|
ZAYIF HADİS
Sahih ve Hasen hadiste bulunması gereken şartları taşımayan hadis.
Bu şartlar; 1) kesintisiz bir sened, 2) râvîlerin adaleti (doğruluğu), 3) râvîlerin zabt (ehliyet) sahibi olup
çok yanılan ve gâfil olmaması, 4) meçhul olmaması, 5) hadisin şaz olmaması, 6) muallel olmamasıdır.
Sayılan bu şartlardan bir kısmı ya da tamamını ihtiva etmeyen hadis, zayıf ismini alır
ve şartlar eksildiği ölçüde hadisin zayıflığı da artar. Bu sebeple zayıf hadislerin derecelendirmesi
ve taksimi yapılmıştır. İbnu's-Salah ve Irâkî'nin 42, İbn Hıbban'ın 50, el-Münâvî'nin,
mümkün olması itibariyle 81, aklen 129'a, (hatta bazılarınca 510'a) çıkarılan bu taksimler aslında
pratik olmaktan çok teoriktir. Bunlardan belli bir muhtevâyı ifâde edecek şekilde özel isimle anılanlar 15
tanedir: Mürsel * (senedinde sahâbî râvînin ismi zikredilmeyen hadis) Munkatı' * (senedinde bir râvî hiç zikredilmeyen
ya da mübhem olarak zikredilen hadis), Mu'dal * (senedinden ardarda iki veya daha fazla râvî düşen hadis), Muallak *
Zsenedin baş tarafından bir veya birkaç râvî ya da tamamının ismini kaldırarak rivâyet edilen hadis),
Müdelles * (tedlis ile rivâyet edilen hadis), Şaz* (makbul bir râvînin kendinden daha makbul bir râvîve muhalif olarak
rivâyet ettiği hadis), Muzdarib* (farklı rivayetleri bulunduğu halde birini diğerine tercih etme imkânı
bulunmayan hadis), Musahhaf * (harflerin şekli aynı kalmasına rağmen noktalama hatası bulunan hadis),
Muharref * (hareke ha' tası bulunan hadis), Maklub * (seneddeki bir râvînin isim ve nesebinin veya metindeki kelimelerin
takdim tehir edilmesi ya da biri birinin yerine konulması suretiyle rivâyet edilen hadis), Müdrec * (sened veya metine
hadisle ilgili olmayan bir ilavenin yapılmasıyla rivâyet edilen hadis), Muallel * (dış görünüşü itibariyle
kusursuz zannedilen, gerçekte sıhhatini zedeleyen bir kusuru mevcut olan hadis), Münker * (zayıf râvînin sika râvîye
muhalif olarak rivayet ettiği hadis), Metruk * (yalancılıkla itham edilmiş bir râvînin rivâyetinde yalnız
kaldığı hadis), ve Mevzu * (yalancıların uydurduğu ve peygambere nisbet ettiği haberdir).
Bu sonucu hadis değildir. Ona hadis denilmesi ve zayıf hadis kategorisinde değerlendirilmesi uyduranların
iddiasına göredir. Bu hiçbir zaman onun zayıf hadisin diğer kısımlarıyla karıştırılmasına
sebep olmamalıdır. Muhtemelen bu incelikten dolayı bazı müellifler onu zayıf hadis kategorisinde
değil de ayrı bir kategoride incelemek, Hz. Peygamber'e iftira olduğunda hiç şüphe olmayan ve hiç bir
huccet değeri taşımayan mevzu hadis ile, Hz. Peygamber'e nisbetinde ihtiva ettiği şartlara göre ciddi
bazı şüpheler bulunan zayıf hadisleri bir birine karıştırmak gibi bir sonucu doğurmuştur.
Hadislerin
zayıf olması genelde iki sebepten kaynaklanmaktadır. Birincisi senette herhangi bir kesintinin olması,
diğeri ise râvînin adalet ve zabt vasfıyla ilgili; (Yalan, Yalan söylemekle itham olunmak, Fısk, Cehalet, Bid'at;
Çokça yanılmak, Gaflet, Vehim, Muhalefet (râvînin kendinden daha güvenilir birine muhalefet etmesi), Su-i hıfz,
gibi ilk beşi adalet ikinci beşi zabt vasfına yönelik bir tenkidin bulunmasıdır.
Senetteki
kopukluk yüzünden zayıf olan hadisler; Muallak, Mürsel, Müdelles, Munkatı, ve Mu'dal ismini alır.
Râvînin
adalet vasfına yönelik tenkit yüzünden zayıf' olan hadisler; Mevzu; Metruk, Münker, Şaz; zabt vasfına
yönelik tenkit yüzünden zayıf olan hadisler ise; Münker, Muallel, Müdrec, Maklub, Muzdarib, Musahhaf, Muharref ve Şaz
ismini alırlar.
Bazı fırkalar aksini söylemişse de peygambere yalan haber isnad etmenin küfürden
sonra en büyük günah olduğunda şüphe yoktur. Böyle bir hadisi kabul etmek de şöyle dursun (uydurma/mevzu) olduğunu
bile bile bunu açıklamadan rivâyet etmek bile kesinlikle haramdır. Zayıf hadislerin helal, haram, akaid ve
ahkam ile ilgili olanları hariç, terğib, terhib ve amellerin faziletleri ile ilgili olanlarını zayıf
olduklarını açıklamadan da rivâyet etmek câizdir. Ahmed b. Hanbel, Abdurrahman b. Mehdi ve Abdullah b. el-Mübarek
gibi büyük imamların, amellerin faziletlerine dair hadislerin rivâyeti hususunda daha müsamahakâr davrandıkları
tür vakıadır. Her ne kadar senedin zikredilmesi hadisin kıymetini ifâde etmekle eşdeğer kabul ediliyorsa
da, konunun uzmanlarının iyice azalmış olması itibariyle bu kısmın bile zayıf olduğunu
açıklamak suretiyle rivâyet etmek gerektiği ifâde edilmiştir.
Bu tür hadisler hiç rivâyet edilmeselerdi
daha iyi olurdu gibi bir düşünce sadece iyi bir temenni olmaktan öte bir manâ ifade etmemektedir. Zira dinin tamamının
rivâyet mahsûlü olduğu, hadis rivâyetinin de bu vakıanın bir parçası olduğu düşünülürse, beşerî
farklılıklar da gözönünde bulundurulduğunda karşılaşılan sonuç bir sürpriz değildir.
Hem bu hadisler rivâyet edilmiş ve eserlere de gelmiş durumdadır. Âlimlerin bunların ayıklanması
hususunda büyük bir başarı sağladıkları bilinmektedir. Hadisi sened ve metin yönüyle inceleyen çeşitli
konulara tahsis edilmiş geniş bir literatür meydana getirmişlerdir. Zayıf hadislerin tamamını
literatürden çıkarmakla dini konulardaki birçok problemin kolayca hallolacağını düşünmek ilk anda
makul bir düşünce gibi geliyorsa da bu rivâyetlerin Hz. Peygamber'e nisbetle zayıf olduklarında hiç şüphe
olmamakla beraber ilgili oldukları döneme ya da râvîye ait bir çok tarihi bilgiyi (hem de sıhhatli bir biçimde)
bize intikal ettirdikleri gözden uzak tutulmamalıdır. Hatta mevzû hadislerin bile kültürel değeri inkâr edilemez.
Meselâ; Gıyas b. ibrahim isimli bir yalancı, Abbasi halifesi Mehdî'nin güvercin yarıştırdığını
görünce, "Ok, deve, at, kuş yarışlarından başkası için ödül almak helal olmaz" hadisini "kuş"
kelimesini ilâve ederek rivâyet etmiştir. Bu kelime dışında tamamı sahih olan bu hadisin "kuş"
kelimesinin ilâvesiyle peygambere nisbet edilmesi ne kadar yalan ise, bu haberin Gıyas b. İbrahim'e nispeti de o
kadar sahihtir. Bu da tarih ve kültür tarihi bakımından bu dönemde halifenin böyle bir işle meşgul olduğunu
bize ulaştıran bir rivâyet olması itibariyle önem kazanmaktadır. Diğer zayıf ve mevzû rivâyetlerin
de bu çerçeve dahilinde değerlendirilmesi yararlı olacaktır.
Zaten klasik ya da daha sonraki dönemlerde
birçok âlimin bu gibi hadisleri rivâyet etmeleri şu gerekçelere dayandırılmıştır; 1. Zayıf
hadisleri bilip tanımak, 2. Başka tarikten rivâyet edilen benzer hadisleri takviye etmek amacıyla itibar ve
istişhad etmek, 3. Muhtemel değerlendirme hatalarından dolayı kaybedilmek istenmeyen bilgileri daha sonraki
âlimlerin tetkikine sunmak, 4. Helâl, haram, ahkâm ve akaid ile ilgili konuların dışındaki amellerin faziletine
dair terğib ve terhib ile ilgili zayıf hadislerin rivâyetinde gösterilen müsâmaha.
Dikkat edilmesi gereken
bir husus da rivâyetlerin belirtilmesi için kaynaklarda kullanılan ifadelerin doğru anlaşılmasıdır.
"Bu hadis zayıftır", "Bu hadisin aslı yoktur", "Bu hadisini bilmiyorum", "Bu babta sahih hiç rivâyet yoktur"
gibi ifadelerin başka araştırmaya gerek kalmadan hadis hakkında zayıf hükmünü vermeye yeterli olmadığı
kesinlikle gözden uzak tutulmamalıdır. Zira, bu ifadeler o hadisin sahih başka bir tarikının olmadığı
anlamını içermemektedir. Ancak bir hadis otoritesi "Bu hadis hiçbir sahih tarikle rivâyet edilmemiştir, "Bu
hadisi isbat edecek hiçbir isnad yoktur," veya sebebini açıklayarak "Bu hadis şu sebeple zayıftır" derse,
o takdirde herhangi bir araştırmaya gerek kalmadan hadis hakkında zayıf hükmü verilebilir. Senedi hazfedilmek
suretiyle rivâyet edilen bu tür hadislerde kesinlik (cezm) ifâdesi kullanılmayıp şüphe (edilgen, meçhul, temrız)
sığası kullanılır. Bunun "....rivayet olunmuş", "..naklolunmuş", "...zikr olunmuş",
"...hikaye olunmuş”, "...söyleniyor", "...rivayet olunuyor", "...hikaye olunuyor", "...isnad olunuyor", ifadeleriyle
Türkçeye yansıtılmasına da mutlaka titizlik gösterilmelidir.
Alimler arasında oldukça fazla tartışmalara
vesile olan hatta bazılarınca re'ye tercih edilen zayıf hadislerle amel edilmesi konusunda üç temel görüş
ileri sürülmüştür:
1. Zayıf hadisle hiçbir konuda asla amel edilmez, 2. Zayıf hadisle her konuda amel
edilebilir, 3. Amellerin faziletleri ile ilgili konularda belli şartlara bağlı olarak amel edilir. Bu görüşü
savunanların ileri sürdükleri şartlar; a. Hadis şiddetli bir zafiyet taşımamalıdır. Buna
göre mevzu, metrük ve münker hadislerle kesinlikle amel edilemez. b. Kitab veya sünnetle sabit bir asla dayanmalıdır.
c. Kendinden daha kuvvetli bir delile muhalif olmadığı gibi haber hakkındaki zayıflık kulak
ardı edilip unutulmamalıdır.
Dün olduğu gibi bugün de taraftarları mevcut olan bu görüşlerden,
birinci ve ikincisi biraz abartılı, amellerin faziletleri ile ilgili konularda şartlı kabulü savunanlar
daha isabetli görünmekle beraber hadis teriminin tarih içinde geçirdiği evrelerden Tirmizî öncesi zayıf hadis ile
Tirmizî sonrası terminolojik gelişmeyi dikkate almaları gerekmektedir. Zira Tirmizî öncesi dönemde zayıf
hadisin kapsamında değerlendirilen merviyyâtın bir kısmı Tirmizî sonrası dönemde Hasen hadis
ismiyle ayrı bir kategorik değerlendirmeye tâbi tutulmuştur. Aksi takdirde kaynaklardaki bilgileri kusursuz
değerlendirmek imkânsız hale gelir ve ciddî bir takım hatalara düşmek kaçınılmaz olur (Zehebî,
el-Mükıza, 33-54; Ahmed Muhammed Şakir, el-Bâisu'l-hasîs, 44-102; Ahmed Nâim, Mukaddime, 270-272; 282-349; Subhî
es-Salih, Hadis İlimleri, (trc Prof. Dr. M. Yaş'ar Kandemir), 137-180; 225-236; Prof. Dr. İsmail L. Hakan,
Hadis Usulû, 131-147; Ana hatlarıyla Hadis, 195-201; Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, 467-470).
Nazil İsnad: Ali İsnad'ın zıddıdır ve hadisi rivayet eden son ravi ile ilk kaynağı
olan Hz.Peygamber (as) veya bir hadis alimi arasında normalin üstündeki sayıda ravi bulunan isnaddır. Ali'nin
Nazil'den üstün olduğunu mutlak olarak söyleyip geçmemelidir. Bir husus ile değer kazanan nice nazil isnadlar vardır
ki, ali isnaddan üstündür. Nitekim nazil isnadın ricali daha sika veya daha hafız yahut daha fakih olursa veyahut
tahammül tarzı sema'a daha yakın bulunursa, ali isnaddan üstün olur. ( Tahammulu'l-Hadis: Hadis almak demektir
ve tamamen rivayet karşılığıdır). ( Sema': Hadis rivayet metodlarından biri, birincisi
ve en önemlisidir. Hadisi, bizzat şeyh denilen muhaddisle bir araya gelerek, ondan işitmek suretiyle gerçekleşir). F.
14-15) Mütabi' ve ŞahidMütabi': İ'tibar sonunda ferd olduğu sanılan hadisle aynı veya
benzer lafızlarla başka ravi tarafından rivayet edildiği anlaşılan hadise denir. ( İ'tibar:
Ferd olduğu zannedilen bir hadisin mutabi' olup olmadığını anlamak için tariklerini cami'lerden,
müsnedlerden ve cüz'lerden aramaya denir). Şahid: Hadisin ravisine, bir başka ravinin, aynı hadisi
diğer bir sahabiden lafzan ve manen benzeyen- veya sadece mana i'tibariyle benzeyen- bir metinle rivayet ederek muvafakat
ettiği (uygun düştüğü) hadistir. G. 16) MüdrecMüdrec: Metninde veya senedinde kendine
ait olmayan bir fazlalık görülen hadistir . Metindeki idrac çoğu zaman hadisin sonunda olur. Hadise kendi sözlerini
katan bazı raviler, bunu hadisi izah ve tefsir etmek (açıklamak) için yaparlar. Bu kabil (tür) idrac bazen hadisin
başında veya ortasında olur. Hadisin baş tarafında olan idrac, ortasında olan idrac'dan daha
çoktur. ( İdrac: Ravinin rivayet ettiği hadisin metnine veya senedine aslından olmayan sözler sokmasına
denir). Müdrec olan kısım birkaç şekilde bilinir: 1. O kısmın Hz.Peygamber
(as)'e nisbet edilmesi muhal (imkansız) olur. 2. Sahabinin müdrec cümleyi Hz.Peygamber (as)'den
duymadığını açıkca söylemesidir. 3. Bazı raviler müdrec olan sözü
merfu' metinden ayırarak kimin söylediğini belirtir ve ilave edilen kısımla, edilmeyeni gösterir. H.
17) Müselsel HadisMüselsel Hadis: Müsned ve muttasıl olup, içinde tedlis bulunmayan ve rivayet şekli
hakkında Rasulüllah (as)'a varıncaya kadar her ravinin bir önceki raviden naklettiği birbirinin aynı sözlerin
ve hareketlerin senedinde tekrar edildiği hadistir. ( Tedlis: Bir ravinin muasırı olup görüşmediği
veya görüştüğü halde hadis almadığı bir şeyhten işitmişcesine rivayette bulunmasına
denir). ( Muasır: Aynı asırda, aynı devirde yaşayan kişi). I. 18) Musahhaf
HadisMusahhaf Hadis: Muharref gibi isnad veya metninde bir kelimesinin değişmesiyle rivayet edilen
hadise denir. ( Muharref: Genellikle ibareleri değiştirilerek rivayet edilmiş hadislere denir). Yazılışı
aynı olmakla beraber, noktaların değişmesiyle meydana gelen harf veya harflerin değişikliğine
Musahhaf, şekil ile alakalı olan değişikliğe de Muharref adı verilir. Musahhaf daha çok
metinlerde, bazen de isnadlardaki isimlerde vuku bulur (olur).
MEVZU' HADİSLER VE UYDURMA SEBEBLERİ
Sahih rivayeti, uydurmasından ayıracak maddelerin en meşhurları aşağıdaki
beş maddedir. Bir haberin uydurma olduğuna hükmetmek için, bunlardan birinin bulunması dahi kafidir (yeterlidir). Birinci
kaide: Hadis uyduran kimsenin, yaptığı işi bizzat i'tiraf etmesidir. İkinci
kaide: Rivayet edilen sözde bir gramer hatası veya bir mana bozukluğu bulunmasıdır. Böyle bir kusurun,
Arapların en fasihi olan Rasul-i Ekrem (as)'den sadır olması (meydana gelmesi) imkansızdır. (Fasih:
1- Bir dilin kaidelerine ve inceliklerine uyarak konuşan; açık anlaşılır ve düzgün konuşan
kişi. 2- Fesahata uygun söz). (Fesahat: Sözün kelime, mana, ahenk ve sıralama yönlerinden kusursuz
olması. Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılmasıdır). Esas
rekaket, mana bozukluğudur. Buna lafız bozukluğu eklenmese bile sadece mana bozukluğu, o sözün uydurma
olduğunu gösterir; zira İslam, baştan sona güzeldir; rekaket ise çirkin olan bir şeyde bulunur. Sadece
lafız bozukluğu bunu göstermez; çünkü bir hadis, manen rivayet edilirken, lafızları fasih olmayan lafızlarla
değiştirilerek rivayet edilmiş olabilir. Evet, eğer ravi o lafızların Hz.Peygamber (as)'in lafızları
olduğunu söylerse yalancıdır. (Rekaket: İfadenin zayıf olması hali, selametin zıddı). Üçüncü
kaide: Rivayet edilen sözün tevili mümkün olmadan akla veya his ve müşahedeye aykırı düşmesidir. (Tevil:
Bir söz veya hareketi görünen manası dışında yorumlamaya denir). (Müşahede: Rü'yet
(basiret, isabetli düşünme hassası (hususiyeti)). Dördüncü kaide: Hadis diye rivayet
edilen sözün, basit bir iş yüzünden şiddetli cezalar veya büyük mükafatlar görüleceğini ifade etmesidir. Hikayeci
vaizler, halk tabakasının kalbini kazanmak için bu nevi sözler uydurmaya pek hevesli idiler. Beşinci
kaide: Hadis uyduran kimsenini yalancılıkla tanınan, dindarlıkla ilgisi bulunmayan ve şahsi arzularını
tahakkuk ettirmek (gerçekleştirmek) hevesiyle hadisler ve senedler uydurmaktan korkmayan biri olmasıdır.
Hadis
uydurma hareketi, hicretin 41. senesinde, 4. halife Ali b. Ebi Talib (kv)'in hilafeti zamanında başlamıştır.
İlk zamanlar hadis uydurmanın en mühim sebeblerinden biri, mensub olduğu mezhebi galip getirme çabaları
idi. Muhtelif asırlarda bid'atçılar Rasulüllah (as)'a iftira etmek için uğraşıp durmuşlardır. (Bid'atçı:
Bid'at ortaya çıkaran veya bid'atlara bağlılık gösteren kimse). (Bid'at: Hz.Peygamber (as)'den
sonra ortaya çıkan ekseriya (çoğunlukla) sünnete aykırı uygulama.
Bid'atçılardan bir grup,
mezheplerini iftira ve tezvir (süslü yalan söyleme) yoluyla müdafaaya çalışan ve kitaplarını mevzu' hadislerle
dolduran fakihlerdir. Bazen halk arasında bilgiç (bilgili kişi) görünmek gayreti, hadis uydurmaya sebeb olmaktadır.
Her asırda görülebilen böylesi açık gözler, halkın aklını çelen birtakım garip sözler uydurmak
suretiyle cehaletini gizleyebilmektedirler. Alim geçinen kıssacılar, en yüzsüz ve en hayasız insanlardır.
Bazı zahid ve mutasavvufların, insanları salih amellere teşvik etmek için Rasul-i Ekrem (as)'e söylemediği
bir sözü hadis diye uydurmakta bir beis (sakınca) görmemeleri hakikaten çok garibtir. Rasul-i Ekrem (as)'in seçkin hikmetlerinden
ve özlü sözlerinden meydana gelen, dilin sayıp dökemediği bu büyük servet onlara kafi (yeterli) gelmemiş gibidir.
Bu adamların ibadetle meşgul olmaları, zühd ve iffetle tanınmaları, halkı, uydurdukları
şeye aldanmaya sevketmektedir. Bu cihetten (yönden) zararları tasavvurumuzun (hayal edebileceğimizin) çok fevkindedir
(üstündedir). Cehaletleri sebebiyle İslam'ın güzel yüzünü çirkinleştirmişler, İslam prensiplerinin
(esaslarının) arasında bulunmayan şeyleri, İslam esaslarındandır, diye sokuşturmuşlardır. (Zühd:
Dünyaya, maddeye ve menfaate değer vermeme, rağbet etmeme (onları arzulamama), kanaatkar olma; nefsi ve
dünyevi arzuları terketme). Hadis uyduranları, Rasul-i Ekrem (as)'e nisbet ettikleri iftiraları saymaya
kalksak, tüketemeyiz. Sadece din düşmanları on dört bin hadis uydurmuşlardır. Kendi dinini adi kimselerin
oyuncağı olmaktan ve Peygamber'inin (as) hadisini de uydurmacıların yalanından koruyan Allah Teala'ya
hamd-ü senalar etmeliyiz. Cenab-ı Mevla, kendine güvenilir, ihlaslı, temizi pisinden ayıran, bize uydurma sebeblerini
öğreten, hadis uyduranları cerh eden, onların bayağı (adi) hareketlerini ortaya döken, mevzu' hadisleri
bir araya topladıkları kitaplar te'lif eden (yazan), bu uydurma hadisler kendilerini müşkil (zor) durumda bırakmasın
diye zaman zaman onları ezberleyen alimler göndermek suretiyle ümmet-i Muhammed'e büyük lütuflarda bulunmuştur. (Cerh:
Hadis ravilerinde bulunan ve rivayetlerinin reddedilmesine sebeb olan kusurların tesbit edilerek rivayet kusurlarının
ortaya konması ve bunun sonucu olarak naklettiği hadislerin reddedilmesini sağlamaktır).
HADİSİN KISIMLARI
Hadis, sahih, hasen ve zayıf olmak üzere üç bölüme
ayrılır. Mevzu'a gelince, "Mevzu' hadis" tabirini işittiğin veya bir yerde okuduğun zaman şunu
bilmelisin ki, buradaki hadis sözü, onun nakil ve rivayet edilmesinin haram olduğunu gösterir. (Mevzu' hadis:
Yalancıların uydurduğu ve iftira ederek Rasulüllah (as)'a nisbet ettiği haberdir . Mevzu' hadis, gerçekte
hadis hükmünde olmayıp, yalnız onları uyduranlara göre hadis hükmündedir ).
(Birinci Kısım)SAHİH HADİS Sahih hadis: "Şaz ve mu'allel olmayarak,
isnadı Rasulü Ekrem (as)'e veya sahabeden yahut daha sonrakilerden birine varıncaya kadar adl ve zabt sahibi kimselerin,
yine kendileri gibi adl ve zabt sahibi kimselerden muttasıl senedlerle rivayet ettikleri hadistir". (Şaz hadis:
Makbul bir ravinin kendinden daha makbul olan bir raviye muhalif olarak rivayet ettiği hadistir). (Muallel
hadis: Dış görünüşü bakımından kusursuz gibi görünse bile, sıhhatini zedeleyen bir kusuru
olduğu anlaşılan hadistir). (İsnad ve sened: Bir metnin sonraki nesiller tarafından kaynağına
ulaştırılmasıdır). (Metin: Bir hadisin bölümlerinden ikincisidir ve isnadın son bulduğu
yerden başlayan kısımdır. Bu kısım umumiyetle Hz.Peygamber (as)'le ilgili bir konuyu aktaran
ifadelerdir. Hadisin tarifi açısından göz önüne alındığında metin, ya Hz.Peygamber (as)'in sözünü
ya da fiilini, ya da O (as)'na ait bir işi, bir olayı bir hali veyahut özelliği anlatan ifadelerdir). (Adl:
Ravinin büyük günahları işlediği bilinmemesi ve küçük günahları işlemekte ısrar etmemesidir.
Bu özellikleri taşıyan kimselere hadis ıstılahında adl veya adil denir, çoğulu ise udul gelir). (Ravi:
Genellikle Hz.Peygamber (as)'in hadislerini rivayet eden kimseye denir). (Zabt: Ravinin işittiği bir
hadisi aradan uzun zaman geçse bile dilediği anda hatırlayabilecek şekilde ezberleyip aklında tutma yeteneğine
sahib olması". İbnu Hacer'e göre buna zabtu's-sadr (göğüs zabtı) denir. Bir de zabtu'l-kitab (kitab zabtı)
vardır ki, ravinin kendi hadislerini ihtiva eden kitabını veya notlarını başkalarına rivayet
edinceye kadar her türlü tahriften korumasıdır). (Muttasıl sened: Ravilerinin herbirinin bir önceki raviden
işitmesi sebebiyle ilk raviye dayanan sened). Sahih hadise müsned ve muttasıl dendiği gibi, mütevatir
ve ahad da denir; ayrıca garib ve meşhur demek de mümkündür. Mütevatir Hadis: "Aklın
ve adetin yalan üzere birleşmelerini imkansız gördüğü bir topluluğun, senedin başından sonuna
kadar yine kendileri gibi bir topluluktan rivayet ettiği sahih hadistir". Bu topluluğun sayısını
bazı kimseler en az dört, beş, on, on iki, yirmi, kırk, yetmiş, üç yüz on üç erkek ve iki kadın şeklinde
tahdid etmeye (sınırlamaya) çalışmışlar, buna da Kur'an'dan bazı ayetleri delil getirmişlerdir. Bütün
bu istidlaller -isterse Kur'an-ı Kerim'den istinbat edilmiş (çıkarılmış) olsun- açık ve
net değildir; zira bütün bu ayet-i kerimeler, orada bahsedilen hususi (özel) bir hadise ile alakalıdır. İbnu
Hacer der ki: "Gerçekten de adet tesbit etmenin bir faydası yoktur". Mütevatir hadis, lafzi ve ma'nevi olmak üzere
ikiye ayrılır: Lafzi mütevatir: Adı geçen topluluğun, senedin başından sonuna kadar,
metnini aynı lafızla ve aynı şekilde rivayet ettiği hadistir. Alimlerin çoğu -mütevatir hadis'te
her bakımdan lafzi mutabakatın (uygunluğun) bulunması şart koşulduğu takdirde-Kur'an-ı
Kerim'den başka bir yerde bu şarta uyan bir naklin bulunmasını muhal (imkansız) görmektedir. Bazı
alimler de bizzat hadis-i nebevide bir hayli lafzi mütevatirin bulunduğunu te'yit ederler (doğrularlar) ve buna
delil olarak da, ayın yarılması, şefaat, kütüğün inlemesi, mest üzerine mesh, isra ve mi'rac, Rasulüllah
(as)'ın parmaklarından su fışkırması ve az yiyeceği birçok askere yetiştirmesi hadislerini
ve benzeri hadisleri ileri sürerler. Ma'nevi mütevatir hadisin rivayetinde lafzi bir mutabakat (uygunluk) aranmadığını
söylemeye gerek yoktur. Ravileri ihtilaf etse de, aklen ve adeten yalan üzere birleşmelerine imkan olmayan bir topluluğun,
hadisin manasını eda etmeleri (yerine getirmeleri) kafidir. Ma'nevi mütevatir, kimsenin inkar edemeyeceği
kadar çoktur. Bunun misali: "Duada elleri kaldırmak" hakkındaki hadis-i şeriflerdir. Muhaddislere göre:
"Tevatür, isnad ilminin şümulüne (içine girmez) girmez. Mütevatir hadisin ravileri araştırılmaz, hatta
böyle bir araştırma yapmaksızın onunla amel etmek icab eder (gerekir)". (Tevatür: Yalan söylemeleri
aklen mümkün olmayan çok sayıda kalabalığın bir haberi birbiri ardınca haber vererek nakletmekte
birleşmelerine denir). Hem lafzi, hem de ma'nevi mütevatir hadisin kesin ve yakini (şüpheden kurtulmuş)
bilgi ifade ettiğinde bütün muhaddisler müttefiktir (birleşmiştir). Onların ihtilafı, haber-i vahid
olan sahih hadisin zan mı, yoksa kat'iyet mi ifade ettiği hususundadır.
Mehdi meselesinde çoğu rivayet uydurmadır: Mehdi meselesinin bir aslı olduğunu kabul etmekle
beraber bu konuda çoğu rivayetin uydurma olduğunu söyleyebiliriz. Örnekler: "İbn-i Mace'de yer alan
"siyah bayraklı bir ordunun Horasan'dan zuhur ettiği zaman, kar üzerinde emekleyerek dahi olsa o orduya iltihak
edilmesi gerektiği, zira onun içinde Halife Mehdi'nin olduğunu" ifade eden rivayet için Hadis alimi Veki" Hadis
olarak bir değeri yoktur" derken Zehebi ise "Bu sahih değildir" demiştir. Mehdi'nin doğudan ve
Horasan'dan zuhur edeceğine dair rivayetler sanki Horasan isyanın lideri Ebu Müslim'in komutasındaki siyah
bayraklı ordunun gerçekleştirdiği hareketi teşvik ve tasvir ediyor gibidir. Ona zemin hazırlamak
için uydurulduğu görülüyor. İbn-i Kesir de buna dikkat çekiyor." Siyah bayraklı ordu" rivayetlerindeki
dikkat çeken bir nokta da "kar üzerinde emekleyerek dahi olsa" ifadesidir.Halbuki sıcak Arap yarımadasında
kar üzerinde emeklemek tabiri kolay anlaşılacak bir tabir değildir. "Mehdinin zuhur ettiği zaman
Şam'dan üzerine bir ordu gönderilmesi, bu ordunun Beyda mevkiinde batması ile ilgili rivayetler Abdullah bin Zübeyr'in
hilafeti sırasında uydurulmuştur. Çünkü zalim Mervan'ın komutanı Haccac bin Yusuf Kabe üzerine yürümüş
ve Mekke'yi kuşatmıştı. "İsmi ismime, babasının ismi babamın ismine uyan biri
çıkmadıkça ve Araba hükmetmedikçe " gibi rivayetler de Nefs-üz Zekiyye lakabıyla maruf ve Abbasi meliki Ebu
Cafer Mansur'a karşı Medine'de kıyam eden Muhammed bin Abdullah için tertip edilmiş görünüyor."(geniş
bilgi için Avni İlhan'ın Mehdilik(Beyan yayınları) adlı eserine müracaat ediniz.) 9-Tarihi
gerçeklere ve Sünnetullaha ters düşen rivayetler de uydurmadır: Her aşırı yüceltme bir tahriftir.
Maalesef asrı saadet sonrası sevgisi, hissi aklının önüne geçen bazı kimselerin yüzünden Resulullah(asm)ile
ilgili böyle mübalağalı rivayetler Ümmet arasında yayılmış, sonuçta tabiri caizse, Resulullah
buharlaşmış, gökler ötesi alemlere yükselmiş ve hayattan kopartılmıştır. Böyle bir
sevginin ne zararı var diyebilirsiniz. İslam aleminin durumuna bakın, peygambersizlikten kırılan
kitleleri görün, Muhammedileşmemiş hayatlarımızı gözden geçirin, cevabını bulacağınızdan
eminim... "Sevr mağarasında Hz.Peygamberin Hz.Ebubekir?in dizinde uykuya daldığı, bu arada
Sıddık-ı Ekber?in ayak parmağıyla mağaradaki bir deliği tıkadığı sırada
bir yılan tarafından sokulduğu, vs. anlatan rivayet düzmece bir hikayedir" "Resulullah?ın Hz.Ebubekir?e
Sevr mağarasında gizli zikri(zikr-i hafi) telkin etmesi ile ilgili rivayet de kesinlikle uydurmadır." "Aşırı
yüceltmeci bazı görüşler şunu, söyleyebilmişti: Peygamberimizin iki kürek kemiği arasında iğne
deliği büyüklüğünde iki gözü bulunmaktaydı. O iki gözü ile arkasını görmekte ve elbise o gözlerin
görmesini engellememekteydi." "Aşırı yüceltmeci rivayetler Hz.Peygamberin sırf bir nur olduğu
için gölgesinin yere düşmediğini söylemişlerdir. "Buhari şarihi Bedreddin Ayni Hz.Peygamberin yeryüzündeki
bütün dilleri bildiğini söyleyebilmiştir. "Resulullah ayı yardığında iki parça olan ay
yere inerek bir parçası bir cebine bir parçası diğer cebine girdi" (Bu gülünç uydurmayı M. Faruk Gürtunca
adlı birinin Hz. Peygamberin Hayatı adı altında yazdığı bir kitapta bizzat okumuştum.) Bir
kaç örnek daha verelim: "Hz.Peygamberin ashabıyla konuşurken gökten bir yıldızın Medine'de bir evin
bacasından içeri düşmesi, Efendimizin(sav) bunu kendisinden sonraki halifeye yorması ve yıldızın
Hz Ali'nin evinde bulunması" "Hz. Ali'nin ikindi namazını kaçırdı diye, batan güneşin
tekrar doğduğu ve Ali efendimiz namazını bitirince tekrar battığı rivayetleri de kesinlikle
uydurmadır. Bunu uyduran cahil bilmiyor olmalı; Hendek savaşında Resulullah ve ashabı bir günlük
namazları savaşın şiddetinden kazaya kaldı Son bir misal: Piyasadaki bir eserde gördüğüm
ilginç bir uydurma. Hz.Hasan(ra) evlenip boşanma suretiyle 200 hanıma sahip olmuş, durum Resulullah'a arz edilince
" o huyca bana benzer" buyurmuş. Tarihen sabit ki Resul-i Ekrem vefat ettiğinde Hz.Hasan 8 yaşında bir
çocuktu... 10-Gelecekteki olaylara tarihiyle beraber işaret eden rivayetler uydurmadır: "Şerliler
hayırlılardan sonra 150 senedir. Dünya ehlinin hepsine hakim olurlar. Onlar da Türklerdir." "Hicri 200 den
sonra en hayırlınız hafif-ül haz olanınızdır.(Evlat ve malı olmayan) "Hicri 200'den
sonra doğanlara Allah'ın ihtiyacı yoktur." 11-Sevap ve ceza hususunda mübalağalı ifadeler
içeren ve sayısal değerlerle sevaplar içeren rivayetler uydurmadır: "Bir kimse 'Cezahullahu Muhammeden
anna ma hüve ehluhu " derse 70 katibi 1000 sabah (sevap yazmaktan) yormuş olur." "Cennetlik bir adama 4000 bakire,
8000 dul ve 100 huri verilir." "Kuşluk namazını şu veya bu kadar kılan biri 70 peygamber sevabı
alır." "Kim la ilahe illallah derse, Allah onun için 70 dile sahip ve her dilinde kendisine istiğfar etmesi
için 70 bin lisanlı bir kuş yaratır." Maalesef, kendisini zühde veren, sofuluğa intisap eden, fıkıhla
ilgilendiğini söyleyen ama hadis ilminden habersiz bir çok kimse bunlara göre hareket etmekte, bu yalanlara kanmaktadır.
Memleketimizde "Güllü Yasin" gibi kitapların ne kadar mebzul bulunduğunu söylemeye gerek yoktur. ---------------------------------------------- 12-Bir
ırkı öven veya yeren hadisler uydurmadır: "Ben Arabım, ama Arap benden değildir." (Kemalistlerce
uydurulmuştur. Onun için mevzu hadisleri derleyen kitaplarda da yer almamaktadır haliyle.) "Hafıza on
kısımdır; Dokuzu Türklerde, biri diğer insanlardadır. "Ben kulakları delik atlar üzerinde
gelen ve atlarını Fırat ve Dicle'nin kenarına bağlayan Türkleri görür gibi oluyorum." "Zencinin
karnı tok olduğunda zina eder, açsa hırsızlık yapar." "Zencilerden sakının. Çünkü
onlar çirkin yaratıklardır." "Allah kızdığı zaman vahyi Farsça indirir. Razı olduğu
zaman Arapça indirir." 13-Sahabe-i kiramı aşırı şekilde öven hadisler uydurmadır: "Cennette
tek bir ağaç yoktur ki,yapraklarında 'Allah?tan başka ilah yoktur. Muhammed onun Resulüdür. Ebubekir, Ömer,
Osman' yazmış olmasın." "Emin olan kişi üç kişidir; Ben, Cebrail, Muaviye" (Not: Hadis uleması
şöyle bir kaide koymuşlar: Muaviye?yi öven veya yeren bütün hadisler uydurmadır.) "Resulullah Miraca
çıkacağı zaman Cebrail ona Cennetten bir meyve getirdi.Resulullah onu yedikten sonra Hatice Fatıma?ya
hamile kaldı. Resulullah Cennet kokusunu özlediğinde Fatıma'yı koklardı." Tarihen sabittir ki, Fatıma
Miraçtan evvel doğmuştur. "Ben ilmin teraziyim. Ali iki kafesi, Hasan, Hüseyin terazi ipleri, Fatıma
terazi halkası, bizden gelecek imamlar terazi ölçüleridir. Bu terazide bizi sevenlerin veya kin tutanların amelleri
tartılacaktır." 14- Emevi ve Abbasileri öven bütün rivayetler uydurmadır. 15-Mezhep İmamlarını
öven veya yeren bütün rivayetler uydurmadır: "Ebu Hanife bu ümmetin kandilidir". "Muhammed bin İdris(İmam
Şafii ) bu ümmete şeytandan daha tehlikelidir." 16-Diğer konularda halk arasında yayılmış
uydurma bazı hadisler: "İlim Çin?de de olsa alın" Not:Burada bir hatırlatma yapalım. Her
mevzu hadisin manası batıl değildir. Hatta çok güzel manaları muhtevi de olabilir. Mevzu hadis Efendimize
ait olmayan, onun söylemediği, ona mal edilen sözlere denir. Mesela "Nefsini bilen Rabbini bilir" sözü hadis değildir
ama manası güzeldir. "Temizlik imandandır." "Vatan sevgisi imandandır." "Satranç oynayan
melundur, seyircisi de domuz eti yiyen kimse gibidir." "Sultanlara sövmeyin. Sultanlar yeryüzünde Allahın gölgesidir"
Bu sözün tarih boyunca nasıl Ümmetin ensesinde boza pişirenlerce kullanıldığıyla alakalı
Mustafa İslamoğlu'nun İman adlı eserindeki izahatı okumayı tavsiye ederim.) "Ezan duasındaki
"vedderacatirrafiyetil aliye" ilavesi sahih rivayetlerde mevcut değildir. "Bir kimse binasını 7 veya
9 arşın yüksekliğinde yaptığında gökten bir münadi ona seslenir: "Ey fasıkların en
fasıkı! Bununla nereye gidiyorsun?" "Kadınlarla istişare edin, dediklerin tersini yapın" "Ben
adil bir melik zamanında(İran Kisrası Nuşirevan) doğdum." "Beyaz horoz edinin...Beyaz horoz
benim de, Cebrail?in de dostudur." "Beyaz güvercin besleyin. Onlar çocuklarınızı cinlerden korur." "İnsanların
hayırlısı insanlara faydalı olandır." "Bendendir diye bir söz nakledildiğinde onu aranızda
müzakere edin...Gerçeğe uygunsa alın. İster ben söyleyeyim, ister söylemeyeyim." "Kim aşık
olur da gizler, iffet gösterip sabrederse, Allah onu cennete koyar." *Hamamlarla ilgili övücü veya yerici bütün rivayetler
de uydurmadır *İbn-i Kayyım el Cevziyye "El Menar-ul Münif" adlı eserinde diyor ki: "Ebdal,Aktab,
Gavs, Nukeba, Nuceba ve Evtad ile ilgili hadislerin hepsi yalan olan sözlerdir." Halk arasında böyle abuk subuk
rivayetler çok dolaşır. Avam böyle şeylere çok meraklıdır. "Özü bulamayan kışırla
meşgul olur." Mesela özellikle kadınlarımız arasında yaygın olan "Bal Tefsiri" adlı uydurma
ve her sene değişik periyotlarla arz-ı endam eden "Şeyh Ahmed'in Vasiyetnamesi?"adlı düzmece hemen
aklımıza gelenlerdir. NOTLAR *Bu konuda acizane tavsiye edeceğim eserler: Mevzu Hadisler-Abdülfettah
Ebu Gudde-Risale Yayınları Hadis Problemleri-Enbiya Yıldırım-Rağbet Yayınları Mevzu
Hadisler -Yaşar Kandemir-Yaşar Kandemir-İfav yayınları Uydurma Hadislerin Doğuşu
Ve Sosyo-politik Olaylarla İlgisi-Sadık Cihan-Etüt yayınları KAYNAKLAR 1-İslam Hukukunda
Sünnet-Prof.Mustafa SIBAİ-Birim Yayınları 2-Kur'an Ve Sünnet Üzerine-Hikmet ZEYVELİ-Bilgi Vakfı
Yayınları 3-Zadül Mead-İbn-i Kayyım el Cevziyye-(ter  uzaffer CAN) Cantaş Yayınları 4-Çağdaş Meselelere Fetvalar-3-Prof.Yusuf KARDAVİ-Hikmet
Neşriyat 5-Üç Muhammed-Mustafa İslamoğlu-Denge Yayınları
|
SAHİHAYN
Buharî ve Müslim'in sahihlerine "iki sahih hadis kitabı" anlamında kullanılan
bir usul-u hadis terimi.
Bu iki imamdan sonra gelen hadis hafızlarından, kendilerine göre yalnız
sahih hadisleri toplayanlar olmuşsa da, hiç biri bu iki kitapta gösterilen dikkat ve basireti göstermeye muvaffak olamamıştır.
Bundan dolayı bu iki kitaba hadis kitaplarının en sahihleri denilmiştir. Aslında daha önceleri en
sahih olan kitap, İmam Malik'in Muvatta'ı idi. Ancak, Muvatta'daki hadis-i şeriflerin hiç biri bu iki kitabın
dışında kalmadığı için, Mütekaddimînin de Müteahhirînin de, en sahih olma hususunda ihtilafları
yok demektir (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercemesi, I, 50).
Sahihayn'ın Mukayeyesi:
1- Sıhhat yönünden: Bu açıdan Buharî'nin üstünlüğü kabul edilmiştir.
Buhari, bir hadisin mevsul olması için lika (ravi ile karşılıklı görüşme)'yi şart koştuğu
halde; Müslim muasara (ravi ile çağdaş olma)'yı yeterli bulur. Buharî'nin en önemli üstünlüğü budur.
2- Tertip yönünden: Bu açıdan Müslim'in üstünlüğü kabul edilir. Buharî,
kitabında hadisleri, hadiste var olan fıkıh hükmü adedince, bölerek tekrar ederken; Müslim, kitabının
en uygun yerinde kaydeder; nadiren tekrara yer verir. Müslim'in esas gayesi fıkıh yapmak değil; hadislerin
senedlerini biraraya getirmektir.
3- Fıkıh yönünden: Bu hususta Buhari üstündür. Buhârî, daha önce de
belirttiğimiz gibi, bâbları fıkhî açıdan düzenlemiş, teracim denen bab başlıklarında
özellikle fıkıh beyanına gayret göstermiş; bablar arasında mantıkî bir irtibat gözetmiştir.
Müslim'de fıkhî açıdan tertip ve tanzim söz konusu değildir. Buhârî'de fıkıh öylesine üstünlük gösterir
ki, bazı âlimler onun müstakil bir müctehid olduğu kanaatine varırlar.
Buhârî ve Müslim, diğer meslektaşlarına göre hadis kabulünde çok
daha titiz olmalarına rağmen, bir kısım tenkidlerden uzak kalamamışlardır. Kastalanî, Sahihayn
hadislerine gelen tenkidleri altı kısma ayırır. Bunların her birine gerekli cevapları vererek
onların haksızlığını gösterir:
1- Bazı senetlerin ricalinde şahıslar sayıca farklıdır.
2- İsnadın değişmesiyle ravilerinde ihtilaf edilen rivayetler
vardır.
3- Bazı raviler ziyadelerinde tereddüd ederler.
4- Zayıf kabul edilen ravilerin teferrüd ettiği hadisler mevcuttur (Buhârî'de
sadece iki adet).
5- Vehmine hükmedilen (zayıf) raviden rivayetler alınmıştır.
6- Bazı metinlerde lafızlar değişmektedir.
Kastalanî, bunlara teker teker izah getirerek, tenkidlerin haksızlığını
gösterir.
Ravilere yöneltilen cerh sebeplerine gelince; bunlar bid'at (ehl-i sünnet dışı
bir mezhepten olma), cehalet (raviden sadece bir kişinin hadis rivayet etmesi), galat, muhalefet, tedlis ve irsal açılarından
gelmektedir. Bunlardan biri veya bir kaçıyla cerhedilen ravilerin sayısı, -çoğunluğu Müslim'e ait
olmak üzere- 210 adettir. Bu ithamların etkili olabilecek bir zayıflık derecesi olmayacağını
göstermek için İbnü's-Safah, Hâzimî, Nevevî, Suyuti, İbn Hacer gibi araştırmacı ve titiz âlimler
bazı açıklıklar getirirler.
1- Bu ravilerdeki zayıflık, hadislerini terk ettirecek derecede şiddetli
değildir.
2- Onlardan alınan rivayetler, şevâhid ve mütabaat türündendir; asıl
değildir.
3- Buhari ve Müslim'in bu zayıf ravilerden hadis alma yolları zaaf sebebinin
ortaya çıkmasından önceki bir tarihe aittir.
4- Zayıflardan hadis alma işi bazen onların senedindeki ulviyyetten
dolayıdır. Yani biri âlî fakat zayıf, diğeri nâzil fakat sağlam iki ayrı senetle rivayet edilen
bir hadisin ulvî senetle gelen şeklini, öbürünün desteğine dayanarak kitaplarına almışlardır.
5- Buharî ve Müslim'in bazı zayıf ravileri hakkında da şunlar
söylenmiştir: Bunlara başkaları tarafından yapılan zayıflık ithamı Buhari ve Müslim
açısından sabit ve muteber değildir. Cerh ve ta'dil, ictihadî bir keyfiyettir. Herkes kendi elde ettiği
bilgiye göre hüküm verir. Demek ki Buhârî ve Müslim bu ravileri sikâ biliyor. Üstelik bazı ithamlar çok çabuk yapılıvermiştir.
Bid'a ithamı bunlardan biridir. Bizzat Buhârî'nin kendisi Halkul-Kur'ân meselesinde ağır ithamlara maruz kalmıştır.
Nitekim Buharî ve Müslim'in ravileri arasında 32 kişinin ehl-i bid'at'dan olduğundan dolayı itham edildikleri
söylenmişse de, onların gerçekte ehl-i bid'a oldukları kesin değildir.
6- Nevevî, bir kısım râviler hakkında cerhin tam anlamıyla
açıklanamadığını, Buharî ve Müslim'in de bu sebeple onlar hakkında cerhi kabul etmediklerini
söyler. Hadis ilminin genel kaidelerinden birine göre ravinin kabul edilmesi için cerh yapanın cerh sebebini iyi açıklaması
gerekir. Sadece "zayıftır" demek makbul değildir.
7- Buharî ve Müslim, kendi tabakaları dışında hadis almış
ise de, Buharî bu meselede titiz davranmıştır. Şöyle ki, ikinci tabakadan aldığı hadisleri
muallak * olarak zikretmiştir. Üçüncü tabakanın sadece müksirlerinden ve nadiren almış, bunları da
muallak olarak kaydetmiştir.
İslam âlimlerinin bu konuda en titiz olup işi çok sıkı tutanları
sahihayn'ı didik didik ederek, tenkid edilecek hiçbir noktasını bırakmadan, söylenebilecek her şeyi
söylemekten çekinmemişlerdir. İlim ve vukufta onlardan geri kalmayan ve hatta onları geçen mutavassıt
âlimler de bunlara cevap vermişler; haklı oldukları noktada haklılıklarını, haksız
oldukları yerlerde de haksızlıklarını göstererek sahihayn'ın gerçek değerini ortaya koymuşlardır.
Bu duruma göre, İmamül-Harameyn'in "Bir kimse sahihayn'de yer alan bütün
hadislerin sahih olduğu hususunda yemin etse veya talakta bulunsa ne yemini bozulur ne de tatlik vaki olur" sözünün doğruluşunda
fukahâ ve diğer ilim ehlinin tamamı icma ederek en muteber, en sahih hadis mecmuaları olduklarını
kabul etmişlerdir. Bir kısım rivayetleri değerlendiren Kastalanî şunu ifade eder:
"Buharî ve Müslim, kitaplarına illetsiz hadisleri almışlardır.
Şayet illetli olanı varsa, bu da müessir olan, sıhhati bozan bir illet değildir" (İbrahim Canân,
Kütüb-i Sitte Terc. Şerhi, I; ayrıca bk. Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim Maddeleri).
Muhiddin OKUMUŞLAR
|
HADIS KARSISINDA SORUMLULUGUMUZ

Hadisler, Resulullah'in Sünneti ve Islam uygarligimizin gelenekleri
konusunda tartismalar son yüz yil içinde artarak Müslüman düsünce insanlarinin gündemlerinde önemli bir yer tuttu. Islam uygarligi
ve siyasi birliginin büyük bir gürültüyle çökmesi, hemen her Müslüman bölgesinde din karsiti hareketlerin iktidari ele geçirmesi,
batinin teknolojik ve düsünsel araçlarinin karsisinda duracak bir Müslüman fikir gücünün bulunmamasi Müslümanlari mevcut gelenegi
yeniden ele almaya yöneltti. Müslüman uygarligin dini geleneginin yeniden ele alinmasini iki boyutta inceleyebiliriz: yaklasim
boyutu ve degerlendirme boyutu. Yaklasim boyutuyla, mevcut düsünce hareketlerini "niyet" ve amaç ögesine göre siniflandirmak
aranabilir. Dogal olarak, hem birey hem de topluluk seviyesinde, amaçlari ve niyeti kestirebilmek spekülatif olacagindan,
bu kistas yalnizca genel bir bakis açisi vermekle kalir. Ikinci boyut ise bakis açisinin "Müslüman uygarligin dini gelenegini"
genel degerlendirmesidir. Burada da, bakis açisini üretenlerin, içinde bulunduklari toplumun olasi bir baskisina yol açmamak
için düsüncelerini kabul edilebilir dozlarda ifade etmis olabileceklerini unutmamak gerekir.
Temel kavramlari yerlestirmek gerekirse, Hadisler, Peygamberimizin
davranis ve sözlerinin aktarildigi anlatimlar, Hadis kitaplari, bunlarin derlenmesiyle olusan tek-yazarli kitaplardir. Hadis
kitaplari içinde yazildigi toplumun ve din bilginlerinin genel begenisine göre, "sahih", "sünen" gibi derecelendirmeler alir.
Hadis kitabi yazarlari, veya Muhaddisler, özellikle Hicri ikinci ve üçüncü yüzyillarda, Müslümanlarin yasadigi bölgelerde
ileri gelen ailelerin üyelerinden ya da ileri gelen diger Muhaddislerden Hadis toplayan ve derleyen kisilerdir. Muhaddisler
aralarinda bilgi akisi sebekeleri kurmuslardi. Istisnalar hariç devletten çalismalari karsiliginda ödenek aliyorlardi. Ayni
zamanlarda gelisen akilyürütme ekolü (ehl-i rey), ve neo-platonist felsefe ekolü gibi hareketlerin disinda bütünüyle Hadislere
dayanan bir ekol (ehl-i hadis) teskil ediyorlardi.
Resulullah'in sünneti temel kavrami (Sünnet), Müslüman uygarligimizda
Hadis kavramiyla çakistirilmis olmasina karsin, farklidir. Sünnet, Kur'an-i Kerim'in ana kavramlari arasinda degildir. Resulullah'in
sorgusuz sualsiz izlenmesi gerektigi belirtilmesine ragmen, ebediyete kadar, her ortam ve her durumda ayni sekilde uygulanmasinin
bir din emri olduguna iliskin açik bir ifade yoktur. Bunun açik bir ifade olarak yer aldigi tek metin, Peygamberin vefatindan
önceki son haccinda yaptigi Veda Hutbesidir, ancak hutbenin sünnete iliskin bu en önemli cümlesinin esdenik güvenilirlikte
diger iki kaydinda "sünnet" yer almamaktadir. Dolayisiyla sünnetin ne oldugu, sünnetin ne derecede baglayici oldugu, ve Kur'an'in
yanindaki konumu gibi konular üçüncü hicri yüzyila kadar belirginlesmedi. Bu yüzyila kadar Hadis derlemelerinin de tam gelismemis
oldugu göz önüne alinmalidir. Diger yandan gelisen ehl-i rey ise Hanefilerle fikih usulünde, Mutezileyle teolojide (kelam)
belirginlesiyordu.
Siyasi iktidarin hangi nedenle kimlerin elinde oldugu ve olmasi gerektigi
konusundaki tartisma, Islami düsünce ayriliklarinda, yalnizca siyasi mücadelede degil ayni zamanda kelam mezheplerinin olusmasinda
da önemli rol oynamistir. Ehl-i hadis, ehl-i rey, kelam gibi tartisma ortamlari Abbasi halifesi Mütevekkil'in doneminde büyük
ölçüde sona ermistir. Kendisinden önceki Halife Vasik'in döneminde ekoller arasi denge gözetilmeyerek, Mutezilenin resmi din
anlayisinin kabul edilmesi ve bunun bir ölçüde halka zorla dayatilmasi sonucu, geriye dönülemez bir çatisma noktasina gelinmisti.
Vasik'in ardindan gelen Halife Mütevekkil, devlet içinde tam bir ideolojik dönüs baslatarak, hapisten yeni çikan Ahmed bin
Hanbel'in karsitlarini tekfir etmesi ve diger Muhaddislerin destegi ile Mutezile bilginlerini idam, iskence ve hapis gibi
yöntemlerle ortadan kaldirdi. Devlet ideolojisi ve yapisindaki degisiklikleri, Bizans karsisindaki agir bozgunlar, Abbasilerin
dayanagi seçkin Türk birliklerinin yeni dengeleri reddetmesiyle kanli bir iç savas izledi. Bu kaos döneminden saglam çikan
Ahmed bin Hanbel'i izleyen Muhaddisler, kaybeden analojiye (kiyas) dayali ehl-i rey, tamamiyle ortadan kalkan da Mutezile
kelam anlayisi oldu.
Bu dönemin ardindan Hadis, akilyürütme ve analojinin çok daha üzerinde
dinin tartisilmaz temel kaynaklarindan biri haline geldi, ilgi ve çalismacilarin sayisi yükseldi. Bir buçuk asir içinde onlarca
kitap yazildi, bunlardan altisi esas olarak kabul edildi; Buhari ve Müslim'in derlemeleri de "sahih" olarak adlandirildi.
Buhari ve Müslim'in kitaplari da sonuçta derleme olmasina, kutsal ve vahye dayanan bir özelligi bulunmamasina ragmen, günümüzdeki
genel uygulamada bu kitaplarda yer alan bir hadis "sahih" kabul edilir. Endülüs'lü Ibn Hazm gibi akilyürütme ve analojiyi
reddeden ve yalnizca Hadisleri esas alan bir ehl-i hadis alimi bile, esas aldigi Buhari ve Müslim'deki hadisleri zaman zaman
kendi anlayisina göre reddedebilmesine ragmen, bu türden kritik yaklasimlar hiç bir zaman ümmetin genel anlayisina çikmamistir.
Buna ragmen Islami ilimlerde bilgisi bulunmayan siradan bir insanin bu kitaplari ele almasi konusunda farkli yaklasimlar vardir.
Hanefi mezhebinde Hadisler alimler için olmasina ragmen, günümüzde hizla yayilan Hanbeli mezhebinde Buhari ve Müslim kutsal
kitap gibi, Kur'an gibi, kullanilmakta, hadislerden süphe edilmemektedir. Günümüz Hanbelileri bu kitaplari Kur'an seviyesine
yükseltecek "vahiy gayri-matluv" tanimini kullanirlar. Diger yandan bati etkisiyle gelisen dindisi ilahiyat çalismacilari
hadislerin bütünüyle uydurma olabilecegi, ele alinmamasi gerektigini, zayif olmayan destekler yardimiyla önerebilmektedirler.
Bu iki asiri uç arasinda ne yapabiliriz? Eger hadisleri kaldirirsak,
yalnizca önemli kaynaklardan mahrum kalmayacak, ayni zamanda da geçmis zamandaki ilim ve kültür mirasinini kaybetmis olacak,
ümmet içinde temel birligi yitirme tehlikesiyle karsilasabilme noktasina gelecegiz. Diger yandan Hadis kitaplarinin uygulmada
Kur'an seviyesine çikarilmasiyla yanlis din anlayislarina girecek, akilyürütmenin asgariye indirilmesiyle özellikle su an
içinde bulundugumuz farkli dünya ve mücadele ortami için bir anlayis gelistirmeden yoksun kalacagiz. Bu ikilemi asabilmek
için tartismanin üzerine çikmamiz gerekir. Bu durumda hem eskinin kaybedilmeyecegi, Müslüman uygarliginin kopmayacagi, hem
de akilyürütme ve içtihadin yeniden canlandirilacagi bir ortamin üretilmesi gerekmektedir.
Hadislere yaklasilirken bakilmasi gereken üç kistas, senedin güvenilirligi,
içeriginin kabul edilirligi, sonra da anlasilarak din anlayisi içinde konumlandirilmasidir. Hadislerin kimler yoluyla geldikleri
ve bunlari nakledenlerin güvenirliklerini inceleyen, ardindan da belirlenen kistaslarla bunlari siniflayan Muhaddisler ellerinde
bulunan olanaklar ve araçlar içinde kistas ve metodlari belirlemislerdir. Oysa metodlar hiç bir zaman mutlak degildir. Örnek
olarak Buhari saglam bir zincire sahip Hadisin senedini geçerli kabul etmesine karsin, Imam-i Azam hadisin kabul edilirligi
için üç bagimsiz koldan bize aktarilmis olmasini esas almaktaydi. Söz konusu Islam'in ikinci kaynagini sekillendirme ve derleme
oldugundan yalnizca 4. asirdaki Muhaddislere birakilamaz. Hadis kitaplarinin kullandigi hammadde elimizde oldugu sürece, baska
kistaslar kullanilarak yeni derlemelerin üretilmesinde dini bir engel yoktur. Bu bakis, Sünneti, hatta mevcut Hadisleri reddetme
anlamina gelmeyeceginden, eskiyle aramizda bir kesilme de olmayacaktir. Hadis nakledicilerinin (raviler) sonraki iki asama
da göz önüne alinarak güvenilirlik ve yanilma olasiliklarinin arastirilmasi, nakledilen hadislerin dilbilim yöntemleri kullanilarak
aktarilirken bilgi ve anlam kaybolmasina açik olup olmadiklarinin incelenmesi gibi bir çok alanda yapilacak incelemelerde
sened güvenilirligi ve hadisin sözcük ve ifade yapisinin korunum derecesi konusunda olusturulacak çalisma ortaminda yeni derlemeler
üretilebilir.
Muhaddisler sahihlerin senedleriyle içeriklerinin degerlendirilmesini
birbirinden ayri tutmuslardir. Senedi tartismasiz kabul edilir olmasina ragmen içerigi bakimindan Islam anlayisi içinde görülmeyen
hadisler siniflandirma disi tutulmuslardir. Ancak, senedi kabul edilebilir bir hadisin Islam'a aykiri olacagina kim karar
verecektir? Buna da Muhaddisler kendi din anlayislari içinde karar vermislerdir. Kur'an ile uyusmasi, diger hadislerin geneliyle
uyusmasi gibi ana kistaslarin disinda, Ehl-i Hadis ekolünün digerlerinden farkli olan teolojik yaklasimlari da ana etmenler
arasindadir. Hemen her sekilde ve yönelimde senedi kabul edilebilir durumda onbinlerce hadis varsa Muhaddisin bunlari toplama
disinda yaptigi sey kendi görüsüne göre ayiklamak olacaktir. Sonuç olarak çok farkli dini anlayislara göre apayri hadis kitaplari
ortaya çikabilir, çimistir. Muhaddisin burada yalnizca hadis toplayan degil, aldigi bu genis seçim yetkisiyle dini de sekillendiren
oldugu anlasilabilir. Bu yetkinin zamaninda tek bir kisiye, bir kaç kisiye veya popüler bir grupça sirtlanilmasi, bizim bunun
sorumlulugundan muaf oldugumuz anlamina gelemez. Onbinlerin çok üzerindeki ayiklanmamis hadis hammaddesini tekrar incelememiz,
hangi kistaslarin bunlari Islam içinde gördügüne karar ererek, muhtemelen daha hassas bir elekte ayiklamamiz gerekebilir.
Üçüncü asama bir hadisin metin ve sened olarak kabul edilirligi üzerinde
mutabakat ortaya çiktiktan sonra bu hadisin din içinde yerlestirilmesi, Kur'an-i Kerim'in isigi altinda anlaminin belirlenmesi,
anlatim kaymalari varsa genel içerigin çikarilmasi, Resulullah'in burada söyledigi, yaptigi farkli sartlar içindeki bir topluluk
veya birey açisindan neye tekabül eder sorusunun cevaplanmasi gerekir. Bunlar yapilirken, Hadisi nakledenlerin ilim seviyeleri,
anlayis durumlari, Kureys Arap kullanimindaki o günün mecazlar, tesbihler, ifadeler de analitik olarak incelenerek, ifadede
degisiklik yapildiysa, orijinal ifadenin yeniden yapilandirilmasi gerekebilir.
Kisaca her üç asamada, ayni zamanda bu asamalarin birlirleriyle etkilesiminde
daha ilerlemis yöntemler ve araçlarin kullanimindan yararlanarak, yeniden bir çalisma sahasi kurulmasi gerekmektedir. Kagidin
seri üretiminin olmadigi, ulasim yetersizlikleri, iletisim olanaksizliklari, bilimsel egitim alabilecek insan sayisi gibi
ortam faktörlerini göz önünde bulundurdugumuzda ilk Hicri yüzyillarin Müslüman ilim adamlari fikihtan hadise, kelamdan felsefeye
her dalda inanilmaz atilimlar ve basarilar göstermislerdir. Içinde bulunduklari olanaklari günümüze oranlarsak ne yazik ki
son yüzyillar bu dönemin altinda bir dipnot olarak bile yer alamayacaktir. Ümmetin ilimlerde önde gelenleri, erken Islam tarihindeki
bu üstün verimli, özgüvenli alimlerini azizlestirip, insanüstü özellikler atfedip onlarin arkasina saklanmaktan vazgeçmek,
onlarin eristikleri üretkenlik düzeyinde ilimleri Allah'in ihsan ettigi yeni sartlar altinda, kaldigi yerden tekrar baslatmak,
yeniden ihya etmek zorundadir. Ancak bu sekilde modernizm bozunumu ile gelenekçilik taasubu arasindaki anlamsiz sikismadan
kurtulabiliriz.
kaynak: Sinan Balci, Anadolu dergisi
Hüküm Vermede Hadisin Kullanilisi
Beytullah Çetiner
Kur'an'in korunmasi sünnetin de korunmasini içine alir. Çünkü sünnetin Kur'an'i takyid [kayda baglama] ve tahsis edici
oldugu konusunda ihtilaf yoktur ve sünnet Kur'an'in açiklayicisi, güvenilir bekçisidir; keyfi yorumlara tabi tutulmasini önler.
Genel anlamda sünnet reddedilemez ve sünnetin ortadan kalkmasi demek ondan bosalacak yerin sünnetin tam ziddi olan bid'atle
doldurulmasi demektir. Eger sünnet bütünüyle reddedilebilir olsaydi bizler için Allah Rasulünde (A. S.) güzel örnekler oldugunun
bildirilmesi abes olurdu ki; yüce Allah (C.C.) bundan münezzehtir. Yine Kur'an'da defalarca Rasule itaat emredilmekte ve inananlarin
aralarinda çikan anlasmazliklarda Rasulü hakem tayin edip, verdigi hükmü içlerinde hiçbir sikinti duymadan kabul edip teslim
olmadiklari sürece tam mü'min olmadiklari beyan olunmaktadir.
Nasil, insanlarin içinden seçtigi peygamberler araciligiyla emir ve yasaklarini kullarina duyurmasi Allah için acz ve eksiklik
degilse sünnet de Kur'an-i Kerim için bir yetersizlik degildir. Sünnet, Hz. Peygamberin (A. S.), Allah'in emirlerine uygun
hareket etmek maksadiyla seçip yasadigi hayat, gittigi yol demektir. Bu seçimi, yasantisi ve takipçilerine örnekligi sirasinda
asla sirk üzere olmamis bir haniftir.
Bu noktada hadislerin sünnet içindeki yerine gelebiliriz. Bu kisim büyük oranda Muhammed Gazali'nin Düsünce Mirasimiz kitabindan[*] derlenmistir.
Hz. Peygamberin (A. S.) hemen hemen bütün hadislerini içine alan alti hadis kaynagi 3. yüzyil baslarinda ortaya çikmistir[**]. Kitaplari yazanlar bu alanda otoritelerdi. Hz. Peygamberin sözleri geçen 200 yillik dönemde dilden dile halk arasinda
dolasiyordu. Bunlarin kimisi yazili metin haline getirildigi gibi, kimisi hafizlarca muhafaza ediliyordu. Çogu zaman ise halk
sahih hadis ile olmayani birbirine karistiriyordu. Bilindigi gibi Ebu Hanife Irak'ta, Imam Malik de Hicaz bölgesinde fikih
ekollerini kurdular [Ebu Hanife, hadis ekolünce rey ehli olarak bilinir, pekçok içtihadinda hadise dayanmamasi kiyasiya elestirilir
--B. Ç.]. Mezhepler, Allah'in Kitabi ve sünnetine dayaniyordu. Islam tarihinde sünnetin Kur'an'a ek saygin bir kaynak olduguna
karsi çikan olmamistir. Gerçi bazen bazi sözlerin Peygambere ait olup olmadigi konusunda tartismalar, farkli görüsler çikmistir.
Fakat köklü temeli sarsici degildir.
Alti hadis kaynaklarini hazirlayan zatlar, kendilerini büyük bir mirasin önünde buldular. Bu zatlar hadisleri nasil seçti?
Imam Buhari hadisin zaptina iliskin esaslara en sadik kalandir. Hadisin kabul edilir, alinabilir olmasi noktasinda ravilerin
birbiriyle bulusmus olmalarini sart görür ve alir. Bunun yaninda dogal olarak ravilerin birbirinin çagdasi olmasini sart kosar.
Iste Sahih-i Buhari böyle bir süzgeçten geçerek olusmustur. Ikinci imam, Imam Müslim ise hadis aliminda biraz daha
müsamahakar davranmistir. O ravilerin çagdas olmalariyla yetinmis birbiriyle bulusma sartini aramamistir. Müslim'deki hadis
sayisi daha bir kabariktir. Diger kalan dördü ise sahih hadisleri içerdigi gibi, hasen, zayif ve mevzu hadisleri de içermektedir.
Yine de bu dördü Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inden daha dikkatli hazirlanmistir.
Ahmed bin Hanbel'in Müsned'i yaklasik 30.000 hadis içermektedir ki Muhammed Gazali bunlarin içinde asilsiz olanlarin
varligindan kuskusu bulunmadigini söylemektedir.
Bu tür uydurma rivayetlere örnek olarak Muhammed Gazali sunlari söylüyor:
... Ibn-i Kesir, Ahmed bin Hanbel'in bu rivayetini tefsirine almistir. Oysa Ibn-i Kesir tefsiri, esere (rivayet
ya da hadise) dayali tefsirlere kaynaklik eden bir tefsirdir. Bu tefsirde, Zürr'den gelen rivayete göre, Zürr diyor ki: Ubey
bin Ka'b bana, "Ahzab suresini nasil (nereden) okuyorsun veya okudugun bu surenin ayet sayisi ne kadar?" diye sordu. Ben de,
"73 ayet" dedim. O da "Asla, ben Ahzab suresini gördüm. Gördügüm kadariyla da, bu sure, Bakara suresine denk bir suredir..."
dedi.
Bu, sakat bir sözdür. Yani yüce Allah, kirk sayfayi dolduran bir vahiy indirecek, sonra da bu vahiyden 34 sayfasini eksiltecek
ya da kisacak, geriye sadece alti sayfalik bir vahiy birakacak öyle mi? Bu bir saçmaliktir. Keske rivayet edilmeseydi. Kaldi
ki Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde hem önemsiz rivayetler, hem de atilmasi gereken uydurmalar vardir. Benim uyarim su noktada
olacaktir: Kur'an'a iliskin gelen bilgilerin bu türden hikayelere ve saçmaliklara tahammülü yoktur.
Yine Müsned'de yedi harfle ilgili bir hadis vardir. Insanin bu hadise gülesi gelir. Nitekim cumhur ulema bu hadisi açikça
reddetmistir. Fakat buna ragmen Imam Nevevi, Müslim serhinde ona yer vermis ve "Yedi harf içerisinde olmak üzere Kur'an-i
Kerim'i okurken "Semian, Basiran (Isiten, Gören)" yerine, "Hakiman, Aliman (Hikmet Sahibidir, Herseyi Bilendir)" seklinde
de okunabilir. Yeter ki azap ayeti yerine rahmet ayeti konmamis olsun" demistir.
Bu hikaye oldukça saçma ve bozuk bir hikayedir. Hatta yalan oldugunu söylemek için nakletmek bile dogru degildir. Fakat
bütün bu mevzuat (uydurmalar), son vahyin kapsamina giren büyük tevatür topluluklarinin önünde hiçbir öneme sahip degildirler.
Kur'an hafizlari o kadar çoktur ki bunlar ordular halinde Kur'an'i kalben, ezberden okuyup gelmislerdir. Dolayisiyla hirsizlama
türünden olan bu türden hikayeler birtakim nevadir [az sayida] kitaplarda yer alsalar da bir degerleri yoktur. Alimler de
bunlara hiç önem vermeden geçtiler. Bizim bunlari sunmamizin nedeni, Islamda hiçbir öneme haiz olmayan hadisleri nakledenler
içindir.
Birbiriyle veya diger bazi ilmi ya da akli gerçeklerle uyusmaz gözüken rivayetlerin bazi muteber hadis kitaplarinda yer
almis olmasina gelince, bu konuda dikkatten kaçirilmamasi gereken bir nokta bulunmaktadir. O da hadis tasnifcilerinin bir
arsiv uzmani gibi arsivlemeye layik gördükleri her belgeyi, o belgeleri kendi uzmanliklari açisindan degerlendirecek arastirmacilara
ulastirmayi esas almis olmalaridir. Bunun faydalari tartisilmamakla beraber bazi rivayetlerin temel kriterlerin bazisina basvurulmadan
--mesela rivayetin Kur'an'daki kat'i bir delille çelismemesi-- alinmasi sahih hadislerin ve ona bagli olarak dinin bütünü
üzerinde kuskular uyandirmaya çalisan düsmanlarin eline koz vermistir.
Sahih hadislerin sayisi olarak kesin bir rakam vermek mümkün degildir. Sahih adiyla telif edilmis hadis kitaplarinda
bulunan hadisler ile diger sahih hadis kaynaklarindaki hadislerin toplami asagi yukari 20 bini bulur. Ancak unutulmamalidir
ki, sahih, hasen ve zayif gibi terimlerle anilan hadisler hakkinda daima farkli görüs beyan edenler olabilir. Çünkü bu degerlendirmeler,
arastirmaya dayali, nisbi degerlendirmelerdir. Bilgisayar teknolojisinden faydalanarak kendilerine "sahih" hükmü verilmis
hadislerin sayimini yapmak mümkündür. Dahasi "sahih" hükmü verilen hadisler belli konu basliklari altinda topluca incelendiginde
daha verimli bilgiler elde edilebilir.
Muhammed Gazali kitabinin Hadislerde Senet ve Metin kisminda Mustafa Siba-i'den hadislerde uydurmanin varligini gösteren
delilleri söyle siraliyor:
Hadiste uydurma alametleri
- Senedde uydurma alametleri:
- Hadisi rivayet edenlerin yalancilikla taninan kimseler olmasi.
- Uyduranin itiraf etmesi.
- Ravinin kendisiyle bulustugu sabit olmayan bir hadis bilgininden rivayette bulunmasi, ya da hadis seyhinin ölümünden sonra
ondan dinlemiscesine rivayette bulunmasi veya hadisi kendisinden dinledigini ileri sürdügü hadis aliminin bulundugu yere hiç
gitmediginin sabit olmasi.
- Bazen de hadis ravisinin durumundan ve ruhsal durumundan uydurma oldugu anlasilabilir. Mesela Yusuf bin Ömer et-Teymiden
Hakimin tahric ettigi hadis "Yusuf bin Ömer diyor ki: Biz Sa'd b. Tarif'in yaninda idik, çocugu aglayarak mektepten geldi.
Sa'd ogluna 'Neden agliyorsun?' deyince, o da 'Ögretmen beni dövdü' dedi. Bunun üzerine Sa'd, 'bugün kesinlikle onlari rezil
edecegim' dedi ve ekledi, 'bana merfu olarak Ibn Abbas'tan Ikrime söyle aktardi: Çocuklarinizin ögretmenleri, sizin kötülerinizdir,
onlar yetime karsi acimasiz, yoksullara karsi da oldukca kati yüreklidirler.'"
Mesela un helvasi hadisi de buna baska bir örnektir: "Un helvasi bele kuvvet kazandirir." Bunu hadis diye uyduran kisi,
un helvasi yapip satan Muhammed b. Haccac Mahai'dir.
- Metinde uydurma alametleri:
- Sözde zayiflik ve yavanlik.
- Mana bozuklugu. Öyle ki hadiste sözü edilen seyler ulü-l elbaba [düsünebilenlere] aykiri düser. Bunun baska türlü yorumu
yoktur. Genel hüküm ve ahlak kaidelerine aykiri düser. Ya da sehevi duygulari kamçilar veya uygun olmayan bir seye davet eder,
çagristirir. His ve müsahedeye aykiridir. Ya da tarihte kesin olarak bildirilen bir gerçege aykiri birsey içerir veya Allah'in
insan ve kainat hakkindaki kanununa aykiridir.
- Tevil ve yorum kabul etmeksizin Kur'an'in açik ve kesin hükmüne aykiridir. Ya da mütevatir olan kesin sünnetin açik hükmüne
muhaliftir. Veya Kur'an ve sünnetten alinan genel kurallara aykiridir.
- Hadisin ravisinin asiri mezhep taassubuna sahip birisi olmasi ve muhtevanin ravinin mezhebini övmesi.
- Hadisin içerdigi kapsam açisindan oldukça büyük bir kesim insan tarafindan aktarilagelmesi ve bunun oldukça yayginlik
kazanmasi gerekirken, büyük bir topluluk içinde meydana geldigi söylenen olayin söhret bulmayip sadece bir tek kimse tarafindan
rivayet edilmesi.
- Hadisin küçük bir fiile ya da ise, oldukça büyük bir sevabi içermesi veya ufak bir hataya oldukça siddetli bir azap ya
da ceza tehdidi yöneltilmesi.
Yukaridaki kriterlerden birine göre reddedilen hadise örnek vermek gerekirse: Aziz ve Celil olan yüce Allah'in Kitabinda
kesin olarak bildirdigi gibi tüm alemin yaratilmasi alti günde tamamlanmistir. [YEVM kavramina bakarsaniz Kur'an'da yevmin
sadece insan katindaki bir gün olmadigi bazi ayetlerde binlerce yillik süre için de kullanildigi görülür. --B. Ç.] Böyle kesin
bir bilgi olmasina ragmen nasil olur da bir kimse dalginca davranir ve "yaratilan varliklar yedi günde yaratilmistir" diye
hadis rivayet edebilir? Sonra da kalkilip herkesin bildigi Kur'an gerçeginden oldukça uzak bir sekilde yaratilis olayi etrafli
ve detayli anlatilacak, olacak sey degil!...
Imam Müslim, Imam Nesai ve daha baska hadis imamlarinin Ebu Hureyre'den (R. A.) rivayetlerine göre, Ebu Hureyre Rasulüllahin
söyle buyurduklarini aktarmistir. "Allah topragi (yeri) cumartesi günü yaratti. Ondaki daglari pazar günü yaratti. Agaçlari
pazartesi günü yaratti. Hos karsilanmayan seyleri sali günü yaratti. Nuru ve aydinligi çarsamba günü yaratti. Canlilari da
yeryüzüne persembe günü dagitip yaydi. Hz. Adem'i de cuma günü ikindiden sonra, ikindi vaktiyle gece vakti arasindaki bir
zamanda yaratti." --Müslim, Münafikun:27; Ahmet bin Hanbel, 2/327
Bu tür örneklere, bir elin parmagini geçmese bile, en saglam hadis kaynaklarindan birincisi Buhari'de dahi rastlamak mümkündür.
Peki birtakim sebeplerden dolayi bazi ahad hadisleri reddeden birisi hakkindaki durum nedir? Küfürle itham edilebilir mi?
Hadisin gelisinde, yani vurudunda kesinlik veya zannilik ölçüsünü açiga kavusturmak için ilim adamlarinin tevatür ve ahad
[tek] ile tespit ettikleri kurallari açiklamamiz gerekir.
Alimler sünneti ikiye (bazilari üçe) ayirmislardir: (a) Tevatür yoluyla bize kadar ulasanlar; (b) ahad yoluyla
bize kadar gelenler. Tevatürün tanimi söyledir: Bu tür haberleri bildiren raviler sayica o kadar fazladir ki, dogal olarak
bunlarin bir araya gelip ayni konuda yalan söylemek üzere anlasmalari muhaldir, imkansizdir. Ancak tevatür haberde, bu çogunluk
hemen her tabakada, yani isin basinda da, ortasinda da ve sonunda da sürmeli ve bu, gerçeklesmis olmalidir. Hepsinin de ayni
olayi Hz. Peygamberden rivayet etmeleri, sonra tipki bunlar gibi, bunlardan rivayet edenlerin de sayica oldukça çok olmasi
ve bunun bize ulasana dek ayni çogunlugu sürdürerek gelmesidir. Usül alimlerinden biri söyle der: "Mütevatir haber, bir rivayetin
Hz. Peygamberden (A. S.) sana ulasmasinda arada hiçbir kopuklugun bulunmamasidir. Bu rivayet neredeyse görülüp duyulur hale
gelmeli, bu kesin kaniyi vermelidir. Mesela: Kur'an-i Kerim'in bize ulasmasi, bes vakit namaz, namazlarin rekat sayisi, zekat
miktarlari gibi... Bunlar mütevatirdir, inkari da küfürdür." Gelen haber (hadis) tekrar yoluyla veya --bazi tabakalarinda
da olsa-- rivayetcilerin sayisinin azalmasiyla gelmisse böyle bir haberin Rasulüllahtan bize kesin olarak ulastigi söylenemeyecegi
gibi, bu tür bir haber mütevatir de olamaz. Bu tür haberlere "Ahad" haber denir. Çünkü haberin Hz.Peygambere (A. S.) ulasmasinda
bir süphe vardir. Dolayisiyla böyle bir haber yakin ifade etmez.
Yusuf el-Kardavi de Ihtilaflar Karsisinda Islami Tavir isimli kitabinda ahad bir hadisi reddeden kimsenin hiçbir
alim ve fakihce tekfir edilmedigini söyleyerek, eger bir ahad hadisi reddeden hiçbir delile sahip olmadan reddediyorsa hakkinda
söylenebilecek en agir sözün bid'at veya sapiklikla nitelemek oldugunu belirtiyor. Konuyla ilgili verdigi örnekler de söyle:
Ehl-i sünnet alimleri; cennette Allah'in görülecegini ifade eden meshur hadisler, peygamber efendimize sihir yapilmasi
olayini hikaye eden hadisler... vb. birçok sahih hadisi inkar eden haricileri ve mutezileyi bundan dolayi tekfir etmemislerdir.
Ibn-i Kuteybe Te'vilu Muhtelifi'l-Hadis adli kitabinda bu hadisleri ele almis ve elestirilere cevap vermistir.
Baskalarinin sahih gordügü bir hadisi, kendisi sahih görmedigi için reddeden nice alimler vardir. Cerh ve ta'dilde Imam
Yahya b. Main; Buhari ve Müslim'in kitaplarinda naklettikleri "sadakanin farzlari" ile ilgili hadisleri kabul etmemistir.
Müminlerin annesi Hz. Ayse'nin de Kur'an'in zahirine muhalif gördügü bazi hadisler hakkinda özel görüsleri vardir. O, bu hadisleri
dinleyen sahabeleri, Allah Rasülünden iyi dinlememek ve hadisi alis hususunda dikkatli olmamak gibi suçlarla itham ederek
reddetmistir. Bu duruma örnek su hadisler verilebilir:
"Ölüye, ardindan ailesinin aglamasi nedeniyle azap edilir." O birden fazla sahabenin rivayet ettigi bu hadisi "hiç kimse
baskasinin günahini yüklenmez" (En'am:164) ayetiyle çelisik görmüstür. Allah Rasulünün Bedir kuyusu basinda dikilerek kuyuya
gömülmüs Kureys'in ileri gelenlerine isimleriyle seslendigini ifade eden hadisi de "sen kabirde olanlara isittiremezsin" (Fatir:22)
ayetine aykiri görüyordu. Buna karsin ne sahabelerden, ne de sonraki nesillerden hiçkimse müminlerin annesi Hz. Ayse'yi (R.
A.) dinindeki ve yakinindeki bir zayiflikla, ya da zevcesi Allah Rasulünün sünnetini reddetmekle suçlamadi, kötülemedi.
Bir harami ya da farzi isbat etmede, ahad hadisin baslibasina bagimsiz bir delil olup olmadigi konusunda alimler farkli
görüsler ortaya koymuslardir.
Imam Safii ve ona bagli olanlar, namaz, oruç, hacc ve zekat gibi ameli hükümleri inkar edenlerin kafir olacagini, fakat
ilahiyat (yüce Allah) ile ilgili seyleri, risaletlerle ilgili hususlari, ahiretle ve gayblerle ilgili (mesela Mehdi hadisleri)
haberleri içeren ilmi hükümleri inkar edenler olursa bu kimselerin küfre girmeyeceklerini söylerler. Çünkü Ahkam-i Ilmiye
denen meseleler, ancak Allah'in Kitabindan veya Rasulünün mütevatir sünnetinden (hadis) kesin bir delil ile sabit olur.
Hanefiler ve onlara tabi olanlarsa ahad olan hadisin bir farzin ya da haramin ortaya konmasinda basli basina bagimsiz bir
delil olamayacagini, bu vacip ister ameli anlamda bir farz olsun, ister ilmi anlamda bir farz olsun farketmeyecegini savunurlar.
(Hanefi imamlarinin bu görüsüne ragmen ilmihal kitaplarinda midye-istakoz yenilmesinin haram kilinmasi nedir acep? Hatta bu
konuda hadis de yok.) Buna göre, ahad bir hadisle gelen bilgiyi inkar edenlerin kafir sayilamayacaklarini söylerler. Nitekim
Hanefi fikhi usulcüleri bunu benimsemislerdir (Hadis ekolünü temsil eden bazi Hanbelilerin, basta rey ekolünü temsil eden
Ebu Hanife'yi tekzip etmelerinin sebebi bu belki de). Pezdevi der ki: "Ahad hadisle yakin (kesin) bilginin elde edilebilecegi
iddiasi batildir, geçersizdir. Çünkü ahad haber kuskusuz ihtimallidir. Bir yerde ihtimal varsa, orada yakin bilgi olamaz."
Imam Satibi de el Muvefekat kitabinda su görüse yer veriyor: "Sünnet, bir farzi ve harami kendi basina isbata yetkili
degildir. Sünnetin görevi, Kur'an'in genel olan lafzini tahsis etmek, mutlak olani takyid etmek kapali olani açiklamaktir
sadece. Bu hususlarin da mutlaka mütevatir hadislere dayanmalari gerekir. Yoksa ahad hadis bu hususta geçerli delil olamaz."
Selman-i Farisi'den Hz. Peygamberin söyle dedigi rivayet edilir: "Helal Allah'in Kitabinda helal kildigi seydir. Haram
da Allah'in Kitabinda haram kildigidir. Hakk'in sükut ettigi, bir sey söylemedigi ise sizin için affedilendir (mübah)" (Tirmizi,
6; Ibn-i Mace, 60). Satibi de, "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulul emre (idareciler) itaat
edin" (Nisa:59) ayeti üzerine cumhurun söylediklerine su cevabi veriyor: "Allah'in Rasulüne itaatin vacip olusu O'nun genel
hükmü tahsis etmesi, mutlak hükmü kayda baglamasi ve mücmel (anlasilmaz gibi) olani tefsir etmesidir. Iste mütevatir hadis
de budur. Hz. Peygamberin (A. S.) getirdigi herseyin Kur'an'dan olmasi gerekir. Çünkü Hz. Ayse'nin "onun ahlaki Kur'an idi"
(Müslim, Musafirin:139) seklindeki ifadesi bunu gösteriyor. Yine sünnet bir bütün olarak yüce Allah'in "...Ayrica bu Kitabi
da sana, hersey için açiklama ...olarak indirdik" (Nahl:89) kavlinin anlamina dahildir, bunun içindedir." Nitekim Satibi bunu
yüce Allah'in kavliyle teyid etmektedir, "Biz o Kitap'ta hiçbir seyi eksik birakmadik"(Enam:38). Cumhurun Hz. Peygamberden
(A. S.) rivayet olan su hadisi göstermelerini de ayet reddediyor. "Pek yakinda biriniz çikip söyle konusacak: Iste Allah'in
Kitabi. Onda yeralan helal seyleri biz de helal kabul ederiz. Onda yer alan haramlari biz de haram sayariz. Dikkat edin, benden
kime bir hadis ulasir, o da bunu yalanlarsa kesinlikle Allah ve Rasulünü yalanlamis demektir." (Tirmizi, Libas:6; Ibn-Mace,
Atime:60) Önce bu hadisin ravileri arasinda Zeyd bin el Habbab bulunuyor. Bu adam çok hata yapan yanilan biridir. Bundan dolayi
bu kisiden Buhari ve Müslim bir tek hadis bile rivayet etmemistir. Müsellemu's-Subut ile Tahrir adli kitaplarda
su ifadeler yer alir: "Vahid haber yakin (kesinlik) ifade etmez. Bu konuda hadis ister Buhari ve Müslim'de yer alsin, ister
baska kaynaklarda yer alsin farketmez.""
Sonuç; bu açiklamalardan anlasilacagi gibi bir seyi farz ya da haram kilmak ancak yakini (kesinlik tasiyan) anlamindaki,
subuti ve delaleti de kat'i olan bir delil ile sabit olur. Bu durum sünnete nisbetle ancak mütevatir olan hadislerle gerçeklesebilir.
Sünnet bir seyi farz kilmada bagimsiz degildir. Mutlaka o seyin fiilen olmasi veya Kur'an'a baglanmasi gerekir. Buna göre
kim, bir farzi veya harami ortaya koymada sünnetin bagimsizligini kabul etmezse o kimse, ancak üzerinde imamlarin ihtilafa
düstükleri, farkli görüsler ortaya koyduklari seyi inkar etmis olur. Yoksa zaruri olarak bilinmesi gereken bir seyi inkar
etmis sayilamaz ve bundan dolayi da tekfir edilemez.
[*] Muhammed Gazzali, Düsünce Mirasimiz, Sura Yayinlari, Istanbul.
[**] Bu alti kitap Kütüb-ü Sitte adiyla da anilir ve sunlardir: Buhari ve Müslim'in Sahihleri; Nesai, Ebu Davud,
Tirmizi ve Ibn-i Mace'nin Sünenleri.
©1994 anadolu This article can be reproduced provided that full credit is given to anadolu Bu
yazi anadolu'ya atif yapilmak kaydiyla kopyalanabilir.
Sünnetten Hayatımıza
Alptekin Erdemli
Mevzu Hadisleri Tanımak
Daha önceki sayılarımızda bu bölümde genellikle Resulullah (s.a.s.)'ın
sünnetinden bazı bilgiler aktararak O'nun hayatından örnekler ve ibretler alınmasını sağlamaya
çalışıyorduk. Ancak halk arasında yaygın olarak dolaşan ve gerçekte Resulullah (s.a.s.)'a ait
olmayan birçok söz de hadis diye bilinmekte ve değerlendirilmektedir. Bu tür sözlerin hadis diye bilinmesi ise sünnetin
sadeliğine ve örnek yönüne zarar vermektedir. Tarihte Resulullah (s.a.s.)'ın hadislerini bu tür uydurma sözlerden
ayıklamak için pek çok çalışma yapılmıştır. Buna rağmen hala birçok mevzu rivayet
halk arasında hadis diye bilinmektedir. Biz de bu sayımızda mevzu rivayetleri tanımada bize yardımcı
olacak genel tespitleri ve bazı örnek mevzu rivayetleri veren güzel bir araştırmayı yayınlıyoruz.
Ancak bu konuya geçmeden önce Resulullah (s.a.s.)'ın bir hadisi şerifini
vermekte yarar görüyoruz. Hemen hemen bütün hadis kaynaklarında rivayet edilen ve mütevatir olduğu bilinen bir hadisi
şerifte Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Kim kasıtlı olarak benim hakkımda (veya ağzımdan)
yalan uydurursa ateşteki yerine hazırlansın." Bu hadisi şerif Resulullah (s.a.s.)'a nispetle yalan uydurmanın
ne derece tehlikeli bir iş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu tehlike mevzu olduğunu bile bile
bir rivayeti aktarmayı veya hadis diye delil olarak ileri sürmeyi de kapsar. Bazıları insanları hayra
teşvik amaçlı olması durumunda zayıf ve mevzu rivayetleri aktarmanın sakıncası olmadığını
iddia etmişlerdir. Oysa Resulullah (s.a.s.) herhangi bir ayırım yapmadan genel bir ifade kullanıyor. Ayrıca
insanları hayra teşvik konusunda mevcut sahih veya hasen rivayetler bize yetecek miktarda ve güçtedir. Bunun yanı
sıra hayra teşvik amaçlı da olsa uyduruk rivayetleri kullanmak insanların güvenlerini olumsuz yönde etkiler.
Bütün bu sebeplerden dolayı mevzu rivayetleri tanımanın da sünneti
tanıma açısından büyük önemi var. Bu rivayetler yaygınlık kazanmasaydı belki bu kadar önemi
olmayacaktı. Ama yaygınlık kazandığından dolayı onları tanımaya ve sünnetten
ayıklamaya ihtiyacımız var.
Ayrıca hadis kaynaklarından yararlanmayı da iyi bilmek gerekir.
İlginçtir ki bazen mevzu hadislerin veya halk arasında hadis olarak dolaşan ama gerçekte bazı ünlü kişilere
ait olan sözlerin ortaya çıkarılması için yazılmış eserlerden hadis nakledildiğine şahit
oluyoruz.
İlim erbabından bir kardeşimizin hazırlamış olduğu,
mevzu hadislerin tanınmasıyla ilgili bu güzel araştırmanın bu konuda faydalı olacağını
umuyoruz.
Vahdet
Hadiste Vaz' Hareketi
Hadis ıstılahında vaz', Hz. Peygamber (s.a.s.)'in söylemediği
bir sözü, yalan ve iftira ile ona nispet etmektir ki, bu manada "mevzu" yalan ve iftira ile Hz. Peygamber (s.a.s.)'e nispet
edilmiş söz demektir.
Hadisleri olduğundan çok daha farklı bir mahiyette aksettirmek, kendilerine
sevgi ve sempati beslenen şahısları aşırı ifadelerle methetmek, insan tabiatının çeşitli
zaaflarından biridir. Bu tür hareketlerin çoğu zaman, maddi veya manevi birtakım hesaplar uğruna yapılmış
olması da bu zaafın bir başka tezahürüdür. İnsanları mübalağacılıktan daha öte, yalancı
duruma düşüren bu sıfatın mevzu hadislerin doğup gelişmesinde büyük tesiri olduğu muhakkaktır.
Resul-i Ekrem (s.a.s.)'in Müslümanlar arasındaki yüce mevkiini ve müessir
şahsiyetini davaları adına istismar etmek için harekete geçen samimiyetsiz nice şahıslardan başka
İslam'a hizmet etmek düşüncesiyle cahil birçok Müslüman da icat ettikleri yığın yığın
söz ve davranışları ona isnat etmeye yeltenmişlerdir.
Şurası muhakkak ki Hz. Peygamber (s.a.s.) insanların bu tür zaaflarını
çok iyi biliyordu. Bu sebeple Müslümanların daha dikkatli ve daha uyanık olmalarını temin etmek maksadıyla
şöyle buyurmuştur: "Bir insanın duyduğu her şeyi başkalarına nakletmesi onun yalancı
olması bakımından kafidir."
Cenabı Allah da Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Ey
iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun aslını araştırın. Yoksa bilmeden
bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat, 49/6)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ileride çeşitli sebeplerden dolayı kendine
ait olmayan sözlerin hadis adıyla rivayet edileceğini bilmiş ve daha hayattayken bir şahsın kendi
adına yalan uydurması sebebiyle Müslümanları bundan şiddetle sakındırmaya çalışmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu düşünceyle söylemiş olduğu hadislerden bazıları şunlardır:
"Kim benim hakkımda bilerek yalan yere hadis uydurursa cehennemdeki yerini
hazırlasın."
Bu hadisi şerif bu mevzudaki hadisler arasında en çok bilinen ve mütevatir
olarak rivayet edilenidir.
Bundan başka Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kendi ağzından hadis uyduranları
şiddetle tehdit ettiği hadislerden Buhari ve Müslim'in Sahih'lerinde nakledilenlerin birkaç tanesi şunlardır:
"Her kim yalan olduğunu bildiği bir sözü benim hadisim olarak rivayet
ederse yalancılardan biri de kendisidir."
"Benim ağzımdan yalan uydurmak şüphesiz ki başka birinin ağzından
yalan uydurmaya benzemez."
"Benim adıma yalan uydurmayınız. Her kim adıma yalan uydurursa
derhal cehenneme girsin."
Bir hadisin uydurma olduğunu bile bile onu rivayet etmek günahtır. Bununla
beraber gerek hadis rivayet edenleri ve gerekse öğrenmek için hadis toplayanları uyarmak ve haram sayılan bir
fiili işlemelerini önlemek maksadıyla mevzu hadisleri, mevzu olduklarını da açıklamak suretiyle rivayet
etmek zaruri görülmüştür. Nitekim bu rivayetler neticesinde mevzu hadisleri kitaplar içerisinde toplamak ve isnadlarıyla
birlikte teşhir etmek mümkün olabilmiştir.
Mevzu Hadisleri Tanıma Yolları
Muhaddisler, ya hadis uyduran şahısların kendilerinde veya
uydurdukları sözlerinde bulunan birtakım kusurlar sebebiyle uydurma hadisleri tanıma konusunda kapsamlı
araştırma yaparak mevzu hadislerde bulunan alametleri tespit etmişlerdir. Bu alametler şunlardır:
1.Hadis uyduranın itirafı:
Bazı hadisler, taşıdıkları özelliklere bakmaya hacet
kalmaksızın bizzat onları uyduranlar tarafından itiraf edilmek suretiyle mevzu oldukları anlaşılır.
Mesela; Nuh ibnu Ebi Meryem, İkrime tarıkıyla, İbnu Abbas'tan
rivayet ettiği Kur'an surelerinin faziletleri hakkındaki hadisleri, halkın Kur'an'a karşı rağbetini
artırmak maksadıyla uydurduğunu bizzat itiraf etmiştir.
Bazen ravi ikrar etmese bile hadisle ilgili olarak sorulan bir sualde, hadisin
onun tarafından vaz' edildiğini ortaya koyabilir ki bu da itirafa yakın bir beyan ve açıklama mesabesindedir.
Mesela; şeyhinden hadis rivayet eden bir şahsa ne zaman doğduğu
sorulur, ravinin cevap olarak verdiği tarih, hakikatte şeyhin ölümünden daha sonraya rastlar ve böylece bu ravinin
o şeyhle hiçbir zaman görüşmediği anlaşılır. Diğer taraftan şeyhten rivayet ettiği
hadis de ancak ravi vasıtasıyla bilinir, yani başka hiç kimse o şeyhten böyle bir hadis rivayet etmemiştir.
Bu hususlar göz önünde bulundurularak hadisin mevzu olduğuna hükmedilir.
2.Haberlerin lafzında veya manasında bozukluk bulunması:
Hadis diye rivayet edilen bir haberin sarf ve nahiv bakımından bozuk
olması, muhtevasının ise peygamber sözünün münezzeh bulunduğu bir manasızlık ve ölçüsüzlük taşıması
onun uydurma olduğunu gösterir. Arapça'yı en fasih ve beliğ konuşan Peygamber efendimiz (s.a.s.)'in sarf
ve nahiv kaidelerine uymayan bir söz söylemesine ihtimal verilemez.
Hadisleri mana ile rivayet etmeye salahiyetli olan ravilerin dahi yapamayacağı
derecede büyük gramer hatalarını ihtiva eden bir hadisi Hz. Peygamber (s.a.s.)'e nispet etmek doğru olmaz.
Böyle bir kusuru bulunan hadisi rivayet eden kimse, o lafzın Resul-i Ekrem (s.a.s.)'e ait olduğunu söylerse haberin
uydurma olduğu anlaşılır.
Halkı hayırlı işlere teşvik etmek maksadıyla hadis
uyduranların sözlerindeki aşırı mübalağa; İslam prensipleriyle alay eden, Müslümanların
imanlarını sarsmak isteyenlerin uydurmalarındaki acı istihza ve bayağı ifadeler Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e isnad edilmekten çok uzaktır. Bu kabil alametler hadis olduğu ileri sürülen sözlerin uydurma olduğuna
hükmetmek için kafi bir sebeptir.
Mesela; Muhammed ibnu Arrak'ın "Tenzihu'ş-Şeri'a" adlı eserinde
nakledilen "Beyaz horoz benim dostumdur. Dostumun dostu da düşmanımın düşmanı da Allah'tır.
(ve Resulullah evinde bununla birlikte gecelerdi.)" tarzındaki ifadeleri Peygamber (s.a.s.)'e nispet edenin samimi bir
Müslüman olabileceği düşünülemez.
Yine başka bir uydurma: "Eğer pirinç insan olsaydı halim bir kimse
olurdu" ve "Yeşile ve güzele bakmak görme duygusunu artırır" şeklindeki sözlerde bulunan bayağı
ve müstehzi eda onların uydurma olduğuna ve muhtemelen din düşmanları tarafından uydurulduğuna
delalet eden kafi birer alamettir.
Az amele çok sevap vadeden veya küçük bir günah işleyeni şiddetli cezalarla
korkutan sözde hadisler de mana itibarıyla bozuk ve ölçüsüz olarak kabul edilmiştir.
Aşura günü oruç tutan kimseye Allah Teala'nın oruç tutup namaz kılmak
suretiyle yetmiş yıl ibadet etmiş kadar sevap vereceğini, ayrıca on bin meleğin ve yedi semanın
sevabını ona bağışlayacağını... O gün bir yetimin başını okşarsa,
o baştaki her kıla mukabil cennette bir derece daha yükseltileceğini vaad eden uydurmadaki sevap israfı,
onun mevzu olduğunu anlayabilmek için kafi bir alamettir.
Ceza vermedeki dengesizce tehdit ifadesi de o sözün uydurma olduğuna delalet
eder. En meşhur yalancı olarak bilinen Hintli Reten (öl: 632/1205)'in yatsı namazını terk eden kimseyi
Allah Teala'nın: "Ben senin Rabbin değilim, kendine başka bir ilah ara!" diye kovacağını haber
veren yalanındaki aşırı tehdit ifadesi böyledir. Uydurma sözler lafızlarındaki bozukluktan daha
çok manalarındaki ölçüsüzlük sebebiyle tanınmış ve damgalanmıştır.
3.Eldeki mevcut güvenilir hadis kaynaklarında bulunmaması:
Hadis kitaplarının tasnif edilmesinden önce hadislerin kontrolü için
böyle bir mukayese imkanı mevcut değildi. Daha sonraları bütün hadisler muhtelif metotlarla yazılmış
olan hadis kitaplarına geçmiş oldu. Bu eserlerin ihtiva etmediği hadis kalmadı. Dolayısıyla
bugün elde mevcut olan güvenilir hadis kitaplarında bulunmayan hadislerin uydurma olduğuna kanaat getirilir.
4.Birçok insanın görmesi gereken bir hadiseyi bir kişinin gördüğünü
iddia etmesi:
Sahabilerin Hz. Peygamber (s.a.s.)'den duyduğu bir hadisi orada bulunmayanlara
iletmek hususundaki gayret ve himmetleri bilinmektedir. Birçok sahabinin görüp işittiği bir haberin ise mütevatir
derecesine ulaşmış olarak daha sonraki nesillere intikal etmesi gerekir. Hadis diye nakledilen sözler arasında
öyleleri vardır ki, onların birçok sahabi önünde söylendiği iddia edilmektedir. Bu durum karşısında
o haberin veya hadisenin şahitlerinden hiç değilse büyük bir kısmının onu rivayet etmesi beklenir.
Aksi taktirde o haberin bir yalandan ibaret olduğu anlaşılır.
Veda haccında Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Gadir Hum denilen yerde mola vererek
Hz. Ali'yi kendinden sonra halife tayin ettiğini ve fakat orada bulunan ashabın bu haberi ittifakla gizlediklerini
söyleyen Şiilerin iddiası böyledir.
Bu uydurmanın mütevatir olması bir yana, sahih bir isnadı bile
yoktur.
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in ikindi namazı kılmadığı
bir gün, batmış olan güneşin onun namazını yetiştirmesi için geri dönerek tekrar göründüğü
ve herkesin buna şahit olduğu şeklindeki uydurma da böyledir. Herkesin görmüş olması gereken bir
olayla ilgili olması gereken bu haber sadece Ümmü Seleme'ye dayandırılan bir rivayetle nakledilmiştir.
5.Kur'an'a ve sahih sünnete muhalif olması:
Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur'an-ı Kerim'i sadece insanlara tebliğ etmekle
kalmamış aynı zamanda onun yeryüzündeki ilk tatbikçisi olmuştur. Bunun yanında ilahi kelamın
tam manasıyla anlaşılması ve ilahi iradenin bu suretle tecelli etmesi için onu söz ve hareketleriyle açıklamış
ve hatta Kur'an-ı Kerim'de bulunmayan İslami esasları da onun ruhuna uygun olarak ortaya koymuştur. Binaenaleyh
her beyanı ve davranışı din olan ve ashabı tarafından bütün hareketleri dikkatle takip edilen
bir peygamberin kendi hadislerini nakz eden sözler söylemeyeceği aşikardır. Bu böyle olunca hayatının
düsturu olan Allah kelamına muhalif bir beyanda bulunması da elbette düşünülemez.
Hadis olduğu ileri sürülen haberlerin bu iki kaynağa muhalefeti sebebiyle
kolayca tanınması mümkündür.
Mesela: "Size benim hadisim olarak rivayet edilen doğru bir sözü duyduğunuz
zaman onu ben söylesem de söylemesem de kabul ediniz."
Bu uydurma sözü: "Her kim benim söylemediğim bir sözü bile bile bana isnat
ederse cehennemdeki yerini hazırlasın" mütevatir hadisiyle bağdaştırmak mümkün değildir.
Dünyanın ömrünü tayin eden bir uydurmada Hz. Peygamber (s.a.s.)'in: "Dünyanın
ömrü yedi bin senedir, biz yedinci binin içinde bulunmaktayız" dediği iddia edilmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'in
vefatından bu yana 1400 küsur sene geçmiş olmasına rağmen dünyanın hala ayakta durması her şeyden
önce bu sözü yalanlamaktadır. Kaldı ki bu söz hem ayete hem de sahih hadise muhaliftir.
6.Akıl, his ve müşahedeye muhalif olması:
Allahu Teala ilahi vahyinde yalnız akıllı olanlara hitap etmiş,
emir ve yasaklarından onları mesul tutmuştur. Onun elçisi sıfatıyla Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sözlerinin
de normal akla uyması gerekir. Binaenaleyh tevil edilemeyecek bir surette akla aykırı bulunan bir hadisin mevcudiyeti
düşünülemez.
"Nuhun gemisi Kabe'yi yedi defa tavaf ederek Makam'ın arkasında iki
rekat namaz kıldı" uydurmasının normal akıl ve sağlam bir mantıkla bağdaştırılması
mümkün değildir.
7.Tarihi vukuata aykırı düşmesi:
Hadis olduğu iddia edilen sözlerin tarihi gerçeklere uygun düşmeyişi
de onların uydurma olduğunu göstermiştir. Birçok uydurma metinler tarih bilgisi yardımıyla kolayca
tanınmış ve pek ehemmiyetli mevzu teşkil etmiştir.
Buna misal olarak Ufeyr ibnu Ma'dan (öl: H. II. /M. VIII. asır)'ın naklettiği
şu hadisi zikredebiliriz: "Ömer ibnu Musa (öl: 157/777) Humus'a geldiği zaman mescide giderek etrafını
sardık. O ikide bir: "Salih bir şeyhten şöyle duydum" diyerek rivayette bulunuyordu. Bunu o kadar tekrarladı
ki, dayanamayarak: "Bu salih şeyhiniz kimdir? Adını söyleyin de öğrenelim" dedim. Şeyhinin Halid
ibnu Ma'dan olduğunu öğrenince: "Onunla nerede ve ne zaman görüştünüz?" diye sordum. 108 (726)'de Ermeniyye
gazasında görüştüklerini söylemesi üzerine şöyle dedim: "Ey şeyhim! Allah'tan kork, Halid ibnu Ma'dan
104 (722)'de vefat etti. Sen ise onun ölümünden dört sene sonra görüştüğünü iddia ediyorsun! Üstelik o, hiçbir zaman
Ermeniyye'de savaşmamıştır."
Muhaddislerin bu türden dikkate değer pek çok başarıları olmuştur.
Hangi Konulardaki Hadisler Mevzu Olabilir?
Hadisçiler, haklarında uydurma hadislerin çokça bulunduğu belli
başlı konuları şöyle sıralamışlardır:
1.Senenin veya haftanın belirli gün ve gecelerinde kılınması
tavsiye edilen namazlar hakkında.
(Ebu'l-Hasan el-Laknavi, el-Asaru'l-Merfu'a adlı eserinde bu konuyla ilgili
uydurma hadisleri incelemiştir.)
2.Belirli tarihlerde bazı hadiselerin cereyan edeceğini haber veren
hadisler. (Mavsili'nin el-Muğni adlı eserinde Varaka 5)
3.Kıyamet alametlerinin muayyen aylarda zuhur edeceğini beyan eden hadisler.
(a.g.e., Sh. 213)
4.Türkleri, Habeşlileri, Sudanlıları zemmeden hadisler. (Ali el-Kari,
el-Mevzuat, Sh. 121-122)
5.Ebu Hanife ve İmam Şafii'nin adlarını anarak medh veya zemmeden
hadisler. (Mavsili el-Muğni adlı eserinde zikretmiştir.)
Mesela: Me'mun ibnu Halef el-Harevi'ye: "Şafii ve ona tabi olanlar hakkında
ne dersin" diye sordular. Cevaben dedi ki: "Ahmed ibnu Abdillah bize Abdullah ibnu Ma'dan el-Ezdi'den rivayet etti, o da Enes'den
merfu olarak rivayet etti. Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki: "Ümmetimin içinde Muhammed ibnu İdris adında biri
çıkacaktır ve ümmetime iblisten daha zararlı olacaktır. Yine ümmetimin içinde Ebu Hanife denilen bir zat
çıkacaktır ki o ümmetimin meşalesidir." (Tedribu'r-Ravi, Sh. 100)
6.Mürcie, Cehmiyye, Kaderiyye ve Eş'ariyye mezheplerinden bahseden hadisler.
(Mavsili'nin el-Muğni adlı eserinde Varaka 3a)
7.İskenderiyye, Dimyat, Basra, Bağdat, Kazvin, Ürdün, Abadan, Cidde,
Askalan, Nusaybin, Antakya, Horasan, Talkan, Merv, Buhara, Semerkant, Herat, Fas gibi şehir ve memleketleri medh veya
zemmeden hadisler. (Muhammed Beşir Zafir, Tahsiru'l-Müslimin, Sh. 37)
8.Peygamberlerin veya diğer büyük zevatın kabirleri hakkında ileri
sürülen hadisler. (Ali el-Kari, Mizan, Sh. 98-99)
9.Hızır ve İlyas (a.s.)'ın hayatlarından bahseden hadisler.
(Mavsili, a.g.e., Sh. 2a)
10.Aşura gününün faziletlerinden ve o gün sürmelenmekten, süslenmek veya
hüzünlenmekten, namaz kılmak, infak etmek ve aşura çorbası pişirmekten bahseden hadisler. (a.g.e., Sh.
2a)
11.Mercimek, pirinç, bakla, patlıcan, portakal, üzüm, pırasa, karpuz,
ceviz, peynir ve helva gibi yiyecek maddeleri ve gül, nergis, menekşe gibi çiçekler ve bitkiler hakkında hadisler.
(Ali el-Kari, Mizan, Sh. 126)
Mesela: "Menekşe yağının diğer yağlara üstünlüğü
benim diğer yaratıklara üstünlüğüm gibidir." (İbnu Arrak, Tenzihu'ş-Şeri'a, C. 2, Sh. 183)
12.Sokakta yemek yemeği ve eti bıçakla kesmeyi yasaklayan ve etin faziletinden
bahseden hadisler. (Firuzabadi, Hatimetu Sıfri's-Sa'ade, sh. 204)
13.Kur'an-ı Kerim surelerinin faziletleri hakkındaki hadislerin çoğu
uydurmadır. Suyuti'nin beyanına göre hakkında hadis varid olan sureler şunlardır: Fatiha, Bakara,
Ali İmran, Nisa, Maide, Enam, Araf, Tevbe, Kehf, Yasin, Duhan, Mülk, Zelzele, Nasr, Kafirun, İhlas ve Muavezeteyn.
(Suyuti, Tedribu'r-Ravi, C. II, Sh. 290)
14.İmanın artıp eksilmesi hakkındaki hadislerin çoğu
uydurmadır.
15.Akıl hakkındaki hadisler uydurmadır.
16.Çocuğa Muhammed veya Ahmed adını koymanın faziletine dair
sahih hadis yoktur.
17.Evladı zemmeden hadislerin tamamı uydurmadır.
18.Bekarlığı öven hadisler uydurmadır.
19.Beyaz horozu öven hadisler uydurmadır.
20.Akik taşından yapılmış yüzük takmanın fazileti
hakkındaki hadisler uydurmadır.
21.Ticareti zemmeden ve malın fitne olduğundan bahseden hadisler de
uydurmadır.
22.Meşhur muhaddislerin meydana getirdiği bir sened zinciriyle Hz. Peygamber
(s.a.s.)'den veya Hızır (a.s.)'dan söz eden, Hasanu'l-Basri, İmam Cafer Sadık gibi büyük zevattan rivayet
edilen haberin akabinde bazen "bundan şüphe eden kimse kafir olur" şeklinde bir beyan bulunur. Bu tür nakiller de
uydurmadır.
Bazı İbarelerin Açıklaması:
Şeyh: Hadis ilminde şeyh bir ravinin hadis naklettiği kendinden
önceki raviye denir.
Sened: Bir hadisi nakleden ravilerin zikredildiği raviler zinciri.
yukarıda adı yazılı bulunan bölüme
tıklayarak riyazussalihin hadislerini indirebilirsiniz
|