|
|
Allah (c.c.)’ın Kur’an’ı Kerim’inde bildirdiği, Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in
tarif ettiği
insanoğluna mahsus nefis yedi kısımdır.
Bunlar: a- Nefsi
Emmare b- Nefsi
Levvame c- Nefsi
Mutmainne d- Nefsi
Safiyye (Kamile)
e- Nefsi Merdiyye’dir. f-
Nefsi Melhime
g- nefsi Raziye
|
 |
|
|
HEKİMOĞLU İSMAİL |
|
Nefis
İnsan dünyaya gelir gelmez SEÇMEYE başlar. Anne sütünü emer, meyve suyunu
içmek istemez. Altı kirlenince ağlar, istemediği hallerden kurtulmak ister, anne de bunu anlar, meşgul
olur.
Çocuk büyüdükçe SEÇME işi iyice ortaya çıkar, şu oyuncağı beğenir,
bunu beğenmez... Şu gömleği ister, öbürünü istemez. Bu hal, yiyip, içmekte kendini iyice gösterir. Demek ki
insan dünyaya geldiği andan itibaren organlarının emrindedir. Buna “içgüdü” diyebilirsiniz, eskiler
de “Nefs–i emmare” demiş.
Organların emrine uyan insan, kuş gibi, koyun gibi hareket eder. Fakat hayvanların
kabiliyeti sınırlı olduğundan onların faydası da, zararı da sınırlıdır.
Allah, insana sınırsız kabiliyet verdiğinden, insanın keşifleri, icatları sınırsız
olduğu gibi, elindeki imkanlarla sınırsız kötülükler yapabilir. Yani insanın yapısı kötülük
yapmaya uygundur. Eğer insan bu halinde bırakılmış olsaydı dünya hayvanat bahçesine dönerdi.
Dünyayı hayvanat bahçesine döndürmek istemeyen Allah, memeli hayvanlar sınıfından olan insanı, davranış
biçimiyle de insan yapmak isteyen Allah, din göndermiş ki, insan her türlü kötülüğü terk etsin, her türlü iyiliği
yapsın.
Konumuz NEFİS idi. İnsan, organlarının emrine uyarsa nefsine uymuştur.
Yine insan, organlarının emrine değil de İslam’ın emrine uyarsa nefsini ıslah etmiştir.
Nefsin ıslahında en önemli mesele başkalarına zarar vermemektir.
İçten gelen itmeler, içgüdüler, arzularımız, isteklerimiz bizi İslam dışına
sürüklerken, dıştan gelen çekmeler de bizi İslam’dan alıp götürebilir. Bir arkadaşın sigara
ikram etmesi veya düğünde iki kadeh içki, yahut kız arkadaş gibi, insana tesir eden çok unsurlar vardır.
Bunların en önemlisi zevklerimiz ve menfaatimizdir. Zevklerin sınırı yoktur, tek kadehle içkiye başlanır,
her geçen gün sarhoşun karısı, anası, babası, daha sonra çocuğu kadehlerde boğulmuş
gibi olur. İçki pek çok hayatı çürütmüştür, çürüyen hayat, etrafındakileri de çürütür. Hayatına zar
atan kumarbazlar masadan ağlayarak kalkmıştır. Seksin zevkiyle uçanlar erimiş, bitmiş, tükenmiştir.
Zevkini helal daireye çekemeyenler, haram dairede dünyayı, insanların başına zindan etmiştir. Menfaat
bundan daha korkunçtur. Zevkine tabi olanın paraya ihtiyacı var, buradan anlıyoruz ki bir fakir çorba, ekmekle
geçinirken zevkine ve menfaatine tabi olanlara milyarlar yetmiyor, trilyonları alıp götürüyorlar. Fakir fukaranın
hakkını yiyen bu insanların vicdanı avcının köpeğine dönmüştür. Kısacası
zevkini ve menfaatini helal daireye çeken Müslümanlar dünyayı cennet edebilir.
h.ismail@zaman.com.tr
|
|
 | |
:hz. osman buyurdu ki : altı kişiye şaşarım
1-ölümü bilip te gülen gülen kimseye ,
2-dünyanın geçici oldugunu bilip te ona baglanan kimseye
3-hesabını vercegini bildigi halde ,helal haram demeden mal toplıyana.
4-cehennem ateşini bilip de günah işliyene.
5-ALLAHÜ TEALANIN varlıgına inanıp da ,ondan başkasından medet umana
6-cennetin varlıgına iannaıp da, dünyada rahat huzur arayana.
HZ.MUHAMMED s.a.v efendimiz buyurdu ki:yedi şey ,yedi şeye doymaz
1-göz bakmaya,
2-yer yagmura
3-alim ,ilme
4-sual soran sual sormaya
5-gözü aç aolan mal toplamaya,
6-deniz suya
7-ateş oduna.
:yedi mükafat:
hazret-i ömer buyurdu ki:
yedi şey i terkeden ,yedi şey ile mükafatlandırılır.
1-fazla konuşmayı terk eden , hikmet sahibi olmakla.
2-saga sola fazla bakmıyan, kalb huzuru ile
3-fazla yemegi terk eden , ibadet lezzetiyle
4-fazla gülmeyi terk eden , heybet ile
5-mizahı terk eden , izzet ile
6-dünya sevgisini terk eden ,ahiret sevgisiyle
7-başkalarının ayıplarını araştırmayı terk eden,nefsinin ayıplarını
ıslah etmekle.
:evliyanın alameti:
hazret-i osman buyurdu ki:
evliyanın beş alameti vardır:
1.kalbi korku ile beraberdir.
2-dilinden hamd ve sena eksik olmaz.
3-iki gözünden gözyaşı eksik olmaz.
4-cenab-ı hakkın rızasına tam teslim olmuştur.
5-dünyayı terk ederek, CENAB-I HAKKIN rızasını arzu eder.
:hataların
anası üçtür:
PEYGEMBER EFENDİMİZ S.A.V. BUYURDU Kİ:
hataların anası üçtür:
1.kibir. 2.hased 3.hırs.
bu üçünden şu altı şey meydana gelir:
1. fazla yemek , 2. fazla uyku 3. rahata düşkünlük
4. mal sevgisi 5. övülmeyi sevmek, 6.başkanlık sevgisi
:heybet azalır:
hazret-i ömer buyurdu ki:
1.gülmesi çok olanın heybeti azalır.
2.insanları küçümsiyeni , insanlar küçümser,
3-birşeyi çok yapan o şeyle çok tanınır.
4-çok konuşanın hatası da çok olur.
5-hatası çok olanın hayası çok olur.
6-hayası azalanın iffeti azalır.
7-iffeti az olanın hayası az olur.
:üç şey sıkıntı ve üzüntüyü giderir:
1.her zaman ALLAH U TEALAYI anmak , hatırlamak
2.cenab-ı hakkın dostları ,yani alim ile evliyalar ile birlikte olmak.
3-hikmet sahibi kimselerin sözlerini dinlemek
:hz.ömer buyurdu ki:
1.bütün dostları gezdim ve gördüm,dili tutmaktan daha iyi bir dost göremedim.
2-her çeşit elbiseyi gördüm,iffet ve sakınmaktan daha iyi elbise görmedim.
3-bütün malları gördüm. kanaattan daha iyi mal görmedim.
4-her çeşit yemegi gördüm, tattım, sabırdan lezzetlisini görmedim.
5-bütün iyilikleri gördüm,tattım, nasihattan iyisini görmedim.
:unutulan beş şeyler:
hz.Muhammed s.a.v. efendimiz buyurdu ki:
bir zaman gelecek ümmetim beş şeyi sevecek beş şeyi de
unutacaktır: bunlardan dördü şöyle:
1-dünyayı severler ahireti unuturlar.
2-geniş evleri severler,kabirleri unuturlar.
3-malı severler,hesabını unuturlar.
4-nefislerini severler ,allah ü tealayı unuturlar.
onlar benden uzak, ben de onlzrdan uzagım.
ALLAH U TEALA her kime beş şey verirse onun için beş şey
daha hazırlar:
1-şükrü verir, fazlasını hazırlar.
2-dua yı verir, kabulünü hazırlar.
3-tevbeyi evrir, kabulünü hazırlar.
4-istigfarı verir, kabulünü hazırlar.
5-sadakayı vermeyi ihsan eder, kabulünü hazırlar.
:aydınlatan
beş şey:
hazret-i ebubekir buyurdu ki:
karanlık beş şeydedir. bunun aydınlanması da beş şeydedir.
1-dünyayı sevmek karanlıktır,takva bunun meşalesidir.
2-günah işlemek zulümdür,tevbesi ise meşalesidir.
3-kabir karanlıktır.'' LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMED
ÜN RESULÜLLAH'' demek bunun meşalesidir.
4-ahiret karanlıktır iyi ameller onun meşalesidir.
5-sırat köprüsü karanlıktır, ahiret e yakinen inanmak onun meşalesidir.
HAZRET-İ
ÖMER buyurdu ki:
gaybdan haber vermiş gibi olmasa,beş kimsenin cennet ehli olduklarına şehadet ederdim:
1-çoluk çocuk sahibi oldugu halde , halinden şikayetçi olmıyan fakir,
2-kocası kendisinden razı olan kadın.
3-mehrini kocasına hediye eden kadın .
4-ana-babasının kendisinden razı oldugu kimse.
5-işledigi günahtan tevbe den kimse.
ALLAHIN ARSLANI VE EVLİYALAR SULTANI
HZ. ALİ BUYURDULAR Kİ:
dört türlü huy olmasaydı insanların hepsi salih kul olurdu:
1-cahil oldugu halde ,ilim talep etmemek.
2-dünya malına düşkün olmak
3-ihtiyacından fazla malı oldugu halde cimrilik etmek.
4-riyakarlık ,her işte kendi işini begenmek.
:DÜNYA VE AHİRET SELAMETİ İÇİN:
ABDULLAH BİN AMR BİN AS HAZRETLERİ buyurdular:
beş şey kimde bulunursa dünya ve ahirette mesut olur:
1-''la ilahe illallah muhammedün resulullah '' kelimesini dilden düşürmemek.
2-bir belaya düçar oldugunda ,''inna lillah ve inna ileyhi raciun.'' ve, vela havle vela kuvvete illa billahil- aliyyil
azim.''demek
3-bir nimet verildiginde,ni'mete şükür için ''elhamdulillahi rabbil alemin '' demek.
4-bir şeye başlarken ,''bismillahirrahmanirrahim'' demek.
5-bir günah işlediginde,''estagfirullah el azime ve etübü ileyh'' demek.
HZ.MUHAMMED S.A.V. BUYURDU Kİ:
beş şey gelmeden önce ,beş şeyin kıymetini bil!
1-ihtiyarlamadan önce gençligin
2-hastalıga yakalanmadan önce gençligin
3-fakirlige düçar olmadan önce, zenginligin
4-ölümden önce hayatın,
5-meşguliyetinden önce ,boş vakitlerin.
:HZ.ALİ EFENDİMİZE YAHUDİLERİN SORULARI:
yahudi hahamları hz.ali' ye (R.A) dediler ki:
bize şunlardan heber ver: göklerden büyük olan, yeryüzünden geniş olan,ateşten daha yakıcı
olan ,rüzgardan daha süratli olan ,deniz ve ondan daha zengin olan ,taştan daha katı olan,bizim görüp ALLAH IN görmek
istemedigi , yanlız ALLAH için olan, bizim ile ALLAH arasında olan şey nedir?
beygir kişnediginde ,deve ve sıgır bagırdıgında ,merkep anırdıgında,
koyun melediginde,köpek havladıgında,tilki bagırdıgında,kedi miyav ladıgında ,aslan
kükrediginde,kartalın ve karganın bagırmalarında,güvercin ötmesinde,kurbaganın bagırmasında,diger
kuşların ötmelerinde,horozun ötmesinde,tavugun bagırmasında,ateşin
kıvılcımlaşıp parlamasında,,rüzgarın esmesinde,suyun akmasında,
yerin yeşermesinde,gögün bulutmasında,denizin dalgalanmasında,güneşin ışık vermesinde,ve
ayın parlak olmasındasebep nedir? bunlardan ve hz. muhammed a.s ın kaç ismi oldugunu,kur'an a niçin
kur' an dendigini,insan kıyafetlerinden çıkanların kaç tane olduklarını
,niçin insan şeklinden hayvan şekline çevrildiklerini bize söyle.eger bunlara cevap verebilirsen ,senin hak
din üzere oldugunu ikrar ve itiraf ederiz.eger cevap veremzsen senin batıl üzere bulunduguna karar veririz.
HZ .ALİ.(R.A) ONLARA ŞÖYLE DER:
bende ilimden altmuış kapı vardır.o kapıların her biri bin denk kapıya
muhtaçtır.bana isteklerinizi sorun.cevabını alırsınız.çünkü sizin sorularınıza
cevep vermek benim için kolaydır.''vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil, azim '' der ve şöyle cevap verir:
gökten büyük olan ALLAH Ü TEALA'YA karşı yalan söyleyip iftira etmektir. yeryüzünden geniş olan hak olandır
ateşten daha fazla yakıcı olan ,bütün dünya malını toplamaya haris olan kalb dir.rüzgardan
daha süratli olan ,mazlumun bedduasıdır.denizden daha zengin olan kanaatkar olan kalbdir.taştan
daha katı olan,facir ve fasık olan kalbdir.bizim görüp
ALLAH'IN görmek istemedigi kafirin yüzü ve amelidir.yanlız ALLAH için olan,ruhtur. yanlız bizim için olan şeyde
kendi amelimizdir.bizimle ALLAH arasında olan ise,bizden dua ALLAH tan da kabul etmektir.
atlar ''ey ALLAH ımız ,müslümanları aziz,kafirleri zelil kıl'' der. deve ise:''yiyecegi olmayıp
suküt eden, nasıl suküt eder diye teaccüp ediyorum.''der sıgır ise''ey gafil ,meşgul
olman için sana ölüm yeter.ey
gaafil az bir zaman sonra gidicisin.ey gafil ahiret'e gönder-
digin herşey meydana konacaktır..ey gafil yapmış oldugun her şeyle yarın karşılaşacaksın.:''der.merkeb
ise ''ey ALLAH IM ,noksan tartana ve onun kazancına lanet et'' koyun''ey ölüm ne kadar acı , ne kadar
korkunç ne kadar istenmez bir şeysin,ey adem oglu ne kadar gaflet içindesin,seni böyle gaflete düşüren
nedir:'' der. köpek ise
''ey ALLAH IM ,ben herşeyden mahrumum. bana merhamet edene
sen merhamet et.'' der.tilki ise:''ey rızıkları taksim eden,taksimde bana
verdigine beni kanaatkar kıl''.der. kedi ise tevrattan on ayet okur.
arslan :''ey katı kayaların kendisine boyun egdigi YÜCE ALLAH 'IM
,beni gece gündüz sana isyan edenlere musallat kıl.''der. kartal ise:''
diledigin kadar yaşa,çünkü sen muhakkak öleceksin.diledigin kadar
mal topla, çünkü onu mutlaka terk edeceksin.diledigini sev.çünkü sen ondan mutlaka ayrılacaksın.''der. karga
ise:'' ey ümmetler toplulugu ,
nimetlerin zail olmasından sakının.ey ümmetler toplulugu azabın gelmesinden korunun.''der. hid'e
adındaki kuş ise:''insanlardan uzak
kalmak akıllı olan kimse için ünsiyettir.''ser. güvercin :''sizi ziyaret
etmeyenleri ziyaret ediniz,size zulmedenleri af ediniz,size bir şey vermeyene veriniz. sizinle dargın olanla
konuşun ki cennet sizin meskeniniz olsun.''der. kurbaga da:''denizde olanların kendisini tesbih
ettigi ALLAH noksan sıfatlardan münezzehtir.dag başında bulunanların
kendisini tesbih ettigi ALLAH ' TESBİH ederim. sahralarda bulunanlar
ın ,dudak ve dil sahipleri olanların tesbih ettikleri ALLAH ' tesbih
ederim.''der . hüdhüd :''ey rabbim !kendime zulmettim, beni bagışla
.çünkü günahları bagışlayan ancak sensin.''der.digerkuşlardan bazıları
:RAHMAN olan ALLAH arşın üstünün sahibidir.,bütün mülk onundur.'
der.bazısı ise ''ey ALLAH 'IM HAZRET-İ MUHAMMED 'e (S.A.V)
bugz edene lanet et .''derler. serçe ise şöyle der:''ey
gizli konuşulanları bilen ,hastalık ve belaların kaşifi olan ALLAH 'IM ,beni zekatını
vermeyenlerin ekinlerine musallat kıl.''der. bülbül: ''ALLAH 'ın nimetine şükr ettim.çünkü o bana dünyada bir
hurma'
yı yeterli kıldı.''horoz ise:
''SUBBUHUN KUDDÜSÜN RABBÜL-MELAİKETİ VER-RUH.
ey gafiller , ALLAH'I ZİKR ediniz.der
tavuk ise:''ey ALLAH'ım sen haksın ,senin va'din
de haktır.''der. ateş ise ey ALLAH IM cehennem ateşinden sana sıgınırım.''diye ALLAH'a niyazda
bulunur.
dünya ve ahiret hayatı
dünya ve ahiret hayatınındegerlendirilmesi ,insanların inançlarıve hayat felsefelerine göre farklılık arz eder.
yaşamı,duyu organlarının algılayabildigi eşya
ile sınırlayıp bunların dışındakilere deger
vermeyen anlayış.(necm29) buanlayışın tersine tamamen
kendini dünya nimetlerinen soyutlayan insanlardır.
dinimize göre dünya, iman ve salih amel ; ahiret ise hesap ve adalet yeridir. ahiretteki
hesap ,bu dünyadaki nimetlerin kullanılış biçiminden olacaktır.(kehf,45-46)
insana,dünya ve ahiretten istedigini tercih etme hakkı verilmiştir.(şura,20)
ancak her iki dünya mutlulugunu birden arzulamanın ,allah'ın iradesine daha uygun oldugu şöyle ifade
edilmektedir: '' onlardan bir kısmı da: ey rabbimiz ! bize dünyada da iyilik ver ,ahirettede iyilik ver.
bizi cehennem azabından koru! derler.!! (bakara,201)
dünya fanidir ama degersiz degildir.ahiret ise ebedidir.
dünya ,ahiretin ekenegidir. ahiret, bu dünyadaki yaşam tarzına göre degerlendirilecektir.dolayısıyla
dünya nimetleri bir amaç degil,ahiret için bir araçtır : '' Allah'ın
sana verdiginden (o'nun yolunda harcayarak)
ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma Allah
sana ihsan ettigi gibi,sen de(insanlara)iyilik et...'' (kasas,77)
oruç
oruç tutmanın dinimizde çok önemli bir yeri vardır.islam'ın beş şartlarından birisidir.insanın
nefsini en fazla terbiye etme özelligine sahiptir.şuurlu bir şekilde oruç tutan kimsedilini kötü sözlerden koruyacak,ruhunun
derinliklerinde onun manevi havasını hissedecek,kötü arzu ve isteklerden uzaklaşıp meleklere has bir sıfatta
Allah a yaklaşacaktır.
oruç riya ve gösterişi olmayan bir ibadettir. Allah tan başka
hiç kimse,başkasının oruçlu olup olmadıgını bilemez.namaz,
hac ve zekat gibi ibadetlerde her zaman riya endişesi vardır.çünkü onların yapılış
biçimleri insanların görecegi ve haberdar olacagı şekildedir.oysa oruç tamamen gizlive insanın iç dünyasında
gerçekleşen kalbe taalluk eden bir
ibadettir.
cenab-ı hak,bir kudsi hadiste ''oruçlu kimse benim rızam için yemesini,içmesini,cinsi arzusunu bırakmıştır.oruç
dogrudan dogruya bana edilen(riya karışmayan) bir ibadettir
onun (sayısız) ecrini de dogrudan dogruya ben veririm,
halbukibaşka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir.(tecrid-i sarih ter.,6.c.,897 nolu haids)
islam da yapılan ibadetler için 10 ile 700 arasında sevap verilecegi bilinmektedir.ancak cenab-ı
hak ,orucu bu özelligi
sebebiyledir ki,bunun dışında tutumuş,takdir olunan sevabın ancak kendisi tarafından bilinecek
kadar çok oldugunu işaret etmiştir.
oruç niyet edilerek tan yerinin agarmaya başlamasından (yani imsak vaktinden) itibaren güneş kararıncaya
kadar yememek,içmemek ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle
yerine getirilen bir ibadettir. orucun fazileti bakara suresinin
183.ayeti kerimesiyle ''ey iman edenler ! oruç sizden önceki-
lere farz kılndıgı gibi sizlere de farz kılındı. ta ki korunasınız.
'bildirilmiş,yine aynı surenin 185.ayetinde ;sizden kim bu aya
(ramazan a )erişirse oruç tutsun.''buyrularak bu ibadetin yerine getirilmesi cenab- ı hak tarafından emredilmiştir.
müslüman olan ve ergenlik çagına gelmiş olan her müslüman için oruç tutmak farz dır.sevgili peygamberimiz
de bir hadis- şeriflerinde ;kim inanarak ve mükafatını allah tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa,geçmiş
günahları bagışlanır.'' (riyazu's-salihin,c.2,s.489) buyurarak cenab-ı hakkın rızasını
kazanacagımızı bizlere müjdelemiştir.
bizler için pek çok hikmet ve faydaları olan oruç ibadetinin
çeşitleri ise şunlardır;
1-farz olan oruçlar:ramazan'da tutulan oruç,ramazanda tutulamayan orucu başka günlerde kaza ederek tutulan orucve
keffaret orucu.
2-vacip olan oruçlar: adak oruçları ,bozulan nafile oruçları
kaza ederk tutulan oruç.
3-sünnet olan oruçlar:muharrem ayının 9'uncu ile 10'uncu
günü veya 10 ve 11'inci günleri tutulan oruçlar.
4-müstehab olan oruçlar.
5-mekruh olan oruçlar :
a)tenzihen mekruh olan oruçlar,
b)tahrimen mekruh olan oruçlar.
orucun
farz oluşu
oruç,peygamberimizin hicretinden birbuçuksene sonra şaban
ayının onuncu günü farz kılınmış olup,islamın beş şartından
birisidir.
orucun farz kılındıgını bildiren ayetler ise şunlardır:
'' ey iman edenler ,allah a karşı gelmekten sakınmanız için oruç,sizden öncekilere farz kılındıgı
gibi ,size de farz kılındı.
oruç sayılı günlerdir.sizden kim hasta,ya da yolculukta olursa,tutamadıgı günler sayısınca
başka günlerde oruç tutar
oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksulu doyuracak fidye verir
bununla birlikte ,gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse),o kendisi için daha hayırlıdır.eger
bilirse
niz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.''(bakara183-184)
ramazan orucu,ergenlik çagına ulaşmış,akıllı her müslüman'
a farzoldugu bu ayet-i kerime ile bildirilmiştir. bu sebepledir
, ki mazeretsiz olarak bu ayda oruç tutmayanlar büyük günah işlemişler olurlar.orucu tutanayacak kadar yaşlı
olanlar ya da iyileşemez hastalar bu sebeple oruç tutmazlar
ve bu oruçlarını da ileride kaza edebilme imkanı olmadıgı
anlaşılırsa oruçsuz geçen her gün için bir fidye sadakası verirler.fidye tıpkı fıtır
sadakası gibidir.bir fakiri bir gün doyurmak ya da bunun bedelini vermektir.buna da imkanları yeterli degilse,affedilmesi
için allah tan af ve magfiretini niyaz ederler.oruç tutup,dini ibadetini yerine getiren bir insana saygılı davranmak
gerekir..oruç tutanın karşısında alay edici,onu tahrik edici şekilde yiyip-içmek saygı
kurallarının dışındadır.ayrıca insanlara din ve vicdan hürriyeti verilmiştir.herkes dininin
gereklerini yerine getirmekte özgürdür.
:ne ekersen onu biçersin:
kur'an-ı kerim'de : artık kim zerre agırlıgınca bir hayır
işlerse onun mükafatını görecektir.kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse
onun
cezasını görecektir..''(zilzal,7-8) buyrulmuştur.insanlar ,güzelve faydalı işler
yapmalı.kötü işlerden uzak durmalıdır.çünkü herkes çalışmasının
,ortaya koydugu işlerin karşılıgını eksiksiz olarak alacak,en ufak bir haksızlıga
maruz bırakılmayacaktır.çalışmayanlar da hiçbir şey kazanmayacaklardır.
yüce Allah ,''insan için ancak çalıştıgı vardır.şüphesiz onun
çalışması ileride görülecektir.sonra çalışmasının karşılıgı
kendisine tastamam verilecektir.''(necm,39-41)buyurmuştur.öyleyse elimizden geldigince çalışmalı ve emegimizin
karşılıgını beklemeliyiz,çünkü tarih
de bize gösteriyor ki; milletler çalıştıklarının karşılıgını
almışlardır.
:orucun maddi ve manevi faydalar:Allah'ın her emrinde oldugu gibi oruç ibadetinde de pek çok hikmetler ,bizim için
maddi ve manevi birçok faydalar vardır.bizler allah'ın rızası için oruç tutmaklaberaber.orucun
sagladıgı faydalı da bilmek ve degerlendirmek
durumundayız.
!!oruç tutunuz ,sıhhat bulursunuz.'' (keşfu'l-hafa,c:2, s:33) buyuran
sevgili peygamberimiz ,orucun saglıgımız yönünden de önemli bir ibadet oldugunu belirtmiştir. dünyaca
ünlü nobel tıp ödülünü 1940 yılında kazanan meşhur bilim adamı dr.alexis carrel ''L' hamme ,coat
inconna''adlı eserinde;''oruç sırasında organizmalarda depo edilmiş besin maddelerinin harcandıgını,sonradan
bunların yerine yenilerinin geldigini,böylece bütün vücutta bir yenilenme oldugunu anlatır,orucun saglık bakımından
çok faydalı oldugunu'' söyler.
profesör pierre moulin (pier mulen)de orucun faydalıkonusunda şunları söylüyor:
islam dünyasının en yararlı kurumlarından biri oruçtur.oruç,bedenin hem fiziksel,hem ruhsal dinleyişidir.dokuları
temizler; birikmiş toksinleri,zehirleri atar.müslümanlar heryıl bir ay bedenlerini dinlendirirler.böylece vucüt
doku ve organlardaki zehirleri atar,beden dinlenir.''oruç tutmanın bazı hastalıklara iyi gelmedigi ilgilerce
söylenmekle birlikte ,acaba günümüzde tıp,açlık hastalıklarıyla mı yoksa
tokluk hastalıklarıyla mı daha çok ugraşıyor,sorusu,gerçekten üzerinde
düşünülmeye ,durulmayave araştırılmaya deger bir husus degil mi?
orucun bir çok maddi ve manevi faydası olmasından daha ziyade,müslümanlar için önemli
olan allah katında saglayacagı kazançtır.
:ÇOCUKLARA ORUCU ALIŞTIRALIM:
aile yuvasının mutluluk kaynagı olan çocuk,anne ve babaya
ALLAH ın bir emanetidir.bu nedenle anne ve baba çocuklar'
ının terbiyesinden hem ALLAH 'a karşı hem de topluma karşı sorumludur. s.a.v
der ki. hiç bir anne veya baba çocuguna islami bir terbiyeden daha üstün bir hediye vrmiş olamaz. s.a.v ve
der ki yine hepiniz (yani anne ve baba veya yakınlar ,sorumlu olanlar vs...) birer çobansınız ve güttügünüz
sürüden mes'ul sunuz. bu sorumluluklardan bir tanesi de çocuklara dini ve ahlaki görevleri ögretmektir.
farz olan ibadetler ,ergenlik çagında başlar.ergenlikten önce ibadetleri yerine getirmeyen çocuk,herhangi
bir ceza
görmeyecektir.ancak çocukluk,ögrenme ve alışma devresidir.
bu yüzden farz degil diyerek ,çocukları ibadetlerin (orucun)
manevi havasından mahrum etmek dogru degildir.
rubiyye isimli sahabi bir hanım şöyle anlatmaktadır: '' bizler ,aşura günü oruç
tutulması yönünden peygamberimiz
den (s.a.v.) emir aldıktan sonra hemen oruç tutmaya başladı
k , hatta o gün çocuklarımıza da oruç tutturduk . oruçlu oldugumuz o günde çocuklardan herhengi birisi
yemek isteyecek olsa , hemen boyalı yünden yaptıgımız oyuncaklar'
dan eline vererek iftarakadar oyalanmasını saglardık.'' (buhari,savm,47)
çocuklarımızı oruca alıştırırken hoş görülü olup, onlara
peygamberimizin yaptıgı gibi sabır , sevgi ve şefkatle
yaklaşmalıyız. orucun hikmet ve faydalarını anlatarak onları oruç tutmaya özendirmeli
ve dayanabildikleri sürece oruç tutmalarında yardımcı olmalıyız. ama bunu yaparken
mükemmel yapmaları için baskı yapmamalı ve onların üzerinde bıkkınlık meydana getirmemeliyiz.
onları ibadetlere alıştırırken hz. muhammed s.a.v i örnek alıp
, torunları hz.hasan ile hz. hüseyin 'in peygamberimiz secdede iken sırtına oturup oynadıkları
ve bu yüzden secde
nin son derece uzadıgını ve peygamberimizin onları kıracak, ibadetten sogutacak bir davranışta
bulunmadıgı asla unutmamalıyız.
:ORUCUN DUYGULARA TESİRİ:
Ramazan ayı öyle bir mübarek aydır ki , gelişi ile islam aleminin manevi havası
degişmekte ve müslümanın ruhun
da olumlu degişiklikler meydana gelir. oruç tutan kimse ,sabretme,sıkıntılara göğüs germe ,açlık
ve susuzluga
dayanma ve nefse hakim olma melekesi kazanır. fakirlik ve yoksullugun ne demek oldugunu daha iyi anlar. şefkat
,
merhamet ,başkalarına iyilik etme ve insanlara faydalı olma gibi yüce duygular kazanır.
elindeki nimetlerinin kadrini bilir,israftan sakınmayı ögrenir.
oruç , kişinin iradesini güçlendirir.hayatında açlık nedir bilmeyen varlıklı
bir insan ,yoksulların çektigi açlık ve sıkıntı
yı ,ızdırabı geregi gibi hissedemez.fakat bu insan oruç tutarsa,açlıgın ne oldugunu bizzat
tatmış olur. böylece yokluk içinde kıvranan fakirlerin sıkıntılarını içinde duyarak
şefkat ve merhamet duyguları gelişir. bunun sonucu olarak
da fakirlere yardım elini uzatarak sıkıntılarını giderir,toplum
un huzur ve mutluluguna katkıda bulunur.orucun digerkamlalık hissine kuvvet kazandırdıgını
şu örnek ne güzel ortaya koymaktadır:
mısır'da yıllarca süren bir kıtlık olmuştu. o sırada
devletin hazinesi yusuf (a.s)'ın elinde idi. halk aç idi . hz. yusuf da bütün imkanlara sahip oldugu halde
karnını doyurmuyordu.neden böyle yaptıgı kendisine sorulunca,içinde yaşadıgı toplumun acılarını
yüreginde duyan bir sorumluluk anlayışı ile şu cevabı vermiştir: '' eger
ben tok olursam açların halini anlayamam,yoksullaru geregi
gibi düşünemem.'' (mirakatü'l-mefatih,II,492)
:sahur ve iftar vaktinin önemi:
islam'ın farzlarından olan oruç ibadeti fecrin doguşundan güneşin
batışına kadar geçen sürede eda edilir.bu süre bakara süresi 187 .ayet-i kerimede :''şafagın aydınlıgı
gecenin karanlıgından ayırt edilinceye
kadar yiyin için sonra da akşama kadar orucu(tanyeri ağarıncaya) tam
tuttun.''şeklinde ifade edilir.
orucun başlangıcı olan imsak vaktinden önce
yenilen yemege ''sahur'', orucu açmak için yenilen yemege ise ''iftar''denilmektedir. sahur yemegi ,resulullah tarafından
tavsiye edilmiştir: sahurda yemek yiyiniz.çünkü sahur yemeginde bereket vardır.'' (buhariisavm,20; müslimisıyam,9)
ibadet öncesinde oruca hazırlık anlamına gelecek sahur yemegi yemek müstehaptır.
sahur vakti gibi iftar vakti de duaların kabul olunması bakımından
önemlidir.nitekim rasulullah (s.a.s.): 'oruçlunun iki sevinci vardır.birisi
iftar zamanında ki sevincidir.digeri de tuttugu oruçla Allah 'a kavuştugu ve orucunun mükafatına
erdigi zaman ki sevincidir.'' (buhari,savm,9;
müslim,sıyam,30) bu sebeple gerek sahur,gerek iftarda yüce Allah 'a
dua edilmeli,afve magfiret dileginde bulunmalıdır.
en güzel dualar peygamberlerin dualarıdır.bu sebeple ,rasulullah(s.a.s.)'ın iftardan önce
yaptıgı bir duayı ifade etmek yerinde olacaktır.
''Allah'ım , senin rızan için oruç tutum ve
senin rızkınla orucumu açıyorum.''(ebu davut,savm,22)
:RAMAZAN AYI:
ramazan ayı ,üç aylar olarak bilinen mübarek ayların sonuncusudur.
bilindigi gibi bu ayların kendilerine mahsus bazı özellikleri vardır.ancak
,Ramazan ayının özelligi diger aylardan farklıdır. nitekim HZ.MUHA-
MMED (s.a.s) :'' ey Allah'ım ! RECEP VE ŞABAN'ı bize mübarek kıl , bizi Ramazan'a kavuştur.''(ahmed
bin hanbel,müsned,c.1,s.259) diye
dua etöiştir.
onbir ayın sultanı olarak bilinen Ramazan ayı manevi olarak ruhlarımızın
temizlendigi ,ahlaken yüceldigimiz bir rahmet,bereket ve bolluk deryasıdır.Ramazan ayıiibadet ayıdır.
çünkü islam'ın beş temel şartından birisi olan oruç bu ayda tutulmakta ,teravih namazları bu ayda
kılınmaktadır.toplu olarak mukabeleler bu ayda okunmakta ve müslümanlar bu ayda kur!an-ı kerim'i defaatle
hatmetmeye gayret göstermektedirler.
HZ. Muhammed (s.a.s.): ''her kim Ramazan-ı şerif'in gecelerinde
ibadetin sevabına inanarak ve mükafatını umarak Allah rızası için teravih namazı
kılarsa geçmiş günahları bagışlanır.'' (buhari ,teravih,1)
buyurmaktadır.
kur'an-ı kerim ,sevgili peygamberimiz (s.a.s.)'e bu ayda indirilmeye
başlanmıştır.cenab-ı hak , kur'an-ı kerim 'de (o sayılı günler),
insanlar
için bir hidayet rehberi , dogru yolun ve hak ile batılı
birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak kur'an'ın kendisinde indirildigi Ramazan ayıdır...''
(bakara suresi ,185) buyurmaktadır.
kısaca , feyz ve bereketi saymakla bitmeyen
bu mübarek ayı müslümanlar gafletle geçirmemeli ve onun manevi nimetlerinden doya
doya nasibini almaya çalışmalıdır.
NEFSE HAKİM OLMAK
Ahlaki vazifelerden biri nefse hakim olmaktır. Yani insanın sözlerine ve fiillerine hakim olması, sözüne,
işine sahip bulunmasıdır. nefsine hakim olanlar, iradelerine de sahip olacakları cihetle,his ve heyecene
kapılmadan her şeyde iradenin hakimiyetine müracaat ederler. Nefsine hakim olmayanlar ise, ya fevkalade heyecenlı
ve sert olurlar, yahut büsbütün uysal ve yumuşak olurlar. Birincisi gazap ve öfke hali,ikincisi de zemmedilen kötü ahlaktır.
Gazap, bazı ariflerin dediği gibi, ani bir cinnettir. Binaenaleyh buna güç yetiremeyenler, bunu yenemeyenler pek
çok zarara uğrarlar.
Akılsız uysallığa gelince; bu da zillet ve meskenet olduğu cihetle, güçlükleri göğüslemeye
değil, hukuki korumaya bile engeldir. Bu derece halim ve uysal olan insanlar, daima herkesin tariz ve tahrikine hedef
olmaktan kurtulamaz. Kendilerinde vakar ve haysiyet namına birşey kalmaz. O halde, ''nefse hakim olmak'' fazilet;
gazap ve aşırı uysallık ise rezilettir.
Cenab-ı Hak, ''İnsanı kötülüğe sevkeden nefistir'' (Yusuf,53) buyurmaktadır. Rasulullah(s.a.s.)
''Akıllı kimse,nefsini muhasebe eden ve ölümünden sonrası için çalışandır. Aciz de, nefsini
hevasının peşine takan ve ALLAH'tan temennide bulunan kimsedir.'' (Tirmizi,Kıyamet,26/2461) buyurmaktadır.
Nefis muhasebesi, bu vasıflara uyan bir davranıştır. İbn Arabi der ki: ''Büyüklerimiz, konuştuklarını
ve yaptıklarını bir deftere yazarak, yatsıdan sonra kendilerini muhasebeden geçirirlerdi. Deftere bakıp
kendilerinden sadır olan söz ve fiil hepsini gözden geçirirlerdi. Bunlardan tevbe gerekenler için tevbe, istiğfar
gerekenler için istiğfar, şükür gerekenler için de şükrederlerdi. Onlar bu muhasebeyi yaptıktan sonra
uyurlardı.''(Kütüb-i Sitte,15/180)
Rasulullah efendimiz, şu duayı okurlardı: '' ALLAH'ım! Huşu duymaz bir kalpten Sana sığınırım,kabul
olunmayan duadan Sana sığınırım,doymak bilmeyen bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden, bu
dört şeyden sana sığınırım.'' (Tirmizi,Da'avat,69/3478)
AHLAK NEDİR?
İnsanın iyi ve kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikli
huylara ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlara Ahlak denilmektedir.
İslam dini her iki cihanda insanı mutlu kılmayı hedeflemiştir. Bunu da Ahlak ve fazilet temeline
oturtmuştur. İslam dininin amacı, ahlaklı insan ve bu insanlardan oluşan ahlaklı toplumlar meydana
getirmektir. İslam'ın bu bütün emirleri bu amaca yöneliktir. Hem ibadetler, hem de diğer davranışlar
bu hedefe hizmet ettiği oranda değer kazanmakta, aksi takdirde ALLAH katında hiçbir önem arz etmemektedir.
İslam ahlakının asıl kaynağı KUR'AN ve onun açıklayıcısı olan sahih sünnettir.
Bu iki kaynak, dinin ve dünyevi hayatın genel çerçevesini çizerek ahlak anlayışının temelini oluşturmuştur.
Hz.Aişe, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta, Hz. Peygamber'in ahlakının ''KUR'AN AHLAKI'' olduğunu
belirtmiştir. İslam dininde yapılması emredilen ibadetlerin gayesi insanı ahlaki olgunluğa eriştirmektir.
İmanın olgunluğu ahlakın güzelliği ile ilgilidir. İbadetler bizleri her türlü çirkin işlerden
korur. Ahlaki bakımdan geliştirerek şefkat, merhamet duygularını yerleştirir. Cimrilikten kurtarır,
başkalarına karşı yardımseverlik duygularıyla süsleyerek topluma karşı faydalı
bir insan haline getirir.
İnsan dünyaya temiz olarak gelir. Eğer anne ve babası tarafından iyi terbiye edilir, güzel huylarla
süslenirse iyi ahlaklı olarak yetişir. Her konuda olduğu gibi ahlaki konularda da örnek alacağımız
ve güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen Hz.Peygambere KUR'AN-I KERİM'de şöyle buyurulmaktadır: ''Ve
elbette sen yüce bir ahlak üzerindesin''(Kalem,4)
KUR'AN-I KERİM, aynı zamanda insanları uymaları gereken kuralları en güzel ve açık bir şekilde
ortaya koyan, insanı ebedi kurtuluşa götürecek evrensel prensipleri içeren bir ahlaki kurallar manzumesidir.
T.C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
VERESİYE ALIŞ-VERİŞ VE VADE FARKI
YÜCE ALLAH,
alış-verişi helal kılmış (Bakara Suresi,282), Peygamberimiz (s.a.s.) de en güzel kazancın
kişinin elinin emeği ile elde edilen, yalan ve hile bulunmayan alış-veriş olduğunu bildirmiştir.(Ahmed,4,1141)
Alış-verişte asıl olan malın da bedelinin de peşin olmasıdır. Ancak imkanlar
her zaman buna elverişli olmayabilir. Bu itibarla veresiye denilen vadeli alış-veriş, zorunluluktan doğan,
hayatın bir gerçeğidir. "Vadeli alış-veriş" dinen caizdir. (Bakara Suresi,282) Peygamberimiz (s.a.s.)
geçim sıkıntısı çekenlere ihtiyaçlarını karşılamada kolaylık sağladığı
için vadeli satışı teşvik etmiş, (İbn Mace,Ticaret,63) kendisi de vadeli alış-veriş
yapmıştır. ( Tırmizi,Büyu',7)
"Vade Farkı"; veresiye alış-verişlerde fiyatın,
peşin satışa nispetle bir miktar fazla olmasına denir. Özellikle bu fark, enflasyon olan toplumlarda daha
da fazladır. Vade farkı, ödeme süresinin kısa veya uzun oluşuna göre değişebilir. Bunda faiz
şüphesi olduğunu söyleyenler olmuşsa da doğrusu malın fiyatı ve ödeme süresi belli olmak şartıyla,
vade farkı karın bir parçasıdır ve caizdir. Kar, malın maliyet bedeline eklenen fazlalık olup
külfet riski göze alma karşılığıdır. Vadeli satışta külfet ve risk, peşin satışa
nispetle daha fazladır. Ayrıca vade içinde satılan malın bedelini kullanmadığı için satıcı
bunun kazancından mahrum kalmaktadır.
Bütün bunlar, vadeli satışta karın peşin satışa
göre yüksek olmasının gerekçesi sayılmaktadır. Ancak satıcının alıcıyı kandırması,
peşine göre piyasa şartlarından fazla kar koyması caiz değildir.
T.C. DİYANET İŞLERİ
BAŞKANLIĞI
Murathan Alınak'ın Notu : Faiz konusu, dini çevrelerce çok tartışılmış
ve net ve kesin bir sonuca varamamıştır. Şöyleki; Bakara Suresi 282. Ayete göre faiz haramdır, ancak
KUR'AN-I KERİM'in indiği zamanda çoğunlukla mesleği faizcilik olan ve borç almak zorunda kalan kişilere
çok yüksek faizlerle borç vererek ve parayı alamayınca kişilerden farklı isteklerde bulunarak, açıkçası
kişinin bu parayı ödeyemeyeceğini bile bile borç vererek, zulmederek yaşayan kişiler bulunmaktaydı.
KUR'AN-I KERİM'in bu ve bu gibi (bu konuda bir'den fazla ayet vardır) Ayetlerin bu rahatsız edici davranışı
tamamen ortadan kaldırmak amacıyla indirildiği bir gerçektir. Din bilginleri, en çok şurada tartışmışlardır
: Bilindiği gibi günümüzde bu tür işler genelde bankalar aracılığıyla yapılmaktadır.
Bu durum kişi konusunu kuruma dönüştürmüştür. Ama teknik aynıdır. Günümüzde buna KREDİ denmektedir.
Aslında kredi, bazı durumlarda kısa süreli olarak nakite ihtiyaç duyan işadamları tarafından
sıklıkla kullanılmaktadır. Çünki işadamı, bu borcunu nasıl olsa yapacağı işle
kapacaktır. Nadiren bu konuda problem çıkmaktadır. Ama mesela ev alacak kadar parası olmayan bir kişinin
kredi alarak nasıl olsa öderim diye düşünerek ev alması çoğu zaman büyük problemler yaratmaktadır.
Günümüzde bankaların çok cazip tekliflerde bulunmakta olduğu yada bunların böyle gözüktüğü bir gerçektir.
Ama kredi anlamında faiz, çok nadir ve spesifik durumlarda, ancak çok özel (yukarıdaki gibi) ve bilinçli olarak
kullanılmalıdır ve hatta kullanılmaması çok daha iyidir. Çünki madem ki ev alabilecek kadar paramız
olacak ileride (borcumuzu ödeyeceğimize göre demek ki bu kadar kazanacağız) o zaman bunu biriktirdikten sonra
almalıyız. Bu konu hala tehlikeli bir konudur ve bizce KUR'AN-I KERİM her şartta haklı çıkmaktadır.
Peki, bankaya yatırmış olduğumuz paradan aldığımız ve şu anda ismi faiz olan
ne olacak ? İşte din adamları bu konuda anlaşamamışlardır. Bir kısmı bunun da
bir çeşit faizcilik olduğunu, bir kısmı da olmadığını savunmuşlardır.
Bizce;
şu kesindir ki bu anlamdaki faiz, enflasyon dolayısıyla değeri düşen paramızın miktarını
arttırarak bir anlamda bu parayı alım gücü olarak dengelemektedir. Ayrıca bankalar bu konudan büyük gelirler
elde etmektedir. Çünki banka bizim paramızı uygun şekillerde kullanarak bundan kar elde etmekte, bunun da bir
kısmını bize vermektedir. Yani bu iki tarafın da kazançlı olduğu bir iştir. Ayrıca
bu paraların bankada birarada bulunmasından doğan büyük meblağ gücü sayesinde bu iş gerçekleşmektedir.
Yani biz kendi başımıza bu işi başaramazdık. Sonuçta kaybeden yada zarar gören kimse olmadığına
göre hatta her iki tarafa da yararlı olduğuna göre bizce bunda bir sakınca yoktur.
|
İBADETTE DEVAMLILIK
Yaratıklar içinde seçkin bir yeri olan, akıl, fikir ve üstün yeteneklerle donatılan insanın yaratılışında
elbette ki, bir hikmet vardır. İnsan olarak yaratılışımızın,dünyaya gelişimizin
hikmetini YÜCE ALLAH,Kuran-ı Kerim'de şöyle bildirmiştir:'' Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri
için yarattım. '' (Zariyat,56)
Dünyaya gelişimizin gayesi, ALLAH'ı tanımak ve ona ibadet etmektir.
İnsan, beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. Bedenin maddi gıdaya ihtiyacı olduğu
gibi ruhunda manevi gıdaya ihtiyaci vardır. Ruhun en önemli gıdası sağlam iman ve ihlasla yapılan
ibadettir.
İbadet, ALLAH'a tazim, hürmet ve saygı göstermek, itaat etmektir. İbadet, saygı ve itaatin en yüksek
derecesidir. Böyle bir saygı yalnız ALLAH'a yapılabilir ve bu ALLAH'ın üzerimizdeki hakkıdır.
ALLAH'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. Fakat bizim ibadete ihtiyacımız vardır. İbadette
bizim için birçok faydalar olduğu gerçektir.
İbadet, insanlara ALLAH katında değer kazandırır. Kuran-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurur:
''(Ey Muhammed) de ki;duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin.''(Furkan 77) '' Sana yakın (ölüm) gelinceye
kadar Rabbine ibadet et.'' (Hicr,99)
Farz Namazlara devam edilmesi emredilerek şöyle buyurulmaktadır: ''Namazlara ve orta namaza (ikindiye) devam
edin ;gönülden boyun eğerek ALLAH için namaza durun.''(Bakara,238) Başka bir ayette ise; '' Ailene namaz kılmalarını
emret, kendin de onda devamlı ol.'' (Ta-Ha,132) buyurulmuştur. Peygamber efendimiz(s.a.s.),az da olsa devamlı
olan ibadeti tavsiye etmiştir.
Ayet ve hadislerden anlaşılıyor ki,ibadette devamlılık esastır. Beklenen faydanın hasıl
olması için ibadetler, zamanında ve devamlı yapılmalıdır.
BAŞA KAKMAK
Bir kimseye iyilikte bulunulduğu vakit,
o kimseye yapılan iyilikten dolayı mahcup edecek davranışlarda bulunmaya veya direkt olarak bir kimsenin
kusurunu ayıbını yüzüne vurmaya "başa kakmak" denir.
KUR'AN-I KERİM'de Cenab-ı ALLAH
(c.c.) : "Ey iman edenler ! ALLAH'a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan
kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız hayırlarınızı boşa
çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur
isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye
sahip olamazlar... " (Bakara Suresi,264); " Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma" (Müdessir Suresi,
6) buyurarak, başa kakmanın kötü bir davranış olduğunu beyan etmiştir. Bu Ayetlerde hayır
yapmaya teşvik edilmiş ancak, hayır yaparken kalp kırılmaması, fakirin küçümsenmemesi, eziyet
edilmemesi ve yapılan iyiliğin başa kakılmaması, gösterişten kaçınılması emredilmiştir.
Aksi halde, yapılan hayırdan fayda yerine zarar, sevap yerine günah kazanılacağı anlatılmak
istenmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.) de: "Bir elinin verdiğini diğer elin görmesin" buyurarak yardım
yada iyilik yapılacak kimsenin eziklik duymaması için çok nazik ve hassas davranılmasını öğütlemektedir.
Bir kimsenin özründen, ayıbından dolayı yaptıklarını yüzüne vurmak doğru değildir.
Hele o kimse yaratılıştan, elinde olmayan sebeplerle bir özre sahipse, ona özrünü hissettirmek büyük günahlardandır.
"Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma" hadisi gereği, ayıbının
araştırılmasından, özrünün yüzüne vurulmasından kişinin kendisi nasıl hoşlanmıyorsa,
başkası da hoşlanmaz. Öyleyse söz ve hareketlerimizde Peygamberimizi örnek alıp bu tür davranışlarımıza
dikkat etmeliyiz.
|
İSTİĞFAR VE MAHİYETİ
İnsan bu
dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Bu imtihan dünyasında hayatını tanzim ederken o çoğu zaman YÜCE
ALLAH'ın emir ve yasaklarını çiğnemektedir. Eğer insan, günah üstüne günah işlemeye devam ederse,
iyi amelleri de zayi olmaya başlar.
Kullarına karşı çok merhametli olan YÜCE ALLAH, günah işleyenlere
anında azap etmek istemez. Bunun için KUR'AN-I KERİM'in birçok ayetinde, ecel gelmeden önce, ALLAH kullarını
tevbe ve istiğfara davet eder.
Tevbe ve istiğfar, günahlardan pişman olmak, vazgeçmek, ALLAH'ın
rahmet ve mağfiretine sığınarak O'nun affını dilemektir. İşlenen günahlardan Tevbe
etmek, her müslümanın üzerine vaciptir. İşlenen günah ALLAH ile kul arasında ise tevbe ve istiğfarın
üç şartı vardır. Bunlar, işlediği günahı kesin olarak terk etmek; o günahı işlemeye
pişmanlık duymak; bir daha onu işlememeye kesin karar vermektir. Şayet işlenen günah kul hakkı
ise, hak sahibi ile helalleşmek veya hakkını ödemek mecburiyeti vardır. Bir insanın kalbi günah kirleriyle
karardığında, ALLAH'ın affına müracaat etmesi kaçınılmazdır.
Cenab-ı
Hakk, KUR'AN-I KERİM'de: "Ey iman edenler, ALLAH'a tam bir teslimiyetle tevbe ediniz. Olur ki, Rabbiniz kötülüklerinizi
örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar." (Tahrim Suresi,8)buyurmaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.)'de:
' Ey insanlar! ALLAH'a tevbe ve istiğfar ediniz. Ben günde yüz kere tevbe ediyorum' , 'Günahlarına gerçekten tevbe
edenler, hiç günah işlememiş gibi olurlar' (Et-Tac, c.5,s.152) buyurmuştur.
Dolayısıyla,
dilimizi, kalbimizi tevbe ve istiğfardan uzak tutmamak; ALLAH'ın ve Rasulünün emir ve yasaklarına uymak zorundayız.
Zira dünya ve ahiretin saadeti bundadır.
T.C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
Murathan
Alınak'ın Notu : Birinci paragraf sanıyoruz ki çoğunlukla dinle alakası olmayan yada dinimizi iyi
bilmeyen kişileri kasdetmektedir. Ayrıca genel olarak insan olmamız dolayısıyla tabii ki tam bir
müslüman olsak da zaman zaman hatalara düşmemiz değişken şartlar dolayısıyla mümkündür. İşte
Tevbe ve İstiğfar konusu bunun da önüne geçmeyi amaçlamaktadır. KUR'AN-I KERİM her zaman bize doğru
yolu göstermektedir. Hadis'lerin ise tartışmalı yada daha çok sembolik, dramatik yönleri çoktur. Onun için
bunlara bu şekilde bakmalı ve böyle değerlendirerek KUR'AN-I KERİM kadar önemsememeliyiz. Hadisler daha
çok konuya hakim kişiler tarafından ekstra yada ek bir araştırma konusu olarak kullanılmaktadır.
|
CEHALETİ ÖNLEYELİM
Dinimiz, bilgi ve düşünmeyi
üstünlük ve yücelik olarak değerlendirmekte; ALLAH' a gerçek kulluğun, dünya ve ahiret hayatında huzur ve mutluluğun
bilgiden geçtiğini haber vermektedir. YÜCE ALLAH, KUR'AN-I KERİM'in 750 kadar Ayetinde insanları kendilerine
diğer canlılardan farklı olarak lütfedilen aklı kullanmaya, düşünmeye çağırmaktadır.
KUR'AN'ın ilme, bilgiye, öğrenmeye verdiği değeri anlamak için nazil olan ilk Ayetlerin "Yaratan Rabbinin
adıyla oku" (Alak Suresi,1-2) olduğunu hatırlamak yeterlidir.
Dinimize göre bilgisizlikte, öğrenmemekte
israrın hiçbir mazereti yoktur. Bizden istenen, bulunduğumuz hal ve şartlar içinde neyi öğrenebiliyorsak
onu öğrenmemizdir.
"De ki : Rabbim ! İlmimi arttır." (Ta-Ha Suresi,114)
İlim ve ilim sahiplerine
büyük değer veren İSLAM'da cehalet, bilgisizlik yüz karasıdır ve hiç hoş görülmez: "De ki : Hiç bilenle
bilmeyen bir olur mu?" (Zümer Suresi,9)
İnsanlık tarihi boyunca ilim, sahipleri için bir artı değer
olmuş; ilim sahibi fert ve topluluklar, daima diğer topluluklara üstün gelmiştir.
Öte taraftan iletişim
araçlarının yayın politikaları istikametinde insanlara ulaştırdığı bilgilerin
de düşünceleri berraklaştırma yerine genellikle zihinleri karıştırdığı bir vakıadır.
Bu itibarla dinimiz bize ulaşan bilgi ve haberleri tahkik edip, doğruluğunu araştırmadan
kabul etmememiz gerektiğini emreder. Bu nedenle toplumda sorgulayıcı ve araştırıcı bir
zihniyetin hakim olması için eğitim ve öğretimin kalitesinin yükseltilmesi, okullaşma oranının
arttırılması, çeşitli alanlarda akademik çalışma yapanların çoğaltılması
ve en önemlisi de sahip olduğu bilgiyi toplumun maddi ve manevi kalkınması için kullanan insanların yetiştirilmesi
gerekir.
T.C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
Murathan Alınak'ın Notu :
Cehalet konusunun son paragrafta belirtilen yollarla düzelme kaydedebilecek olması, bu değerlere sahip ülkelerin
gerçek anlamda bilgili olduğu anlamına gelmez. Zira en değerli bilgi sağlam temellere oturabilmiş
ve sürekliliğini koruyabilmiş ALLAH inancı ve İbadettir.
|
|
|
|
|
 |
|
Nesh
Tartışması Akidevi Bir Konudur -2-
Fatma
Candan
Kur'an'da
hükmü kalktığı iddia edilen ayetler (mensuh) hakkındaki tezi 5 ayete kadar indiren -Ehl-i Sünnet akımı
içinde Islahatçı çabalar göstermiş olan- Şah Veliyullah Dehlevi'nin iddialarını gözden geçirmemiz,
konuyu daha çok aydınlatacaktır.
e.
Dehlevi'nin 5 Mensubu
Ömer
Rıza Doğrul, Dehlevi'nin bu 5 mensuh ayetini tetkik ederek mensuh olmadığını ispatlamıştır.
Şimdi
bu kısmı alıntılamak istiyoruz:
"1.Bakara
180. ayet: ĞBirinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara
uygun bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.
Neshi
kabul edenler miras ayetinin bu ayeti neshetmiş olduğunu söylerlerse de Kadı Beydavi ile İbn Cerir bu
fikirde değildirler. Beydavi der ki: "Miras ayeti bu ayete zıt değildir. Belki onu destekler. Çünkü vasiyeti
mutlak surette tekide delalet etmektedir..." Filhakika miras ayetinin bu ayeti neshetmesi için hiç bir sebep yoktur. Bu ayet-i
kerimede miras da hak sahibi olanların hakları anlatılır ve bunların hepsinin yapılan vasiyeti
yerine getirilmesinden ve bırakılan borcun edasından sonra yapılacağını bildirir. Böylece
Bakara Suresi'ndeki 180. ayetinde bahis mevzuu olan vasiyetin yapılmakta olduğunu açıklar."
(Maalesef
ki Kur'an'ın hadisle de nesh olunacağını iddia eden bazı muhaddisler, bu ayetin Hanbel'in Müsnedi'nde
geçen "Varisçiye (mirasçı) vasiyet yoktur."18 hadisiyle neshedildiğini iddia edebilme gafletinde bulunmuşlardır.19)
"2.
Bakara 240. ayet: Ğiçinizden ölüp de (geride) eşler bırakacak olanlar (evlerinden) çıkarılmaksızın
senesine kadar yararlanmaları için bir vasiyet bırakırlar.ğ Bu ayetin mensuh olduğu iddia edilmekte fakat,
Sahih-i Buhari'de Mücahid gibi yetkili bir şahsiyet bu ayetin mensuh olmadığını bildirmektedir. Mücahid
diyor ki: "Cenah-ı Hak kadına, tam sene veriyor. Bunun yedi ay yirmi günü vasiyet ile ihtiyarıdır. Kadın
isterse kocasının evinden ayrılır ve yeniden evlenir. Çünkü Kur'an-ı Kerim ĞKendi isteği ile
çıkarsa size bir vebal yoktur.ğ diyor. O halde 243. ayet nakzetmiyor. Sonra bu ayetin 243. ayetten sonra nazil olduğunu
gösteren deliller vardır. Bu yüzden onun tarafından neshedilmiş olmasına imkan yoktur."
"3.
Enfal 65. ayet: ĞEğer sizden sabreden yirmi kişi bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup ederler. Ve eğer
içinizden yüz (sabreden kişi) bulunursa kafirlerden binini yener.ğ
Bu
ayetten sonra gelen ĞŞimdi Allah yükünüzü hafifletti ve siz de zaaf bulunduğunu bildi, onun için sizden yüz kişi
sabırlı olursa iki yüze galip gelirler.ğ ayeti ilkini nesh etmiştir, deniliyor. Halbuki ikinci ayette (şimdi)
kelimesiyle başlayarak halden, yani müslümanların zayıf oldukları, silahları bulunmadığı
ve harbe alışık olmadıkları, genç ihtiyar hep bir arada yola çıkmağa mecbur kaldıkları
sıradan bahsediyor. Daha evvelki bir ayet ise İslam ordularının tam teçhizatlandığı ve
teşkilatlandığı sıralara aittir."
"4.
Ahzab 52. ayet: Ğ(Ya Muhammed), bundan sonra kadınlar ve bunları başka eşlerle değiştirmek güzellikleri
senin hoşuna gitse bile sana helal olmaz.ğ
Bu
ayetin de neshine delil (!) gösterilen ĞEy Peygamber! Gerçekten biz sana ücretlerini verdiğin zevcelerini... sana helal
kaldık.ğ ayeti; ele aldığımız ayetten daha önce inmiştir. Dolayısıyla daha önce inmiş
bir ayetin daha sonra gelen bir ayeti nesh etmesi bahis mevzuu olamaz. Vaziyetin şu merkezde olduğu anlaşılıyor.
Nisa 3. ayeti nazil olarak zevcelerin sayısını 4'le tahdit etmiş, Ahzab Suresi'nin 50. ayeti de bunu teyid
etmiştir.
Aynı
şekilde Hz. Peygamber'e de Ahzab 52. ayetle başka bir kadın almaması bildirilmiştir. Görülüyor ki
burada da nesh söz konusu değildir."
"5.
Mücadele 12: ĞEy iman edenler! Peygamber ile danışacağınız, gizli konuşacağınız
zaman, konuşmadan önce bir sadaka verin, bu sizin için daha iyi ve daha temizdir. Bulamazsanız şüphesiz Allah
çok bağışlayandır, çok esirgeyicidir.ğ Diğer ayet; ĞGizli konuşmadan önce bir sadaka vermekten
mi telaş ettiniz? Çünkü yapmadınız. Allah sizin tövbelerinizi kabul etti.ğ
Bu
ikinci ayetin birincisini neshetmesine katiyyen lüzum yoktur. Çünkü ikincisi sadaka vermenin zaruri değil, ihtiyari olduğunu;
farz olan sadakanın zekat olduğunu anlatıyor..20
f.
İki Yaklaşım: Hamidullah ve Ateş
Muhammed
Hamidullah bu meseleyi tahkik ederken konuya bir soru ile giriyor:
ĞHz.
Peygamberin devri saadetlerinde Kur'an-ı Kerim'in herhangi bir parçası nesh veya tebdil edilmiş midir? Kur'an-ı
Kerim bundan iki defa bahsediyor. II. surenin 106. ayeti ve XVI. surenin 101. ayeti. Bu neyi ifade eder? Hz. Peygamber bir
ayet yerine başka bir ayet mi koymuştur?" Ve devam ediyor: "Bu meselenin büyük mütehassısı el-Cessas bunu
kabul etmiyor ve diyor ki; bahis mevzuu olan, eskiden vahyedilmiş kanunların eski peygamberlerin kitaplarının
yerini Kur'an'ın almasıdır, bizzat Kur'an'dan bir şeyin yeri alınmamıştır. Diğer
alimler ise; Hz. Muhammed'in hayatı boyunca nesh imkanını kabul ediyorlar ve delil olarak vazıh olmayan
bir iki hadise zikrediyorlar. En meşhuru şudur: Hz. Ömer naklediyor: "İlahi kanunda zina edenlerin recm edilmesine
dair emri okuyorduk; Hz. Peygamber'e bunun Kur'an'a dahil edilmesinin icap edip etmediğini sordular, fakat o istemedi."
(ibn Kesir, III, 261). Bazıları buradaki Ğilahi kanunğ tabirini "Ve başka birinin karısı ile zina
eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir." (Kitap. Allah) Kitab-ı Mukaddes (Levililer, XIX, 10-14) olarak
izah etmektedirler. Tevrat'taki bu kanunu Hz. Muhammed'in tatbik etmiş olduğuna inanmakta hiç bir mahzur yoktur.
Zira Kur'an-ı Kerim (VI, 90) ayetinde eskiden bildirilmiş ilahi kanunların, onlar Kur'an tarafından nesh
edilmedikçe yürürlükte olduğunu kabul etmiştir. Bununla beraber bu kanunlar Kur'an'a dahil edilmez. ...Kur'an-ı
Kerim'in ayetlerinden nesh edilenler olmuş mudur? Şayet evet ise, bunlar şimdi Kur'an-ı Kerim'in dışında
mıdır? Yoksa her zaman içinde mi kalmıştır? Fazla dikkatli olmayan yazarlardan gelen bazı rivayetlerde
bazı mensuh ayetlerin çıkarılmış ve şimdi unutulmuş olduğu bildiriliyor. Burada ravilerin
yanlış anladıklarını düşünüyoruz, behemehal, rivayetler şüphelidir, zira verilen misallerdeki
parçaların üslubu zayıf ve Kur'an'ınkine müsavi değildir. Bunların, Kur'an'ın bazı parçalarının
Hz. Peygamber tarafından yapılan tefsirler olması ve Hz. Peygamberin konuşmasının başında
bulunmayanların, bunları Kur'an zannetmeleri muhtemeldir. Her zaman Kur'an-ı Kerim'de bulunan ve muhtevasının
neshedildiği bildirilen ayetlere gelince, bunların çoğunun durumu nesh kelimesine verilen manaya bağlıdır.
Bazen Kur'an Ğyeni emre kadar bunu yapınız.ğ der. Bunun arkasından yeni emir gelir: Şayet bu durum nesh
olarak kabul edilirse, Kur'an'da böyle bir kaç misal vardır; fakat bu neshten ziyade tamamlamadır. Ben Kur'an-ı
Kerim'de bir defa a'yı yapınız ve diğer bir defa Ayı yapmayınız şeklinde mutlaka bir
neshe misal teşkil eden halleri katiyyen bilmiyorum.ğ21
Günümüz
müfessirlerinden Süleyman Ateş ise neshin Hz. Peygamber'e indirilen fakat Kur'an'a geçirilmeden unutturulan ayetler üzerinde
olduğunu iddia etmektedir. Bu yaklaşım izzet Derveze'nin de benimsediği görüştür. Kur'an'ın
bünyesinde mensuh ayetin olmadığını vurgulamakta, fakat Kur'an'a geçirilmeden neshedilmiş az sayıda
ayetin varlığına işaret etmektedir.22 Ateş, yoruma kaynak olarak A'lâ Suresi 6. ve 7. ayetleri göstermiştir:
ĞSeni
okutacağız da hiç unutmayacaksın. Allah'ın dilediği müstesna. Çünkü O, açığı da, gizleneni
de bilir.ğ
Seyyid
Kutub bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor: "Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın." Bu, Kur'an'ı
korumak hususundaki meşakkati kaldırarak ve Hz. Peygamberin omuzundan büyük bir yükü alarak başlıyor,
istisna ise, ilahi iradenin erginliğini belirtmekte ve peygambere gelen ayetlerin unutturulmayacağım bildiren
sadık vaadden varit olmaktadır. Ta ki mesele ilahi iradenin geniş çerçeveleri dahilinde kalsın. Ve daima
vaad olunanlar içerisinde Allah'ın sınırsız iradesi gözetilsin. Ve böylece ilahi iradeye bağlanan
kalpler devamlı bir uyanıklık içerisinde kalsın. ĞÇünkü O, açığı da gizleneni de bilir.ğ
Bu ifade de bölümde geçen korunma ve istisnası ile ilgili hükmün sebebi mahiyetindedir.23
Mevdudi
de buradaki istisnanın "Şayet dilersem bu Kur'an'ı hafızandan silerim." şeklinde Allah'ın Rasulullah'a
verdiği bir tenbih ve tavsiye olduğunu söylüyor.24
Sonuç
olarak ilahi iradenin genişliğini vurgulayan Allah'ın, bir takım ayetleri indirip sonra Hz. Peygamber'e
unutturduğu sonucuna gitmek vakıasız bir iddia olur. Kaldı ki bu ayetlerin az sayıda olduğu
Kur'an'a geçirilmediği şeklinde kesin yargılara varmak da Kur'an'ın yakin ve kesinlik ifade eden vakıası
karşısında delilsiz iddialardır, vehimdir.
g.
Sonuç
Konuyu
toparlayacak olursak; nesh kavramı Kur'an'da vardır ve "geçmiş şeriatlerin iptali, yenisiyle değiştirilmesi"
anlamında kullanılmıştır. Kur'an'ın kendi bünyesi içinde bir ayetin diğerini iptal etmesi
ve o ayetin hükmünü ebediyyen yürürlükten kaldırılması söz konusu değildir. Musa Carullah, konuyu veciz
şekilde özetlemiştir: "Şeriatlarda neshin zorunluluğu, fakat Kur'an-ı Kerim'de onun yokluğu."25
Her ayet kendi ortamı tahakkuk ettiğinde yaşanır. Kur'an'ın her çağda yaşanır olabilmesi
de zaten bunun sonucudur. Kaldı ki Kur'an'da birbirini iptal etmeyi gerektirecek çelişkili ayet yoktur. ĞEğer
o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde bir çok ayrılıklar (çelişkiler)
bulacaklardı.ğ (4/82)
Kur'an'ın
bir konuyla ilgili farklı bakış açısı kazandıran ayetlerin olması onun yaşanan ortamı
gözetmesinin ve tedriciliğinin doğal bir sonucudur. Bu ayetlerin çelişmesi ve birbirini iptali anlamına
asla gelmez. Bu ayetlerin tedriciliği yanında birbirini tahsis, takyid, tefsir etmesinden söz edilebilir.
Allah,
ayetlerini hükmedilsin diye indirmiştir. O'nun ayetlerinin hükmünün kaldırıldığını iddia
edebilmek için katiyyet ve yakin ifade eden muhkem bir nass gerekir. Yoksa insanların zanna dayanan içtihadlarıyla
veya içinde zan barındıran haberlerle, hükmü ve vakıası kesin olan herhangi bir Kur'an ayeti iptal edilmez.
Kur'an'da ıstılahı manadaki neshe delil olabilecek bir ayetin olmadığı gibi bu konuda bizlere
Rasulullah'tan bir haber de ulaşmamıştır. Bizatihi Kur'an'daki ayetlere yönelik bir neshin olmadığı
hakkında bir hadis rivayetine de yukarıda yer verdik. Bu Kur'an'a ve akla uygun bir hadistir. Alimler de tarih boyunca
nesh kavramı ve mensuh ayet sayısı konusunda ittifak edememişlerdir.
Nesh
bize göre akideyi ilgilendiren bir mevzudur, ihtilaf kabul etmez. Ve ĞDin artık kemale erdirilmiştir.ğ (5/3). Eksilme
ve artma söz konusu değildir.
Bize
sadece, görüş ve düşüncelerimizin sağlamasını Kur’an'la yapmak, O'na sımsıkı
sarılmak, Rasulullah'ın örnekliğinde O'nu hayatın her anında yaşanır kılmak düşmektedir.
Notlar:
18-
Ahmed ibn Hanbel, Müsned, IV/186, 238, Mısır-1313.
19-
İbn Kuteybe, (Te'villû Muhtelifi'i Hadis) Hadis Müdafaası, s. 256, İstanbul-1979.
20-
Ö. Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, s. LXXXVII, İstanbul-1980
21-
Muhammed Hamidullah, "Nasih Mensuh Meselesi", Hilal Dergisi, s. 40, İstanbul-1963.
22-
Süleyman Ateş, Kalem Dergisi, Cilt 2, Ankara-1989.
23-
Seyyid Kutub, Fizilalil-Kur'an, c.16, s. 164, İstanbul-1973.
24-
Mevdudi, Tefhimu'l-Kur'an, c. 7, s. 92, İstanbul-1986.
25-
Musa Carullah, Uzun Günlerde Oruç, s. 129, İstanbul-1975.
www.haksoz.net |
| Haksöz
Dergisi |
Kur'an, Arapların, İslâm'ın ortaya çıkışına bitişik dönemini cahili-ye
dönemi diye adlandırır. Bunun tek anlamı, o günün Arapları arasında bilginin değil de bilgisizliğin,
bütün işlerinde hakkın değil de batılın ve sakat görüşün egemen olduğunu vurgulamaktır.
Kur'an'ın onların hayat tarzlarına ilişkin verdiği bilgiye göre onların hayatı böyle idi.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onlar Allah hakkında cahiliye zihniyetini yansıtan,
gerçeğe aykırı bir düşünce taşıyorlar." (Âl-i İmrân,
154) "Onlar yoksa cahiliye yasalarını mı istiyorlar?" (Mâide,
50) "O zaman inkâr edenler kalplerine öfkeli soy koruyuculuğunu, o cahiliye taassubunu yerleştirdiler."
(Fetih, 26) "Eski cahiliyenin süs ve edası ile süslenip kendinizi teşhir
etmeyin." (Ahzâb, 33)
O günkü Araplar güneyde Hıristiyan Habeşlerle, batıda yine Hıris-tiyan Roma İmparatorluğu
ile, kuzeyde Mecusi Perslerle komşu idiler. Bunların dışındaki komşuları, putperestlerin
yaşadığı Hint ile Mısır idi. Ayrıca bölgelerinde Yahudi kabileleri yaşıyordu.
Bununla birlikte Araplar putperest idiler ve çoğunluğu kabile hayatı yaşıyordu. Bütün bu faktörlerin
etkisi ile bedevi bir toplum oluşturmuşlardı. Bu toplumda Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi geleneklerinden
bazı unsurlara rastlanıyordu. Onlar cahilliklerinin sarhoşu idiler. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın
yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanların peşinden giderler, sırf tahmin yürütürler."
(En'âm, 116)
Bedevi olan aşiretler alçak ve seviyesiz hayat tarzlarının yanı sıra savaşlarla,
saldırılarla, başkalarının malını ve ırzını çalmakla yaşıyorlardı.
Bu yüzden aralarında güven ve barıştan eser yoktu. Emir galip gelene ve mülk de ona el koyana aitti.
Erkeklerin arasında erdem kabul edilen davranışlar kan dökmek, cahiliye taassubu, büyüklenmek,
gurur, zalimlerin yardakçılığını yapmak, mazlumların haklarını çiğnemek, saldırganlık,
kırıcı rekabet, kumar, içki içmek, zina, ölü eti yemek, kan içmek ve çürümüş hurma yemekti. Kadınlar
ise insan toplumunun bütün meziyetlerinden yoksun idiler. İradeleri ellerinde değildi. İstediklerini yapamazlardı.
Miras hakları yoktu. Yahudilerde ve bazı putperestlerde olduğu gibi erkekler istedikleri sayıda kadınla
evlenebilirlerdi, bunun hiçbir sınırı yoktu. Buna rağmen kadın süslü ve güzel görünmek için çırpınıyor,
sevdikleri erkeklere davetkâr davranıyorlardı. Aralarında zina ve fuhuş yaygındı. Hatta evli
kadınlar bile böyleydi. Acayip görüntülerinden biri de kimi zaman hacca çıplak olarak gelmeleriydi.
Çocuklar ise, nesep açısından babalara nispet ediliyordu. Yalnız küçük yaştaki oğullar
mirasçı olamıyorlardı. Büyük oğullar mirasın hepsini alıyorlardı. Babanın dul eşi
de bu mirasın bir parçası idi. Küçük yaştaki çocuklar, erkek olsunlar, kız olsunlar mirasçı olamıyorlardı.
Kadınlar da miras hakkından mahrum idi. Eğer ölen kimse arkasında sadece küçük yaşta erkek çocuk
bırakırsa, çocuk babasının mirasçısı olabiliyordu. Ama güçlü yakınlar yetimi elleri altına
alarak malını yiyorlardı. Fakat yetim, kız çocuğu ise aile büyükleri onunla evlenerek malını
yiyorlar, sonra onu boşayarak ortada bırakıyorlardı. O yetim kızcağızın ne geçineceği
bir malı kalıyor ve ne kendisi ile evlenmek isteyecek ve bu sayede geçimini sağlayacak biri çıkıyordu.
Yetim problemleri ile karşılaşmak onlarda çok yaygın bir sosyal yara idi. Çünkü aralarında sürekli
savaşlar, saldırılar ve yağmalar görülürdü. Doğallıkla adam öldürmelere de toplumlarında
çok sık rastlanırdı.
Çocuklarının bir bahtsızlığı da şehirlerin bakımsız ve toprakların
verimsiz olduğundan sık sık kuraklık ve kıtlıkla karşılaşılma olayı
idi; bu yüzden açlık korkusu ile evlatlarını kendi elleri ile öldürürlerdi.Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Bir erkek için en istenmez şey, kız çocuğu babası olduğu haberini alması idi.
Yönetim ve hükümetle ilgili durumlarına gelince, yarımadanın kenar kesimlerinde zaman zaman
en güçlü ve en yakın komşularının himayesinde olan krallar hükümet ediyorlardı. Meselâ yarımadanın
kuzeyinde İran'ın, batısında Roma'nın, güneyinde Habeşistan'ın böyle bağımlı
kralları iktidar oluyordu. Fakat yarımadanın orta kısımlarını oluşturan Mekke, Medine,
Taif gibi yöreler Cumhuriyete benzeyen, fakat aslında Cumhuriyet olmayan bir yönetim biçimine sahipti. Aşiretler
kırsal kesimde, hatta yerleşim birimlerinde kabile reislerinin yönetimi altında yaşarlardı. Zaman
zaman bu yönetim biçimi saltanata dönüşürdü. Bu acayip kargaşa Arapların her belirli grubuna şu ya da
bu şekilde egemendi, yarımadanın her yöresinde çeşitli biçimlerde görülürdü. Üstelik aralarında acayip
gelenekler ve hurafe nitelikli inançlar yaygındı. Bütün bunlara bir de okuma-yazma bilmeme, öğretim ve eğitimden
yoksun olma belasını eklemek gerekir ki, bu bela aşiretler ve kabileler bir yana şehir ve kasaba yerlerinde
de hüküm sürüyordu.
Arapların durumları, davranışları, âdetleri ve gelenekleri hakkındaki bütün
açıklamalarımız, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinden ve kendilerine yönelttiği hitaplardan açık bir
şekilde anlaşılmaktadır. Önce bu ayetlerin ve açıklamaların kendilerine Mekke'de sunduğu
mesajların içerdiği maksatlar, sonra da İslâm ortaya çıktıktan ve güçlendikten sonra Medine'de yaptığı
telkinleri iyi incele. Sonra da onlara yakıştırdığı sıfatlara bak. Kendilerine yönelttiği
eleştirileri ve kınamaları değerlendir. Onlara getirilen yasakları şiddetlilikleri ve hafiflikleri
açısından gözden geçir. Bütün bunları düşünce süzgecinden geçirdiğin zaman anlattıklarımızın
doğru olduğunu görürsün. Üstelik tarih bunları anlatıyor ve bizim vermediğimiz ayrıntılara
giriyor. Çünkü ayetler ele aldıkları hususları uzatmıyor, haklarında sadece özet bilgi veriyor. Bu
konudaki en kısa ve yeterli söz Kur'an'ın bu döneme değinirken kullandığı "cahiliye dönemi"
deyimidir. Bu deyimin anlamı bütün o ayrıntıları özetliyor. İşte Arap âleminin o günkü durumu
böyle idi.
O gün Arapları çevresindeki Romalılardan, Perslerden, Habeşlilerden, Hintlilerden ve başka
kavimlerden oluşan âleme gelince, Kur'an bu âlemin durumunu da kısaca açıklıyor. Bu âlemden önce kitap
ehlinin, yani Yahudilerin, Hıristiyanların ve onlarla aynı kategoride olanların durumuna bakalım.
Bunların toplumları keyfî monarşilerle ve kişisel tahakkümü benimsemiş krallar, reisler, imparatorlar
ve genel valiler tarafından yönetiliyordu. Böylece o toplumlar iki kesime bölünmüştü. Bir tarafta canının
istediğini yapan, insanların kendileri ile, ırzları ile, malları ile oynayan egemen bir kesim vardı.
Öbür tarafta ise köleleştirilen, horlanan bir yönetilen kesim vardı. Bu kesimin ne ırz, ne mal ve ne can güvenliği
ve ne irade özgürlüğü vardı. Sadece efendilerinin onayladıkları şeyleri yapabilirlerdi. Egemen zümre,
din adamlarını ve hukuk bilginlerini denetimi altına almış, onlarla iş birliği yapmıştı.
Böylece halkın kalplerini ve düşüncelerini avucu içine almıştı. Aslında halkın dininde
ve dünyasında egemen olan bu kesimdi. İnsanların dininde alimlerin dilleri ve kalemleri aracılığı
ile, dünyalarında kamçı ve kılıç aracılığı ile istedikleri gibi hükmediyorlardı.
Yönetilen kesim de tıpkı yönetenler ve yönetilenlerde olduğu gibi iki kesime ayrılıyordu.
Bu ayırımın kriteri, yönetilenlerin kendi aralarındaki güç ve zayıflık derecesi idi. İşte
bu kesim bu bakımdan, "İnsanlar efendilerinin dinindendir." vecizesi uyarınca azgın zenginler ile zayıflar,
güçsüzler ve köleler diye ikiye ayrılıyordu. Ev reisi ile onun eli altındaki kadınlarda ve çocuklarda
da aynı durum geçerli idi. Hayatın bütün alanlarında irade ve davranış özgürlüğüne sahip erkekler
ile bütün bunlardan yoksun kadınlar arasındaki durum da aynı idi. Kadınlar kesinlikle erkeklere bağımlı
idiler; erkekler kendilerinden ne isterlerse, onları yerine getirmeye mecburdular. En ufak bir bağımsızlıkları
yoktu.
Bütün bu gerçekleri şu ayet açıkça ortaya koyuyor: "De ki: 'Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda
eşit olan bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım
ve Allah'ı bırakıp da bazılarımız bazılarını Rabler edinmesin.' Eğer yüz
çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız." (Âl-i
İmrân, 64) Resulullah (s.a.a) Roma kralı Herakliyus'a yazdığı mektupta şu ayete yer verdi.
Denildiğine göre, Peygamberimizin Mısır, Habeşistan, Pers ve Necran krallarına yazdığı
mektup da şu ayeti içeriyordu. Yüce Allah'ın şu sözü de aynı niteliktedir: "Ey insanlar, biz sizi bir
erkek ile bir kadından yarattık ve birbirinizi tanıyasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık.
Allah katında en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır." (Hucurât,
13)
Yüce Allah, köleler ile ve hür kadınlarla evlenmeyi tavsiye ederken de aynı gerçeği vurguluyor:
"Bazınız bazınızdandır. O hâlde onlarla... sahiplerinin izniyle evlenin." (Nisâ, 25) Yine yüce Allah, kadınlardan söz ederken aynı gerçeğe parmak basıyor: "Ben,
erkek olsun, kadın olsun, içinizden çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmam.
Bazınız bazınızdan meydana gelmedir." (Âl-i İmrân, 195)
Bu anlamda daha birçok ayet vardır.
Arapların çevresinde yaşayan ve kitap ehli olmayan toplumlara gelince, o gün onlar putperestler
ile bu kategoride olanlardan oluşuyordu. Bunlar kitap ehlinden daha kötü, daha beter bir durumda idiler. Onların
davranış ve tutumlarını kınayan ayetler, onların hayatın bütün alanlarında ve mutluluğun
bütün dallarında nasıl akıntıya kürek çektiklerini, nasıl işlerinin sonunun hüsran olduğunu
açıklıyor: "Andolsun biz zikirden (Tevrat'tan) sonra Zebur'da da 'yeryüzüne mutlaka salih kullarım vâris
olacaktır' diye yazdık. Şüphesiz bunda kulluk eden kimseler için yeterli bir öğüt vardır. Biz seni
ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. De ki: 'Bana ilâhınız ancak bir tek ilâhtır, diye vahy olunuyor. O'na
teslim olacak mısınız?' Eğer yüz çevirirlerse, de ki: Ben sizin hepinize eşit biçimde açıkladım."
(Enbiyâ, 105-109) "Bu Kur'an, gerek sizi gerekse ulaştığı
herkesi uyarayım diye bana vahy edildi." (En'âm, 19)
İslâm'a çağrının ortaya çıkışı
İnsan toplumunun o günkü (cahiliye dönemindeki) durumu işittiğin gibi idi. Yani insanlık,
hayatın bütün alanlarında batılın, fesat ve zulmün pençesine düşmüştü. İslâm ise tevhit
dini ve hak din olarak hakkı hâkim kılmak, onu mutlak anlamda insanlar üzerinde iktidar yapmak, onların kalplerini
şirkin pisliklerinden temizlemek, davranışlarını arındırmak, fesadın köklerine, dallarına,
içine ve dışına işlediği toplumlarını ıslah etmek istiyordu.
Sözün kısası yüce Allah insanları açık gerçeğe iletmek istiyordu. O onlara zorluk
çıkarmak değil, onları arındırmak ve kendilerine yönelik nimetini tamama erdirmek istiyordu. O günkü
insanların içinde debelendikleri batıl ile hak kelimesinin onlar hakkında istediği düzen iki karşıt
nokta, iki zıt kutup oluşturuyordu. Acaba 'Gayenin önemi, sakıncalı da olsa vasıtayı mubah kılar'
sözü uyarınca İslâm, ne pahasına olursa olsun ve hangi vesile ile mümkün olursa olsun hakkı üstün kılmak
arzusu ile batıl yanlılarının bazısını kullanarak diğerlerini ıslah mı etmeli,
arkasından da başka bir bölümün aracılığı ile başka bir bölümü yola mı getirmeli idi?
Bu, siyasetçilerin kullandığı bir siyasî yöntemdir.
Hedefe yönelik bu tutum, hangi alanda kullanılırsa genellikle maksada ulaştırır.
Maksada vardırmadığı durumlar çok azdır. Fakat İslâm çağrısının bayrak edindiği
açık gerçek hakkında geçerli değildi. Çünkü gaye, onun araçlarının ve ön adımlarının
ürünü idi. Nasıl olur da batıl öncüller hakkı doğurabilir. Nasıl olur da hasta ve bozuk bir insan,
sağlıklı bir insan üretebilir. Oysa yavru, onu doğuran ana-babadan alınmış bir sentezdir.
Siyasetin özlemi ve arzusu iktidara gelmek, egemen olmaktı. Nasıl olursa olsun öne geçmek, başa
konmak, mevki ve menfaat elde etmekti. İyi-kötü, hak-batıl hangi nitelikle bu hedeflere varılsın, önemli
değildi. Fakat hakka yönelik çağrı sadece hak amacı istiyordu. Eğer o hakka batıl aracılığı
ile ulaşsa bu tutumu ile batılı onaylamış, desteklemiş olurdu. O zaman hakka çağrı
olmaz, batıla çağrı olurdu.
Bu gerçeğin Peygamberimizin (s.a.a) ve soyundan gelen pâk önderlerin hayatlarında bariz tezahürleri
vardır. Peygamberimiz uzlaşmaya ve (az da olsa) taviz vermeye çağrıldığı sıralarda
Rabbi ona bunu (yukarıda anlatılan gerçeği) emretti ve Kur'an da bu talimatla indi. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"De ki, ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim kulluk ettiğim Allah'a kulluk etmezsiniz.
Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim kulluk ettiğim Allah'a kulluk edecek değilsiniz.
Benim dinim bana, sizin dininiz de sizedir." (Kâfirûn suresi) Yüce Allah tehdit
izlenimi veren bir üslûp ile şöyle buyuruyor: "Eğer biz sana direnme gücü vermeseydik, azıcık onlara
yanaşmak üzereydin. Eğer onlara yanaşsaydın, sana dünya hayatının ve ölüm ötesinin azabını
katlayarak tattırırdık." (İsrâ, 75) "Yoldan çıkarıcıları
kendime destek edinmedim." (Kehf, 51) Yüce Allah geniş anlamlı bir
örnekte şöyle buyuruyor: "Güzel olan ülkenin bitkisi, Rabbinin izni ile çıkar; kötü olandan ise, yararsız
bitkiden başka bir şey çıkmaz." (A'râf, 58)
Hak batıla karışmadığı ve onunla bağdaşmadığı içindir
ki, İslâm çağrısının yükü Peygamberimizi yorgun düşürünce yüce Allah, çağrının
kendisini, çağrılanları ve benimsenmesine çağrılan mesajı göz önüne alarak üç sebepten dolayı
ona yumuşak bir tutum benimsemesini ve tedricîlik ilkesini gözetmesini emretmiştir.
Birinci sebep, dinin toplumun bütün alanlarını ıslah edebilecek ve fesadın kökünü
kurutacak hak bilgileri ile yasalaştırılmış kanunlarıdır. Çünkü insanların inançlarını
değiştirmek çok zordur. Özellikle bu inançlar ahlâka ve davranışlara yansımış ise ve âdetlere
dayanak oluşturmuş ise, bu âdetler üzerinde yüzyıllar geçmiş, eski kuşaklar bunlarla gelip geçmiş
ve yine bunlar ile yeni nesiller yetişmiş ise böyle inançları değiştirmek son derece zordur.
Bir de eğer önerilen din ve onun çağrısı hayatın bütün alanlarını kaplıyorsa,
açığı ile gizlisi ile, insanın günün yirmi dört saatindeki bütün davranışlarını ve
tutumlarını, bütün fertleri ve toplulukları istisnasız olarak bağlayacak biçimde (İslâm'da olduğu
gibi) kapsıyorsa, böyle durumlarda yerleşik inancı değiştirmek, düşünülmesi bile dehşet
veren veya normal olarak imkânsız olan bir olaydır.
Bu iş davranışlarda, inançlarda olduğundan daha zordur. Çünkü insanın davranışlarla
arasındaki yakınlık ve alışkanlık, inançlar ile arasındaki yakınlıktan ve içiçelikten
daha öndedir. Davranış, duyuları için daha bariz, arzu ve istekleri için daha tercihlidir. Bundan dolayı
İslâm çağrısı, işinin başında hak inançlarını bir bütün hâlinde açıkladı.
Fakat ilâhî kanunlar ve şeriatlar tedricî olarak hüküm hüküm ortaya çıktı.
Kısacası, İslâm çağrısı mesajını insanlara sunarken tedricîlik ilkesini
gözetmiştir. Bunu insan tabiatı onu algılamaktan kaçınmasın ve mesajın unsurlarını
birbirlerine ekleme konusunda sıkıntıya düşmesin diye böyle yaptı. Bu söylediklerimiz, bu gerçekleri
dikkatle irdeleyen araştırıcılar için açıktır. Çünkü böyle bir araştırıcı,
Kur'an ayetlerinin ilâhî bilgileri ve şeriat yasalarını sunma konusunda Mekke'de ve Medine'de inen ayetlerin
farklı olduğunu görür. Mekke'de inen ayetlerde genel ilkeler ayrıntıya girilmeden sunuluyor. Medine döneminde
inen ayetlerde -biz bununla nerede inmiş olursa olsun hicretten sonra inen ayetleri kastediyoruz- ise, ayrıntı
vardır. Mekke döneminde genel ve ayrıntısız bir dille sunulan hükümlerin bu dönemde ayrıntıları
verilmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor. "Hayır, insan kendini ihtiyaçsız gördüğü için azar. Oysa
dönüş Rabbinedir. Gördün mü şu engel olan adamı, namaz kılan kula? Gördüm mü? Ya o kul doğru yolda
ise veya başkalarını kötülüklerden sakınmaya çağırıyorsa? Gördün mü? Ya o adam gerçeği
inkâr etmiş, ayetlerimize sırt dönmüş ise? Allah'ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?"
(Alâk, 9-14) Oruç hakkındaki ayetleri incelerken işaret ettiğimiz gibi
nübüvvetten sonra ilk aşamada inen ayetlerde tevhit, ahiret, takva ve ibadet konularına ayrıntılara girilmeden
değiniliyor.
Yüce Allah buyuruyor ki: "Ey örtüye bürünerek saklanan (Peygamber), kalk da uyar. Rabbinin büyüklüğünü
dile getir." (Müddessir, 1-3) Bu da peygamberliğin ilk
aşamasında inen ayetlerdendir. Yüce Allah buyuruyor ki: "Nefse ve onu biçimlendirene, ona bozukluğunu ve
korunmasını ilhâm edene andolsun ki: Kim nefsini kötülüklerden arındırırsa kurtuluşa ermiştir.
Kim nefsinin alçaltırsa hüsrana uğramıştır." (Şems,
7-10) Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kötülüklerden arınan ve Rabbinin
adını anıp namaz kılan kimse başarıya ermiş, kurtulmuştur." (A'lâ, 15) "De ki: Ben sadece sizin gibi bir insanım. İlâhınızın
bir tek ilâh olduğu bana vahy ediliyor. Artık ona yönelin. Ondan af dileyin. Ona ortak koşanların vay
hâline? O müşrikler ki, zekât vermezler ve ahireti inkâr ederler. İman edip iyi ameller işleyenler için kesintisiz
bir ödül vardır." (Fussilet, 8) Bu ayetler peygamberliğin ilk döneminde
inen ayetlerdendir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Gelin, Rabbinizin neleri yasakladığını size
söyleyeyim: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya iyilik edin. Yoksulluk kaygısı ile çocuklarınızı
öldürmeyin. Sizin de onların da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine
de yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın (öldürülmesinin) haram kıldığı cana kıymayın.
İşte Allah, düşünesiniz diye size bunları tavsiye etti. Bulûğ çağına girinceye kadar yetimin
malına en güzel biçimde yaklaşın. Ölçüde ve tartıda dürüst olun. Biz hiç kimseye gücünün üzerinde bir
sorumluluk yüklemeyiz. Bir söz söylerken, akrabanız bile olsa doğru konuşun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun.
İşte Allah, hatırlayıp öğüt alasınız diye size bunları tavsiye etti. İşte
benim dosdoğru yolum budur. Bu yola girin. Sakın sizi Allah'ın yolundan ayrı düşürecek yollara girmeyin.
İşte Allah, kötülüklerden sakınasınız diye size bunları tavsiye etti." (En'âm, 151-153)
Okuduğumuz ayetlerde ilk önce şer'î yasakların ve ikinci olarak şer'î emirlerin nasıl
özetlendiğine bir bakalım. Şer'î yasakların hepsi öyle bir vasıf altında bir araya getirildi
ki, sıradan insan aklı bile onu kabul etmekten kaçınmaz. Bu ortak vasıf çirkin davranış vasfıdır.
Çirkin davranışların kötü olduğu, bundan kaçınmak ve uzak durmak gerektiği hususunda hiçbir
aklı başında kimse tereddüt etmez. Doğru yolda birleşerek bölünmekten, zayıf düşmekten
ve helâke yuvarlanmaktan emin olmak da öyledir. Hiç kimse bunun iyi olduğu hususunda sırf içgüdüsünün yönlendirmesi
ile şüphe etmez. İslâm bu çağrısında seslendiği kimselerin içgüdülerinin desteğinden yararlanmak
istemiştir. Bundan dolayı aynı şekilde ana babaya asi olmak, onlara kötü davranmak, aç kalır korkusu
ile çocukları öldürmek, haksız yere kanının dökülmesi haram olan bir insanı öldürmek, yetim malı
yemek gibi yasakları ayrıntılı olarak saymıştır. Çünkü insanın saf duyguları
bu çağrının mesajını destekliyor. Çünkü saf insanî duygular normal hâlleri ile bu cürümleri, bu kötülükleri
işlemekten tiksinti duyar. Bizim naklettiğimiz bu ayetlerin benzeri olan başka ayetlere rastlamak mümkündür.
Her neyse, Mekke dönemi ayetleri, daha sonra inen Medine dönemi ayetleri tarafından ayrıntılı
olarak açıklanan genel hükümlere çağırırlar. Bunun yanı sıra Medine dönemi ayetlerinin kendileri
de bu tedricîlik prensibini gözetir. Bu dinin bütün kanunları ve hükümleri Medine'de bir defasında değil, tedricî
olarak ve peyderpey inmiştir.
Bu konuda sadece bir örnek üzerinde düşünmek yeterlidir. Bu, daha önce işaret edilen içki yasağına
ilişkin ayetlerdir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hurmalıkların
ve üzüm bağlarının meyvelerinin suyundan sarhoşluk ve güzel rızık elde edersiniz."
(Nahl, 67) Mekke döneminde inen bu ayette içkiye değiniliyor, fakat hakkında
bir şey söylenmiyor. Sadece "güzel rızık" demek suretiyle içkinin güzel bir yiyecek veya içecek olmadığı
ima ediliyor. Sonra yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki, Allah sadece gizli-açık
kötülükleri, günahı... haram kıldı." (A'râf, 33) Yine Mekke
döneminde inen bu ayet, günahları açıkça haram kılıyor, fakat içki içmenin haram olduğunu belirtmiyor.
Böylece kötü bir alışkanlığı terk etmeye çağırırken yumuşak bir biçimde alıştırma
yöntemi benimseniyor. Öyle bir kötü alışkanlık ki, insanlar arzuları tarafından ona sürüklenmiş,
etleri bu alışkanlıkla beslenerek semirmiş ve kemikleri bu alışkanlıkla sertleşmiştir.
Yüce Allah daha sonra şöyle buyuruyor: "Sana içki ve kumar hakkında soru sorarlar. De ki: Bunların
ikisinde de büyük günah vardır. İnsanlara bazı yararları varsa da günahları yararlarından büyüktür."
(Bakara, 219) Medine döneminde inen bu ayet, içkinin yukarda naklettiğimiz A'râf
suresinde haram olduğu açıklanan günahlardan olduğunu bildiriyor. Fakat görüldüğü gibi ayette alıştırma
ve nasihat dili kullanılmıştır. Yüce Allah daha sonra şöyle buyuruyor: "Ey müminler içki, kumar,
dikili taşlar ve fal okları şeytan işi iğrençliklerdir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz.
Şeytan içki ve kumar yolu ile aranıza kin ve düşmanlık tohumları ekmek, sizi Allah'ı anmaktan
ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçecek misiniz?" (Mâide,
90-91) Medine döneminde inen bu ayetler içki konusunda son sözü söyleyerek onu yasaklıyor.
İçki konusunun bir benzeri de miras meselesidir. Peygamberimiz ilk başta sahabeleri birbirine kardeş
yaptı ve birbirlerinin mirasçıları olmalarını kararlaştırdı. Bunu, yüce Allah'ın
daha sonra yasallaştıracağı miras düzenlemesine Müslümanları hazırlamak için yaptı. Daha
sonra şu ayet indi: "Fakat Allah'ın kitabında akrabalar birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden
daha yakındırlar." (Ahzâb, 6) İşte mensuh ve nasih hükümlerin
çoğunluğunun durumu bu şekildedir.
Bu ve benzeri bütün durumlarda İslâm çağrısı, hüküm koymada ve bu hükümleri uygulamada
yumuşak bir alıştırma yöntemi benimsedi. Bu tutumu, hüküm yüklemeyi kolaylaştırmak ve güzelce
kabul edilmesini sağlamak için benimsedi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz Kur'an'ı insanlara ağır
ağır okuyasın diye bölümlere ayırdık ve onu bölüm bölüm indirdik." (İsrâ, 106) Bir de bunun tersini düşünelim. Eğer Kur'an, Peygamberimize bir defada inmiş
olsa ve Peygamberimiz de "Sana da insanlara indirilen ilâhî mesajı açıklayasın da ola ki düşünürler
diye Kur'an'ı indirdik." (Nahl, 44) ayetinin yüklediği görev gereğince,
Kur'an'daki ilâhî yasaları açıklamış ve Kur'an'daki bütün inanca ve ahlâka ilişkin direktifleri,
ibadete ilişkin hükümlerin bütününü, muamelata, siyasete ve ticarete ilişkin bütün kanunları ortaya koymuş
olsa, böyle bir durumda insanların onları kabul etmesini, onları uygulamasını, onların kalplerine
egemen olup isteğe dönüşmesini, organlarına ve organizmalarına egemen olup davranışlara yansımasını
bir yana bırakalım, zihinler bunları kavrayıp benimseyemezdi bile.
Kur'an'ın ağır ağır inmesi, bu dine, kabul edilip kalpleri etkileme imkânını
vermiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kâfirler, Kur'an Muhammed'e bir defada topluca indirilseydi ya dediler.
Oysa biz onunla kalbini güçlendirip pekiştirmek için onu böylece (bölüm bölüm) indirdik ve onu ağır ağır
okuduk." (Furkan, 32) Bu ayet gösteriyor ki, yüce Allah Kur'an'ı bölüm
bölüm indirmekle hem peygamberimize, hem onun ümmetine kolaylık sağlamıştır. Bu noktayı ayetin
sonunda yer alan "ve onu ağır ağır okuduk." cümlesini
de dikkate alarak iyi irdeleyip üzerinde düşünmek gerekir.
Yalnız şunu hatırdan çıkarmamak gerekir: Kolaylık sağlamak, iyi eğitmek
ve faydayı gözetmek maksadı ile genel hükümlerden ayrıntılı açıklamaya geçmek ve hükümleri tedricî
biçimde insanlara sunmak, tavizcilikten ve nabza göre şerbet vermekten ayrı bir şeydir. Bu apaçık bir
husustur.
Bu tedricîliğin ikinci yönü; çağrılanların seçimi ve onlar arasında gözetilen
sıra bakımındandır. Bilindiği gibi Peygamberimiz bütün insanlığa gönderildi. Onun çağrısı
kesinlikle herhangi bir kavme, yere ve zamana mahsus değildir. Aslında son ikisi (yer ve zamanla sınırlı
olmamak) ilkine yani herhangi bir kavime sınırlı olmamaya dayanır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "De
ki: Ey insanlar, ben Allah'ın hepinize gönderilmiş bir elçisiyim. O ki, göklerin ve yeryüzünün egemenliği kendisine
mahsustur." (A'râf, 158) "Bu Kur'an
gerek sizi, gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi." (En'âm, 19) "Biz seni bütün âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ,
107)
Nitekim tarihin anlattığına göre Peygamberimiz İsrail oğullarından olan Yahudiler
ile Arap olmayan Habeşleri ve Mısırlıları İslâm'a çağırdı. Ona inanan ünlüler
arasında Acem asıllı Selman, Habeş asıllı müezzini Bilal ve Roma asıllı Suheyb vardı.
Onun peygamberliğinin, zamanındaki bütün insanlığa şamil olduğu şüphesizdir. Az önce okuduğumuz
ayetler de genellikleri ile bütün zamanlara ve yerlere şamildirler. Nitekim şu ayetler de peygamberliğin genel
olduğuna, bütün ülkeleri ve zamanları kapsadığına delâlet eder: "Bu Kur'an aziz bir kitaptır.
Ne geçmişte, ne gelecekte ona batıl karışmaz. O her işi yerinde yapan, övgüye layık Allah tarafından
indirildi." (Fussilet, 42) "Fakat O Allah'ın elçisi ve peygamberlerin
sonuncusudur." (Ahzâb, 40) Bu ayetlere ilişkin ayrıntılı
incelemeleri bilmek isteyen kimse, yerlerinde yapılacak olan tefsirine bakmalıdır.
Her hâlükârda, peygamberlik bütün insanlığa şamildir. Eğer insan İslâmî bilgilerin
ve kanunların geniş çaplılığını ve İslâm'ın ortaya çıktığı
günlerdeki dünyanın cehalet karanlığını, fesat pisliğini ve sapıklığını
iyi düşünürse bütün dünyayla yüz yüze gelmenin, şirk ve fesadı birden bire top yekün karşıya almanın
mümkün olmayacağından şüphe etmez. Bunun yerine hikmet açısından gerekli olan şuydu: İslâm
çağrısı işe bazı insanlarla başlamalı ve bu bazı insanlar Peygamberimizin kendi kavmi
olmalı, sonra İslâm'ın bu kimseler arasına yerleşmesi ile başkalarına açılmalıydı.
Nitekim böyle oldu. Yüce Allah buyuruyor ki: "Biz her peygamberi mesajımızı
açıklayabilsin diye mutlaka kavminin dili ile gönderdik." (İbrâhim, 4)
"Eğer biz Kur'an'ı ana dili Arapça olmayan birine indirseydik de onu onlara
okusaydı, ona inanmazlardı." (Şuarâ, 198-199) Çağrının
ve uyarının Araplarla olan ilişkisini vurgulayan ayetler, onların çağrının ve uyarının
ilişkili olduğu kimselerin bir parçası olduklarından öte bir mesaj vermiyorlar.
Kur'an'ın meydan okuması hakkında inen ayetlere gelince, bazı ayetlerde bu meydan okuma
sırf belağat bakımından ise bu, Kur'an'ın mucizevi niteliğine dayalı meydan okuyuşunun
bir yönünü belağatının teşkil etmesindendir. Yoksa bu meydan okuma İslâm çağrısının
sadece Arap milletini hedef aldığını ispat etmez. Evet, açıklamanın gerçekleş-mesi için
bizzat Arap dili bilerek seçildi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz her peygamberi mesajımızı açıklayabilsin
diye mutlaka kavminin dili ile gönderdik." (İbrâhim, 4) "Biz bu Kur'an'ı
vahyetmekle sana eski milletlerle ilgili hikâyelerin en güzelini anlatıyoruz." (Yûsuf,
3) "Hiç şüphesiz Kur'an Rabbin tarafından indirildi. Onu, 'güvenilir ruh (Cebrail)' indirdi, senin kalbine.
Uyaranlardan biri olasın diye. Açık, yalın bir Arapça ile." (Şuarâ,
192-195) Arap dili anlamları, zihni maksatları en eksiksiz biçimde açıklayan bir dil olduğu için
Allah bu dili diğer diller arasından aziz kitabı için seçti ve "Biz düşünüp idrak edesiniz diye bu
kitabı Arapça bir Kur'an yaptık." (Zuhruf, 3) buyurdu.
Kısacası, Peygamberimiz çağrı görevini üstlenince yüce Allah kendisine kendi aşireti
ile işe başlamasını emrederek "En yakın aşiretini uyar" buyurdu. Peygamberimiz
bu ilâhî emir uyarınca aşiretini toplayarak onları kendisine gelen mesajı kabul etmeye çağırdı
ve çağrısına ilk olumlu karşılığı verenin kendisinden sonra halifesi olacağını
vaat etti. Hz. Ali onun bu çağrısına olumlu cevap verdi. Peygamber bunu ona tebrik etti. Aşiretinin diğer
mensupları Hz. Ali'yi alaya aldılar. Bu bilgiler sahih rivayetlerde, tarih ve siyer kitaplarında vardır. Arkasından Peygamberimizin ailesinden bir kaç kişi de örneğin eşi Hatice, amcası Hamza
ve Şia'nın rivayet ettiğine göre amcası Ebu Talib, Hz. Ali'ye katıldılar. Ebu Talib'in iman
ettiğine ilişkin onun şiirlerinde açık ve imalı deliller vardır. (İman ettiğini ilan etmemiş olması Peygamberimizi himaye edebilmek içindi.)
Arkasından yüce Allah, Peygamberimize bütün kavmini çağrısının kapsamına almasını
emretti. Bunu aşağıdaki ayetlerden açıkça anlıyoruz: "İşte böylece sana Arapça bir Kur'an
vahyettik ki, ana şehri (Mekke'yi) ve çevresindekileri uyarasın." (Şûrâ,
7) "Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir toplumu, doğru
yola gelsinler diye, uyarman için inmiştir." (Secde, 3) "Bu Kur'an,
gerek sizi gerekse ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyedildi." (En'âm, 19) Bu son ayet belirgin bir şekilde gösteriyor ki, İslâm çağrısı sadece Araplarla
sınırlı değildir. Belirli bir hikmete ve faydaya dayalı olarak onlardan işe başlamıştır.
Yüce Allah daha sonra İslâm çağrısının dünyadaki kitap ehli olan ve olmayan bütün
milletlere yaygınlaştırmasını emretti. Yukarıda okuduğumuz ayetler buna delildir. Yüce
Allah şöyle buyuruyor: "Ey insanlar, ben sizin hepinize gönderilmiş bir Allah elçisiyim." (A'râf, 158) "Fakat o Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur."
(Ahzâb, 4) Yukarıdaki diğer ayetler de bu gerçeği gösteriyor.
İslâm çağrısındaki tedricîliğin üçüncü yönü; çağrı, irşat ve
icra bakımından sırayı gözetmektir. Bu sıralama sözlü çağrı, pasif çağrı ve cihat
şeklindedir. Sözlü çağrı, bütün Kur'an'ın açık bir şekilde ifade ettiği bir yöntemdir.
Yüce Allah, Peygamberimize bu konuda insan onurunu ve güzel ahlâk ilkelerini gözetmeyi emrediyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Yalnız bana vahiy geliyor." (Kehf, 110) "Müminlere karşı alçak gönüllülük kanatlarını
indir." (Hicr, 88) "İyilik ile kötülük bir değildir. Kötülüğe
en güzel karşılığı ver. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kimsenin cana yakın
bir dost gibi olduğunu görürsün." (Fussilet, 34) "Yaptığın
iyiliği çok görüp başa kakma." (Müddessir, 6) Bu anlamda daha birçok
ayet örnek gösterilebilir.
Ayrıca yüce Allah, Peygamberimize farklı anlayışlara ve şahsi yeteneklere uygun bütün
ifade sanatlarını kullanmayı emrediyor. Yüce Allah buyuruyor ki: "İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle
ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel biçimde tartış." (Nahl,
1252)
Pasif çağrıya gelince; müminlerin, kâfirleri sapık dinleri ve davranışları ile
baş başa bırakarak onlardan ayrı bir İslâm toplumu oluşturmalarıdır. Bu topluma Müslümanların
dışındaki Allah'ın birliğine inanmayanların dinleri, gayrimüslimlerin günahları ile ahlâkî
rezillikleri sızmayacaktır. Yalnız hayatın zorunlu kıldığı ilişkilerle yetinilecek-tir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sizin dininiz size, benim dinim ise banadır."
(Kâfirûn, 6) "Ey Muhammed, sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Yanındaki
eski sapıklıklarından tövbe edenler de öyle olsunlar. Sakın ölçüleri aşmayın. Hiç şüphesiz
Allah yaptıklarınızı görür. Sakın zalimlere eğilim göstermeyin. Yoksa cehennem ateşi yakalar
sizi. Allah'tan başka bir dostunuz, bir sığınağınız yoktur. o zaman onun yardımını
göremezsiniz." (Hûd, 112-113)
"Bu yüzden sen hakka çağır. Sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların keyfî arzularına
uyma ve de ki: Allah'ın indirdiği bütün kitaplara inandım. Aranızda adaletle hükmetmem emredildi. Allah
bizim de sizin de Rabbimizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir. Aramızda
bir düşmanlık yoktur. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş O'nadır." (Şûrâ, 15) "Ey müminler, benim de sizin de düşmanlarımızı dost edinmeyin. Onlar size
gelen gerçeği inkâr ettikleri hâlde siz onlara sevgi gösteriyorsunuz... Allah dininiz yüzünden sizinle savaşmayan,
sizi yurtlarınızdan çıkarmayan hemşehrilerinize iyilik etmenizi, onlara adil davranmanızı yasaklamıyor.
Çünkü Allah adil davrananları sever. Allah sadece dininiz yüzünden sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan
çıkaran veya çıkarılmanıza destek veren hemşehrilerinizi dost edinmenizi yasaklıyor. Onları
dost edinenler zalimlerin ta kendileridir." (Mümtehine, 9) Din düşmanları
ile ilgiyi kesmeyi, onlardan ayrı olmayı ifade eden ayetler çoktur. Gördüğünüz gibi bu ayetler bu ilgi kesmenin
anlamını, şeklini ve özelliklerini açıklıyor. Cihada gelince, bu konuda Bakara Suresinin cihat ayetlerinin
arkasından bir inceleme yaptık.
Bu üç basamak İslâm dininin ayrıcalıklarından ve iftihar sebeplerindendir. İlk basamak,
son iki basamak için gerekli olduğu gibi, ikinci basamak da üçüncü basamakta gereklidir. Peygamberimiz savaşa girişmeden
önce düşmanlarına çağrıda bulunuyor, öğüt veriyordu. Böyle yapmayı ona yüce Allah emretmişti.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Eğer bu çağrına sırt dönerlerse onlara de ki: Ben hepinize eşit
biçimde açıkladım." (Enbiyâ, 109)
En asılsız iddialardan biri, İslâm'ın çağrı dini değil, kılıç
dini olduğu yolundaki sataşmadır. Oysa Kur'an, Peygamberimizin uygulamaları ve tarih bu konuda şahitlik
ediyor ve meseleyi aydınlatıyor. Fakat yüce Allah'ın nur bağışlamadığı kimselerin
nuru olmuyor. Bu eleştiriyi yapanların bir bölümü Hıristiyan kilisesi mensubudur. O Hıristiyan kilisesi
ki, yüzyıllarca önce bünyesinde dinî mahkeme kurdu. Bu mahkemede kıyamet günü yüce Allah'ın kuracağı
mahkemeye özenilerek Hıristiyanlıktan dönenler ateşte yakılma cezasına çarptırıldı.
Bu mahkemenin görevlileri Hıristiyan ülkelerde dolaşıyor ve Hıristiyanlıktan çıkmakla itham
ettikleri kimseleri toplayıp bu mahkemeye sevk ediyordu. Bu dinden dönme suçlaması, kimi zaman kilise tarafından
desteklenen skolastik felsefeye aykırı düşen tabiat bilgisi ve matematik ile ilgili yeni görüşlere yöneltiliyordu.
Keşke şunu birileri açıklasa. Acaba aklı selim açısından tevhit inancını
yaygınlaştırmak, putperestliğin köklerini kurutmak, dünyayı fesat pisliklerinden arındırmak
mı önemlidir, yoksa dünyanın döndüğünü, Batlamyus kozmolojisinin aslı olmadığını söyleyenleri
susturmak ve boğmak mı?
Hıristiyan kilisesi putperestlikle savaşmak adına Hıristiyanları Müslümanlara karşı
kışkırtarak yaklaşık iki yüzyıl boyunca haçlı savaşları yürüttü, bu savaşlar
sırasında nice ülkeleri yıktı, milyonlarca insanı yok etti ve nice ırzları çiğnedi.
Bu iddiayı ileri sürenlerin bir bölümü de, uygarlık ve özgürlük taraftarı olduğunu iddia
eden bazı kilise dışı çevrelerdir. Bunlar maddî çıkarlarına yönelik en ufak bir tehlike sezdiklerinde
bütün dünyada savaş ateşi tutuşturarak dünyayı alt üst eden çevrelerdir. Acaba dünyada şirkin yerleşmesi,
ahlâkın bozulması, erdemlerin ölmesi, uğursuzluğun ve kargaşanın yeryüzünü ve bütün insanları
sarması mı daha zararlıdır, yoksa bir kaç karış toprağı kaybetmek veya bir kaç kuruşluk
zarara uğramak mı? Evet, hiç şüphesiz insan Rabbine karşı nankördür.
Büyük bir düşünce adamının bir küçük kitabında yer verdiği bu konu hakkındaki
sözlerini sevinerek nakletmek istiyorum. Merhum şöyle diyor: "Toplumsal düzenlemeyi ve ıslahı sağlamak, adaleti gerçekleştirmek,
zulmü ortadan kaldırmak, kötülüğe ve fesada karşı koymak için izlenilen sadece üç türlü yol ve araç söz
konusudur:
1- Konuşmalarla, makalelerle, kitaplarla, yayınlarla gerçekleştirilecek olan çağrı
ve irşat yolu. Bu yol, yüce Allah'ın şu ayetlerde işaret ettiği şerefli yöntemdir: "İnsanları
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel biçimde tartış." (Nahl, 125) "Kötülüğe en güzel karşılığı ver. O zaman seninle
arasında düşmanlık olan kimsenin cana yakın bir dost gibi olduğunu görürsün." (Fussilet, 34) İşte İslâm'ın bisetin ilk yıllarında kullandığı yöntem
budur...
2- Gösteriler, grevler, ekonomik boykot, zalimlerle işbirliği yapmama, onların işlerine
ve hükümetlerine katılmama gibi barışçı ve pasif direnme yolları. Bu yöntemi benimseyenler savaş,
adam öldürme ve şiddet yöntemlerini reddederler. Bu yönteme yüce Allah şöyle işaret ediyor: "Sakın
zalimlere eğilim göstermeyin. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi." (Hûd,
113) "Yahudileri ve Hıristiyanları dost, müttefik edinmeyin."
(Mâide, 51) Kur'an'da bu yönteme işaret eden çok sayıda ayet vardır. Bu
yöntemi benimseyip onu vurgulayan en ünlü şahsiyetler Hindu dininin önderi Buda, Hz. İsa (a.s), edebiyatçı
Rus yazar Tolstoy, Hintli manevî önder M. Gandi'dir.
3- Savaş, baş kaldırma ve vuruşma.
İslâm bu üç yöntemi tedricî olarak sıralar. İlk yöntem güzel sözlü öğüt ve barışçı
çağrıdır. Eğer bu yöntem zalimlerin şerrini gidermede, fesatlarını ve baskılarını
ortadan kaldırmada başarılı olamazsa, sıra ikinci yönteme gelir. Bu yöntem barışçı
ya da pasif boykot, zalimlerle işbirliği ve ortaklık yapmama yöntemidir. Eğer bu yöntem işe yaramaz,
fayda sağlamaz ise, sıra üçüncü yönteme gelir ki silahlı karşı koyma yöntemidir. Çünkü yüce Allah
asla zulme razı olmaz. Hatta zulme karşı susan, ona rıza gösteren kimse, zalimin suç ortağıdır.
İslâm, inanç sistemidir. İslâm'ın çağrısını kılıçla, savaşla
yaydığını söyleyenler yanılgıya düşmüşlerdir. Çünkü İslâm inanç ve akidedir.
İnanç ise cebirle, zorlama ile meydana gelmez. Ancak delile ve burhana boyun eğer. Kur'an çok ayetlerde bunu açıkça
dile getirir. Bunlardan biri "Dinde zorlama yoktur; doğru ile sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır."
(Bakara, 256) ayetidir.
İslâm, kılıcı ve silahı sadece ayetlerle ve delillerle ikna olmayan zalimlere karşı
kullandı. Hakka yönelik çağrının yoluna taş koyanlara karşı güç kullandı. İnatçıları
İslâm'a girmeye zorlamak için değil, onların şerrini gidermek için silaha başvurdu. Yüce Allah "Fitne
ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 193) buyuruyor.
Demek ki savaşın amacı, dini ve inancı dayatmak değil, fitneyi ortadan kaldırmaktır. İslâm
durup dururken ve isteyerek savaşa girişmez. Düşmanlarının zorlaması ile savaşa başvurur.
Savaşa başvurunca da onurlu yöntemleri gözetir. Savaşta ve barışta yıkmayı, yakmayı,
zehirlemeyi ve düşmanın üzerine suyu kesmeyi yasaklar. Aynı zamanda kadınları, çocukları ve
esirleri öldürmeyi de yasaklar. Bunlar Müslümanlara karşı ne kadar kin ve düşmanlık besleseler de onlara
karşı yumuşak ve iyi davranmayı tavsiye eder. Savaşta ve barışta teröre başvurmayı;
yaşlıları, güçsüzleri ve savaşı başlatmayanları öldürmeyi yasaklar. Düşmana gece baskını
düzenlemeyi yasaklar. "Aranızdaki antlaşmayı aynı şekilde yüzlerine fırlat." (Enfâl, 58) buyurur. Tahmine ve ithama dayanarak adam öldürmeyi, henüz suç işlemeden cezalandırmayı
ve bunlar gibi şerefe ve mertliğe sığmayan; acımasızlıktan, alçaklıktan ve vahşetten
kaynaklanan birçok davranışı yasaklar.
Tarihte meydana gelen bütün savaşlarda İslâm'ın şerefi, bütün bu davranışların
hiçbirini yapmayı kendine yakıştırmamıştır. Oysa uygar ülkeler aydınlanma çağı
dedikleri bu çağda bu davranışların en feci biçimlerini, en korkunç türlerini işlemişlerdir.
Evet. Bu sözde aydınlanma çağı, kadınları, çocukları, hastaları öldürmeyi; gece baskınları
düzenlemeyi; sivillere, masum halk yığınlarına geceleyin silahlarla, bom-balarla saldırmayı,
toplu kıyımlar yapmayı mubah saydı.
İkinci Dünya Savaşında Almanlar, Londra'ya füze saldırıları düzenleyerek binaları
yıkmadılar mı; kadınları, çocukları, masum sivilleri öldürmediler mi? Almanlar binlerce esiri
öldürmedi mi? Yine o savaşın sırasında müttefikler binlerce bombardıman uçağını Almanların
çeşitli şehirlerini yıkmak için kullanmadı mı? Amerika, Japonya'nın şehirlerine atom bombası
atmadı mı? Füzeler, atom ve hidrojen bombaları gibi modern kitle imha silahlarının icadından
sonra eğer üçüncü bir dünya savaşı çıkar da savaşa katılan devletler bu silahlara baş vururlarsa,
dünyanın ne yıkımlar, acılar, ıstıraplar yaşayacağını sadece Allah bilir.
Yüce Allah, insanlara doğru yolu göstersin, onları sırat-ı müstakime iletsin." (Alıntı burada
sona erdi.)
KUR’ÂN-I KERİM’DE NESH KAVRAMI HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME·
( İbnu’l Bârizi (738 H.)’nin Kur’ân’ın Nâsih ve Mensûhu Adlı Eseriyle
Mukayeseli Bir Analiz )
Yrd. Doç. Dr. Cüneyt EREN
Atatürk Üniversitesi Fen-Edb. Fakültesi
Doğu
Dilleri ve Edebiyatı Bölümü
SUNUŞ
Bu
araştırmamızda İbnu’l Bârizi (738 H.)’nin Kur’ân’ın Nâsih ve Mensûhu adlı
eseri esas alınarak · bu paralelde Kur’ân-ı Kerim’de zikri geçen “nesh” teriminin mahiyeti hakkında
durulacaktır. Gayemiz konu hakkında uzun süredir yapıla gelen tartışmaları yinelemek değil,
kavram karmaşası yaşandığı günümüzde neshin ispat ve nefyi arasındaki ortak noktaya ulaşmak
olacaktır. Bu meyanda:
Müellif
ve eserleri hakkında genel bir bilgi,
Kitabının
belli başlı özellikleri,
Nesh
hakkındaki genel görüşleri,
Neshin
lügat ve istilah manaları,
Kur’ân’da
nesh kelimesinin kullanıldığı yerler ve Kur’ân’ın bu lafza taşımış
olduğu mâna,
Mensuh iddia
edilen bazı ayetler hakkında örnek sadedinde değerlendirme,
Yukarıdaki maddeler ışığı altında nesh hakkında
genel bir değerlendirmeyi başlıklar altında ele almayı düşünüyoruz.
GİRİŞ
Araştırmamıza
konu edilen eser Hibetullah b. Abdirrahim b. İbrahim Şerefuddin İbnu’l
Bârizi (H. 738 )’nin “Nâsihu’l Kur’âni’l Aziz
ve Mensûhihi” adlı eserinin Bağdat Üniversitesi-Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Hatim Salih ed-Damin tarafından yapılmış tahkikli nüshasıdır. Eser Müessesetu’r-Risale
tarafından 1983 yılında Beyrut’da ikinci baskısını yapmıştır.
MÜELLİF
Müellifin
adı Hibetullah b. Abdirrahim b. İbrahim olup Şerefuddin İbnu’l Bârizi olarak tanınmaktadır.
“El-Bârizî” kelimesi Bağdat’ın mahallelerinden biri olan (Bâbu Ebrez) den gelmektedir.[1]
Hama şehrinde H. 645 senesinde doğmuştur. Babasından, dedesinden ve Şeyh Necmuddin el-Farusi’den
ders almıştır. Nahv ilmini de İbn Malik et-Tai’den
okumuştur. Şeyh İzzeddin b. Abdisselam, Şeyh Necmuddin el-Bâdirâi, el-Hafız Reşiduddin el-Attâr
ve Ebu Şâme gibi ulema ona icazet vermişlerdir.
Şam
diyarında Şafii mezhebinin meşihatlığı ona kadar ulaşmıştır. Kendisine ilim
tahsili için civar beldelerden yolculuklar yapılmış, (Tabakâtu’ş-Şafiiyye) sahibi el-Esnevi ve (Mir’âtu’l Cinân) adlı kitabın sahibi el-Yâfii gibi ulema
onunla yazışmıştır. El-Esnevi’nin el-Bârizi’ye yüz mesele sorduğu, onun da verdiği
cevapları daha sonra (el-Mesâilu’l Hamaviyye) diye adlandırdığı kitaba aldığı
bilinmektedir.
el-Berezâli
ve ez-Zehebî gibi alimler kendisinden işitmişlerdir. İbn Tagrbek ve el-Berezâli’de ondan bir çok meşihat
tahriç etmiştir. Ez-Zehebî onun hakkında: “Şeyhu’l ulema
ve islam alimlerinin son kalıntılarından olup; ibadeti,dini,
tevazusu, inceliği ve ahlakı ile birlikte bir çok eser vermiştir. Tabiatında zerre mikdarı kibir
bulunmaz, salihler hakkında saygı ve hüsnü zan sahibidir. ” der.
El-Esnevî: “İlimde
rasih bir imam, hayır sahibi, salih, ilmi sevip neşreden, ehline karşı iyilik yapan, çok sayıda eseri
olup ilim tahsili için kendisine yolculuklar yapılmış birisidir.” der.
Hama
şehrine kadı olmuştur. Mısır diyarına da kadı tayin edildiği halde kabul etmemiştir.
Ömrünün sonlarına doğru gözleri görmemiş, Hicri 738 senesinde de vefat etmiştir.[2]
ESERLERİ
İbnu’l Bârizî ekseriyeti henüz yazma olan bir çok eser bırakmıştır:
1-el-Esâs
fi Marifeti İlâhi’n-Nas (Keşfu’z-Zünûn).
2-el-Ahkam
alâ Ebvâbi’t-Tenbih (Nüketu’l-Hemeyân).
3-İzhâru’l
Fetâvâ Min Esrârı’l Hâvi ,Yazma (el-A’lâm).
4-Bedîu’l
Kırân (Nüketu’l-Hemeyân, Tabakâtu’l Kurrâ).
5-Temyîzu’t-Ta’cîz
(Tabakâtu’l Müfessirîn; Miftâhu’s-Seâde).
6-Tevsîku
Aryi’l-îmân Fi Tafsîli Habîbi’r-Rahmân, Yazma (A’lâm).
7-Teysîru’l
Fetâvâ Fî Tahrîri’l-Hâvî, Yazma (A’lâm).
8-Hallu’l-Hâvî
(Mir’âtu’l-Cinân, el-Bedru’t-Tâli, Tavdîhu’l-Hâvî).
9-ed-Durretu
Fî Sıfati’l-Hacci ve’l-Umre (Tabakâtu’l Müfessirîn).
10-Rümûzu’l-Künûz,Yazma
(A’lâm).
11-Ravdâtu’l-Cinân
Fî Tefsîri’l-Kur’ân (Tabakâtu’l Müfessirîn).
12-ez-Zübdetu
Fi’l-Fıkhi (Nüketu’l-Hemeyân,ed-Dureru’l-Kâmine).
13-Şerhu’l-Behçe
(Tabakâtu’l Müfessirîn).
14-Şerhu’l-Hâvî
(Nüketu’l-Hemeyân, Miftâhu’s-Seâde).
15-Şerhu’l-Mücerred
(Tabakâtu’l Müfessirîn,Hidâyetu’l-ârifin, el-Mindadu Fî Şerhi’l-Mücerred).
16-eş-Şir’atu
Fî Kıraâti’s-Seb’a, Yazma (el-A’lâm).
17-el-Arûd
(Nüketu’l-Hemeyân,Tabakâtu’l-Kurrâ).
18-Garîbu’l
Hadîs (Nüketu’l Hemeyân ve Tabakâtu’l Müfessirîn).
19-el-Ferîdetu’l
Bâriziyye Fî Halli’ş-Şâtibiyye, Yazma (el-A’lâm).
20-el-Mübtekiru
Fî’l-Cem’i Beyne Mesâili’l-Mahsûl ve’l Muhtasar, (Tabakâtu’l Müfessirîn).
21-el-Müctebâ
(Tabakâtu’l Müfessirîn, Şezerâtu’z-Zeheb).
22-
el-Müctebâ (Şezerâtu’z-Zeheb).
23-el-Mücerredu
an Mesnedi İmami’ş-Şâfiiyye (Tabakâtu’l Müfessirîn).
24-Muhtasaru’t-Tenbîh
(Nüketu’l-Hemeyân,Tabakâtu’l-Kurrâ).
25-Muhtasaru
Câmiu’l – Usûl (Tabakâtu’l-Kurrâ, Tabakâtu’l Müfessirîn, Tabakâtu’s-Subkî, Tertîbu Câmiu’l-
Usûl, Miftâhu’s-Seâde, A’lâm).
26-Muhtasaru
Kitâbu’t-Teysîr (Tabakâtu’l-Kurrâ).
27-el-Mesâili’l-Hamâviyye,
Yazma (Fehrisu’l Mektebetu’l Ezheriyye bi Mısır).
28-el-Mugnî
(Tabakâtu’l-Kurrâ, Miftâhu’s-Seâde).
29-el-Menâsik
(Nüketu’l-Hemeyân,Tabakâtu’l-Kurrâ).
30-en-Nâsihu
ve’l Mensûh [3](Nüketu’l-Hemeyân,Tabakâtu’l-Kurrâ).
31-el-Vefâ
Fî Ehâdîsi’l-Mustafâ (Tabakâtu’l Müfessirîn, Şezerâtu’z-Zeheb, Nüketu’l-Hemeyân, Miftâhu’s-Seâde).
NASIHU’L KUR’AN’İL AZİZ VE MENSUHİHİ” ADLI KİTABININ
ÜSLUBU
“Müellif
kitabının önsözünde eseri niçin kaleme aldığını açıklar. Sonra “nesh, nâsih ve mensûh”
tabirlerinin tariflerini yapar. Ardından nâsih ve mensûhun çeşitlerini
zikreder. Sonra “Seyf ve kital” ayetlerini, bir çok ayeti nesh etmesindeki önemlerine binaen özellikle inceler.
Kendine has bir üslupla her sure başında nâsih ve mensûh olan ayetleri zikreder. Mensûh olanları (Mim), nâsih
olanları (Nun) harfleri ile rumuzlar. Ardından sırayla önce Tevbe
5(Seyf ayeti) ile nesholmuş ayetleri, daha sonra “kital ayetleri”
ile nesholmuş olanları, ardından aynı surede geçen ayetle nesholmuş ve nihayet başka bir surede
geçen bir ayetle nesholmuş ayetleri zikreder. Müellif bu uygulamayı kitabının başından sonuna
kadar aynen sürdürür.
Nâsih veya mensûh olmayan ayetleri de muhkem
kabul ederek işaretle yetinmiştir. Müellif kitabını Mekki-Medeni sureler hakkındaki bir bahisle bitirmiştir.”[4]
NESH HAKKINDAKİ GENEL GÖRÜŞLERİ
İbnu’l
Bârizî nesh ilmini “helal ve haramı öğreten, Allah kelamının tefsirinin yapılabilmesinin ona
bağlı olduğu bir ilim” olarak tasvir eder. Neshi tarif ederken önce Kur’ân’daki kullanımdan
delil getirerek lügatta manasını “raf etme, kaldırma” olarak verir. Kur’ân’daki anlamlarını
da;
1-Yazının kaydedilmesi ve naklolması “İşte kitabınız, yüzünüze karşı hakkı söylüyor, çünkü biz sizin yaptıklarınızı
hep kaydediyorduk." (denir).”[5]
2-Sabit olan bir hükmün başka bir hitapla kaldırılması. (Yani bu
hitap olmasaydı bir önceki hüküm kalıcı olacaktı.) şeklinde özetler.
Daha
sonra bu ilmin usûl yönüyle ilgili klasik bilgiler verir:
“Nasih, hükmü kaldırandır. Hükmün ve o hükümle yapılan amelin kaldırılması
işlemi de Mensûh şeklinde adlandırılır ve üç kısımda incelenir:
1-Hükmün ve tilavetin neshi,
2-Hükmün bâki kalarak tilavetin nesh edilmesi,
3-Hükmün neshedilip tilavetin bâki kalması.”[6]
Nâsihi
dört kısımda ele alır:
1-Kitabın kitabla nesholmasıdır. Vukû bulması caizdir.” Biz bir âyetten her neyi nesheder
veya ertelersek, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye
kâdirdir.” [7] ve “Biz bir âyeti
değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini pek iyi bilmiş iken
kâfirler Peygambere: "Sen, ancak bir iftiracısın" dediler. Hayır öyle değil; onların çoğu bilmezler.”[8] ayetlerinde beyan edildiği gibi.
2-Sünnetin kitabla nesholmasıdır. Vukû bulması caizdir. Çünkü Hz. Peygamber
(sallallâhu aleyhi ve sellem) önce Âşûre günü orucunu emretmiş daha sonra bu oruç “O Ramazan ayı ki,
insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur'ân
onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun. Kim de hasta, yahut yolculukta ise tutamadığı
günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diler zorluk dilemez. Sayıyı
tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki
şükredersiniz.”[9] ayetiyle nesholmuştur. Diğer bir rivayette “Onlarla nasıl sözleşme olabilir ki, sizin aleyhinize
ellerine bir fırsat geçse, hakkınızda ne bir antlaşma gözetirler, ne de bir yemin. Dil ucuyla sizi hoşnud
etmeye çalışırlar, fakat kalbleri o kadarına da razı olmaz. Zaten onların çoğu fasıktırlar.[10] ayeti nâzil olduğunda Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ben de 70 in üzerinde istiğfar ederim”
demiş hemen ardından “Onlara
mağfiret dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah,
yoldan çıkmış bir toplumu yola iletmez.” [11] ayeti nâzil olarak bu sözü nesholmuştur.
3-
Sünnetin sünnetle nesholmasıdır. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve
sellem) in “Daha önce kabirleri ziyaret etmenizi yasaklamıştım.
Bundan böyle ziyaret edebilirsiniz” hadîsi ile vukûu câizdir.
4-
Kitabın sünnetle nesholmasıdır. Ebû Hanîfe’ye göre câizdir. Şâfilere göre vukûu mümkün değildir.”[12]
Yukarıda özetle sunmaya çalıştığımız
müellifin nesh çeşitleri hakkındaki görüşlerinden sonra sonra neshle ilgili usûl bilgileri vermiştir.
Bunlarda aşağıda
görüleceği üzere bilinen klasik bilgilerdir:
“Bil ki nâsih mensûhtan nüzulu daha geç olandır.
Ancak mushafa kaydedilmesi mensûhtan önce olabilir. Bu sebeble sure içlerinde Mekkî ayetler Medenî olanlardan daha sonra gelebilir.
Nâsih ancak Medenî olabilir. Ancak Mekkî veya Medenî’nin
nâsihi ise nüzulu diğerinden daha önce olandır.[13]
İçinde “Kellâ”
tabiri olan her sure Mekkî’dir. Bakara ve Âl-I İmrân dışında huruf-u mukatta’a ile başlayan
bütün sureler de Mekkîdir. Ra’d suresinde ise ihtilaf vardır.
Bakara suresi dışında içinde Âdem (a.s) ın
kıssası olan bütün sureler Mekkîdir.
İçinde kıssaların veya “ Yâ eyyühellezîne âmenû “ yerine “ Yâ eyyühe’n-nâs”
tabirinin bulunduğu bütün surelerin de Mekkî olduğu söylenmiştir.
Bakara, Âl-I İmrân, Nisa, Mâide, Enfâl, Tevbe, Nûr, Ahzab,
Kitâl, Fetih, Hucurât, Hadîd, Tahrîm suresinin sonuna kadar, Lem yekun[14], Nasr, Felak ve Nâs surelerinin
Medenî oldukları görüşü şöhret kazanmıştır.
Buna mukabil Fatiha, Ra’d, Hacc, Saff, İnsan, İhlas
sureleri hakkında hilaf vardır. Diğerleri ise Mekkîdir.” [15]
Yukarıda özet halinde vermeğe çalıştığım bilgilerin ışığı
altında genel bir değerlendirme yapacak olursak;
İbnu’l
Bârizî özellikle “Şu haram aylar bir çıktı mı artık
o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları
serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[16] ve “Doğrusu, Allah katında ayların sayısı oniki aydır.
Gökleri ve yeri yarattığı günkü Allah yazısında (böyle yazılmıştır). Bunlardan
dördü haram aylardır. Bu
da doğru olan dinin hükmüdür. Bu sebeple bunlar hakkında nefislerinize haksızlık yapmayınız.
Müşrikler size karşı topyekün savaştıkları gibi siz de onlara karşı topyekün savaş
açın. Ve iyi bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.”[17] ayetlerini
nâsih olduğuna hükmederek, genelde müşriklerle barışı öngörüp sabrı tavsiye eden ayetleri
mensûh saymış ve bunun tabiî neticesinde Kur’ân-i Kerîm’in
kendi bünyesinde mensûh ayet sayısını toplam -249- olarak belirtmiştir.[18] Ona göre Mensûh ayetler bazı istisnalar ile11 sûre içinde 23 yerde vukû bulmuştur. Toplam Mensûh olan yerlerin
sayısı 249 dur. Nâsih ayetler 37 sûre içinde 108 yerde vukû bulmuştur. Bazen bir ayet bir kaç ayetle nesholmuş
bazen de bir kaç ayet bir ayetle nesholmuştur. Bu rakam kendisinden önce gelmiş ve geçmiş araştırmacıların
zikrettikleri sayılara nisbetle oldukça kabarık sayılır.[19] Bunun sebebi müellifimizin nesh anlayışından gelmektedir.
Ona göre “nesh” Kur’an bünyesinde mutlak manada şer’i
bir hükmün başka bir şeri hükümle değiştirilmesi olduğundan bu anlayışının
tabii sonucu olarak farklılık arzeden lahik hüküm sabıkına göre nâsih olmuştur.[20] Oysa bu hükümlerin “mutlakın
takyidi, ammın tahsisi, mübhem ve mücmelin tebyini” gibi hususiyetleri olabileceği gibi, her ayetin kendi
şartları içerisinde değerlendirilmesi gereği de hesap edilmelidir. Bu şartların tekrar vuku
bulması durumunda mensûh olduğu iddia edilen ayetlerin tekrardan geçerli olması söz konusu olacaktır.
Ayrıca bu iki ayetle nesholduğu iddia edilen ayetlere dikkatle bakıldığında her birisinin ortak
yanının şart ve ortamla ilgili siyasi konjuktüre karşı davetin bir şekli ve üslubu olduğu,
veya müşrikleri tehdit içerdiği görülecektir. Her birisi için genelleme yapılarak nesholdukları iddiası
kanaatimizce isabetli olmasa gerekir. Kanaatimize göre “Biz bir âyetten her neyi nesheder
veya ertelersek, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye
kâdirdir.” [21] ayetinde sözü edilen “nesh” den murad ta genel anlamda Kur’ân içindeki hükümlerin
kaldırılması değil, Kur’ân’ın gelmiş-geçmiş şeriatların hükmünü kaldırması
olmalıdır. Veya Kur’ân’da sözü edilen nesh lafzının lügat manası ile Kur’ân’ın
kastetdiği anlam tekrardan irdelenmesi gerekmektedir.
NESHİN LÜGAT
VE TERİM ANLAMLARI
Nesh
lafzı lügatlerde birbirinden farklı olarak özetle; değiştirmek, izale etmek ve nakletmek[22], tebdil etmek, yani bir şeye gayrisini halef yapmak, ilga ve ibtal etmek manasında kullanılmıştır.
“Güneş gölgeyi neshetti” (giderdi)cümlesi de yukarıdaki mânalara örnek sadedinde zikredilir. [23]“Ruhların bedenden bedene göçü hurafesi için kullanılan “tenasüh” (geçişmek) ile, bir kitabı
çoğaltmak, kopyesini çıkarmak manasında “istinsah” ve bir kitaptan istinsah edilmiş suretler
için kullanılan “nüsha” kelimeleri de “nesh”den türemedir.”[24] Konumuzla ilgili bir diğer ayette, “Muhakkak sizin işlediklerinizi
yazıp çoğaltıyorduk (istinsah ediyorduk)” [25] denilmektedir. Buradan da nesh lafzının “istinsah” (kopye)
bağlamı hissedilmektedir.
İstilahta ise genel olarak Kur’an bünyesinde mutlak
manada şer’i bir hükmün başka bir şeri hükümle değiştirilmesi, veya Kur’ân-ı Kerîm’in önceden vaz ettiği bir hükmü kaldırarak, yerine başka bir hüküm
getirmesi olayına nesh denile gelmiştir. “Geçici tedbir niteliğinde düşünülmüş ve teklif
edilmiş hususların yine aynı tabiîlik içerisinde kaldırılması da” denilmiştir.[26]
GENEL DEĞERLENDİRME
Arapça’da bir lafzın
kelime ve istilah manâları en doğru şekilde müştakları ile birlikte değerlendirilerek anlaşılır.
Ne-se-ha sülâsi kökünden gelen nesh lafzının diğer müştaklarıyla irtibatlandırılması
da bu açıdan gerekmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz Nesh lafzının semantik yönü ele alınacak
olursa yukarıda naklettiğimiz farklı anlamların (izale, iptal, ilga, değiştirme, nakletme, bir
şeye gayrisini halef yapmak) kesiştiği ortak nokta “değişim”
olmalıdır. Bu zahiri değişim terim anlamında özetle “şer’î
bir hükmün kaldırılıp yerine başka bir şer’î hüküm getirme” olarak kullanılmıştır.
Olay da genel hatlarıyla bu şekilde özetlenebilir. Ancak “hükmü kaldırmak
anlamında doğru olan” neshin bir önceki hükmü tamamen iptal şeklinde algılanması ve ona şartlanılması
kanaatimizce önyargılı bir yaklaşımdır.
Câsiye
29 ayetinde zikredilen “istinsah” lafzı da yukarıda zikrettiğimiz manada anlamını bulan
nesh lafzıyla ilişkisi olmalıdır. Ali Ünal bey konuyla ilgili yapmış olduğu latif değerlendirmede
şöyle der: “Varlık alemine inen her şey, arkasında değişik derecelerde kopyesini bırakır.
Meselâ bir çiçek, çok sayıda tohumunda yaşamaya devam ettiği gibi, kendisini görenlerin zihinlerinde de yaşamaya
devam eder. Yani onun hayatı tohumunda hülâsa edilmiş olup, o tohumlardan çıkacak çiçeklerde ya-şamayı
sürdürür.”[27] Bir diğer tabirle nesh yüklenmiş olduğu mesajı indi hâcette tekrardan kullanılmak üzere kendinde
muhafaza etmektedir.
Mütevatir
olan İbn Kesir ve Ebu Amır kıraatlerinde ayette geçen “erteleme” manasındaki “nense’ha”
ifadesi de bu görüşümüzü desteklemektedir.[28] Sadece yukarıya nakledilen lügat anlamlarına sadık kalınarak “nesh”
kelimesinin altındaki değişim irdelenecek olursa bu değişimin klasik nesh anlayışından
farklı yorumlanması mümkündür. Değişim olarak özetlediğimiz anlamı ilelebet mensûh kabul etmeye
bizi zorlayan ne olabilir? Oysa bu değişim dinin yaşanması ve yaşanılabilmesi için gerekli olan
anlatılabilmesi adına çok önemli bir dinamiktir. Bu yoldan hareketle Kur’ân’î
bir terim olan nesh tabirinden murad kanaatimizce; şer’î bir hükmün ilelebet iptali söz konusu olmaksızın
belli bir zaman için tecil edilerek yerine başka bir şer’î hüküm getirmedir Bu yönüyle de nesh değişik
şart ve ortamlarda, farklı konjüktürde farklı şartlar doğrultusunda müslümanlara hareket esnekliği
kazandıran Kur’ân’ın teşriî i’cazına örnek, harikulâde ve bir o kadar da evrensel olan
disiplini konumundadır. İslam tarihi Hz. Ömer (r.a)’ın şartların gereği müellefe-i
kulûba zekat ödenmesini yasaklaması gibi bu esnekliğin getirdiği realiter örneklerle doludur. Kur’ân’da
klasik anlamda nesh olduğunu iddia edenler Hz. Ömer (r.a)’ın bu uygulaması hakkında nasıl bir
yorum yapacaklardır? Şayet Kur’ân’da klasik anlamda bir nesh mevcud ise; yani gelen yeni hüküm bir öncekini
ilelebet iptâl ediyor ise, bu neshi (genel anlayışa göre) Kur’ân’ın kendisi veya Sahih sünnet kararlaştırabilir.
Oysa Hz. Ömer (r.a) örneğini verdiğimiz konu hakkında içinde bulunduğu şartlar gereği son noktayı
koymuştur. Dinin realiter ruhu gereği öyle de olmalıdır.
Ancak müellefe-i kulûba zekat verilmesini gerekli kılacak şartlar tekrar baş gösterecek olursa Hz. Ömer (r.a)’ın
bu hükmü ile amel etmenin bir anlamı olamaz. Bu durumda tekrardan Kur’ân nassına rücû edilecektir. Nitekim
Ömer b. Abdülaziz gerekli gördüğünden bu hükmü tekrar uygulamaya koymuştur.“Ezmânın tagayyürü ile ahkamın tagayyuru inkar olunamaz” [29] kaidesi de bu bu yönde olması gereken esnekliği dile getirmektedir.
Durum Kur’ân’ın getirmiş olduğu bütün hükümler için aynıdır.[30] Örneğin Medine’de cihad
hakkında inen ve önceki dönemlerde gayri müslimlerle barışı ve hoşgörüyü öngörüp sabrı tavsiye
eden ayetleri neshettiği iddia edilen: “Şu haram aylar bir çıktı
mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını
tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse
onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[31] ve “Doğrusu, Allah katında
ayların sayısı oniki aydır. Gökleri ve yeri yarattığı günkü Allah yazısında (böyle
yazılmıştır). Bunlardan dördü haram aylardır. Bu da doğru olan dinin hükmüdür. Bu sebeple bunlar
hakkında nefislerinize haksızlık yapmayınız. Müşrikler size karşı topyekün savaştıkları
gibi siz de onlara karşı topyekün savaş açın. Ve iyi bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.”[32] ayetleri (bu konu hakkında
inmiş olan son ayetler olması hasebiyle) hükmü ilelebet geçerli olması gerekecek ve müslümanların gayrı
müslimleri gördükleri yerde öldürmeleri îcab edecekti. Oysa Kur’ân’ın ruhunu, (fıkhu’l âyâtı)
iyi kavramak gerekir. Aynı konu hakkında zahiren farklı görülen bu hükümler Kur’ân’ın genel
ruhu itibarıyla bir bütün olarak ele alınmalı, şartlara göre değişiklik arzedebilmelidir.
“Ayrıca neshin (nesh tabir edilen olgunun, A.C.E) kulli kaideler ve müebbed
( ebedi olduğu bildirilmiş) hükümlerde cereyan etmemesi, ebedilik kaydı taşımayan ve cüzî hükümlerde
olması da, onun gelişen şartlara uyum ve hakimiyet sağlamasının tabiî bir yolu olduğunu
isbat eden bir başka nokta olmaktadır.” [33]
“Demek
oluyor ki nesh, İslamın dinanizmini, her zaman, her şartta her kişiye
uygulanabilir ve her meseleye cevap verebilirliğini ortaya koyan çok mühim bir vakıadır…
Mutlak
manada mensuh ayetlerin varlığını kabul etmek, herhalde İslâm’ı en önemli bir yanından
mahrum bırakmak demek olur…
Kur’ân’a
yaklaşmada seleften azamî ölçüde istifade edilmekle beraber, onlara takılıp kalınmamalı ve Kur’ân’ın en karanlık noktalara da ışık tutan aydınlığını
sonuna kadar keşfedebilmek için zamanı, mekanı, çevreyi, şartları, hususi durumları, İslam’ın
cihanşumüllüğünü her zaman göz önüne almalıdır.”[34]
Öte
yandan neshin bu klasik anlayışının ihtiva ettiği hükümlerinin iptalinin yanısıra taşımış
olduğu zengin manaları gözardı edilmesine sebeb verme gibi mahzurları da göz ardı edilmemelidir.
Ali Ünal bey konuyla ilgili yapmış olduğu izahatta aynen şöyle der:
“Ayetlerin
de bu şekilde şarta kişiye, döneme, aynaya bakan yönleri vardır. Bu sebeple, mensuh kabul edilen bazı
ayetler öyle manaları bünyesinde taşımaktadır ki, o ayet, o manâ katmanlarıyla Kur’ân’ın
bütünlüğü içinde çok mühim bir yer işgal eder. Meselâ, “Her nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi
orasıdır” ayetinin hükmünin, “Yüzünü Mescid-i Haram’a
çevir” ayetiyle nesholduğu kabul edilmektedir. Fakat, bahis mevzuu
ayetin ahkam ifade etmesi sadece bir yönüyledir.-Kaldı ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mescid-i Haram’dan önce herhangi bir
tarafa değil, yine tek bir yöne, Kudüs tarafına yönelerek namaz kılıyorlardı. Bu yüzden, bu ayetin kıble hükmü ihtiva edip etmediği tartışılabilir.- Ayet ayrıca,
yönlerin izafiliği, Allah’ın her türlü yönden ve bir yönde bulunmaktan münezzeh olduğu ve asla mekana
tabi bulunmadığı, yeryüzünde kıble için tek bir yöne değil, namaz kılınan yerin Kabe ile
olan pozisyonu gereği her yöne yönelindiği, doğu-batı, güney-kuzey bütün yönlerin ve mekanın Allah’a
ait olduğu, Nur ayetinde de (Nur 35) ifade olunduğu üzere Allah’ın Nur’unun, Kur’ân’ın
ve İslam’ın şark, garb gibi tek bir yöne irca edilemiyeceği ve zaman-mekan üstü olduğu, her
yerde her hâl ü kârda, arada hiçbir aracı olmaksızın yüzünü Allah’a çevirip O’nunla temasa geçebileceği,
dünyanın her yanında Allah’tan gelmiş hakikatlerin bulunabileceği gibi ilk etapta akla gelen daha
pek çok manâya da muhtemeldir ki, mensuh ayetlerin sayısını bir hayli kısan alimlerimiz, bu hususları
da haklı olarak göz önüne almış olabilirler.” [35]
Sonuç olarak diyebiliriz ki:
Nesh
lafız itibariyle Kur’ân-ı Kerim’de yer almış bir kavramdır. Bu yönüyle onu inkar etmek,
başka bir ifadeyle Kur’ân’da bulunmadığını iddia etmek mümkün değildir. Ancak bu
kavramın ne anlama geldiği tartışıla gelmiş, hakkında farklı mütaâlalarda bulunulmuştur.
Yukarıda detaylı olarak izah ettiğimiz gibi bu kavramdan “ bir
şeriatın yeni gelen bir şeriatla değiştirilmesi işlemini ” veya “şer’î bir hükmün ilelebet iptali söz konusu olmaksızın belli bir zaman için tecil edilerek
yerine başka bir şer’î hüküm getirme” olarak anlamaktayız. Bu yönüyle de nesh değişik
şart ve ortamlarda, farklı konjüktürde farklı şartlar doğrultusunda müslümanlara hareket esnekliği
kazandıran Kur’ân’ın teşriî i’cazına örnek harikulâde ve bir o kadar da evrensel olan
disiplini konumunda, İslamın dinanizmini, her zaman, her şartta her kişiye uygulanabilir ve her meseleye
cevap verebilirliğini ortaya koyan çok mühim bir vakıadır.
Kur’ân-ı
Kerim’in nazil olduğu dönemden günümüze kadar ve hatta kıyamete değin geçecek süreç içerisinde beşeriyet
değişik şart ve ortamlarda bulunması tabiidir. Evrensel yönüyle
de mu’ciz olan Kur’ân- ı Kerim ihtiva ettiği ahkamla bu süreç içerisinde her probleme cevap verme durumundadır.
Hükümleriyle birlikte ilelebet nesholduğu iddia edilen ayetler işte bu zaman, mekan, çevre, şartlar ve hususi
durumlar karşısında tekrardan işlerliğe geçmesi her şeyden önce dinin realiterliği açısından
zorunludur. Bu itibarla mutlak manada mensuh ayetlerin varlığını kabul etmek, herhalde İslâm’ı
en önemli bir yanından mahrum bırakmak demek olur.
BİBLİYOGRAFYA
Berki Ali Himmet, Açıklamalı
Mecelle-i Ahkamı Adliye, İstanbul, 1982.
· Bu çalışmaya Hibetullah b.
Abdirrahim b. İbrahim Şerefuddin İbnu’l Bârizi (H. 738 )’nin
“Nâsihu’l Kur’âni’l Aziz ve Mensûhihi” adlı eserini Türkçe’ye tercümesi ile başlamıştım.
İtiraf etmem gerekir ki bu çalışmaya başladığım günlerde Nesh hakkında henüz netlik
kazanmamış bilgilerim vardı. Neshin Kur’ân’da mevcûdiyeti hakkında klasik yorumlara temayülümle
birlikte Kur’ân’ın eşşiz belagat sırrıyla bağdaştıramayacağım
sınırsız nesh iddialarına kendi iç dünyamda cevaplar arama arasında gel-gitler yaşıyordum.
Neshin Kur’an’da varlığını temayülümü isbat sadedinde biraz daha netleştirmek düşüncesiyle
bu çalışmaya girişmiş, ancak yer yer nesholduğu iddia edilen ayetlerin adedi arttıkça bu iddiaları
sorgulamaya başlamıştım. Bu hissiyatım çalışmanın gecikmesine sebeb verdi. Aradan
yıllar geçti ve konuyla ilgili incelemelerim neticesinde düşüncelerim daha olgunlaştı. Ve önceleri salt
tercüme niyetiyle başladığım bu çalışma tenkitli bir değerlendirmeye dönüştü.
· Kitabın
adı (Nâsihu’l Kur’ani’l Aziz ve Mensûhihi) dir. Ancak Safadi’nin
“Nüketu’l Hemeyan”ı, İbnu’l Cevzi’nin “Tabakatu’l Kurra” sı, ez-Zerakli’nin “A’lam”I ve Kehhale’nin “Mucemu’l Müellifin”
nin de ismi (en-Nâsihu ve’l Mensûh) olarak zikrolmuştur. El-Bağdadi’de
“Hidyetu’l Arifin’ de (en-Nâsihu ve’l Mensûh Mine’l Kur’an) demiştir. Bkn. El-
Bârizî, age, s.6. “Ayrıca Tahkiki yapılan kitaba esas alınan yazma Dâru’l Kutubi’z-Zâhiriye’nin
5881 sayılı ünitede saklı olup, toplam 88-95 varakadır. Her sayfadaki satır sayısı 21 adettir.
Rutubetlenmiş olmasına rağmen temiz bir nüshadır. Hicri 10. yüzyılın bilinen güzel bir hattıyla
yazılmıştır. Sure adları ve rumuzlar kırmızı renkle yazılmıştır.
Haşiyede Zerkeşi’nin el-Burhan’ından bir çok alıntı vardır. Birinci varakada “Nâsihu’l Kur’ani’l Aziz ve Mensûhihi, te’lifu’ş-Şeyhi’l-İmami’l-Allame
Kadi’l-Kuda Şerefuddin Hibetullah b. Kadi’l-Kuda Abdirrahim el- Bârizi el-Hamevi eş-Şafii, Allah
onun üzerine rahmetini gark etsin, Amin.” yazmaktadır.” Bkn. İbnu’l- Bârizî, age, s.7.
DİPNOTLAR
[1] ez-Zebidi “Tacu’l Arus” ta (Berez) diye zikretmiştir. Kuveyt baskısında ise yanlışlıkla
(Bâbu İbriz) olarak geçer. (Bkn.: Delilu Haritati’l Bagdat Kadimen ve Hadisen,
176.)
[2] İbnu’l Bârizî hakkında
aşağıda tarihi silsileye göre tasnif edilmiş kaynaklara bakılabilir:
-ez-Zehebî (H.748) “Duveli’l
İslam” 2/186 (Haydarabad), “Zeylu’l İber”
202, (Kuveyt).
-İbnu’l Verdi (H.749)’nin Tarihi’nde 2/319 (Mısır).
-es-Safadi (H.764) “Nüktetu’l
Hemeyan” 302 (Mısır).
-el-Yafii (H.768) “Mir’atu’l
Cinan” 4/297 (Haydarabad).
-es-Subki (H.771) “Tabakatu’ş-Şafiiyye”
10/387 (el-Halebi, Mısır).
-el-Esnevi (H.772) “Tabakatu’ş-Şafiiyye”
1/282 (Bağdat).
-İbnu Kesir (H.774) “el-Bidaye”
14/182 (Kahire).
-İbnu’l Cevzi (H.833) “Tabakatu’l-Kurra” 2/351 (Kahire).
-İbnu Kadı Şehbe (H.851) “Tabakatu’ş-Şafiiyye” 77 (Yazma).
-İbnu Hacer (H.852) “ed-Dureru’l Kamine” 5/174 (Mısır).
-İbnu Tagri Berdi (H.874) “en-Nucumu’z-Zahire” 5/315 (Mısır).
-Endavudi (H.945) “Tabakatu’l Müfessirin” 2/350 (Mısır).
-Taşköprüzade (H.968) “Miftahu’s-Seade” 2/367 (Mısır).
-Hacı Halife (H.1067) “Keşfu’z-Zünun” 74-75.
-İbnu’l İmad el-Hanbeli (H.1079)
“Şezeratu’z-Zeheb” (Mısır).
[3] Üzerinde araştırma
yaptığımız bu eserdir.
[4] Bkn. Ibnu’l Bârizî, age, s.7.
[6] Ibnu’l-Bârızî, age, s.70.
[12] Ibnu’l-Bârızî, age, s.70.
[13] Bkn.. el-Burhân
1/187, el-İtkân, 1/47.
[14] Bir diğer
adı da “Beyyine” dir. (çn).
[15] İbnu’l
Bârizî, age, s.89; Mekkî ve Medenî hakkında Bkn.Katâde: 68, el-Burhân 1/193-194,
Mebâhis Fî Ulûmi’l Kur’ân 164-233.
[16] Tevbe 5. Müellif
sadece bu ayetin Kur’ân’da -114- ayeti nesh ettiğini iddia eder. Bkn. İbnu’l Bârizî, age.s.22.
[17] Tevbe 36. Sıddık Hasan Han
sadece bu ayetin 70 ayeti neshettiğini belirtir. Bkn. Han Sıddık Hasan, Neylü’l
Merâm Min Tefsîri Âyâti’l Ahkâm, Cidde, 1979, s. 50.
[18] Bugüne kadar araştırmacıların
mensûh kabul ettikleri ayetlerin toplamı 293 tür. Bkn. Zeyd Mustafa, en-Nesh fi’l-Kur’âni’l-Kerim, 1/402-408. Mısır, 1987; bk: Han Sıddık Hasan,
Neylü’l Merâm Min Tefsîri Âyâti’l Ahkâm, Cidde, 1979, s. 395.
[19] Kesinlik kazanmamakla birlikte bazı
ulemanın Kur’ân’da mensuh ayet sayısını 293, hatta
500’e kadar çıkardıkları iddiası vardır. Bkn. ed-Dihlevî Veliyullah Ahmed, el-Fevzu’l Kebir fî usûli’t-Tefsir, Beyrut, 1987, s.53.
[20] Müellif hakkındaki bu genel hükmü
eseri tetkikimiz esnasında verdik. Oysa kendisi kitabın sonunda yaptığı izahatta “Nâsih ancak Medenî olabilir. Ancak Mekkî veya Medenî’nin nâsihi ise nüzulu diğerinden daha önce olandır.”
diyerek nesh için zaman faktörünü de zikretmiştir. Ulemâ nezdinde doğru olan da budur. Ancak biz müellifin bu tanımı
ile eserinde iddia ettiği nesh örnekleri arasında tezatlık gördüğümüzden müellifin genel olarak zaman
faktörüne itibar etmediğine hükmettik.
[21] Bakara 106.Meâlini verdiğimiz ayet
içinde yer alan “nunsîha” lafzına özellikle “ertelersek” anlamını verdik. Aynı yorum hakkında bkn. Yıldırım Suat, “Kur’ân-I Hakîm ve Açıklamalı Meâli, İstanbul, 1998, s.16.
[22] İbn Manzûr, Ebu’l Fadl Cemâluddîn
Muhammed, Lisânu’l Arab, Beyrut, trs. 4/28; İbnu’l Bârizî (738)
Nâsihu’l Kur’âni’l Azîz ve Mensûhu (Tahkik) Hatim Salih ed-Dâmın,
Beyrut, 1983, s. 17; el-Feyruzabâdî Mecdu’ddîn (817), el-Kâmusu’l Muhît,
Beyrut, trs. 1/271.
[23] İbnu Fâris Ebu’l Hasen Ahmed,
Mu’cemu Mekayisi’l –Luga, Mısır, 1972, s.424.
[24] Ünal Ali, age, s.73.
[26] Çakan İsmail Lütfi, Hadislerde Görülen İhtilaflar ve Çözüm Yolları, İstanbul, 1982. s.196.
[27] Ünal Ali, age, s. 73.
[28] el-Pâluvî Hâmid b. Abdulfettah, Zubdetu’l İrfân, İstanbul, tr, s.29.
[29] Berki Ali Himmet, Açıklamalı Mecelle-i Ahkamı Adliye, İstanbul, 1982, 39. Madde, s.22.
[30] Her
ne kadar bir kısım ulema; “zamanın değişmesi ile değişen hükümler örf ve adet üzerine
kurulu olan hükümlerdir” şeklinde değişmeye medar olan hususun
örf ve adet olduğunu iddia ediyorsa da isabetli olan külli kaideler
dışındaki hükümlerin zaman, zemin şartları doğrultusunda değişebileceğidir. Zira
İslam hukukunun amacı hayatı dondurmak değildir. Nesh olayı da bu minvalde ele alınmalıdır. Konuyla ilgili
olarak Mehmet Erdoğan yapmış olduğu doktora çalışmasında İbn S’ad, Şelebi
ve Karaman’ı referans göstererek aynen şöyle demektedir: “Kısaca özetlemek gerekirse, Kur’ân’da
zaman-mekan unsuru olabilir. Ancak bunlar genel prensiplerin örneklemesi (ya da tatbiki), geçici maslahatların temini
için söz konusudur. Bu gibi durumlarda her zaman hükmün nihâi olarak kalktığı da söylenemez. Eğer benzeri
ortam tekrar oluşursa, söz konusu hükmün de tekrar işletilmesi gerekebilir. (Nesh olayında olduğu gibi
A:C:E) Nitekim Hz. Ömer tarafında artık devrini tamamladığı gerekçesi ile durdurulan müellefe-i kulûba
hisse ayrılması hükmü, daha sonra Ömer b. Abdulaziz tarafından tekrar işletilmiştir. Bkn. Erdoğan
Mehmet, İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul, 1990,
s. 55-56.
[33] Çakan, İsmail Lütfi, age, s. 196.
[34] Ünal Ali, age, s.81.
[35] Ünal Ali, age, s.81.
FIKIH'IN TARİFİ, KONUSU VE
MAHİYETİ
Önce "Fikih" kelimesi üzerinde duralım. Arapça "F-K-H" kökünden türeyen bu kelime; bilmek, anlamak,
bir şeyi iyiden iyiye şuurlu olarak idrak
etmek ve kapalı bir şeyin gerçek yüzünü kavramak gibi
manalara gelir. (1) Diirri'l Muhtar'da: "Fıkıh; lügatta bir
şeyi bilmek demektir. Bilahare şeriat ilmine tahsis edilmiştir.
Kelimenin mazisi "Fıkıha" şeklinde okunursa, masdarı "Fıkhan"
gelir ve bildi manasını ifade eder" (2) hükmü
kayıtlıdır. Şurası unutulmamalıdır ki; fıkıh
kelimesinin ifade ettiği; "bilme ve anlama" ile "Fehm" kelimesinin
ifade ettiği anlama farklıdır. Fıkıh'ta; çok
ince ve keskin bir idrak söz konusudur.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "- Nerede olursanız olun, velev
ki tahkim edilmiş yüksek kal'alar da bulunun, ölüm
size gelip yetişir. Eğer onlara iyilik dokunursa "- Bu Allah
katındandır" derler. Şayed onlara bir fenalık dokunursa "- Bu senin
katındandır. (senin yüzündendir) derler. De ki: Hepsi Allah
katındandır. Böyle iken onlara, o kavme ne oluyor ki (Kendilerine söylenen) hiçbir sözü anlamaya (fıkhetmeye)
yanaşmıyorlar" (3) hükmü beyan buyurulmuştur. Burada
geçen "La yefkahune" hükmünün muhatabı olan kimseler; ana dilleri
arapça olan ve arapça konuşan kimselerdir. Bu
durumda Kur'an-ı Kerim'in zahiri manalarını anlamaları
ve Resulallah (SAV)'i dinlemeleri kaçınılmazdır. Peki anlamadıkları
nedir? İşte bu noktada "Yefkahune" ibaresi karşımıza;
"İnce anlayış ve keskin idrak" olarak çıkıyor.
Esasen Kur'an-ı Kerim'in bir-çok ayetinde; kafirler
ve müşrikler "Fıkhetmeyenler" olarak tarif edilmektedirler.
(4) İslami istilah'ta "Fıkıh Şer'i hükümleri delilleriyle
birlikte tafsili olarak bilmek" şeklinde tarif edilmiş. (5)
Bu noktada karşımıza; "- Sadece bilmek fıkıh mıdır?" suali
çıkabilir, İslâm uleması; ilmin, salih amel için bir "vasıta olduğunu" dikkate
alarak, ameli ayrıca zikretmemiştir. Ancak tasavvuf ehli, bu hususta hassastır.
Dürri'l Muhtar'da "Fıkıh" tarif edilirken: "- Ehl-i
hakikate göre ise ilimle ameli bir araya getirmektir. Çünkü Hasan-ı
Basri "Fakih ancak dünyadan yüz çevirip ahirete yönelen ve kendi
kusurlarını gören kimsedir" demiştir" (6) hükmüne yer
verilmiştir. Şurası muhakkaktır ki; zühd ve takva
noktasında hassas olmayan bir kimsenin, ilmi ne olursa olsun
"Fakih" olması mümkün değildir. Allahü Teala (c.c)'nın
imtihan için beyan buyurduğu emir ve nehiylerin tamamına "Teklif"
adı verilir. Fıkhın konusu; mükellef olması dikkate alınarak,
insanın fiilidir, insanın; lehindeki ve aleyhindeki bütün haklarını,
kat'i delillere dayanarak ortaya koymak "Fakihlerin" görevidir. Bunun belirli
bir usûl içerisinde izahı gerekir. İmam-ı Şafii (rh.a.) : "-
Kat'i bir habere dayanmadan veya ictihad yapmadan bir söz
söylemek günaha çok yakındır. Allahü Teala (c.c) Resûlallah (SAV)'dan başka
hiç kimseye; ilmi bir delile dayanmadan din hususunda
herhangi bir söz söyleme hakkı tanımamıştır.
İlmi delil ise: Kitap, Sünnet, İcma, asar ve
mahiyetini beyana gayret ettiğim Kıyas-ı fûkahadır"
(7) demek suretiyle, önemli bir noktaya işaret etmektedir.
Din hususunda; hiçbir delile dayanmadan "Şahsî Kanaat" belirtmek,
mükellef için büyük bir tehlikedir. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a.)
: "- Allah (c.c)'ın diniyle ilgili bir konuda şahsi kanaatinize
göre hüküm vermekten sakınınız, Sünnet'e tabi olunuz. Kim
ki Sünnetten ayrılırsa, dalâlete, düşer, sapıtır" (8) buyuruyor.
Tabîûndan Hz. Şa'bi (Rh.a.)'ye bir adam gelip, bir mesele sorar.
Şa'bi (Rh.a.) sual olunan konuyla ilgili olarak,
Hz. Abdullah İbn-i Mesûd (RA) şu şekilde izah etti"
diye cevap verir. Sual soran kimse: "- Sen kendi şahsi
kanaatini söyle!.." deyince, Hz. Şa'bi (Rh.a.) : "- Şu adama
bakın!.. Ben ona İbn-i Mesûd (RA) şöyle dedi, diyorum.
O bana şahsi kanaatimi soruyor. Ben dinimi bundan tenzih ederim,
vallahi müzikle meşgul olmayı, şahsi kanaatimle fetva
vermeye tercih ederim" (9) diye haykırıyor. Yine
İmam-ı Malik (Rh.a.)'e kırk mesele soruluyor, otuz altısı
hakkında "- Bilmiyorum" diyor. (10) Kat'iyyen "şahsi kanaatim şudur" demiyor!.. Din hususunda
şahsi kanaat belirtme hastalığı "Bid'at ehli" arasında
yaygın bir usûldür. Şimdi İslâm fıkhının
kaynakları üzerinde duralım.
I. KİTAP (KÛR'AN-I KERÎM)
İslâm uleması; mücerred olarak kitap
denildiği zaman, bununla ancak Kur'an-ı Kerim'in anlaşılacağı
hususunda müttefiktir. Bu ümmet arasında da yaygın bir kavramdır.
Nitekim "- Şu adam kitapsızdır" denildiği zaman;
bununla, o kimsenin kafir olduğu kasdedilir. Kur'an-ı Kerim'in, başka başka
yönleri ve vasıfları dikkate alınarak çeşitli tarifleri
yapılmıştır. Genel olarak: "Allah (c.c) tarafından, Cebrail
vasıtasıyla Hz. Muhammed'e (SAV) indirilmiş olan ve
peygamberimizden bize tevatüren nakledilen bir nazmdır" (11) tarifi
uygun bulunmuştur. Bunun dışında: "- Allah tarafından, Hz. Muhammed
(SAV)'e vahiy yoluyla indirilmiş, Mushaflara yazılmış, tevatürle
nakledilmiş, tilâvetiyle teabbüd olunan mûciz kelâmdır" (12)
"Müslümanların mukaddes kitabı olup, Hz. Muhammed (SAV)'e
gelen vahiyleri ihtiva eder" (13) gibi tariflere de raslamak mümkündür.
Kur'an-ı Kerim'in "Mucize" olduğu hususunda hiçbir ihtilâf yoktur.
İ mam-ı Mutûridi (rh.a.)'ye göre Kur'an-ı Kerim'in i'caz
yönü, belagatının kemâle ulaşmasıdır. Eğer bu
i'caz; belagat yönünden başka şeylerde olsaydı, benzerini
getirmek için uğraşan arapları, başka yönleriyle de aciz
bırakması icab ederdi. Gaybdan haber vermesi, tenakuzdan hali
olması, ister dünyevi, ister uhrevi olsun bütün mesalihi
ihtiva etmesi gibi yönlerde!.. Bu zikredilen haller sadece Kur'an'a mahsus olmayıp,
diğer ilâhi kitaplarda da mevcuttur. (14)
Kur'an-ı Kerim'in hem lâfzı, hem manası Allahû
Teala (cc)'dandır. Bu hususta hiçbir beşerin payı yoktur.
Nitekim bir ayet-i kerime'de : "- İşte biz sana (Habibim)
böylece emrimizden bir ruh vahyettik!.. Halbuki sen (Vahye muhatab
olmadan önce) kitap nedir, iman nedir? bilmezdin. Fakat
onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan kimi
dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen herhalde doğru
bir yolun rehberliğini yapıyorsun" (15) hükmü
beyan buyurulmuştur. Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim'in
bize ulaşması tevatür yoluyladır ve indirildiği
gibi eksiksiz olarak gelmiştir. (16 ) İmam-ı Şafii (rh.a.)
: "- Allah (c.c)'ın dinine ihlasla teslim olan bir insanın,
tek bir meselesi bile yoktur ki, Allah (c.c)
kitabında çözümünü ve hidâyete götürücü delilini göstermemiş
olsun!.. Yani her meselenin çözümü ve hidayete götürücü delili mevcuttur.
Nitekim bir ayet-i kerime'de: "- Bu öyle bir kitaptır ki (bütün) insanları,
rablerinin izniyle karanlıklardan nura, o yegane galib, hamde
lâyık olan (Allah)'ın yoluna çıkarman için onu sana
indirdik" (İbrahim Sûresi: 1) Yine Allahü Teala (c.c) buyurdu ki:
"- Biz sana da Kur'anı indirdik ki; insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın.
Ve ta ki; insanlar tefekkür edebilsinler" (En N ahi Sûresi: 44) hükmü bayan buyurulmuştur.
(17) Kur'an-ı Kerim, İslâm fıkhında,
her yönden mutlak asıldır. (18) Muhkem bir
emri terketme ve şahsi reye sapma hakkı hiç kimseye
tanınmamıştır. Nitekim bir âyet-i kerime'de: "-
Şüphe yok ki o (Kur'an) senin için de, kavmin
için de kat'i bir zikirdir, bir şereftir. Hepiniz (bütün
insanlar) ondan mes'ûl olacaksınız" (19) denilmek suretiyle,
hiç kimsenin ondan müstağni olamayacağı zikredilmiştir. İmam-ı Kurtubi,
Kur'an-ı Kerim'in icazlarını izah ederken: "- Kur'an-ı Kerim'in
icazlarından birisi de, ilimdir. Helâl, haram ve
sair hükümlerle insanlığı ayakta tutan, ailevi
ve beşeri münasebetleri düzene koyan, saadeti
hazırlayan bir ilim" (20) diyerek, önemli bir noktaya
işaret eder. İmam-ı Şafii (rh.a.) : "Allah (c.c) Resulüne (SAV) gönderdiği
kitapta şöyle buyurdu: "- Hiç şüphe yok ki o aziz bir kitaptır.
Ne önünden, ne arkasından hiçbir batıl (yanaşıb) gelemez. O yegane
hüküm ve hikmet sahibi (Allah) dan indirilmiştir.
(Fussilet sûresi: 41-42). Allahü Teala (c.c) kitabıyla insanları küfürden ve basiretsizlikten
kurtararak, nura ve hidayete kavuşturdu. Kullarına helâl olan şeyleri bildirdi. Dünya
ve ahiret saadetine kavuşabilmek için, bildirdiği haramlara yaklaşılmamasını
emretti. Bu salih amel ve niyetleri karşılığında
ebedi cenneti ve cehennem ateşinden kurtuluşu vaad
etti. Şanı yüce olan Allahü Teala (cc) 'nın ni'-meti
ne kadar büyüktür. Helâl ve haram hududlarını dikkate almayarak kötülüğe devam eden günahkarlara da
(salih kullan için istemediği) cezayı hazırladı.
Daha önce gelip-geçen ümmetlerin kıssalarını onlara
haber verdi. Mal ve evlâd noktasından zengin, ömür ve kudret noktasından güçlü olan kimselerin
durumlarını beyan ederek va'z-ü nasihat etti.
Bu insanların kötü olan akıbetlerine düşülmemesini, onların başına gelenlerden ibret
alınmasını, vakit varken salih amellerde bulunulmasını, günah işleyenlerin kınanmadan
ve fidyeye müstehak olmadan önce, emir ve nehiylere
uymasını, şer'i hududlarda gaflete düşülmemesini
tekrar tekrar hatırlattı. Ve buyurdu ki: "- (Hatırlayın)
O günü ki; herkes (Dünya'da) ne hayır işlemişse (Onu kendisi için) hazırlanmış
bulacak, ne kötülük işlemişse de, onunla (Kötülükle) kendi arasında uzak bir mesafe
olmasını arzu edecek" (Al-i İmran Sûresi: 30) Şanı
yüce olan Allahü Teala (c.c)'nın kitabında ne varsa;
hepsi bizim için rahmet ve hüccettir. Bunu gerçek
ilim sahipleri anlar. Cahiller ise; cehli sebebiyle
anlamaz. Bilmek istemeyenlere gelince; onlar asla idrak edemezler" (21) demek suretiyle; Kur'an
ile insan arasındaki ilişkiye dikkati çeker!..
Kur'an-ı Kerim'deki hükümler genel olarak ikiye ayrılır: Birincisi: Manası açık, ihtimal ve
iştibahtan salim olarak ibareleriyle hükmolunan ayetlere
"Muhkem ayetler" denir, ikincisi: İbaresinde bir-çok manaya gelmesi noktasından
ihtimal bulunan ayetlere "Müteşabih ayetler" denir. (22) "Muhkem" ve "Müteşabih"
hususunda bizzat Allahü Teala (c.c) insanları
uyarmıştır: "(Habibim) Sana kitabı indiren O'dur. Ondan (Kur'an
dan) bir kısım ayetler muhkemdir ki; bunlar kitabın anası (temeli) dir.
Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde
eğrilik bulunanlar, sırf fitne aramak (ötekini-berikini saptırmak) ve (kendi arzularına göre) onun teviline
yeltenmek için, müteşabih olanına tabi olurlar. Halbuki onun tevilini Allah
(cc)'dan başkası bilmez. İlimde yüksek payeye erenler ise: "- Biz O'na inandık. Hepsi rabbimiz katındandır,
derler. (Bunları selim akıl sahiplerinden başkası iyice düşünemez"
(23) Allahü Teala (c.c) bütün insanlara;
"Muhkem ayetlere" uymayı, müteşabih olanlar konusunda
da, ileri-geri teviller yapmamayı tavsiye etmektedir. Şimdi Kur'an-ı Kerim'in
mahiyetini Resûl-i Ekrem (SAV)'den öğrenelim; "Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'i emredici,
nehyedici, uyulan başlı-başına nurlu bir yol, dillerden düşmeyen bir
misâl olarak göndermiştir. İçinde sizin, sizden öncekilerin
ve sizden sonra geleceklerin de haberleri vardır. Aralarınızda cereyan
edecek hadiselerin de hakimidir o!.. Çok okumak O'nu eskitmez, garaibi bitmez. O'nunla (Kur'an'la)
söyleyen doğru söyler, O'nunla hükmeden adaletle hükmetmiş olur. O'nunla savunan
daima muzaffer olur. O'nun ışığında taksim eden,
herkese hakkını tam vermiş olur. O'nunla amel eden me'cur
olur. O'na temessük eden (sarılan) dosdoğru bir yola kavuşmuş olur.
O'ndan başkasından hidayet isteyeni Allah (c.c) saptırır. O'ndan başkasıyla
hükmedenin de, Allah (c.c) belini kırar, helak eder. O (Kur'an)
hüküm ve hikmetleri içine alan bir zikirdir, apaçık nurdur, dosdoğru
yoldur. Allah (c.c)'ın sapasağlam (Muhkem) bir ipidir, yararlı olan bir
şifadır. Kendisine sarılanı korur. Kendisine tabi
olanı kurtarır" (24)
Şimdi önemli bir konu üzerinde duralım. Bilindiği gibi; Kur'an-ı Kerim Arapça
olarak nazil olmuştur. Nitekim bir ayet-i kerime'de: "- Kur'an muhakkak alemlerin Rabbinden (Allah katından)
indirilmedir. Onu Rûhu'l emin (Cebrail) inzar edicilerden olasın diye
senin kalbine manası açık arapça bir lisan ile
indirmiştir" (25) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu hususta, başka ayet-i kerimeler
de mevcuttur. (26) Farklı dilleri konuşan kavimlerin; Kur'an-ı Kerim'in muhtevasını kavrayabilmeleri
için, tercümeler yapılmıştır. Nitekim Türkçe'de;
"Meal" adı altında, bir-çok tercüme mevcuttur. "Meal" kelimesi;
avl kökünden gelir ve eksik olan manasınadır.
Dolayısıyla meallere bakarak amel etmek mümkün değildir. Resûl-i
Ekrem (SAV) 'in "- Her kim Kur'an-ı Kerim'i kendi şahsi reyiyle tefsir ederse,
cehennemdeki yerine hazırlansın" (27) buyurduğu da bilinmektedir.
Tarih boyunca; bir-çok dini hizip, Kur'an-ı Kerim'e dayandıklarını
iddia ederek insanları yanlış yollara sürüklemişlerdir.
Çünkü kendi şahsi reyleriyle yaptıkları ve arzularına uydurdukları
teviller, tutarlı değildir. Niyetlerinin halis olduğunu farzetsek
bile; başta Hariciler olmak üzere bir-çok hizip, kan
dökmekten bile çekinmemiştir. Tarihteki bu gelişmelerden ibret
almak gerekir. Resûlallah (SAV) : "- Ümmetimin helaki kitapta ve süt'te olacaktır" buyuruyor.
Sahabe-i Kiram: "-Ey Allah (c.c)'ın Resulü!.. Kitap ve süt'ten
maksad nedir?" diye sorunca: "- Kur'an-ı Kerim'i öğrenip,
O'nun ayetlerini Allahü Teala (c.c)'ın indirdiği gayeden
başka bir şekilde tevil etmektir" (28) cevabını vermiştir.
Günümüzde; Tağuti güçlere yardımcı olan bir-çok insan,
Allahü Teala (c.c)'nın ayetlerini heva ve heveslerine
göre tevil etmektedir. Bu bir anlamda; insanları, Allah (c.c)
adını kullanarak ve Kur'an-ı Kerim'i istismar ederek aldatmak demektir.
Dolayısıyla ictihad yapacak derecede ilme sahip olmayan bir kimsenin; Kur'an-ı
Kerim'den hüküm çıkarması mümkün değildir. İmam-ı
Şafii (rh a.) : "- Allahü Teala (c.c)'nın kitabında yer alan ilim, icma cümlesindendir.
Kur'an'ın tamamı; arap lisanı üzere nazil buyurulmuştur.
Bu sebeble; Kur'an-ı Kerim'in nasihi ve mensuhu, nüzul
sebebleri, farz kıldıkları, edebi belâğatı, irşadı
ve mubah kıldıkları iyi bilinmelidir. Ayrıca
Allah (c.c)'ın Resulüne (SAV) verdiği mevkiin de iyi bilinmesi gerekir.
Zira Allah (c.c) kitabında va'zettiği hükümleri; Peygamberin lisanı
üzere beyan buyurmuştur. Binaenaleyh Allah (cc); farz olan hükümlerle neyi
kasdetmiştir? Kimin için farz kılmıştır?
Bütün insanlar bu farzın kapsamına giriyor mu, girmiyor mu? Mükellef
olan kullarının neye itaat etmeleri gerekir veya neden sakınmaları
icabeder. Bütün bunların hepsi, çok iyi şekilde kavranmalı
ve bilinmelidir" (29) diyerek, İslâm'ın bir bütün olarak
kavranması üzerinde durur. Ümmet-i
Muhammed tarafından ittifakla kabul ve tasdik edilmiş olduğu halde; bilinen belirli sayıdaki
müctehid imamları (İmam-ı Azam Ebû Hanife, İmam-ı Şafii,
İmam-ı Malik, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam-ı Sevri,
İmam-ı Evzâi vs..) kabul etmeyenler, Kitap ve
Sünnet üzerinde her keyfi yorum sahibini birer müctehid
kabul etmek zorunda kalacaklardır. Kaldı ki; Sahabe-i Kiram'dan hemen sonra gelen nesil (Tabiûn
ve Etba-ı Tabiûn'un) Kur'an-ı Kerim'i ve Resûl-i Ekrem (SAV)'in ünnetini kavrayamadığını
iddia etmek gülünç olur!.. Çünkü Hadis-i Şeriflerin
rivayetinde onların büyük payı vardır. Kütüb-i Sitte'de yer alan
hadislerdeki rivayet zincirleri tahkik edilirse; bu gerçek daha
açık biçimde kavranır. Ayrıca Resûlallah (SAV)'ın;
Kur'an-ı Kerim'i bizzat tefsir ettiği de bilinmektedir.
Sahabe-i Kiram'ı ve Tabiûn'u adil olmamakla suçlayanların; din hususunda, dayanabilecekleri sıhhatli
hiçbir haber bulunamaz. Batılı müsteşriklerin geliştirdikleri "Her şeyden şüphe" mantığı;
emperyalist kafirlerin istilâ planlarının tabii bir sonucudur. Hatta Kur'an-ı Kerim'in; Hz. Osman (R.A)'ın
hilâfeti döneminde çoğaltılarak dağıtılmasını bile, şüphe konusu haline sokmaya
çalışmaları gerçek niyetlerini ortaya koyar!..
Eğer mü'minler; Kur'an-ı Kerim'e ta'zim ve hürmet hususunda zaafa
uğrar, hükümleriyle amel etme hususunda ilgisizliğe yönelirlerse, bütün güçlerini
kaybedeceklerdir.
2. SÜNNET
İnsanların; dünyevi
ve uhrevi saadete ulaşabilmeleri için, Resül-i Ekrem (SAV)'i taklid etmeleri şarttır.
Kur'an-ı Kerim'de, "Âlemlere rahmet olarak gönderildiği" (30) beyan
edilen; Peygamber-i zişan efendimize, ne kadar salât-ü selâm etsek
azdır!.. İnsanları; ırk, renk, sınıf ve diğer mülâhazalarla birbirine
düşman eden her türlü şeytani vesveseye meydan okuyabilmek için "Sünnet'e
tabi olmak" şarttır. Nitekim: "- Ey İnsanlar!.. Haberiniz olsun ki
Rabbiniz birdir!.. Babanız (Hz. Adem'de) birdir. Biliniz ki; arabın arab olmayan
üzerinde, arab olmayanın da arab üzerinde; kızıl derilinin
siyah derili üzerinde, siyah derilinin de kızıl derili
üzerinde hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur. (Hepiniz eşitsiniz)
Ancak üstünlük ve fazilet takva sayesindedir. Tebliğ ettim
mi?" (31) buyurarak; insanların birbirlerine karşı tekebbür
edebileceği her türlü maddi unsuru reddetmiştir. Üstünlük ancak;
Allahü Teala (c.c)'ya ihlâsla kulluk etmekle elde
edilebilir. Önce "Sünnet" kelimesi üzerinde
duralım. Lügat manası; adet, makbul olsun veya olmasın takip edilen
yol, yüz, yahut yüzün görünen kısmı, siret ve
tabiat gibi manalara gelir. Cahiliye döneminde araplar; sünnet
kelimesini, takip edilen yol manasına kullanıyor ve
biliyorlardı. Sahabe-i Kiram Resûl-i Ekrem (SAV)'in: "- Size, benim sünnetime sarılmanızı
tavsiye ederim" (32) emrini işitince, buradaki "Sünnet" kelimesinin "O'nun
umumi ve hususi hayatındaki davranışlarını, takip ettiği
usûlleri" ifade ettiğini bildikleri için, hiçbir şey sormamışlardır.
Çünkü bu kelimeye yabancı değillerdi. İslâmi ıstılahta
sünnet: "Resûl-i Ekrem (SAV) 'den sadır olan söz, fiil ve takrirdir" (33)
şeklinde tarif olunmuştur. Türkiye'de
"Farz-ı Ayn" olan ilimleri tahsil edememiş geniş bir kitlenin
varlığı malûmdur. Bu kitle "Sünnet" deyince; uyup-uymamakta
muhayyer bırakılmış veya yaptığı takdirde sevap, yapmadığı
takdirde herhangi bir günah terettüp etmeyen amelleri anlamaktadır. Bu eksik ve yanlış kanaat;
İslâmi hükümlerin hayata hakim kılınmasını güçleştirmektedir. Halbuki Kur'an-ı Kerim'de
insanlar bu hususta uyarılmışlardır; "- Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman;
gerek mü'min olan erkek, gerek mü'min olan kadın için (O hükme aykırı
olarak) işlerinde kendilerinde muhayyerlik yoktur. Kim Allah'a ve
Resûlüne isyan ederse muhakkak ki o, apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır"
(34) Bu ayet-i kerime'de:
Allah (c.c) ve Resûlü'nün (SAV) bir işe hükmetmesi halinde; müslümanların "duyduk ve itaat ettik"
deyip, amel etmeleri emredilmektedir. (35) İbn-i Huzeyme "Es-Sahih" isimli
eserinde; şahsi kanaat ve reyle sünnete karşı çıkılamayacağını, velev ki akılla
kavranamasa dahi, Sünnete tabii olunacağını, bu ayete dayanarak zikretmektedir.
(36) İmam-ı Gazali (rh.a.) Küfrü tarif ederken : "- Resûlallah
(SAV) 'in getirdiği din hususundaki haberlere inanmamak, onu yalanlamak" (37)
hükmünü beyan etmektedir. Esasen islâm uleması, mütevatir sünneti inkâr etmenin küfür olduğu
hususunda müttefiktir. (38) Zira Resûl-i Ekrem (SAV); din hususunda, hevâ ve heveslerine
göre söz söylemediği hususu kat'i nass'la sabittir. Nitekim:
"- Ve o (Resul), kendi hevâ ve hevesinden söz söylemez. O (Kur'an ve O'nun din hususundaki
emri) ilkâ edilegelen vahiyden başka bir şey değildir" (39) ayetinde,
bu husus açık ve net olarak beyan edilmiştir. Bu noktada: "- Efendim, peygamberin sünneti
Kur'an'a uymasıdır. İlka edilegelen vahiyden kasıd da budur"
şeklinde itiraza muhatab olabiliriz. Resûl-i Ekrem (SAV)
döneminde bir gurup kimse: "- Biz Allah (c.c)'ın kitabından
başka delil tanımayız" iddiasına sarılmıştır.
Bunun üzerine Resûlallah (SAV) "- İçinizden hiç birinin koltuğuna
(sedirine) yaslanmış bir vaziyette iken, kendisine benim emir
ve nehiylerimden biri ulaştığında "- Başkasını
bilmem, biz Allah ü Teala (cc)'nın kitabında gördüğümüze uyarız" dediğini
sakın görmeyeyim" (40) emrini vermiştir. Bu emir; Allah (c.c)'ın
kitabını kabul etmekle birlikte, Sünneti reddedenleri
ilzam etmektedir. Esasen Allahü Teala (c.c) : "- Bir de
peygamber size ne emir verdiyse (Her ne emir verirse) onu tutun. Nehyettiğinden
de sakının" (41) emrini verdiği malûmdur. Dolayısıyla
peygambere itaat etmek farz kılınmıştır. Esasen
Resûl-i Ekrem (SAV)'in herhangi bir olay veya
soru karşısındaki tutumu şudur: Önce vahyin geşmesinin
beklemiş, eğer vahiy gelmezse ictihadı ile hüküm vermiştir.
(42) İmam-ı Suyuti; Peygamberin din hususundaki her emrinin
vahye istinad ettiğini zikreder. (43) (Devam edecek)
(NOT: Bu yazı; Asrımızın
en büyük Muhakkiklerinden Yusuf Kerimoğlu hocamızın "Fıkhi
Meseleler-1-", (C/1, sh: 21-30) adlı kitabından alınmıştır.
Rabbim kendilerine önce sağlık ve sıhhat sonra da Çalışmalarında
kolaylıklar nasibeylesin. Allah (c.c)'ım kendilerinden razı
olsun!)
K A Y N A K L A R
(1) Muhammed Ma'ruf Ed Devalabi - İlmi Usul-i Fıkıh -
Beyrut: 1935 Sh: 12. Ayrıca Ömer Nasuhi Bilmen - Hukuk-ı İslamiyye ve İstilahat-i
Fıkhiyye Kamusu-İst: 1975 C: 1 Sh: 13 Madde: 9. (2) İbn-i Abidin- Reddu'l Muhtar Ale'd
Durri'l Muhtar-İst: 1982 C: 1 Sh: 34. (3) En Nisa Suresi : 78- (4) Bakınız: El A'raf Suresi:
179, Hud Suresi: 91. (5) Prof. Muhammet! Ebû Zehra - İslâm Hukuku Metodolojisi - Ank: 1979 Sh: 13, Ayrı ca
M. Ma'ruf Ed Devalabi - A.g.e. Sh: 12. (6) İbn-i Abidin - A.g.e. C: l Sh: 34. (7)
İmam-ı Şafii - Er Risale - Kahire: 1979 (2 Bsm) Sh: 508 Madde: 1467-1468- (8) İmam-ı Şa'rani
- Mizanü'l Kübra - Kahire: 1306 C: l Sh: 51. (9) Sünen-i Darimi - İst: 1401 Çağrı Yay. Mukaddeme: 17 Sh:
47. (10) Ömer Nasûhi Bilmen - A.g.c. C: l Sh: 245 Madde: 557. (11) Molla Hüsrev - Mir'at El Usûl fi
Şerhi'l Mirkat el Vusul - İst: 1307 C: l Sh: 33 (12) Doç. Dr. İsmail Cerrahoğlu -
Tefsir Usulü - Ank: 1971 Sh: 34. (13) İslâm Ansiklopedisi - Ç: 6 Sh: 995 (Kur'an Maddesi) (14) Muhyiddin
Ebû Abdullah Muhammed b. Süleyman El Kafiyeci - Kitabû't Taysir fi Kavaidi İlmi't Tefsir
- Ank: 1974 Sh: 58-57. (15) Eş Şura Sûresi: 52. (16) İmam Abdülaziz El Buhari - Keşfû'l Esrar-İst:
1308 C: 2 Sh: 361. (17) Imam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 (2 bsm) Sh: 20 Madde: 48-50. (18) İmam Abdülaziz
El Buhari - A.g.e. C: l Sh: 19. (19) Ez Zûhruf Sûresi: 44. (20) İmam-ı Kurtubi - El- Camii
Li Ahkami'l Kur'an - Kahire: 1937 C: 2 Sh: 43. (21) İmam-ı Şafii-A.g.e. Sh: 17-18 Madde: 40-43. (22)
El Kafiyeci - A.g.e. Sh: 59. (23) Al-i Imrân Sûresi: 7. (24) Kadı İyaz - Şifa-i Şerif - İst:
1977 Sh: 275. (25) Eş Şuara Sûresi: 192 -195. (26) Bakınız: Er Raad Sûresi: 37, Eş Şura
Sûresi: 7, İbrahim Sûresi: 4. (Not: Esasen her peygamber; kavminin lisanıyla gönderilmiştir.
Resûl-i Ekrem'in kavmi de malumdur.) (27) Sünen-i Tirmizi - İst: 1401 Çağrı Yay.
C: 5 Sh: 199 Had. No: 2951. (28) İmam Ahmed b. Hanbel o El Müsned-lst: 1401 Çağrı Yay. C: 4 Sh: 155. (29) İmam-ı Şafii - A.g.e. Sh: 40-41 Madde: 127-129. (30) Bakınız El Enbiyâ Sûresi:
107. (31) İmam Ahmed b. Hanbel-El Müsned-İst: 1401 Çağrı Yay. C: 5 Sh: 411. (32) Sünen-i Ibn-i Mace
- İst: 1401 Çağrı Yay. C: l Sh: 1516 Had. No: 42. (33) Molla Hüsrev - Mir'at El Usûl fi Çerini Mirkat El
Vusul - ist: 1308 C: 2 Sh: 3. (34) El Ahzab Sûresi: 36. (35) Imam-ı Cessas-El Ahkaınû'l Kur'an - Beyrut: 1335
C: 3 Sh: 360. (36) İbn-i Huzeyme- Es Sahih - Beyrut: 1390 M. Islami Neş. C: l Sh:, 75. (37) İmam-ı
Gazali Faysalu't Tefrika - Kahire: 1319 M. Kabbani Neş.. Sh: 19. (38) Molla Hüsrev - A.g.e. C: 2 Sh: 8. (39) En
Necnı Sûresi: 3-4. (40) İmam-ı Şafii - A.g.e. sh: 89 Madde: 295. (41) El Haşr Sûresi: 7. (42)
İmam-ı erahsi-Temhidü'l Füsul fi İlmü'l Usul-Beyrut: 1393 C:2, sh:91. (43)
İmam-ı Suyuti-El İtkan fi Ulumü'l Kur'an-Kahire: 1952 C:1, sh:45.
USUL
MÜCTEHÎD OLABİLMENİN ŞARTLARI
Mü'minler ilim ve bilgi bakımından iki haldedirler. Ya Müctehid, Yada Mukallid. Şimdi müctehid
olabilmenin şartlarını bazı eserlerden olduğu gibi aktarmaya çalışalım:
1- İslâm hukukunun kaynaklarını inceleyebilmek için Ârapça'ya vakıf olmak.
2- Kur'an'ı ve Kur'an ilimlerini bilmek.
3- Sünneti ve ilgili hükümleri bilmek.
4- Fıkıh usulünü bilmek.
5- İcma' ve ihtilaf konusu olan konuları bilmek.
6- Şer'i hükümlerin amaçlarını ve gözetmiş olduğu maslahatları
bilmek,
7- Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahib
olmak.
8- İyi niyetli ve sağlam itikad sahibi olmak.
9- İçtihada fıtri kabiliyeti olmaktır. (9)
İbn Melek ise şöyle der :
1- Kur'an-ı Kerim'in lügavi ve şer'i manalarıyla beraber ilmini, Has, Âmm, Muavvel, Zahir, Müfessel,
Muhkem, Hafi, Müşkil, Mücmel, Müteşabih, Hakikat, Mecaz, Sarih, Kinaye gibi kısımlarını
bilip ihata etmesidir.
2- Sünnetin, Tevatir, İştihar, ve ahad gibi yollarıyla beraber ilmini
bilmesidir.
3- Kıyasın yollarını ve şartlarını tanımasıdır.
Yine İbni Abidin haşiyesinin "KİTÂBUL-KADA"da "ÎCTÎHAD VE ŞARTLARI BAHSÎ", başlığı
altında şunları yazıyor: "İctihad edende var olması gereken şartlar
:
I- Müslüman olmak
2- Akıllı olmak
3- Baliğ olmak
4- Fakihün-Nefs bulunması. Yani taban ve yaratılışında (delillerden hüküm çıkarma
hususunda) çok anlayışlı olmalıdır.
5- Arab lügatini bilmesidir.
6- Hükümlerle ilgili bulunan Kur'an-ı Kerim ayetlerini ihata edici, Nasih, Mensuh, Sened ve
Metin yönünden hadis-i şerifi bilici bulunmasıdır.
7- Kıyası bilmesidir. Bu şartlar mutlak ve bütün hükümlerde Fetva veren MÜCTEHİD için
gereklidir. (10)
"Muhtasarü Şerhüs-Sünne" adlı eserden Bulûgul-Meram Şerhi Fethul Allam. Müctehid konusunda şunları
naklediyor: "Müctehid, beş ilmi nefsinde derleyen yani bilen kimsedir:
a) Allah kitabının ilmi
b) Rasulullahın sünnetinin ilmi
c) Selef-i Salihin alimlerinin ittifak ettiği konuların ilmi,
d) Lügat ilmi,
e) Kıyas ilmidir.
I- Kıyas: Bir hükmü açık-seçik olarak Kur'an, sünnet ve icma'da görmediği takdirde
o hükmü Kur'an ve sünnetten çıkarma yoludur.
2- Kitab ilminden; Nasıh-Mehsuh, Mücmel-Müfesser, Has-Âmm, Muhkem-Müteşabih, Kerahat-Tahrim,
İbaha ve Nedib olan kısımlar kasdediliyor.
3- Sünnet'ten de bu kısımlarla beraber, Sahih, Zaif, Mürsel, Müsned denilen bölümleri de bilmelidir.
Sünnet'in kitab üzerine terettüp etmesi ile aksini bilmelidir, Öyle ki, görünürde
Kitab'a ters düşen bir hadis'i gördüğünde onun nasıl kitabla
uyum sağlayacağını bilmelidir. Zira sünnet kitabın açıklamasıdır. Aslında
onunla çatışmaz. Ancak ikisinin hakkında varid olan şer'i hükümleri bilmesi vacibdir. Hükümler
dışında kalan Kıssalar, Haberler, Mev'izelerin bilinmesi
şart değildir.
4~ Lügat ilminden, kitab ve sünnet'te varid olan ahkâmın manalarını bilinmesi de vacib dir.
5- Ashab-ı Kiram ile tabiîn'in ahkâm hakkındaki fikirlerini ve ümmet fakihlerinin fetvalarından
çoğunu bilmesi de gereklidir. Zira bunları bilmediği takdirde onlara
muhalif hüküm verip icma'ı bozabilir. Bu nevilerin hepsini bildiğinde
müctehiddir. Bilmediği takdirde çıkar yolu, bir müctehide uyup TAKLÎD etmektir.
Başka bir kitapta; îctihad mertebesine, ancak şu gelecek
sıfatlarla muttasıf bir kimse varabilir :
1- Şerli hükümleri delillerden çıkarma imkânını veren zekâya
sahip olmasıdır.
2- Allah'a, Allah'ın sıfatlarına doğru inanması, Allah'ın Resulünü Allah katından
getirdiği hükümlerde tasdik etmesidir.
3- Kur'an'ın manalarını lügat ve şeriat bakımından bilmesidir.
mm"> Lügat yönünden bilinmesi, kelimelerinin ve cümlelerinin manalarını ve irade ettiklerindeki,
özelliklerini bilmesi demektir.
Bu takdirde lügat, Nahiv, Sarf, Ma'nî ve Beyan ilimlerinin ifade
ettiğini tabii olarak bilmesi ve öğrenmesi lazımdır. Şeriat yönünden bilinmesi; hükümlerde
tesir eden manaları bilmesi demektir. Lafzın Hass, Aram, Müşterek, Mücmel, Müfesser, Müşkül, Muhkem,
Hafi, Nass ve Müevvel gibi kısımlarını bilmesi demektir. Hükmü
talep ettiğinde muhtaç olacağı noktalara derhal başvurabilecek derecede bu kısımların
beherinin hükmünü bilmelidir.
4- Sünnet'i bilmesidir. Bu da Hadisin tâ kendi'si olan metnini, bize geldiğinin yolu olan, Tevatür,
Şöhret, Ahad gibi senedini, rivayet edenlerin halinin, cerh ve tadili bilmesi demektir. Hadis metninin bilinmesinden
gayemiz; Kur'an'ın bilinmesi maddesinde geçtiği tarzda, lügat ve şeriat
yönünden manalarını bilmek demektir.
5- Doğru hüküm çıkarmak için şartları, hükümleri,
kısımları, o kısımların makbul ve merduduyla KIYÂSIN vecihlerini
bilmesidir.
6- İCMA' edilenin hilafına fetva vermemesi için ÎCMA' edilen meseleleri bilmesidir.
7- Mensuh edilmiş bir hükmün içine girmemesi için NASÎH ve MENSUH'u bilmesidir.
8- Adil olmasıdır. Fetvasının kabul olunması için bu şarta
ihtiyaç vardır. Çünkü dini meselelerde "FASIK" kimsenin sözü kabul
edilmez.
9- İCTÎHAD'ın karşısında NASS veya ÎCMA' gibi kesin bir delilin bulunmamasıdır.
Bu şart, içtihadın caiz ve helal olmasının şartıdır. Böylece anlaşılıyor
ki, hakkında içtihad edilen hüküm, kesin delili bulunmayan şerî hükümdür. Nass veya icma' gibi
kesin delilin karşılığında içtihada kalkışmak helal
değildir.
Yaklaşık olarak müctehid için bu vasıfların şart koşulması
bütün kaynaklarda yer almaktadır. (11)
Yüce Rabbimizin ruhlar aleminde söz aldığını, bu söze bağlılığın
elzem olduğunu, dünyaya gelen her mükellefe ilan ettiğini açıklamış
olduk. "Bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz. Bu hatırlatmayı yapmak için de her kavime peygamber göndermiştir.
Hatırlatmıştır..."Haberimiz yoktu demeyesiniz diye". Hatemü'l Enbiya Hz. Muhammed (s.a.v)'de ümmetini
uyarmış ve doğru yoldan ayrılmamalarını tavsiye etmiştir. Zira ümmetinin yetmiş
üç fırkaya ayrılacağını haber vermiştir. Konumuzun daha iyi kavranabilmesi için
yukarıda ki, hususları açıklamak zaruretini anladık. Demek ki bu ilimlere hakkıyla vakıf
olmayan insanların konuşmaları veya yazmaları, bizi bağlamamalıdır.
İslam'dan haberi olan şuurlu bir mü'min bunların sözüne hiç itibar
edebilir mi? Elbette etmemelidir. Bu hadis-i şerifler "zayıf, sahih değil"
diyenlere soralım, siz "hafızanızda kaç hadis biliyorsunuz? Hadis ilminiz var mı ki, zayıfını,
sahihini ayırıyorsunuz! Bu ayırımı yaparken hangi usûlle baş vuruyorsunuz?
Hadis-i şerifler hakkında konuşmak ancak hadis imamlarına caizdir. Hadis
imamı olabilmek için, yani hadiste içtihad yapabilmek için, fetva verebilmek için kitaplardaki şu bilgilere
bakmak lazım "Ravileri ile beraber yüz bin (100.000) hadis-i şerif bilene HAFIZ denir.
İki yüz bin (200.000) hadisi şerif bilene "Şeyh-ül- Hadis denir. Üç yüz bin
(300.000) hadis-i şerif bilene Hüccet-ül-İslam denir. Üç yüz binden daha çok
Hadis-i şerifi ravileri ile, senetleri ile birlikte ezber bilene HADÎS ÎMAMI
ve MÜCTEHÎD denir . (12) Hatta Allame İbni Subki (rh.a) bu konuda şöyle der: "Muhaddis, hadislerin isnadını,
ravilerin adlarını, uzaklık ve yakınlıklarını bilen kimsedir.
Ayrıca bu hadislerin bir çoklarının metinlerini ezberlemiş olması Altı hadis
kitaplarını, İmam Ahmed'in Müsned'ini, Beyheki'nin Sünen'ini, Tabarani'nin Mücem'ini okumuş
ve dinlemiş olması da gerekir. Bunlara bir parça hadisi de eklemesi gerekir
ki buda MUHADDÎS olmanın en aşağı derecesidir. (Dikkat edilirse Hadis îmamı değil, Muhaddis
olmanın ölçüsü deniliyor.) Ne zaman, insan hadis Ulemasını dolaşarak, söylediğimiz miktarı
dinler, Muhaddis ve hadis derecelerini yazıp, illet ve isnatlarını da konuşursa,
o zaman Muhaddislerin ilk basamağında bulunur...Sonra Allah (c.c) dilediklerine
dilediği kadar fazla ihsan eder." (13)
Bu gün böyle bir alim var mı? Varsa kaç tanedir? Hadis ilimleri ehliyetsiz
kimselerin elinde kalmıştır. Doğru ve sahih oldukları, tüm İslâm
alimleri tarafından kabul edilen hadis kitapları dünyada şöhret bulmuştur. Bu
altı hadis kitabına "Kütüb-ü Sitte" denilmektedir. Bu cümleler karşısında
saraya tutulmuş gibi olacaklar, kılıktan kılığa ve renkten renge girecek olanlar
olacaktır. Kendilerinin İslâm dünyasında şöhret bulmuş, takdir toplamış
kaç eserleri olduğunu sormak lazımdır?
USUL
KAYKAK
VE HANEFÎ MEZHEBÎNÎN
MUTEBER FIKIH KÎTAPLARI.
Hep usûlden bahsettik. Peki usûl nedir? Bu
usûlden neyi kastettik? Önce Hanefi mezhebinin muteber kaynak eserlerinin isimlerini verelim daha
sonra fetva verme usûlüne geçelim. Türkiye'de aylık, kapalı devre
olarak yayımlanmakta olan ve tüm müslümanlarca okunması gereken "MÎSAK" dergisinin otuz
altıncı sayısında yer alan yazıyı aynen aktarmakla yetineceğim: "Fıkıh
ilminin konusu, insan ve insanın fiilleridir. Gayesi ise insanı dünyada ve ahirette saadete ulaştırmaktır.
Mükellef; fıkıh ilmi sayesinde, şe'ri hükümleri delilleriyle birlikte öğrenir ve amel eder.
İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a): "Fıkıh ilmi, kişinin
lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir. İlim ancak amel etmek
içindir. İlim ile amel etmek, ahiret saadetini elde etmek için, heva ve heveslerini bir kenara bırakmaktır."
diyerek, meseleyi veciz olarak ifade etmiştir. Bu incelememizde; Hanefi mezhebinin muteber
fıkıh kitaplarını tanıtmaya gayret edeceğiz. Önce genel
bir taksim üzerinde durmamızda fayda vardır. Fıkıh kitapları ve içinde yer alan
meseleler; Zahirü'r Rivaye, Nevadir ve Vakıat olmak üzere
üçe ayrılır. Şimdi bunları izaha gayret edelim.
ZAHÎRÜ'R MEZHEB OLAN KİTAPLAR
Mutlak Müctehid olan İmam-ı Azam Ebu Hanife (rha); mezhebin usûlünü ve zahirü'r-rivaye olan hükümlerini,
her biri bir müctehid olan talebelerine yazdırmıştır. İmam-ı Muhammed
(rh.a) bunları; Mebsut, Camiû's Sagir, Gami-ü'l Kebir, Ziyadat, Siyer-i Sağir ve Siyer-i
Kebir ismini verdiği altı eserde toplamıştır. Bu eserlerde
İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin, İmam Ebu Yusuf'un ve kendisinin ictihadları vardır.
Bu kitaplara; Zahirü'r mezheb, Zahirü'r rivaye ve "Mesail-i usûl" ismi verilmiştir. İmam-ı Züfer
(rh.a) ile İmam Hasan İbn-i Ziyad (rh.a)'in kavilleri de Hanefi mezhebine dahildir. Ancak
"Zahirü'r rivaye" veya "Zahirü'r mezhep" denilince; İmam-ı Âzam Ebu Hanife, İmam-ı Yusuf
ve İmam-ı Muhammed'in ictihadları anlaşılır. Bazı usûl
alimleri; mutlak müctehid olduğu için sadece İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin ictihadlarının
"Zahirü'r rivaye" olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bu tez kabul görmemiştir. İmam-ı
Züfer (rh.a) ve İmam-ı Hasan İbn-i Ziyad'in (mezhepte müctehid oldukları
halde) ictihadları, mevsuk ve mutemed bir cemaat tarafından nakledilmediği için
"Zahirü'r Mezheb" içerisi ne dahil edilmemiştir. İmam-ı Muhammed (rh.a)'in altı eserine
"Mesail-i Usul" denilmesi, hüküm çıkarmada takip edilen usûllerin belirtilmesiyle alakalıdır.
Hakim-i Şehid Ebu Fazl Muhammed Mervezi (rh.a) İmam-ı Muhammed'in
(rh.a) bu altı eserindeki meselelerin her birini ayrı bablarda toplamış ve eserine "el-Kafi"
ismini vermiştir. Bu eser, fukaha tarafından mezhebin umdesi kabul edilmiştir.
Gerek usûlü, gerek fer'i hükümleri öğrenmek isteyen kimseye bu eserin
kafi geleceği söylenmiştir. "El Kafi"; İmam-ı Muhammed (rh.a)'in kaleme aldığı
altı eserin yerine kaim olmuş ve mesail-i usûl'den sayılmıştır.
Hakim-i Şehid'in "El Münteka" isimli bir eseri daha vardır ki; bu eserde hem "Zahirü'r rivaye", hem
"nevadir" meseleleri bir arada bulundurduğu için, "El Kafi" kadar meşhur olmamıştır.
İmam-ı Muhammed (rh.a) önce "Mebsut'u" yazdığı için, bu esere "El Asl"
ismi de verilmiştir. Hanefi fukahasının üzerinde en çok durduğu eser budur.
Şemsül eimme Hulvani, Şeyhülislam Muhammed Haharzade, Fahrü'lislam Ali Pezdevi, Şeyhülislam
İsbicabi ve Sadrü'lislam Muhammed Pezdevi gibi Hanefi fıkhı'nın
üstadları, Mebsut'u şerhetmişlerdir. Bu şerhler Mebsut' un asıl
metni ile karışık olduğundan, şarihlerinin isimlerine nisbetle anılırlar.
Mebsut-û Hulvani, Mebsut-u Hahar-zade, Mebsut-u Pezdevi gibi!
Bazı müellifler; Şemsü'leimme Serahsi'nin "Mebsut" isimli eserini de bu mahiyyette zannetmişlerdir.
Halbuki arada önemli bir fark vardır, İmam-ı Serahsi'nin "El Mebsut" isimli eseri; Hakim-i
Şehid'in "El Kafi" isimli eserinin şerhidir. Otuz (cüz) cilt
olan bu eser, muhteşem bir kitaptır. Şemsü'leimme Serahsi; Horasan'in "Serahs" kasabasında doğmuş
ve o bölgede yaşamış bir alimdir. Özkent Hükümdarı; "Zalim sultanlara, (hükümetlere) vergi
vermek haramdır" şeklindeki fetvasından dolayı, İmam-ı Serahsi'yi zindana
atmıştır. Ayrıca Özkent hükümdarı hür bir kadınla evli olduğu
halde cariye almaya kalkmıştır. İmam-ı Serahsi, bunun da caiz olmadığına
fetva vermiştir!.. Sultana (iktidara) karşı verdiği mücadele, on sekiz yıl süren
kuyu hapsini beraberinde getirmiştir. "El Mebsut"un" önemli bir bölümünü, zindanda
iken, ziyaretine gelen talebelerine dikte ettirmiştir. "El Kafi'nin" tamamını, ezberlediği;
önce metni, daha sonra şerhini yazdırdığı bilinmektedir. İmam-ı
Serahsi'nin "El Mebsut" isimli eseri, kendisine "Şemsü'l eimme" (îmamların ğüneşi)
denilmesine vesile olmuştur.
Mebsut hakkında söyle denilmiştir: "-İmam-ı Serahsi'nin
Mebsut'una sarıl,o bir denizdir.Meseleleri de emsalsiz,biricik inci gibidir. Yalnız ona itimat et!.. Zira
Mebsut'un içinde; her soranın sorusuna cevap bulunur". İmam Allame Tarsusi: "- Serahsi'nin
Mebsut'u öyle bir kitaptır ki, onun muhalifi ile amel edilmez. Ancak ona bel
bağlanır ve ancak onunla fetva verilir" diyerek, bu eserin kıymetini ifade etmiştir.... İmam
Ebu Abdullah Yusuf Cürcani'nin kaleme aldığı, altı ciltlik "Hizan'ül
Ekmel" isimli kitabı da, Zahirü'r rivaye kabul edilmiştir. Bu eserin metni
İmam-ı Muhammed 'in "Gamiü's Sağir'i ve Camiû'l Kebir'i" ile "El- Kafi"dir. İmam-ı
Cafer Ahmed Tahavi'nin ve İmam-ı Kuduri'nin "El Muhtasar" isimli eserleri de
fukaha tarafından kaynak kabul edilen eserlerdir. "Cevheretü'n Neyyire" ve "El Lübab" isimli eserlerin ana metinleri;
İmam-ı Kuduri'nin "El Muhtasar" isimli kitabıdır.
NEVADÎR KİTAPLAR!
Mezhabin aslı olan ve "Zahirü'r rivaye " olarak nitelendirilen kitapların
dışında kalanlara "Nevadir" denilmiştir. "Nevadirü'r rivaye" durumunda olan İmam-ı
Muhammed'in; Keysaniyat, Haruniyat, Cürcaniyat ve Rakkiyat isimli kitaplarıdır, "Ziyadetü'z-Ziyadat"
isimli kitapta "Nevadir" olarak nitelendirilmiştir.... İmam Hasan İbn-i Ziyad'ın "El Mücerred"
isimli kitabı da "Nevadirü'r Rivaye" kabul edilmiştir. İmam-ı Ebu
Yusuf'un verdiği dersler, talebeleri tarafından not tutulmuş ve
"El Emali" (Ders notları) adı altında bir araya getirilmiştir. Bu
kitaptaki meseleler de nevadirden sayılmıştır. Ayrıca "Kitabû'l Haraç" isimli eseri; siyasetin
takibi ve Beytü'lmal'in nasıl yönetileceği konusunda güzel bir kitaptır.
" YAKIAT " OLARAK NÎTELENEN
KİTAPLAR .
Usûlün ve mezhebin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife veya mezhepte müctehid
kabul edilen (İmam-ı Yusuf, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Züfer vs.)" ulema
zamanında, tasrih edilmeyen bir çok mesele vardır. Hanefi fukahası tarafından
ictihad veya tahric yoluyla hüküm verilen meselelere "Vakıat" denilmiştir. Bunlara
fetva veya nevazil (yeni olaylar) ismini veren müelliflerde vardır. Bu meselelerin bir kısmı, fukahanın
çoğunluğu tarafından tasvip görmüş, bazıları da münakaşa konusu olmuştur.
Vakıat kitaplarında farklı ictihadlar bir arada zikredilir. Bu mahiyetteki
eserlerin ilki, fakih Ebu'l Leys Semerkandi'nin " En Nevazil" isimli eseridir. Yeni
meseleleri, bablara ayırarak delilleriyle birlikte izah etmiştir. Daha
sonra Ebu'l Abbas Nazimi "mecmau'n-Nevazil isimli eserini, usule riayet ederek kaleme almıştır.
Fukaha eserlerinde "Zahirü'r rivaye", "Nevadır" ve "Vakiat" niteliği taşıyan hükümleri
ayrı ayrı zikretmiş ve müftabih olan kavilleri belirtmiştir. İstisnai olan bazı
kitaplar da vardır. "Fetava-i Kadıhan" veya "Hülasatü'l Fetava" gibi kitaplarda; Zahirü'r rivaye, nevadir
ve vakıat birbirine karışmıştır ve ayırt edilmesi oldukça zordur. Hanefi usûlüne
vakıf olmayan kimselerin, bu eserlerden faydalanması mümkün değildir. Sadrü'ş Sehid'in talebesi olan Muhammed
Radiyüddin Serahsi'nin "El Muhit" isimli kitabında; "Zahirü'r Rivaye" ve "Nevadir" olan kavilleri hasseten
belirtilmiştir. Bu açıdan oldukça kıymetli bir eserdir. Yine Şadrü'ş Şehid'in hem
talebesi, hem yeğeni olan Burhanüddin Mahmut Buhari de "El Muhit" isimli bir eser
kaleme almıştır. Bu iki eseri birbirinden ayırt etmek için birisine "Muhit-i Serahsi",
diğerine "Muhit-i Burhani" denilmiştir. Bu eserlerin de şerhleri yapılmıştır.
"Muhit-i Burhani'nin" muhtasarı "Ez Zahire" isimli eser, fukaha indinde çok kıymetlidir. Muteber fıkıh
kitaplarından birisi de Ebu Bekir Mes'ud Kasani'nin "El Bedaiü's Senai fi Tertibi'ş Şerai" isimli eseridir.
Bu eserle ilgili olarak İbn-i Abidin şunları zikretmektedir: "-El Bedai pek kıymetli
bir kitaptır. Ben kitaplarımızın arasında onun bir eşini görmedim. Bu kitap
İmam Ebu Bekir b.Mes'ud b.Ahmet El Kasani'nindir. O bununla üstadı Alaaddin-i Semerkandi'nin "Tuhfetü'l
Fukaha" adlı eserini şerhetmiş, eserini üstadına arzedince, o da kızı
Fatıma'yı kendisiyle evlendirmiştir. Halbuki Fatıma'yı daha önce babasından
sultanlar istemiş ve onlara vermemiştir. Evlerinden çıkan fetvada "Fatıma'nın,
babasının ve zevcesinin imzaları bulunurmuş" İmam-ı Kasani "El Bedaiû's
Senai" isimli eserinde sadece hükümleri değil, hükümlerin dayandığı illetleri de izah etmiştir.....
Asırlarca medreselerde ders kitabı olarak okutulan "El Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mübtedi" isimli
eser, fukaha tarafından muteber kabul edilen bir metindir. Müellifi Türkistan
uleması'ndan İmam Burhanüddin Ali Merginani'dir. Bazı alimler "Sözünün yalan olmasından ve
sapıklıktan korunmak istiyorsan El Hidaye'yi iyi belle!.. İşte o zaman
Sırat-ı Mustakiym'de emin adımlarla yürürsün" demiştir. "El Hidaye"; C.Hamilton
tarafından I871'de İngilizceye çevrilmiş ve basılmıştır. Bu eserin
bir çok şerhi vardır. En meşhuru Kemalüddin Ibn-i Hümam'ın "Fethül Kadir" isimli şerhidir.
Babası Sivas Kadısı olan İbn-i Hümam; Mısır'da eğitimini tamamlamış ve hadis
hafızı ünvanını almıştır. Ayrıca usule dair kaleme aldığı
"Et Tahrir" isimli eseri ile akaide dair "El Müsayere" isimli kitapları, oldukça kıymetlidir..... İmam-ı
Merginani'nin seksen cildlik "El Kifaye" isimli muazzam bir eserinin daha
olduğu bilinmektedir.
Fatih Sultan Mehmed'in "Zamanımızın Ebu Hanife'si" diyerek iltifat ettiği
Molla Hüsrev'in (Mehmed Feramuz Efendi) "Dürerü'l Hükkam fi şerhi'l Gureri'l Ahkam" isimli eseri, yıllarca Osmanlı
medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserde de "Vakıat'a" yer verilmiştir ve
usûle dair kaleme aldığı "Mirkat'ın" şerhi olan "Mirat" isimli kitabı meşhurdur.
Hanefi Fukahası'nın "Mütun-u Erbaa" diye isimlendirdiği ve kıymet verdiği,
vakıatın fazlaca yer aldığı, dört metin daha vardır. Bunlar: Kenz, Muhtar,
Vikaye ve Mecma'dır. "Kenz'in" müellifi; Ebu'l Berakat Abdullah Hafizüddin Nesebidir ve adı üzerinde fıkhın
hazinesi sayılmıştır. "Muhtar'ın" müellifi; Ebu'l Fadl Mecdüddin Abdullah Mavsili'dir.
Bunun da birçok şerhi yapılmıştır. "Vikaye'nin" musannıfı; Sadrû'ş Şeria'nın
atası Tacü'ş-Şeria Mahmud'dur. Vikaye; Aydınoğulları beyliği zamanında
Devletoğlu Yusuf tarafından manzum olarak terceme edilmiştir. "Mecma'nın" müellifi; Muzafferüddin
Âhmed İbn-i Saati'dir. Mecma'nın da birçok şerhi yapılmıştır. Musannif
İbrahim Halebi'nin "Mülteka el Ebhur ve Mecmau'l En Hur" isimli eseri, Osmanlı döneminde
çok yayılmıştır. Yine "Şerhu Damad" diye şöhret olan eser de
"Mecma'nın şerhidir" Alaüddin El Haskafi'nin Dürri'l Muhtar" ve O'nun şerhi
olan İbn-i Abidin'in "Reddü'l Muhtar" isimli eseri, son devrin en çok başvurulan kitabıdır.
Dürri'l Muhtar'ın dayandığı metin, İmam Timurtaşi'nin "Tenvi-rû'l Ebsar" isimli eseridir. Hatta
denilebilir ki, "Vakıat'ın" en çok yer aldığı eser budur.
Halife Bahadır Alemgir Han'ın desteği ve teşviki ile hazırlanan "Fetava-ı
Hindiyye" de kıymetli bir fıkıh kitabıdır. Şeyh Nizamüddin'in başkanlığında
ulemadan bir heyet tarafından; (tasnifi "El Hidaye" örnek alınarak) hazırlanmıştır.
Bu eserde; "Zahirü'r Rivaye"; " Nevadir" ve " Vakıat"; imkanlar ölçüsünde belirtilmiştir.
Fukaha arasında meşhur olan bir tesbiti hatırlatarak
incelememize son verelim : "Fıkhın çekirdeğini Hz.Abdullah İbn-i Mes"ud gönüllere ekti,
Alkame biçti, İbrahim Nehai harmanını yaptı, İmam-ı Azanı
Ebu Hanife öğüttü, İmam-ı Yusuf hamur haline getirdi ve
İmam-ı Muhammed pişirdi! Diğer insanlar hazır yiyorlar"
Biz bu incelememizde; Hanefi mezhebinin muteber fıkıh kitaplarının
ana metinlerini gündeme getirmeye gayret ettik! Ayrıca bu ana metinlerin meşhur olan şerhlerini
de zikretmeye çalıştık! Elbette muteber fıkıh kitapları bunlarla sınırlı
değildir. İbn-i Abidin'in (ölümü: 1836) "Reddül Muhtar" isimli eserinden sonra; "Vakıat'a"
yer veren, geniş çaplı bir eser kaleme alınamamıştır.
Son yıllarda yayımlanan; "Fıkıh Ansiklopedisi", "Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı"
veya "Beş Mezhebin Fıkıh Kitabı" gibi çalışmalar, mukayese açısından bir değer
taşıyabilir. Ancak "Zahirü'r Rivaye" durumunda olan kitaplar dikkate alındığı zaman,
bu nevi çalışmaların (şimdilik) verimli olmadığı görülmektedir.
Hatta bazen "Zahirü'r Rivaye" tesbit edilemediği için, nevadir
vasfını taşıyan veya vakıata dahil olan kaviller, mezhebin görüşü
olarak zikredilebilmektedir. "Fıkhu's Sünne" veya "Fıkhu's Sünneti ve'l Kitap" ismini
taşıyan çalışmaların ise; belirli bir usûle dayanmadığı için, ilmi değere
haiz olmadığı görülmektedir. Ayrıca bu tür eserleri kaleme alan müelliflerden
bazıları; müctehid imamları suçlayabilmek için, akla- hayale gelmeyecek usûllere
baş vurmaktadırlar. Kendilerini anadan doğma müctehid görenler (!), başkalarına,
taklitçiliği küfürdür diyerek ictihad (!) edenler, Kur'an bize yeter diyenler, Fıkıh
kitapları İslam'ın ilerlemesine engeldir diyenler, şu yukarıdaki
incelemeyi okuduğunuz zaman hiç mi hiç vicdan azabı duymayacak mısınız?
Müslümanlar arasındaki ihtilafların asgariye indirilmesi için vahdetin sağlanabilmesi için nefislerimizi kapıda
bırakarak içeri girelim ve kaynaklarda anlaşalım dedik ve demeye de devam ediyoruz. Kaynaklar
derken de işte yukarıda arz edilen kaynaklardan bahsediyoruz. Nefsinin kabul ettiği
doğrulardan başka doğru kabul etmeyen yazar-çizerlerin, mezhebsiz, usûlsüz edebsiz
insanların kulakları çınlasın! Usûlden nasibi olmayanlar biraz da
usûlden bahsedelim ki, usul derken neyi kasdettiğimiz iyice anlaşılmış
olsun.
FETVA VERME USÛLÜ
Zahir rivayetlerde yer alıp, Hanefi imamlarının ittifakına mazhar olan görüşle tereddütsüz
fetva verilir. İmamların ihtilaf ettikleri görüşlere gelince "Es
Siraciyye" ve diğer kitaplarda belirtildiği gibi en sıhatli
görüş şudur: Mutlaka İmam Ebu Hanife (rh.a)'nin içtihadıyla fetva
verilir. Daha sonra îkinci İmam Ebu Yusuf (rha)'un içtihadıyla, daha sonra
üçüncü îmam İmam-ı Muhammed (rh.a) ' in daha sonra İmam Züfer ve Hasan
Ziyad (rh.a)'ın görüşleriyle fetva verilir......
Eğer Ebu Hanife (rh.a) bir tarafta, Ebu Yusuf ile İmam Muhammed
(rh.a) de bir tarafta iseler, bazı görüşlere göre, müftü muhayyerdir; bu iki görüşten
dilediğini alır. Fakat en sıhhatli görüş, İmamın (Ebu Hanife)
görüşünün ileri alınmasıdır. Önemli olan delilin kuvvetli olmasıdır. Onun için on yedi
mesele de sadece İmam Züfer'in görüşü bulunan içtihadı imamınkine tercih edilmiştir. Biz onların
tercihine tabiî oluruz. Ne imamın ne de talebelerinden kimsenin mesele hakkında içtihadı yoksa, sonradan
gelen alimler o mesele hakkında söz birliğiyle ne demişlerse öylece amel edilir. Eğer ihtilaf etmişlerse,
çokluğun fetvası itibar edilir. Ebu Hafs, Ebu Ca'er Ebu'Leys, Tahavi gibi şayanı itimat bulunan
belli büyükler hangi tarafta iseler o tarafın görüşü tercih edilir. Eğer bunların da bir görüşü
yoksa (asra, zamana göre), Müftü meselede tedebbür ve teemmül ederek mesuliyetten çıkmak
için çözüm yolunu arar. Ulu orta konuşmamalıdır. Allah (c.c)'dan korkup onun murakabe
ettiğini unutmamalıdır. Zira delilsiz konuşmak büyük bir felakettir.
Ancak şaki BÎR CÂHlL BU CESARETi GÖSTEREBÎLÎR. (79)
Özet olarak "ihtilaflı meselelerde evvela İmam-ı Âzam'ın, sonra İmam-ı Yusuf'un,
sonra İmam-ı Muhammed'in, daha sonrada İman Züfer'in kavli içtihadı ihtiyar edilerek o veçhile
amel olunur. Bu bir esastır. Bundan yalnız bazı mes'eleler müstesnadır."(80) Yukarıda
açıklamaya çalıştığımız müftünün durumu müctehid olan bir müftü hakkındaki durumlardır.
Şimdi ise müctehid olmayan müftülerin ihtilaflı mes'eleler karşısında nasıl davranması
gerektiğini aktarmaya çalışalım : "Müctehid olmayan müftülerin riayet etmeleri icabeden bir
takım usûl vardır. Bunlara "resmülmüfti" denir. Şöyle ki: Meselâ: Hanefi mezhebinde bulunan
bir müfti, kendisinden sorulan bir mesele hakkında İmam-ı Azam hazretlerinden zahirirrivaye denilen muteber,
tevatüren menkil kitaplarda münderic cevap ne ise onu hikaye eder. Bu
hususta İmam-ı-Azam'dan bir cevap menkul değilse onun en meşhur,
muktedir tilmizi olan Ebu Yusuf'tan bu kitaplarda nakledilmiş olan cevabı
hikaye eder. Ondan da bir cevap menkul değilse yine İmam-ı Azam'ın en kudretli
tilmizlerinden olan İmam-ı Muhammed'in o babda ki kavlini hikaye eder,
o vecihle cevap verir. Ve şayed bu eîmme-i kiramdan birinin kavli, asrın maslahatına veya delilinin
kuvvetine mebni eazımı ulema tarafından tercih edilmiş ise ona göre fetva
verir. Kezalik bir mesele hakkında müteaddit cevaplar bulunsa bunların
içinden her hangisi ulema arasında MUHTAR, MÜFTABIH bulunmuş ise
onu düstürül amel eder, yoksa kendi reyine, KEYFÎNE göre fetva veremez. (81)
Hatta muteber üstazlardan ilim ahz etmiş bir kimse bile öyle
gördüğü bir iki veya beş on kitaptan fetva veremez." diyerek (82) mes'elenin önemi beyan edilmektedir.
Cümlelerimizde kullandığımız "USÜL", kelimesinden anlatmak istediğimiz
işte budur. Usul budur, yol budur, haddi bilmek budur. A.AZİZ
ÖLÜ EVİNDEN YİYECEK VERMEK
· "İslam'ın ilaveye ihtiyacı yoktur. Çünkü İslam eksiksiz bir Şeriattir.
Onu tamamlayıp kemale erdirdiğini Cenab-ı Hakk Maide suresi, 3. Ayeti ceilesinde açıkça şöyle buyurmuştur
: "Bugün dininizi (Hükümleriyle) kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için için İSLAM'I din olarak
beğenip seçtim." Tam ve kamil olana bir şeyler eklemeye yeltenmek, onun kemalinden şüphe etmek veya onun
kemalini bozmak istemek demektir. Bu açıdan Bid'at mezmumdur, kötüdür. Bid'ate uymak, Bid'ati yaymak ise daha
da kötüdür ve İslam'a kötülük etmektir". "Bilindiği üzere , Kitap, Sünnet, İcmaa, Kıyas gibi İslam'ın
kaynaklarında yeri bulunmadığı halde sonradan çıkarılan, İslami telakki edilerek inanılan
ve yapılan şeylerdir." Hatta Bid'at işleyenler ibadet ettiklerini, dolayısıyla sevap kazanacaklarını
zannederek işlerler. Ancak aslında sevap yerine günah kazandıklarını dahi bilemezler. Müslümanlar
arasında yerleşmiş olan yanlış inanç, Bid'at ve Hurafeler çoktur. Bunların başında
ibadet maksadıyla yapılan BİD'AT' lerden yalnız iki tanesi üzerinde durmak istiyorum. Ancak önce
BİD'AT nedir? Bunun tarifi üzerinde duralım. En güzel ve en meşhur tariflerden kabul edilen, İslam
dünyasının tanınmış alimlerinden İbn Abidin (Rh.a.)'in tarifini verelim. Dürri'l Muhtar'da
: "----Bid'at; Hz. Peygamber (sav)'den malum ve meşhur olan şeyin aksine itikad etmektir." diye tarif edilmiştir.
( İbn-i Abidin, c/2, sh:409. İst. Şamil Yay.) Peki bu tarifin çıkış noktası nedir?
Şimdi ona göz atalım. Bid'ati nehyeden ve yasaklayan bizzat Alemlere rahmet olarak gönderilen iki cihan serveri
Efendimiz, Sultanımız Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)' değil midir? Evet bizzat O'dur! Bir
hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır : " Kendisine uyulacak şey sadece ikidir. Sözlerin en
güzeli Allah'ın kelamı, yolların en güzeli Muhammed (sav)'in yoludur. Dikkat ediniz ki, dinde sonradan uydurulan
şeylerden sakınınız. Zira işlerin en şerlisi sonradan uydurulanlardır. Her sonradan uydurulan
şey Bid'at'tir ve her Bid'at ise sapıklıktır." (İbn-i Mace, Mukadime,7. İsmail KAYA, İslam
Dini İlmihali, sh:113.) Bir başka hadis-i şerifte ise : "Aziz ve Celil olan Allah Bid'at sahibinden namaz,
oruç, sadaka, hac, umre, cihad, farz ve nafileden hiçbir şeyi kabul etmez. Kıl hamurdan çıktığı
gibi oda İslam'dan çıkar." (İbn-i Mace, Mukaddime, 7. İsmail KAYA, İslam Dini ve İlmihali,
sh:112) Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuşlardır : " Sonradan çıkan şeylere
karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira her yeni çıkarılan şey BİD'AT'tir. Her
Bid'at'te dalalettir, sapıklıktır." (Tirmizi,İlim 16, (2678). Ebu Davud, Sünne 6, (4607) (Prof. Dr
.İ.CANAN, K.Sitte, c/2, sh:330-331. Akçağ Yay. Ankara.1995) Bir başka hadis-i şerifte ise Resul-i Ekerem
(sav) şöyle buyurmuştur : " Dinimizde olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur.
(reddedilmiştir) her Bid'at dalalettir." (Sahih-i Müslim, c/1, sh:592. Had.No:867. Y.KERİMOĞLU,Fıkhi
Meseleler, c/1. sh:168. Ölçü Yay.Ankara.1989) Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmuştur : "
Bir kavim (toplum) bir Bid'at çıkarırsa, Sünnetten onun bir benzeri ortadan kaldırılmış olur."
(Ahmed b. Hanbel, 4 /105, İsmail KAYA, İslam Dini ve İlmihali, sh:112.) İmam-ı Azam Ebu Hanife
(Rh.a) Bid'at sahibinin arkasında namaz kılınmamasını istemiştir. İmam-ı Gazali
ise : "Bid'ati red ve ondan kaçınmak beğenilmiş bir sünnettir. Her Bid'at ise kötülenmiştir ve sapıklıktır."
demiştir. (İmam-ı Gazali, İlcamü'l- Avam, sh:78. İ.KAYA, İslam Dini ve İlmihali, sh:115)
Şimdi gelelim Bid'at kabul edilen şu iki amele. 1-Meyyitin öldüğü günü, gecesi veya üçüncü gecesi, yedinci
gecesi, kırkıncı gecesi, elli ikinci gecesi veya günlerinde meyyit namına yemek helva yapıp dağıtmak.
a)---"Cenaze Evinde Toplanma, başlığı altında 6497 nolu bir hadis-i şerifte şöyle denilmiştir
: " Cerir İbnu Abdillah el-Beceli radıyallahu anh anlatıyor : "Biz (Rasulullah zamanında), cenaze sahibinin
evinde toplanmayı ve (ev halkının da bu toplananlar için) yemek yapmalarını, yasaklanan matemlerden
bir parça bilirdik." (Prof .İ.CANAN, K.Sitte, C/17, sh:150) b)---"Meyyitin velisine sünnet kılınan,
definden sonra ilk gece geçmeden kolayına gelenden bir miktar, fukaraya tasaddukta bulunmaktır. Tasadduk edecek
bir şey bulamayan, iki rekat namaz kılıp sevabını meyyitin ruhuna hediye etmelidir. Haftasına
kadar her gün meyyitin ruhunu sevindirecek böyle tasadduk ve bağışta bulunmak müstehaptır. Meyyit velisinin
yemekler yapması, helva hazırlaması gibi ziyafeti mekruhtur. Çünkü ziyafet sevinçli zamanlara mahsustur. Böyle
teessürlü zamanda çirkin bir BİD'AT' tır. Meyyitin komşularına ve uzakta da olsa akrabalarına müstehap
olan; o gün ve gece yemek tertip edip, meyyit ehline götürerek beraberlikte yemektir." (Nimet-i İslam, sh:486) c)---"Bugün
işlenmekte olan mekruh olan Bid'at'lardan biri de meyyitin evinden çıktığı esnada veya kabir yanında
hayvanların kesilmesi ve taziye için toplananlara yemek hazırlamak ve onlara takdim etmektir. Nitekim bu, sevinçli
günlerinde ve sevinç salonlarında yapılır. Varislerin içerisinde buluğ derecesinden kasır (küçük)
olan kimseler bulunduğu zaman yemek hazırlamak ve onu takdim etmek haram olur....Komşu ve dostların meyyitin
ehline yemek hazırlamalarını ve onlara göndermelerini deyince bu menduptur. Çünkü Peygamber (S.A.V.) şöyle
buyurmuştur : " Cafer ailesine bir yemek yapınız ki onları meşgul edecek şey gelmiştir."
Onlara yemekte işaret edilir. Çünkü bazen keder onları yemekten men eder." (Mezahib-i Erbaa- Dört Mezhebin Fıkıh
Kitabı, C/1, sh:510) d)---"Cenaze çıkan eve komşuların ve yakında oturan akrabanın, bir gün
ve gecelik yemek göndermeleri müstehaptır. Cafer-i Tayyar (R.A.) yetmişten ziyade kılıç ve ok yarası
alarak şehid olunca, Rasulullah, (S.A.V.) bunun evine yemek gönderilmesini emir buyurdu. Ölü evinden yemek, helva dağıtılması
mekruh ve çirkin bir BİD'AT' dir. Birinci, üçüncü,yedinci, [kırkıncı ve elli üçüncü] gibi günlerde helva,
çörek gibi şeyler yapmak ve kabir başında yemek dağıtmak ve hafızları, hocaları, mevlidcileri
toplayıp, okutup yemek vermek mekruhdur. Bunların çoğu, gösteriş için, şöhret için yapılmaktadır.
Bu Bid'at'ler yapılırken, araya nice haramlar da karışmaktadır. Bunların yapılmasını
vasiyet etmek de batıldır. Dinlenmez ve günahtır." ( H.Hilmi Işık, Seadet-i Ebediyye Tam İlmihal,
sh:846) e)---"Komşu ve akrabaların meyyitin ailesine yemek hazırlama müddeti bir gündüz bir gece olduğu
belirtilmiştir. Aliyyü'l -Kari : "Çünkü hüzün, umumiyetle yemekten alıkoyacak derecede insanı bir gün meşgul
eder." der.... İbnü'l- Hümam, yakın komşusu ve uzak akrabalara yemek hazırlamanın müstehap olduğunu
belirttikten sonra, cenaze evinin, gelenlere ziyafet vermesinin mekruh olduğunu belirtir. "Çünkü, ziyafet sürur için
teşri edilmiştir. Musibetler için değil.. Bu çok çirkin bir BİD'AT'tir der." ( Prof. Dr. İ.CANAN,
K.Sitte, C/15, sh:299) f)---"Ölünün haftası,Kırkıncı, Elli ikinci gecesi: Bu tür şeyler İslam'da
bulunmayan ve İslam'ın canlı dönemlerinde uygulanmayan Bid'at davranışlardır. Buna benzer Bid'atlar,
hep dini hayatın ve inançların zayıflamasıyla ortaya çıkar....Ölünün 40.cı ve 52.ci gecesinde
helva dağıtmak vb. gibi." ( A.UYSAL- M.UYSAL, İzahlı Kadın İlmihali, sh:134-138) g)--"Ölen
kimsenin, öldüğü günü veya gecesi yemek yedirilmesini veya helva vesaire gibi bir şey dağıtılmasını
vasiyet etmesi BİD'AT'tir. Ölümünün üçüncü, yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecesi, veya ölümünün yıldönümünde
yemek yedirilmesini vasiyet etmek BİD'AT'tir. Fakat komşular tarafından ölünün ailesine yemek getirmek müstehaptır.
Hanbeli Mezhebinin kurucusu İmam A. B.Hanbel (Rh.a.) : " Ölü sahibinin daha ölü defnedilmeden, veya öldüğü günü-gecesi,
yahut üçüncü veya yedinci günlerinde yemek yedirilmesini cahiliyye devri adetlerinden saymıştır." Meyyit, "Vefat
ettiği günü veya gecesinde, üçüncü, yedinci, kırkıncı, elli ikinci günlerinde veya ölümünün yıldönümünde
yemek yedirilmesini ve mevlid okutulmasını vasiyet etmek BİD'AT'tir." ( Ali Rıza Karabulut, İslam'da
Vasiyet ve İSGAT Meselesi, sh:253-255, Elif yay. !989.Ankara) h)---"Hz.Cafer (R.A.) şehid olunca Rasulullah (S.A.V.)
yakınlarına : "Cafer ailesine yemek yapın, çünkü onların başına -yeme içmeye bakamayacakları-
büyük bir iş geldi." demiştir. Akraba ve komşuların, ölüm felaketi geçiren aileye bir günlük yemek hazırlayıp
götürmesi müstehabtır. Fakat ölünün kendi ailesinin yemek hazırlayıp başkalarına ikram etmeleri hem
cahiliyye devri adetlerinden olduğu, hem de zamansız bir külfet teşkil ettiği için İslam bilginlerince
mekruh sayılmış, bazıları haram olduğunu söylemişlerdir. " ( Prof. Dr. H.KARAMAN, İslamın
Işığında Günün Meseleleri, sh:96-97. ) i)---"Ölünün ardından sesli olarak ağlamak caiz değildir....
Ölü sahipleri için, komşularının yemek yapmalarında bir beis yoktur. Tebyin'de de böyledir. Ölümü takip
eden ilk üç günde, ölü evinin yemek yedirmesi, ziyafet vermesi mübah değildir. Tatarhaniyye'de de böyledir." (Bir
Heyet- Fetavayi Hindiyye, C/1, sh:548) k)---"Ölünün akrabaları ve komşularının ölü evine yemek yapıp
götürmesi müstehaptır... ....Ölü evinin gelen gidenlere yemek hazırlaması MEKRUHTUR, BİD'AT'tir, Aslı
esası yoktur. Çünkü böyle yapmakla ölü ailesinin sıkıntı ve kederi bir kat daha artırılmış
olur. Meşguliyetlerine meşguliyet katılmış ve Cahiliye döneminin adetlerine benzetilmiş olur.
Hele ölünün varisleri arasında ergenlik çağına girmeyen çocuklar varsa böyle bir evde yemek hazırlayıp
misafirlere ve ziyaretçilere takdim etmek haramdır." (Prof. Dr.Vehbe ZUHAYLİ, İslam Fıkhı Ansiklopedisi,
C/3, sh:96. Risale Yay. 1990.İst.) l)---"Ölünün velisi, definden sonra birinci günden yedinci güne kadar kolayına
gelen şeyi fakirlere tesadduk ederek sevabını ölüye bağışlamalıdır. Bu bir sünnettir.
Buna kadir olamazsa iki rek'at namaz kılarak sevabını bağışlamalıdır. Fakat ölü sahiplerinin
birinci, üçüncü günlerde veya bir hafta sonra ziyafet vermeleri MEKRUHTUR. Ancak ölünün komşularının veya uzak
akrabasının taam hazırlayarak ölü sahiplerine ikram ve yemeleri için ilhah (ısrar etme, zorlama) etmeleri
müstehaptır." (Ö.N.Bilmen, Büyük İslam İlmihali, sh:263) m)---" Meyyitin
ailesine yemek vermekte beis yoktur. Fetih'te şöyle denilmiştir. Cenaze sahiplerinin komşularının
ve uzak akrabalarının onlara yemek yaparak o gün ve gece doyurmaları müstehaptır. Çünkü Hz.Peygamber (S.A.V.):
"Cafer ailesine yemek yapın! Çünkü onların başına, kendilerini meşgul edecek bir musibet gelmiştir."
buyurmuştur. Bu hadisi,Tirmizi, hasen bulmuş; Hakim ise sahihlemiştir. Bir de, bu iş bir iyilik ve hayırdır.
Yemek götüren onlara yedirmek için ısrar etmelidir. Zira keder ve kahır onların yemek yemesine mani olur; bu
sebeple zaiftirler. Fetih sahibi şunları da söylemiştir : " Cenaze sahibinin yemek ziyafeti vermesi mekruhtur....Bu
kötü bir BİD'AT'tir.".....Bezzaziye'de de şu satırlar vardır : "Birinci ve üçüncü günlerde ve bir haftadan
sonra yemek yapmak, bayramlarda kabre yemek götürmek, Kur'an okumak için davet yapmak, hatim veya sure-i enamı yahut
ihlası okumak için sulehayı ve hafızları toplamak mekruhtur." Mirac sahibi bu hususta uzun uzadıya
söz etmiş ve şöyle demiştir : "Bu fiillerin hepsi riya ve gösteriştir. Bunlardan korunmalıdır.
Zira bunları yapanlar, Allah'ın rızasını murad etmezler." ( İbn-, Abidin, c/3, sh:498. Şamil
Yay. İst. 1983) n)---"Cenaze evinde ziyafet: Bazı köylerde cenaze çıkan evde, o gün yemek hazırlığı
başlar. Ölen kimsenin yıkanıp gömülmesiyle ilgili hizmette hazır bulunan cemaat bu ziyafete iştirak
edip hazırlanan yemekleri yerler. Bu hareket, harama yakın bir mekruhtur. Cenaze evinde bir hafta müddetle ziyafet
tertibi mekruh görülmektedir....... Elli ikinci gün adeti: Birçok yerlerde, vefat eden kimsenin elli ikinci günü hesap edilmekte,
o gün geldiğinde mevlit okutulmakta ve elli ikinci gün duası okunmaktadır. Dinimizde ölmüş bir mü'min
için okunacak Kur'an-ı Kerim, yapılacak dua ve verilecek sadakanın faydası inkar olunamaz. Ancak yedinci,
kırkıncı ve elli ikinci günü sayıp hesaplamanın bir manası ve dayanağı yoktur. Hayatta
olan kimseler, ölmüş bir mü'mine karşı İslami vazifelerini yapmalı ve bu vazifelerini yerine getirirken
dinimizin esaslarını dikkatte uzak tutmamalıdırlar...... Mevtanın arkasından gün sayarak mevlid
ve Kur'an okutmak dinen mahzurlu mudur? Cevap: Ölen kimsenin arkasından 7, 40 veya 52'nci günlerini saymak diye dinimizde
bir hüküm ve tavsiye yoktur. Bunları yazan bazı risalelerin ilmi ve dini dayanağı bulunmamaktadır."
( Mehmet Emre, Üç bin Seçme Fetva, sh:217-218. Akit Gazetesinin Okurlarına Hediyesi. İst.2000) Abdullah ibn Mübarek
AZİZ 16.02.2001
MEVLİD OKUMANIN HÜKMÜ
SORU:
Bir kimse öldüğü zaman arkasından mevlid okunur. Bu yaygın bir gelenek!.. Sizin mevlid
okunan bir mecliste oturmadığınız söyleniyor. Önce mevlid okumanın hükmü nedir? Öğrenmek istiyorum.
Mevlid-i Şerif'in yazarı; Süleyman Çelebi Hazretleri Türk müdür? Değilse hangi kavimdendir. Mevlid yazıldığında;
aynen şimdiki gibi miydi? Araplar; Türkçe yazılan bu mevlidi nasıl okuyorlar?
CEVAP:
Önce "Mevlid" kelimesi üzerinde duralım. Lugatta; "Doğum zamanı, doğum yeri
veya doğmak" gibi manalara gelir. Müslümanlar arasında genellikle; Resül-i Ekrem (SAV)'in için
kullanılmıştır. Mevlid kandilinin özelliği budur. Binlerce şair; Resulullah (SAV)'ın doğum
gününü konu alan manzumeler yazmıştır. Araplar arsında Baned Suad, Bürde ve Hemziyye gibi mevlid metinleri
meşhurdur. Türkçe olarak yirminin üzerinde "Mevlid" şiiri vardır. Resül-i Ekrem (SAV)'in ve Hulefa-i Raşidiyn
döneminde; Mevlid merasimleri söz konusu değildir. İlk defa Gulat-ı Şia'nın kurduğu Fatimi devletinde
"Mevlid Merasimleri" görülmüştür. Fatimiler; Ehl-i Beytin doğum günlerini de büyük törenlerle kutlamayı gelenek
haline getirmişlerdir. Ehl-i Sünnet alimleri; "Mevlid Merasimlerinin" "BİD'AT" olduğu hususunda müttefiktir.
Bid'at; Peygamberden malum ve meşhur olan hakikatin aksine itikad etmektir. İnsanlar şüphe ve tevil sonucu,
bu noktaya çıkarlar. Resul-i Ekrem (SAV)'in : "Dinimizden olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu
merduttur (Reddedilmiştir). Her bid'at dalalettir." buyurduğu bilinmektedir. (Sahih-i Müslim, C/1, sh:592. Had.
No:867. İst. 1401) Bu hadisteki "Külli bid'atün dalaletün" hükmü umumi bir beyandır. Günümüzde yaygın olan
ve tasnifine uygun değildir. Mevlid merasimlerinin; bid'at olduğunu
herkes kabul etmekle birlikte, bazı çevreler ısrarla demeyi ihmal etmiyorlar. Halbuki bid'at
Sünnetin zıddıdır. Sünnete zıt olan hiçbir şey güzel ve iyi olamaz. Hilafet sisteminin son dönemlerinde
yaşamış en büyük muhakkik ulemadan kabul edilen İbn-i Abidin (Rh.a.); Mevlid`in "müzik ve eğlenceden,
başka bir-şey olmadığı" üzerinde hassasiyetle durmuştur. (İbn-i Abidin, Şifau'l
Alil, sh:188. İst. 1325.) Konu sadece "yüksek sesle şiir okumak" şeklinde ele alınsa dahi, fetva verilemez.
Çünkü İmam-ı Tahavi'nin "Mecma'ul Asar" şerhinde rivayet ettiği bir hadiste : "Peygamber mescidde yüksek
sesle şiir okunmasını, eşya satılmasını ve namazdan önce halka kurulmasını yasakladı."
denilmektedir. Buna mukabil Hz. Hassan b. Sabit (RA)'in, Peygamberin izniyle şiir okuduğu da bilinmektedir. İmam-ı
Tahavi bu iki rivayetin arasını bulmuş yasaklanmıştır, demiştir. Takdir edersiniz ki bugün; her mevlid merasiminden
sonra, dua edilmektedir. Bu duada neler neler söylenir ! Allahu Teala (CC)'nın dinine karşı savaşan ve
binlerce mü'mini şehid eden kafirlere bile dua edilir. Buna hiç kimse engel olamaz. Çünkü parayı kim veriyorsa dua
onun adına yapılır. Bu başlı-başına bir zulüm değil midir? Şimdi Süleyman Çelebi
ile ilgili sualinize geçelim. "Vesiletü'n Necat" isimli kaside (Bugünkü Mevlit metni) 1409 yılında Bursa'da kaleme
alınmıştır. İlk kaleme alınışı, bugünkü şekliyledir. Ancak bu kasidenin
tantanalı bir müzik haline sokuluşu, başta Süleyman Çelebi'ye hakarettir. Çünkü Süleyman Çelebi`nin niyeti;
Resül-i Ekrem (SAV)'in kadr-u kıymetini bütün insanlara anlatmaktır. Gerçekten; gerek şekil, gerek muhteva
olarak, çok güzel bir kasidedir. Bunu her ferd; kendi evinde istediği gibi okuyabilir ve muhtevası üzerinde düşünebilir.
Hiç kimsenin bu mahiyete itirazı olamaz. Ancak ibadet kasdıyla; merasim düzenlemek ve bu işi meslek edinenlere
ücret karşılığı okutturmak caiz değildir. Zira dinimizde; böyle bir ibadet ve bu mahiyette bir
merasim yoktur. Mevlid konusunda; "tağuti güçlere dua etmeyi adet haline getirmiş meslek ehlinin" taarruzlarına
cevap vermiyorum. Şeyhleri dediği için bize saldıranlara gelince; Tasavvuf sahasında
herkesin hayran olduğu İmam-ı Rabbani "Mektubat" isimli ünlü eserinde (Mektup no:186) "Bid'atın hasenesi
olmaz, hepsi mezmundur" demiş ve bu konuda bir çok misaller vermiştir. İmam-ı Gazali <İlcamu'l
Avam> isimli eserinde "-Her çeşit bid'atın zemmedildiğini" beyan eder. Hiçbir ciddi delil olmadığı
halde "-Efendim, mevlid merasimlerinde Kur'an-ı Kerim'de okunuyor. Sırf onun hatırı için bu mesele üzerinde
durmayınız. Sonra bu örf ve adettir" diyenlere gelince..... İslami ilimlerden habersiz mükelleflerin indinde;
Kur'an-ı Kerim'le, mevlidin eş tutulması bir-çok felaketin kaynağıdır. Hatta bazı beldelerde
Kur'an'ı Kerim yerde, mevlid kürsüde okunur. Bu dahi ciddi bir meseledir. Zira ta'zim ve hürmet açısından eşit
tutulması itikadi sıkıntıları beraberinde getirir. Eğer ferd; kendi evinde mevlid şiirini
okur ve muhtevasını düşünürse, buna hiç kimsenin itirazı olamaz. Çünkü bu fiilde; < yeni bir ibadet
şekli> ihdası söz konusu değildir. Sadece şiir okumaktan söz edilebilir. Bu da mübahtır. Allahü
Teala (CC) cümlemizi; Sünnete kat'i olarak riayet eden ve her türlü Bid'attan şiddetle kaçınan salih kullarından
eylesin. Dua buyurunuz. ( Yusuf Kerimoğlu, Fıkhi Meseleler, C/2, sh: 332-334. Ölçü Yay. 1989.İst.)" " Mevlid;
kelime olarak doğum zamanı, doğum yeri veya doğmak manalarına kullanılır. Genellikle Resul-i
Ekrem (SAV)'in "Doğum gecesi" için kullanılmıştır. Araplar arasında mevlid olarak; "Baned Suad"
, "Kaside-i Bürde" ve Hemziyye gibi metinler vardır. Türkçe'de de yirmiye yakın "Mevlid" le ilgili şiir mevcuddur.
Mevlid merasimleri ilk defa; "Gulat-ı Şia'nın" hakim olduğu Fatimi devletinde düzenlenmiştir. İbn-i
Abidin (Rh.a.) "Müzik ve eğlenceden başka bir şey olmadığını" kaydetmekte ve kat'iyyen
mevlid okutturulmamasını tavsiye etmektedir. "Mevlid" sadece bir şiir olarak ele alınsa dahi, camilerde
yüksek sesle şiir okumak da caiz bulunmamıştır. Gulat-ı Şia'dan geçen bu illet, maalesef oldukça
yaygındır. Ehl-i Sünnet mü'minler; bu "ŞİA" adetinden uzak durmalıdırlar. Ayrıca halk arasında
"Ölünün 40.ncı veya 52.nci gecesi" adı altında yapılan törenler de; Bid'attır. Esasen bunların
bir kısmı; gayr-ı müslimlerden (Zımmilerden) geçmiştir. Ölüm ve doğum yıldönümleri, yılbaşı
kutlamaları, kadınlı-erkekli düğün merasimleri, caddelere heykel ve büstlerin dikilmesi, kırkıncı
gün ve sene-i devriyye ihtifalleri'ni bu meyanda sayabiliriz. (Ali Rıza Demircan, İslam'da Batıla Benzemenin
Hükmü, sh: 2.baskı. sh:79-81. İst.!979) Bunların tamamı gayr-ı müslimlerden geçmiştir. ( Yusuf
Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet,(İslam İlmihali) C/1, sh: 347-348. Ölçü Yay. !985. İstanbul.)" "Para karşılığı
olarak veya parasız olarak okunan ve adına "MEVLİD" denilen törenler tamamiyle sonradan icâd edilmiş olup,
ibadetle filan hiçbir ilgisi yoktur!... Zira İslâm Dini'nde "mevlid" diye bir ibadet mevcut değildir!. "Mevlid",
Hz. Rasûlullah Efendimiz Aleyhisselâm'ın âhırete intikâlinden tam altı yüz yıl sonra ilkönce Mısır'da
Fatımiler zamanında O`nu övme amacıyla yazılmış bir şiir olup; bu şiirin gazel havasında
okunmasının da ibadet olması, elbette kesinlikle söz konusu değildir! Ayrıca kesinlikle bilelim ki,
para karşılığı yapılan hiç bir çalışmanın "İslâm Dini"nde yeri yoktur! Parayla,
ne "Kur`ân" okutturabilirsiniz; ne "hatim" indirtebilirsiniz; ne de ölmüş kişilerin "namaz" veya "oruç" borçlarını
ödetebilirsiniz!.. Bunları yapıyorsanız, kesinlikle biliniz ki, sadece kendinizi tatmin ediyor; bu arada bazı
kişilerin de bu bahaneyle geçimine yardımcı olmuş oluyorsunuz!.. Hepsi o kadar! Boşuna mı demişler,
"Okuyan parasını alır, dinleyenler şekerini alır , ölende havasını alır" Mevlid, Süleyman
Çelebi`nin Peygamber Efendimizi (SAV) methetmek için yazmış olduğu bir şiir olup, Kur`ân-ı Kerîm'in
teklif ettiği ibadetlerle hiç bir ilgisi yoktur! Çünkü şer'i şerife göre bir amelin ibadet sayılabilmesi
için mutlaka şer'i delillerden birinde yerinin olması gerekir. Yani ya Kur'an'da, ya Sünnet'te, ya İcma-i ümmet'te
ya da Kıyas-ı Fukaha'da yeri olması gerekir. Mevlidin ise; ne Kur'an'da, ne Sünnet'te, ne İcma-i Ümmet'te,
nede Kıyas-ı Fukaha'da yeri yoktur! Evet Şer'i delillerin hiçbirinde "Mevlid" diye bir teklif yoktur." ( Özet
olarak; Ahmet Hulusi'de Kavramlar Sitesinden alınmıştır. )
1-- MEVLÜTHAN-DUAHAN
" Kitaplarımızda müfessirler, muhaddisler, müctehidler vardır. Ulema, fukaha, şuara,
kurra, meşayıhlarda vardır. Fakat mevlüthan, duahan diye bir şey yoktur. Başka İslam memleketlerinde
"MEVLÜT" OKUNMAZ. Süleyman efendi merhum Peygamberimize (s.a.v.) aşkından dolayı, onun başka Peygamberlerden
üstün olan meziyetlerini manzum olarak (yazmıştır) getirmiştir Her kim Resulullah (S.A.V.)'a muhabbeten
aşk ile okuyup-dinlerse, sürürlenirse, salavat-ı şerife getirirse faydadan hali değildir. Fakat şimdiki
dinleyicilerde o aşk-ı muhabbet nerde? Kimisi hafızın sesini dinlemeye gelir. Kimisi ibadet ediyoruz diye
gelir. Kimisi de boyalı dudaklarını, baldır bacaklarını göstermeye gelir. Çocuklarda şeker
almaya gelir. İşte bu kadar. Ya o çıplak kadınları seyreden gençlerin göz zinasından hasıl
olan günahlar ne olacak? "El aynanı tezniyani" iki gözünde zinası vardır. Şehvet nazarıyla baktımı
(zina olur). Hem bakanın hem de sebep olanın amel defterine yazılır. Hele bugünkü mevlidler, teganni,
riya ve gürültüden başka bir şey değiller. Hafız efendi çıkar kürsüye, eğer mevlid biraz bol
paralı ise, sen seyreyle bak nasıl okuyor, ne kadar bağırıyor. "İndiler gökten melekler saaaaaaf
saaaaaaaf" uzatır da uzatır. Bunu belki de kırk elif miktarı çeker. Dinleyen boyalı kadınlarda;
şu hafız efendi de ne ses varmış, (derler). Böyle bir mevlidden hiçbir sevap hasıl olmadığı
gibi, ancak ve ancak günah kazanılmış olur....Mevlüt ne FARZ, ne VACİP, ne SÜNNET hiçbir şey
değildir. Arada okunan aşr-ı şeriflerden, selavat-ı şeriflerden başka bağırda
bağır, hiç mi hiç faydası yoktur. Herif ömründe hiç mi hiç rahmana secde etmemiş, Allah'a, Peygamber'e,
Kur'an'a inanmamış, hem de dine düşman olduğunu izhar etmiş. Şimdi bu adam öldükten sonra kırkında
bir mevlüt okut. Duahanda gelsin çıksın kürsüye. Haşa Allah'a emir verir gibi bir dua yapsın, göndersin
doğru cennete. Böyle yağma mı olur? (Böyle İslam mı olur?) Dediklerine göre kürsüye çıkan 500
liradan aşağı çıkmazmış .(Kitap 1976 yılında yazılmıştır ki; yazılalı
tam 26 sene olmuş. O günkü 500 lira da çok büyük para) Birde çıktımı aman ya Rabbi. Açar ağzını,
yumarmış gözünü. Sen şimdi dinle bak. Ya Rabbi gaffar ismin hürmetine, settar ismin hürmetine, arş kürs
hürmetine, levhü kalem hürmetine vb. sayar da sayar, sayarda sayar. Ağzı da köpük atar.Ya Rabbi bu zati şerifi
cennetine idhal eyle. Cemalinle müşerref eyle, habibine komşu eyle, seyyiatı varsa (Rabbini tanımayan
insanın seyyiattan başka nesi olabilir ki?) hasenata tebdil eyle. Artık eyle de eyle! Dua da biter böyle. O
ahmak cemaatta elleri havada öyle bekler.... Ölünün sahipleri de gözlerinin yaşlarını silerler; bu kadar güzel
sözler boşa gitmez derler. Bu hoca efendinin aldığı para boşa gitmez, aldığı paralar
helal olsun derler. (Kesenin ağzını açarlar.) Onun için bazıları; "Okuyan para alır, dinleyen
şeker alır, Ölü de hava alır" demişlerdir......Ben şu gafil kimselerin haline şaşarım.
Ki o mevlüt- lerde sarf edilen paraları Allah rızası için fakir talebelere verseler belki Allah'dan ümit kesilmez,
o mevtalara faydası olur....Bir de kalkar papazlara güleriz. Cennetten yer satıyorlar, Cehennemden adamı azad
ediyorlar diye. Ya onlar bize dese ki ; " Siz de bir din düşmanına, Allah'a iman etmeyen bir dinsize mevlüt okutmakla
onu nasıl cennete sokacaksınız. Ne cevap veririz?" Efendiler; bu mevlüt okuyanlar hakkında Şeyhülİslam
Ebussud Efendi neler yazmış, neler! Okusanız da bir görseniz." (Hafız Edhem Mollaömeroğlu, Şirin
Sözler, sh:105-108, 2.baskı.Gül Mat. İst.1976)"
2--MEVLİD OKUTMAK
"Hicri dördüncü asırdan itibaren fertler arasında yaygınlaşmaya başlayan
mevlid adeti, ilk olarak 604 Hicri/1207 Miladi yılında Mısır Memlukları Fatimi'lerden Melik Muzafferüddin
Kökböri tarafından toplu bir merasimle icra edilmiş, daha sonraları da, İslam dünyasında yayılmıştır.
Osmanlılarda ise,1588 yılında Sultan 3.Murad zamanında resmi merasim halinde camilerde okutulmaya başlamıştır........Meşruluğuna
gelince: Celaleddin-i Suyuti,"Husnü'l-Maksad fi ameli'l-Mevlid" isimli eserinde, İbn-i Haceri'l- Askalani'den naklen
demiştir ki : "Mevlid sonradan ihdas edilmiş bir BİD'AT'TIR. İslam'ın ilk üç asrında yaşayanlardan
bize böyle bir şey intikal etmemiştir......................." İbni Haceri'l-Heysemi de, "el-Fetave'l-Hadisiyye"
isimli eserinde aynı görüşleri savunmuştur. Kur'an'nın okunmasından hasıl olan sevabın
ölüye ulaşması mezhep imamları arasında münakaşa konusu olurken, kişiden adalet vasfını
kaldıran teganni ile okunan kaside ve ilahilerin sevabı acaba ölülere ulaşır mı?... Bir çok paralar
harcayarak bunu okutmaktansa, Mevlide harcanan paraları, ölünün sevap kazanmasında şüphe olmayan amellere sarf
etmek çok daha fazla ecir ve sevap elde etmeye sebep olur, denilmiştir. Mesela bu para ile fakir ve fukaranın yiyecek
ve giyecek giderlerinin karşılanması; yetimlere ve öksüzlere yiyecek, elbise, kitap, kalem ve defter parası
olarak verilmesi;.... Dini kitaplar satın alınarak camilere, okullara veya umumi kütüphanelere ölü namına veya
kendi adına vakfedilmesi gibi yerlere harcanacak olursa, Mevlid okutmaktan daha çok sevap ve ecir kazanılmış
olur." (A.Rıza Karabulut, İslam'da Vasiyet ve İsgat Meselesi, sh:174-177. Elif Yay.1989 Ankara 4.Baskı)
3--BİD'ATLAR ve YASAKALAR
"Bilindiği üzere "Bid'at" , Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas-ı Fukaha gibi İslam'ın
kaynaklarında yeri bulunmadığı halde sonradan çıkarılan, İslami telakki edilerek inanılan
ve yapılan şeylerdir. Rasulullah (s.a.) Müslümanları Bid'atlara karşı ikaz etmiş, Kitap ve Sünnet
ve Hulafa-i Raşidiyn yolundan ayrılmamalarını ehemmiyetle emir ve tavsiye buyurmuştur : " Sonradan
çıkarılan Bid'at'lardan sakının; çünkü her uydurma bid'attır, her Bid'at da sapıklıktır."
(İmam Ahmed, Ebu Davud. Tirmizi.) " Zamanımızda yaygın hale gelen ücret karşılığı
cüz okumak (Hatim okumak) caiz değildir...Para olmasaydı bu zamanda kimse kimseye (hatim) okuyacak değildi....
4--MEVLİD OKUMAK
Günümüzde okunan mevlid, Süleyman Çelebi`nin 1409 yılında yazdığı "Vesiletü'n-
Necat" isimli kasidedir. Hz. Peygamber'in doğum gecesi için merasim yapmak ve bu arada mezkür kasideyi okumanın
cevazı tartışılmış, bazıları bunun BİD'AT olduğunu, birçok münker fi'lin
işlenmesine sebep teşkil ettiğini ileri sürerek "MEKRUH, hatta HARAM" demişlerdir. ( Muhammed b.
Muhammed el- Fasi'nin görüşü budur. Maliki ulemasından Tacüddin el- Faqıhani'nin görüşü de böyledir.)...........
Muayyen gecelerde ve yıl dönümlerinde ölünün ruhu için Mevlid okutmak yakın zamanlarda bilhassa memleketimizde adet
olmuş bir BİD'Attır ve birçok mahzurlu tarafları vardır : 1-Zaman geçtikçe bunun ölüler için yapılması
gereken bir ibadet ve merasim olarak telakki edildiği görülmektedir. İslam'a -onda olmayan- bir ibadet ve merasim
katmak Hz. Peygamber (s.a.)'ın şiddetle menettiği BİD'ATTIR. 2- Bilhassa evlerde okunan mevlidler dolayısıyla
İslam'ın menettiği bazı fiil ve davranışlar meydana gelmektedir. 3- Mevlid arasında zikir,
dua, Kur'an okumak gibi ibadetler vardır; fakat bunları profesyonel kişiler para mukabilinde yaptıkları
için hem sevap hasıl olmaz, hem de alan veren günahkar olur. 4- Bu Bid'at yaygın hale geldiği için, geçmişlerimiz
namına yapmamız Sünnet olan ibadet ve hayırların yerini almış, onlara mani olmuş, onları
unutturmuştur. Gerek Hz. Peygamber'in doğum gecesi ve gerekse başka zamanlarda her Müslüman mevlid kasidelerinden
birini alıp okuyabilir. Bu okuyuştan ilahi ve Peygamberi aşk, feyiz ev bereket hasıl olur. Zaten bunları
yazanlar da "para ile ölülerin ruhuna okunsun" diye değil, herkes okusun, Peygamberini tanısın, sevsin, ona
aşkla bağlansın diye yazmışlardır....Bu nevi yazılara iki sebeple aksülamel vaki olur,
itiraz edilir : 1-Öteden beri böylece devam ettiği ve kimsenin çıkıp da aksini söylemediği için. 2---Bazı
zümrelerin menfaatlerine dokunduğu için. İşte böyle düşünen ve söyleyen din kardeşlerimize İbn
Abidin (Rh.a.)'nin şu sözlerini nakletmekle iktifa edeceğiz. Böyle yapıla geldiği, teamül ve örf halini
aldığı iddiası karşısında merhum diyor ki: "İnsanlar öteden beri şunlara alışmış,
adet edinmiştir : a-) Ambalajı içinde mal satıp; (tahmini) darasını düşmek. b-) ...Fasid alış-verişler.
c-) Gıybet ve birçok fısk nevileri. d-) Camilerin kıble duvarlarını süsleme. e-) Cenazeyi taşırken
yüksek sesle zikretme. f-) Ramazan gecelerinde lüzumundan fazla kandil ve mum yakma ( Allame el-Bağanı'nın
Mülteka Şerhinde naklettiğine göre dört mezhepden alimler bunun HARAM olduğuna fetva vermişlerdir, halbuki
halk bunu dinin şiarlarından biri olarak kabul eder.) g-) Minarelerden mevlidler okutma -ki bunu ibadet telakki
ederler, hastalarının şifayab olması, kayıplarının dönmesi için adarlar, sevabını
hz.Peygamber'in ruhuna hediye ederler. Halbuki BU MÜZİK VE EĞLENCEDEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR.
Abdü'l-gani en-Nablusi bu sebeple müezzinlerin fasık olduklarını, vaktin girdiğine dair haberlerine
itimad edilemeyeceğini zikretmiştir. Eğer insanların alıştıkları ve ibadet telakki
ettikleri bu -meşru olmayan- işleri sayıp döksek maksaddan dışarı çıkarız. Hasılı
DİNİN KENDİ GİTMİŞ ADI KALMIŞTIR...EĞER SENİN MUASIRIN HANEFİ MÜFTÜLER
BUNLARDAN BAZILARININ CAİZ OLDUĞUNA FETVA VERİYORLAR, BUNLAR BİR ŞEYE DAYANMIYORLAR MI? DERSEN BENDE
DERİM Kİ ""EVET, FETVA VERİYORLAR FAKAT NEYE DAYANDIKLARINI SORSAN, ONLARDA YERYÜZÜNÜN DOĞUSUNU VE BATISINI
ARASALAR SAĞLAM BİR DAYANAK BULAMAYACAKLARDIR."....( Prof. Dr. Hayreddin Karaman İslam Işığında
Günün Meseleleri, C/1, sh:120-124.Kalem Yay. 1978. İst. İbn Abidin (Rh.a.) merhumdan naklen.)
5--M E V L İ D
"Resulullah (s.a.v.)'ın doğumunu ve hayatını medh eden ve sena eden, "MEVLİD"
adını taşıyan çok eser kaleme alınmıştır. Bu eserler daha sonra, mevlid merasimlerinde,
mevlidhanlar tarafından teganni ile okunmaya başlanmıştır. Bunların Türkçe'de en meşhur
olanı Süleyman Çelebi`nin "Vesiletü'n-Necat" adındaki mevlididir. Ancak, Süleyman Çelebi hakkında kaynaklarda
pek fazla bir bilgi yoktur. Onun, Yıldırım Beyazıt zamanında Divan-u Hümayun Hocası olduğu,
sonra da Bursa Ulu camiine imam tayin edildiği bilinmektedir......... İlk zamanlar, sırf Resulullah (s.a.v.)'in
doğduğu zaman ve sadece camilerde okunan mevlid, sonraları para karşılığında hanendeler
tarafından rasgele zamanlarda okunur olmuştur. Kandil gecelerinde, ölülerin ardından; kırkıncı,
elli ikinci gecelerinde, sene-i devriyelerinde de mevlidler okunmaya başlanmıştır. Mevlid metinlerini
kaleme alanlar, hiçbir zaman hanendeler tarafından camilerde, makamlı bir şekilde, ibadet yapıyor süsü
verilerek türkü, şarkı söyler gibi okunmasını akıllarına getirmemişlerdir. Yalnızca
Peygamber'e olan aşırı sevgileri onları, onun hatırasını canlı tutmak için bu tür
eserleri yazmaya sevk etmiştir. Mevlidler, dinde olmadığı halde varmış gibi, ibadet çeşitleri
arasına katılmıştır. Bundan dolayı, mevlid merasimleri düzenlemek ve mevlid okumak bir BİD'ATTIR.
Hatta İslam'da olmayan, ölünün kırkıncı, elli ikinci gecelerinde okunması İslam'la ilgili olmayan
bir merasim ve ibadet şekli ile icra edilmesi HARAMDIR........ Mevlid okumak, halk arasında büyük bir ibadet
olarak kabul edilmekte, ölülerin ruhu için mevlidler okutularak, onların günahlarının bağışlanacağı
zannedilmektedir. Halkın cehaletinden ve yanlış itikadlarından istifade eden mevlid okuyucuları,
bir piyasa oluşturarak, bunu ticari bir çıkar aracı yapmışlardır.... Böyle bir olaya sebep olan
herkes dinen sorumludur. Merasimlerde mevlid okunmasının vazgeçilmez bir adet haline gelişinin sakıncalarından
biri de, netice olarak insan kelamı bir şiir olan bu metinlerin, okunması ve dinlenilmesi ibadet olan Kur'an
ile eşdeğerde görülmeğe ve değerlendirilmeğe başlanılması tehlikesidir." (Şamil
İslam Ansiklopedisi, Mevlid Maddesi, C/5, sh: 228-229. Nisan-2000 ) Yukarıda isimlerini verdiğimiz alimler,
Ehl-i Sünnet Velcemaat Mezhebine bağlı alimlerdir. İsimlerini verdiğimiz kitaplar da Ehl-i Sünnet Velcemaat
mezhebine bağlı alimlerin kaleme aldıkları muteber kitaplardır. Alimlerimizin adı geçen kitaplarında
yazılı olan malumatı olduğu gibi sizlere aktarmaya çalıştık. Kendimiz herhangi bir ilavede
bulunmadık. Ehl-i Sünnet alimlerinin beyanlarını okuduktan sonra özet ve sonuç olarak şunları diyebiliriz:
1--Yapılan bir amelin ibadet mi, münkerat mı olup olmadığını anlamak için şer'i delillere
bakmamız lazımdır. 2-- Yüce Dinimize göre Şer'i delillerimiz dörttür. 1-Kitap 2-Sünnet 3-İcma-i Ümmet
4-Kıyas-ı Fukahadır. (Asıl) 3-Yüce İslam Dinine göre merasimle, toplu halde "MEVLİD" okumak
veya okutmak Şer'i delillerin hiçbirisinde yoktur. Yani mevlid okumak veya okutmak ne farz, ne vacip, ne Sünnet, ne de
müstehaptır. Peki ya nedir? Bid'attır. Bid'attan da başka bir şey değildir. Ehl-i Sünnet ulemasının
tamamı ölüler için Mevlid okumanın veya okutmanın "BİD'AT" olduğunda ittifak etmişlerdir. 4-Demek
ki, "ÖLÜLER İÇİN MEVLİD OKUMANIN VEYA OKUTMANIN DİNDEKİ YERİ BİD'ATTIR" Öyleyse
Bid'at nedir? Onun cevabını da Kainatın Efendisi Hz. Muhammed (sav) Efendimizden dinleyelim : "Kendisine uyulacak
şey sadece ikidir: Sözlerin en güzeli Allah'ın kelamı, yolların en güzeli Muhammed Sallallahu Aleyhi ve
Sellem'in yoludur. Dikkat ediniz ki, Dinde sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Zira işlerin en
şerlisi sonradan uydurulandır. Her sonradan uydurulan şey Bid'attır. Her Bid'at ise sapıklıktır."
Allah'ın Rasülü Başka bir Hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuşlardır: "Aziz ve celil olan
Allah, Bid'at sahibinin namaz, oruç, sadaka, Hac, umre, Cihad, farz ve nafile hiçbir ibadetini kabul etmez. Kılın
hamurdan çıktığı gibi (Bid'at sahibi de) İslam'dan çıkar."(İbni Mace, Mukaddime, sh:7)
Alimlerimizin Bir kısmı mevlid merasimleri için mekruhtur derken bir kısmı da Tahrimen mekruh olduğunu
söylemişlerdir. 5-Mevlid okutmak için harcanan paralar bazı hayır müesseselerine, yahut dünyanın çeşitli
beldelerinde ehl-i küfre karşı cihad eden mücahidlere tasadduk edilecek olursa çok daha isabetli olunmuş ve
çok daha faziletli hayırlarda bulunulmuş olur...................................
MEVLİD OKUMA VE OKUTMA
Mevlidi şerif
bilindiği gibi Hz.muhammed Mustafa s.a.v. efendimize hürmeten yazılmış bir noktada peygamberimizi bize
en güzel yönleriyle tanıtmaya çalışan bir şiirdir. Süleyman Çelebiye kadar bir çok mevlid eserleri
yazılmıştır. Fakat hiç biri onunki kadar meşhur olmamıştır.
Mevlid merasimi ilk defa Gulatı Şianın
hakim olduğu Fatımı devletinde görülmüştür. Fatımiler Resuli Ekremin doğum gecesi dışında
Hz.Ali'nin ve ehli Beytin doğum günlerinde de merasim yapmayı ihdar edinmişlerdir.
Ehl-i Sünnetin müçtehid imamları mevlidin
bidat olduğu hususunda fikir birliğindedirler. Ibni Abidin, mevlit, müzik ve eğlenceden başka bir
şey değildir diyor.
Mevlid, ölülerin arkasından bir ibadet maksadıyla
veya onu kurtarıcı bir reçete olarak sunulmaktadır. Bir kere mevlid ne Kur'anda, ne de sünnettte mevcuttur.
Peygamberimizden yıllarca sonra yazılmış bir eserdir. Peygamberimizi methetmek gayesiyle yazılmıştır.
Kişi elbette mevlit okutabilir, okuyabilir. Ancak kişi bunu bir din olarak görmemelidir.
Günümüzde mevlidin nasıl okutulduğu veya
niçin okutulduğu ortadadır. Tek gaye vardır. o da mevlit okutmakla geşmiş ölülerin ruhlarını
yad etmek onları kabir azabından kurtarabilmek onlara karşı görevlerini yerine getirdiklerini zannetmek.
Halbu ki işte burada doğru düşünmemiz lazım.
Bu konuda,
-
İmam Şerani, "Son zamanlarda zuhur eden
büyük bidatlardan biri de, ibadet diye üzerine düştükleri mevlit cemiyetleridir."
-
Ibni Abiidn,"Ölüleri hayırla yad etmek vaciptir.
Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattır. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin
ölüye işkence etmek hükmündedir.
Sonuç olarak, mevlid, Peygamber
Efendimiz'in halini ve kemalini dile getiren bir manzume olarak, orada Kur'an-ı Kerim okunmaya ve salevat-ı şerife
getirmeye vesile olabilmektedir. Ama mevlidi bir ibadet gibi yapmak hoş bir şey değildir. Hele bugünkü okunuş
şekliyle mevlid, kazanç vesilesi ve meslek haline getirilmiş ve pazarl
|