını  haber vermiştir. Konumuzun daha iyi kavranabilmesi için yukarıda ki, hususları açıklamak zaruretini  anladık.  Demek ki bu ilimlere hakkıyla vakıf olmayan insanların konuşmaları  veya  yazmaları,  bizi bağlamamalıdır.  İslam'dan  haberi  olan şuurlu bir  mü'min  bunların  sözüne  hiç  itibar edebilir  mi?   Elbette  etmemelidir.  Bu  hadis-i şerifler  "zayıf, sahih değil" diyenlere soralım, siz   "hafızanızda kaç hadis biliyorsunuz? Hadis ilminiz var mı ki, zayıfını, sahihini  ayırıyorsunuz!  Bu ayırımı yaparken hangi usûlle  baş  vuruyorsunuz?  

    Hadis-i şerifler  hakkında konuşmak ancak hadis imamlarına caizdir. Hadis imamı olabilmek için, yani hadiste içtihad yapabilmek için,  fetva  verebilmek için kitaplardaki şu bilgilere bakmak lazım   "Ravileri ile beraber yüz bin (100.000) hadis-i şerif  bilene HAFIZ denir.   İki yüz bin (200.000) hadisi şerif  bilene  "Şeyh-ül- Hadis  denir.   Üç yüz bin  (300.000) hadis-i şerif  bilene   Hüccet-ül-İslam  denir.  Üç yüz binden daha çok  Hadis-i  şerifi  ravileri ile,   senetleri  ile birlikte ezber bilene  HADÎS ÎMAMI  ve  MÜCTEHÎD  denir . (12) Hatta Allame İbni Subki (rh.a) bu konuda şöyle der: "Muhaddis, hadislerin isnadını, ravilerin  adlarını,  uzaklık ve yakınlıklarını bilen kimsedir.     Ayrıca  bu  hadislerin  bir çoklarının metinlerini ezberlemiş olması Altı hadis kitaplarını,  İmam Ahmed'in Müsned'ini, Beyheki'nin Sünen'ini, Tabarani'nin  Mücem'ini okumuş ve dinlemiş olması da gerekir.   Bunlara  bir  parça  hadisi de  eklemesi gerekir ki buda MUHADDÎS olmanın en aşağı derecesidir. (Dikkat edilirse Hadis îmamı değil, Muhaddis olmanın ölçüsü deniliyor.) Ne zaman, insan hadis Ulemasını dolaşarak, söylediğimiz   miktarı  dinler,  Muhaddis ve  hadis  derecelerini  yazıp, illet ve isnatlarını da konuşursa,  o zaman  Muhaddislerin  ilk  basamağında   bulunur...Sonra Allah (c.c)  dilediklerine  dilediği  kadar  fazla  ihsan  eder." (13)

    Bu gün böyle bir alim var mı?   Varsa kaç tanedir?   Hadis ilimleri ehliyetsiz kimselerin elinde kalmıştır. Doğru ve sahih oldukları,  tüm   İslâm   alimleri  tarafından kabul  edilen   hadis kitapları dünyada şöhret bulmuştur. Bu altı hadis kitabına "Kütüb-ü Sitte" denilmektedir.   Bu   cümleler  karşısında saraya tutulmuş gibi olacaklar,  kılıktan kılığa ve renkten renge girecek olanlar  olacaktır. Kendilerinin İslâm  dünyasında şöhret bulmuş,  takdir   toplamış  kaç eserleri olduğunu sormak lazımdır?

                                     

 

                 USUL

                     

 

                   KAYKAK  VE  HANEFΠ MEZHEBÎNÎN

                          MUTEBER  FIKIH  KÎTAPLARI. 

   Hep  usûlden  bahsettik.   Peki  usûl   nedir?    Bu   usûlden   neyi   kastettik? Önce Hanefi mezhebinin muteber kaynak eserlerinin isimlerini verelim daha sonra fetva  verme usûlüne geçelim.   Türkiye'de aylık,  kapalı   devre   olarak yayımlanmakta olan ve tüm  müslümanlarca  okunması  gereken  "MÎSAK" dergisinin otuz altıncı sayısında yer alan yazıyı aynen aktarmakla  yetineceğim:  "Fıkıh  ilminin konusu, insan ve insanın fiilleridir. Gayesi  ise  insanı dünyada ve ahirette saadete ulaştırmaktır.  Mükellef; fıkıh ilmi sayesinde, şe'ri  hükümleri delilleriyle birlikte öğrenir ve amel eder.   İmam-ı Azam  Ebu  Hanife  (rh.a):   "Fıkıh   ilmi,  kişinin lehinde  ve  aleyhinde  olan  şeyleri  bilmesidir.  İlim  ancak amel etmek  içindir.  İlim ile amel etmek,  ahiret saadetini elde etmek için,  heva ve heveslerini bir kenara bırakmaktır."  diyerek,  meseleyi   veciz olarak ifade etmiştir. Bu incelememizde; Hanefi  mezhebinin  muteber fıkıh kitaplarını  tanıtmaya  gayret   edeceğiz.   Önce genel   bir  taksim  üzerinde durmamızda fayda vardır. Fıkıh kitapları ve içinde yer alan  meseleler;   Zahirü'r  Rivaye,   Nevadir  ve  Vakıat  olmak  üzere   üçe  ayrılır.   Şimdi  bunları  izaha  gayret  edelim.

 

                         ZAHÎRÜ'R  MEZHEB  OLAN  KİTAPLAR

Mutlak Müctehid olan İmam-ı Azam Ebu Hanife (rha); mezhebin usûlünü ve zahirü'r-rivaye olan hükümlerini,  her  biri  bir  müctehid olan talebelerine yazdırmıştır.  İmam-ı Muhammed (rh.a) bunları; Mebsut, Camiû's Sagir, Gami-ü'l Kebir,  Ziyadat,  Siyer-i Sağir  ve  Siyer-i Kebir  ismini   verdiği  altı  eserde toplamıştır.  Bu eserlerde  İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin, İmam Ebu Yusuf'un ve kendisinin  ictihadları  vardır.  Bu kitaplara; Zahirü'r mezheb, Zahirü'r rivaye ve "Mesail-i usûl"  ismi  verilmiştir. İmam-ı Züfer (rh.a) ile  İmam Hasan İbn-i Ziyad (rh.a)'in  kavilleri de  Hanefi mezhebine dahildir.  Ancak "Zahirü'r rivaye" veya "Zahirü'r mezhep" denilince;  İmam-ı Âzam Ebu Hanife,  İmam-ı Yusuf  ve  İmam-ı Muhammed'in  ictihadları  anlaşılır.   Bazı  usûl  alimleri;  mutlak müctehid olduğu için  sadece  İmam-ı Azam  Ebu Hanife'nin  ictihadlarının  "Zahirü'r rivaye"  olduğunu ileri sürmüşlerdir.  Ancak bu tez kabul görmemiştir.   İmam-ı Züfer (rh.a)  ve  İmam-ı Hasan   İbn-i  Ziyad'in  (mezhepte müctehid oldukları halde) ictihadları,  mevsuk ve mutemed  bir  cemaat tarafından nakledilmediği  için  "Zahirü'r Mezheb" içerisi ne dahil  edilmemiştir.   İmam-ı Muhammed (rh.a)'in altı eserine "Mesail-i Usul" denilmesi,  hüküm  çıkarmada  takip  edilen  usûllerin belirtilmesiyle alakalıdır. 

   Hakim-i  Şehid  Ebu  Fazl  Muhammed  Mervezi (rh.a) İmam-ı Muhammed'in (rh.a)  bu altı eserindeki meselelerin her birini ayrı  bablarda toplamış ve eserine  "el-Kafi"   ismini vermiştir.   Bu eser, fukaha tarafından mezhebin umdesi kabul edilmiştir.   Gerek  usûlü,  gerek  fer'i  hükümleri   öğrenmek  isteyen  kimseye bu eserin   kafi  geleceği söylenmiştir.  "El Kafi";  İmam-ı Muhammed (rh.a)'in kaleme aldığı  altı  eserin  yerine  kaim  olmuş  ve  mesail-i usûl'den sayılmıştır. Hakim-i Şehid'in  "El Münteka"  isimli bir eseri daha vardır ki; bu eserde hem "Zahirü'r rivaye", hem "nevadir" meseleleri bir arada bulundurduğu için, "El Kafi" kadar meşhur  olmamıştır.   İmam-ı Muhammed  (rh.a)   önce "Mebsut'u" yazdığı için, bu esere  "El  Asl"   ismi de verilmiştir.   Hanefi  fukahasının  üzerinde en çok durduğu eser budur.  Şemsül eimme Hulvani, Şeyhülislam Muhammed Haharzade,   Fahrü'lislam  Ali  Pezdevi,  Şeyhülislam İsbicabi  ve   Sadrü'lislam Muhammed Pezdevi gibi  Hanefi  fıkhı'nın   üstadları,   Mebsut'u   şerhetmişlerdir.   Bu şerhler Mebsut' un asıl metni ile karışık olduğundan, şarihlerinin  isimlerine  nisbetle  anılırlar.   Mebsut-û Hulvani,   Mebsut-u Hahar-zade, Mebsut-u Pezdevi gibi! 

    Bazı müellifler; Şemsü'leimme Serahsi'nin "Mebsut" isimli eserini de bu mahiyyette zannetmişlerdir. Halbuki arada önemli bir fark vardır, İmam-ı Serahsi'nin "El Mebsut"  isimli eseri;   Hakim-i Şehid'in   "El Kafi"   isimli   eserinin şerhidir.  Otuz  (cüz)  cilt  olan bu eser, muhteşem bir kitaptır. Şemsü'leimme Serahsi; Horasan'in "Serahs" kasabasında doğmuş ve o bölgede yaşamış bir alimdir.  Özkent Hükümdarı;  "Zalim sultanlara, (hükümetlere) vergi vermek haramdır" şeklindeki fetvasından  dolayı,  İmam-ı Serahsi'yi  zindana atmıştır.  Ayrıca Özkent hükümdarı hür  bir  kadınla  evli  olduğu  halde  cariye  almaya  kalkmıştır.   İmam-ı Serahsi, bunun da caiz olmadığına  fetva  vermiştir!..  Sultana (iktidara)  karşı verdiği mücadele, on sekiz yıl süren kuyu hapsini beraberinde getirmiştir. "El Mebsut"un" önemli   bir  bölümünü,   zindanda  iken,  ziyaretine gelen  talebelerine  dikte ettirmiştir.  "El Kafi'nin" tamamını, ezberlediği; önce metni,  daha sonra şerhini yazdırdığı  bilinmektedir.    İmam-ı Serahsi'nin "El Mebsut" isimli  eseri,  kendisine "Şemsü'l eimme"   (îmamların ğüneşi)  denilmesine    vesile olmuştur.

   Mebsut   hakkında söyle denilmiştir:   "-İmam-ı  Serahsi'nin Mebsut'una sarıl,o bir denizdir.Meseleleri de emsalsiz,biricik inci gibidir.  Yalnız ona itimat et!.. Zira Mebsut'un içinde; her soranın sorusuna cevap bulunur".   İmam Allame Tarsusi:  "- Serahsi'nin  Mebsut'u   öyle  bir  kitaptır ki,  onun muhalifi  ile amel edilmez.  Ancak ona bel bağlanır ve ancak onunla fetva verilir" diyerek, bu eserin kıymetini ifade etmiştir....  İmam  Ebu  Abdullah  Yusuf  Cürcani'nin   kaleme aldığı,  altı ciltlik "Hizan'ül  Ekmel"  isimli   kitabı da,   Zahirü'r rivaye kabul edilmiştir. Bu  eserin metni  İmam-ı Muhammed 'in  "Gamiü's Sağir'i ve Camiû'l Kebir'i" ile  "El- Kafi"dir.  İmam-ı Cafer  Ahmed  Tahavi'nin  ve  İmam-ı  Kuduri'nin  "El Muhtasar" isimli eserleri de fukaha tarafından kaynak kabul edilen eserlerdir. "Cevheretü'n Neyyire" ve "El Lübab" isimli eserlerin ana metinleri; İmam-ı Kuduri'nin "El Muhtasar"  isimli  kitabıdır.

                                  

                                       NEVADÎR   KİTAPLAR!

 

  Mezhabin  aslı  olan  ve   "Zahirü'r rivaye " olarak  nitelendirilen kitapların dışında  kalanlara  "Nevadir"  denilmiştir.  "Nevadirü'r rivaye" durumunda olan İmam-ı Muhammed'in; Keysaniyat, Haruniyat, Cürcaniyat ve Rakkiyat isimli kitaplarıdır,  "Ziyadetü'z-Ziyadat"   isimli kitapta "Nevadir" olarak nitelendirilmiştir.... İmam Hasan İbn-i Ziyad'ın   "El Mücerred" isimli kitabı da "Nevadirü'r  Rivaye"  kabul edilmiştir.    İmam-ı  Ebu Yusuf'un verdiği dersler, talebeleri  tarafından  not   tutulmuş   ve   "El   Emali" (Ders notları) adı altında bir araya getirilmiştir.   Bu   kitaptaki meseleler de nevadirden sayılmıştır. Ayrıca "Kitabû'l Haraç" isimli eseri; siyasetin  takibi ve  Beytü'lmal'in   nasıl  yönetileceği konusunda   güzel  bir  kitaptır.

                

               " YAKIAT "  OLARAK  NÎTELENEN  KİTAPLAR .

 Usûlün  ve  mezhebin  kurucusu   İmam-ı Azam Ebu Hanife veya mezhepte müctehid  kabul  edilen   (İmam-ı Yusuf,  İmam-ı Muhammed, İmam-ı Züfer vs.)" ulema  zamanında,  tasrih  edilmeyen bir çok mesele vardır.  Hanefi fukahası tarafından  ictihad  veya tahric yoluyla hüküm verilen  meselelere  "Vakıat" denilmiştir.   Bunlara   fetva veya nevazil (yeni olaylar) ismini veren müelliflerde vardır. Bu meselelerin bir kısmı, fukahanın çoğunluğu tarafından tasvip görmüş, bazıları da münakaşa  konusu olmuştur.  Vakıat  kitaplarında  farklı ictihadlar bir arada  zikredilir.   Bu mahiyetteki  eserlerin   ilki,  fakih  Ebu'l  Leys  Semerkandi'nin " En Nevazil" isimli eseridir.  Yeni meseleleri, bablara  ayırarak  delilleriyle  birlikte  izah etmiştir.   Daha  sonra  Ebu'l Abbas Nazimi  "mecmau'n-Nevazil  isimli  eserini, usule riayet ederek kaleme almıştır.  Fukaha  eserlerinde  "Zahirü'r rivaye",  "Nevadır"  ve "Vakiat" niteliği taşıyan hükümleri ayrı ayrı zikretmiş ve müftabih olan kavilleri belirtmiştir.    İstisnai olan bazı kitaplar da vardır. "Fetava-i Kadıhan" veya "Hülasatü'l Fetava" gibi kitaplarda;  Zahirü'r rivaye,  nevadir ve vakıat birbirine karışmıştır   ve ayırt edilmesi oldukça zordur. Hanefi usûlüne vakıf olmayan kimselerin, bu eserlerden faydalanması mümkün değildir. Sadrü'ş Sehid'in talebesi olan Muhammed Radiyüddin Serahsi'nin "El  Muhit" isimli kitabında; "Zahirü'r Rivaye" ve "Nevadir" olan kavilleri  hasseten  belirtilmiştir. Bu açıdan oldukça kıymetli bir eserdir.  Yine Şadrü'ş Şehid'in  hem  talebesi,  hem yeğeni olan Burhanüddin  Mahmut Buhari de  "El Muhit"  isimli  bir  eser  kaleme  almıştır.  Bu iki eseri birbirinden ayırt etmek için birisine "Muhit-i Serahsi",  diğerine "Muhit-i Burhani" denilmiştir.   Bu eserlerin de şerhleri yapılmıştır. "Muhit-i Burhani'nin" muhtasarı "Ez Zahire" isimli eser,  fukaha indinde çok kıymetlidir. Muteber fıkıh kitaplarından birisi de Ebu Bekir Mes'ud Kasani'nin "El Bedaiü's Senai fi Tertibi'ş Şerai" isimli eseridir. Bu eserle ilgili olarak İbn-i Abidin şunları zikretmektedir:  "-El  Bedai   pek  kıymetli bir  kitaptır. Ben kitaplarımızın arasında onun bir eşini görmedim.   Bu kitap   İmam Ebu Bekir b.Mes'ud b.Ahmet El Kasani'nindir. O bununla üstadı Alaaddin-i Semerkandi'nin   "Tuhfetü'l  Fukaha"  adlı eserini şerhetmiş,  eserini  üstadına  arzedince,  o da  kızı   Fatıma'yı  kendisiyle  evlendirmiştir.  Halbuki Fatıma'yı daha önce babasından sultanlar istemiş ve onlara vermemiştir.  Evlerinden çıkan   fetvada    "Fatıma'nın,  babasının  ve zevcesinin imzaları bulunurmuş"    İmam-ı Kasani  "El Bedaiû's Senai"  isimli  eserinde sadece hükümleri değil, hükümlerin dayandığı illetleri de izah etmiştir..... Asırlarca medreselerde  ders  kitabı olarak okutulan "El Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mübtedi" isimli eser, fukaha tarafından  muteber  kabul  edilen  bir  metindir.  Müellifi  Türkistan  uleması'ndan  İmam Burhanüddin  Ali Merginani'dir. Bazı alimler "Sözünün yalan olmasından ve sapıklıktan korunmak istiyorsan El Hidaye'yi iyi belle!..     İşte  o  zaman  Sırat-ı Mustakiym'de  emin  adımlarla  yürürsün" demiştir. "El Hidaye";   C.Hamilton  tarafından  I871'de   İngilizceye  çevrilmiş ve basılmıştır. Bu eserin bir çok şerhi vardır.   En meşhuru Kemalüddin  Ibn-i Hümam'ın "Fethül Kadir" isimli şerhidir.   Babası Sivas Kadısı olan İbn-i Hümam; Mısır'da eğitimini tamamlamış ve hadis hafızı ünvanını  almıştır.  Ayrıca usule dair kaleme aldığı "Et Tahrir" isimli eseri ile akaide dair "El Müsayere" isimli kitapları, oldukça kıymetlidir..... İmam-ı  Merginani'nin  seksen  cildlik   "El Kifaye"  isimli  muazzam bir  eserinin  daha  olduğu  bilinmektedir.

   Fatih Sultan  Mehmed'in  "Zamanımızın Ebu Hanife'si" diyerek iltifat ettiği Molla Hüsrev'in (Mehmed Feramuz Efendi) "Dürerü'l Hükkam fi şerhi'l Gureri'l Ahkam" isimli eseri, yıllarca Osmanlı medreselerinde  ders kitabı  olarak okutulmuştur. Bu eserde de "Vakıat'a" yer verilmiştir ve usûle dair kaleme aldığı "Mirkat'ın" şerhi olan "Mirat" isimli  kitabı  meşhurdur. Hanefi Fukahası'nın "Mütun-u Erbaa"  diye isimlendirdiği  ve  kıymet  verdiği,   vakıatın   fazlaca yer aldığı, dört metin daha vardır.  Bunlar: Kenz, Muhtar, Vikaye ve Mecma'dır. "Kenz'in" müellifi; Ebu'l Berakat Abdullah Hafizüddin Nesebidir ve adı üzerinde fıkhın hazinesi sayılmıştır. "Muhtar'ın"  müellifi; Ebu'l Fadl Mecdüddin Abdullah Mavsili'dir.  Bunun da birçok şerhi yapılmıştır. "Vikaye'nin" musannıfı; Sadrû'ş Şeria'nın atası Tacü'ş-Şeria  Mahmud'dur.  Vikaye; Aydınoğulları beyliği zamanında Devletoğlu Yusuf tarafından manzum  olarak terceme edilmiştir. "Mecma'nın" müellifi;  Muzafferüddin Âhmed İbn-i Saati'dir. Mecma'nın da birçok  şerhi yapılmıştır.   Musannif   İbrahim  Halebi'nin  "Mülteka el Ebhur ve Mecmau'l En Hur"  isimli eseri,  Osmanlı  döneminde çok yayılmıştır.   Yine "Şerhu  Damad" diye şöhret   olan eser de  "Mecma'nın  şerhidir"     Alaüddin El Haskafi'nin Dürri'l Muhtar"  ve O'nun şerhi  olan  İbn-i Abidin'in   "Reddü'l Muhtar"  isimli eseri, son devrin  en çok başvurulan kitabıdır.  Dürri'l Muhtar'ın dayandığı metin, İmam Timurtaşi'nin "Tenvi-rû'l Ebsar" isimli eseridir. Hatta denilebilir ki, "Vakıat'ın" en çok yer aldığı eser budur.

   Halife Bahadır Alemgir Han'ın desteği ve teşviki ile hazırlanan "Fetava-ı Hindiyye" de kıymetli  bir fıkıh kitabıdır.  Şeyh Nizamüddin'in başkanlığında ulemadan  bir  heyet  tarafından;   (tasnifi "El Hidaye" örnek alınarak) hazırlanmıştır. Bu eserde; "Zahirü'r Rivaye"; " Nevadir" ve " Vakıat"; imkanlar ölçüsünde belirtilmiştir.  

     Fukaha arasında    meşhur  olan bir tesbiti hatırlatarak incelememize son verelim :  "Fıkhın çekirdeğini Hz.Abdullah İbn-i Mes"ud  gönüllere  ekti,   Alkame biçti,  İbrahim  Nehai  harmanını yaptı,   İmam-ı Azanı  Ebu  Hanife   öğüttü,    İmam-ı Yusuf  hamur haline getirdi  ve   İmam-ı Muhammed  pişirdi!   Diğer insanlar hazır yiyorlar"    

    Biz bu incelememizde;  Hanefi  mezhebinin  muteber  fıkıh kitaplarının ana  metinlerini gündeme getirmeye gayret ettik!   Ayrıca  bu ana metinlerin meşhur olan şerhlerini de zikretmeye çalıştık!   Elbette muteber fıkıh kitapları bunlarla sınırlı değildir.    İbn-i Abidin'in (ölümü: 1836)  "Reddül Muhtar" isimli eserinden sonra; "Vakıat'a" yer veren, geniş çaplı bir eser kaleme alınamamıştır.

  Son yıllarda yayımlanan; "Fıkıh Ansiklopedisi", "Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı" veya "Beş Mezhebin Fıkıh Kitabı" gibi çalışmalar,  mukayese açısından bir değer taşıyabilir.  Ancak "Zahirü'r Rivaye" durumunda olan kitaplar  dikkate alındığı zaman,  bu nevi çalışmaların  (şimdilik) verimli  olmadığı  görülmektedir.  Hatta  bazen "Zahirü'r Rivaye"   tesbit  edilemediği    için,  nevadir  vasfını  taşıyan  veya  vakıata dahil olan  kaviller,  mezhebin  görüşü  olarak  zikredilebilmektedir.   "Fıkhu's Sünne" veya "Fıkhu's Sünneti ve'l Kitap"  ismini  taşıyan çalışmaların ise;  belirli bir usûle dayanmadığı için,  ilmi değere haiz olmadığı görülmektedir.   Ayrıca  bu tür eserleri kaleme alan müelliflerden  bazıları;  müctehid  imamları  suçlayabilmek için, akla- hayale  gelmeyecek  usûllere  baş vurmaktadırlar.   Kendilerini anadan doğma müctehid  görenler (!),  başkalarına,  taklitçiliği  küfürdür  diyerek  ictihad (!) edenler, Kur'an bize yeter diyenler,  Fıkıh  kitapları  İslam'ın   ilerlemesine   engeldir  diyenler, şu yukarıdaki  incelemeyi  okuduğunuz  zaman  hiç mi hiç vicdan azabı duymayacak  mısınız?  Müslümanlar arasındaki ihtilafların asgariye indirilmesi için vahdetin sağlanabilmesi için nefislerimizi kapıda bırakarak içeri girelim ve kaynaklarda anlaşalım dedik ve demeye de devam ediyoruz.   Kaynaklar   derken de  işte  yukarıda arz edilen kaynaklardan  bahsediyoruz.   Nefsinin kabul ettiği doğrulardan başka doğru kabul  etmeyen  yazar-çizerlerin, mezhebsiz, usûlsüz  edebsiz  insanların kulakları  çınlasın!   Usûlden  nasibi  olmayanlar  biraz da  usûlden  bahsedelim ki, usul   derken   neyi   kasdettiğimiz  iyice  anlaşılmış  olsun.

 

                                 FETVA VERME USÛLÜ

Zahir rivayetlerde yer alıp, Hanefi imamlarının ittifakına mazhar olan görüşle tereddütsüz fetva verilir.   İmamların  ihtilaf  ettikleri   görüşlere gelince  "Es Siraciyye"   ve  diğer   kitaplarda  belirtildiği gibi  en  sıhatli   görüş  şudur:   Mutlaka İmam Ebu Hanife (rh.a)'nin  içtihadıyla  fetva  verilir.  Daha   sonra   îkinci  İmam  Ebu Yusuf (rha)'un içtihadıyla, daha sonra üçüncü îmam  İmam-ı Muhammed (rh.a) ' in daha  sonra  İmam  Züfer  ve Hasan   Ziyad (rh.a)'ın   görüşleriyle  fetva verilir......

  Eğer Ebu Hanife  (rh.a)  bir tarafta,  Ebu Yusuf  ile  İmam  Muhammed (rh.a) de bir tarafta iseler,  bazı görüşlere göre,  müftü  muhayyerdir;   bu iki görüşten dilediğini alır.   Fakat en  sıhhatli görüş,   İmamın  (Ebu Hanife) görüşünün ileri alınmasıdır. Önemli olan delilin kuvvetli olmasıdır.  Onun için on yedi mesele de sadece İmam Züfer'in görüşü bulunan içtihadı imamınkine tercih edilmiştir. Biz onların tercihine tabiî oluruz. Ne imamın ne de talebelerinden kimsenin mesele hakkında içtihadı yoksa,  sonradan gelen alimler o mesele hakkında söz birliğiyle ne demişlerse öylece amel edilir. Eğer ihtilaf etmişlerse, çokluğun fetvası itibar edilir. Ebu Hafs, Ebu Ca'er Ebu'Leys,  Tahavi gibi şayanı itimat bulunan belli büyükler hangi tarafta iseler o tarafın görüşü tercih edilir.  Eğer  bunların da bir görüşü  yoksa  (asra, zamana göre), Müftü  meselede  tedebbür  ve  teemmül ederek mesuliyetten çıkmak için çözüm yolunu arar.   Ulu orta konuşmamalıdır. Allah   (c.c)'dan korkup onun murakabe ettiğini  unutmamalıdır.  Zira delilsiz  konuşmak  büyük  bir  felakettir. Ancak şaki  BÎR CÂHlL BU CESARETi GÖSTEREBÎLÎR. (79)

  Özet olarak "ihtilaflı meselelerde evvela İmam-ı Âzam'ın, sonra İmam-ı Yusuf'un, sonra   İmam-ı Muhammed'in, daha sonrada İman Züfer'in kavli içtihadı ihtiyar edilerek o veçhile amel olunur. Bu bir esastır. Bundan yalnız bazı mes'eleler müstesnadır."(80)   Yukarıda açıklamaya  çalıştığımız müftünün durumu müctehid olan bir müftü hakkındaki durumlardır. Şimdi ise müctehid olmayan müftülerin ihtilaflı  mes'eleler karşısında nasıl davranması gerektiğini aktarmaya çalışalım : "Müctehid  olmayan  müftülerin riayet etmeleri icabeden bir takım usûl vardır. Bunlara  "resmülmüfti"  denir.  Şöyle ki: Meselâ: Hanefi mezhebinde bulunan bir müfti, kendisinden sorulan bir mesele hakkında İmam-ı Azam hazretlerinden zahirirrivaye denilen muteber,  tevatüren  menkil  kitaplarda  münderic  cevap  ne  ise onu  hikaye eder.  Bu  hususta   İmam-ı-Azam'dan  bir  cevap  menkul  değilse  onun en  meşhur,  muktedir  tilmizi  olan  Ebu  Yusuf'tan  bu  kitaplarda  nakledilmiş  olan cevabı hikaye eder.  Ondan da bir cevap menkul değilse  yine  İmam-ı Azam'ın en kudretli  tilmizlerinden  olan  İmam-ı Muhammed'in  o  babda ki  kavlini  hikaye  eder, o vecihle cevap verir. Ve şayed bu eîmme-i kiramdan birinin kavli, asrın maslahatına  veya  delilinin  kuvvetine  mebni   eazımı  ulema  tarafından tercih edilmiş ise ona göre fetva verir.   Kezalik  bir mesele  hakkında  müteaddit  cevaplar  bulunsa bunların  içinden  her  hangisi  ulema  arasında  MUHTAR,  MÜFTABIH  bulunmuş ise  onu  düstürül  amel  eder,  yoksa  kendi  reyine,  KEYFÎNE  göre fetva veremez. (81)   Hatta  muteber  üstazlardan  ilim  ahz  etmiş  bir  kimse  bile  öyle  gördüğü  bir iki veya beş on kitaptan fetva veremez." diyerek (82)  mes'elenin önemi beyan edilmektedir.  Cümlelerimizde  kullandığımız   "USÜL",   kelimesinden  anlatmak  istediğimiz  işte  budur.   Usul   budur,  yol budur,  haddi   bilmek  budur. 
A.AZİZ

 ÖLÜ EVİNDEN YİYECEK VERMEK


· "İslam'ın ilaveye ihtiyacı yoktur. Çünkü İslam eksiksiz bir Şeriattir. Onu tamamlayıp kemale erdirdiğini Cenab-ı Hakk Maide suresi, 3. Ayeti ceilesinde açıkça şöyle buyurmuştur : "Bugün dininizi (Hükümleriyle) kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için için İSLAM'I din olarak beğenip seçtim." Tam ve kamil olana bir şeyler eklemeye yeltenmek, onun kemalinden şüphe etmek veya onun kemalini bozmak istemek demektir. Bu açıdan Bid'at mezmumdur, kötüdür. Bid'ate uymak, Bid'ati yaymak ise daha da kötüdür ve İslam'a kötülük etmektir". "Bilindiği üzere , Kitap, Sünnet, İcmaa, Kıyas gibi İslam'ın kaynaklarında yeri bulunmadığı halde sonradan çıkarılan, İslami telakki edilerek inanılan ve yapılan şeylerdir." Hatta Bid'at işleyenler ibadet ettiklerini, dolayısıyla sevap kazanacaklarını zannederek işlerler. Ancak aslında sevap yerine günah kazandıklarını dahi bilemezler. Müslümanlar arasında yerleşmiş olan yanlış inanç, Bid'at ve Hurafeler çoktur. Bunların başında ibadet maksadıyla yapılan BİD'AT' lerden yalnız iki tanesi üzerinde durmak istiyorum. Ancak önce BİD'AT nedir? Bunun tarifi üzerinde duralım. En güzel ve en meşhur tariflerden kabul edilen, İslam dünyasının tanınmış alimlerinden İbn Abidin (Rh.a.)'in tarifini verelim. Dürri'l Muhtar'da : "----Bid'at; Hz. Peygamber (sav)'den malum ve meşhur olan şeyin aksine itikad etmektir." diye tarif edilmiştir. ( İbn-i Abidin, c/2, sh:409. İst. Şamil Yay.) Peki bu tarifin çıkış noktası nedir? Şimdi ona göz atalım. Bid'ati nehyeden ve yasaklayan bizzat Alemlere rahmet olarak gönderilen iki cihan serveri Efendimiz, Sultanımız Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)' değil midir? Evet bizzat O'dur! Bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır : " Kendisine uyulacak şey sadece ikidir. Sözlerin en güzeli Allah'ın kelamı, yolların en güzeli Muhammed (sav)'in yoludur. Dikkat ediniz ki, dinde sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Zira işlerin en şerlisi sonradan uydurulanlardır. Her sonradan uydurulan şey Bid'at'tir ve her Bid'at ise sapıklıktır." (İbn-i Mace, Mukadime,7. İsmail KAYA, İslam Dini İlmihali, sh:113.) Bir başka hadis-i şerifte ise : "Aziz ve Celil olan Allah Bid'at sahibinden namaz, oruç, sadaka, hac, umre, cihad, farz ve nafileden hiçbir şeyi kabul etmez. Kıl hamurdan çıktığı gibi oda İslam'dan çıkar." (İbn-i Mace, Mukaddime, 7. İsmail KAYA, İslam Dini ve İlmihali, sh:112) Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuşlardır : " Sonradan çıkan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira her yeni çıkarılan şey BİD'AT'tir. Her Bid'at'te dalalettir, sapıklıktır." (Tirmizi,İlim 16, (2678). Ebu Davud, Sünne 6, (4607) (Prof. Dr .İ.CANAN, K.Sitte, c/2, sh:330-331. Akçağ Yay. Ankara.1995) Bir başka hadis-i şerifte ise Resul-i Ekerem (sav) şöyle buyurmuştur : " Dinimizde olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur. (reddedilmiştir) her Bid'at dalalettir." (Sahih-i Müslim, c/1, sh:592. Had.No:867. Y.KERİMOĞLU,Fıkhi Meseleler, c/1. sh:168. Ölçü Yay.Ankara.1989) Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmuştur : " Bir kavim (toplum) bir Bid'at çıkarırsa, Sünnetten onun bir benzeri ortadan kaldırılmış olur." (Ahmed b. Hanbel, 4 /105, İsmail KAYA, İslam Dini ve İlmihali, sh:112.) İmam-ı Azam Ebu Hanife (Rh.a) Bid'at sahibinin arkasında namaz kılınmamasını istemiştir. İmam-ı Gazali ise : "Bid'ati red ve ondan kaçınmak beğenilmiş bir sünnettir. Her Bid'at ise kötülenmiştir ve sapıklıktır." demiştir. (İmam-ı Gazali, İlcamü'l- Avam, sh:78. İ.KAYA, İslam Dini ve İlmihali, sh:115) Şimdi gelelim Bid'at kabul edilen şu iki amele. 1-Meyyitin öldüğü günü, gecesi veya üçüncü gecesi, yedinci gecesi, kırkıncı gecesi, elli ikinci gecesi veya günlerinde meyyit namına yemek helva yapıp dağıtmak. a)---"Cenaze Evinde Toplanma, başlığı altında 6497 nolu bir hadis-i şerifte şöyle denilmiştir : " Cerir İbnu Abdillah el-Beceli radıyallahu anh anlatıyor : "Biz (Rasulullah zamanında), cenaze sahibinin evinde toplanmayı ve (ev halkının da bu toplananlar için) yemek yapmalarını, yasaklanan matemlerden bir parça bilirdik." (Prof .İ.CANAN, K.Sitte, C/17, sh:150) b)---"Meyyitin velisine sünnet kılınan, definden sonra ilk gece geçmeden kolayına gelenden bir miktar, fukaraya tasaddukta bulunmaktır. Tasadduk edecek bir şey bulamayan, iki rekat namaz kılıp sevabını meyyitin ruhuna hediye etmelidir. Haftasına kadar her gün meyyitin ruhunu sevindirecek böyle tasadduk ve bağışta bulunmak müstehaptır. Meyyit velisinin yemekler yapması, helva hazırlaması gibi ziyafeti mekruhtur. Çünkü ziyafet sevinçli zamanlara mahsustur. Böyle teessürlü zamanda çirkin bir BİD'AT' tır. Meyyitin komşularına ve uzakta da olsa akrabalarına müstehap olan; o gün ve gece yemek tertip edip, meyyit ehline götürerek beraberlikte yemektir." (Nimet-i İslam, sh:486) c)---"Bugün işlenmekte olan mekruh olan Bid'at'lardan biri de meyyitin evinden çıktığı esnada veya kabir yanında hayvanların kesilmesi ve taziye için toplananlara yemek hazırlamak ve onlara takdim etmektir. Nitekim bu, sevinçli günlerinde ve sevinç salonlarında yapılır. Varislerin içerisinde buluğ derecesinden kasır (küçük) olan kimseler bulunduğu zaman yemek hazırlamak ve onu takdim etmek haram olur....Komşu ve dostların meyyitin ehline yemek hazırlamalarını ve onlara göndermelerini deyince bu menduptur. Çünkü Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur : " Cafer ailesine bir yemek yapınız ki onları meşgul edecek şey gelmiştir." Onlara yemekte işaret edilir. Çünkü bazen keder onları yemekten men eder." (Mezahib-i Erbaa- Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, C/1, sh:510) d)---"Cenaze çıkan eve komşuların ve yakında oturan akrabanın, bir gün ve gecelik yemek göndermeleri müstehaptır. Cafer-i Tayyar (R.A.) yetmişten ziyade kılıç ve ok yarası alarak şehid olunca, Rasulullah, (S.A.V.) bunun evine yemek gönderilmesini emir buyurdu. Ölü evinden yemek, helva dağıtılması mekruh ve çirkin bir BİD'AT' dir. Birinci, üçüncü,yedinci, [kırkıncı ve elli üçüncü] gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve kabir başında yemek dağıtmak ve hafızları, hocaları, mevlidcileri toplayıp, okutup yemek vermek mekruhdur. Bunların çoğu, gösteriş için, şöhret için yapılmaktadır. Bu Bid'at'ler yapılırken, araya nice haramlar da karışmaktadır. Bunların yapılmasını vasiyet etmek de batıldır. Dinlenmez ve günahtır." ( H.Hilmi Işık, Seadet-i Ebediyye Tam İlmihal, sh:846) e)---"Komşu ve akrabaların meyyitin ailesine yemek hazırlama müddeti bir gündüz bir gece olduğu belirtilmiştir. Aliyyü'l -Kari : "Çünkü hüzün, umumiyetle yemekten alıkoyacak derecede insanı bir gün meşgul eder." der.... İbnü'l- Hümam, yakın komşusu ve uzak akrabalara yemek hazırlamanın müstehap olduğunu belirttikten sonra, cenaze evinin, gelenlere ziyafet vermesinin mekruh olduğunu belirtir. "Çünkü, ziyafet sürur için teşri edilmiştir. Musibetler için değil.. Bu çok çirkin bir BİD'AT'tir der." ( Prof. Dr. İ.CANAN, K.Sitte, C/15, sh:299) f)---"Ölünün haftası,Kırkıncı, Elli ikinci gecesi: Bu tür şeyler İslam'da bulunmayan ve İslam'ın canlı dönemlerinde uygulanmayan Bid'at davranışlardır. Buna benzer Bid'atlar, hep dini hayatın ve inançların zayıflamasıyla ortaya çıkar....Ölünün 40.cı ve 52.ci gecesinde helva dağıtmak vb. gibi." ( A.UYSAL- M.UYSAL, İzahlı Kadın İlmihali, sh:134-138) g)--"Ölen kimsenin, öldüğü günü veya gecesi yemek yedirilmesini veya helva vesaire gibi bir şey dağıtılmasını vasiyet etmesi BİD'AT'tir. Ölümünün üçüncü, yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecesi, veya ölümünün yıldönümünde yemek yedirilmesini vasiyet etmek BİD'AT'tir. Fakat komşular tarafından ölünün ailesine yemek getirmek müstehaptır. Hanbeli Mezhebinin kurucusu İmam A. B.Hanbel (Rh.a.) : " Ölü sahibinin daha ölü defnedilmeden, veya öldüğü günü-gecesi, yahut üçüncü veya yedinci günlerinde yemek yedirilmesini cahiliyye devri adetlerinden saymıştır." Meyyit, "Vefat ettiği günü veya gecesinde, üçüncü, yedinci, kırkıncı, elli ikinci günlerinde veya ölümünün yıldönümünde yemek yedirilmesini ve mevlid okutulmasını vasiyet etmek BİD'AT'tir." ( Ali Rıza Karabulut, İslam'da Vasiyet ve İSGAT Meselesi, sh:253-255, Elif yay. !989.Ankara) h)---"Hz.Cafer (R.A.) şehid olunca Rasulullah (S.A.V.) yakınlarına : "Cafer ailesine yemek yapın, çünkü onların başına -yeme içmeye bakamayacakları- büyük bir iş geldi." demiştir. Akraba ve komşuların, ölüm felaketi geçiren aileye bir günlük yemek hazırlayıp götürmesi müstehabtır. Fakat ölünün kendi ailesinin yemek hazırlayıp başkalarına ikram etmeleri hem cahiliyye devri adetlerinden olduğu, hem de zamansız bir külfet teşkil ettiği için İslam bilginlerince mekruh sayılmış, bazıları haram olduğunu söylemişlerdir. " ( Prof. Dr. H.KARAMAN, İslamın Işığında Günün Meseleleri, sh:96-97. ) i)---"Ölünün ardından sesli olarak ağlamak caiz değildir.... Ölü sahipleri için, komşularının yemek yapmalarında bir beis yoktur. Tebyin'de de böyledir. Ölümü takip eden ilk üç günde, ölü evinin yemek yedirmesi, ziyafet vermesi mübah değildir. Tatarhaniyye'de de böyledir." (Bir Heyet- Fetavayi Hindiyye, C/1, sh:548) k)---"Ölünün akrabaları ve komşularının ölü evine yemek yapıp götürmesi müstehaptır... ....Ölü evinin gelen gidenlere yemek hazırlaması MEKRUHTUR, BİD'AT'tir, Aslı esası yoktur. Çünkü böyle yapmakla ölü ailesinin sıkıntı ve kederi bir kat daha artırılmış olur. Meşguliyetlerine meşguliyet katılmış ve Cahiliye döneminin adetlerine benzetilmiş olur. Hele ölünün varisleri arasında ergenlik çağına girmeyen çocuklar varsa böyle bir evde yemek hazırlayıp misafirlere ve ziyaretçilere takdim etmek haramdır." (Prof. Dr.Vehbe ZUHAYLİ, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, C/3, sh:96. Risale Yay. 1990.İst.) l)---"Ölünün velisi, definden sonra birinci günden yedinci güne kadar kolayına gelen şeyi fakirlere tesadduk ederek sevabını ölüye bağışlamalıdır. Bu bir sünnettir. Buna kadir olamazsa iki rek'at namaz kılarak sevabını bağışlamalıdır. Fakat ölü sahiplerinin birinci, üçüncü günlerde veya bir hafta sonra ziyafet vermeleri MEKRUHTUR. Ancak ölünün komşularının veya uzak akrabasının taam hazırlayarak ölü sahiplerine ikram ve yemeleri için ilhah (ısrar etme, zorlama) etmeleri müstehaptır." (Ö.N.Bilmen, Büyük İslam İlmihali, sh:263) m)---" Meyyitin ailesine yemek vermekte beis yoktur. Fetih'te şöyle denilmiştir. Cenaze sahiplerinin komşularının ve uzak akrabalarının onlara yemek yaparak o gün ve gece doyurmaları müstehaptır. Çünkü Hz.Peygamber (S.A.V.): "Cafer ailesine yemek yapın! Çünkü onların başına, kendilerini meşgul edecek bir musibet gelmiştir." buyurmuştur. Bu hadisi,Tirmizi, hasen bulmuş; Hakim ise sahihlemiştir. Bir de, bu iş bir iyilik ve hayırdır. Yemek götüren onlara yedirmek için ısrar etmelidir. Zira keder ve kahır onların yemek yemesine mani olur; bu sebeple zaiftirler. Fetih sahibi şunları da söylemiştir : " Cenaze sahibinin yemek ziyafeti vermesi mekruhtur....Bu kötü bir BİD'AT'tir.".....Bezzaziye'de de şu satırlar vardır : "Birinci ve üçüncü günlerde ve bir haftadan sonra yemek yapmak, bayramlarda kabre yemek götürmek, Kur'an okumak için davet yapmak, hatim veya sure-i enamı yahut ihlası okumak için sulehayı ve hafızları toplamak mekruhtur." Mirac sahibi bu hususta uzun uzadıya söz etmiş ve şöyle demiştir : "Bu fiillerin hepsi riya ve gösteriştir. Bunlardan korunmalıdır. Zira bunları yapanlar, Allah'ın rızasını murad etmezler." ( İbn-, Abidin, c/3, sh:498. Şamil Yay. İst. 1983) n)---"Cenaze evinde ziyafet: Bazı köylerde cenaze çıkan evde, o gün yemek hazırlığı başlar. Ölen kimsenin yıkanıp gömülmesiyle ilgili hizmette hazır bulunan cemaat bu ziyafete iştirak edip hazırlanan yemekleri yerler. Bu hareket, harama yakın bir mekruhtur. Cenaze evinde bir hafta müddetle ziyafet tertibi mekruh görülmektedir....... Elli ikinci gün adeti: Birçok yerlerde, vefat eden kimsenin elli ikinci günü hesap edilmekte, o gün geldiğinde mevlit okutulmakta ve elli ikinci gün duası okunmaktadır. Dinimizde ölmüş bir mü'min için okunacak Kur'an-ı Kerim, yapılacak dua ve verilecek sadakanın faydası inkar olunamaz. Ancak yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günü sayıp hesaplamanın bir manası ve dayanağı yoktur. Hayatta olan kimseler, ölmüş bir mü'mine karşı İslami vazifelerini yapmalı ve bu vazifelerini yerine getirirken dinimizin esaslarını dikkatte uzak tutmamalıdırlar...... Mevtanın arkasından gün sayarak mevlid ve Kur'an okutmak dinen mahzurlu mudur? Cevap: Ölen kimsenin arkasından 7, 40 veya 52'nci günlerini saymak diye dinimizde bir hüküm ve tavsiye yoktur. Bunları yazan bazı risalelerin ilmi ve dini dayanağı bulunmamaktadır." ( Mehmet Emre, Üç bin Seçme Fetva, sh:217-218. Akit Gazetesinin Okurlarına Hediyesi. İst.2000) Abdullah ibn Mübarek AZİZ 16.02.2001

MEVLİD OKUMANIN HÜKMÜ


SORU:

Bir kimse öldüğü zaman arkasından mevlid okunur. Bu yaygın bir gelenek!.. Sizin mevlid okunan bir mecliste oturmadığınız söyleniyor. Önce mevlid okumanın hükmü nedir? Öğrenmek istiyorum. Mevlid-i Şerif'in yazarı; Süleyman Çelebi Hazretleri Türk müdür? Değilse hangi kavimdendir. Mevlid yazıldığında; aynen şimdiki gibi miydi? Araplar; Türkçe yazılan bu mevlidi nasıl okuyorlar?

CEVAP:

Önce "Mevlid" kelimesi üzerinde duralım. Lugatta; "Doğum zamanı, doğum yeri veya doğmak" gibi manalara gelir. Müslümanlar arasında genellikle; Resül-i Ekrem (SAV)'in için kullanılmıştır. Mevlid kandilinin özelliği budur. Binlerce şair; Resulullah (SAV)'ın doğum gününü konu alan manzumeler yazmıştır. Araplar arsında Baned Suad, Bürde ve Hemziyye gibi mevlid metinleri meşhurdur. Türkçe olarak yirminin üzerinde "Mevlid" şiiri vardır. Resül-i Ekrem (SAV)'in ve Hulefa-i Raşidiyn döneminde; Mevlid merasimleri söz konusu değildir. İlk defa Gulat-ı Şia'nın kurduğu Fatimi devletinde "Mevlid Merasimleri" görülmüştür. Fatimiler; Ehl-i Beytin doğum günlerini de büyük törenlerle kutlamayı gelenek haline getirmişlerdir. Ehl-i Sünnet alimleri; "Mevlid Merasimlerinin" "BİD'AT" olduğu hususunda müttefiktir. Bid'at; Peygamberden malum ve meşhur olan hakikatin aksine itikad etmektir. İnsanlar şüphe ve tevil sonucu, bu noktaya çıkarlar. Resul-i Ekrem (SAV)'in : "Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur (Reddedilmiştir). Her bid'at dalalettir." buyurduğu bilinmektedir. (Sahih-i Müslim, C/1, sh:592. Had. No:867. İst. 1401) Bu hadisteki "Külli bid'atün dalaletün" hükmü umumi bir beyandır. Günümüzde yaygın olan ve tasnifine uygun değildir. Mevlid merasimlerinin; bid'at olduğunu herkes kabul etmekle birlikte, bazı çevreler ısrarla demeyi ihmal etmiyorlar. Halbuki bid'at Sünnetin zıddıdır. Sünnete zıt olan hiçbir şey güzel ve iyi olamaz. Hilafet sisteminin son dönemlerinde yaşamış en büyük muhakkik ulemadan kabul edilen İbn-i Abidin (Rh.a.); Mevlid`in "müzik ve eğlenceden, başka bir-şey olmadığı" üzerinde hassasiyetle durmuştur. (İbn-i Abidin, Şifau'l Alil, sh:188. İst. 1325.) Konu sadece "yüksek sesle şiir okumak" şeklinde ele alınsa dahi, fetva verilemez. Çünkü İmam-ı Tahavi'nin "Mecma'ul Asar" şerhinde rivayet ettiği bir hadiste : "Peygamber mescidde yüksek sesle şiir okunmasını, eşya satılmasını ve namazdan önce halka kurulmasını yasakladı." denilmektedir. Buna mukabil Hz. Hassan b. Sabit (RA)'in, Peygamberin izniyle şiir okuduğu da bilinmektedir. İmam-ı Tahavi bu iki rivayetin arasını bulmuş yasaklanmıştır, demiştir. Takdir edersiniz ki bugün; her mevlid merasiminden sonra, dua edilmektedir. Bu duada neler neler söylenir ! Allahu Teala (CC)'nın dinine karşı savaşan ve binlerce mü'mini şehid eden kafirlere bile dua edilir. Buna hiç kimse engel olamaz. Çünkü parayı kim veriyorsa dua onun adına yapılır. Bu başlı-başına bir zulüm değil midir? Şimdi Süleyman Çelebi ile ilgili sualinize geçelim. "Vesiletü'n Necat" isimli kaside (Bugünkü Mevlit metni) 1409 yılında Bursa'da kaleme alınmıştır. İlk kaleme alınışı, bugünkü şekliyledir. Ancak bu kasidenin tantanalı bir müzik haline sokuluşu, başta Süleyman Çelebi'ye hakarettir. Çünkü Süleyman Çelebi`nin niyeti; Resül-i Ekrem (SAV)'in kadr-u kıymetini bütün insanlara anlatmaktır. Gerçekten; gerek şekil, gerek muhteva olarak, çok güzel bir kasidedir. Bunu her ferd; kendi evinde istediği gibi okuyabilir ve muhtevası üzerinde düşünebilir. Hiç kimsenin bu mahiyete itirazı olamaz. Ancak ibadet kasdıyla; merasim düzenlemek ve bu işi meslek edinenlere ücret karşılığı okutturmak caiz değildir. Zira dinimizde; böyle bir ibadet ve bu mahiyette bir merasim yoktur. Mevlid konusunda; "tağuti güçlere dua etmeyi adet haline getirmiş meslek ehlinin" taarruzlarına cevap vermiyorum. Şeyhleri dediği için bize saldıranlara gelince; Tasavvuf sahasında herkesin hayran olduğu İmam-ı Rabbani "Mektubat" isimli ünlü eserinde (Mektup no:186) "Bid'atın hasenesi olmaz, hepsi mezmundur" demiş ve bu konuda bir çok misaller vermiştir. İmam-ı Gazali <İlcamu'l Avam> isimli eserinde "-Her çeşit bid'atın zemmedildiğini" beyan eder. Hiçbir ciddi delil olmadığı halde "-Efendim, mevlid merasimlerinde Kur'an-ı Kerim'de okunuyor. Sırf onun hatırı için bu mesele üzerinde durmayınız. Sonra bu örf ve adettir" diyenlere gelince..... İslami ilimlerden habersiz mükelleflerin indinde; Kur'an-ı Kerim'le, mevlidin eş tutulması bir-çok felaketin kaynağıdır. Hatta bazı beldelerde Kur'an'ı Kerim yerde, mevlid kürsüde okunur. Bu dahi ciddi bir meseledir. Zira ta'zim ve hürmet açısından eşit tutulması itikadi sıkıntıları beraberinde getirir. Eğer ferd; kendi evinde mevlid şiirini okur ve muhtevasını düşünürse, buna hiç kimsenin itirazı olamaz. Çünkü bu fiilde; < yeni bir ibadet şekli> ihdası söz konusu değildir. Sadece şiir okumaktan söz edilebilir. Bu da mübahtır. Allahü Teala (CC) cümlemizi; Sünnete kat'i olarak riayet eden ve her türlü Bid'attan şiddetle kaçınan salih kullarından eylesin. Dua buyurunuz. ( Yusuf Kerimoğlu, Fıkhi Meseleler, C/2, sh: 332-334. Ölçü Yay. 1989.İst.)" " Mevlid; kelime olarak doğum zamanı, doğum yeri veya doğmak manalarına kullanılır. Genellikle Resul-i Ekrem (SAV)'in "Doğum gecesi" için kullanılmıştır. Araplar arasında mevlid olarak; "Baned Suad" , "Kaside-i Bürde" ve Hemziyye gibi metinler vardır. Türkçe'de de yirmiye yakın "Mevlid" le ilgili şiir mevcuddur. Mevlid merasimleri ilk defa; "Gulat-ı Şia'nın" hakim olduğu Fatimi devletinde düzenlenmiştir. İbn-i Abidin (Rh.a.) "Müzik ve eğlenceden başka bir şey olmadığını" kaydetmekte ve kat'iyyen mevlid okutturulmamasını tavsiye etmektedir. "Mevlid" sadece bir şiir olarak ele alınsa dahi, camilerde yüksek sesle şiir okumak da caiz bulunmamıştır. Gulat-ı Şia'dan geçen bu illet, maalesef oldukça yaygındır. Ehl-i Sünnet mü'minler; bu "ŞİA" adetinden uzak durmalıdırlar. Ayrıca halk arasında "Ölünün 40.ncı veya 52.nci gecesi" adı altında yapılan törenler de; Bid'attır. Esasen bunların bir kısmı; gayr-ı müslimlerden (Zımmilerden) geçmiştir. Ölüm ve doğum yıldönümleri, yılbaşı kutlamaları, kadınlı-erkekli düğün merasimleri, caddelere heykel ve büstlerin dikilmesi, kırkıncı gün ve sene-i devriyye ihtifalleri'ni bu meyanda sayabiliriz. (Ali Rıza Demircan, İslam'da Batıla Benzemenin Hükmü, sh: 2.baskı. sh:79-81. İst.!979) Bunların tamamı gayr-ı müslimlerden geçmiştir. ( Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet,(İslam İlmihali) C/1, sh: 347-348. Ölçü Yay. !985. İstanbul.)" "Para karşılığı olarak veya parasız olarak okunan ve adına "MEVLİD" denilen törenler tamamiyle sonradan icâd edilmiş olup, ibadetle filan hiçbir ilgisi yoktur!... Zira İslâm Dini'nde "mevlid" diye bir ibadet mevcut değildir!. "Mevlid", Hz. Rasûlullah Efendimiz Aleyhisselâm'ın âhırete intikâlinden tam altı yüz yıl sonra ilkönce Mısır'da Fatımiler zamanında O`nu övme amacıyla yazılmış bir şiir olup; bu şiirin gazel havasında okunmasının da ibadet olması, elbette kesinlikle söz konusu değildir! Ayrıca kesinlikle bilelim ki, para karşılığı yapılan hiç bir çalışmanın "İslâm Dini"nde yeri yoktur! Parayla, ne "Kur`ân" okutturabilirsiniz; ne "hatim" indirtebilirsiniz; ne de ölmüş kişilerin "namaz" veya "oruç" borçlarını ödetebilirsiniz!.. Bunları yapıyorsanız, kesinlikle biliniz ki, sadece kendinizi tatmin ediyor; bu arada bazı kişilerin de bu bahaneyle geçimine yardımcı olmuş oluyorsunuz!.. Hepsi o kadar! Boşuna mı demişler, "Okuyan parasını alır, dinleyenler şekerini alır , ölende havasını alır" Mevlid, Süleyman Çelebi`nin Peygamber Efendimizi (SAV) methetmek için yazmış olduğu bir şiir olup, Kur`ân-ı Kerîm'in teklif ettiği ibadetlerle hiç bir ilgisi yoktur! Çünkü şer'i şerife göre bir amelin ibadet sayılabilmesi için mutlaka şer'i delillerden birinde yerinin olması gerekir. Yani ya Kur'an'da, ya Sünnet'te, ya İcma-i ümmet'te ya da Kıyas-ı Fukaha'da yeri olması gerekir. Mevlidin ise; ne Kur'an'da, ne Sünnet'te, ne İcma-i Ümmet'te, nede Kıyas-ı Fukaha'da yeri yoktur! Evet Şer'i delillerin hiçbirinde "Mevlid" diye bir teklif yoktur." ( Özet olarak; Ahmet Hulusi'de Kavramlar Sitesinden alınmıştır. )

1-- MEVLÜTHAN-DUAHAN


" Kitaplarımızda müfessirler, muhaddisler, müctehidler vardır. Ulema, fukaha, şuara, kurra, meşayıhlarda vardır. Fakat mevlüthan, duahan diye bir şey yoktur. Başka İslam memleketlerinde "MEVLÜT" OKUNMAZ. Süleyman efendi merhum Peygamberimize (s.a.v.) aşkından dolayı, onun başka Peygamberlerden üstün olan meziyetlerini manzum olarak (yazmıştır) getirmiştir Her kim Resulullah (S.A.V.)'a muhabbeten aşk ile okuyup-dinlerse, sürürlenirse, salavat-ı şerife getirirse faydadan hali değildir. Fakat şimdiki dinleyicilerde o aşk-ı muhabbet nerde? Kimisi hafızın sesini dinlemeye gelir. Kimisi ibadet ediyoruz diye gelir. Kimisi de boyalı dudaklarını, baldır bacaklarını göstermeye gelir. Çocuklarda şeker almaya gelir. İşte bu kadar. Ya o çıplak kadınları seyreden gençlerin göz zinasından hasıl olan günahlar ne olacak? "El aynanı tezniyani" iki gözünde zinası vardır. Şehvet nazarıyla baktımı (zina olur). Hem bakanın hem de sebep olanın amel defterine yazılır. Hele bugünkü mevlidler, teganni, riya ve gürültüden başka bir şey değiller. Hafız efendi çıkar kürsüye, eğer mevlid biraz bol paralı ise, sen seyreyle bak nasıl okuyor, ne kadar bağırıyor. "İndiler gökten melekler saaaaaaf saaaaaaaf" uzatır da uzatır. Bunu belki de kırk elif miktarı çeker. Dinleyen boyalı kadınlarda; şu hafız efendi de ne ses varmış, (derler). Böyle bir mevlidden hiçbir sevap hasıl olmadığı gibi, ancak ve ancak günah kazanılmış olur....Mevlüt ne FARZ, ne VACİP, ne SÜNNET hiçbir şey değildir. Arada okunan aşr-ı şeriflerden, selavat-ı şeriflerden başka bağırda bağır, hiç mi hiç faydası yoktur. Herif ömründe hiç mi hiç rahmana secde etmemiş, Allah'a, Peygamber'e, Kur'an'a inanmamış, hem de dine düşman olduğunu izhar etmiş. Şimdi bu adam öldükten sonra kırkında bir mevlüt okut. Duahanda gelsin çıksın kürsüye. Haşa Allah'a emir verir gibi bir dua yapsın, göndersin doğru cennete. Böyle yağma mı olur? (Böyle İslam mı olur?) Dediklerine göre kürsüye çıkan 500 liradan aşağı çıkmazmış .(Kitap 1976 yılında yazılmıştır ki; yazılalı tam 26 sene olmuş. O günkü 500 lira da çok büyük para) Birde çıktımı aman ya Rabbi. Açar ağzını, yumarmış gözünü. Sen şimdi dinle bak. Ya Rabbi gaffar ismin hürmetine, settar ismin hürmetine, arş kürs hürmetine, levhü kalem hürmetine vb. sayar da sayar, sayarda sayar. Ağzı da köpük atar.Ya Rabbi bu zati şerifi cennetine idhal eyle. Cemalinle müşerref eyle, habibine komşu eyle, seyyiatı varsa (Rabbini tanımayan insanın seyyiattan başka nesi olabilir ki?) hasenata tebdil eyle. Artık eyle de eyle! Dua da biter böyle. O ahmak cemaatta elleri havada öyle bekler.... Ölünün sahipleri de gözlerinin yaşlarını silerler; bu kadar güzel sözler boşa gitmez derler. Bu hoca efendinin aldığı para boşa gitmez, aldığı paralar helal olsun derler. (Kesenin ağzını açarlar.) Onun için bazıları; "Okuyan para alır, dinleyen şeker alır, Ölü de hava alır" demişlerdir......Ben şu gafil kimselerin haline şaşarım. Ki o mevlüt- lerde sarf edilen paraları Allah rızası için fakir talebelere verseler belki Allah'dan ümit kesilmez, o mevtalara faydası olur....Bir de kalkar papazlara güleriz. Cennetten yer satıyorlar, Cehennemden adamı azad ediyorlar diye. Ya onlar bize dese ki ; " Siz de bir din düşmanına, Allah'a iman etmeyen bir dinsize mevlüt okutmakla onu nasıl cennete sokacaksınız. Ne cevap veririz?" Efendiler; bu mevlüt okuyanlar hakkında Şeyhülİslam Ebussud Efendi neler yazmış, neler! Okusanız da bir görseniz." (Hafız Edhem Mollaömeroğlu, Şirin Sözler, sh:105-108, 2.baskı.Gül Mat. İst.1976)"

2--MEVLİD OKUTMAK


"Hicri dördüncü asırdan itibaren fertler arasında yaygınlaşmaya başlayan mevlid adeti, ilk olarak 604 Hicri/1207 Miladi yılında Mısır Memlukları Fatimi'lerden Melik Muzafferüddin Kökböri tarafından toplu bir merasimle icra edilmiş, daha sonraları da, İslam dünyasında yayılmıştır. Osmanlılarda ise,1588 yılında Sultan 3.Murad zamanında resmi merasim halinde camilerde okutulmaya başlamıştır........Meşruluğuna gelince: Celaleddin-i Suyuti,"Husnü'l-Maksad fi ameli'l-Mevlid" isimli eserinde, İbn-i Haceri'l- Askalani'den naklen demiştir ki : "Mevlid sonradan ihdas edilmiş bir BİD'AT'TIR. İslam'ın ilk üç asrında yaşayanlardan bize böyle bir şey intikal etmemiştir......................." İbni Haceri'l-Heysemi de, "el-Fetave'l-Hadisiyye" isimli eserinde aynı görüşleri savunmuştur. Kur'an'nın okunmasından hasıl olan sevabın ölüye ulaşması mezhep imamları arasında münakaşa konusu olurken, kişiden adalet vasfını kaldıran teganni ile okunan kaside ve ilahilerin sevabı acaba ölülere ulaşır mı?... Bir çok paralar harcayarak bunu okutmaktansa, Mevlide harcanan paraları, ölünün sevap kazanmasında şüphe olmayan amellere sarf etmek çok daha fazla ecir ve sevap elde etmeye sebep olur, denilmiştir. Mesela bu para ile fakir ve fukaranın yiyecek ve giyecek giderlerinin karşılanması; yetimlere ve öksüzlere yiyecek, elbise, kitap, kalem ve defter parası olarak verilmesi;.... Dini kitaplar satın alınarak camilere, okullara veya umumi kütüphanelere ölü namına veya kendi adına vakfedilmesi gibi yerlere harcanacak olursa, Mevlid okutmaktan daha çok sevap ve ecir kazanılmış olur." (A.Rıza Karabulut, İslam'da Vasiyet ve İsgat Meselesi, sh:174-177. Elif Yay.1989 Ankara 4.Baskı)

3--BİD'ATLAR ve YASAKALAR


"Bilindiği üzere "Bid'at" , Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas-ı Fukaha gibi İslam'ın kaynaklarında yeri bulunmadığı halde sonradan çıkarılan, İslami telakki edilerek inanılan ve yapılan şeylerdir. Rasulullah (s.a.) Müslümanları Bid'atlara karşı ikaz etmiş, Kitap ve Sünnet ve Hulafa-i Raşidiyn yolundan ayrılmamalarını ehemmiyetle emir ve tavsiye buyurmuştur : " Sonradan çıkarılan Bid'at'lardan sakının; çünkü her uydurma bid'attır, her Bid'at da sapıklıktır." (İmam Ahmed, Ebu Davud. Tirmizi.) " Zamanımızda yaygın hale gelen ücret karşılığı cüz okumak (Hatim okumak) caiz değildir...Para olmasaydı bu zamanda kimse kimseye (hatim) okuyacak değildi....

4--MEVLİD OKUMAK


Günümüzde okunan mevlid, Süleyman Çelebi`nin 1409 yılında yazdığı "Vesiletü'n- Necat" isimli kasidedir. Hz. Peygamber'in doğum gecesi için merasim yapmak ve bu arada mezkür kasideyi okumanın cevazı tartışılmış, bazıları bunun BİD'AT olduğunu, birçok münker fi'lin işlenmesine sebep teşkil ettiğini ileri sürerek "MEKRUH, hatta HARAM" demişlerdir. ( Muhammed b. Muhammed el- Fasi'nin görüşü budur. Maliki ulemasından Tacüddin el- Faqıhani'nin görüşü de böyledir.)........... Muayyen gecelerde ve yıl dönümlerinde ölünün ruhu için Mevlid okutmak yakın zamanlarda bilhassa memleketimizde adet olmuş bir BİD'Attır ve birçok mahzurlu tarafları vardır : 1-Zaman geçtikçe bunun ölüler için yapılması gereken bir ibadet ve merasim olarak telakki edildiği görülmektedir. İslam'a -onda olmayan- bir ibadet ve merasim katmak Hz. Peygamber (s.a.)'ın şiddetle menettiği BİD'ATTIR. 2- Bilhassa evlerde okunan mevlidler dolayısıyla İslam'ın menettiği bazı fiil ve davranışlar meydana gelmektedir. 3- Mevlid arasında zikir, dua, Kur'an okumak gibi ibadetler vardır; fakat bunları profesyonel kişiler para mukabilinde yaptıkları için hem sevap hasıl olmaz, hem de alan veren günahkar olur. 4- Bu Bid'at yaygın hale geldiği için, geçmişlerimiz namına yapmamız Sünnet olan ibadet ve hayırların yerini almış, onlara mani olmuş, onları unutturmuştur. Gerek Hz. Peygamber'in doğum gecesi ve gerekse başka zamanlarda her Müslüman mevlid kasidelerinden birini alıp okuyabilir. Bu okuyuştan ilahi ve Peygamberi aşk, feyiz ev bereket hasıl olur. Zaten bunları yazanlar da "para ile ölülerin ruhuna okunsun" diye değil, herkes okusun, Peygamberini tanısın, sevsin, ona aşkla bağlansın diye yazmışlardır....Bu nevi yazılara iki sebeple aksülamel vaki olur, itiraz edilir : 1-Öteden beri böylece devam ettiği ve kimsenin çıkıp da aksini söylemediği için. 2---Bazı zümrelerin menfaatlerine dokunduğu için. İşte böyle düşünen ve söyleyen din kardeşlerimize İbn Abidin (Rh.a.)'nin şu sözlerini nakletmekle iktifa edeceğiz. Böyle yapıla geldiği, teamül ve örf halini aldığı iddiası karşısında merhum diyor ki: "İnsanlar öteden beri şunlara alışmış, adet edinmiştir : a-) Ambalajı içinde mal satıp; (tahmini) darasını düşmek. b-) ...Fasid alış-verişler. c-) Gıybet ve birçok fısk nevileri. d-) Camilerin kıble duvarlarını süsleme. e-) Cenazeyi taşırken yüksek sesle zikretme. f-) Ramazan gecelerinde lüzumundan fazla kandil ve mum yakma ( Allame el-Bağanı'nın Mülteka Şerhinde naklettiğine göre dört mezhepden alimler bunun HARAM olduğuna fetva vermişlerdir, halbuki halk bunu dinin şiarlarından biri olarak kabul eder.) g-) Minarelerden mevlidler okutma -ki bunu ibadet telakki ederler, hastalarının şifayab olması, kayıplarının dönmesi için adarlar, sevabını hz.Peygamber'in ruhuna hediye ederler. Halbuki BU MÜZİK VE EĞLENCEDEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR. Abdü'l-gani en-Nablusi bu sebeple müezzinlerin fasık olduklarını, vaktin girdiğine dair haberlerine itimad edilemeyeceğini zikretmiştir. Eğer insanların alıştıkları ve ibadet telakki ettikleri bu -meşru olmayan- işleri sayıp döksek maksaddan dışarı çıkarız. Hasılı DİNİN KENDİ GİTMİŞ ADI KALMIŞTIR...EĞER SENİN MUASIRIN HANEFİ MÜFTÜLER BUNLARDAN BAZILARININ CAİZ OLDUĞUNA FETVA VERİYORLAR, BUNLAR BİR ŞEYE DAYANMIYORLAR MI? DERSEN BENDE DERİM Kİ ""EVET, FETVA VERİYORLAR FAKAT NEYE DAYANDIKLARINI SORSAN, ONLARDA YERYÜZÜNÜN DOĞUSUNU VE BATISINI ARASALAR SAĞLAM BİR DAYANAK BULAMAYACAKLARDIR."....( Prof. Dr. Hayreddin Karaman İslam Işığında Günün Meseleleri, C/1, sh:120-124.Kalem Yay. 1978. İst. İbn Abidin (Rh.a.) merhumdan naklen.)

5--M E V L İ D


"Resulullah (s.a.v.)'ın doğumunu ve hayatını medh eden ve sena eden, "MEVLİD" adını taşıyan çok eser kaleme alınmıştır. Bu eserler daha sonra, mevlid merasimlerinde, mevlidhanlar tarafından teganni ile okunmaya başlanmıştır. Bunların Türkçe'de en meşhur olanı Süleyman Çelebi`nin "Vesiletü'n-Necat" adındaki mevlididir. Ancak, Süleyman Çelebi hakkında kaynaklarda pek fazla bir bilgi yoktur. Onun, Yıldırım Beyazıt zamanında Divan-u Hümayun Hocası olduğu, sonra da Bursa Ulu camiine imam tayin edildiği bilinmektedir......... İlk zamanlar, sırf Resulullah (s.a.v.)'in doğduğu zaman ve sadece camilerde okunan mevlid, sonraları para karşılığında hanendeler tarafından rasgele zamanlarda okunur olmuştur. Kandil gecelerinde, ölülerin ardından; kırkıncı, elli ikinci gecelerinde, sene-i devriyelerinde de mevlidler okunmaya başlanmıştır. Mevlid metinlerini kaleme alanlar, hiçbir zaman hanendeler tarafından camilerde, makamlı bir şekilde, ibadet yapıyor süsü verilerek türkü, şarkı söyler gibi okunmasını akıllarına getirmemişlerdir. Yalnızca Peygamber'e olan aşırı sevgileri onları, onun hatırasını canlı tutmak için bu tür eserleri yazmaya sevk etmiştir. Mevlidler, dinde olmadığı halde varmış gibi, ibadet çeşitleri arasına katılmıştır. Bundan dolayı, mevlid merasimleri düzenlemek ve mevlid okumak bir BİD'ATTIR. Hatta İslam'da olmayan, ölünün kırkıncı, elli ikinci gecelerinde okunması İslam'la ilgili olmayan bir merasim ve ibadet şekli ile icra edilmesi HARAMDIR........ Mevlid okumak, halk arasında büyük bir ibadet olarak kabul edilmekte, ölülerin ruhu için mevlidler okutularak, onların günahlarının bağışlanacağı zannedilmektedir. Halkın cehaletinden ve yanlış itikadlarından istifade eden mevlid okuyucuları, bir piyasa oluşturarak, bunu ticari bir çıkar aracı yapmışlardır.... Böyle bir olaya sebep olan herkes dinen sorumludur. Merasimlerde mevlid okunmasının vazgeçilmez bir adet haline gelişinin sakıncalarından biri de, netice olarak insan kelamı bir şiir olan bu metinlerin, okunması ve dinlenilmesi ibadet olan Kur'an ile eşdeğerde görülmeğe ve değerlendirilmeğe başlanılması tehlikesidir." (Şamil İslam Ansiklopedisi, Mevlid Maddesi, C/5, sh: 228-229. Nisan-2000 ) Yukarıda isimlerini verdiğimiz alimler, Ehl-i Sünnet Velcemaat Mezhebine bağlı alimlerdir. İsimlerini verdiğimiz kitaplar da Ehl-i Sünnet Velcemaat mezhebine bağlı alimlerin kaleme aldıkları muteber kitaplardır. Alimlerimizin adı geçen kitaplarında yazılı olan malumatı olduğu gibi sizlere aktarmaya çalıştık. Kendimiz herhangi bir ilavede bulunmadık. Ehl-i Sünnet alimlerinin beyanlarını okuduktan sonra özet ve sonuç olarak şunları diyebiliriz: 1--Yapılan bir amelin ibadet mi, münkerat mı olup olmadığını anlamak için şer'i delillere bakmamız lazımdır. 2-- Yüce Dinimize göre Şer'i delillerimiz dörttür. 1-Kitap 2-Sünnet 3-İcma-i Ümmet 4-Kıyas-ı Fukahadır. (Asıl) 3-Yüce İslam Dinine göre merasimle, toplu halde "MEVLİD" okumak veya okutmak Şer'i delillerin hiçbirisinde yoktur. Yani mevlid okumak veya okutmak ne farz, ne vacip, ne Sünnet, ne de müstehaptır. Peki ya nedir? Bid'attır. Bid'attan da başka bir şey değildir. Ehl-i Sünnet ulemasının tamamı ölüler için Mevlid okumanın veya okutmanın "BİD'AT" olduğunda ittifak etmişlerdir. 4-Demek ki, "ÖLÜLER İÇİN MEVLİD OKUMANIN VEYA OKUTMANIN DİNDEKİ YERİ BİD'ATTIR" Öyleyse Bid'at nedir? Onun cevabını da Kainatın Efendisi Hz. Muhammed (sav) Efendimizden dinleyelim : "Kendisine uyulacak şey sadece ikidir: Sözlerin en güzeli Allah'ın kelamı, yolların en güzeli Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yoludur. Dikkat ediniz ki, Dinde sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Zira işlerin en şerlisi sonradan uydurulandır. Her sonradan uydurulan şey Bid'attır. Her Bid'at ise sapıklıktır." Allah'ın Rasülü Başka bir Hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuşlardır: "Aziz ve celil olan Allah, Bid'at sahibinin namaz, oruç, sadaka, Hac, umre, Cihad, farz ve nafile hiçbir ibadetini kabul etmez. Kılın hamurdan çıktığı gibi (Bid'at sahibi de) İslam'dan çıkar."(İbni Mace, Mukaddime, sh:7) Alimlerimizin Bir kısmı mevlid merasimleri için mekruhtur derken bir kısmı da Tahrimen mekruh olduğunu söylemişlerdir. 5-Mevlid okutmak için harcanan paralar bazı hayır müesseselerine, yahut dünyanın çeşitli beldelerinde ehl-i küfre karşı cihad eden mücahidlere tasadduk edilecek olursa çok daha isabetli olunmuş ve çok daha faziletli hayırlarda bulunulmuş olur...................................

                     MEVLİD   OKUMA   VE   OKUTMA 

       Mevlidi şerif bilindiği gibi Hz.muhammed Mustafa s.a.v. efendimize hürmeten yazılmış bir noktada peygamberimizi bize en güzel yönleriyle tanıtmaya çalışan bir şiirdir. Süleyman Çelebiye kadar  bir çok mevlid eserleri yazılmıştır. Fakat hiç biri onunki kadar meşhur olmamıştır.

Mevlid merasimi ilk defa  Gulatı Şianın hakim olduğu Fatımı devletinde görülmüştür. Fatımiler Resuli Ekremin doğum gecesi dışında Hz.Ali'nin ve ehli Beytin doğum günlerinde de merasim yapmayı ihdar edinmişlerdir.

Ehl-i Sünnetin müçtehid imamları  mevlidin bidat olduğu hususunda  fikir birliğindedirler. Ibni Abidin, mevlit, müzik ve eğlenceden başka bir şey değildir diyor.

Mevlid, ölülerin arkasından bir ibadet maksadıyla veya onu kurtarıcı bir reçete olarak sunulmaktadır. Bir kere mevlid ne Kur'anda, ne de sünnettte mevcuttur. Peygamberimizden yıllarca sonra yazılmış bir eserdir. Peygamberimizi methetmek gayesiyle yazılmıştır. Kişi elbette mevlit okutabilir, okuyabilir. Ancak kişi bunu bir din olarak görmemelidir.

Günümüzde mevlidin nasıl okutulduğu veya niçin okutulduğu ortadadır. Tek gaye vardır. o da mevlit okutmakla geşmiş ölülerin ruhlarını yad etmek onları kabir azabından kurtarabilmek onlara karşı görevlerini yerine getirdiklerini zannetmek. Halbu ki işte burada doğru düşünmemiz lazım.

Bu konuda,

  • İmam Şerani, "Son zamanlarda zuhur eden büyük bidatlardan biri de, ibadet diye üzerine düştükleri mevlit cemiyetleridir."

  • Ibni Abiidn,"Ölüleri hayırla yad etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattır. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.

     Sonuç olarak, mevlid, Peygamber Efendimiz'in halini ve kemalini dile getiren bir manzume olarak, orada Kur'an-ı Kerim okunmaya ve salevat-ı şerife getirmeye vesile olabilmektedir. Ama mevlidi bir ibadet gibi yapmak hoş bir şey değildir. Hele bugünkü okunuş şekliyle mevlid, kazanç vesilesi ve meslek haline getirilmiş ve pazarl