|
|
 |
|
|
TEVHİD (LÂ İLAHE İLLALLAH)
NEDİR ?
Allah'ı birlemek ve Allah'ın dışında
İlah lık ya da Rabb'lik arzeden tüm otorite,kurum,din,gelenek, şahıs, fikir ve alışkanlıkları
reddetmek ve terketmektir. Tüm güç ve değerlerin Allah'a hasredilmesi, her şeyin Allah'tan beklenmesi ve bütünüyle
ilahi olana bir yöneliştir. Yine tevhid, tüm siyasi,içtimai ve ilmi görüşlerin de birleştirilerek ilahi bir
eksende ifade edilmesidir.Allah'ın birliğine, hükümlerine hiçbir benzer, denk, eş ve ortak koşmaksızın
katıksız olarak iman etmek. Allah'ı tek yaratıcı, rızık verici, terbiye edici, tedbir edici,
emir ve hüküm koyucu, hesap sorucu ve karşılık verici olarak bilmek ve kabul etmek Kullukta Allah'tan başka
hiçbir gücü, hiçbir şahsı, hiçbir kurum ve nesneyi pay sahibi kılmamaktır.İslam da en temel kaide
Tevhid'dir.
"BİZ SENDEN EVVEL HİÇBİR PEYGAMBER
GÖNDERMEDİK Kİ, ONA ŞÖYLE VAHYETMİŞ OLMAYALIM :BENDEN BASKA İLAH YOKTUR .ÖYLEYSE
BANA İBADET EDİN" (Enbiya -25)
Şirk, Allah'a inanmakla birlikte Uluhiyet (Allah'ın
tek İlah oluşu, Allah'ın Tek Rabb oluşu) özelliklerinden her hangi birini Allah'a rağmen kullanmaktır.
Bu Allah'a ait iradenin herhangi bir kimsede mevcud olduğuna inanmak şeklinde yada hayat nizamının tamamı
nı yada bir kısmını Allah'ın dışında başka kişi,kurum,ideoloji,izm vs..
den almak şeklinde de olabilir. Bunların hepsi de şirk in çeşitlerindendir. Kur'an-ı Kerim bunların
hepsine şirk demekte; şirkin, müşriklerin(şirk koşan) bu hususla ilgili sahnelerini gözler önüne
sermektedir. Şirk sıfatını bunlardan yanlız birine tahsis etmemekte, gerek dünyada ve gerekse
ahiretteki cezaları bakımından müşriklerin çeşitleri arasında hiç bir fark gözetmemektedir.
"Unutma o günü ki- onları hep birden toplayacağız;
sonra da, Allah'a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz.
Sonra onların mazeretleri, "Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!" demekten başka
bir şey olmadı. Gör ki, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler
kendilerinden nasıl kaybolup gitti!" (Enâm 22-23-24)
"Allah, kendisine ortak koşulmasını
asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar.
Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur" (Nisa- 48)
"Allah, çekişip duran birçok ortakların
sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir.
Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler" (Zümer-29)
Bütün yaşam normlarınızın kaynağı
tek olan, ortak kabul etmeyen, Allah a dayanmalıdır. Bunun bir bölümü Allah'a bir bölümü başka bir hayat düzenine
ait se biliniz ki, Tevhid üzre değil Şirk üzresinizdir.
"Dikkat et, hâlis(Katışıksız,saf)
din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece
Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri
şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola
iletmez." (Zümer-3)
Ayrı ayrı mezheplere, tarikate , cemaate
,meşreblere sahip olsalarda müslümanım diyen her insanın bütün gün boyunca söyleyip durduğu bu sözler
bu kadar aktüel ve popüler olmasna rağmen aynı derecede harekete geçirici ve ayağa kaldırıcı
değildir. Bunun tek nedeni bu sözü (LÂ İLAHE İLLALLAH) ilk indiği günlerdeki tazeliği ile anlayamamış
olduğumuzu söyleyebiliriz.
İlk indiği günlerdeki tazelik
nasıldı. Bir Ebu Zer... Gizlene saklana Mekke'ye geliyor. Resulullah (s.a.v)'ı buluyor ve bana İslam 'ı anlat müslüman olacağım diyor. Ona sadece bu kelime söyleniyor.
İşte İslam bu demektir deniliyor. Müşriklere(şirk koşan, Allah'a ortaklık) hitaben bağırmaya
başlıyor. "Dinleyin beni... Ben Gıffar kabilesinden Ebu Zer'im. Sizin ilahlarınızı reddediyorum.
En büyük Allah'tır. Siz ve putlarınız bir hiçsiniz...." Üzerine çullanıyorlar. Ebu Zer, kanlar içinde
komalık oluyur. Burda Ebu Zer'in yaptığından ziyade bu kelimeden anladığı ve ona sözü öğreten
kişinin verdiği ruh önemlidir. Nasıl bir söz ki kubul eden kişinin üzerindeki etkisi fırlayıp
ayağa kalkarak şehrin meydanına koşmak oluyor. Zaptedilmez bir enerjiyle doluyor. İliklerine kadar
devrim ateşiyle dopdolu hale geliyor. İşte 23 yılda dünyayı sarsan bir devrimin temelinde yatan ruh
budur.
Bir çocuk, Ali... İlk duyduğunda bu sözü
gidip babasına danışmak, onun iznini almak istiyor. Ancak sonradan düşünyor ki, müslüman olmak için izin
almak gereksizdir. Nasıl bir sözdür ki, ilk kabullenen bir çocuktaki etkisi, korkarak endişeye kapılmak ve
odasına çekilip kara kara düşünmek oluyor. Düşündüren, odalara kapattıran, ayağa kaldıran, haykırkan
bir söz. Là ilahe illallah.
Bu durum onun zulme,haksızlığa, tuğyan'a(Azgın,taşkınlık
yapan) karşı muhalefetçi, karşı koyucu, başkaldırıcı özelliğinden kaynaklanıyor.
Bu söz insanlar tarafından kabullendiğinde daha ne hacc, ne zekat, ne örtünme emri, ne içki yasağı, ne
ramazan hiç bir şey yoktu. İnsanlar sadece hayır demeye, başkaldırmaya çağrılıyordu.HAYIR
dıyemeyen EVET diyemez.
Kelimedeki la ve illa sözleri başkaldırı
ve boyun eğmenin ikisini de içermektedir. Müslüman lâ diyerek"başkaldıran insan" olurken illa diyerek te "evet
Yanlız ca ve yanlızca Allah'a boyun eğen" insan olmaktadır. Böylece başkaldıyı kutsayan
anarşizim ile boyun eğmeyi meslek haline getiren mazoşizm i de dışlamaktadır.
Bu kelime yani Kelime-i Tevhid (Lâ ilahe illallah)
birleştirici teke indirici özelliğinden dolayıdır ki, çok kısa bir süre içerisinde bir topluluk başdöndürücü
bir insanlık numunesi haline gelmiştir. Peygamber tümüyle ahlak olarak çökmüş, kız çocuklarını
diri diri toprağa gömen, zenginin zayıfı ezdiği, haklının hakkını değil almak
arayamadığı aşiret ve kabilelerin birbirleriyle kıyasıya çekiştiği bir cahili toplumu
sadece bu kelime etrafında birleştirmiştir. O ne bir ahlak öğreticisi, ne aşiret,kabile taassubu
güden bir önder, ne sabahtan akşama kadar namaz kılıp tesbih çeken ruhani bir lider dir. O bütün insanlık
tarihi boyunca da tekrarlanan bir sünnetullah'ın son tekrarlayıcısı oldu. Bundan sonra bunu tekrarlamak
bize düşüyor. Bu gün bölük bölük fırkalara ayrılmış her kesin kendisine İSLAM dediği, gayrısını
da tevil ettiğini bu kelimeden başkası birleştirmeyecektir.
"İşte onun için sen (tevhide) dâvet
et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği Kitab'a
inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim
işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur.
Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır.(ŞURA -15)
Duvar daki yada kolunuzdaki saatinize bakın.
birçok parçadan oluşmuş saatin herhangi bir parçasının yerine dikiş makinasıdan söküp çıkardığınız
bir parçayı saate taksanız da saat artık zaman ı gösterme işlevini yerine getirmeyecektir, dikişde
dikmeyecektir. Allah'a inansanız da ,hayatınızın bir bölümü O'nun, bir kısmını O'nun rızası
dışındakilerle sürdürüyorsanız biliniz ki; dikiş makinasından sükülüp parçası değiştirilmiş
saat gibisinizdir. |
|
KÜFÜR
Örtmek veya şükrünü yerine getirmeyerek erişilen nimeti örtmek, nankörlük
etmek. Bundan dolayı arapçada karanlığı ile her şeyi örttüğü için geceye kâfir (örten) denmiştir.
Terim olarak küfür, imanın zıddı yani imansızlıktır. Başka bir deyişle Allah'ın
varlığını ve birliğini, peygamberliği, Hz. Muhammed'in Allah katından getirdiği kesin
olarak belli olan şeyleri inkâr etmektir. İslam dininde inanılması gereken şeylere inanmayan kimseye
de gerçeği örttüğü için kâfir denir. Küfür için iman edilecek şeylerin tümüne inanmamak şart değildir.
Bunlardan birine veya bir kısmına inanmamak da küfürdür.
Küfür kalben olduğu gibi söz ve davranışla da olabilir. Her hangi
bir zorunluluk olmadığı halde diliyle insanı küfre götürecek bir söz söyleyen, inanılması gereken
şeyleri küçümseyen onlarla alay eden yahut imanla bağdaşmayan işleri yapanlar da kâfir olur. Ancak ölüm
tehdidi karşısında bulunan bir kimse gönlü imanla dolu olduğu halde canını kurtarmak için istemeyerek
küfrü gerektiren bir söz söylerse dinden çıkmış olmaz (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul
1960, c.1, s. 207-208; Asım Efendi Kamus Tercümesi, c.2, s. 662).
İslâm'ı terketmeye zorlananlar için tanınan ruhsat hakkında
Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Allah'a imandan sonra, kalbi iman ile sabit ve mutmain iken küfre zorlananlar
müstesna olmak üzere, kim ki Allah'ı tanımaz ve fakat göğsünü küfre açarsa, mutlaka onların üstüne Allah'tan
bir gazap vardır. Onlar için çok büyük azap da vardır" (en-Nahl, 16/106). Bu âyetin iniş sebebi şudur:
Mekke'de Kureyş müşrikleri, ashab-ı kiramdan Ammâr'ı, babası Yâsir'i ve annesi Sümeyye (r.anhüm)'ü
İslâm'dan vazgeçirmeye zorluyorlardı. Onlar bunu kabul etmedikleri için, Sümeyye'yi iki deve arasına bağlayıp
ayrı ayrı yönlere çekerek parçaladılar. Yâsir (r.a)'ı da çeşitli işkencelerle şehid ettiler.
İşte İslâm'ın ilk şehidleri bunlardır. Ammâr, müşrikler tarafından kuyuya atıldı.
Tam boğulacağı sırada onlara rıza göstermeye mecbur kaldı. Ve hayatını kurtardı.
Birisi gelip, Hz. Peygamber'e Ammâr'ın dinden döndüğünü söyleyince, Rasûlüllah (s.a.s): "Hayır, Ammâr tepeden
tırnağa imandır. İman onun etine ve kemiğine işlemiştir" diye buyurdu. Bu arada Ammâr,
ağlıya ağlıya çıkageldi. Hz. Peygamber onun gözyaşlarını silerek: "Üzülme, yine seni
zorlarlarsa dilinle onlara uymuş görün" buyurdu (İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'âni'l Azîm, İstanbul 1985, IV, 524
vd.; Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., İstanbul 1936, IV, 3130, 3131).
İnsan yeryüzünde, yaratıcını tanımak, bilmek ve O'na
kulluk etmek üzere yaratıldığı için, bu amaçtan uzaklaşarak, imandan mahrum olması ve küfür
bataklığına düşmesi kendisi için bir şansızlıktır. Ölüm sırasında, kabir
ve âhiret hayatında kendisi bakımından acı gerçeklerle karşılaşınca ikinci defa yeryüzüne
çıkarılıp sınava tabi tutulmayı isteyecekse de, kendisine dünya yaşamı bir defaya mahsus
olmak üzere verildiği için, bu isteği reddedilecektir (Ayrıntı için bk. "İman", "İnkâr" ve "Kâfir"
maddeleri).
Hamdi YUSUFOĞLU
|
| |
İman ve küfür meseleleri itikad konularının en önemlileridir. Çünkü
bunlar, itikad konularındaki araştırmanın semeresi ve pratik yönüdür. 1. İman ve Küfür Konularının
Önemi. 2. İmanla İlgili Meseleler ve Fırkaların Bu Konudaki İhtilafları.
3. Tekfir. 4. İman ve Küfür Konularındaki En Önemli Başvuru Kaynakları.
İman ve küfür konuları tüm din konularının en önemlileridir dersek,
bu konularla ilgili dünyevî ve uhrevîhükümlerin çokluğu nedeniyle, mübalağa etmiş olmayız. Nitekim Allahu
Teala şöyle buyurur: “Kötülükleri kazananlar, yoksa onları, iman edip salih amellerde bulunanlar
gibi kılacağımızı, hayat ve ölümlerinin bir olacağını mı sandılar? Ne kötü
hüküm veriyorlar.” (Casiye/21) Ahirette, varlıkların sonunun cennet ya
da cehennem olması, iman ve küfre dayanır. Dünyada ise, bu konuyla ilgili hükümler pek çoktur. Bazılarını
şöylece sıralayabiliriz:
1. Şer’î Siyasetle İlgili
İşlerde:
Yani, herhangi bir ülkede idareciler ve mevcut yönetim sisteminin durumuyla ilgili
konularda. Çünkü bunlarla alakalı iman ve küfür hükümleri, Müslümanlar’ın sadece bir kısmının
değil,genelinin üzerindeki etkileri açısından son derece önemlidir. Zira Allahu Teala, Müslüman yöneticiye
itaat ve yardımı Müslümanlar üzerine vacip kılmış, buna karşın kafir yöneticiye itaat ve
yardımı haram kılmıştır. Yöneticinin kafir olması durumunda, bu kimseyi görevinden indirmek
vaciptir. Bu nedenle alimler, “Hakim olan yöneticinin durumunu bilmek her Müslüman’a vaciptir” demişlerdir.
Bugün -bir çok Müslüman ülkede olduğu
gibi beşeri kanunlarla yönetilen ülkeler hakkında, her Müslüman’ın bilmesi gereken çok önemli hükümler
söz konusudur. Böylece helak olacak bu apaçık bilgiden sonra helak olsun; yaşayacak olansa bu apaçık bilgiden
sonra yaşasın. Söz konusu olan bu hükümlerden bazıları şunlardır: Bu
ülkelerin yöneticileri, büyük küfür içerisinde olmalarından ötürü İslam dininden çıkmışlardır.
Bu ülkelerde hakimlik görevi yapanlar, büyük küfür işlemeleri nedeniyle kafir olmaktadırlar. Bu da, bu mesleği
icra etmenin haramlığını gösterir. Bu yönetici ve hakimlerin küfrüne delil; “Allah’ın
indirdikleri ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” ayet-i kerimesidir. Bu konuya bu bahsin sonunda, tekfir
hususundaki hatalarla ilgili bölümde değinilecektir. Sekizinci bahsin dördüncü konusunda
ise özel olarak, Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetme konusu işlenerek, yukarıdaki
ayetle delil getirme hususundaki bazı şüphelere red konusuna kısaca işaret edilecektir.
Bu ülkelerdeki mahkemelere başvurarak hüküm istemek ve bu mahkemelerde çalışmak caiz değildir; gönül rızası
ile bu mahkemelere başvurarak hüküm isteyen kimse de kafirdir. Bu ülkelerin, parlamento ve millet
meclisi gibi, kanun yapma yetkisiyle donanmış kurumlarının üyeleri, Büyük küfür işlemiş olmaları
nedeniyle kafirdirler. Çünkü bu kimseler, hem küfür içeren kanunlarla ameli caiz kılan,hem
de yeni kanunlar çıkarıp yürürlüğe koyan kimselerdir. Bu tür parlamentolara üye seçimine katılan kimseler,
büyük küfür işlemeleri sebebiyle kafir olmaktadırlar. Çünkü onlar bu üyeleri seçmekle, onları Allah’tan
başka rabler edinmekteler. Burada dikkate alınması gereken, isim değil, bu isimle tanımlanandır.
Aynı şekilde; bu seçimlere davet eden yahut insanları seçimlere katılmaya teşvik
eden herkes bundan ötürü kafir olur. Parlamento üyelerinin küfrüne delil: Şu ayet-i kerimelerdir."
“Onların, Allah’ın izin vermediği şeyi Din’de
kendilerine şeriat kılan ortakları mı vardır?” “Onlar hahamlarını ve rahiplerini
Allah’tan başka rabler edindiler” (et-Tevbe/31).
Müfessirler bu ayetlerde geçen Rububiyyet kavramının
Allah dışında hüküm koyma anlamında olduğu hususunda ihtilaf etmemişlerdir.
Parlamento üyelerine gelince, onlar teşri’ yani kanun ve hüküm koyma konusunda Allah’la çekişerek rablık
ilan eder konumdadırlar. Onları seçenler ise, onları Allah dışında rabler edinmiş olmaktadırlar.
Bu konuyla ilgili fetvalarda geçtiği gibi, söz konusu ülkelerin yönetimini üstlenmeleri
yahut bu görevlerine devam etmeleri için bu yöneticilere biat etmek haramdır. Çünkü bu biatta küfrün devamını
isteme söz konusudur. Kim böyle bir şey isterse küfre düşmüş olur. Bu küfrî pozisyonların koruyucusu
durumunda olan askerler de büyük küfür işlemeleri nedeniyle kafir olmaktadırlar. Zira bu askerler tağut
yolunda savaşmaktalar. Nitekim Allahu Teala, “Küfredenler tağut yolunda savaşırlar”
Burada, yolunda savaşılan tağut, anayasalar ve beşeri kanunlarda şekillenen hüküm
koyma tağutu ve bu hükümlerle yöneten idarecilerdir. Allahu Teala,
"Tağuttan hüküm almak isterler” (4-en-Nisa:60)
buyurmaktadır. Allah dışında kendisinden hüküm
istenen her şey tağuttur ve bu hükme girer. Aynı şekilde, kafir rejimlerin koruyucusu olan askerler
gibi, onları savaşarak savunanlar ya da bazı gazeteciler, yayıncılar ve hocalar gibi, sözlü olarak
savunanlar da, yukarıdaki hükme girerler. Bu nedenle, kafir rejimlerin ordularında hizmet vermek haramdır.
Bu meselenin hükmüne dair bilgiler inşaallah bu bahsin sonunda, “er-Risaletu’l-îmaniyye Fi’l-Muvalat”
isimli kitaba yaptığımız tenkit içerisinde gelecektir. Bir Müslüman’ın
bu devletlerin yöneticilerine itaat etmesi ve onların kanunlarına uyması gerekmez. Bilakis şu iki şarta
uyduğu taktirde dilediği gibi muhalefet etmesi caizdir: Şer’an caiz olmayan hiçbir şey yapmamak
ve hiçbir Müslüman’a eziyet ve zulüm etmemek. Küfür teşkil eden kanunlarla yönetilen
ülkeler, daha önce buralarda şeriat egemen olmuş olup, sonradan kafirlerin kanunları yürürlüğe girmiş
olsa ve o ülkede halen Müslümanlar ikamet ediyor olsalar dahi buralar sonradan küfür diyarı haline gelmiş olan ülkelerdir.
İnşaallah bu bölümün sonunda diyarla ilgili hükümler gelecektir. Biz burada meselenin ayrıntıları
üzerinde durmadık. Amacımız iman ve küfür ile ilgili hükümleri bilmenin her Müslüman için önemli olduğunu
açıklamaktır. Burada ise, bu hükümlerin şer’i siyasetle ilgili olanlarını zikrettik. İman
ve küfür konularıyla ilgili dünyevi hükümlerden bahsetmeye devam edelim. Velayetle ilgili
bazı Hükümler: Kafirin mü’mine velayeti birçok yönden batıldır: Müslümanlara vali, hakim yahut kâdı
olması caiz değildir. Aynı şekilde, bir kafir Namaz için imam olamaz, çünkü, kafirin namazı batıldır
Durumu bilerek arkasında namaz kılan kimsenin ise namazı geçersizdir. Kafir kimse, nikahta
Müslüman bir kadının velisi olamadığı gibi, ebedî olarak mahremi olmasını gerektiren bir
yakınlığa sahip olsa da, onun mahremi sayılmaz. Kafir, Müslüman’ın malının sorumluluğunu
üstlenemez; kimsesi olmayan çocuk, bir kafirin sorumluluğuna bırakılamaz.
Bunlar dışında velayetin birçok çeşitleri vardır.
3 . Nikahla İlgili Bazı Hükümler: Kafir kimsenin -namazı
terkeden kimse ve dine hakaret eden kimse gibi mürtedler de buna dahildir- Müslüman bir kadınla nikahlanması haramdır,
Müslüman bir kadının nikahında ona veli de olamaz. Eğer Müslüman iken nikahlanıp, sonradan mürted
olursa, nikahı fasit olur. Eşi ile beraberliklerinin devam etmesi durumunda ise zina meydana gelecektir.
Günümüzdeki durum, bu hükümlerle değerlendirildiğinde, erkek ya da kadının nikahtan önce ya da sonra irtidad
etmesi nedeniyle, birçok nikahın batıl ve fasid olduğu ve böylece nikahın gerektirdiği şeylerin
caizliğinin ortadan kalktığı görülecektir. Bu ise tehlikeli bir durumdur.
4. Mirasla İlgili Bazı
Hükümler: Din farklılığı miras bırakmaya ve miras almaya engeldir.
Ancak İbn Teymiyye bu konuda muhalefet ederek Müslüman’ın, kafir olan yakınından miras almasını
caiz görmüş, İbnu’l- Kayyım da bu görüşünde Ona tabi olmuştur. İbnu’l-Kayyım,
“Ahkamu Ehli’z-Zimme” adlı kitabı 2/462 ve sonrasında bu görüşü zikrederek uzunca savunmuştur.
Bu görüş, karşı çıkılması mümkün olmayan salim, sarih ve sahih
nasslara aykırı olması nedeniyle hatalıdır ve kabul edilemez. Onlar bazı sahabelerin sözleriyle
delil getirmişlerdir. Ancak Allah ve Rasulü’nün sözü karşısında başka hiç kimsenin sözünün
değeri yoktur.
5 . Kan ve Malın Korunması ile
İlgili Bazı Hükümler:
Kan ve malın güvence altında olması, ya iman, ya da eman ile gerçekleşir.
İmandan maksat dış davranışlarla belirlenen hükmî islamdır.
Eman ise iki türlüdür: Belli bir vakitle kayıtlı olan eman. Bu, eman isteyip kendisine daru’l-İslamda
sürekli kalması için değil, sadece buraya girmesi için izin verilen kimse içindir. Sürekli olan eman ise; zimmet
akdinin şartlarına bağlı kalmak kaydı ile,daru’l-islamda sürekli İkamet edebilen zımmî
içindir. Emanın bu her iki türü de sadece aslî (hiç Müslüman olmamış) Mürted içinse hiçbir şekilde
eman yoktur. Kendisine eman verilmeyen aslî kafir ya da mürtedin kanı ve malı hederdir. Eğer bir kimse dini
bilinmeyen bir şahsı kasden öldürür, sonra da öldürülenin kanı ve malı güvence altında olmayan bir
kafir ya da mürted olduğu anlaşılırsa öldüren kimse için ne kısas ne de diyet gerekmez.
Bu dünyevi yargıda böyledir. Ancak dini açısından, öldürülen kimsenin
Müslüman olma ihtimali bulunduğu halde kasden öldürülmesi sebebiyle günahkar olup olmama hususunda görüş ayrılığı
vardır. Ancak eğer hata ile öldürülmüşse, ne diyet, ne de keffaret gerekmez.
6. Cenaze ile İlgili Bazı
Hükümler: Kafir yahut mürted yıkanmaz, namazı kılınmaz, Müslümanlar’ın
yanına defnedilmez. Bir Müslüman’ın -her ne kadar kafirin cenazesinin arkasından gitmesi caizse de-
gömme esnasında onun kabri başında durması veya ona mağfiret dilemesi caiz değildir.
Hayatlarında ve ölümlerinde kafirlerden beraeti tam olarak yerine getirmenin gereği budur. Allahu Teala şöyle
buyurur: “Onlardan ölen kimsenin namazını kesinlikle kılma, mezarı başında durma. Çünkü
onlar Allah ve Rasul’üne karşı küfürde bulundular ve fasıklar olarak öldüler” “Kendileri
için, onların cehennemlik oldukları açıklığa kavuştuktan sonra yakınları dahi olsa-
müşrikler için mağfiret dilemeleri peygambere ve iman edenlere yakışmaz” (9et-Tevbe/113).
7 . Dostluk ve Düşmanlık (Vela
ve Bera) ile ilgili Hükümler:
Mü’min kimse ile imanı miktarınca dostlukta bulunmak vaciptir. Kafirle
ise, dostlukta bulunmak haram, ondan beraet etmek vaciptir. Mü’minin, Allah için kafire buğz etmesi, mümkün olduğu
kadar ona düşmanlık göstermesi de vaciptir. Müslümanlara zarar verecek bir hususta kafire yardımda bulunulmaz.
Hatta kafir kimse, Müslümanlarla anlaşmalı ise yahut zımmî ise, zulmetmeksizin onun hareket alanını
sınırlı tutmak gerekir.
8 . Hicret İle İlgili
Hükümler: Bunlar da iman ve küfür ile ilgili hükümlere dayanır. Mü’minin, dinini kafirlerin fitnelerinden
kurtarabilmek için, onların topluluğunun sayısını artırmamak ve herhangi bir Müslümana karşı
onlara yardım etmemek için, imkan bulduğu taktirde kafirler arasından ayrılarak hicret etmesi vaciptir.
9 . Cihadla İlgili Hükümler:
Buna bağlı olarak, esirlere muamele, ganimetler, fey, cizye ve harac ile ilgili hükümlerin tamamı
iman ve küfre dayanır.
10 . Diyarla İlgili Hükümler:
Bu hükümler de iman ve küfre dayanır. Bir Müslüman’ın daru’l-küfre gitmesi, ancak ihtiyaç
durumunda caizdir. Böyle bir beldede ikamet ise sadece zaruret sebebiyle caiz olabilir. Kafirin daru’l-islama girmesinin
sadece anlaşma ile, orada ikamet edebilmesinin ise, cizye vermek suretiyle caiz olması gibi. Bir de, kafirlerin
ikamet etmesinin caiz olmadığı yerleşim bölgeleri vardır ki, burası Arap Yarımadası’dır.
Yine, kafirlerin girmesinin dahi yasak olduğu yerleşim yerleri vardır, buralar da harem
bölgesidir.
11 . Yargı İle İlgili
Hükümlerden Bazıları: Aslen, kafirin Müslüman’a şahitliği geçerli değildir. Daha
önce ise, kafirin Müslümanlar’ın meselelerinde hüküm veren kâdı olmasının haram olduğunu velayetle
ilgili hükümler arasında zikretmiştik. Fıkıh kitaplarının çeşitli bablarında geçen
iman ve küfre bağlı bu hükümleri gereğince incelediğimizde, bu konularla ilgili gerçekten çok miktarda
hükümler olduğunu görürüz.Örneğin, kafirlerin kullandığı kapların hükmü, kestikleriyle ilgili
hükümler, kafirlerle alış veriş, kiralama gibi mali ilişkilerle ilgili hükümler vardır. Bu konu oldukça geniş olduğu
için, biz burada sadece bu örneklerle yetiniyoruz. Allahu Teala yarattıklarını iki guruba ayırmış
ve şöyle buyurmuştur: “Sizi yaratan Odur. Sizden bir kısmınız kafir bir kısmınız
mü’mindir” Allah Subhanehu bu iki gurubu dünyada da ahirette de eşit tutmamıştır:
“Müslümanları, suçlu-günahkarlarla bir tutar mıyız? Size ne oluyor? Nasıl :hüküm veriyorsunuz?”
“İman eden kimse fasık olan gibi olur mu? Bunlar eşit olmazlar” “Cehennemlik olanlarla
cennetlik olanlar bir olmazlar. Cennetlik olanlar; işte kurtuluşa erenler bunlardır”
Buna göre, bu iki gurubu eşit tutmak Allah’ın şeriatına aykırıdır. İşte
bu çirkin günah beşerî ve cahilî anayasalar tarafından üstlenilmiştir. Bu anayasalar, tüm vatandaşların
kanun önünde eşit olmalarını öngörürler. Hak ve görevler hususunda akideden ötürü gerekli olan ayırımı
yapmazlar. Bu ayırımın gözetilmeyerek ihmal edilmesi ise, Müslümanlar’ın dinlerinde ve dünyalarında
büyük fesatlara yol açar. Bu durumdan faydalananlar ise sadece kafirlerdir.
Günümüzde durum bundan ibarettir.
Müslümanlar’ın dininde tahrif, dünyalarında yıkım; kafirler içinse üstün bir konum... insanların,
mü’min ve kafir olarak iki grup halinde ayrılabilmeleri, iman ve küfür hükümlerinin gereğince amel etmeye
bağlıdır. İşte bu ayırım, Allah yolunda cihadın anahtarı ve
ön şartıdır. Kafirlerin güçlerinin yok edilmesi ve alçaltılmaları nasıl cihada bağlı
ise, İslam Ümmeti’nin varlığı ve şerefi de cihada bağlıdır. Ayet-i kerimede
de belirtildiği üzere insanların bu şekilde ayrılmaları Allah tarafından da sevilen bir durumdur:
“Allah, temiz olanı, pis olandan ayırt edinceye kadar mü’minleri sizin üzerinde bulunduğunuz durumda
bırakacak değildir...” (3-Âl-i İmran/179) Bu, Allah’ın
murdar olanı, temiz olandan ayırması, murdarları üst üste koyup hepsini yığarak cehenneme atması
içindir. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır” Bu ayırımın oluşmasını
sağlayacak olan şey, iman ve küfür ile ilgili hükümler gereğince amel etmektir. İnsanlar hakkında
şahitlik etmek ise, Allahu Teala tarafından sevilen bir tutumdur: "Böylece biz sizi, insanlar üzerine şahit
olmanız için, Peygamber’in de sizin üzerinize bir şahit olması için, vasat bir ümmet kıldık”
Tüm bu gerçeklerden habersiz olmak, Allah Subhanehu’nun dininden,
Onun sevdiği ve razı olduğu şeylerden habersiz olmaktan kaynaklanmaktadır. Öyleyse, bir kimse nasıl
olur da Sapmaktan kurtulmak ancak bundan kaçınmakla mümkün olabilir” iddiasıyla, insanları iman ve küfür
konularında konuşmaktan alıkoyabilir? Ve nasıl olur da, özellikle İslam davetçisi olduğunu söyleyen
bazı kimseler bunu yapabilirler? Bunun altında yatan sebep, Allah’ın dinini bilmemek ve iman noksanlığından
başka ne olabilir? Bugün İslam daveti ve İslam
cemaatlerinin liderliği için öne atılan kimseler, tıpkı Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve
Sellem'in tarif ettiği kimseler gibidirler: :
“İnsanlar, birtakım cahil liderler edinirler; onlara
soru sorarlar ve onlar da bilgisizce fetva verirler. Hem saparlar hem de saptırırlar.”
Mü’min ile kafirin arasını ayırmayan ya da bu ayırımı yapmaktan alıkoyan kimseler,
Allah’ın dinine yardım etmekten ya da basiret üzere O dine davet etmekten çok uzaktırlar. Mü’min-kafir
ayırımı yapmak ve her birisine şeriatın gerektirdiği şekilde muamelede bulunmak sadece
fertlerin akıbeti üzerinde değil, bundan daha fazla, halkların ve devletlerin akıbetleri üzerinde etkilidir.
"Ülkelerinde, Müslümanlar ve İslam Şeriatı ile hükmetmenin arasını
ayıranlar, destekçileri olan sapık hocalar ve prof.lar tarafından ‘Müslüman yöneticiler’ olarak
nitelendirilen; kendilerini ve bu yöneticileri Müslüman sanan askerler tarafından korunan kafir yöneticilerden başkaları
değildir. Bu duruma götüren sebep ise; senelerce kasıtlı olarak cahil bırakma ve sistemli olarak uygulanan
saptırma politikalarından başka bir şey değildir. Bu konuda, yani iman-küfür
ve mü’min ile kafirin arasını ayırma konularında Müslümanlar’ın çoğunluğunu
düşünmekten alıkoyan, hatta onları bu konuda çok yönlü bir cahilliğe iten onların gerçeğe aykırı
düşen itikadları ve bu itikad neticesinde kafir yöneticileri Müslüman; muttakî davetçileri ve mücahid Müslümanları
ise sapık Hariciler olarak görür hale gelmeleridir. Böylelikle davet hayattan uzaklaştırılmakta ve davetçiler
de zulüm ve işkence gören garipler olarak kalmaktalar. Günümüzde birçok Müslüman ülkenin durumu budur. Bu nedenle
alimlerin, ‘her Müslüman’ın, yöneticisinin durumunu bilmesi vaciptir’ demeleri birçok hükmün buna bağlı
olmasından ötürü garip karşılanmamalıdır. Kafir-Müslüman
ayırımının kasden ihmal edilmesi ve Müslümanları bundan alıkoymaktan amaç; onların gerçek
düşmanlarının ülke içinde kafir yöneticiler, ülke dışında isuluslar arası kafir güçler
olduğunu bilmelerini engellemektir. Bunu yaparak Müslümanları içerideki ve dışarıdaki düşmanlarıyla
cihaddan alıkoymaktadırlar. Oysa Müslüman ümmetin varlığı ve şerefi ancak cihadla mümkündür.
Cihad iptal olunduğunda, Müslümanlar’ın dinleri bozulacak, dünyaları
yıkıma uğrayacak ve kafirler yeryüzünde fesadla üstünlük elde edeceklerdir. Geçmiş zamanlarda olduğu
gibi, günümüzde olan da budur. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu hususa şöyle dikkat çekiyor: “Faizle
alış-veriş yaptığınız zaman, öküzlerin peşine düşüp, ekip biçmekle yetindiğiniz
ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah size öyle bir zillet verir ki; dininize dönene dek o zilleti üzerinizden kaldırmaz.”
Öküzün kuyruğuna tabi olma ve ekip biçmekle yetinip mutlu olma, dünyaya meyletmeye ve bunun sonucu olarak da cihadı
terk etmeye delalet eder. Bunların hepsi zillete götürür ve bu sebepleri kaldırmakla da zillet kalkar.
Tüm bu bahsettiklerimiz, iman ve küfür konularının önemi hakkındadır. İbn Teymiyye bu konuda
şöyle der: “Bil ki; tekfîr ve tefsîk (fısk ile itham) konuları, ‘isimler ve hükümler’
ile ilgili konulardır. Ahirette karşılaşılacak müjde (va’d) ve tehdit (vaîd) konuları
alakalıdır. Dünyadaki dostluk ve düşmanlık, savaşma, can ve malın korunması
vb. başka konular da bunlarla ilgilidir. Allah Subhanehu cenneti mü’minlere vacip, kafirlere haram kılmıştır.
Bunlar her zaman ve her mekanda geçerli olan külli hükümlerdendir” Başka bir yerde şöyle der: “İmanın
tanımında hata, başka herhangi bir tanımdaki hataya benzemez. Çünkü dünya ve ahiretle ilgili hükümler
iman, islam, küfür ve nifakın tanımlanması ile alakalıdır.”
Yine; İman ve küfür kavramlarından başka
kendisiile saadetve şekavet, medh (övgü) ve zem (kötüleme), sevap ve cezanın bu derece alakalı olduğu
başka bir kavram yoktur. Bu nedenle bu temel konular, “İsimler (kavramlar) ve hükümlerle ilgili konular”
olarak isimlendirilir” der. İbn Receb el-Hanbelî şöyle der: “Bu meseleler, yani iman, islam, küfr
ve nifak konuları büyük öneme sahip konulardır. Allah Azze ve Celle, saadet ve şekaveti, cennet ya da cehennemi
hak etmeyi bu kavramlara bağlamıştır. Bu kavramlarla ilgili ihtilaf, bu ümmetin düştüğü ilk
ihtilaftır.” Rahimehullah, şer ve fesad yolunu kapama (sedd-i zerîa) ile
ilgili olarak, şeriatın getirmiş olduğu hükümlerden bahsederek şu örnekleri verir: “Ehl-i zimmete
koşulan şartlar, onları Müslümanlardan ayırt etmeye yönelik şeyler içerir. Bunlar giyimde, saç şeklinde,
binekte ve diğer şeylerdedir.” İman ve küfür konularını inceledikten
sonra elde ettiğimiz sonuç özetle şudur: Her birisine Allah’ın şeriatına göre hak ettiği
şekilde muamele edebilmek için, mü’mini kafirden ayırmak her Müslüman’a vaciptir. Ayrıca, kafirin
ya da mürtedin, kendisinin kafir olduğunu bilmesi onun yararınadır. Böylece tevbe etmek ve yeniden İslam’a
dönmek için acele eder. Bu da kendisi için dünyada da ahirette de hayra sebeptir. Aksi taktirde
hakkı gizlemek ve dinin erkanını yıkmış olmakla birlikte, bu konulara girmenin iyi bir sonuç
getirmeyeceği bahanesiyle kafirin kendisi hakkındaki hükmü gizlemek, ona kafir ya da mürted olduğunu bildirmemek;
böylece küfrünü bildiği taktirde tevbe etme fırsatına sahip olacak olan kafiri tevbe etme fırsatından
yoksun bırakmak ona karşı yapılmış bir zulüm ve aldatma olacaktır.
Oysa, kafirlerin çoğunun durumu şu ayette bildirildiği gibidir: “Kendilerinin güzel işler yaptıklarını
sandıkları halde, dünya hayatındaki çabaları boşa gidenler...”
www.saadetyolu.com |
| TEFEKKÜR VE SAADET MEVSİMİ |
Ahmet ZİYA |
|
Allah’u Azimüşşan biz kullarına bazı özel zamanlar ihsan etmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de bazı zamanlar üzerine yemin edilmiş, bazı günlerin, gecelerin ve ayların
hususiyetine işaret edilmiştir. İşaret edilen bu özel zamanların en önemlilerinden biri de Ramazan-ı
Şerif’tir. Bakara Suresi’nin 185. ayetinde Allah Teala: “Ramazan ayı öyle bir aydır ki, Kur’an-ı
Kerim onda indirilmiştir. (O Kur’an ki) insanlara hidayettir. Doğru yolun, hak ve batılı ayırdeden
hükümlerin açık delilleri ondadır.” buyurmaktadır.
Ayet-i Kerime ile dikkatler insanlığa hidayet kaynağı olan Kur’an-ı
Kerim’e yöneltilmektedir. İlahi bir emirle bu ayı oruçlu olarak geçiren mü’minler yememek ve içmemek
suretiyle nefislerini teskin etmekte, kötü söz konuşmamakla dillerini temizlemekte, kötü işleri bırakmakla
yaşantılarını tezyin etmektedirler. Böylece diğer zamanlara göre daha duru bir hale gelen insan bir
iç muhasebeye ve kapsamlı bir tefekküre hazırlanmış olur. Zira Mevlana’ya göre âlemde her hüner
fikirle kaim olur. Evler, köşkler, şehirler, dağlar, sahralar, nehirler hep fikirden meydana gelir. Denizdeki
balığın denizin vücuduyla yaşadığı gibi yer de, deniz de güneş de, gök de fikirle
diri bulunur.
Kâinatı, yaratılışı, imanını ve amelini tefekkür ederek kendisini
dirileştiren insan arınmış ve tazelenmiş olarak Ramazan-ı Şerif’i lâyık-ı
vechile ihya etmiş olur. Ancak o zaman Ramazan ayında tutulan oruç bir kalkan vazifesini görür.
İlâhî hikmetler mucibince Ramazan ayı içinde gizlenmiş olan Kadir Gecesi de yukarıda
sözünü ettiğimiz müstesna zamanlardandır. Yüce Rabbimiz Kadir Suresi’nde
şöyle buyurmuşlardır: “Şüphesiz biz o Kur’an’ı Kadir Gecesi’nde indirdik.
Kadir Gecesi’nin şeref ve faziletini bildiren nedir? Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. O gecede
Melekler ve Ruh (Cebrail), Rablerinin izniyle her iş için (yeryüzüne) inerler. O gece tan yeri ağarıncaya kadar
bir selam ve kurtuluş gecesidir.”
Meleklerin tan yeri ağarıncaya kadar yeryüzünde ibadet edeni, Allah’a dua edeni
aradıkları bu gecede Kur’an’a uzak kalmak büyük bir kayıptır. Zira Kadir Gecesi tevbelerin
kabul edildiği, ilâhî mağfiretin mü’minlere oluk oluk aktığı, nefsin kusur ve maraz-lardan
uzaklaştığı bir kurtuluş gecesidir.
Bu
geceyi ve bu gecenin içinde saklı olduğu Ramazan ayını mucibince ta’atle ve tefekkürle ihyâ eden
mü’minler Kur’an’a göre amel etmiş, saadetlerin en güzeline kavuşmuş ve Allah’ın
indinde yükselmiş olacaklardır. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Allah’u
Azimüşşan Kur’an’la amel eden kavimleri yükseltir ve O’nun izinden gitmeyenleri de alçaltır,
zelil eder.” (Müslim, Riyazüs Salihin Terc. c. 2 s. 341)
|
|
|
Riyazüs'Salihin'den Hadisler |
AMELLER NİYETLERE GÖRE DEĞERLENDİRİLİR
Mü'minlerin emiri Ebu Hafs Ömer İbni Hattab (r.a.), Rasülullah (sav)'i şöyle buyururken
dinledim. dedi.
"Yapılan işler niyetlere göre değerlendirilir. Herkes yaptığı
işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah'a ve Rasülü'ne varmak, onlara
hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah'a ve Rasûlü'ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa
veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye
göre değerlenir."
Buhârî, Bed'ül-vahy 1, İmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu'l-ensâr 45, İtk 6, Eymân 23,
Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd 11; Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 16; Nesâû, Tahâret 60, Talâk 24,Eymân
19; İbni Mâce, Zühd 26.
AÇIKLAMALAR
"Yapılan işler niyetlere göre değerlendirilir" hadisi, insanın
kazanacağı sevap ve günahlar ile yakından ilgili ve son derece önemlidir. Ahmed İbni Hanbel, Ebû Dâvûd,
Tirmizî, Dârekutnî gibi büyük alimler, bu hadisle, İslamiyet'in üçte birini anlamanın mümkün olduğunu
söylemişlerdir. İmam Şafiî, bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de
onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmam Buhârî ise, kitap yazanlara bir nasihatte
bulunarak, eserlerine bu hadisle başlamalarını tavsiye etmiştir.
Şimdi niyetin ne olduğunu görelim:
Niyet, bir işi Allah rızası için yapmayı kalpten geçirmektir.
İş ya kalble, ya dille veya diğer organlarla yapılır.
Kalbimizle yaptığımız işler, niyet ve düşüncelerimizdir.
Dilimizle yaptıklarımız konuşmalarımızdır.
Organlarımızla yaptığımız işler de fiil ve davranışlarımızdır.
Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet bazen başlı başına
bir ibadet olur.
Ameller yâni yapılan işler niyete göre değer kazanır sözü, çoğu
zaman organlarımızla yaptığımız işleri kapsar. Yoldaki bir taşı, insanlara zarar
vermesin düşüncesiyle ve sevap kazanmak ümidiyle kaldırıp atmak bir ibadet sayılır. Birinin malını
meşrû olmayan yollardan elde etmeye karar vermişken, Allah korkusuyla bu düşünceden vazgeçmek de aynı
şekilde sevap kazanmaya vesile olur.
Kalbden geçen düşünceler, iyi niyete dayandığı zaman Allah katında
değer kazanır. Bu esnada kalbin uyanık ve şuurlu olması gerekir.
Dil bir şeye niyet ederken kalb bu düşünceye katılmazsa, niyet makbul
olmaz. Allah Teala bizim şeklimize, kalıbımıza değil, kalplerimize bakar, niyetlerimize değe
verir.
Abdullah İbni Ömer'in âlim ve zâhid oğlu Medine'nin yedi fakihinden biri olan Sâlim,
halife Ömer İbni Abdülazîz'e yazdığı mektupta şöyle demişti:
"Şunu iyi bil ki, Allah Teala'nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır.
Kimin niyeti tam olursa, Allah'ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allah'ın yardımı
da o kadar azalır."
Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine
göre alması şu gerçeği vurguluyor: Yapılan bir ibadet ve herkesin takdirini kazanan bir hizmet görünüş
bakımından kusursuz olabilir: ancak o ibadet ve güzel hizmetin samimi bir niyetle ve sadece Allah'ın rızasını
kazanmak veya hem Allah rızasını hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet
ve hizmetlerin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Yapılan işleri Allah katında değerli kılan
bizim ihlâs ve samimiyetimiz, yani o işleri sadece Allah rızası için yapmış olmamızdır.
Mesela insanlar beni görsün ve takdir etsin diye namaz kılmak, zekât vermek şirk derecesinde büyük bir günahtır.
Fakat gösterişi aklından geçirmeyen bir mü'minin, başkalarını o ibadeti yapmaya teşvik etmek
niyetiyle herkesin göreceği bir yerde namaz kılıp zekât vermesi faziletli bir davranıştır. Böyle
bir mü'min hem görevini yapmış hem de iyi niyetinden dolayı ayrıca sevap kazanmış olur.
İyi niyete dayanmayan, sadece gösteriş için yapılan ibadetlerin ve güzel davranışların
Allah katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber Efendimiz ibretli bir misâlle ortaya koymuştur.
Bir hadîs-i şerife göre kıyamet gününde ilk defa bir şehid hakkında hüküm verilecek. Allah Teâlâ ona ne
yaptığını sorduğunda:
- Senin uğrunda çarpıştım, şehid edildim, diyecek. Fakat, Cenâb-ı
Hak ona:
- Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam
yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur'an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne
yaptığı sorulacak.
-İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızanı kazanmak için Kur'an okudum,
diyecek. Allah Teâlâ:
- Yalan söyledin. İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur'an'ı ise, güzel
okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Hadîs-i şerifin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını
Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, "cömert adam" desinler diye malını
sarf ettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı bildirilmektedir. (Müslim,
İmâre 152)
Bu niyet hadisinden şöyle bir sonuç da çıkmaktadır:
Aslında ibadet olmayan bazı işler, iyi niyetle yapıldığı
takdirde ibadete dönüşebilir. Meselâ yemek yiyen kimse, bu gıdalardan elde edeceği kuvvetle ibadet edeceğini
düşünürse, yemek yerken bile sevap kazanmış olur. Normal ticaretini yapan kimse, işini en iyi şekilde
yaparak insanlara hizmet etmeyi, onları aldatmamayı düşünürse, hem para hem de sevap kazanabilir.
Hadîs-i şerîfimizde "Kimin niyeti Allah'a ve Rasûlü'ne varmak, onlara hicret etmekse,
eline geçecek sevap ta Allah'a ve Resûlü'ne hicret sevabıdır." buyuruluyor. Hicret, bir şeyi terketmek
demektir. Allah Teâlâ'nın yasak ettiği şeyleri terk edip yapmamak da genel manada hicret sayılmaktadır.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz:
"Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir" buyurur.
(Buhari, İman 4,5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65. Ayrıca bk. Ebu Davud, Cihad 2; Tirmizi, Kıyamet 52, İman
12; Nesai, İman 8, 9, 11.)
Hadiste sözü edilen hicretten maksat, kâfirlerin elinde bulunan vatın bırakıp
İslam yurduna göçmek demektir. Hz. Peygamber ile ashabı, Mekke'den Medine'ye bu maksatla göçmüşlerdir. Resûl-i
Ekrem (sav)'in söylemek istediği şudur:
Bir adam hicret ederken dünyevî bir çıkar düşünmemiş, sadece Allah'ın rızısını
kazanmayı ve Rasülullah'ı hoşnut etmeyi hedef almışsa, hicreti makbûl olmuştur; Allah ve Rasûlü'ne
hicret etme sevabını elde etmiştir. Kim de hicret ediyor görünse bile, aslında bir dünyalık elde
etme veya bir kadınla evlenme arzusuyla yola çıkmışsa, onun hicreti makbul sayılmaz ve hiçbir sevap
kazanamaz. Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle belirtmiştir:
"Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız.
Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun âhirette bir nasibi olmaz." (Şûrâ sûresi (42),
20)
Bu hadîs-i şerîfin söylenmesine şöyle bir olayın sebep olduğu anlatılır.
Sahâbîlerden biri, Ümmü Kays adlı bir hanımla evlenmek ister. Fakat o günlerde Ümmü
Kays Medine'ye hicret etmeyi düşünmektedir. Kendisiyle evlenmek isteyen sahâbîye, niyeti ciddî ise Medine'ye hicret etmeyi
ve orada evlenmeyi teklif eder. Mekke'deki kurulu düzenini terketmeyi henüz düşünmeyen o sahâbî Ümmü Kays'la evlenmek
arzusuyla Medine'ye hicret etmek zorunda kılır. Bu durumu bilen sahâbîler, Ümmü Kays'ın muhâciri anlamındı
"Muhâciru Ümmü Kays" diye takıldıkları o zâtın, hicret sevabı kazanıp kazanmadığını
tartışmaya başlarlar. İşte o zaman Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şerîfle meseleye açıklık
getirerek herkesin niyetine göre sevap kazanacağını belirtir.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ:
- Yapılan işlerden sevap kazanabilmek için o işlere iyi niyetle başlamak
gerekir.
- Niyetin kalben yapılması önemli olduğu için, bunu ayrıca dille söylemek
şart değildir.
- Allah rızası gözetilmeden yapılan işlerden sevap kazanılamaz.
- İnsan göründüğü gibi olmalı, dünyevî bir çıkar için dini kullanmamalıdır.
- İhlâs, niyet sağlamlığı demektir.
|
| |
MUSÎBETLERE
SABIR... |
| |
Cenâb-ı Hak kullarını zaman zaman muhtelif musîbetler ile imtihan eder.
Kitabında bu hususa dikkat çekilmektedir
meâlen: “Görmezler mi ki, her yıl, bir veyâ iki defa imtihan olunurlar, sonra da tevbe etmezler, ibret almazlar.”
(Sûre-iTevbe 126)
Diğer bir âyet-i celîlede
de meâlen: “Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan canlardan ve mahsüllerden yana eksiltme
ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere lütf u keremimi müjdele”, buyrulmaktadır. (Sûre-i Bakara 155)
Dikkat edilirse, âyet-i kerîmelerde, kulun
geçeceği üç basamağa işâret vardır.
İlk basamak, belâ ve musîbetler ile imtihan olunmak. Belâ, İnsana itâat hâlinde gelir
de itâate devam ederse, rütbe ve derecedir. Gaflet hâlinde iken gelir de uyanırsa, mağfirettir. İsyan hâlinde
iken gelir de o hâlden dönerse, af ve mağfiret, günâha devâm ederse, cezâdır.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Mükâfâtın büyüklüğü belânın şiddetine göredir. Allah sevdiği topluluğu belâya uğratır...”
(Riyazüssalihin c.1 s.256)
İkinci basamak, musîbetlere sabretmek. Sabır, acıya katlanmak, insan tabîatına
hoş gelmeyen bir takım hâllere, tahammül etmekten ibârettir. Sabır, tâate devâm etmeye, günahları terk
etmeye, musîbete katlanıp, kimseye şikâyette bulunmamaya azmetmektir.
Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı
Kerîmin’de şöyle buyurmaktadır meâlen: “Ey îmân şerefi ile temâyüz etmiş olan kâffe-i ehl-i
îmân! Sabr-u salât ile yardım isteyin. Şüphe yok ki, Allah sabr edenler ile beraberdir.” (Sûre-i Bakara
153)
Sonuncu basamak ise, belânın kendi kusurlarından
dolayı geldiğini düşünüp, ibret almak ve hâlini düzeltmektir. ibret; uyanmayı îcâbettiren hâdisedir. İbret
almak ise; ders alınacak hadise karşısında uyanıp, mevcut hâli değiştirmektir.
“Musîbetler, Hakk’a dâvet,
nûra hidâyet içindir” Fakat Allah dostları şöyle
duâ etmeyi tavsiye buyurmuşlardır: “Yâ Rabbi! Ben imtihan ehli değilim, beni imtihan etme! Habîbinin
iltimâsıyla bizi bu alemden göçür.”
|
SABIR EDENLER
Sabır; acıya, zorluğa, haksızlığa
ve başa gelen üzücü olaylara dayanma gücüdür. Bir felakete veya belaya uğrayanın telaş ve feryat etmeden,
her şeyin Cenâbı Allah'tan geldiğinin bilinci ile, bu sıkıntıya sonuna kadar tahammül göstermesidir.
İman sahibi; Cenâbı Allah'a sığınıp tevekkül ederek her türlü ıztıraplara isyan etmeden
katlanır ve sonunda ise mutlaka Cenâbı Hakk'ın vereceği en iyi karar ile esenliğe kavuşacağını
bilir. Kalem 68/48: " Rabbinin hüküm vermesi için sabret..."
İlâhî Yasa'ları yerine getirmelerde yani emir
ve yasaklar da nefsin kötü isteklerine direnebilmek sabrın zaferidir. Sıkıntı, hastalık, kötülüklere
karşı koyma; ancak sabır gücü ile mümkün olur. Kulun sabırlı olması dışında,
başkalarına da tavsiye etmesi, Kur'ân hükmü gereğidir. Sabır sırrı ile benlikler, olgunlaşarak
sonsuz kurtuluşa ulaşırlar.
ALLAH SABREDENLERİ SEVER
3/146: ...Şüphesiz
ki Allah, sabredenleri sever. 2/153: ... Allah, sabredenlerle beraberdir.
Allah, şüphesiz ki sabredenleri
sever. Allahü Teâlâ'nın bir isim sıfatı da Sabur'dur. Sabır sahibi olanlarda Yüce Yaratıcı'dan
bir belirti, bir görünüş var demektir. Cenâbı Allah, sabredenlerin dostu ve velisidir, onların bütün yardım
dileklerini kabul eder ve onlarla hep beraberdir.
PEYGAMBERLER SABIR EDENLERDİ
21/85-86: İsmâil'i,
İdrîs'i, Zülkifl'i de hatırla. Bunların her biri de sabır edenlerdi. Hepsini rahmetimize soktuk... 46/35:
O halde azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi, sen de sabret...
Sabır, Cenâbı Allah'ın lütfettiği
en büyük nimetlerdendir. Kur'ânı Kerîm'de ismi geçen bütün peygamberlerin en belirgin özelliklerinden biri de sabır
sahibi oluşlarıdır. Onlar; sıkıntılara, eziyetlere, imansızların düşmanlıklarına
azim ile tahammül ederek sabreden Büyük Ruh'lardır.
ALLAH HÜKÜM VERİNCEYE KADAR SABRET
10/109:
Sana vahyedilene uy ve Allah hüküm verinceye kadar sabret. O, hakimlerin en hayırlısıdır. 2/177: ...
Takva sahipleri sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder... 3/200: Ey iman edenler!
Sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin...
Sabır; acılara
ve zorluklara dayanma gücüdür. Her şeyin Allah'tan geldiğini bilen iman sahibi, Allahü Teâlâ'ya sığınarak
sabreder. İnsanların olgunlaşması ancak sabır sırrı ile mümkündür. Sabredilmeli, sonunda
iman edenler için en hayırlı hükmü Cenâbı Allah verecektir.
Sıkıntı, eziyet, haksızlık,
hastalık, sakatlık, fakirlik v.s. gibi ıztıraplar da, isyan etmeden onlara karşı koymak, direnmek
ve sabır ederek tevekkül (Allah'ı vekil etme) sahibi olunmalıdır. Nefsin kötü eğilimlerini dizginleyerek,
İlâhî Yasa'ların emir ve yasaklarına uyma sabırlılığı gösterilmelidir. Savaş
zamanlarında; düşmana karşı hazırlıklı olmak, yılmamak, bütün gücünü seferber ederek
sonuna kadar sabırla karşı koymak suretiyle düşman geçilmelidir. Ancak sabır ile zafere ve mutluluğa
ulaşılır.
MUTLAKA İMTİHAN EDİLECEKSİNİZ
2/155: Biz sizi
korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele. 3/186:
Yemin olsun ki, mallarınız ve canlarınız hususunda mutlaka imtihan edileceksiniz... Sabreder, takvaya
sarılırsanız işte bu, iş ve oluşların en zorlularındandır.
İnsanlar,
yaşam boyunca birçok zorluklarla karşılaşması bir yaratılış gereğidir. Olgunlaşarak
kemale erme bu devreleri geçirmekle mümkündür. Kur'ân; bütün bu acılara sabır sırrı ile karşı
koymamızı, ilâhî imtihan'ı ancak böylelikle kazanabileceğimizi vurgulamaktadır.
Aile
fertlerinin ve yakınların ölümleri ile yaşanan büyük sıkıntılara sebep olan can kayıpları;
gayrimenkul, altın, para, zinet gibi mal kayıpları; ölüm korkusu, hastalık korkusu, savaş
korkusu, açlık korkusu, malların yok olabileceği gibi korkular; ticarî yatırımlardaki zararlar
ve pek çok emeklerle yetiştirilen meyve, sebze, tahılın bozulması ile uğranılan muhsül kayıpları
gibi sıkıntılar, maddî manevî acılar hep olgunlaşma için gerekli birer imtihandır. İman
sahipleri, karşılaştıkları her sıkıntıyı tabii olarak karşılar ve sabır
gücü ile onlara katlanır, Allahü Teâlâ'ya sığınarak da şöyle yakarır: Bakara 2/156: " Biz
Allah içiniz ve sonunda dönüp O'na gideceğiz. " Kemale ermiş benlikler de, herşeyin Cenâbı Allah'tan
geldiğinin gerçeği ile, acıları da mutlulukları da aynı zevk içinde yaşarlar. Çünkü iman
sahibinin başına gelen her şey bir gizli sebebin gereğidir. Mü'minler; her oluşun Dünyadaki ve ahiretteki
kurtuluş ve mutlulukları için yaratıldığı gerçeğini bilmektedirler.
SONUÇTA
MUTLULUK SABIR EDENLERİNDİR
11/49: ... Sabırlı ol. Sonuç takva sahiplerinindir. 2/157:
İşte sabredenlerin üzerine Rablerinden selâmlar, bereketler var, bir rahmet var. İşte bunlar iyiye ve
güzele ermiş olanlardır.
Allah'ı tanımayanların, zalimlerin, kibirlilerin, bozguncuların
durumları sizi aldatmasın. Onların sonu çok kötü olacaktır. Âli imrân 3/196-197: " Allah'ı tanımayanların
öyle bolluk içinde şehir şehir dolaşmaları seni sakın aldatmasın. Azıcık bir nimetlenmedir
o. Sonra onların varacağı yer cehennem olacaktır. O, ne kötü döşektir." Allahü Teâlâ'ya sığınarak
Kur'ânı Kerîm'i uygulayanların sonu mutlaka, takvaya sarılanlarda olduğu gibi zafer ve mutluluk olacaktır.
Öyle ise inkarcıların gösterişli gibi görünen hayatlarına hiç aldırma, sabırlı ol!
Cenâbı
Allah'a tam bir teslimiyet gösteren, sabır sahibi kullar üzerine Rablerinden müjdeler var: Onlara selâm olsun, affa uğrayanlar,
rahmet ve sevgiye ulaşmış olanlar, onların ta kendileridir.
SABIR VE NAMAZ İLE YARDIM
İSTEYİN
2/153: Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile yardım isteyin. Hiç şüphesiz ki,
Allah sabredenlerle beraberdir. 6/34: Yemin olsun ki, senden önce de Peygamberler yalanlanmış fakat yalanlanmalarına
ve eziyet görmelerine sabretmişlerdi. Nihayet yardımımız onlara ulaştı. 16/127: Sabret! Senin
sabrın da ancak Allah'ın yardımıyladır. Onlara karşı üzülme. Yaptıkları hileden
dolayı sıkıntıya düşme.
İlâhî yasaları tatbik etmek, bir takım zahmet
ve eziyetlere katlanmayı gerektirir ki, bu da nefse zor gelmektedir. Nefsin bir takım alışkanlıklarından
ve isteklerinden fedakârlık etmek mecburiyeti ile karşılaşılır. İşte bu zorlukları
yenmenin sırrı, sabırdır. Cenâbı Allah: " Sabır ve namazla Ben'den yardım isteyin. Zaten
Ben hep sabredenlerle beraberim. " diye buyurmakla sabrın erdirici sırrını vurgulamaktadır.
Ey
Resulüm! Senden önce birçok Peygamberler de yalanlanmış ve eziyet görmüştü. Ancak onlar hep sabretmişlerdi.
Nihayet yardımımız da kendilerine yetişmişti. İşte sen de onlar gibi sabret. Yardımımız
mutlaka gelecektir. O zamana kadar çekeceğin sıkıntılara katlan. Zaten senin sabrın da ancak Allah'ın
yardımıyladır. Allah'tan sabır ve namaz ile yardım isteyin, sabrının sonu mutlaka zafer
ve mutluluk ile bitecektir.
BAŞKALARINA DA SABRI ÖNER
90/17: İman edip de sabır...
öğüt edenlerden olmaktır. 103/13: Yemin olsun zamana ki, insan mutlak bir zarardadır. Ancak iman edip ...
birbirine hep sabrı öğütleyenler bunun dışındadır.
İman edenler için, sabır
sırrını bilmek ve nefsine uygulamak yeterli değildir. Bunu başkasına da tavsiye etmek, öğretmek
bir kulluk görevidir.
|
|
Evladın ölümüne sabır
Küçük
çocuğumuz öldü. Ana-baba olarak çok ağladık. Bize günah oldu mu?
CEVAP
Ağlamak merhametten ileri gelir. Ağlamak
günah olmaz. Bağırıp çağırıp isyan etmek günahtır.
Çocuğun ölmesi, malın elden çıkması,
gözün kör, kulağın sağır olması, bir uzvun telef olması gibi, insanın isteği ile ilgisi
olmayan musibetlere sabretmekten daha faziletli sabır yoktur.
Sabredenlere
verilen sevabın miktarını Allahü teâlâdan başkası bilmez.
Musibetlere
sabır, sıddıkların derecesidir. Bunun için Peygamber efendimiz şöyle dua ederdi:
(Ya Rabbi, bana öyle yakîn ver ki, musibetler bana kolay gelsin!) [Tirmizi]
Oğlu
İbrahim ölünce de, (Ya İbrahim, ölümüne çok üzüldük. Gözlerimiz ağlıyor, kalbimiz sızlıyor.
Fakat, Rabbimizi gücendirecek bir şey söylemeyiz) buyurmuştu.
(Bir
çocuk ölünce, Allahü teâlâ, bildiği halde, meleklerine sorar:
-
Kulumun çocuğunu aldınız, kalbinin meyvesini kopardınız. Peki kulum buna ne dedi?
-
Ya Rabbi, hamdedip teslimiyet gösterdi.
- O kuluma Cennette bir ev yapıp,
adını da, “Hamd evi” koyun!) [Tirmizi]
Bunları Cennete götürün
Kıyamette
Allahü teâlâ, müminlerin çocukları için, (Bunları Cennete götürün) buyurur. Melekler, çocukların Cennete
girmesini söylerler. Çocuklar, (Ana-babamız hani) derler. Melekler, (Onlar sizin gibi günahsız değildir. Görülecek
hesapları var) derler. Çocuklar, ağlaşır, (Ana-babamızı almadan girmeyiz) derler. Cenab-ı
Hak, çocuklara buyurur ki:
(Ey yavrular, haydi gidin, ana-babanızı da alıp Cennete girin!) [Nesai]
Hadis-i
şeriflerde buyuruldu ki:
(Küçükken ölen çocuklar, ana-babaları ile karşılaşınca, ellerinden tutup, ana-babaları
Cennete girinceye kadar, onlardan ayrılmazlar.) [Müslim]
(Hiçbir Müslüman yoktur ki, büluğa ermemiş bir çocuğu ölsün de, Allah, bol
rahmeti sebebiyle, onu Cennete koymasın.) [Buhari, Nesai]
(Üç evladı ölmüş olan bir Müslüman ateşe girmez.) [Buhari, Müslim]
(Kimin bâlig olmamış üç evladı ölmüşse, bu çocuklar, onu ateşten
koruyan bir kale olur, ölen evlat iki, hatta bir olsa da...) [Tirmizi]
Peygamber
efendimiz, (Üç çocuğu ölen, Cennete girer) buyurdu. Oradakiler, (İki çocuğu ölen de mi) diye sual edince,
(İki çocuğu ölen de Cennete girer) buyurdu. (Ya bir çocuğu ölen...) diye tekrar sual edilince, buyurdu
ki: (Allah’a yemin ederim ki, bir çocuk doğup hemen ölse, annesi sabredip sevabını Allahü teâlâdan
beklerse, annesini Cennete götürür.) [Taberani]
Yine
buyurdu ki:
(Alan da, veren de Allah’tır. Çocuğu ölen o kadına taziyede bulunun. Sabretsin, ecrini görecektir.) [Müslim]
Musibete
uğrayanı teselli etmelidir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Çocuğu ölen kimseyi teselli edene Cennet hırkası verilir. Musibete uğrayanı teselli eden,
onun sevabı kadar sevap kazanır.) [Tirmizi]
Resulullahın taziyesi
Resulullahın
taziye mektubu şöyledir:
Allahü
teâlâ sana selamet versin! Ona hamd ederim. Herkese iyilik ve zarar, yalnız Ondan gelir. Allahü teâlâ, sana çok sevap
versin. Sabretmeni nasip eylesin! Onun nimetlerine şükretmenizi ihsan eylesin! İyi bilmeliyiz ki, kendi varlığımız,
mal, servet, kadın ve çocuklarımız, Allahü teâlânın, sayısız nimetlerinden, tatlı ve faydalı
ihsanlarındandır.
Bu
nimetleri, bizde sonsuz kalmak için değil, emanet olarak kullanmak, sonra geri almak için vermiştir. Bunlardan,
belli bir zamanda faydalanırız. Vakti gelince, hepsini geri alacaktır.
Allahü
teâlâ, nimetlerini bize vererek sevindirdiği zaman, şükretmemizi, vakti gelip geri alınca da, sabretmemizi
emreyledi.
Senin
bu oğlun, Allahü teâlânın tatlı, faydalı nimetlerinden idi. Geri almak için sana emanet bırakmış
idi. Şimdi, geri alırken de, sana çok sevap, iyilik verecek, acıyarak, doğru yolda ilerlemeni, yükselmeni
ihsan edecektir.
Bu
ihsana kavuşabilmek için sabretmeli, Onun yaptığını hoş görmelisin! Kızar, bağırır,
çağırırsan,
sevaba
kavuşamazsın ve sonunda pişman olursun.
İyi
bil ki, ağlamak, sızlamak, belayı geri çevirmez, üzüntüyü dağıtmaz. Kaderde olanlar başa gelecektir.
Sabretmek, olmuş bitmiş şeye kızmamak gerekir. Allahü teâlâ, hepinize selamet versin!
Belanın geliş sebepleri
Geçen
gün yayınlanan hadislerde, Peygamberi sevenin, çeşitli musibetlere maruz kalacağı ve Ona düşmanlık
edenin ise, mal ve evladının çok olacağı bildirildi. Bunların açıklaması nasıldır?
CEVAP
İnsanlara
dert, bela, musibet birkaç bakımdan gelir:
1- Bunlardan birisi işlediğimiz
günahlar sebebiyledir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Belaların gelmesine sebep günah işlemektir.
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Size gelen musibet, işlediğiniz [günahlar] yüzündendir.) [Şura 30]
(Sana gelen kötülük, kendindendir, [günahların yüzündendir.]) [Nisa 79]
(Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hallerini değiştirmez.) [Rad 11]
2- Bela, hastalık ve
musibetler, günahların kefareti [affolması] için gelir. Dünyada musibetlere maruz kalıp
da güzelce sabreden kimse, ahirete günahsız gider.
Hadis-i
şeriflerde buyuruluyor ki:
(Her musibet, affedilecek bir günah için gelir.) [Ebu Nuaym]
(Mümine gelen her sıkıntı, günahlarına kefaret olur.) [Buhari]
(Müminin günahları affoluncaya kadar bela ve hastalık gelir.) [Hakim]
İnsan
kendisine gelen beladan hoşlanmaz. Halbuki günahları affolacak ve güzel sabrederse ahirette
büyük nimetlere kavuşacaktır. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Hoşlanmadığınız bir şey, belki de sizin için hayırlıdır.) [Bekara 216]
3- Cennette yüksek derecelere
kavuşması için mümine musibet gelir. Bunun için Peygamberlere çok bela gelmiştir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor
ki:
(Nimete kavuşması için insana musibet gelir.) [Buhari]
(Musibet, kavuşulacak bir derece için gelir.) [Ebu Nuaym]
(Allahü teâlânın hayrını murad ettiği kul, belaya maruz kalır.) [Taberani]
(Kişi, hep sıhhat ve selamette olsa idi, bu ikisi onun helaki için kâfi gelirdi.) [İ.Asakir]
(Mümin, keler deliğine saklansa, ona, eza edecek biri musallat olur.) [Beyheki]
(Dünya, [Cennetteki nimetlerin
yanında] mümine zindandır.) [Müslim]
(Allah’ı ve Resulünü seven, belaya [hazırlıklı olsun] zırh giysin!) [Beyheki]
(En şiddetli bela, peygamberlere, velilere ve benzerlerine gelir.) [Tirmizi]
Demek ki belanın en şiddetlisi, Allah’ın
çok sevdiği kimselere geliyor. Belalara sabır, sıddıkların derecesidir. Peygamber efendimiz, kendisine
gelecek musibetlere karşı dayanma gücü vermesi için Allah’a dua ederdi.
4- Bela, imtihan için de
gelir. Bakalım kul, Allahü teâlânın gönderdiği belaya razı olacak mı, olmayacak mı? Hadis-i
şeriflerde buyuruluyor ki:
(Şüphe edilen altın, ateşle muayene edildiği gibi, insan da bela ile imtihan olur.) [Taberani]
(Ya Rabbi, beni sevene, hayırlı
mal ver! Bana düşmanlık edene de çok mal, çok evlat ver!) [İbni Asakir]
Mal ve evlat fitne mi?
Mal
ve evlat kötü mü de böyle buyuruluyor? Kur'an-ı kerimde de buyuruluyor ki:
(Mallarınız ve çocuklarınız sizin için elbette bir fitnedir.) [Tegabün 15]
Fitne
imtihan demektir. Anarşi, bozgunculuk, günah, şirk, bela, düşman ve daha başka manalara da gelir. Mal
ve çocuklar hayırlı olmazsa bela olur, fitne olur.
İnsan,
genel olarak malını iyi yolda kullanmaz. Bu bakımdan malı kendisi için düşman olmuş olur. Aslında
mal, kılıç gibi bir nimettir. İyi kullanılmazsa sahibini keser. Evlat da, bir nimet iken, iyi terbiye
edilmezse, ana-babaları ile birlikte Cehenneme gider. Nimet, düşman olmuş olur. Çoğunluk bu imtihanı
kazanmadığı için, mala ve evlada fitne denilmiştir. Mesela, İskoçyalılar, genelde cimri oldukları
için, her İskoçyalıya cimri gözü ile bakılır. Belki de içlerinde çok cömert olanları da vardır.
Kayserililer, gözü açık olarak bilinir. (Okur-yazar değilim ama Kayseriliyim) denir. Kayseri’de gözü açık
olmayan da vardır. Hüküm ekseriyete göre verilir. Peygamber efendimiz, (Zenginlerin ve kadınların çoğunu
Cehennemde gördüm) buyurmuştur. Halbuki Cennete gidecek zenginler ve kadınlar da çoktur. (Ramuz)
(Sizin çokluğunuzla, diğer ümmetlere karşı iftihar ederim) ve (Velud [doğurgan] kadınla
evlenin)
hadis-i
şerifleri, evlenmeyi teşvik etmektedir. Gerekli islami terbiye verilemediğinden gençler, namaz kılmamakta,
dinden uzaklaşmakta, hatta bir kısmı dinsiz ve anarşist olmaktadır. Peygamber efendimiz elbette,
böyle gençlikle övünmez. İbni Asakir’in bildirdiği (İki yüz yılından sonra en iyiniz, hanımı
ve çocuğu olmayandır) hadis-i şerifi, ortam müsait olmayınca, çoluk çocuk sahibi olmamanın daha
iyi olduğunu göstermektedir. |
:HIRS:
hırs, bir amaca ulaşma hususundaki kişinin bütün benligini
saran istek ve tutku anlamında ahlak terimidir. sözlükte ''bir şeyi şiddetle arzu etme ,ona aşırı
derecede tutkun olma
şiddetli ve sonu gelmeyen istek , taşkın arzu, aç gözlülük ''
anlamına gelen hırs , islami literatürde genellikle mal,mevki,şöhret ,ilim, gibi maddiveya manevi imkanları
elde etme yahut daha genel olarak belli bir amacı gerçekleştirme hususunda kişinin bütün benligini saran
tutkular için kullanılır.
ahlak ve tasavvuf kitaplarında hırs kelimesi , zühd ve kanaatin zıddı
olarak daha çok para ve mal düşkünlügünü
ifade etmek üzere kullanılmış; dini,ahlaki ve psikolojik zarar
ları üzerinde durulmuştur.özellikle '' insanoglunun iki vadi
dolusu altinı olsa mutlaka bir üçüncüsünü ister; onun gözünü ancak toprak doyurur,tövbe ednlerin tövbesini Allah
kabul eder.'' (buhari .''rikak '',10; müslim, ''zekat'',116-119;
tirmizi,''menakıb ''32) mealindeki insanınharis ve tamahkar bir tabiata sahip olduguna delil gösterilmiş
,bu duygunun
dizginlenmesinin gerekliligi üzerinde ısrarla durulmuştur.
hiçbir islam alimi ve düşünürü başkalarının malına,canına
mevkisine,namus ve şerefine zarar verici sonuçlar doguran hırsı hoş karşılamamıştır.
nitekim bu anlamdaki hırsın ferdin
dini,ahlaki ve psikolojik hayatına zarar vermekle kalmayıp sosyal hayatın düzenini bozdugu,toplumda
barış,kardeşlik,adalet....gibi degerleri tahrip ettigi görülmüştür.
:AHİRETE İMANIN PSİKOLOJİK DEGERİ:
ahirete iman ,öldükten sonra tekrar dirilecegimize ve dünyada yaptıgımız işlerden Allah'ın
huzurunda hesap verecegimize inanmak demektir.
ahiret gününe inanmak ,insana sorumluluk duygusu kazandırır.sorumluluk duygusu taşıyan insan davranışlarına
dikkat eder; iyiliklerini arttırmaya ,kötülüklerini azaltmaya
,kimseye kötülük yapmamaya ,iyibir kul olarak herkese elinden geldifi kadar yardımcı olmaya çalışır.
ahirete iman, insanlar için bir mutluluk kaynagıdır.çünkü ilahi adaletin gerçekleşecegi
; iyilik yapanlara iyiliklerinin mükafatının bol bol verilecegi ; haksızlıga ugrayanların
haklarını eksiksiz olarak alacagı; zalimlerin yaptıklarının
yanlarına kalmayacagı gün, ahiret günüdür.
nitekim Allah şöyle der (c.c.) buyurur: ''artık kim zerre
agırlıgınca bir hayır işlerse , onun mükafatını görecektir.
kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse ,onun cezasını görecektir.''(zilzal
suresi ,7-8)
dolayısıyla iyi amelleri sayesinde ahirete ebedi mükafat görecegine inanan bir kimse, bu inancın
verdigi güç ile başına gelen felaket ve musibetleri sabırla karşılar.çekilen sıkıntıları
ebedi mükafat vesilesi bir imtihan olarak degerlendirir ve teselli bulur;ölümü korkarak degil ,ebedi saadete ve sevgiliye
kavuşturucu bir müjdeci olarak karşılar.
|
 |
|
:İNSANLARDAKİ AHLAKİ ÇÖKÜNTÜNÜN NEDENLERİ:
kur'an-ı kerim ,insanın ahlaki mahiyetine özel bir öenm vermiştir.Allah ,insanı en güzel kıvamda
yaratmış (tin,4) ona kendi ruhundan üflemiştir.(hicr29) bundan dolayıdır ki , insanlıgın
atası olan ve bütün insanlıgı temsil eden hz.adem(a.s) karşısında Allah 'ın emri geregince
melekler secdeye kapanmışlardır .gerçek şu ki ,insanın bu üstün ruhi cephesi yanında bir de
topraktan yaratılan beşeri cephesi vardır.bu durum onun ahlaki bakımından çift kutuplu bir varlık
olması sonucunu dogurmuştur. ''Allah insan nefsine fücurunu
da takvasını da ilham etmiş'' yani ona hem iyilik hemde kötülük işleme yetnegini
vermiştir. dolayısıyla ''nefsini arındıran kutuluşa ermiş ,onu kirleten ise
hüsrana ugramıştır.'' (şems,9-10)
insan nefsi , kendisine sürekli kötülük telkin eden şeytanın baskısı altındadır
(bakara ,169) ahlaki bakımından olgunluga erişmenin önündeki engellerden
,diger bir tabirle ahlaki çöküntünün sebeplerinden biride heva adı verilen kötü
arzu ve egilimler ile körü körüne başkalarını taklittir. nitekim kur'an 'da kötü arzularının
esiri olan insan ''hevasını tanrı edinen '' (furkan ,43; casiye,23)şeklinde tanıtılmış
,öte yandan yanlış yolda olan atalarını taklitte direnenler ise , ''onlar sagır ,dilsiz,ve kördürler
;akıllarını kullanmazlar '' (bakara,170-171)
ifadesiyle eleştirmiştir.
Cennetin Kur’an’ı Kerim’de geçen isimleri
a- Adn b-Meva
cenneti c- Firdevs cenneti
d- Mukame cenneti
e- Naim cenneti f- Darul Huld
g- Darus-Selam
i- Makamul Emin
j- cennet-i iliyye
Yasadığımız dünya, felekler, yıldızlar,
ay ve güneş birer âlemdir. Bütün bu âlemler bir ahenk içindedirler. Bu, Allah'ın Rab sıfatının bir
tecellisidir. Dünyadaki düzenin kaidelerini koyup, varlıkları bir ahenk içinde yaşatma da Rab sıfatının
gereğidir.
Doğmamız, büyümemiz, ölmemiz, insanlardâki yücelik,
ahlâk, terbiye, kemal hep Rubûbiyet sıfatının yansımasındandır. Gözün görmesi, aklın ermesi,
bütün iş ve hareketler, olma ve oluşma Rab sıfatının bir tecellisidir. Onsuz bir hareket ve düşünce
yoktur.
Gerek Kur'ân-ı Kerîm'de gerek hâdis-i şeriflerde
gecen birçok güzel ismi vardır. Aslında bu isimleri iki grupta ele almak mümkündür:
a) Hak Teâlâ'nın zatına mahsus bir özel isim
olan "Allah" lâfz-ı şerifi Ondan başka bir varlık hakkında kullanılmamıştır.
Kullanılması caiz değildir. Bu ismin tesniyesi (ikil siğası) ve çoğulu da yoktur. Bir başka
dile tercüme edilemez, hiçbir kelime onun yerini tutamaz.
b) Allahu Teâlâ'nın ikinci gruba giren isimleri, sıfatlarından
alınan isimlerdir. Ayet ve hadislerde Cenâb-ı Hakk'ın pekçok güzel isminden bahsedilir. Bunlardan her biri
O'nun sıfatları ile ilgili ve onlardan alınan isimlerdir. Rahman, Rahîm, Âlîm, Hâlik vs. gibi. Bu isimler bir
başka dile tercüme edilebilir. Meselâ, Hâlik ismi, yaratan veya yaratıcı olarak söylenebilir. Müminin Allah
hakkındaki inancı, O'nun zâtının mukâddes olduğu, diğer zat ve eşyâyâ benzemediği,
yüce sıfatlarla sıfatlandığıdır. Allah kendisini Esmâü'l-Hüsnâ en güzel isimler ile isimlendirmiştir
(el-A 'râf, 7/180; el-İsrâ, 17/1 10; Tâhâ, 20/7; el-Haşr, 59/24). Doksan dokuz adet olan bu isimlerin basında
"Allah gelir. Diğer isimlerin hiçbiri anlam ve içerik itibarıyla "Allah" isminin yerini alamaz. Bu nedenle, İslâm'a
girecek kişi, "Lâ ilâhe İllâllah" der; "Lâ ilâhe illarahman" demez. Namaza başlarken, "Allahü Ekber"der; "Rahman
Ekber" diyemez. Allahu Teâlâ'nın bütün isimleri güzeldir. Kur'an-ı Kerîm'de, "Allah'ın güzel isimleri vardır.
O halde Allah'a o güzel isimlerle dua edin" (el-A'râf, 7/180);
"De ki: "İster Allah deyip dua edin, ister Rahman
deyip dua edin; hangisi ile dua ederseniz edin, onun güzel isimleri vardır '' (el-İsrâ, 1 7/110) buyurulmuştur
Peygamber efendimiz de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Allahu Teâlâ'nın doksan dokuz ismi vardır. O isimleri kim ezberlerse (sayar, manasını anlar ve şuûruna
ererse) cennete gider. şüphesiz, Allah tektir ve tek olmayı sever" (Buhârî, Daavât, 68). Allahu Teâlâ'nın isimleri
doksandokuz isimden ibaret değildir. O'nun ayet ve hadislerde gecen başka isimleri de vardır. Yalnız Tirmizî
ve İbn Mâce'de geçen bir hadiste bu doksandokuz isim teker teker sayılmıştır.
ALLAH:-Tüm isim ve sıfatlan kendinde toplayan yüce Allah'ın zatının,
başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir.
RABB: Terbiye eden, yaratan, besleyen, mâlik, en mükemmel, sahip tutan ve idare eden anlamlarına gelir. Rabb ismi,
yüce Allah'ın umûmî isimlerindendir. Âlemlerin devamını sağlayan yüce Allah, onların Rabbi'dir. Allah'ın
her türlü eksiklikten münezzeh olan Rubûbiyeti ve O'nun neticesi olan terbiyesi, besleyip büyütmesi olmasaydı, kainatta
ne varlıktan, ne de tekâmül'den hiçbir eser bulunmazdı. Eğer bir kemâlimiz, bir terbiyemiz, ölçülü bir şekilde
doğmamız, büyümemiz, yaşamamız ve ölmemiz varsa bunlarda yüce Allah'ın Rab sıfatının
yansımasını görmemek mümkün değildir. Bu âlemde görülen ve bilinen her şeyde yüce Allah'ın sıfatlarının
belirtisi vardır.
Hicri Tarihin Başlangıcı
Resulüllah (s.av)'ın Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç alarak, kameri aylara göre ilk defa
tarihi başlatan Halife Ömer b. Hattab (r.a)'dır. Ömer b. Hattab (r.a), miladi 622'ye denk gelen hicret hadisesini
İslâmi tarihin başlangıcı olarak kabul etmiştir.
Hicri takvim, yazımda kısaltılarak 'H' harfi ile simgelenir. Batı dillerinde ise hicretten
sonra anlamına gelen 'Anno Hegirae'nin kısaltması olan 'A.H' ile simgelenir. Hicri 1.1.1 tarihi, miladi 16.7.622
tarihine karşıt gelmektedir. Hicri (İslâmi) aylar on iki olup sırası ile şöyledir: Muharrem,
sefer, rebiyülevvel, rebiyülâhir, cemaziyülevvel, cemaziyülâhir, recep, şaban, ramazan, şevval, zilkade ve zilhicce.
Hicri (İslâmi) Yıldaki Dini Gün ve Geceler: Hicri yılbaşı: 1 Muharrem, İsra ve
Mirac: 27 Recep, Orucun başlangıcı: 1 Ramazan, Kadir gecesi: Ramazan ayının son on gününden
biri, Ramazan bayramı: 1 Şevval, Kurban bayramı: 10 Zilhicce, Hac mevsimi: 8-13 Zilhicce. Açıklama:
* Hicri yıl, ayın dolaşımını esas aldığından dolayı, miladi
yıldan on bir gün daha azdır.
* Hicri aylar, dünyanın güneş etrafında dönmesinden oluşan mevsimlere bağlı değildir.
İslâmi bayramlar, her sene aynı ayda geldiği için farklı mevsimlerde gelir. Mesela, Ramazan ayı veya
Hac mevsimi yaz aylarında gelebileceği gibi kış aylarında da gelebilir.
* İslâmi gün ve geceler, ayın dolaşımını tamamladığı her otuz üç
senede bir defa aynı güne gelir.
* İslâmi takvimlerdeki küçük farklılıklar aşağıdaki sebeplerden kaynaklanmaktadır: a-
Hilâlin ilk görünüşünü belirleyecek uluslararası standart bir ölçüm aletinin olmaması. b- Hilâlin ilk görünüşünü
belirlemede farklı ölçüm aletlerinin ve farklı yolların kullanımı. c- Hilâlin gözetlendiği
yerdeki hava durumu.
Tüm bu sebeplerden dolayı, Ramazanın başlangıcı ya da Ramazan ve Kurban bayramları
gibi İslam Dininde önemi büyük olan günleri %100 nispetinde belirleyecek bir takvim sistemi bulunmamaktadır. |
|
HİCRİ TAKVİM
Hicret,
İslam ve dünya tarihinde çok büyük bir hadisedir. İslam'ın kurtuluşu ve İslam inkilabının
başlangıcı olmuştur. İslam dini hicret sayesinde istiklaline kavuşup, yayılma imkanını
bulmuştur. Hicretin tarihteki tesiri, dini olduğu kadar ictimai ve siyasidir. Tarihin müstesna bir dönüm noktası
olan bu hadisenin İslam dünyası için "Takvim Başlangıcı" olarak kabul edilmesi, hicretten 17 yıl
sonra olmuştur.
Hz.Ömer'in halifeliği zamanında toplanan meşveret
meclisinde, Hz.Ali (r.a.) hicret olayını takvimin belirlenmesi için teklif etmiş ve Meclis'te kabul edilmiştir.
Yılbaşının hangi ay ve gün olacağı
ise yine Hz.Ali (r.a.), Medine'ye hicret edilmesine izin verilen ay olan "Muharrem" ayını teklif etti ve Hicri Yılbaşının
1 Muharrem olması kararlaştırıldı.
Bu sene Hicri Yılbaşı, 4 Mart Salı gününe rastlıyor.
Hicri takvim aya (kamer) göre ayarlandığından bir hicri yıl 355 gündür. Bu takvim ülkemizde 26 Aralık
1925'e kadar kullanılmıştır. O tarihten itibaren de, hıristiyanların kullandığı
Miladi yıl ve takvim kullanılmaya başlanmıştır.
Hicri Aylar : Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir,
Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkâde, Zilhicce.
MİLADÎ TAKVİM
Hz. İsa'nın doğumunu tarih başlangıcı ve dünyanın güneş etrafındaki
dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı yıl olarak kabul eden takvim.
Dönencel yıl müddeti 365, 2425 gün üzerine kurulmuş olan bu takvimde, bir yıl uygulamada yaklaşık
365 gün 6 saat alınmak suretiyte, kalan 6 saatlik fark her dört yılda bir 24 saate çevrilerek bu bir günlük süre,
normal şartlarda yirmi sekiz gün süren Şubat ayına ilâve edilmiş ve böylece her dört yılda bir Şubat
ayının yirmi dokuz gün sürdüğü kabul edilmiştir. Bu tür yıllara da "fazlalık yıl" veya
"artık yıl" ismi verilmiştir.
Milâdi takvimin ilk şekli olan Jülyen takvimi, M.Ö. 46 yılında Roma'nın kuruluşunun
708. yıldönümünde, İskenderiyede yaşayan astronomi bilgini Sosigenes'in tavsiyesi üzerine Roma İmparatoru
Julies Cesar tarafından yapılmıştır. Julies Cesar tarafından gerçekleştirilen bu takvim
reformu sırasında Roma'da günlerin sayılması konusunda düzensizlik görülmüş; buna da rahip ve papazların
bazı çıkar hesapları yüzünden tarihleri istedikleri şekilde değiştirmeleri sebep olmuştur.
Bu düzensizliğin giderilmesi amacıyla Julies Cesar yılbaşı gününü 1 Mart'tan 1 Ocak tarihine çevirmiş,
yıl bir defaya mahsus olmak üzere 445 gün'e çıkarılarak düzensizlik ortadan kaldırılmıştır.
Böylece M.Ö. 46 yılının 1 Ocağında Jülyen takvimi yürürlüğe girmiş olmasına rağmen
uygulama çözüm getirmemiştir.
Dört yılda bir gün eklemekle takvim yine kesin bir şekilde düzeltilmiş olmuyor, bu hesaplamaya
göre arada yine 1000 yılda 7,5 günlük bir fark kalıyordu. Bir yılda 0,007784 yıllık fark, başlangıçta
önemsiz gibi görünüyorsa da zaman geçtikçe fazlalaşacağından, ban yanlışlıkların ortaya
çıkmasına sebep olabilirdi. Gerçekten de, bu takvimin,1500 yıl kullanıldıktan sonra, güneş yılından
10 gün geri kaldığı anlaşılmıştır. Tarih, 21 Mart olması gerekirken eldeki takvimde
11 Mart görfinmekteydi.
Papa XIII. Gregorius'un 1582 yılında Jülyen takviminde görülen düzensizliğin giderilmesi amacıyla
yaptığı çalışmalar sonunda toplanan Ruhâni meclis, her dört yüz yılda üç artık yılın
atılarak bu farkın giderilmesini sağladı. Buna göre dörtyüzün katları olan bin altıyüz, ikibin,
ikibin dört yüz yılları artık yıl olarak düşünülemez. Bu da Greğorius takvimi reformunun son
özelliğini meydana getirir. Yine bu takvim çerçevesinde MS. 325 yılında takvimin başlıca kurallarını
belirleyen İznik Konsülü, Güneş Çevriminin esas alınarak mevsimlerin güneş çevrimine yerleştirilmesine
karar vermiştir. İznik Konsülünün toplanmasından, 1582 yılına kadar ki fark olan 1257 yılda
bu farkın on güne ulaştığı anlaşılmış, o günkü takvim gününe on gün eklenmiştir.
Böylece Roma'da 4 Ekim 1582 Perşembe gününü doğrudan doğruya IS Ekim Cuma gününe bağlama kararı alınmıştır.
Bu sayede hafta içinde günlerin sırası da değişmemiş oluyordu. İşte bu değişme
ve toplantıyı (İznik Konsülü) düzenleyen Papanın ismine atfen, bu takvime Gregorien (milâdî) Takvimi denir.
Gregorien Takvimi Fransa'da 1582 yılında kabul edilerek, 9 Aralık 1582'den hemen 20 Aralığa geçilmiştir.
İngiltere 1752 yılının 3 Eylül günü kabul ettiği bu takvimle doğrudan 14 Eylül gününe geçmiştir.
Gregorien takviminde yılbaşının 1 Ocak tarihi olarak kabul edilmesi 1752 yılında
gerçekleşti. O tarihe kadar 24 Aralık ile 1 Ocak tarihlere çiftyıl adı verilmekteydi.
On iki aydan oluşan miladi yılın aylarının isimleri ve bu ayların süreleri
şöyledir: Ocak 31; Şubat 28, 29; Mart 31; Nisan 30; Mayıs 31; Haziran 30; Temmuz 31; Ağustos 31; Eylül
30; Ekim 31; Kasım 30; Aralık 31. Ayrıca her yıl ilkbahar, yaz, sonbahar, kış olmak üzere dört
mevsime ayrılmıştır. Yıl, her biri kavuşum ayının dörtte birine tekabül eden elli
iki haftaya bölünmüştür.
Milâdî yılı Hicrî yıla çevirmek için önce eldeki milâdî tarihten 622sayısı çıkarılır;
kalan sayı 33'e bölünür; bölüm, kalan sayıya eklenir: Hicri yıl = (Milâdi yıl-622) x 31 Bir hicri yılı
milâdi yıla çevirmek için ise şu formül uygulanır:
Miladi yılı = Hicri yılı x 33 + 622
Her ne kadar miladi takvim Hz. İsa'nın doğum gününü 1 Ocak (başlangıç) olarak kabul
ediyorsa da bunun kesin olmadığı bilinmektedir.
Türkiye'de Miladi Takvimi İlk olarak Osmanlı devletinde İttihat ve Terakki partisi zamanında
Takvim-i Garbi ismiyle 1917'de yürürlüğe konan Hıristiyan takvimi, Cumhuriyetin kurulmasıyla gerçekleştirilen
köklü devrimler sırasında resmen kabul edilmiştir. 26 Aralık 1925 tarih ve 698 sayılı "Takvimde
Tarih Mebdeinin Tebdili" hakkındaki kanunla, Hicri 1342 Ocak ayının ilk günü 1 Ocak 1926 olarak değiştirilmiş
ve bu tarihten itibaren yeni takvim yürürlüğe girmiştir. T.B.M.M. tutanaklarında kanun şu şekilde
resmilik kazanmıştır:
Kanun No: 698. Kabul tarihi: 26.12.1925. Madde 1. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde resmi devlet takviminde tarih
başlangıcı olarak uluslararası takvim (milâdî Gregorien) başlangıç kabul edilmiştir.
Madde 2. 1341 senesi Kânûn-i evvelinin otuz birinci gününü takip eden gün,1926 senesi Kânûn-i sânîsinin birinci
günüdür.
Madde 3. Hicrî Kamerî takvim öteden beri olduğu üzere özel hallerde kullanılır. Hicrî Kamerî
ayların başlangıcını rasathane resmen tesbit eder.
Madde 4. İşbu kanun neşri tarihinde muteberdir.
Madde 5. İşbu kanunun ahkâmını icraya İcra Vekilleri Hey'eti memurdur T.B.M.M. Kanunlar
Dergisi, c.1 V, Atatürk İnkılâbı, Kültür Bak. Yay. Ankara 1984, s. 497).
"1927 yılından itibaren Türkiye müslümanları ve hristiyanlar halkı ilk kez ortak bir
yıl hesabı kullanmaya başladılar. Aynı şekilde, yine ilk kez, birçok Türk, Avrupa âdetlerine
uyarak yılbaşlarında birbirlerine iyi dileklerini ilettiler" (bk. Paul Geııtizon, Mustafa Kemal ve
Uyanan Doğıı, çev. Fethi Ülkü, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara 1983. s. 145. Gotthard
Jaschke, Yeni Türkiye'de İslamlık, Türkçesi, Hayrullah Örs, Ankara, 1972. s. 29-30).
Cumhuriyet devrimlerinden sadece birisi olan milâdi takvimin kabulüyle Türkiye müslümanlarının
bin yıllık islamî geçmişleriyle aralarına engeller konulmuş ve bundan böyle hristiyan Noel baba kültürü
halk arasında yaygınlık kazanarak batılılaşma resmî devlet politikası halini almıştır.
Hafta tatilleri pazar gününe alınmış,1935 yılında ise Yahudilerin hafta tatilleri olan cumartesi
günleri yarım gün tatil edilmiş, 1974 yılında cumartesi tatili tam güne çıkarılmıştır.
Ancak Müslümanların tatili olan cuma günleri için aynı durum söz konusu olmamıştır (Geniş bilgi
için bk. Noel ve Hicri takvim md.).
Naci YENGIN
RAB/İLÂH/İBADET:
"Rab" terbiye etmek kökünden gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Rab": Terbiye eden-geliştiren, kefil-koruyucu,
boyun eğilmeye lâyık varlık, sahip ve efendi anlamlarında kullanılır. Allah'ın isimlerinden
biri de Rab'dir. Dolayısı ile kendisinde bu anlamlar var kabul edilerek boyun egilen her sahis, bilim, ya da otorite,
rab yapılmış demektir. Bu yüzden Allah (c.c.) Yahudi ve Hiristiyanlar için: "Allah'ı bırakıp,
hahamlarm, rahiplerini ve Meryem'in oğlu Isa'yi rabler edindiler..." (K. Tevbe (9) 31) buyurur. Allah'tan başka
rabler edinenler müşriklerdir.
Ilâh: Isınma ve alışma anlamındaki kökten gelir. Ihtiyaçları gideren, amelin karşılığını
veren, sakinlik sunan, yüce, hükmü altına alıp koruyan anlamlarını ifade eder. Böyle olan birisine itaat
edilir ve dediği kayıtsız şartsız yapılır. Bu yüzden Allah (c.c.), nefsinin arzularına
boyun eğenden, "nefsini ilâh yapan" ( Furkân (25) 43; Câsiye (45) 23) diye söz eder. A1lah'tan başka rab ve ilâh
edinen, mü'min ve müslüman adını alamaz.
Ibadet (kulluk): Kalbiyle ve bedeniyle boyun eğerek itaat etmek. Yüksek ve iktidar sahibi birine karşı
başegmek, kendi hürriyet ve bağımsızlığından feragat edip, ona karşı her türlü
karşı koyma ve isyanı terketmek ve tam bir bağışıklıkla ona boyun eğmek demektir.
Bu yüzden Kur'ân-ı Kerîm, âmirlerinin yasaklarını yasak, emirlerini emir sayan, yani haram ettiğini haram,
helâl kıldığını helâl görenleri, onlara kulluk edenler diye nitelemiştir. ( bk. Tevbe (9) 31
Tefsiri için br. Suyûtî, ed-Dürrü'l-mensûr IV/174. ) Ibadet sadece Allah'a yapılır(Hûd (11) 2, 26; Yûsuf' (12) 40;
Isrâ (17) 23; Fussilet (41) 14) ve insanlarla cinler sadece ibadet etmek için yaratılmışlardır. (Zûriyat
(51) 56.) Yemeye, içmeye, bunlar için çalışmaya, evlenmeye ve uyumaya muhtaç olan birisi; nasıl olur da sadece
ibadet etmek için yaratılmış olur? Bunun cevabı: Allah rızası için yapılan, yani temelinde
sağlam niyyet olan her meşru davranış ibadet olur. Bir örnek verelim: Insanın kendisini haramdan
korumak ve başkasının ırzına göz dikmemek için hanımıyla cinsel ilişkide bulunması
ibadettir. Zevki de yanında cabasıdır. Bu yüzden âlimin uykusu ibadettir denilir.
Din: Otorite sahibinin üstünlüğü, ona gösterilen tapınma ve itaat, uyulan âdet, kanun ve yol, muhasebe
etme, yargılama, cezalandırma ya da mükafatlandırma. Aynı anlamlarla Allah'ın dini yerine konan uygulamalar
da din haline getirilmiş demektir.
Tevhid/Şirk: Tevhid'in kelime anlamı birlemektir. Allah'ı, zati, sıfatları ve fiilleriyle
bir bilmek, tek ilâha, tek Rab'ba ve tek dine inanmak, yani Allah'ın koyduğu hükümler, çizdiği yol ve gösterdiği
doğrularla çatışan her fikri, her ideolojiyi ve her dini reddetmek demektir. Yapana, birleyen anlamında
"muvahhid", "tevhidçi","tevhid ehli" denir. Zıddı ise müşriktir. Birden çok ilâh , rab, ya da din tanıyan
demektir. Müslümandan ilk istenen şey, şirkten kaçınmak ve tam anlamıyla tevhid ehli olmaktır.
Fisk/Fasık: Fiskin kelime anlamı, çerçevesinden dışarı çıkmaktır. Sürüden
ayrılan koyuna ve deliğinden çıkan fareye, kendilerini tehlikeye attıkları için "fâsık" denir.
Dinde fisk:
1. Günahı çirkin saymakla beraber açıkça işlemek,
2. Günaha düşkünlük göstermek,
3. Günahı, çirkin olduğunu inkâr ederek yapmak anlamlarında kullanılır. Çünkü böyle
olan insan, dinin çerçevesinden çıkıp kendini tehlikeye atmıştır. Bu üçüncü anlam küfürle eşteştir.
Fisk eylemini yapana ise "fâsık" denir.
Küfür/Kâfir: Küfrün kelime anlamı "örtmek" demektir. Arapçada gecenin bir adı da kâfir'dir, çünkü
karanlığı, gündüzü örter. Aynı kelimeden olmak üzere bazı ibadetlere ve tevbeye de "keffâret" denir,
çünkü günahlan örter ve kaybederler. Allah'ın nimetlerini görmezlikten gelip şükretmeyenlere "küfrân-ı ni'met
etti", yani nankörlük etti denilir. Allah'ın insanlığa en büyük nimeti olan peygamberleri ve onların getirdiklerini
kabul etmeyenler ise, gerçek anlamda nankörlük eden; yani tam kâfir olan kişilerdir. Islam âlimleri bu anlâmdaki küfrü
dörde ayırmışlardır:
1. Inkârdan ötürü küfür: Allah'ı, Peygamberi ve onun getirdiklerini, kalpten de, dilden de inkâr edenin
küfrü böyledir.
2. Cuhûddan ötürü küfür (küfr-i cuhûdî): Allah'ı kalpten kabullendigi halde, dilden inkâr ettiğini
söyleyenin küfrü.
3. Inattan ötürü küfür: Hakka kalben inandıgi ve zaman zaman da bunu dilden söyledigi halde haset, kin,
şöhret gibi engeller yüzünden Islâm'i kabul etmeyenin küfrü.
4. Nifaktan ötürü küfür: Hakka kalbten inanmadığı halde dilden inandığını
söyleyenin küfrü. Bütün bu küfür çeşitlerine bulaşan insana da "kâfir" denir. Çünkü gerçekleri örtmüş ve gizlemiştir.
Allah'ın emirlerinin tümü bir bütündür. Sadece birisini kabul etmeyen, hepsini kabul etmeyen gibidir, ikisi de kâfirdir.
9- Nifak/Münafik: "Nifak"in kelime anlamı, yeraltından gitmek, gizlenmek... demektir. Bu anlamdan
ötürü Arapçada tünele "nefâk" denilir. Kâfirlerin bir önceki maddede verdiğimiz dördüncü türü de, müslümanlara karşı
hep sinsi davrandığı, saman altından su yürüttügü ve kalpten inanmadığı halde, dilden inandığını
söyledigi için, münafik adını almıştır. Çünkü yaptığı iş sinsi düşmanlık,
yani "nifâk"tır. Bu tür kâfir, müslümanlar için, diğerlerinden daha zararlıdır.
AKLA DAVET
Şüphesiz, mü'minler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda
ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi,
3-4)
Materyalist ve ateist literatüre baktığınızda, din ve akıl kavramları arasında ısrarla
bir ayrım yapılmaya çalışıldığını görürsünüz. Vermek istedikleri imaj, dinin
sadece bir takım önkabullere dayandığı, aklını kullanan insanların ise bu önkabulleri aşmış
kimseler olduklarıdır.
Oysa bu son derece ucuz bir aldatmacadır. Temelinde ise cahillik yatar.
Çünkü akıl ve din arasında bir ayrım olamaz. Aksine din, akıl sayesinde anlaşılabilen bir
gerçektir. Öyle ki dinin gerçek kaynağı olan Kuran, dinin temelinin akıl olduğunu haber verir. Kuran'a
göre, dine inanan insanların özelliği akıl sahibi olmaları, inkar edenlerin özelliği ise akledememeleridir.
Yüzün üzerinde ayette de, insanlar akıllarını kullanmaya, düşünmeye davet edilirler.
Peki bu düşüncenin yöntemi nedir? Kuran, neyin düşünülmesini istemektedir?
Kuran, insanlardan, karşılaştıkları olayların nasıl ve neden olduğunu düşünmelerini
ister. Gerçek din, ancak bu düşünceden doğar.
Örneğin bir çiftçi, toprağa tohum eker ve bu tohumun bir süre sonra topraktan fışkırıp güçlü
bir ekin haline geldiğini görür. Eğer bunun nasıl ve neden olduğunu düşünürse, şahit olduğu
olayın olağanüstülüğünü anlayacaktır. Çünkü kuru bir tohumun toprağa atılır atılmaz
canlanması, büyümeye başlaması, etrafındaki topraktan kendisi için gerekli olan maddeleri ayrıştırarak
alması, güneşin ne yönde olduğunu bilmesi ve sert toprağı yararak o yöne doğru ilerlemesi, sonra
da gür bir biçimde büyüyüp insanlara lezzet ve sağlık verecek bir ürün yapması, sıradan bir şey değildir.
Tohum bilinçli bir varlık olmadığı halde, çok büyük bir bilinç ve akıl gerektirecek bir iş yapmaktadır.
Dolayısıyla birisinin bu tohumu bu iş için "programlamış" olması gerekir.
İşte Kuran'ın bize gösterdiği düşünce yöntemi budur: Gözümüzle gördüğümüz evrenin nasıl
işlediği üzerinde düşünmek ve tüm bu işleyişin ardında bir Yaratıcı'nın var olduğunu
anlamak. Vakıa Suresi'nde ardarda sorulan aşağıdaki sorular, insanı bu düşünceye yöneltmek amacını
güder:
Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?
Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız...
(Vakıa Suresi, 63-65)
Eğer insan bu gerçekler üzerinde düşünmezse, dünyanın başıboş ve sahipsiz bir biçimde işlediğini
sanmaya başlar. İnsanların tesadüfen bu dünyaya geldiklerini, tesadüflerle yaşayıp yine tesadüflerle
öldüklerini zanneder. Bu bilinçsizlik içinde kısa süre içinde Allah'ın varlığını dahi inkar
edecek hale gelir. "Eğer evren tesadüflerle işliyorsa, ilk ortaya çıkışı da tesadüfen olmuş"
diye düşünür. Eğer bir de ateizmi bir inanç haline getirmiş olan bir kaç bilimadamının, özellikle
de ateşli bir Darwinist'in sözlerini de bir yerden öğrenirse, içine düştüğü cahilce durumu büyük bir akılılık
sanmaya başlar.
Bunun nasıl bir cahillik ve akılsızlık olduğunu açıklayabilmek için bir örneğe başvurabiliriz.
Bir ev akvaryumu düşünün. Diyelim ki bu akvaryumda bir düzine küçük balık yaşar ve akyarvumun sahibi de onları
özenle besleyip büyütür. Akvaryumun sahibi her gün düzenli olarak onlara yemlerini verir, suyu belirli bir ısıda
tutar, suyun havalanması ve filtrelenmesi için motorlu bir pompa çalıştırır. Hastalıklara karşı
suya antiseptik ilaçlar atar. Dahası, akvaryumun balıkların doğal ortamına benzemesi için kumlarla,
kayalarla ve deniz bitkileriyle süsler.
Kuşkusuz böyle bir durumda balıkların yaşamasını sağlayan kişi, akvaryumun sahibidir.
Çünkü akvaryumdaki hayat onun müdahale ve düzenlemeleri ile sürmektedir. Eğer bu sistemi bir kez başıboş
bırakırsa, balıklar açlıktan, havasızlıktan, soğuktan ya da çeşitli hastalıklardan
öleceklerdir. Yani balıkların içinde yaşadıkları dünya "başıboş" değildir.
Oysa balıklar bunu anlayamazlar, çünkü bunu anlamak için gerekli olan akla sahip değildirler. Her gün, içinde
yüzdükleri suyun yüzeyinde düzenli olarak yemlerinin belirdiğini görürler ve bunları yerler. Ama hiçbiri bu yemlerin
nasıl olup da suyun üstünde oluştuğunu düşünmez. Bu noktadan yola çıkarak gerçekte kendilerini besleyen
bir sahipleri olduğunu farketmez. Çünkü balıklar birer hayvandırlar ve hayvanların bu tür bir muhakeme
yetenekleri yoktur. Olayların nasıl ve neden öyle olduklarını düşünüp, sonra da Yaratıcı'yı
kavrayacak bir akla sahip değildirler.
İşte Allah'ı inkar ederek yaşayan insanların durumu da, akvaryumdaki balıklara
benzer. Onlar da içinde yaşadıkları dünyanın ve sahip oldukları bedenin nasıl ve neden var olduğunu
düşünmezler. Sadece yer, içer ve gezerler ama "bunları kimin sayesinde yapabiliyoruz" diye hiç düşünmezler.
Nitekim bu akılsızlıkları nedeniyle Kuran onların hayvanlarla aynı boyutta olduklarını
haber vermektedir. Onlar akletmezler, sadece "metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler". (Muhammed Suresi,
12)
Bu boyuttan kurtulmanın yolu ise, Kuran'ın ısrarla vurguladığı gibi, akletmek, Allah'ın
delilleri üzerinde düşünmektir. İlerleyen sayfalarda bunu yapacak ve Kuran'ın insanları üzerinde düşünmeye
davet ettiği bazı delilleri inceleyeceğiz.
EVRENDEKİ DÜZEN
Kuran'a baktığımızda, göklerin ve yerin yaratılmasıyla ilgili ayetlerde sık sık
"düzen" kavramının vurgulandığını görebiliriz. Allah'ın gökleri yaratışından
söz edilirken "göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur" denir. (Bakara, 29) Bir başka
ayette, "güneşi ve ayı emre amade kılmıştır, her biri adı konulmuş bir süreye kadar
akıp gitmektedir; işte bunları yaratıp düzene koyan Allah sizin Rabbinizdir" (Fatır, 13) diye yazılıdır.
Bir ayette şöyle denir:
Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz yoksa gök mü? (Allah) Onu bina etti. Boyunu yükseltti,
ona belli bir düzen verdi. (Naziat Suresi, 27-28)
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, gökyüzünde gözlemlenebilir bir düzen vardır ve bu düzen
de evrenin Allah tarafından yaratılmış olmasının sonucudur. Gökcisimleri gelişigüzel, tesadüfi,
başıboş bir biçimde dağılmamışlar, bir düzene göre yerleştirilmişlerdir. Nitekim
bir ayette, "güneşi ve ayı emre amade kılmıştır, her biri adı konulmuş
bir süreye kadar akıp gitmektedir" (Fatır Suresi, 13) ifadesiyle, gökcisimlerinin düzenliliğine işaret
edilir.
Gökyüzünü gözlemlediğimizde, gerçekten de büyük bir düzenlilik görürüz. En büyük gökcisimleri olan yıldızlar,
tesadüfi bir dağınıklık içinde değil, galaksiler adını verdiğimiz ve somut bazı
şekillere sahip olan gruplar içinde yer alırlar. Galaksiler yine düzenli galaksi grupları oluştururlar.
Bunları ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz.
Önemli olan ise, bu düzenliliğin nasıl ortaya çıktığıdır. Eğer evren Big Bang ile
var olmaya başladıktan sonra hiçbir bilinçli müdahale ile düzenlenmeseydi, böyle bir düzen de oluşamazdı.
Maddeyi ortaya çıkaran Big Bang'in ardından atomların oluşması, dahası evrendeki tüm atomların
aynı dizilime ve yapıya sahip olması da mümkün olmazdı. Ortaya sadece kaos, karmaşa ve düzensizlik
çıkardı. Oysa atomlardan galaksilere kadar herşeyde bir düzen gözlemlenmektedir.
GÜNEŞ SİSTEMİ
Sözkonusu düzenliliğin en açık biçimde göründüğü yerlerden biri de Güneş Sistemi'dir. Sistemin en önemli
unsurları, Güneş'in etrafında dönen dokuz gezegendir. Bunlar güneş sistemi varolalı beri dönmektedirler
ve bu durum pek çok insana doğal geliyor olabilir. Oysa bu dokuz gezegenin hepsinin düzenli bir biçimde, yani yörüngelerinden
sapmadan dönmeleri, inanılmaz derecede hassas hesapların sonucudur.
Gezegenlerin yörüngelerinde kalmalarını sağlayan şey, güneşin çekim gücü ile gezegenlerin sahip
oldukları merkez-kaç kuvveti arasındaki dengedir. Güneş sahip olduğu büyük çekim gücü nedeniyle tüm gezegenleri
çeker, onlar da dönmelerinin verdiği merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimden kurtulurlar. Ama başlangıçta
eğer güneşin çekim gücü biraz daha fazla olsaydı ya da gezegenlerin dönüş hızları biraz daha
yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla güneşe doğru çekilirler ve sonunda güneş tarafından
büyük bir patlamayla yutulurlardı.
Bunun tersi de mümkündür. Eğer başlangıçta güneşin çekim gücü daha az olsaydı ya da gezegenler
daha hızlı dönselerdi, bu sefer de güneşin gücü onları tutmaya yetmeyecek ve gezegenler dış
uzaya savrulacaklardı. Oysa çok hassas olan bu denge kurulmuştur ve sistem bu dengeyi koruduğu için devam etmektedir.
Bu arada sözkonusu dengenin her gezegen için ayrı ayrı kurulmuş olduğuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü
gezegenlerin güneşe olan uzaklıkları çok farklıdır. Dahası, kütleleri çok farklıdır.
Bu nedenle, hepsi için ayrı dönüş hızlarının tespit edilmesi lazımdır ki, güneşe yapışmaktan
ya da güneşten uzaklaşıp uzaya savrulmaktan kurtulsunlar.
Tüm bunlar, sistemin çok hassas bir denge üzerine kurulduğunu gösterir.
Ancak hepsi bu kadar da değildir. Hesapları daha da karmaşıklaştıran bir başka faktör
daha vardır: Gezegenlerin uyduları. Bu uydular ile bağlı oldukları gezegenler arasındaki ilişki,
güneş ile gezegenler arasındaki ilişki gibidir: Gezegenler uydularını çekerler, uydular ise dönüşlerinin
verdiği merkez-kaç kuvvetiyle bu çekimi dengelerler. Eğer bu denge kurulmasaydı, uydular gezegenlere yapışır
ya da kopar giderlerdi. Örneğin, Ay şu an sahip olduğu dönüş hızından biraz daha yavaş
dönse hızla dünyaya çarpar ve böylece dünyanın sonunu getirirdi. Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin toplam 61
tane uyduya sahip olduklarını hatırladığımızda ise, var olan dengenin muhteşemliği
iyice açığa çıkar.
Bu inanılmaz denge sisteminin tek bir parçasının dahi "tesadüfen" oluşması, yani bir Yaratıcı'nın
düzenlemesi olmadan patlamayla varolması mümkün değildir. Patlamalar düzensiz dağılımlara neden olurlar
ve düzensiz dağılımlar içinden de, değil bu denli muhteşem bir sistem, tek bir düzenli sistem bile
çıkamaz. Bu, bir kutunun içine atılıp karıştırılan irili ufaklı yüzlerce küçük dişli
çarkın tesadüfen birbirlerine uygun biçimde yerleşip ortaya bir saat çıkarmalarından çok daha imkansızdır.
Güneş sistemindeki düzenliliğin bir başka şaşırtıcı yönü de, gezegenlerin tümünün
yörüngelerinin birbirine paralel olmasıdır. Gezegenlerin yörüngeleri tek bir düzlem üzerindedirler. Yani güneş
sistemine "yandan" bakılacak olursa, gezegenlerin hepsinin sanki bir ip üzerine dizilmiş gibi paralel oldukları
görülür. Buna neden olacak hiçbir fiziksel zorunluluk da yoktur; gezegenlerin yörüngeleri pekala, aynı atomun elektronlarının
yörüngeleri gibi, güneşin etrafında farklı açılarda dönebilirlerdi. Düzenlilik, çok açıktır.
YÜZLERCE HASSAS DENGE
Yalnızca güneş sistemi değil, bu sistemin yegane canlı gezegeni olan Dünya da çok hassas dengeler üzerine
oturtulmuş, üstelik bu dengeler özel olarak insanoğlu için ayarlanmıştır. Eğer mevcut yüzlerce
dengeden birkaçını yakından incelersek, yaşadığımız dünyanın bizim için nasıl
dizayn edildiğini daha iyi anlarız;
Yerçekimi;
-Eğer daha güçlü olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla amonyak ve metan biriktirir, bu da yaşam için çok olumsuz
olurdu.
-Eğer daha zayıf olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla su kaybeder, canlılık mümkün olmazdı.
Güneşe uzaklık;
-Eğer daha fazla olsaydı: Gezegen çok soğur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, gezegen buzul çağına
girerdi.
-Eğer daha yakın olsaydı: Gezegen kavrulur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, yaşam imkansızlaşırdı.
Yer kabuğunun kalınlığı;
-Eğer daha kalın olsaydı: Atmosferden yerkabuğuna çok fazla miktarda oksijen tranfer edilirdi.
-Eğer daha ince olsaydı: Hayatı imkansız kılacak kadar fazla sayıda volkanik hareket olurdu.
Dünyanın Kendi Çevresindeki Dönme Hızı;
-Eğer daha yavaş olsaydı: Gece gündüz arası ısı farkları çok yüksek olurdu.
-Eğer daha hızlı olsaydı: Atmosfer rüzgarları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar
ve tufanlar hayatı imkansızlaştırırdı.
Ay ile Dünya Arasındaki Çekim Etkisi:
-Eğer daha fazla olsaydı: Ayın şiddetli çekiminin, atmosfer şartları, dünyanın kendi
eksenindeki dönüş hızı ve okyanuslardaki gelgitler üzerinde çok sert etkileri olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Şiddetli iklim değişikliklerine neden olurdu.
Dünyanın Manyetik Alanı:
-Eğer daha güçlü olsaydı: Çok sert elektromanyetik fırtınalar olurdu.
-Eğer daha zayıf olsaydı: Güneş Rüzgarı denilen ve güneşten fırlatılan zararlı
partiküllere karşı dünyanın koruması kalkardı. Her iki durumda da yaşam imkansız olurdu.
Albedo Etkisi (Yeryüzünden Yansıyan Güneş Işığının, Yeryüzüne Ulaşan Güneş
Işığına Oranı):
-Eğer daha fazla olsaydı: Hızla buzul çağına girilirdi.
-Eğer daha az olsaydı: Sera etkisi aşırı ısınmaya neden olur, dünya önce buzdağlarının
erimesiyle sular altında kalır daha sonra kavrulurdu.
Atmosferdeki Oksijen ve Azot Oranı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde hızlanırdı.
-Eğer daha az olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde yavaşlardı.
Atmosferdeki Karbondioksit ve Su Oranı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Atmosfer çok fazla ısınırdı.
-Eğer daha az olsaydı: Atmosfer ısısı düşerdi.
Ozon Tabakasının Kalınlığı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Yeryüzü ısısı çok düşerdi.
-Eğer daha az olsaydı:Yeryüzü aşırı ısınır, güneşten gelen zararlı ultraviole
ışınlarına karşı bir koruma kalmazdı.
Sismik (Deprem) Hareketleri:
-Eğer daha fazla olsaydı: Canlılar için sürekli bir yıkım olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Okyanus zeminindeki besinler suya karışmaz, okyanus ve deniz yaşamı
dolayısıyla bütün dünya canlıları olumsuz etkilenirdi.
Atmosferdeki Oksijen Oranı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Bitkiler ve hidrokarbonlar tahrip olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Diğer canlıların solunum yapması zorlaşırdı.
İşte tüm bu dengeleri, "bunlar nasıl kuruldu" ya da "hangi irade evreni insan yaşamına uygun olarak
düzenledi" sorularıyla incelediğimizde, bunların Allah'ın yaratışının çok açık
birer delili olduğunu görebiliriz. Allah, evreni büyük bir akıl ve güçle yaratmış ve dünyayı da insanın
yaşamı için özel olarak hazırlamıştır. Pek çok insan bundan habersiz bir hayat sürer, ama gerçek
budur. İşte bu nedenle Allah, kitabında şöyle buyurur:
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür.
Ancak insanların çoğu bilmezler. (Mümin Suresi, 57)
Bir başka ayette ise Allah'ın evrendeki gücü şöyle haber verilir:
(Allah) Geceyi gündüze bağlayıp-katar, gündüzü de geceye bağlayıp-katar; güneşi
ve ayı emre amade kılmıştır, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir.
İşte bunları yaratıp düzene koyan Allah sizin Rabbinizdir; mülk O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız
ise, ‘bir çekirdeğin incecik zarına' bile malik olamazlar. (Fatır Suresi, 13)
BİR İNSANIN OLUŞUMU
İnsanın yaratılış öyküsü, birbirinden çok uzak iki ayrı yerde başlar. İnsan, kadın
ve erkek bedeninde birbirinden tümüyle bağımsız olarak oluşan, ama birbiriyle tümüyle uyumlu olan iki
ayrı özün birleşmesiyle hayata adım atar. Erkek bedeninde oluşan spermin erkeğin isteği ya da
kontrolü ile oluşmadığı ortadadır, aynı kadın bedeninde oluşan yumurtanın kadının
isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı gibi. Onların bu oluşumlardan haberi bile yoktur.
Ancak bunların birbirlerine tam uyumlu olmaları, birazdan göreceğimiz gibi, insanın yaratılmış
olduğunun kesin birer kanıtıdırlar.
Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler, erkek vücudundan kadının yumurtasına doğru
yapacakları yolculuğu "biliyormuşcasına" özel bir dizayna sahiptirler. Sperm, baş-boyun-kuyruk parçalarından
oluşur. Kuyruk, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlar. Bebeğin genetik şifresinin
bir bölümünü barındıran baş kısmı ise özel koruyucu bir zırhla kaplanmıştır.
Bu zırhın faydası ana rahmine girişte anlaşılacaktır. Rahimdeki ortam, annenin mikroplardan
korunması amacıyla son derece asidiktir. Baş kısmındaki zırh bu aside karşı korunma
sağlar. Spermin, bu asidin varlığını bilen "bir irade" tarafından koruyucu zırhla kaplanmış
oludğu son derece açıktır. Spermler bunu milyonlarca yıl süren denemeler sonucunda başarmış
olamazlar, hiçbir spermin edindiği bilgileri iletmek üzere erkek vücuduna geri döndüğü görülmemiştir çünkü!
(Zaten böyle bir durum söz konusu olsaydı bile, geri dönen bir sperm testislere gelerek "anne rahminde geçtiğimiz
yolda bir asit var, ona göre yeni spermleri zırhla kaplayın!" gibi bir komut veremeyecekti.)
Bu sırada anne vücudunda da, yine annenin hiçbir isteği yada kontrolü olmadan yumurta hücresi üretilmiştir.
Yumurtalıklardan yola çıkarak fallop tüpü adı verilen bir bölgeye ulaşır ve spermlerin gelmesini
beklemeye başlar. Ancak pasif bir bekleyiş değildir bu. Bekleme sırasında özel bir sıvı
salgılar ve spermler de işte bu sıvı sayesinde bir tuz tanesinin ancak yarısı kadar olan yumurtayı
bulurlar. Dikkat edelim: Yumurta "salgılamaya başlar" derken bir insandan ya da gelişmiş bir bilgisayardan
bahsetmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının "kendi kendine" böyle bir şeye "karar vermesi",
dahası spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim hazırlayıp salgılaması inanılır
şey midir?
Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır.
Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.
Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında yine yumurtanın salgılamaya "karar
verdiği" ve sperm için özel olarak hazırlanmış bir sıvı, spermin koruyucu zırhını
eritir. Bunun sonucunda da bu kez spermin ucunda olan ve yine özel olarak yumurta için hazırlanmış bulunan
eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın
zarını delerek spermin içeri girmesini sağlarlar.
Şimdi buraya kadar anlattıklarımızı bir düşünelim.
1) İki ayrı insanın vücudunda iki ayrı üreme sistemi oluşuyor.
2) Erkeğin vücunda üretilen sperm, hayatında hiç görmediği kadın vücudundaki ortamı "biliyor"
ve bu yüzden özel bir zırhla kaplı. Sperm, geçeceği ortamın asidik olduğunu, buna karşı
kendisini koruyacak zırhı nasıl üreteceğini nereden biliyor?
3) Kadının vücudunda üretilen yumurta ise, gelecek olan spermleri hayatında hiç görmediği halde, onlara
yol göstermek amacıyla bir sıvı salgılıyor. Spermlerin geleceğini nereden biliyor? Onları
çekecek karışımdaki sıvıyı üretmeyi nasıl başarıyor?
4) Yumurtaya ulaşan sperm, yumurtanın bir sıvı salgılayacağını ve böylece zırhının
eriyerek özel enzim keseciklerinin serbest kalacağını nereden duymuş? Bu keseciklerin yumurtanın
zarını deleceğini nasıl bilebiliyor? Yumurtanın bir zarı olduğunu nereden biliyor?
5) Yumurta kendisine ulaşacak spermlerin taşıdığı enzimleri kimden haber almış?
Bunların açığa çıkması için zırhın erimesi gerektiğini ona kim haber veriyor? Bunun
için gereken eritici sıvıyı salgılamayı nasıl başarıyor? Formülü nasıl hesaplıyor?
Elbette az bir kısmını anlattığımız insanın üreme sisteminin olağanüstü özellikleri
daha yüzlerce sayfa doldururdu. Ancak yukarıda açıkladığımız bir iki aşama dahi bizlere
erkek ve kadının tam olarak birbirlerine uygun yaratıldığını, her ikisinin de, her ikisini
de bilen bir varlık tarafından "dizayn edildiğini" açıkça göstermektedir. Evrim teorisinin yegane mekanizmaları
olan doğal seleksiyon ve mutasyon, bu anlattıklarımızı izah etmekten çok uzaktır. Bu anlatılanların
tesadüflerle meydana gelemeyeceği her şuurlu insan için çok açık bir gerçektir. Ortada somut bir dizayn etme
ve biçim verme, somut bir yaratılış vardır.
DEVE NASIL YARATILDI?
Kuran'ın Gaşiye Suresi'nin 17. ayeti, üzerinde dikkatle düşünülmesi ve ibret alınması gereken bir
hayvandan, "deve"den bahsetmektedir. Kuran'ın "bakmıyorlar mı o deveye nasıl yaratıldı" ifadesiyle
üzerinde düşünmeye davet ettiği bu hayvanı biraz inceleyelim.
Deveye baktığımızda, onu özel bir canlı yapan en önemli yönünün, en ağır şartlardan
bile etkilenmeyen vücut yapısı olduğunu görürüz. Bu öyle bir vücuttur ki, açlık ve susuzluğa günlerce
dayanır, günler boyu sırtında yüzlerce kilo ağırlıkla yol katedebilir. Devenin, bu özellikleri
hayvanın kurak ortamlara göre özel bir yaratılışla yaratıldığını ve insanın
hizmetine verildiğini göstermektedir. Şimdi bu özelliklere bakalım.
AÇLIK VE SUSUZLUĞA OLAĞANÜSTÜ DAYANMA
Deve, 50°C sıcaklıkta 8 gün aç susuz kalabilir. Bu süre içinde toplam ağırlığının
%22'sini kaybeder. İnsan, vücudunda bulunan suyun %12'sini kaybettiğinde ölürken, deve, vücudundaki suyun %40'ını
kaybettiği halde ölmez. Devenin susuzluğa dayanıklılığının diğer bir sebebi de,
gündüz vücut ısısını 41°C'ye kadar çıkartan bir mekanizmaya sahip olmasıdır. Bu sayede
gündüz aşırı çöl sıcağında su kaybını minumum seviyede tutabilmektedir. Soğuk
çöl gecelerinde ise vücut ısısını 30°C'ye kadar düşürebilmektedir.
MÜKEMMEL SU KULLANIM ÜNİTESİ
Develer, 10 dakikada ağırlıklarının üçte biri oranında su içerler. Bu miktar kimi zaman 130
litreyi bulabilmektedir. Bunun yanısıra deve, insana oranla 100 kat daha geniş alanı kaplayan bir burun
mukozasına sahiptir. Hayvan, çok büyük ve kıvrımlı burun mukozası sayesinde, nefes alırken havadaki
nemin %66'sını tutabilmektedir.
BESİNLERDEN VE SUDAN MAKSİMUM İSTİFADE
Hayvanların çoğu böbreklerinde biriken üre kana karıştığı anda zehirlenerek ölür. Oysa,
deve, vücudunda oluşan üreyi defalarca karaciğerden geçirerek, sudan ve besinlerden maksimum derecede istifade edebilmektedir.
Devenin kan ve hücre yapısı da, çöl şartlarında uzun süre susuz yaşayabilmesini sağlayabilecek
şekildedir. Hücre duvarları, hücrelerinin fazla su kaybetmesini engelleyecek yapıdadır. Kan yapısı
ise, devenin vücudunda su minimuma indiğinde bile kan akışında bir ağırlaşmaya olanak vermeyecek
biçimdedir. Ayrıca susuzluğa dayanıklılığı arttıran albümin enzimi, devenin kanında
diğer canlılara oranla çok daha fazla miktarda bulunmaktadır.
Devenin bir başka destekleyicisi de hörgücüdür. Hörgüçlerde vücut ağırlığının beşte
biri kadar yağ depo edilmiştir. Devede yağın tek bir noktada toplanması, vücudun –yağa
bağlı olarak– her yerinden yoğun oranda su atılmasını engeller. Bu da devenin suyu yine
minumum oranda kullanmasına sebep olur.
Bir hörgüçlü deve, normalde günde 30-50 kilo besin alabilirken, zor şartlarda günde sadece 2 kg kuru otla bir ay boyunca
yaşayabilmektedir. İlginç olan bir başka nokta, devenin neredeyse her türlü organik maddeyi sindirebilmesidir:
Hayvanın ağız ve dudak yapısı, ayakkabı köselesini delecek kadar sivri dikenleri bile rahatlıkla
yiyebileceği şekildedir. Dört yüzlü midesi ve sindirim sistemi ise önüne çıkan herşeyi öğütebilecek
kadar güçlüdür. Normalde yiyecek sınıfına girmeyen kauçuk gibi maddelerden bile istifade etmesini bilir. Kurak
ortamlarda bu özelliğin ne kadar değerli olduğu açıktır.
FIRTINALARA KARŞI ÖNLEM
Devenin gözleri iki kat kirpiklidir. Kirpikler, kapan gibi içiçe geçerek, çölde sık rastlanan şiddetli kum fırtınalarına
karşı gözü tam bir korumaya alırlar. Develer ayrıca burun deliklerini de içlerine kum girmesini engellemek
için kapatabilirler.
SICAK VE SOĞUĞA KARŞI ÖNLEM
Bütün vücudunu kaplayan sık tüyler, çölün yakıcı güneşinin hayvanın derisine ulaşmasına
engel olurlar. Bunlar aynı zamanda soğukta da hayvanın ısınmasını sağlarlar. Çöl develeri
70°C'lik sıcaklıktan etkilenmezken, çift hörgüçlü develer sıfırın altında 52 derecelik soğuklarda
yaşayabilmektedir. Bu tip develer, 4.000 metrelik yüksek yaylalarda bile hayatlarını sürdürebilmektedirler.
KIZGIN KUMLAR İÇİN ÖNLEM
Develerin bacaklarına oranla son derece büyük olan ayakları da özel olarak "dizayn" edilmiş, hayvan kuma
batmadan yürüyebilsin diye genişletilip yayılmıştır. Ayak tabanlarındaki özel kalın deri
ise kızgın çöl kumlarına karşı alınmış bir tedbirdir.
Tüm bu bilgiler ışığında düşünmek gerekir; deve, kendi vücudunu çöl ortamına göre kendisi
mi ayarlamıştır? Burun mukozasını kendisi oluşturup, tepesindeki hörgücü o mu meydana getirmiştir?
Ya da hortum ve fırtınalara karşı göz ve burun yapısını kendisi mi tasarlamıştır?
Kan ve hücre yapısını su harcamama esası üzerine kendisi mi düzenlemiştir?Vücudundaki tüylerin dokusunu
o mu seçmiştir? O mu kendisini "çöl gemisi"ne dönüştürmüştür?
Deve —herhangi bir başka canlı gibi— elbette bunları yapamaz, kendi kendini insanlara faydalı
hale getiremez. Bu denli kusursuz tasarımlar, hiçbir tesadüf ve tesadüfe bağlı "evrim süreci" ile de oluşamaz.
"Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı?" ayeti, gerçekten de bu olağanüstü hayvanın
varoluşunu en iyi biçimde açıklamaktadır. Deve de, başka her şey gibi yaratılmış,
çeşitli özelliklerle bezenmiş ve Yaratıcı'nın yaratmadaki üstünlüğünün bir işareti olarak
yeryüzüne yerleştirilmiştir.
Deve, bu tür üstün fiziksel özelliklerle yaratılırken, insana hizmetle görevlendirilmiştir. İnsan ise,
tüm varlık aleminin içindeki buna benzer yaratılış mucizelerini görmek ve tüm varlıkların yaratıcısı
olan Allah'ı bilip-tanımakla...
TARIM YAPAN KARINCALAR
Canlılar dünyasındaki en ilginç türlerden biri karıncalardır. Çünkü bu küçücük canlılar, sahip
oldukları "toplum düzeni" ile boylarından çok büyük işler başarırlar.
Karıncaların çok farklı türleri vardır. Ancak bunların en ilginçlerinden biri, "atta karıncaları"
olarak da bilinen yaprak kesici karıncalardır. Bunların belirgin özellikleri, koparttıkları yaprak
parçalarını başlarının üstünde yuvalarına taşıma alışkanlıklarıdır.
Karıncalar, sağlamca kenetlenmiş çenelerinde taşıdıkları, kendilerine oranla oldukça büyük
yaprak parçalarının altına gizlenirler. Bu nedenle işçi karıncaların gün boyunca çalıştıktan
sonra yuvaya dönüşleri çok ilginç bir görünüm ortaya çıkarır. Böyle bir sahneyle karşılaşan
kişi, ormanın zemini sanki canlanmış, yürüyormuş hissine kapılacaktır. Yaprak kesiciler
yağmur ormanlarında, yere dökülen yaprakların yaklaşık %15'ini yuvalarına taşıyabilirler.
Bu yaprak parçalarını taşımalarının sebebiyse, elbette güneşten korunmak değildir.
Karıncalar kestikleri bu yaprak parçalarını yiyecek olarak da değerlendirmezler. Peki bu kadar yaprağı
ne için kullanırlar?
Attaların bu yaprakları mantar üretiminde kullandıkları hayretle keşfedilmiştir. Mantar,
dişi işçi karıncaların yerin üzerinden toplayıp yuvaya getirdikleri yaprak parçacıklarında
gelişir. Karıncalar yaprakların kendisini yiyemezler çünkü, bitkilerde hücre zarının temel bölümünü
oluşturan selülozu sindirebilmek için gereken enzimlere sahip değillerdir. İşçi karıncalar bu yaprak
parçalarını çiğneyerek bir yığın haline getirirler ve yuvanın yeraltındaki odalarında
saklarlar. İşte bu odalarda da yaprakların üzerinde mantar yetiştirirler. Bu yolla, büyüyen mantarların
tomurcuklarından kendileri için gerekli proteini elde ederler.
Ancak attalar yuvadan ayrıldıklarında, oluşturdukları bahçe kötüleşecek ve zararlı mantarlara
yenilecektir. Peki bahçelerini yalnızca "ekim" öncesinde temizleyen attalar, zararlı mantarlardan nasıl korunabilmektedirler?
Bunun sırrı, yaprakları çiğnedikleri sırada kullandıkları tükürükte gizlidir. Tükürüğün
istenmeyen mantarların oluşumunu engelleyici bir antibiyotik içerdiği düşünülmektedir. Muhtemelen, doğru
mantarın gelişimini hızlandırıcı bir madde de içermektedir.
Şimdi şunu düşünmek gerekir: Bu karıncalar mantar yetiştirmeyi nasıl öğrenmiştir?
Bir gün karıncalardan biri tesadüfen ağzına bir yaprak alıp çiğnemiş, sonra yine tesadüfen lapa
haline gelen bu sıvıyı tam uygun bir yer olan kuru yaprak zeminin üzerine sermiş, arkasından yine
bir tesadüf sonucu diğer karıncalar buraya mantar parçaları getirip ekmiş, son olarak da burada yiyebilecekleri
bir besin yetişeceğini tahmin eden karıncalar bahçeyi temizleme, gereksiz maddeleri ayıklama ve ürünü
toplama işlemlerini yapmış olabilirler mi? Sonra da gidip tek tek bütün koloniye bu işlemi öğretmiş
olduklarını düşünmek ne derece akılcı olabilir? Üstelik neden yiyemedikleri halde o kadar yaprağı
yuvalarına taşıma zahmetine katlanmış olsunlar?
Diğer yandan bu karıncalar düzenli bir bakım olmaksızın mantar üretimini sağlamak için, yaprakları
çiğnerken kullandıkları tükürüğü nasıl oluşturuyor olabilirler? Bu tükürüğü bir şekilde
meydana getirdikleri düşünülse bile, tükürüğün içinde istenmeyen mantarların oluşumunu engelleyici bir
antibiyotik olmasını hangi bilgileriyle sağlayabilirler? Çünkü böyle bir işlemi gerçekleştirebilmek
için, ciddi bir kimya bilgisine sahip olmak gerekir. Bu kimya bilgisine sahip olsalar bile—ki bunun komikliği ortadadır—nasıl
olur da salgıladıkları tükürüğe sözkonusu kimyasal özelliği katabilirler?
Böylesine mucizevi bir olayı karıncaların nasıl gerçekleştirdiğini düşündüğünde,
insanın karşısına yukarıdakilere benzer daha yüzlerce karmaşık ve yorucu soru çıkacaktır.
Ve soruların hepsi de cevapsızdır.
Buna karşılık, eğer tek bir açıklayıcı cevap verilirse, bu soruların hepsi cevaplanmış
olur: Karıncalar, yaptıkları işi yapmalarını sağalayacak şekilde tasarlanmış
ve programlanmışlardır. Gözlemlenen olay, karıncaların çiftçiliği bilerek dünyaya geldiklerini,
daha doğrusu getirildiklerini kanıtlamaya yeterlidir. Böylesine karmaşık davranışlar, zaman
içinde aşamalarla gelişebilecek basit olaylar değildir. Gerçek bir kimya bilgisinin ve çok üstün bir aklın
sanatıdırlar. Dolayısıyla evrim savunucularının, zaman içinde yararlı davranışların
seçildiği ve bunun için gerekli organların, mutasyonlarla geliştiği iddiaları, tamamen mantıksız
hale gelmektedir. Tüm bu bilgileri var oldukları ilk günden itibaren karıncalara veren, onları tüm hayret verici
özellikleriyle yaratan, şüphesiz her şeyin Rabbi olan Allah'tan başkası değildir.
BİR ÖRNEK
Atta karıncalarının yukarıda anlattığımız özellikleri, aslında daha pek çok
canlıda gözlemleyebileceğimiz tablo çıkarmaktadır karşımıza. Elimizde düşünme yeteneğinden
yoksun bir canlı vardır, ama bu canlı insanın bile aklını zorlayan büyük bir iş başarmakta,
müthiş bir akıl gösterisi sunmaktadır.
Peki bu tablodan ne çıkar?
Cevap basit ve tektir: Madem bu hayvanın gerçekte yaptığı işi yapmasını sağlayacak
bir aklı yoktur, o halde yaptığı akıl gösterisi, açıkça bize bir başkasının aklını
tanıtmaktadır. Bu hayvanı var eden Yaratıcı, kendi varlığını ve yaratışındaki
üstünlüğü göstermek için, bu hayvana onun "harcı" olmayan işler yaptırmaktadır. Hayvan bu Yaratıcı'nın
ilhamıyla hareket etmektedir, dolayısıyla sergilediği akıl da aslında bu ilhamdır.
Bunu bir örnekle daha iyi açıklayabiliriz. Boş bir caddede yürürken küçük bir köpek gördüğünüzü varsayın.
Caddenin bir yerinde de bozuk parayla çalışan otomatik bir çikolata makinası olduğunu farz edin. Eğer
bu köpek, gözünüzün önünde, yerde duran metal bir parayı dişlerinin arasına alır, sonra makinanın
yanına gidip, bu parayı çok usta bir biçimde makinanın para deliğine atarsa, sonra da makinadan çıkan
çukulatayı bekler ve çıktığında da onu alıp yerse, ne düşünürsünüz?
Açıktır ki, köpeğin yaptığı iş, normalde bir köpeğin yapamayacağı bir
iştir. Çünkü belirli bir akıl, muhakeme hatta kültür gerektirir. Ama hayvan bunu rahatlıkla yapmıştır.
Böyle bir durum karşısında varacağınız yegane mantıklı sonuç, bu köpeğin yaptığı
bu iş için özel olarak eğitilmiş olduğu sonucu olacaktır. Bu köpek muhtemelen bir sirkte çalıştırılmaktadır
ve yaptığı bu hareket ona özel yöntemlerle öğretilmiştir.
İşte aslında tüm hayvanlar dünyasında buna benzer bir durumla karşı karşıyayızdır.
Karşımızda, bir akla ve muhakeme yeteneğine sahip olmadıkları halde, çok üstün akıl gösterileri
sergileyen yaratıklar vardır. Karınca bunların en çarpıcılarından biridir. Ve o da, diğer
hayvanlar gibi, gerçekte kendisini eğiten iradenin verdiği programa (ilhama) göre hareket eder. O iradenin, yani
Allah'ın aklını ve gücünü yansıtır. Nitekim bir ayette Allah'ın tüm canlılar üzerindeki
hakimiyeti şöyle bildirilir:
Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde
olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş
ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır. (En'am, 59)
ÖRÜMCEKTEKİ MUCİZE
İnsan ve içinde yaşadığı evren, en ince noktasına kadar tek bir Yaratıcı tarafından
yaratılmıştır ve O'nun varlığını göstermek, O'nu yüceltmek için vardırlar. Küçücük
bir hayvan olan örümcekte bile Allah'ın yaratışındaki mükemmelliği görmek mümkündür..
Yeryüzünde yüzlerce cins örümcek yaşar. Bu küçük hayvanlar kimi zaman yuvasının statik hesaplarını
yapabilen bir inşaat mühendisi, kimi zaman üstün tasarımlar yapabilen bir mimar, kimi zaman olağanüstü güçlü
ve esnek ipler, öldürücü zehirler, eritici asitler üreten bir kimyager, kimi zaman da son derece kurnaz taktiklerle avlanan
bir avcı olarak karşımıza çıkarlar.
Sanıldığının aksine bütün örümcekler ağ kurarak avlanmazlar. Birçok örümcek, kendilerine
Allah tarafından verilmiş özel kabiliyetler sayesinde, şaşırtıcı taktikler kullanarak avlanır.
KAPI TUZAKLI ÖRÜMCEK
Bu örümcek çeşidi öldürü çöl sıcağında, kumun içine açtığı yuvasında yaşar.
Bu alelade bir yuva değildir. Öncelikle yuvanın içi örümceğin ürettiği özel bir salgıyla kaplanmış
ve çöl sıcağına karşı mükemmel bir izolasyon yapılmıştır. Yuvanın girişi
ise yine örümceğin yaptığı disk şeklinde bir kapakla örtülüdür. Bu kapak bir tarafından girişe
menteşelenmiştir. Kapağın üzeri ise çalı çırpı ile kamufle edilmiştir. Yuvaya herhangi
bir böcek yaklaştığında örümcek titreşimleri fark eder ve kapağı açarak böceğin üzerine
saldırır. Yürüdüğü zeminin altından, bir kapağın içinden fırlayan örümceğe karşı
böceğin hiçbir şansı kalmaz.
AĞ ATAN ÖRÜMCEK
Dinops adlı örümcek sabit bir ağ kurup avını beklemek yerine, küçük ve son derece üstün özelliklere
sahip bir ağ örer ve bu ağı avının üzerine atar. Ardından avını bu ağ ile iyice
sarar. Yakalanan böceğin yapabileceği hiçbir şeyi yoktur. Ağ o kadar mükemmel bir tuzaktır ki böcek
çırpındıkça ağa daha çok dolanır. Örümcek besinini muhafaza edebilmek için avının üzerini
yeni ipliklerle kapatarak onu bir anlamda "paketler".
KEMENT ATAN ÖRÜMCEK
Bolas adıyla bilinen örümcek, kendisini bir iple dala bağlayarak aşağı sarkar. Daha sonra dişi
güvelerin erkek güveleri çağırmak için salgıladıkları özel bir koku salgılar. Bu sahte çağrıya
kanan erkek güve örümceğe doğru uçar. Örümcek daha önceden hazırladığı ve ucunda yapışkan
bir top bulunan ipini sallamaya başlar. Bu ip örümceğin kementidir. Güve yaklaştığında hızla
bu kementi atar ve güveyi yakalar.
SIÇRAYAN ÖRÜMCEK
Sıçrayan örümcekler vücutlarında ürettikleri uzun bir ipin ucunu, bir bitki yaprağı veya dala sıkıca
tuttururlar. Sıçrayan örümcek, havadan herhangi bir böcek geçtiğinde, son derece özel olarak yaratılmış
bacakları sayesinde muhteşem bir atlayış yapar ve avını havada yakalar. Daha önceden bağlamış
olduğu ip, örümceğin yere düşmesini engeller ve havada asılı kalmasını sağlar. Daha
sonra örümcek tekrar bu ipe tutunarak yukarı çıkar. Hayvan, başarılı bir atlayış yapabilmek
için en uygun açıyı hesaplamak, avının hızını ve uçuş yönünü hesaplamak, rüzgar kuvvetini
hesaba katmak zorundadır.
ÖRÜMCEĞİN AĞI
Örümcekler ağ kurmak için kendi vücutlarında ürettikleri ipeksi iplikleri kullanırlar. Bu mükemmel iplikler
birbirinden çok farklı amaçlara hizmet eder. Aynı kalınlıktaki çelik bir telden beş kat daha sağlam,
son derece hafif ve son derece esnek olan bu iplikleri biraz daha yakından inceleyelim.
Örümcekler farklı amaçlar için farklı iplikler kullanırlar. Örneğin bir bahçe örümceği ağını
kurarken dört-beş farklı özellikteki ipliği birlikte kullanır. Hayvanın avını yakalamak
için kullandığı yapışkan iplik ile ağın üzerine kurup hareket ettiği iplik aynı
yapıya sahip değildir. Şimdi aynı örümceğin vücudundan salgılanan değişik türdeki
ipliklere bir göz atalım.
1. Örümceğin bir asansör gibi inip çıktığı ve köprü gibi kullandığı tutunma iplikleri.
2. Örümcek ağının iskeletini oluşturan temel ağ iplikleri.
3. Avın yakalanmasını sağlayan yapışkan iplikler.
4. Ağdaki iplikleri birbirine bağlayan birleştirme iplikleri.
5. Yakalanan avı sarıp sarmalamaya yarayan sarma iplikleri.
6. Örümceğin evini oluşturan koza iplikleri.
7. Yavru örümcekleri dış tehlikelere karşı koruyan ipek iplikleri.
Bu saydığımız ipliklerin herbiri esneklik ve sağlamlık bakımından farklı özelliklere
sahip oldukları gibi, kalınlık ve yapışkanlık bakımından da farklılık gösterirler.
Peki küçük bir örümcek tüm bunları nasıl üretebilmektedir?
Örümceklerin kuyruklarında ipek kesesi denilen altı çift bölüm vardır. Keselerin herbirinde farklı
salgılar üretilir. Bu keselerin salgıları değişik kombinasyonlarda birleşerek, farklı türdeki
ipek iplikleri meydana getirirler. Keseler arasında büyük bir uyum vardır. Son derece gelişmiş pompa,
vana ve basınç sistemleri kullanılır. Üretilen ham ipek, musluk gibi çalışan memeciklerden lif şeklinde
dışarı akıtılır. Örümcek bu memeciklerin püskürtme basıncını değiştirebilir.
Böylece üretilen ipliğin çapı, direnci ve elastikiyeti ayarlanır.
Şimdi, eğer bu anlatılanlar size çok olağan doğa olayları gibi geliyorsa, biraz duralım
ve düşünelim.
Ufak bir örümceği gözünüzün önüne getirin, boyutları yaklaşık bir tırnağınız kadar
bir örümceği... Bu ufak hayvanın vücudunda, kuyruk kısmında bulunan ve "ipek kesesi" denilen minik bölümü
düşünün. Kendi içinde altı kısma ayrılmış bu bölümün küçüklüğünü tahmin edebilirsiniz.
İşte böyle minicik bir yerde, örümceğin kimyasal yapılarını ve nasıl üretildiklerini dahi
bilmediği öyle salgılar salgılanmaktadır ki, hayvan bunları çok farklı amaçları için kullanabilmektedir.
Bu aşamada şu soruları cevaplamamız gerekir:
• Bir örümcek bu benzersiz kimyasal yapıyı nasıl
tasarlamaktadır?
• Tasarladığını farzetsek bile,
bunların üretimi için gerekli olan hammaddelerin kaynağını nasıl tesbit etmektedir?
• İhtiyacı olan altı farklı temel maddenin
üretimini nasıl gerçekleştirmektedir?
• Bu maddelerin karışım oranlarını
hangi ölçüm aletlerini kullanarak tesbit etmektedir?
• Karışımı yapacağı
eş zamanlı, basınç kontrollü kesecikleri kendisi mi dizayn etmiştir?
• Bu dizaynı yaptıktan sonra laboratuvara benzer bir yapıyı kendi vücudunda kendi isteğiyle
mi inşa etmiştir?
BÜYÜDEN KURTULABİLMEK
Tesadüflerin karmaşa ve düzensizlikten başka birşey oluşturamadığını gözleriyle
gördükleri halde, evrendeki ve canlılıktaki düzenin tesadüfen ortaya çıktığını savunan
bilimadamları vardır. Bu gerçekten de çok ilginç ve bir o kadar da çelişkili bir tutumdur.
Örneğin bir biyolog, bir protein molekülünün yapısının çok karmaşık olduğunu gözleriyle
görür. Bu karmaşıklığın içinde inanılmaz bir düzen olduğunu ve bu düzenin tesadüflerle
kendi kendine oluşma ihtimalinin olmadığını gayet iyi bilir. Ama buna rağmen, canlılığın
yapıtaşı olan proteinin, milyarlarca yıl önce ilkel dünya şartlarında rastlantılar sonucunda
oluştuğunu iddia eder. Bu akılalmaz bir iddiadır. Bununla da kalmaz, bir değil, milyonlarca proteinin
tesadüflerle oluşup, sonra inanılmaz bir plan ve düzen içinde biraraya gelerek ilk canlı hücreyi oluşturduklarını
da çekinmeden bu iddiasına ekler. Hatta bu iddiasını gözü kapalı bir inatçılıkla da savunur.
Bahsettiğimiz "evrimci" bir bilimadamıdır.
Oysa aynı bilimadamı, boş bir arazide yürürken üstüste dizilmiş üç tuğla görse, bunların
tesadüfen meydana gelip sonra yine tesdüfen üstüste dizildiklerine hiçbir ihtimal vermez. Hatta böyle bir inanca sahip bir
kimsenin aklından zoru olduğunu düşünür. Peki, sıradan olayları normal değerlendirebilen bu
insanlar, nasıl olup da konu kendilerinin ve etrafındakilerin varlığını araştırmaya
gelince bu derece akılsızca hatta delice bir tutum sergileyebilmektedirlerdir?
Bu davranışın "bilimsellik" adına olduğunu söylemek mümkün değildir! Çünkü bilim, ihtimalleri
eşit olan bir olayda bile her iki ihtimal üzerinde düşünmeyi, her ikisinden de şüphe etmeyi gerektirir. Oysa
değil canlı bir hücrenin, onun milyonlarca proteininden tek bir tanesinin bile doğal şartlarda rastlantılarla
oluşmasına imkan ve ihtimal yoktur. İlerleyen bölümlerimizde de örneklerini vereceğimiz gibi, olasılık
hesapları bu gerçeği defalarca ortaya koymuştur.
Bu durumda geriye tek bir ihtimal kalmaktadır. Canlılık tesadüfen oluşmamışsa bilinçli bir
biçimde varedilmiştir. Diğer bir deyimle "yaratılmış"tır. Yani, tüm canlı varlıklar,
üstün, güçlü ve ilim sahibi bir yaratıcının dilemesiyle varolmuşlardır. Buraya kadar anlaşılacağı
gibi, bu gerçek yalnızca bir inanç biçimi değil, akıl, mantık ve bilimin vardığı ortak
bir sonuçtur.
Bu durumda yazının başından beri sözettiğimiz "evrimci" bilimadamının bu iddiasından
bütünüyle vazgeçmesi, açık ve ispatlanmış gerçeğe teslim olması gereklidir. Fakat o böyle yapmadığı
gibi gerçeklerle yüzleştiği her durumda, öfkesi, inadı ve ön yargıları bir kat daha artar.
Onun bu tutumu tek bir kelimeyle açıklanabilir: "inanç". Zira, gerçeklerle gözgöze geldiği halde, bunlara gözünü
kapayıp, hayalinde kurduğu bir senayoya ömrü boyu bağlanmanın başka bir tarifi olamaz.
Fakat bu inanç, akıl, mantık ve bilimle köklü bir biçimde çatıştığı için ancak "batıl
inançlar" kategorisinde incelenebilir.
Türkiye'nin önde gelen evrimci biyologlarından birisinin yazdığı bazı satırlar, bu körü körüne
inancın doğurduğu yargı ve muhakeme bozukluğunun etkisini görmemiz için çok ideal bir örnek oluşturur.
Sözkonusu bilimadamı, canlı organizmalarda bulunması zorunlu olan proteinlerden biri olan Sitokrom-C'nin tesadüfen
oluşabilmesi konusunda şunları söylemektedir:
"Bir Sitokrom-C'nin dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denilecek kadar azdır. Yani
canlılık eğer belirli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu evrende bir defa oluşacak kadar az olasılığa
sahiptir, denebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır.
Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O halde birinci varsayımı irdelemek gerekiyor."1
Görüldüğü gibi, "sıfır denecek kadar az" olan bir olasılığı kabul etmek, sözkonusu bilimadamına
yaratılışı kabul etmekten daha "bilimsel" gelmektedir. Oysa bilimin kurallarına göre, ortada iki
alternatif açıklama varsa ve bunların biri pratikte"sıfır" anlamına geliyorsa, o halde diğer
ihtimali kabul etmelidir. Oysa sözkonusu dogmatik yaklaşım, yukarıda alıntı yaptığımız
evrimci yazarı ve aynı yaklaşıma sahip pekçok bilimadamını ne yazık ki akla ve sağduyuya
tamamen aykırı bir kabule götürmektedir.
Bilim dünyasındaki önde gelen isimlerin önemli bir bölümünün ateist ya da "agnostik" (Allah'ın varlığından
kuşku duyan) olmalarının nedeni işte bu bahsettiğimiz tek taraflı dogmatik bakış açısıdır.
Bu büyünün etkisinden kendilerini kurtaran ve açık bir muhakeme ile düşünenler ise, Allah'ın açık varlığını
kabul etmekte hiç tereddüt etmezler. Bunlardan biri olan ve son yıllarda giderek yayılan "intelligent design" (bilinçli
dizayn) teorisinin en önde gelen isimlerinden Amerikalı mikrobiyolog Dr. Michael J. Behe, canlılardaki "dizaynın",
yani yaratılışın varlığını kabul etmekte direnen bilimadamlarını şöyle
anlatır:
"Son kırk yıl içinde, modern biyokimya hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı.
Bunun için harcanan emek ise gerçekten çok büyüktü. Onbinlerce insan, bu sırları bulmak için yaşamlarını
laboratuvarlardaki uzun çalışmalara adadılar... Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm
bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu: "Dizayn!" Bu sonuç o denli
belirgindi ki, bilimin tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Bu zafer, onbinlerce insanın
"Evreka" çığlıklarıyla bu büyük buluşu kutlamalarına yol açmalıydı... Ama hiçbir kutlama
yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi. Aksine, hücrede keşfedilen kompleks yapı karşısında,
utangaç bir sessizlik hakim oldu. Konu halka açık bir ortamda gündeme getirildiğinde, çoğu bilimadamı
bundan rahatsız oluyorlar. Kişisel diyaloglarda ise biraz daha rahatlar; çoğu keşfettikleri açık
gerçeği kabul ediyor, ama sonra yere bakıp başlarını sallıyorlar ve hiçbir şey olmamış
gibi davranmaya devam ediyorlar.
Peki neden? Neden bilim dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Neden ortaya çıkan
açık dizayn entellektüel eldivenlerle kenarından tutuluyor? Çünkü, bilinçli bir dizaynı kabul etmek, ister
istemez Allah'ın varlığını kabul ettirmeyi çağrıştırıyor onlara."2
İşte dergilerde, televizyonlarda gördüğünüz, belki kitaplarını okuduğunuz ateist evrimci
bilimadamlarının durumu budur. Bu insanların yaptıkları tüm bilimsel araştırmalar, kendilerine
bir Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Ancak onlar aldıkları materyalist
eğitim ve paylaştıkları bilimsellik psikolojisi ile o denli körleşmiş ve duyarsızlaşmışlardır
ki, her şeye rağmen inkarlarını sürdürürler.
Allah'ın açık delillerini sürekli görmezden gelen bu kişiler tümüyle duyarsızlaşırlar. Dahası,
bu duyarsızlıklarından kaynaklanan cahilce bir kendine güven duygusuna kapılırlar. Hatta, "eğer
bir Meryem Ana heykelinin sizlere el salladığını görseniz dahi, bir mucize ile karşı karşıya
olduğunuzu sanmayın... çok küçük bir olasılıktır, ama belki de heykelin sağ kolundaki atomların
hepsi, tesadüfen, bir anda aynı yönde hareket etme eğilimi içine girmiş olabilirler" diyen ünlü evrimci Richard
Dawkins gibi, saçmalamanın bir erdem olduğunu sanmaya başlarlar.3
Kuran, insanlık tarihi boyunca inkarcıların sahip oldukları bu ortak psikolojiyi çok güzel tarif etmektedir:
Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de, mutlaka: "Gözlerimiz
döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. (Hicr Suresi, 14-15)
Kuran'ın bu ayetinden de anlaşılacağı gibi evrimcilerin sahip olduğu bu zihniyet öyle kendilerine
özgü, orjinal bir tutum değildir. Bunlar kendilerinden önce inkar eden atalarının taşıdıkları
aynı kafayı, aynı zihniyeti, aynı yaklaşımı ve aynı psikolojiyi bire bir taşımaktadırlar.
Bu bilimadamlarını gören sıradan insanlar ise, Allah'ın varlığının gerçekten de
kuşkulu bir konu olduğunu, bilimin aksini gösterdiğini, evrim teorisini desteklediğini düşünmektedirler.
Bu kişilerin kitaplarını okuyarak, onların gözlerini kör eden bilimsellik büyüsünü paylaşmakta, aynı
duyarsız psikolojiye girmektedirler.
Oysa insan kendisini bu büyüden kurtarır ve açık, ön yargısız, taassupsuz bir biçimde düşünürse,
apaçık olan gerçeği görür. Modern bilimin de her yönden gözler önüne serdiği bu kaçınılmaz gerçek,
canlıların tesadüfen değil, bilinçli bir yaratılış sonucunda ortaya çıktıklarıdır.
İnsanoğlu sadece kendisinin nasıl varolduğunu, bir damla sudan nasıl oluştuğunu düşünse
ya da herhangi bir canlının mükemmel özelliklerini incelese bile, bu yaratılış gerçeğini kolaylıkla
görebilir.
Bu kitabın ilerleyen bölümlerinde modern bilimin evrimci inanışı çökerten bulgularını inceleyecek
ve Allah'ın varlığının açık delillerini gözler önüne sereceğiz. Okuyucudan beklenen, insanların
muhakemesini kapatan, akıllarını kör eden o büyüden silkinip burada anlatılanları samimi olarak düşünmesidir.
|
Cennet ve Cehennem şimdi vardır
Cehennemin
bulunduğu yer
Bir tek Cehennem mi var yoksa birkaç tane mi? Şimdi bunlar mevcut mu?
CEVAP
Cehennem yedi tabakadır, kâfirler durumuna göre tabakaların birinde azap görecektir.
Feraid-ül fevaid kitabında buyuruluyor ki:
Cehennem yedi tabakadır. Birbirinin altındadırlar.
Her tabakanın ateşi, üstündekinden daha şiddetlidir. Günahı affedilmemiş olan müminler; birinci tabakada
günahları miktarı yanıp, sonra Cehennemden çıkarılarak Cennete götürüleceklerdir.
Diğer altı tabakada çeşitli kâfirler sonsuz yanacaklardır. Azabı en şiddetli olan yedinci
tabakasında münafıklar yanacaktır. Bunlar, dilleri ile İslamiyet’i övüp, kalbleri ile inanmayan,
ikiyüzlü kâfirlerdir. Kâfirlerin bedenleri yanıp kül olunca, tekrar yaratılarak tekrar yanacaklar, sonsuz olarak
böyle azap göreceklerdir.
Cennet ve Cehennem şimdi mevcuttur. Bazı âlimlere göre, Cehennemin nerede olduğu kesin bilinmemektedir.
Bazılarına göre, yedi kat yerin altındadır. Arz küresi, güneş ve bütün yıldızlar birinci
sema [gök] içinde olduklarına göre, yeryüzünün neresinde olursak olalım, yedi kat yerin altında sema vardır.
Cehennemin yedi kat semadan birisinde bulunduğu anlaşılmaktadır.
Soğuk
Cehennem de vardır
Ateşten yaratılan şeytan, Cehennemde azap görebilir mi?
CEVAP
Hâşâ Allah’ı, şeytana azap vermekten aciz midir? Kitaplarda bildiriliyor
ki:
Cehennemin bir bölümüne Zemherir denir. Yani soğuk Cehennemdir. Soğukluğu
pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. İmansızlara bir soğuk, bir sıcak, sonra soğuk, sonra
sıcak Cehenneme atılarak şiddetli azap yapılacaktır. (Feraid-ül fevaid)
Cehennemde soğuk Zemherir azaplarının bulunduğu, İmam-ı Gazali
hazretlerinin Kimya-i Saadet ve başka kitaplarında da bildirilmektedir. İlk insan topraktan yaratıldı.
Diğer insanların bedenleri toprak maddelerinden meydana geldi. Fakat insan, et ve kemiktir, toprak değildir.
Cin de böyledir. Ateş ve havadan meydana gelmişse de, ateş ve hava değildir. Şeytan da ateş
ve havadan yaratılmışsa da ateş ve hava değildir. (Akâm-il-Mercân)
Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur. Aciz değildir. Şeytana soğuk Cehennemde de, sıcak Cehennemde
de azap eder. Demir testere demiri kestiği gibi, ateş de ateşi yakar. Allahü teâlâ için hiçbir güçlük yoktur.
Cehennem ateşi o kadar şiddetlidir ki, dünyaya bir kıvılcım gelse, her şeyi yakıp kül eder.
(Tergib)
Bugün fen ilmine vakıf olanlar, cisimlerin elementlerden meydana geldiğini bilir. Mesela, yanıcı
hidrojen gazı ile yakıcı oksijen gazının terkibiyle su meydana gelmektedir. Su ise, kendini meydana
getiren oksijen ve hidrojene hiç benzememektedir. İnsan topraktan, cin ve şeytan da ateş ve havadan yaratıldığı
halde, yaratılış maddelerine benzemez.
Kısacası Allahü teâlâ, zalimlerin cezasını vermekten aciz değildir. Soğukla cezalandırdığı
gibi, ateşle veya başka bir şeyle de cezalandırır. Cehennemde azap sadece ateşle değildir.
Çeşitli azap şekilleri vardır.
Cehennem yedi tabakadır
Kâfirlerin bir kısmı diğer kısma göre daha kötü, daha azgın. Bunların ikisi de ebedi
yanacağına göre aynı azabı mı tadacaklar?
CEVAP
Asla öyle değil, ikisi bir olur mu? Cehennem yedi tabakadır. Birbirinin altındadır. Her tabakanın
ateşi, azabı üstündekinden daha şiddetlidir. Azabı en şiddetli olan yedinci tabakasında münafıklar
yanacaktır. Bunlar, dilleri ile İslamiyet’i methedip, övüp, kalbleri ile inanmayan, iki yüzlü kâfirlerdir.
Kâfirlerin bedenleri yanıp kül olunca, tekrar yaratılarak, tekrar yanacaklar, Sonsuz olarak böyle azap göreceklerdir.
Müslümanların günahları sevaplarından çok gelenleri, Cehennemin birinci tabakasında, Hıristiyanlar
ikinci, Yahudiler üçüncü, Sabiin dördüncü, Mecusiler beşinci, müşrikler altıncı,
münafıklar, müslüman görünen zındıklar, mürtedler ise, yedinci tabakada azap görürler. Kur'an-ı kerimde
mealen buyuruluyor ki:
(Münafıklar Cehennemin en alt katındadır.) [Nisa145]
Tabakalar böyle olmakla beraber, her tabakadakiler de, farklı azaba maruz kalacaklardır.
Cennet-Cehennem şimdi vardır
Bugün Cennet ve Cehennem var mıdır?
CEVAP
Her müslüman bilir ki, ilk insan ve bütün insanların babası olan Hz. Âdem, yıllarca Cennette yaşadı.
Yasak ağaçtan yiyince, dünyaya indirildi. Bu hususta Kur'an-ı kerimde birçok âyet-i kerime vardır. Mesela Bekara
suresinin 35 ve 36, Araf suresinin 17. âyet-i kerimesinden 27. âyet-i kerimesine kadar. Taha suresinin 117-119. âyet-i kerimeleri
bu hususlardan bahsetmektedir. Kur'an-ı kerimde ayrıca müminler için Cennetin, kâfirler için de Cehennemin hazır
vaziyette beklediği bildiriliyor:
(Takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği
gökler ve yer kadar olan Cennete koşun.) [Al-i İmran 133]
(Kâfirler için hazırlanmış olan Cehennem ateşinden
sakının!) [Al-i İmran
131]
Peygamber efendimiz de, Miraca gidince, Cennet ve Cehennemi de gezdi. Gördüğü şeyleri anlattı. Bunlardan
birkaçı şöyle:
(Cennete girdim. İnciden kubbeler gördüm.) [Müslim]
(Miraca çıktığım zaman Cennetin kapısı
üzerinde "Sadakanın sevabı on, ödünç vereninki ise on sekiz mislidir" yazılı olduğunu gördüm.) [İbni Mace]
(Miracda Cehenneme baktım. Kokmuş
leşler yiyenler gördüm. Bunların kim olduğunu sordum. Cebrail aleyhisselam, "Bunlar, gıybet etmek suretiyle
insanların etlerini yiyenlerdir" dedi.) [İ. Ahmed]
Cennetin
büyüklüğü
Kafadan buluşlar yapmakla ün salan bir yazar, Cennetin bildiğimiz gezegenlerden birinde olacağını
söylüyor. Böyle bir şey mümkün müdür?
CEVAP
Bugün bildiğimiz bütün yıldızlar ve gezegenler birinci kat semadadır. Semalar ise yedi kattır.
Diğer katların ise bilinen bu semadan çok büyük olduğu bildirilmiştir. Cennet hakkında Kur'an-ı
kerimde ve hadis-i şeriflerde bilgi vardır. Cennetin genişliğinin yer ile göğün genişliği
kadar olduğu Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir. (Hadid 21)
Bu durumda Cennetin gezegenlerde olması mümkün değildir. Cennet daha yukarı semalardadır. (Deylemi)
Cehennem
sonsuz değil mi?
Kâfir dostu biri, "Cehennem sonsuz değil, çok manasına sonsuz denmiş" diyerek kâfirlerin de Cennete gireceğini yazıyor. Cennet-Cehennem sonsuz değil midir?
CEVAP
Cehennemin ve Cennetin sonsuz olduğuna dair birçok âyet-i kerime vardır.
Mesela Bekara 25, A.İmran 116,
Maide 85, Enam 128, Tevbe 68, Hud 107.
Âyet-i kerimede Cehennem için de, Cennet için de (Hüm fiha halidun = Onlar orada
ebedi kalırlar) buyuruluyor. (Bekara
81, 82)
Eğer halidun kelimesi tevil edilirse, Cennetin de sonsuz olmadığı ortaya çıkar.
Halidun kelimesini Cehennem için tevil edip de Cennet için niçin tevil etmiyor? Sizin de bildirdiğiniz
gibi, Yahudi ve Hıristiyanları Cennete koymaya çalıştığı gibi, şimdi de bütün kâfirleri
Cennete koymaya çalışıyor. Şeytanın yoldaşları ne yapsa faydasızdır. |
İSLAM
EKONOMİSİNİN İNŞASINA DOĞRU
Müslümanlar Mekke
döneminde kendilerine ait bir iktisat siyaseti uygulama gücüne sahip değildiler. Bu imkânı Hicret'ten sonra Medine'de
elde ettiler. Hz. Peygamber, Medine'de bir yandan Müslümanların siyasi hukukunu belirlemeye yönelik adımlar atarken,
bir yandan da Medine Pazarı'nın temelini atıyordu. Ayrı bir Pazar kurulmasının başlıca
iki amacı vardı:
1) İslamî ilkelerin
uygulanacağı bir iktisadi düzen kurulması;
2) Bu sayede Müslümanların
iktisadi güç elde etmeleri ve inanmayanların sultasından kurtulmaları.
Medine Pazarı'nda
iki temel ilke vazedildi:
1) Pazar yerinde
kimse belirli bir yeri sahiplenmeyecektir;
2) Vergi alınmayacaktır.
Bu ilkeleri bugün
şu şekilde yorumlamanın mümkün olduğu söylenebilir:
1) Siyasi otorite
iktisadi hayat içinde rant oluşumunu engelleyici biçimde davranacaktır;
2) Piyasa düzenlemeleri
üretici ve satıcılar için cazip olacak biçimde yapılacak; böylece hem iktisadi hayata dinamizm gelecek, hem
de müşteri konumundaki halk daha elverişli şartlarda mal temin edebilecektir.
Müslüman bir toplumun
iktisat düzenini, müdahaleden mümkün olduğunca uzak bir serbest rekabet düzeni olarak tanımlayabiliriz. Hz. Peygamberin
narh konulması teklifini "Fiyatları belirleyen Allah'tır" diyerek geri çevirmesini, hiçbir beşeri organizmanın
-zorlayıcı bir durum söz konusu olmadıkça- fiyat tesbiti hakkına sahip olmadığı tarzında
yorumlayabiliriz: Mesela, hem bir alim hem de bir muhtesib olan İbn Teymiye, nonnal (yani spekülasyondan uzak) piyasalarda
resmî fiyat tesbitinin doğru olmadığını söylemektedir. "Normal bir piyasada tüccar ve zanaatkârlar
müşteriden maliyet fiyatlarını ve ilaveten risklerinin karşılığı olan bir fazla değeri
talep ederler. Daha spekülatif bir piyasa durumunda ise, piyasaya iştirak edenlerin öznel değerlendirmeleri önemli
bir rol oynar. Merkezî otoritelerin (kıtlık ve benzeri durumlarda) zaman zaman vuku bulan müdahalesi ahalinin temel
ihtiyaçlarının giderilmesi için faydalı olabilir. Ancak, loncalar veya resmî otoriteler tarafından genel
fiyat tesbiti, hem verimsiz, hem de etkisiz olması hasebiyle, doğru değildir."(1)
Canlı bir ticaret
merkezi olan Mekke ortamında filizlenen İslam kendinden önceki iktisadi faaliyetleri çoğunlukla yasaklamamış
ıslah etmiştir. İnsanlar umumiyetle ihtiyaç duyduklarından daha fazla maddi varlığa sahip olmak
isterler. İmam-ı Gazali'ye göre bunun birinci sebebi gelecek korkusudur. "Korkan insan, kötümser olur. Dolayısıyla,
mevcut ihtiyaçlarını karşıladığı anda bile, uzun hesaplar (tul-i emel) yapar. Hatırına,
ihtiyacına yeten malın telef olabileceği ve başkasına muhtaç duruma düşebileceği gelir.
Bir kere bu hatırına gelince de gönlüne korku dolar ve korkunun verdiği rahatsızlığı, herhangi
bir afet halinde başvurabileceği başka bir malının da olduğunu bilmekten ileri gelen bir güvenlik
duygusundan başka şey dindiremez olur. Artık o, geleceği için beslediği korkudan ve hayata olan sevgisinden
dolayı, habire uzun bir ömrü, hücum eden ihtiyaçları, malların afetlere maruz kalma ihtimalini hesap edip durur.
Netice olarak da
bu hal, onu korkusunun tek çaresi olarak gördüğü, ihtiyaçtan fazla mal toplamaya iter.
Servet peşinde
koşmanın ikinci ve daha kuvvetli saiki, insanoğlunun rububiyet eğilimidir. Gazali'ye göre, mayasındaki
rabbani özellik icabı insan ruhu rububiyeti sever. Rububiyetin anlamı, kemalde eşsiz ve varlıkta tek ve
rakipsiz olmaktır. İnsan, kamil olmayı, ötesi olmayan bir amaç olarak, kendi içinde bir amaç olarak arzular.
Ancak, varlıkta
tekleşerek kemale erme imkanı olmayınca, bu sefer diğer bütün varlıklara hükmetme yoluyla kemale
erme ihtiyacını tatmin etmek ister. Mal vasıtasıyla insan, köleleri mülkiyetine geçirmeye, hür insanları
da köleleştirmeye; gönüllerini kendine bağlayamasa bile, bedenlerinde ve şahsiyetlerinde tasarrufta bulunabilmek
için, gerekirse zor ve galebe yoluyla onlara başeğdirmeye çalışır. Başta İbni Haldun olmak
üzere Müslüman düşünürler, bir yandan servet elde etme arayışının, şükür kapısı açık
tutulmak şartıyla, meşru olduğunu belirtirken; diğer yandan, meşru servet biriktirmenin zorluğuna
işaret etmektedirler.(2)
İslam düşünce
sistemine göre Allah Teala tabiatı bütün varlıklara yetip artacak şekilde bol nimetlerle donatmıştır. (İbrahim-32/34, Hicr-19) Fakat insanoğlunun
bu fırsatları zulmü ve nankörlüğü sebebiyle kendi kendine zayi etmesi sebebiyle dünyasını cehenneme
çevirdiği anlatılır. (Rum–41, Yunus -23)
Ebussuud ve Kurtubi’ye
göre; İktisadi zulüm tabiatta saklı nimetleri elde etmek için çalışmamak ve başkalarını
mahrum etmektir. Nankörlük ise elde edilen nimetlerin hak sahiplerine yerli yerince dağıtmamaktır. Kapitalist
sistemde ekonomideki bozuklukların ve iktisadi mücadelenin nimetlerin kıtlığı esasına bağlanmasının
aksine İslamî düşüncede vefret (bolluk)esası vardır. Bozukluk nimetlerin azlığından değildir.
Ancak nedrete (kıtlığa) sebep olan insan gücünün sınırlı olması, insanın üretimde
nazlı tavrı, tüketim düzensizliği, servet dağılımında ki haksızlık gibi etkenlerdir.(3)
İnsanları
açlıkla korkutup kötü işlere sevkeden Şeytan olduğuna göre, Kaynakların kıtlığı
esasına dayanan kapitalist anlayışta şeytani bir yaklaşımın olduğunu söyleyebiliriz.
İslam ekonomisinin en dinamik genel kaidesi şudur. "İbadetlerde aslolan nassın tayinidir. Muamelatta aslolan
ise serbestliktir. Yani şeriatte bir beyan olmadan ibadet olmazken yine bir beyan olmadan da muamelatda yasak olmaz."
Böylece insanlara bu sahada her çağda
hür ve geniş bir hareket ve uyumluluk imkanı sağlanmış, darlık ve sıkıntı
bertaraf edilmiş olur. Mesela alışveriş, akit ve sözleşmelerde aslolan mübah olmasıdır.
Hadis-i Şerifte: “Müslümanlar haramı helal helali haram kılan bir şart olmadıkça mukavelelerinde
öne sürülen şartlarla bağımlıdırlar.” buyruluyor. Bu yüzden insanlar öteden beri maslahatı
celb ve madarratı def’ sadedinde akit ve şartlara gereksinim duymuşlardır. Bu da asırlara göre
değişik şekiller almıştır. İnsanlar önceleri sınırlı ortaklarla şirketler
kurarlarken, mevduatların çok fazlalaşması sebebiyle zorunlu hisseli ortaklıklar gelişmiştir
(hisse şirketleri global hale gelmiştir. Y:H) Mal canın yongasıdır. Cenab-ı Hak insanı
malla kaim kılmıştır. (Nisa-4). Efendimiz (SAV): “iyi bir kul için iyi bir mal ne güzeldir”
buyurur. İşte İslam, muamelelerde gelişmeye müsait bir esneklik vermiştir. Nübüvvet asrına münhasır
bir muamelat anlayışı olmamıştır. Hadis-i Şerifte bu husus ne güzel özetleniyor: “Allah’ın
kitabında helal kıldığı helal haram kıldığı haramdır. Söz söylemeyip geçtiği
hususlar müsahame edilmiştir. Allah’tan afiyet dileyin. Zira o bir şey unutmamıştır.”(4)
Kainatta İktisat
Hayat Batıda
kabul edildiğinin aksine bir mücadele değil aksine büyük bir yardımlaşma
ile devam etmektedir. Dünyada insan eli değmese müthiş bir temizlik düzeni vardır. Dünyanın değişik
yerlerinde ölen o kadar canlı diğer canlılar tarafından temizlenmektedir ve dünyanın önemli problemlerinden
kirlilik problemi olmaksızın gerçekleşmektedir. Kendi dünyasını böylesine bir bilinçle kirleten yalnızca
insanoğludur. Kainatın temiz kalması Kuddüs isminin bir tecellisidir.(5) İman, müslümanın yüce Varlığın
ekonomik olaylarda dahil bütün olaylarla ilgisini bilmesini gerektirir. Hadis-i Şerifte, iki müslüman ortaklıklarında
doğru iseler, üçüncü ortaklarının Allah Teala olduğunu bildiriyor. "Bu ortaklık ekonomiyle alakalı
er-Rezzak,el-Vehhab, el-Ğani,el-Veli, Malikü’l-mülk, er-Rahim, en-Nafi, es-Samed, el-Birr, el-Varis, el-Mukit,
el-Muhsi, el-Muksid, el-Muğni, el-Vasıt, el-Kabid, el-Hasib gibi esma-i İlahinin tecellileri doğrultusunda
iş yapmakla kurulur. Bu isimler incelendiği zaman görülecektir ki, insan manevi bir tavırla bu isimlerden nasibini
aradığında mesela; Rezzak ismi karşısında şükredici olması, Ğani sıfatı
karşısında fakir ve muhtaçlığını anlaması, Kabiz sıfatı karşısında
tevekkül edici olması, Nafi ismiyle başkalarına faydalı olması gibi vasıfları şiar
edinmeleri ve bunları ekonomik faaliyetlerinde göstermeleri gerekecektir. Öte yandan ibadetlerin de insanın ekonomik
faaliyetlerinde rolleri vardır. Haram ve helal üretim ve tüketim için en önemli iki kriterdir. Suni ihtiyaçlar üretmek
haramdır. Zekat Hac sadaka oruç gibi ibadetler ekonomiyle doğrudan alakalıdır.(6) İslam iktisadı,
İslam insanı üzerine inşa edilir. Bu alan diğer inanç, ibadet, ahlak, hukuk gibi alanlardan ayrılmaz
bir bütünlük arzeder.(7)
İSLAM İKTİSAD
ANLAYIŞININ ESASLARI
Yusuf el-Kardavi
naslar ışığında şu tesbitlerde bulunur: "Ölçüyü kaçırmayın,dengeyi koruyun! Tartıyı
adil yapın ve ölçüyü zayi etmeyin." (Rahman 8-9) İşte İslam ekonomisinde bu denge aranır.Yani toplumun
zayıf ve yoksul kesimini düşünen bir denge. Bunu temin için mükellefiyetler yüklemiş, hudud çizmiştir.
Mesela zekat, hem dini hem ekonomik hem siyasi, hem sosyal hedefleri olan bir ibadettir. Öte yandan faizin karaborsanın,
çekişmeye sebep olan aldatmanın yasaklanması bu meyandadır. Piyasa ekonomisinde insan parayla ölçülürken
İslam’da "mal ve evlat dünya hayatının süsüdür. Gerçekte baki kalacak ameller ise; Rabbinin katında
sevab ve arzu etme açısından daha hayırlıdır. "(Kehf-46) İslam’da çalışmak ibadettir.
Cihattır. "Yeryüzünde gezin ve Allah’ın rızkından istifade edin."Mülk-15) "Allah’ın sana
verdiği nimet ve imkanlarla ahiret yurdunu gözet. Dünyadan da nasibini unutma! (Kasas-77) İslam ekonomisi ahlakidir.
Diğerlerinde ise böyle bir kayıt yoktur. Haram mal, zarar veren mal üretilmez. Alınıp satılmaz. Müşriklerin
Mescid-i Haram’a yaklaşmalarını yasaklayan ayetin sonunda; "eğer fakir düşmekten korkarsanız
(tüketim azalacağından) Allah sizi fazlından kalkındıracak ekonomik yönden refaha ulaştıracaktır"
buyuruluyor. Hz. Ali:" Eğer fakirlik bir adam suretinde gelse onu öldürürdüm" diyor. Ebu Zerr (ra) de: "Fakirlik bir
beldeye girse küfr derki beni de yanına al. "Bu yüzden İslam fakirliği tedavi edici esaslar getirir. Efendimiz(S.A.V)
borç ve günahtan çokça Allah’a sığınınca dediler ki Ya Rasulallah neden borçtan bu kadar sığınıyorsun?
Buyurdu: -Adam borçlandığında konuşur söz verir sonra da döner. " Kim borçlanır? Tabi ki fakir ve
ihtiyaç içinde olan borçlanır.Fakirlik hastalığının ilk ilacı iştir. İş ve çalışma
herkese zaruridir. Devlette işsizlere iş temin etmekle görevlidir. Hem toplum fakir olunca zekatı kim verecek!
Efendimiz buyurur: "Sizden hiçbiriniz elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlı bir rızık
yememiştir." (8) Müslüman insanının iktisadi faaliyetlerinde yalnız kendini değil, kardeşlerini
ve toplumu da düşünmek görevi vardır. Tarihte İslam’ın ilerici sosyal sigorta anlayışı
yalnız insancı değil, adaletçi niteliği ile de öylesine kökleşti ki hayvanları da kucaklamaya
başladı. Onların dertleri için vakıflar kuruldu. Çağımızın yeni tanıdığı
işsizlik sigortası yüzyıllar önce İslam toplumunda uygulanmıştır. Yoksullukla savaşta
en etkin silah iştir ama bu yetmez, yeterli bir ücret gerekir. Bu da yetmez kaynakların ne ekonomik ne de sosyal
fayda sağlamayan yerlerde harcanmaması gerekir.(9)
EMEK
Fert hakkı
ile kamu yararı birbirini tamamlar. İslam iktisadında dağıtım mekanizması emek ve ihtiyaçtır.
Emek dağıtımda en önemli bir unsur ve mülk edinmenin baş saikidir. Çalışmaktan ve geçinmekten
aciz olan ise dağıtımdan emeğine göre değil, ihtiyacına göre alır. İslamî sistemde
iş talebi üreticiden gelir. İş arzı ise Ulu’l-Emr’in sorumluluğu altında toplumdan
gelir. Kapitalist sistemin ürettiği patron sıfatının belirlediği hazır yiyen adam imajının
aksine İslam’da devlet başkanından kapıcısına herkes çalışan kişi olmak
durumundadır. Çalışanın ürettiği mala malik olması fıtri bir meylin neticesidir. Mülkiyet
ikinci derece bir dağıtım elemanıdır. İhtiyaç fazlası servet vergilendirilir. Farklı
kabiliyet, güç ve eğilimler kişilerin farklı servete sahip olmalarına imkan tanır. Ancak servetin
sınırlı ellerde toplanan bir güç olmaması için gereken tedbirleri alır.(10)
·Atalet, sıkıntı
sefahati, sefahat fakirliği ve bedbahtlığı doğurur.
·İslam’a
göre insan emek sarfı sırasında yaptığı işten memnun olmalıdır. Ve emeği
karşılığı layık olduğu şekilde verilmelidir.(11)
SERMAYE
İslam servetin
sürekli üretim süreci içinde dolaşmasını isteyen ve atıl
kalmasını yasaklayan bir yaklaşım getirmektedir. Bir ekonomide üretenler değil de aracılar en
yüksek geliri elde ediyorsa o ekonomide kalkınma gerçekleşmez. İslam ekonomisinin sermaye birikim modelinde
ise, üretici ve biriktirilmiş sermaye birinci planda ticaret sermayesi daha sonraki planda olacağından kârların
haksız kazançlarla oluşumunu engeller ve toplam talebin aşırı büyüyerek yüksek cebri vergi, sömürü
ve adaletsiz gelir dağılımına aracı olan enflasyona sebep olmasına mani olur. Bir nehrin kenarında
da olsa abdest alırken israfı istemeyen bir düşünce ekonomik kaynakların çarçur edilmesine elbette imkan
vermez. Hele sermayenin belli bir kesim elinde dikta ve sömürü gücü haline dönüşmesini hiç istemez. İslam ekonomisinin
rasyonel üretim ve tam istihdam ekonomisi olduğunu söyleyebiliriz. Peygamberimizin dinar ve dirhemler üzerinde tahrifat
ve değer düşürücü işlemler yapmayı yasaklayan haberi güçlü para politikasına işarettir. İslam’da
servet ve sermaye toplumda ve hayatta İslam’ın öngördüğü sonuçlara ulaşmayı sağlayan bir
araçtır. İman ve amel cahil ve yoksul ortamda tam işlevini yapamaz. Bu yüzden selef hayır işler için
mal biriktirir, Said b. Müseyyib: "Mal kazanmayanda hayır yoktur” derdi.
Cihad olayının
iktisadi cephesi bu yüzden günümüzde daha bir derinlik kazanmıştır. Ancak bu mal biriktirme hırsına
dönüşürse bu ancak dine zarar verir. (Darimi, Sünen, Kitabü’r-Rikak)(12)
Bediüzzaman der
ki: “Müslümanların fakirliğinin sebebi onların dünyayı sevmemesi değil bilakis onların
hırsla dünyaya yaklaşmalarıdır”. Kaynakların akılcı kullanılması neticesinde
dünyamız bir trilyon insanı besleyebilir. İslam’ın dediği gibi komşusu aç iken tok olmama
prensibi sadece fertlere değil aynı zamanda toplumlara da şamil bir sözdür.(13)
FİYAT VE KAR
İslam kaynak
tahsisi sisteminin özelliği klasik ekonomideki fiyat tanımlamasına
benzer. Fakat mallar ahlaki açıdan sosyal kurumlara rehberlik eden daimi
bir bilgi esasına göre işlem görür. Yani bu ahlaki kaygı piyasa dolaşım ilişkilerinin tabiatını
değiştiriyor. İslam ekonomisinin bu özelliği sebebiyle kârlar normal temeline oturur. Normal kâr seviyesi İslam ekonomisinde arz ve talep edilen
mal ve hizmetlerin bir araya geldiği temel dinamik ihtiyaçlara göre yönetimi sebebiyle ortaya çıkar. Bu şekil
dinamik ihtiyaçların en iyi şekilde giderilmesi için düzenlenen pota fiyat sabitliğini muhafaza eder. Gelirlerin
temel olarak üretime dayanmasını temin eder.(14)
Malı mal doğurmaz
malı doğuran emek ve çalışmadır. Peygamberimiz bir seferinde bir sahabiye koyun alsın diye bir
dinar verir. O da onunla iki koyun alıp birini bir dinara satar ve getirir. Zübeyr b. Avvam’ın Medine de bir
koru arazisi vardı. Medine yerleşim alanı genişleyince kıymeti kat kat arttı. O halde kâr noktasında
yasak olanın insanların ihtiyacı olduğu halde fiyat artsın diye ihtikar yapmak veya olmayan vasıflarla
o malı satmaktır. (Yoksa piyasa koşullarında fazla kâr etmek değil.)(15)
ÜRETİM VE TÜKETİM
İbn-i Haldun siyasi baskı ve zulmün insanlarda
iktisadi faaliyette bulunma arzu ve isteklerini körelterek ekonomik gelişmeyi önlediğini söyler ve devamla ağır
vergilerin ve devletin müdahalelerinin halkı perişan ettiğini
kişileri zelil ve miskin bir duruma düşürdüğünü belirtir. Devlete
ait mal ve ticaret eşyalarına sürekli zam, işçinin memurun hakkını vermeme, şeriatın yüklemediği
vecibeleri zorla halka yükleme (onun sırtından batıkları kurtarma gibi.), halkın alacağını
batırma (veya enflasyona yedirme), karşılığı olmadan angarya işlerde çalıştırma
vs. bunların hepsi zulümdür. Yurdun bayındırlığını giderir. Böylece devletin zenginliğinin
devlet masraflarını kısarak hazineyi doldurmakla artacağını zannetmek büyük hatadır. Tam
aksine zenginlik, devletin imkanlarının halkın iyileştirilmesi, korku ve zulmün kaldırılması,
canlı ve üretken bir hale getirilmesi için seferber edilmesiyle mümkündür.(16)
İslam’ın
tüketimde ele aldığı temel ilkeler, temizlik, doğruluk, itidal, israf etmeme, bağış yani
Allah’ın nimetlerinden istifade ve erdem yani ahlaki ve ruhi gelişmenin gözönüne alınması esasına
dayanır. Müslüman yerken bile besmele çeker Rabbini unutmaz.(17) Niyetiyle mübahları bile sevap hanesine yazdırır.
Pazar yerine getirilmekte olan ticaret mallarının yolda aracılar tarafından karşılanıp
suni fiyat artışına ve üreticinin hakkının gasbedilmesine sebep olan davranışın yasaklanması
(Buhari-Müslim-Tirmizi) sömürü yerine çalışarak ve üreterek ferdin maddi ve manevi tatminine imkan hazırlar.
Bunun gibi simsarlıkla köylünün malını depolayıp ihtikarla yüksek fiyata çıkarmak halkı mağdur
eder. Ama bunlar önlenirse çalışan, üreten kazanır. Kazananların birikimi yatırıma dönüşür.
Tüketici artan birikimini yatırıma ve tasarrufa dönüştürür. İslam’da herkese çalıştığı
kadarı vardır.(53/39)(18)
ENFLASYON VE FAİZ
İslam’da,
çok önemli sebepler (karaborsa, tekel oluşturma vb.) olmadıkça fiyat oluşumuna (piyasaya) müdahale edilmez.
İslam’da karz(borç verme) akti kısa vadeli ve küçük kredileri
temin etmek için yeterli olabilir. Ancak uzun vadeli ve büyük krediler için (faiz yerine ) –kâr ortaklığı-
esası getirilmiştir. İnan ve Mudarabe şirketleri bu amaca yöneliktir.(19) Ancak günümüz karmaşık
ekonomilerinde şeklen faiz olan konularla İslam’ın yasakladığı konuları birbirinden
çok iyi ayırmak ciddi bir sorun haline önümüzde durmaktadır.(20) Esasen faiz, ekonominin iki büyük direği olan
para ve üretim bölümü arasını ayırıyor. Para sermaye piyasasında
bir mal olarak ele alınır. Para sahibi subjektif bir risk taşıdığından bu riski parasının
karşılığına eklemek istemektedir. Makro ekonomilerde ayrıca enflasyonu sabitleme böylece yatırım kaynaklarına aşırı talebi yavaşlatma ve dünya mevduatını
ulusal ekonomiye kazandırma politikası hükümetlerin para sektörlerine
bağımsız bir reel sektör gibi davranmalarına imkan tanıdı.
Sonuçta makroekonomik karasızlığın ve düzensizliğin reel sektöre para sermayesinin akışıyla
azalma potansiyeline imkan verilmedi. Nihayet para sektörü (rant) reel sektörden avantajlı olarak ödünç fonundan kazanılmış
karlar elde eder oldu. Bunun anlamı zengin para piyasasından faizle kazanç elde ederken fakir de reel sektörden
kazanacaktır. Bu iki sektör arasındaki ayırım fakire ters orantılı etki yapacaktır. Zenginliğin
ahlaki kazanımı ve sosyal düzen adaletsizlikle bozulacaktır. Bediuzzaman faizin global buhrana yol açışını
şöyle belirtir: "Faiz muhtaç olan insanın borç aldığına kin ve haset duymasına sebep olur. Ve
faiz sen çalış ben yiyeyim anlayışını körükler. Aynı zamanda faiz alanı da meşru
olmayan yollara sürükler.
·Alemdeki kavga
kapısını kapamak için faizi kaldırmalıyız. Çünkü faiz yiyenler ahlaki vasıflardan uzaklaşırlar,
ve onlarda fazilet duygusu aramayız.
·Beşer Kur'an'ın
faizi yasaklaması emrini dinlemedi ve büyük silleler yedi.
1929 dünya iktisadi
buhranı ve II. Dünya savaşı bunun örneklerindendir.
İSLAMİ
MODEL
İslam ekonomisinin
genel görünüşü harcamayı kaynakların seferber edilmesi ilkesine göre yapmaktır. Şöyle ki halk parasını
İslamî bankalara kor. Bankalarda bunu uygun yatırımlarla değerlendirir. Gelir temin eder. Tabi bu reel
sektörün girişimiyle elde edilen bir kazançtır. Burada paradan para kazanma yoktur. Para sadece reel sektörün yatırım
aracıdır. Risk ise, sektörler ve acentalar arasında reel sektörün getirideki büyüklüklerine göre paylaştırılır. İslamî banka parasal sermayeyi hızla müteşebbis
faaliyetler için reel sermayeye dönüştürmek zorundadır.(21)
İslam’ın iktisadi-ekonomik sistemi ancak tatbikatla çağa
damgasını vuracak bir özellik gösterir. Bunun rahmet oluşu teoriyle yeterince anlaşılamaz. Bu yüzden
İslamî bankacılık gibi (Finans Kuruluşlarını kasdetmiyoruz) bir kısım modelleri uygulamaya
koyan bazı devletlerin olumlu adımı umut verici olmuştur. Zira biz İslam’ı ancak yaşadığımız
sosyal hayatta gündeme alabildiğimiz ölçüde sosyal hayatı değiştirecek dinamiklere sahip olabiliriz. Teorik
söylemler ancak vicdanlara hamasi teskinlik verir. Ama bir toplumda sosyal hayatın değişmesi ancak o sosyal
hayatın içinden gelen güçlü bir meyille mümkün olacaktır. İslam ekonomideki zaferini ancak haram yemekten korkan
bir toplum oluştuğu zaman gerçekleştirebilecektir.
Kaynaklar 1-Mustafa Özel, ‘Adam zengin olur mu?’, http://hocam.tripod.com/economi,
2- Mustafa Özel ,agm. 3- Dr. Fahri Demir, İslam Hukukunda Mülkiyet Ve Servet Dağılımı, s.290,D.İ.B.
yy. 4-Yusuf el-Kardavi, Makalat ve likaat,el-Münteda,’Ticaretü’l-eshüm’, www.qaradawi.net, 5- Risale-i Nur’dan
İktisad prensipleri I, http://hocam.tripod.com/economi, 6- İktisadi Kalkınma Ve İslam, İlmi Neşriyat,s.
55-57, İSAV,1987, İstanbul, 7- İktisadi Kalkınma Ve İslam,s. 71, 8- Yusuf el-Kardavi, Makalat ve
likaat, eş-şeriatü vel-hayat, ‘Keyfe alece’l-İslam...’ , www.qaradawi.net 9- İktisadi
Kalkınma Ve İslam, s.31-33 10- Fahri Demir, age., s.282-302, 11- Risale-i Nur’dan İktisad prensipleri
I, , http://hocam.tripod.com/economi, 12- İslam Ekonomisinde Finansman Meseleleri, s. 361-380, Ensar Neşriyat, İlmi
Araştırmalar Dizisi, 1992, İstanbul, 13- Risale-i Nur’dan İktisad prensipleri I, , http://hocam.tripod.com/economi,
14- Dr. Masaddul Alam Choudhury, The structures of İslamic Economics,’Markets according to the principle of ethical...’,
http://islamic-finance.net/islamic economy, 15- Yusuf el-Kardavi, Makalat ve likaat,el-Münteda,’Ticaretü’l-eshüm’,
16- İktisadi Kalkınma Ve İslam,s. 114-119, 17- Prof. M. A. Annan, İslam’da Tüketim İlkeleri,
http://hocam.tripod.com/economi, 18- İslam Ekonomisinde Finansman Meseleleri, s. 361-380, 19- Para Faiz Ve İslam,
s. 210, 20- Para Faiz Ve İslam, s.114-115, 21- Risale-i Nur’dan İktisad prensipleri I, |
|
 |
|
|
 |
|
|
 |
|
|
|
|
|
|
 |