Sii ve Sunni( TÜRK ve KÜRT Kardestir) Asagilik Amerika , Israil,ingiltere v.b.katildir

kur'an, namaz,fikih,tefsir,bidatler vb.....

Ana sayfa
bunlari biliyor muydunuz?
hadis ilmi ve uydurmalar
Ümmet
Cihad hükmü
Dini Bilgiler ve Fetvalar
hadisler
islami konular
Dini Sohbetler1
Dini Sohbetler2
Olüm Ve Ahiret
dini sohbetler3
mezhep imamlari ve fikih
Iran Kultur Evi
Amerika ve Siyonistler
Iman ve Insan
kiyamet alametleri
MUCIZATI ISLAMIYYE
boykot israel
dini sorular ve cevaplar

BİD'AT;

Alm. Neuereng (f.), Fr. İnnovation (f.), İng. Innovation, Heresy. İslam dininde, Peygamber efendimiz ve O'nun dört halifesi zamanında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkarılan Sünnete, yani Muhammed aleyhisselamın bildirdiği din bilgilerine uymayan, itikat (inanış), amel (iş) ve sözler, hurafeler. Dinde yapılmak istenilen her değişiklik ve reform bid'attir. Sözlükte, önceleri olmayıp, sonradan ortaya çıkan şey manasına gelen bid'at, adette ve dinde olmak üzere ikiye ayrılır.

Adette bid'at: Adet olarak, her kavmin, her memleketin yaptıkları şeylerdir. Bunlardan dinen yasak olmayıp, insanlara faydalı olanları yapmak ve kulanmakta hiçbir mahzur yoktur. Pantolon, çeşitli ayakkabı, çatal, kaşık kullanmak, yemeği masada yemek, herkesin tabaklarına ayrı koymak, ekmeği bıçak ile dilimlere ayırmak, çeşitli eşyaları kullanmak, kadınların manto giymeleri hep adete bağlı şeylerdir. Bunları kullanmanın dinen mahzuru yoktur.

Dinde bid'at: Dinde yapılan her türlü değişiklik ve reformlardır. Bunlar ikiye ayrılır. Birincisi; inanılması mecburi olan bilgilerde, sözleri sened olan Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdiği itakada uymayan inanışlardır. Böyle inanışlar sahibini Cehennem'e götürür. İkincisi; ibadet olarak yapılan yenilikler, reformlardır. Bunların hepsi dinde yasaktır. Peygamberimiz hayattayken, İslam dini her bakımdan tamam olmuştur.Hiçbir noksanlık kalmamıştır. Dolayısıyla itikat ve ibadette sonraki asırlarda ortaya çıkarılan şeyler, bir noksanı tamamlayıcı değil, tamam olandan bir parçayı kaybettirici ve unutturucudur. Bu bakımdan İslam dinini anlatan temel kitaplarda, bid'at çıkarmak ve yaymanın İslam dinini yıkmak olduğu ifade edilerek, her ortaya çıkan bid'atin bir sünneti yok ettiği bildirilmiştir. Bid'atler arttıkça, İslamiyet zayıflar ve din unutulur.

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin bid'at ile ilgili olarak buyurdukları hadis-i şeriflerin bazıları şunlardır:

Bid'atlerin hepsi dalalettir (sapıklıktır), yoldan çıkmaktır.

22-BiD’AD VE HURAFELER

Bid’ad; islam’a sonradan sokulan, İslam’da yeri olmayan dini mahiyet ve amaçlı adetlerdir.  Hurafe; uğuru yada uğursuzluğu olduğuna inanılan batıl inanışlardır.Bid’ad, sünnetin zıddı olarak addedilmekte-dir. Bid’ad ile dinde bir eksiklik veya fazlalık meydana getirilmektedir. Peygamberimiz (s.a.) ; كل بدعة ضلالة   “Her bid’ad dalalettir.” buyurmuşlardır.

Hurafelere Yönelişin Sebepleri:

1-İslam öncesi inanç kalıntıları,

2-Başka kültürlerin etkileri,

3-Cehalet,

4-Umudun tükendiği yerde son çare arama,

Bid’adler inançta ve amellerde görülür.

İnanç ve düşüncede İslam dışına sapmalar, ehl-i bid’ad mezhepleri ni doğurmuştur.  Uygulamada görülen İslam dışı icatlar da ameli bid’adları doğurmuştur.

فل يحذرالذين يخالفون عن امره ان يصيبهم فتنة24/63 “Peygamberin emrine muhalefet edenler, başlarına bir bela ve çok elemli bir azap gelmesinden sakınsınlar.”

Mevlid’in Kur’an’dan daha fazla önemsenmesi, Kur’an’a fal kitabı gibi bakılması.  Bunu yapanlar bir karar verecekleri zaman Kur’an’ın bir sayfasını açıyor ş ve hı harflerini sayıyor, ş harfi fazla ise işin şerli, hı harfi fazla ise hayırlı olduğuna karar veriyor. Mehmet Akif bu olayı şöyle tenkit eder:

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkı ile bilin

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için.

Bid’ad ve Hurafelerin en çok görüldüğü alanlar:

1-Kısmeti açılması istenen kızlar için yapılanlar,

2-Hamile,loğusa ve yeni doğan çocuk için yapılanlar, Beşiğine süpürge bağlama, yatıra götürme, ballatma vs.

3-Çocuğu olmayan kadınların arayışları. Bir türbede kadınlar oynayarak “Al sana göbek ver bana bir bebek” diyorlardı. Çocuğu peş peşe ölenler hamileyken yada çocuğu olmayanlar, türbeye gidip bunu sana sattım diyorlar diyorlar Hatta çocuk doğduğunda Satı,Satılmış ismi konuluyor.

4-Ölülerin arkasından yapılanlar.

5-Falcıların yaptıkları da bütünüyle hurafedir.

Bazı Batıl ve Hurafeler:

1-Kutsal sanılan yerlere bir dilek için çaput bağlamak: Şamanizmden kalma bir adettir.

2-Türbelerde mum yakmak, Fenikelilerden kalma bir adet,

3-Nazara karşı kurşun dökmek.  Şöyle deniliyor:

“Üzerlik havasın/Her dertlere devasın

Ak göz kara göz/Kim nazar etmişse onların nazarını boz.

Elemtere fiş, kem gözlere şiş

Üzerlik çatlasın, nazar eden patlasın.

4-Baykuş ötmesini,köpek ulumasını uğursuz saymak,

5-Gün ve sayılarda uğur yada uğursuzluk aramak. Cuma günü çamaşır yıkamayı,ev süpürmeyi, Mesela, Hırıstıyanlar 13 rakamını uğursuz sayarlar.

6-Yatırlardan medet ummak, yatıra adak adamak vs.

7-1231 kere ya Müğni diyen zengin olurmuş.

8-Kaynana dili bağlama: Kaynanasının çok konuşmasından rahatsız olan bir gelin, bir tesbihi, ya Settar diye çekip kaynanasının yattığı odaya asarsa kaynananın dili bağlanırmış.

9-Yürümeyen çocuğun ayağına ip bağlayıp cami etrafında yedi kez döndürdükten sonra ipi keser ve poposunu cami kapısına üç kez vurursanız çocuk yürürmüş.

10-Konuşmayan çocuğun ağzını imam, caminin anahtarı ile açarsa çocuk konuşurmuş.

Peygamberimiz; “Efsun yapmak,nazar boncuğu takmak, karı koca arasında muhabbet için sihir yapmak şirktir.” buyurmuştur. (Feth’ul-Kebir,I/304)  Yine Peygamberimiz;

“Kahin ve falcılara inanan bana indirileni inkar etmiştir.” buyurmuşlardır.

Nazar; bir realitedir. Genellikle hasetçi ve mavi gözlü kimselerin nazarı çok değer. Böylesi kimselere “maşallah”ı hatırlatmak gerekir. Hasetçiler gözlerinden negatif enerji saliyorlar. Bu ilmen de ispat edilmiştir. Bu da nazara yol açıyor. Buna karşı Kalem suresinin son iki ayeti, ihlas felak ve nas sureleri okunabilir.

Hurafeler bölgelere göre farklılık arz etmektedir. Bu sebeple bu konuda daha spesifik araştırma yapmak gerekiyor.

Bazı alimler bid’atı, bid’at-ı hasene(iyi bid’ad), bid’at-ı Seyyie( kötü bid’ad) şeklinde ikiye ayırmıştır. Dini değer ifade eden bazı örfler ve hayatı kolaylaştıran teknik gelişmelere (Minare, höparlör, camideki halı vs)  bid’at-ı hasene demişlerdir. Oysa bunlar bid’ad kavramı kapsamına girmez.  İmam Rabbani, “Bid’atın hasenesi seyyiesi olmaz.” demiştir. Bidat-ı hesene tavsifi, Hz Ömer’in teravih namazının gruplar halinde kılınmasına son verip sonra tek cemaat halinde kılınmasını temin ettikten sonra “bu bid’attir” diyenlere “Hayır bid’ad değildir. Bid’atse bile güzel bir bid’attir.” şeklindeki sözünü delil getirmektedirler.

Bid’at, İslam dışı adetleri ve inanışları İslam’a yamamaktır.  Bunu bazen safça ve iyi niyetle yapanlar, dine ne kadar zara verdiklerinin farkında bile değillerdir. Surelerin faziletine dair çokca hadis rivayet eden Nuh bin Meryem’e Kimsenin duymadığı bu kadar hadisi hangi kaynaktan aldığını soranlara şu itirafı yapmıştır: “Baktım ki insanlar, İmam-ı azamın fıkhını,İbn-i İshak’ın siretini okuyorlar. Kimse Kur’an okumuyor. Ben de insanları yeniden Kur’an okumaya teşvik için uydurdum, fena mı?”

Bu sebeple surelerin faziletine,tıbba ve ziraata dair bir çok uydurma hadis vardır. Bu hususta Türkçe eserlerden Arif Pamuk ve Yusuf Tavaslı’nın kitaplarına dikkat edilmelidir.

            Süfyan-ı Sevri nin bid’at konusundaki görüşü:

            “Bid’at, şeytan için günahtan daha sevimlidir. Çünkü bid’atin tevbesi olmaz. Bid’atin tevbesi olmaz demek şu anlamdadır: Bid’atı yapan yapmaya devam ettiği sürece     dini bir görev yaptığını düşünür ve bu işi sever. Dolayısı ile insan sevdiği bir işten tevbe etme gereği de duymaz.” (İbn-i Teymiyye, Takva Yolu,s.14)

            Bid’atlerden sakınabilmek için Kitap ve Sünneti iyi bilmek, delilli konuşmak ve uygulamaları sağlam bir delile dayandırmak gerekir. Teknik bazı gelişmeleri ve dinen bir mahzuru olmayan bir örfü dahi bid’at sayarak hayatı yaşanmaz hale getirmeye hakkımız olmadığı gibi sünneti ortadan kaldıran İslam’ı gayesinden uzaklaştıran adetlere de hoşgörü gösterilmesi mümkün değildir.

 

BATILA  SARILMA  HASTALIGI

103.  BATILA  SARILMA  HASTALIGI: HURAFE  VE  HURAFECİLİK...

Sermed Kadir RENDA...

 

Maide suresi Ayet.90.da. Rabbimiz mealen şöyle buyurmaktadır: *** Ey inananlar İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliktir. Bundan kaçınınki kurtulasınız...*** 

 

Hurafe: Uydurulmuş hikâye ve rivayet. Bu hikâye ve rivayetleri aktarma ve benimseme tutumu. Bunlar genellikle dinin bir parçası veya gereği olarak aktarıla geldiği gibi, benimseyenlerce de dindenmiş gibi benimsenmiş olan, gerçekteyse dinle ilgisi bulunmayan, sonradan katılmış hikâye ve rivayetlerdir...

 

Dikili taşlar (ensab): Cahiliye devrinde Arapların putlarına kurban kestikleri yer, putlarını koydukları tapınak. Cahiliyye devrinde Araplar önemli ve büyük saydıkları putların yanı başında çeşitli sayılarda, üzerlerinde degişik hükümler bulunan oklar vardı. Önemli bir iş yapılacagı  veya karar verilecegi zaman, bu oklar çekilir ve buradaki hüküm o putun hükmü olarak kabul edilirdi...(Ömer özsoy,ilhami güler.

Konularına göre Kuran .s.349.)

 

Hicazi, Furkan Tefsirinde diyorki: * Cahiliyet insanlarının yaptıkları şeyler, reddedilmiştir.; Onların bu yaptıkları işler makbul degildir. Ama Kafirler bu işleri yaparken Allaha iftira ederler. Derlerki : böyle yapmamızı bize emreden Allahtır. Eger Allah dileseydi; ne biz, ne de Atalarımız Allaha ortak koşmazdık. O’nun buyrugu olmadan bir şeyi haram kılmazdık.

 

Kendilerine ‚’Ey sapıklar Kuranın nıruna, Rasulullahın  dogru yoluna gelin, akıllarınızı hakem edin, Akıllarınızın üzerinde duran Allahın Ayetlerine karşı körlük perdesini çıkarıp atın’’ denildiginde gurur, cehalet,  beyinsizlik ve ahmaklıklarından dolayı: ‚’ Atalarımızı üzerinde buldugumuz şey bize yeter. En saglam teşri kaynagı, Atalarımızdır.‚’ derler. 

 

Ataları hiç bir şey bilmeseler ve hayır yoluna girmeseler bile bunlar ATALARINA mı uyacaklar, onlar yüzünden SAHİH DİNİ  terk edeceklermi ? Bunu yadırgamamak gerekir.  Çünkü onlar kin, düşmanlık, savaş, saldırı, içki, çocukları diri diri topraga gömme, fuhuş ve kötülükleri işleme ortamı içinde yaşamışlardır. Bundan daha büyük bir CAHİLLİK, bundan daha kötü bir SAPIKLIK  düşünülebilirmi..? * 

 

İsmail Hakkı Bursevi (Rh.a) Ruhul Beyan adlı tefsirinde şu bilgileri ulaştırıyor: * Tefsir Alimlerinin naklettiklerine göre, Cahiliye mensuplarından her hangi birisi bir yolculuk, savaş, ticaret ve benzeri şeye niyetlendigi zaman bu işin iyi ya da kötü oldugunu fal oklarıyla tesbit etmeye çalışırdı. 

 

Bu oklar KABEDE  bulunurdu; bir kısmının üzerinde‚’ RABBİM EMRETTİ’’ ; bir kısmında ‚’ Rabbim yasakladı’’  yazılıydı; diger bir kısmı ise yazısızdı; her hangi bir işaret taşımıyordu. Bu okları torbadan çektiklerinde, üzerinde emredici yazı bulunanı çıktıgında o işi yaparlar; yasaklayıcı yazı bulunanı çıktıgında ise niyet ettikleri o işten vaz geçerler; yazısız olanlardan birisi çıktıgı takdirde ise, çekme işini tekrarlarlardı. 

 

Şu halde FAL OKLARIYLA kısmet aramanın anlamı, niyetlendikleri şeyin iyilik, ya da kötülügünü tesbit etmektir. İşte tüm bunlar şeytanın işinden birer pisliktirler. Saglıklı akılların tiksindigi şeylerdir. Bu günahlardan uzaklaşmanın zorunlulugu dolayısıyla kendilerine PİSLİK adı verilmiştir. Nitekim pis şeylerden uzaklaşmak gerekir.  Kurtuluşunuzu istiyorsanız bu pisliklerden uzak durmak mecburiyetindesiniz... *           

 

Hurafenin bu durumuna açıklık getirebilmek için, dine sonradan katılan diğer unsurları anlatan kelimelere, kavramlara da kısaca değinmek gerekecektir. Bunları şöylece sıralayabiliriz:

 

a. Bid'atler: Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet'te bulunmayan ve Ashabca da bilinmeyen, özellikle din esaslarına ilişkin sonradan çıkma kimi ibadet ve davranış biçimleri ve inanca yönelik yorumlar. Mevlit okutmak, Kur'ân-ı Kerîm'in "mahlûk" olup olmadığını tartışmak gibi...

 

b. İsrailiyyat: Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssaların yorumu ve benzeri durumlarda ayrıntıya ilişkin bilgi vermiş olmak adına Kitab-ı Mukaddes, özellikle Tevrat ve Tevrat yorumlarından aktarılan bilgiler. Ehli kitap rivayetleri...

 

c. Batıl İnançlar: Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar boncuğu takmak gibi . . .

 

d. Esâtîr: Eski batıl dinlerin inanç ve yorumlarından olup da, halkın arasında sürüp giderken, müslümanlaşma sırasında "Müslümanlaştırılarak" dine katılan mitolojik hikâyeler, efsaneler . . .

 

e. Hurafeler: İsrailiyyat ve esâtîrden olmadığı halde bütünüyle sonradan uydurulan ve genellikle İslâm'ın gerçeğiyle bağdaşmaz batıl inançları veya çarpık davranış biçimlerini telkin eden hikâyeler.

 

Nitekim, "hurafe" kelimesinin kökeni de, bu tür bir olayın adlandırılmasıyla ilişkilidir. Hurafe, gerçekle, Arap kabilelerinden Uzle'ye mensup bir şahsın adı olup, anlattığı inanılmayacak şeylere de (onun adına izafetle) 'hadis-i Hurafe' denilmiştir. İbarede geçen "hadis-i Hurafe"nin anlamı, "Hurafe'nin çıkardıkları, uydurdukları, ortaya attıkları, söyledikleri bütünüyle temelsiz hikâyeler"dir.

 

Yukarıda sıralanan dine sonradan katılmış şeylerden "hikâye" türündeki İsrailiyyat'tan bir bölümü Tevrat'ta vardır. Bir bölümü ise Tevrat tefsirlerinde olup, bunlar ya esatîrden alınma ya da bütünüyle uydurmadır. Tevrat'ta bulunanların bir bölümününde Tevrat'ın yeniden yazılması sırasında katılmış olması mümkündür. Bu itibarla, İsrailiyyat'ın büyükçe bir bölümünün gerçek Tevrat'la ilgisi olmadığı cihetle hurafe olarak değerlendirilmesi yanlış olmayacaktır.

 

Semavî kökenli olmayan batıl dinlerin mitolojisinden kaynaklanma esatîr'in ise, apaçık bir hurafe olarak değerlendirilmesi gerekir. Çünkü, bu dinlerdeki her şey insanların uydurmasıdır. Bunlara ek olarak, sonraki yıllarda yeni yeni uydurulan hikâyeler de, hep, hurafe sınıfına dahildir.(Şamil isl.ans)

 

İçinde yaşadıgımız zaman diliminde İslam dini, kendi tabii fonksiyonlarını icra edemiyecek bir konuma getirilmeye çalışılmaktadır. Yaşanılan hayatla İslam dininin deger ölçülerinden uzaklaşıldıkça kolaycı ve cazip bir yaşantı şeklinin ortaya çıkacagı aşikardır.  İslam dini ile irtibatın zaman içerisinde kesilmesi gündeme hurafeler ve hurafeciligi taşımaktadır. Tabiiki bu durumda inanç açısından vahim sonuçları ortaya çıkarmaktadır...

 

Hurafecilik'e gelince: Bu deyim, ilk bakışta hurafeleri benimsemek gibi görünüyor olsa da, boyutları bu kadar değildir. Tabiin -hatta Ashabın son dönemi- devrinden itibaren, camilerde halka öğüt verenlerden kimileri daha çok dinleyici bulup, çıkar sağlamak için anlattıklarını hikâyelerle süslemeğe başlamışlar ve bu arada İsrailiyata başvurmakla yetinmeyip, kendileri de kimi hikâyeler uydurur olmuşlardır.

 

Birde HURUFİLİK diye bozuk bir Tarikat vardır. İslam dinini içten yıkmak için kurulan bozuk yollardan birisi olan hurufilik İranlı Fadlullah bin Abdurrahman Tebrizi tarafından ihdas edilmiştir.  Kuranı Kerimde açıkça bildirilen haramlara HELAL diyen ve bundan dolayı kendilerine * İBAHİYYE * ismi verilen Karamiti fırkasuna dahil olan bu kişinin kurdugu bozuk yolun esaslarını anlatmak için * CAVİDAN * adında farsça büyük bir kitap yazmıştır.

 

Yazmış oldugu bu kitabında Kuranı Kerimdeki harflere mana vererek, kendisinin tanrı-ilah oldugunu bildirdi. Bütün dinleri inkar ederken İslamiyetlede alay eden bu sapık Kurdugu bu bozuk yolda çok önem verdikleri HARFLERLE SAYILAR arasındaki  münasebeti ve bunlara metafizik- fizik ötesi  bir mahiyet izafe etmeyi, bozulmuş olan Yahudilik ve Hristiyanlık ile Zerdüştlük ve eski Yunan felsefelerinden faydalandı.  Kendisine dokuz yardımcı buldu. 

 

NOKTA ilmi diye bir şey uydurdu. Her hangi bir meselede Mesela; Bu  iş mübahtır, helaldir; Nokta çift geldi. Falan şey Haramdır; nokta tek geldi. Derdi. Bu inançlara sahip olan insanlar arasında  harfler ve sayılara birtakım esrar- gizlilik izafe etmek  ve bunlarla dilegine  ulaşmak veya ilerde olacakları bilmek gibi  bazı garip ve uydurma iddialar ortaya attı.

 

Aslında bu ve benzeri iddialar Fadlullahtan çok önceleride vardı. Fadlullah, bütün bu bilgileri toplayarak insanların esrarlı şeylere olan  merak ve meyillerinden de  istifade edip. İslamiyet perdesi arkasında HURUFİLİGİ yaymaya çalıştı. Bu bozuk ve sapık yolda, insanın dış görünüşünden başlayarak ibadetler dahil her şey 28 ve 32 sayılarına tatbik edilerek hepsinden maksat ilah olan kendisine, yani Fadlullaha ulaşmaktır gibi  garip ve mesnetsiz bir inanç hakimdir. 1340.Yıllarından bu tarafa etkinliklerini sürdürmektedirler...

 

Hurufilik yolunda olan ve FERİŞTAH OGLU da denilen  Abdulmecid izzettin, AŞIKNAME veya IŞIKNAME adı ile CAVİDAN kitabını genişletti. Kitaplarında açıkça Dindarlıktan uzaklaşmayı, edep ve ahlaka aykırı bir hayat yaşamayı anlattıklarından ve herşeye  helal dediklerinden kendilerini gizli tutarlar, bunlara SIR adını  verirlerdi. Buna benzer çalışmalar benzeri şekilde zamanımızda hala yapılmaktadır. Hurufiler Türkiyede genelde BEKTAŞİ Tarikatı adı altında toplandıkları bilinmektedir...(Rehber)  

 

Gerek hadis ve gerekse tefsir tarihlerinde kendilerinden * kıssacılar – hikayeciler * olarak söz edilen bu kişiler, halkın dinin özünü unutarak hikâyelerle oyalanmasına yol açtıkları için dine büyük zarar vermişlerdir. Hurafecilik, işte o günden bu yana sürüp gelmiştir.

 

Saf İslam inancından baglarını koparmış Allah Rasulünün izini terk etmiş o nurlu yoldan ayrılmış olan kişi; Ya başka sistemlere baglanacak, ya aslı astarı olmayan uydurma felsefi akımlara kendisini kaptıracak ya da başka inanç ve dinlerin tuzagına düşecektir.

 

Bu durum ise tabiidirki Allahı emir ve yasaklarına uymak yerine, başka başka şeylere, Kuranı Kerimin diliyle * ZANNA * veya * HEVA VE HEVESE * uymayı beraberinde getirir. Bu durumu degişmez hayat rehberimiz ne güzel ifade buyuruyor:

 

*** Yeryüzünde bulunan insanların çoguna uysan, seni Allahın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zannediyorlar ve onlar sdece saçmalıyorlar...(Enam suresi.Ayet.116) ***

 

Bir meseleyi iyice kavramamız bizim için çok çok önemlidir. Bir kişi veya bir toplumun helâk olması için, Kuran ve Sünnetin gösterdigi yolların dışında bir yola sapması ve bu tür bir hayat tarzını benimsemesi yeterli bir sebebtir diye düşünüyoruz. Çünkü böyle bir sistemde İslam dininden ayrı güç ve tesir odakları insanları yönlendirmeye ve biçimlendirmeye başlamaktadır.

 

İslami sistemden kopuş, İslam dininin hayat ve insan anlayışının  dışında bir yaşayışı sürdürmekle meydana gelen netice haliyle çok korkunç sonuçlara gebe olacaktır.  Allah (cc) Bütün İnsanlıgı İslam dışı  tehlikelere karşı uyararak, onlara düşecekleri akibeti haber vermekte ve akıllarını başlarına almalarını ikaz etmektedir...

 

Mesela Enam Suresi.Ayet.104.te mealen şöyle buyurulmaktadır: *** Dogrusu sizlere Rabbinizden basiretler (gönül gözleri, hakikati idrak etme kabiliyetleri) geldi. Artık kim hakkı görürse yararı kendisine, kim de hakkı görmekten kör olursa zararı kendisinedir...***

 

Sonuç olarak diyebilirizki;  Dünya hayatının bir İMTİHAN vesilesi ve geçici bir durak oldugu şuuru Müslümanım diyen her fertte yerleşmelidir. İslam dininin tam olarak yaşanması; Müslüman bireyin hayatının her geçen gününü  bir diger günden daha çok  İSLAMİLEŞTİRMEKLE mümkün olacaktır İnşaallah...

 

Bunun formülü – reçetesi ise: Kuranı Kerimdeki Ayetlerin ve Peygamber efendimizin Sünnetlerinin en iyi şekilde anlamaya ve kavranmaya çalışılması, bilinmesi ve yaşadıgımız hayata tatbik edilmesidir. O zaman diger düşüncelerden, felsefelerden, insan beyninin ürettigi ideolojilerden, saçma sapan hurafelerden ve hurafecilerden kaçınmamız daha da kolaylaşacak hiç bir batıl düşüce ve fikriyata aklımız, beynimiz, zihnimiz ve fikri yapımız açık olmayacaktır diye düşünüyorum...

Allahım. Bizi şerlerden, sapıklıklardan ve bid’atladan ve bidatçılardan  uzak eyle. Bizi kötü ve habis –pis işlerden uzak eyle. Bizi isyandan ve tuğyandan uzak eyle. Bizi kibirli ve haddini bilmez kullarından eyleme. Bizi şeytanlara ve şeytanların şer işlerine karşı koru. Bizi hal ve hareketlerinde şeytanlaşanlardan muhafaza eyle. 

Îmânımızı güçlü eyle. Amelimizi sâlih eyle. Bizi âsîlerin, Sapıkların ve bidatçıların şerlerinden muhafaza eyle. Bizi lütfuna nâil olanlardan eyle. Bizi gazabına uğramışlardan eyleme. Bizi mü’minler sınıfına dahil eyle. Kafirlerden ve küfür ehlinden uzak durmamıza yardım eyle. Sen her şeye kadirsin Allahım... Amin...

Sermed Kadir RENDA... Ludwigshafen...23.04.1995...

 


 

 
 
 


 

Çagirayim Mevlam Seni

Daglar ile taslar ile
Çagirayim Mevlâm seni
Seherlerde kuslar ile
Çagirayim Mevlâm seni

Sular dibinde mâhiyle
Sahralarda âhû ile
Abdal olup yâhû ile
Çagirayim Mevlâm seni

Gök yüzünde Isâ ile
Tûr daginda Mûsâ ile
Elindeki asâ ile
Çagirayim Mevlâm seni

Derdi öküs Eyyûb ile
Gözü yasli Ya’kûb ile
Ol Muhammed mahbûb ile
Çagirayim Mevlâm seni

Bilmisim dünya halini
Terk ettim kiyl ü kâlini
Bas açik ayak yalini
Çagirayim Mevlâm seni

Yûnus okur diller ile
Ol kumru bülbüller ile
Hakki seven kullar ile
Çagirayim Mevlâm seni


Yunus Emre




"Leyla ile Mecnun"


Ah ki, bir an felek fikrime uymadi hiç
Kavusma ilacini vermedi, feryadimi duymadi hiç

Yardan bin dert çektim, hem öyle dert ki
Bin derdimi bildiyse de, bir derdimi dert saymadi hiç

Dostlar yakamin yirtigindan ayiplamasin beni
O güzeli kim gördü de usluluktan caymadi hiç

Saltanat ararsan bil ki yoksulluk ülkesindedir
Hiç bir sultan bunu bilmedi, gafletten aymadi hiç

Zulum kiliciyla her an kan dökmek nedir?
Ey güzel, kim ask dedi de bagrimizi oymadi hiç..


FUZULI


SEVGI

"Sevgi sizi çagirinca, onu takip edin,
Yollari sarp ve dik olsa da...

Ve kanatlari açildiginda, birakin kendinizi,
Telekleri arasinda sakli kiliç, sizi yaralasa da...

Ve sizinle konustugunda, ona inanin,
Kuzey rüzgarinin bir bahçeyi harap edisi gibi,
Sesi tüm hayallerinizi darmadagin etse de...

Çünkü sevgi sizi yücelttigi gibi, çarmiha da gerer.
Sizi büyüttügü ölçüde, budayabilir de..."

Halil Gibran



Seni ele sevirem ki!

Seni ele sevirem ki...
Diyacahsan ki niye ?
Ne bilim isde ele !
Seni görende bir hos olir,
ölir, ölir, ölirem...
Ahsam olir, davar, nahir, mal gelir,
Komlar, ahirlar dolir.
Sayiram, sayiram biri esgik.
Bi daha sayiram,
Bir de bahiram ki tamam.
Ama üzülirem;
Diyacahsan ki niye?
Bennam isde ele!
Yassi olir,sekide eymek yiyecegam.
Civil lavasi dürüm edir, tam kitliram,
Sen ahlima gelirsen, bogazimda dügümlenir, yiyemirem.
Gene diyirsen ki niye?
Isde ele...
Anam örtileri serir...
Gendi gendimi yiyirem.
O da gidir, külli biçare galiram.
Gözlerim süzülir, uyuyacagim uyiyamiram.
Gafam garisir, yüregim sihisir, yatamiram.
Gene diyirsen niye..?
Isde ele...
Gusluga dogri daliram,
Hayal, hülya görirem, sanki yanimdasan.
Sevinir, sevinir bir hos oliram,
Bir de ayiliram ki, yastiga sarilmisam.
Diyacaksan ki niye?
Amaaan, isde ele!
Sabah olir, horozlar ötir, gün dogir...
Gahiram tavuhlara, culuhlara yem verirem...
Culuhlari dutir dutir öpirem.
Onlari bile sene benzedirem.
Saggin deme niye?
Ne bilim isde ele!
Gün gibi gelir, ay gibi gidirsen.
Beni yiye yiye bitirirsen.
Hep ömrümden götirirsen.
Seni sevdigimi de coh ey bilirsen.
Diyirsen ki niye?
Bilirsen isde ele!
Babam beni gapiya goymir diyirsen.
Ey helt yiyirsen.
Gomsulara, emin, bibin, ezen gile gidirsen...
Medem ele çih cama, tirhica gel!
Yüzün görim, bu da bene yeter.
Saggin deme niye?
Isde ele...



Zulmü alkislayamam, zalimi asla sevemem,
Gelenin keyfi için geçmise kalkip sövemem.
Biri ecdadima saldirdi mi hatta bogarim..
- Bogamazsin ki!
- Hiç olmazsa yanimdan kovarim.

Üç buçuk soysuzun ardinda zagarlik yapamam;
Hele hak namina haksizliga ölsem tapamam.
Yumusak basli isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta cigerim,
Onu dindirmek için kamçi yerim, çifte yerim.
Adam aldirmada gec git, diyemem, aldiririm
Çignerim, çignenirim, hakki tutar kaldiririm.


 Mehmet Akif Ersoy

Fıkıh;
SÜNNETE TABİYET; VAHYE TABİYETTİR ABDULLAH GÜZEL

Sünnetin kaynak değeri nedir? Sünnetin İslam’daki önemini açıklar mısınız?

(Hakan Çalışkan)

İslam hukukunda sünnet, ikinci kaynaktır ve teşride Kuran-ı Kerim’den sonra gelmektedir. Sünnet hükümleri açıklama bakımından Kuran’ın tamamlayıcısı ve yardımcısıdır. Aynı zamanda sünnet Kuran’da bulunmayan hükümleri de koyabilir. Sünnetin teşrideki yerini maddeler halinde özetleyebiliriz.

1- Sünnet; Kuran’ın mübhem ve mücmellerini açıklar. Umumi hükümlerini tahsih eder. Fakihlerin çoğunluğuna göre nasih ve mensuhu bildirir.

2- Sünnet; Kuran’da asılları sabit olan konuların hükümlerini tamamlayıcı mahiyette açıklamalarda bulunur.

3- Sünnet; Kuran’da olmayan bir kısım hükümleri açıklar.

Birinci madde için namaz ve zekatı misal verebiliriz. “Kadın, halası, teyzesi, bacısı, kızı ve kardeşi kızı üzerine nikahlanamaz” hadisi bunlardan başkaları size helal kılındı ayetini tahsis etmiştir.

İkinci maddeye misal olarak ‘Lian’ı zikredebiliriz. Kuran lian’ı teferruatıyla anlatmış, sünnet de lian’dan sonra karı-kocanın birbirinden bain talakla ayrılacağını bildirmiştir. Sünnetin, Kuran’ın meskut kaldığı yerlerde doğrudan doğruya hüküm koyup teşri kaynağı olduğuna şu misalleri verebiliriz: Süt kardeşliği, erkeklerin ipek elbise giymelerinin haram ve mekruh olduğu, vitir namazı, ramazan orucunu bozana keffaret lazım geldiği gibi. (Fıkıh usulü 38)

Sünnetin bir teşri kaynağı olduğuna delil teşkil eden ayetler:

"Nitekim O, kendi arzusu ile söylemez. O (söylediği) kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir." (Necm-3,4) Bu ayet, peygamberimiz (sav)’in konuştuklarının vahye dayandığını gösterir. Buna göre hem Kuran hem de sünnetin kaynağı vahiydir. Yani Kuran’ın hem manası hem de lafızları, sünnetin ise manası vahiydir. Sünnetin lafızları peygambere aittir. Kaynağı vahiy oluşu yönüyle Kuran’a uymak nasıl farz ise, peygamberin sünnetine uymakta öyle farzdır.

Kuran’da pek çok ayet, sünnete uymanın peygambere itaat etmenin farz olduğuna delalet etmektedir. Kuran’ın bu delaletleri çeşitli üslup ve ifade tarzları ile olmuştur. Mesela; "Kuran’da peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur." (Nisa-80), "Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere ve sizden olan ulü-l emre itaat edin" (Nisa-59), "Allah ve Rasülü bir şeye hükmettiği zaman iman eden erkek ve kadına artık işlerinde muhayyerlik yoktur" (Ahzab-36), "Aralarında ihtilafta seni hakem tayin etmedikçe iman etmiş sayılmazlar" (Nisa-65), "Peygamber size ne verirse onu alın, neden yasaklarsa ondan vazgeçin" (Haşr-7) buyurulmaktadır. İşte bu ayetler gösteriyor ki, Peygamber (sav)’in emirlerine uymak bir vecibedir.

Sünnet, peygamberin Rabbinden aldığı risaleti tebliğden ibarettir. Allah risaleti tebliğ hususunda şöyle buyurmaktadır: "Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun emirlerini tebliğ etmemiş olursun" (Maide-67). Sünnet de peygamberimizin tebliğine dahil olduğuna göre, O’na uymak Allah’a uymak demektir. Kuran’ın Nas’ları peygambere iman edilmesini açıkça belirtmektedir. Mesela bir ayette şöyle buyrulmaktadır: "Allah’a ve okuyup yazması olmayan ümmi peygambere iman edin. O peygamber de Allah ve O’nun sözlerine iman etmiştir". (Araf-158)

İşte sünnetin hüccet oluşu böylece Kuran ayetleri ile sabit olmuştur. Buna göre sünnet, bir bakıma Kuran’dan doğmuş, peygamber de hadisleriyle Kuran’ı tefsir etmiştir.

Kuran’ın bir teşri kaynağı olduğunu gösteren hadislere gelince:

"Bana Kuran ve onunla beraber onun gibisi (sünnet) verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi size bu Kur’an yeter, onda neyi helal bulursanız onu helal kabul ediniz, onda neyi haram bulursanız onu da haram biliniz, diyecek. Şunu bilin ki, Allah rasulünün haram kıldığı da, Allah’ın haram kıldığı gibidir."

Nebi (sav),  Muaz b. Cebel’e "Sana bir dava getirildiğinde ne ile hüküm verirsin ya Muaz" diye sordu. Muaz b. Cebel, "Allah’ın kitabında bulduğumla hükmedeceğim" cevabını verdi. Peygamber, "Onda bulamazsan ne ile hükmedeceksin" diye sordu, Muaz, "Peygamberin sünneti ile hükmedeceğim" cevabını verdi. Konuşma sonunda Peygamber (sav) Muaz’ın bu şekilde cevap vermesine çok sevindi ve Allah’a hamdü senada bulundu.

"Size kendisine sarıldığınızda hiç sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve Nebi’nin sünneti."

Bu hadisler sünnetin bir teşri kaynağı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Hz. Peygambere itaat ise onun sünnetine uymaktan başka bir manaya gelmez, bu sebeple sünnete uymanın, İslam’ın ve imanın bir gereği olduğu anlaşılır. (Fıkıh Usulü 36)

Buraya kadar sünnetin İslam hukukunda ikinci kaynak olduğu Kuran ve sünnetten delillerle izaha çalıştık. Elbette erbabı ilim tarafından bunlar biliniyor, ancak günümüzde bazı gafil kişilerin bilinçli bir şekilde sünneti zayıf görerek samimi kişilerin sünnete olan muhabbet ve bağlılığını zayıflatmak istiyorlar. Daha sonra da sünneti yürürlükten kaldırarak İslam’ı anlaşılmaz hale getirecekler. Kuran’ı da kendi anlayışlarına göre yorumlamak suretiyle ümmetin imanını bozacaklar. Amellerini de ortadan kaldırmayı amaçlamaktadırlar. Zira Kuran’ı sünnetsiz anlamak mümkün değil. Mesela, Allah (cc) Kuran-ı Kerim’de  "Namazınızı kılın, zekatınızı verin" diyor. Peki namazı nasıl kılacaksınız? Rasulullah’ın kıldığı gibi. Çünkü kılınma şeklini Kuran’da bulamazsınız. Peygamberimiz (sav), "Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın" diye buyuruyor.

Zekat ise; koyunda, sığırda, devede kaçta kaç vereceksiniz, yaşlarının sınırı ne olacak. Para, altın ve gümüşte kaçta kaç, nebatata, suluda ve kıraçta ölçü nedir, yüzde kaç vereceksiniz? Kurbanla ilgili hangi hayvanlar kurban olur, bunların cinsi, yaşı, sıhhat durumu, zenginlik ve fakirliğin ölçüsü, havaici asliyenin ölçüsü nedir. Kısaca bunları ancak sünnetle anlar ve uygulayabiliriz.

Aslında sünneti hiçe sayanlar, sünnetten sonra sırayı Kuran’a getirecekler. Kuran’ı ise Tevrat ve İncil gibi tahrif ederek İslam’ı anlaşılmaz hale getirerek, kendi keyfi anlayışlarına göre yorumlamak suretiyle kişilerin imanını bozarak, amelden mahrum edecekler.

Şu iyi bilinmeli ki, Kuran’ı Allah indirdi, onu muhafaza edecekde Allahu Teala’dır. Şayet bazı insanlar Kuran’ı terk ederlerse Allah (cc) bazı insanlara hidayet verir, onlar iman ederler, onları Kuran’ı korumakla şereflendirir. Allah (cc), her şeye kadirdir. Müminler ellerindeki Kuran ve sünnet nimetinin kıymetini iyi bilsinler ve ona sahip çıksınlar. Allah (cc), Kuran- Kerim’de şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever, onlar Allah’ı severler" (Maide-53)

Biz elhamdülillah Kuran’ın hem lafzına hem de manasına iman etmiş olmakla beraber Kuran’ın yeterince okunmaması veya okutulmaması, emirlerinin unutturulması, nehiylerinin teşvik edilmesi hayra alamet değildir. Kuran ve sünnetle müşerref olan ümmet, umarız bu ikisine sahip  çıkar da hem dünya hem de ahiret saadetini elde ederler.

 

a

sünnetin dindeki yeri
a
2. Sünnetin Dindeki Yeri

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi sünnet, Peygamber Efendimiz'den Kur'an dışında sadır olmuş her türlü söz, fiil ve takrirlerden oluşmaktadır. Daha kısa ve fıkıh usulü alimlerinin anlayışına uygun bir anlatımla "Sünnet, Allah Resülü'nün söz, fiil ve takrirlerinden ibarettir." Şer'î delillerin ikincisi olan sünnetin tarifinde "peygamberlik" kaydı, vaz geçilmez unsurdur. Böylece sevgili Peygamberimiz'in, peygamberliğinin başlangıcından vefatına kadar, Kur'an dışında söylemiş olduğu her söz veya yaptığı her fiil sünnet içinde yerini almış olmaktadır. Bu söz ve fiillerin ümmete yönelik genel bir hüküm getirmiş olması ile özel kişilere veya kendi zatına yönelik olması arasında hiç bir fark yoktur. Yine onun fiilinin yaratılışla ilgili (cibillî) olup olmaması da neticeyi değiştirmez. Bütün bunlar, sonuçta farklı hükümlere bağlansa bile, "Peygamber'den sadır olan söz ve fiiller" olarak "sünnet" kavramı ve kapsamı içindedir. Kimine vacip, kimine mendup, kimine mekruh v.s. denilmesi, kiminin ümmetin tamamına yönelik, kimilerinin belli bazı kişilere has olması ayrı bir konudur.

Yalnız burada bir kere daha işaret edelim ki, Hz. Peygamber'in sözlerini "sünnet" kavramından ayrı düşünmek isteyenlere, buna gerekçe olarak da başlangıçta sünnet denilince Hz. Peygamber'in sadece fiillerinin anlaşıldığını, sözlerinin o çerçevede düşünülmediğini ileri sürenlere iltifat edilmemelidir.

Bu kapsamdaki sünnetin delil olduğunda bütün müslümanlar icma etmişlerdir. Yani "sünnet"'in dinde delil olmadığını söyleyen hiçbir kimse veya grup bulunmamaktadır.

Öte yandan, Kitab'ın Sünnet'e göre üstün olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Zira Kitap, lafız olarak Allah katından indirilmiş, ibadetlerde okunması emredilmiş, bütün bir insanlık en küçük süresinin benzerini getirmekten aciz kalmış ilahî bir beyandır. Sünnet ise bu vasıflara sahip değildir. Bu açıdan bakıldığı zaman, delillerin sıralanmasında sünnet, elbette Kitap'tan sonra gelmektedir.

Kur'an'da sünnetin hukukî delil olduğunu gösteren ayetler bulunmaktadır. Bu sebeple sünnete ait her hangi bir delilin, mesela çelişki halinde olduğu sanılan bir ayetin zahirini korumak maksadıyla dikkate alınmaması, sünnetin delilliğini gösteren ayetlerin tamamının dikkate alınmaması anlamına gelir.

Diğer taraftan Peygamber'in mucize göstermesi, rabbinden tebliğ ettiği şeylerin güvenilir, doğru ve hatadan korunmuş olduğunu isbat eder. Demek oluyor ki Kitap ve Sünnet'ten her biri yek diğerini desteklemekte ve doğrulamaktadır. Dinde delil oldukları da aynı derecede kesindir.

İmam Şafiî'nin ifadesiyle Kur'an'ın okunan, sünnetin rivayet olunan vahiy olması, önce bu kaynak birliği içindeki iki delil arasında herhangi bir çelişkinin bulunmamasını gerekli kılar. Buna bağlı olarak da şayet görünürde bir çelişki varsa, bu takdirde, her ikisi de ayet olsaydı ne yapılacak idiyse öyle hareket edilmesi lazım gelir. Biri sünnet delilidir, ötekisi Kitap'tır deyip hemen birincisinden vazgeçme şeklinde bir yola gidilmemeli, gerekli ilmî araştırma yapılmak suretiyle cem-te'lif, nesh veya tercih gibi çözüm yollarına baş vurulmalıdır.

Sünnet, Kur'an karşısında üç görev üstlenmiştir: Te'kid, tefsir, teşrî'.
Te'kid: Sünnet herhangi bir hükme Kur'an gibi delalet eder, yani her yönüyle Kur'an'ın hükmüne uygun bir beyanda bulunur. Mesela, "Namazı kılın ve zekatı verin", "Ey inananlar, oruç size farz kılındı", "Kabe'ye gitmeye yol bulabilene haccetmek Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır" ayetlerinde mutlak olarak ifade buyurulan İslam'ın şartlarını bir de "İslam beş temel üzerine kurulmuştur"
1 hadisi, -uygulamaya yönelik hiç bir açıklama getirmeksizin- sadece hüküm açısından beyan etmektedir. Yine "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin..." 2 ayeti ile "Hiç bir müslümanın malı, kendi gönül rızası bulunmadan helal olmaz" 3 hadisi tam bir uyum içinde aynı manayı ifade etmektedirler.

Burada akla, sünnetin Kur'an'a verdiği destek ve teyid, Kur'an için bir kıymet ifade eder mi? şeklinde bir soru takılabilir. Bu husus, Sünnet ile Kur'an arasındaki kaynak birliğinden doğan bir uyumu göstermesi yönüyle ele alınmalıdır. Kur'an için değilse bile, Kur'an'ın muhatapları açısından sünnetin teyid ve te'kidi elbette büyük bir anlam ifade eder. Buradaki beraberlik, diğer noktalardaki birlikteliğin ve uyumun göstergesi olarak kabul edilmelidir.

Tefsir veya beyan: Sünnet, Kur'an'da bulunan herhangi bir hükmü herhangi bir yönden açıklar. Buna genellikle, kısaca temas edilmiş (mücmel) hükümlerle, anlaşılması kolay olmayan (müşkil) hükümlerin açıklanması, mutlak hükümlerin belli kayıtlara bağlanması (takyid), genel hükümlerin özelleştirilmesi (tahsis) denilmektedir. Mesela namaz ve zekatın uygulama biçim, ölçü ve şekillerine açıklık getiren hadisler, yine "beyaz iplik siyah iplikten sizin için ayırt edilinceye kadar” 4 ayetindeki beyaz ve siyah iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı olduğunu belirten hadisler ve yine "inanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar.." 5 ayetindeki zulümden kastın, "şirk" olduğunu açıklayan hadis, sünnetin bu özelliğini ortaya koymaktadır.

Sünnetin en yoğun şekilde icra ettiği görev Kitab'ı açıklamaktır. Bu sebeple "Sünnet Kitab'ın açıklayıcısıdır" denilmiş ve Kitap ile Sünnet arasındaki ilişki de açıklayan-açıklanan (mübeyyin-mübeyyen) alakası olarak tesbit edilmiştir.

Sünnetin bu iki fonksiyonu (te'kid ve tefsir) hakkında İslam bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.

Teşrî: Kur'an'ın herhangi bir hüküm getirmediği konuda sünnetin bir hüküm ortaya koyması demektir. Bu konu alimler tarafından tartışılmıştır. Bazı alimler, "Allah Teala, Peygamber'e itaati farz kılmış ve Peygamber'in kendi rızasına uygun davranacağını bildiği için Kitap'ta hükmü belirtilmeyen konularda Peygamber'e hüküm koyma yetkisi vermiştir" dediler. Bazıları da "Hiç bir sünnet yoktur ki, onun mutlaka Kur'an'da bir aslı bulunmasın. Namazın nasıl kılınacağını gösteren sünnetin, namazın kılınması emrini getiren ayete dayandığı gibi diğer konulardaki teşriî sünnetler de mutlaka bir ayete dayanır. Peygamber neyi haram veya helal kılmışsa, onları Allah tarafından bir açıklama olmak üzere ortaya koymuştur" dediler.

Bir kısım alimler de, "Peygamberin sünnet olarak ortaya koyduğu her şey, onun kalbine Allah Teala tarafından konulan hikmetten ibarettir. Peygamber'in kalbine konulan şey, onun sünneti olmaktadır" dediler.

Bu görüşler sünnetin müstakil olarak hüküm getireceğinde birleşmekte, sadece Peygamber'in tek başına ortaya koyduğu hükmü, doğrudan doğruya Allah'ın yardımına dayanarak kendiliğinden mi ortaya koyduğu, yoksa kendisine vahiy mi edildiği, ya da kalbine ilka ve ilham mı edildiği noktasında biribirlerinden ayrılmaktadırlar. İhtilaf aslında işte bu değerlendirme ve ifadelendirme noktasında yoğunlaşmaktadır.

Kitap'ta olmayan bir hükmü sünnetin belirlemesi Kitab'a muhalefet anlamına gelmez mi? diye sorulabilir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür:

Kitap üzerine yapılan ziyade şu üç halde bulunabilir:

1. O konu Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından ortaya konulmamış olur.
2. Var olan bir hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) olabilir. (Tabii sünnetin mütevatir olması halinde bu ihtimal düşünülebilir)
3. Hükmü bir konuya tahsis edici (muhassıs) olabilir.

Bu demektir ki, Kitap üzerine ziyade -eğer böyle bir şey varsa- ya hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) veya bir konuya ait kılıcı (muhassıs) olacaktır. Bu iki halde de iyi düşünüldüğü zaman iki yönün bulunduğu anlaşılacaktır:

a. Kitab'ın (yani ayetin) beyanı.

b. Kitab'ın bir açıklama getirmediği konudaki hükmü tek başına (müstakillen) açıklaması.

Muhassıs, bir taraftan genel olan nassın hükmünü, o hükme dahil olanların bir kısmıyla sınırlarken, diğer yandan da o genel nassın kapsamından çıkarılanların hükmünü tek başına beyan etmiş olur. Mesela "Bunların dışında kalanlar size helal kılındı" 6 ayetinden sonra Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem "Kadının, halası ile aynı nikah altında birleştirilmesi haram olur. Nesep yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur” 7 buyurmuştur. Bu şu demektir: Ayetteki "bunların dışında kalanlar" ifadesinden maksat, dışında kalanların hepsi değil, bazılarıdır. Bu durumda ayet bu bazılarının helalliğine delalet etmiş, fakat hüküm dışında kalanların hükmünü açıklamamış olur. Resülullah'ın beyanı muhassıs olarak hem bu bazı fertlerin o genel hükmün dışında olduklarını, hem de hüküm dışına çıkarılmış olanların haramlığını açıklamış olur. Yani muhassıs hem ayetin hükmünü açıklar, hem de ayetin sükut ettiği noktanın hükmünü tek başına (müstakillen) ortaya koyar. Bu sebeple Kitab'ı tahsis, takyid veya nesh eden sünnete ait delillerin beyan ve müstakillik olmak üzere iki yönü bulunduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.
O halde yukarıdaki esas ve açıklamalar çerçevesinde sünnetin müstakillen teşri kaynağı olduğu açıklık kazanmaktadır. Fıkıh kitaplarında görülen "Bu konunun meşruiyeti sünnetle sabittir" ifadeleri de sünnetin müstakil teşri kaynağı kabul edildiğini gösterir. Mesela, mest üzerine mesh etmek, yağmur duası ve namazı, şüf'a, lukata, içki içene verilecek ceza bu tür konulardandır.

Burada şu hususa da dikkat edilmelidir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, herhangi bir hükmün tebliği konusunda hataya düşmekten korunmuştur. Bu hüküm ister vahy-i metlüv isterse vahy-i gayr-i metlüv ile indirilmiş olsun; ister müstakil hüküm koyucu, ister beyan edici veya isterse teyid edici olsun, hatadan korunmuşluk açısından farketmemektedir. Hatta şeriatın tamamı vahy-i gayr-i metlüv şeklinde yani sünnet olarak gönderilmiş olsaydı bile, o yine hataya düşmekten korunur, tebliği de bağlayıcı olurdu. Nitekim peygamber olarak gönderilmenin şartları arasında kendisine mutlaka bir kitap indirilme kaydı bulunmamaktadır. Öte yandan Allah Teala'nın, peygamberine kitabında indirmediği bir hükmü tebliğ etmesini emretmesine mani herhangi bir hal de söz konusu değildir. Zira "Allah yaptıklarından kimseye hesap verecek değildir".8


1 Buharî, îman,!, 2; Müslim, îman 19-22
2 Bakara süresi (2), 188
3 Ebü Davüd, Menasık 56
4 Bakara süresi ( 2), 187
5 En'am süresi (6), 82
6 Nisa süresi (4), 24
7 Buharî, Nikah 27; Müslim, Nikah 33
8 Enbiya süresi (21), 23

www.huzeyfe.de
2.Ders Tefsir

İçindekiler

  1.   Kuran-ı Kerimin tefsirine duyulan ihtiyaç

  2.   Kuran-ı Kerimin eşsizliği (İcazül Kuran)

  3.    Şahsi rey ile tefsir etmenin hükmü

  4.  Tefsir, Tevil, terceme ve meal arasındaki fark

  5.   Tefsir çeşitleri

  6.   El-bakara suresinin ilk 5 ayetinin tefsiri

  7.    Zilzal suresi ezberlenecek

 

1)  Kuran-ı Kerimin tefsirine duyulan ihtiyaç

Tefsire olan ihtiyaç: Kur'an-ı Kerîm'in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır. Vakıa, Kur'an-ı Kerîm bir belâğat mucizesidir, birçok meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.

Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili olabilir. Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri bir arada düşünmeye ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler ise, her meseleyi izah eder ve o mesele ile ilgili olan diğer meseleleri de ortaya koyar. Artık bu hususta bilinmesi gereken maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir. Böylece mütalâa sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda çok bilgi sahibi olurlar.

Bir de herkes, Kur'an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli manalarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece Kur'an'ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya çıkarmış olur.

2)  Kuran-ı Kerimin eşsizliği (İcazül Kuran)

Kur'an-ı Kerîm'in muciz olması. Benzerini getirmek isteyenleri aciz bırakması Peygamberliğin

ilanı ile birlikte muhataplara meydana okunarak ortaya konan ve insanları acze düşüren olağanüstü şeye mucize denir. Kur'an'ın icazıyla, Kur'an'ın bu yönü kastedilmektedir. Allah her peygambere, peygamberliğim isbat etmek için bu tür mucizeler vermiştir.

Kur'an, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)'in mucizesidir ve mucize yönü kıyamete kadar kalıcıdır. Diğer peygamberlere verilen mucizelerin kalıcılık yönü yoktur. Onların mucizeleri, dönemlerinin tamamlanmasıyla son bulmaktadır. Aslında son peygamberin mucizesinin kalıcı ve sürekli olması, tabii, hatta gereklidir. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Hiç bir peygamber yoktur ki, zamanındaki insanların inandıkları mucize(ler) kendisine verilmiş olmasın. Mucize olarak bana verilen ise, bana vahyettiği Kur'an'dır. Dilerim ki kıyamet günü peşinden gideni en çok olan, ben olunum" (Buhârî, İ'tisam, l).

Kur'an, akla hitap eden bir mucizedir ve kıyamete kadar kalıcılık vasfını buradan almaktadır. O, müteaddit ayetlerde meydan okumuş. Allah tarafından gönderilmediğini iddia edenleri, bu iddialarını ispatlamağa çağırmıştır. Kur'an'ın bu meydan okuyuşunu içeren ayetler, Mekke döneminde inmeğe başlamış ve Medine döneminde de inmeğe devam etmişlerdir. Bu konudaki açık ayetlerden üçü şöyledir: "De ki:'Andolsun, eğer insan(lar) ve cin(ler) şu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka olup yardım etseler de (bunu yapamazlar) " (el-İsrâ, 17/88). "Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin; eğer doğru iseniz Allah'tan başka, çağırabildiklerinizi de (yardıma) çağırın (da bunu yapın)!" (Hûd, l l/13). "Yoksa 'onu uydurdu' mu diyorlar? Deki: "Eğer doğru iseniz haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!" (Yûnuş 10/38).

Kur'an'ın meydan okuyuşunu sarahaten ya da kapalı olarak içeren daha pek çok ayet vardır. Bu üç ayette görüldüğü gibi Kur'an, bir defasında tamamı, bir defasında on sûresi, birinde de bir sûresi ile meydan okumaktadır. Ama ne indiği dönemde, nede o dönemden günümüze bu meydan okumaya karşı koyacak biri çıkmış değildir.

Her Peygamber döneminde toplumun eğilimi ne ise, toplumda ne revaçta ise, o peygambere o konuyla ilgili mucize verilmiştir. Kur'an'ın indiği dönemde, Araplar arasında en revaçta oları husus, ifade güzelliğidir. Öyle ki, şiir ve hitabet için panayırlar düzenleniyor, şiirin zirvesine erişen eserler kutsal Kâbe'nin duvarlarına asılıyordu. Ne var ki Kur'an, sadece o dönem için indirilmiş bir kitap değildir. O, kıyamete kadar insanlığa hak yolu gösterecek ve bu yola davet edecek bir kitaptır. Ayrıca O, belli bir kavme değil, bütün insanlığa gönderilmiş bir kitaptır. Bunun için Kur'ân'ın icâz yönü, bir açıdan değil, birçok açıdan ele alınabilir şöyle ki:

a- İfade güzelliği açısından Kur'an'ın icâzı:

Kur'an'ın indiği toplumda ifade güzelliğinin revaçta olduğu ifade edildi. Kur'an'ın bu açıdan o dönem insanlarını ne kadar etkilediği tarihî bilgilerle sabittir. Kur'an'dan birkaç âyeti dinledikten sonra, bu sözün insan sözü olamayacağı itiraf edenlerin sayısı pek çoktur. İşte Hz. Ömer, Hz. Peygamber (s.a.s)'i öldürmek üzere kılıcını kuşanmış, O'nu aramaktadır. O arada kızkardeşi ile kocasının da İslâm'ı kabul ettiklerini duyar ve yolunu değiştirerek her şeyden önce onlara bir ders vermeyi kararlaştırır. Büyük bir hiddet ve öfkeyle kızkardeşinin evine girer. Hatta karşılaşır karşılaşmaz kızkardeşini tokatlar. Ancak orada Kur'an'dan birkaç ayeti dinledikten sonra bu sözün insan sözü olamayacağını itiraf eder ve İslâm dinini kabul eder.

İfade güzelliği konusunda âdeta mütehassıslaşmış oları o toplum, Kur'an'ın ifade güzelliği karşısında şaşakalmış, inatlarından bazen Kur'an için bu bir şiirdir, demiş, sonra kendileri bu yakıştırmanın tutmayacağını anlayarak, bu bir sihirdir, insanları büyülüyor demişlerdir (el-Enbiyâ, 21/5). Bazen şöyle, bazen böyle diyorlardı; bazen de, iftira mahsulü düzmece sözlerdir, diyorlardı. Kur'an, bu konuda da onlara meydan okudu

b- Öngördüğü ahlâkî ve sosyal ilkeler açısından Kur'ân'ın icâzı:

İslâm'a girmeden önce müşrik Arap toplumunun ahlâkî yapısı ve seviyesi tarihen sabittir. Her türlü ahlâksızlık ve çapulculuğun hüküm sürdüğü o toplum, İslâm'a girdikten sonra insanlık için örnek bir toplum oldu. Birlik ve beraberliği sağlayan, güçsüzün hakkını koruyan, insanlık tarihinde eşine rastlanmayan bir toplum oldu. Geriliğiyle alay eden toplumlara fazilet ve medeniyet taşıyan bir toplum O toplum, kısa bir müddet içerisinde çevresine hâkim olmuş, sadece inananları değil, İslâm'ı kabul etmeyen diğer din mensuplarını da huzur ve güvenliğe kavuşturmuştur.İşte Kur'an'ın getirdiği ilkelerin ilâhîliğini isbat hususunda bu tarihî vakıa güzel bir delildir.

c- Gaybî haberler açısından Kur'ân'ın icazı:

Kur'an'ın verdiği bu gaybî haberlerin bir kısmı geçmişe, bir kısmı da geleceğe aittir. Geleceğe dair verdiği haberlerin de bir kısmı indiği dönemde, bir kısmı daha sonra gerçekleşmiş ve hala zaman zaman gerçekleşmektedir. Müslümanların müşriklere gâlip geleceği, Mekke'nin fethi, Bizans'ın İran'a galip geleceği gibi haberler, henüz Kur'an inmeğe devam ediyorken gerçekleşmiştir.

Mekke döneminde henüz müslümanlar zayıf bir durumdayken, müşriklerin "toplulukları dağıtılacak, gerisin geriye döneceklerdir" (el-Kamer, 54/45) ayetiyle müslümanlar tarafından bozguna uğratılacağı haber verilmiştir. Hatta bu ayet indiğinde Hz. Ömer: "Biz sayımız bu kadar az, onlar ise çok güçlü, onları nasıl yenebiliriz! şeklinde hayretini ifade etmiş, Bedir savaşında müşrikler dağılıp kaçışmaya başlarken, bu âyetin gerçek anlamını kavradığını belirtmiştir (İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, Mısır, ty. VII, 457).

Mekke'nin fethinden birkaç sene önce inen Fetih sûresi, Mekke'nin fethedileceği müjdesini vermiştir.

Geleceğe dair bu tür haberler, Arap toplumunu aşarak diğer toplumları da kapsamına almıştır. "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler, onlar bu yenilgiden sonra birkaç (üç ile dokuz) yıl içerisinde galip geleceklerdir" (er-Rum, 30/2-4) âyetleriyle yenilen Bizans'ın yakında İran'a galip geleceği haber verilmiş ve gerçekten de bu müddet içerisinde Bizanslılar, İranlıları Heraklios devrinde mağlup etmişlerdir.

Bütün bunları, ancak, ilmi geçmiş ve geleceği kapsayan biri doğru olarak haber verebilir. Geleceğe dair haberler arasında Ebû Leheb'i konu alan "Leheb" sûresi gerçekten dikkat çekicidir. Söz konusu sûre, henüz Ebû Leheb hayattayken inmiştir ve Ebû Leheb'in küfür üzere ölüp Cehennemi hak edeceğini haber vermektedir. Eğer Ebû Leheb sûre indikten sonra diliyle de olsa Peygamber'e inandığını söylemiş olsaydı, Hz. Muhammed'in diyecek bir şeyi kalmazdı. Kur'an, Hz. Muhammed'in kendisi tarafından olsaydı, can düşmanına böyle bir koz vermeyecekti. Ama Kur'an, geçmişi ve geleceği bilen, ilmi, insanların kalblerine kadar uzanan Allah tarafından indirilmiştir ve Allah, Ebû Leheb'in böyle bir şey söylemeyeceğini kesin olarak bilmektedir.

Kur'an'ın müsbet ilmin çok daha sonra keşfedeceği nice meseleyi önceden haber vermiş olması, geleceğe dair gaybî haberlerdendir.

Güneşin hem kendi etrafında dönen ve hem de onun etrafında dönen birçok gezegenle birlikte sabit bir noktaya doğru yol aldığı son asırlara ait keşiflerdendir. Oysa Kur'an bu ve benzeri 

3.) Şahsi rey ile tefsir etmenin hükmü

Kur'an-i Kerim'deki hükümler genel olarak ikiye ayrilir: Manasi açik, ihtimal ve istibah'tan salim olarak ibareleriyle hükme varilan ayetlere "Muhkem" denir. Ibaresinde, birçok manaya gelme noktasindan ihtimal bulunan ayetlere "Mütesabih" denilmistir.[1]

Muhkem ve mütesabih ayetler konusunda Allahû Teâla (cc) mü'minleri uyarmistir. Kur'an-i Kerim'de:: "(Habibim) Sana kitabi indiren O'dur. Ondan bir kisim ayetler muhkemdir. Ki bunlar kitabin anasi (temeli) dir. Diger bir kismi da mütesabihlerdir. Iste kalplerinde egrilik (Maraz) bulunanlar sirf fitne çikarmak ve (hevâlarina göre) onun teviline yeltenmek için, mütesabih olanina tabi olurlar.
Halbuki onun tevilini Allah'tan baskasi bilmez. Ilimde yüksek payeye erenler ise: "- Biz O'na inandik. Hepsi Rabbimizin katindandir" derler. (Bunlari) selim akil sahiplerinden baskasi iyice düsünmez."[2]  hükmü beyan buyurulmustur.

Bir mecliste Resûl-i Ekrem (sav): "Ümmetimin helâki kitab'ta ve Sût'te olacaktir" buyurmustur. Sahabe-i Kiram: "Ey Allah (cc)'in Resûlü, buradaki kitab ve Sût nedir?" diye sorunca, Resûl-i Ekrem (sav): "Kur'an-i Kerim'i ögrenip, O'nun ayetlerini Allahû Teâla (cc)'nin indirdigi gayeden baska sekilde te'vil etmektir" cevabini vermistir.
[3] Yine bir baska Hadis-i Serif'te: "Her kim Kur'an-i Kerim'i (Hiçbir ilmi olmadan) kendi sahsi reyiyle tefsir ederse, cehennemdeki yerine hazirlansin"[4] buyurdugu ve mü'minleri uyardigi sabittir .
Imam-i Safii (rha) "Allahû Teâla (cc)'nin kitabinda yer alan ilim, icma cümlesindendir. Kur'an-i Kerim'in tamami, Arap lisani üzerine nazil buyurulmustur. Bu sebeble Kur'an-i Kerim'in nasihi ve mensûhu, nüzûl sebebleri ve farz kildiklari, edebi belagati, irsadi ve mübah kildiklari iyi bilinmelidir. Ayrica Allahû Teâla (cc)'nin peygamberine verdigi mevki'inin de iyi bilinmesi gerekir. Zira Allahû Teâla (cc)'nin kitabinda vaaz ettigi hükümleri Resûl-i Ekrem (sav)'in lisani üzere beyan buyurmustur. Binaenaleyh Allahû Teâla (cc) farz olan hükümlerle neyi kasdetmistir? Kimin için farz kilmistir? Bütün insanlar bu farzlarin kapsamina giriyor mu, girmiyor mu? Mükellef olan kullarinin neye itaat etmeleri gerekir ve neden sakinmalari icabeder? Bütün bunlarin hepsi iyice bilinmelidir"[5] diyerek, önemli inceliklere isaret etmistir. Dolayisiyla kat'i bir ilim olmadan, Kur'an-i Kerim'i tefsir etmek caiz degildir. Son yillarda birçok "Meal" yayinlanmistir. "Meal" kelimesi  en yakin mana veya eksik olan terceme manasinadir. Hiç kimse bu yayinlanan "Meal"ler ile amel edemez.  

4.) Tefsir, Tevil, terceme ve meal arasındaki fark

Te'vil kelimesinin anlamı nedir?
E-V-L kökünden gelen Arapça bu kelime, bir şeyin varacağına varması, sonucunun ortaya çıkması, âkıbeti ve sonucu gibi anlamlara gelir ki, bunların hepsi de aynı ma'naya gelir. Yalnız bu, te'vil kelimesinin lûgat yani sözlük anlamıdır. Kelimenin Arap dilinde ilk doğduğu, herhangi özel bir durum ve nesne için husûsileşmediği ve teknik/ıstılahî bir anlam kazanmadığı dönemlerdeki manasıdır. Daha doğrusu, te'vil denildiğinde, Arap dilinde kastedilen ve de anlaşılan niteliksiz ve doğal anlamı budur.

Tevil Kur'an'da iki mânâ da kullanılmıştır.
        Birinci mânâsı tefsirdir. Yani lâfızları kelimeleri, terkipleri anlatmaktadır. Hz. Peygamber, İbn Abbas için yaptığı "Allah'ın  0'nu dinde fâkih kıl ve 0'na tevili öğret"dûasında Kur'an'ın lâfızlarının mânâsını öğret demiştir.
Selefin anladığı tefsir budur. Ehli Tevil demek bu mânâda ehl-i tefsir demektir.

Arapcada: "Tefsir: Bir şeyin üzerindeki örtüyü açmak, hastadan alınan sıvı örneğine bakarak hastalığı teşhis etmek, kısalığından ya da içerisinde bulunan bazı bilinmeyen ögelerin bulunmasından dolayı kapalı ve muğlâk olan bir sözü açıklamak" demektir. Kısaca, açıklama ve yorum anlamındadır. Kur'an-ı Kerim'de de aynı anlamda kullanılır ve tek bir yerde geçer:
"Velâ ye'tûneke bi meselin illa ci'nâke bi'l-hakkı ve ahsene tefsîran: Onlar sana bir mesel (akıl yürütme ve kıyas) getirmeye görsünler; biz sana derhal, hakkı ve en güzel açıklamayı getiririz." (25 Furkan 33)
Görüldüğü üzere, Kur'anî konumu içerisinde tefsir ve te'vil kelimeleri birbirlerinden çok farklı manâlarda kullanılmışlardır. Ancak, dînî ve edebî literatürde tefsir ve te'vil kelimelerine gelince, durum tamamen değişmekte ve bu iki kelime, bazan birbirlerine çok yakın (mütekarib:yakın anlamlı), bazan da eş anlamlı (müteradif) olarak kullanılmatadır. Artık bu kullanım, tefsir ve te'vil kelimelerinin ıstılahî yani belli bir ilim dalına âit olan kullanımlarıdır. Buraya kadar anlattıklarımız ve bizim bu söyleşide ele aldığımız asıl konu, ma'lumunuz, bu kelimelerin Kur'an-ı Kerim'deki kullanımlarıdır.

Tefsir, Fıkıh ve Usûl (metodoloji) gibi İslâmî ilimlerde teknik(ıstılâhî) bir ta'bir olarak Te'vil kelimesini şöyle tanımlayabiliriz:
"Bir sözü, zâhirî anlamı dışında, ihtimali bulunduğu manâlardan birine, bu manâyı destekleyen geçerli bir delil ve nedenle hamletmektir."
Bu, te'vil kelimesinin daha çok, fıkıh usûlü'ndeki anlam ve tanımıdır. Te'vil kelimesinin, tefsir ilmindeki ıstılâhî manâsına gelince, çeşitli şekillerde tarif edilmiştir.

Bu ta'riflerden önemli olan bir ikisini vermeden önce, şunu belirtelim ki, yukarıda adı geçtiği üzere, ünlü tefsir bilgini İbn Cerir et-Taberî ve benzeri birçok müfessir, eserlerinde te'vil kelimesini tefsir anlamında kullanmışlar, hatta eserlerine tefsir kelimesi yerine bu kelimeyi ad olarak vermişlerdir. Bununla, ister zâhirine uygun düşsün ister düşmesin, bir sözün tefsir, açıklama ve yorumlanması anlamını kasdetmişlerdir. Dolayısıyla, tefsir ilmi'nde kullanılan Te'vil kelimesinin bilinen yaygın ıstılâhî manâsı budur. Buna göre te'vil, tıpkı tefsir gibidir ki, doğru yapıldığında makbuldür ve benimsenir; yanlış ve batıl olduğunda ise, reddedilir ve benimsenmez.

İmam Beğavî'nin tefsir ve te'vil tarifleri şöyledir:
Te'vil: Âyet-i Kerimeyi, öncesi ve sonrasına ( yani bağlamına) uygun olan muhtemel anlamına, Kur'an ve Sünnet'e ters düşmeksizin, istinbat ve dirayet yoluyla hamletmektir.
Tefsir ise: Âyeti, nüzûl sebepleri ve diğer açıklayıcı ögeleri dikkate alarak açıklamaktır.

Meşhur İmam Ebû Mansûr el-Mâturîdî'nin ta'rifleri ise şöyledir:
"Tefsir: Âyetten murad olunan anlamın, öyle olduğunu kesin olarak söylemek ve o manânın kastedildiğine Allah Teâlâ'yı şahit tutmaktır. Bu şekilde yapılan tefsir şayet sağlam ve kesin bir delile dayanıyorsa doğrudur; dayanmıyorsa yasaklanmış olan rey tefsiri türündendir.

Te'vil ise: Kesin kaydıyla söylemeksizin ve Allah Teâlâ'yı şâhit tutmaksızın, âyetin muhtemel manâlarından birini tercih etmektir.
Bu bakış açısına göre tefsir: rivayet'e, te'vil ise: dirayete dayanılarak yapılan açıklamadır.

Meal, tipki tevil gibi “dönmek, rucu etmek” manasina gelen “e-v-l” kökünden  türemis bir mastardir.[6] Manasi “bir seyin varacagi yer veya sey”dir. Baska bir ifade ile “tevilin sonucu, semeresi” demektir. Bunun yanisira meal, bir seyin koyu renge bürünmesi ve bir seyin eksiltilmesi manalarina da gelmektedir. Elmalili meali istilah olarak söyle tanimlar: Meal, bir sözün manasinin her yönüyle aynini degil de biraz noksaniyla ifade etmektir.[7]

5.) Tefsir çeşitleri

1.)    Rivayet ve nakillere dayanarak yapılan tefsirlere rivayet,

2.)    rivayet tefsirine dayanarak ulemanın ayetleri tefsir etmesine ise dirayet tefsiri denir. KUR’AN'dan hüküm çıkartmak için dirayet tesirine ihtiyaç vardır. Sebeb-i nüzül'e bakıyor, nasih ve mensuhu dikkate alıyordu. İbni Cerir Taberi'nin tefsiri rivayet tefsiridir. Fahrettin Razi'nin Tefsir-i Kebir'i ise Dirayet tefsiridir. Sahabeden Raşit halifeler İbni Mes'ut, İbni Abbas; Tabiinden Mücahit, İkrime, Hasan Basri; Tebei Tabiinden ise Süfyan b. Uyeyne meşhur tefsircilerdir.

6.) El-bakara suresinin ilk 5 ayetinin tefsiri

1- Elif Lâm-Mim

Bu sure birbirinden kopuk üç harfle başlıyor:

Bu harflerin arkasından, "Doğru olduğunda şüphe olmayan bu kitap takva sahipleri için hidayet kaynağıdır." ayeti ile Allah'ın kitabından söz ediyor.

Kur'an'ın bazı sureleri birbirinden kopuk bu tür harflerle başlar. Bu harflerin değişik şekilde yorumları yapılmıştır. Bizim benimsediğimiz yoruma göre: "Birbirinden bağımsız bu harflerden anlaşılan mesaj şudur: Kur'an, bu tür harflerden oluşmuştur. Bu harfler ona inanmayan muhalif Araplar tarafından da bilinip kullanılıyordu. Fakat buna rağmen bu ~kitap; Arapların aynı harfleri kullanarak benzerini meydana getiremeyecekleri mucizevi bir kitaptır. Kur'an-ı Kerim bu Araplardan, meydan okuyucu bir üslupla şunu istedi: "Madem ki "bunu Muhammed uyurdu" diyorsunuz, o halde onun bir benzerini de siz uydurun. Bunu yapamazsınız, haydi onun on suresinin benzerini yazın. Bunu da mı başaramadınız. O halde Allah'tan başka tüm yardımcılarınızı da çağırarak onun sadece tek bir suresinin bir benzerini getirin." Bu meydan okuyuşa karşı Araplardan bir cevap çıkmadı, susup kaldılar.

Bu aciz bırakma realitesi, sadece Kur'an ile ilgili değil, yüce Allah'ın yaratmış olduğu her şey hakkında aynen sözkonusudur. Bu durum, her şeyde yüce Allah'ın yaratıcılığı ile insanların yapıcılığı arasındaki -bağdaşma kabul etmez farkı gösterir. Düşünelim ki, bu yeryüzü kütlesi, nitelikleri bilinen bir takım elementlerden oluşmuşdur. İnsan bu elementleri ele alınca onlardan yapsa yapsa ya bir tuğla ya bir kerpiç ya bir tabak ya bir sütun ya bir heykel ya da duyarlılık ve karmaşıklık düzeyi ne olursa olsun bir teknik aygıt yapabilir.

Oysa yarattıklarını doğrudan doğruya yaratan Allah bu elementlerden, kımıldayan, hareket eden canlıyı meydana getiriyor. Bu canlı, insanları aciz bırakan ilâhî bir sırrı, yani canlılık sırrını içeriyor. Öyle bir sır ki, insan bunu ne yapabiliyor ve ne de içyüzünü kavrayıp onu çözebiliyor.

İşte Kur'an da böyledir. Kelime ve harfler... İnsan bunlardan düzyazı ve şiir üretebilir. Oysa Allah onlardan Kur'an, Furkan meydana getiriyor. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen Allah'ın sanatı ile kulun sanatı arasındaki fark, bir yandan kımıldayan ruh ile ölü vücud arasındaki ve öbür yandan hayatın özü ile onun kuru kalıbı arasındaki fark gibidir.

"Doğru olduğu şüphesiz olan bu kitap"

O'nun doğruluğundan nasıl şüphe edebilir, nasıl kuşku duyulabilir ki, O'nun doğruluğunun ve gerçekliğinin kesin delili, bu surenin başlangıcında gizlidir. Arapların onun benzerini ortaya koyamamalarının yansıttığı acizlikten bellidir. Oysa bu kitap, onların aralarında kullandıkları ve ana dillerinden bildikleri harflerden oluşmuştur.

2- Doğru olduğu kuşkusuz olan bu kitap, takva sahipleri için hidayet kaynağıdır.

Hidayet; bu kitabın özü, hidayet; bu kitabın karakteristiği, hidayet; bu kitabın yapısı, hidayet; bu kitabın mahiyeti. Fakat kimin için? Bu kitap kimin için hidayet ve ışık kaynağı? Kimin için rehber, nasihatçı ve gerçeklerin açıklayıcısıdır? Takva sahipleri için elbette. Kalbe bu kitaptan yararlanma yeteneği veren özellik, takvadır. Kalbin kilitli kapılarını açarak, bu kitabın içeri girip oradaki rolünü oynamasını sağlayan faktör takvadır. Kalbi, yararlıyı almaya, benimsemeye ve kabul etmeye hazırlayan niteliktir takva.

Kur'an'dan hidayet bulmak isteyen kimsenin öncelikle ona temiz ve samimi bir kalple yaklaşması, sonra da bu yaklaşımını korkan ve çekinen bir kalble sürdürmesi gereklidir mutlaka. Ayrıca böyle bir kalbin sapıklığa düşmekten ya da sapıklık tuzağına yakalanmaktan da kesinlikle sakınması lâzımdır. İşte ancak o zaman Kur'an, kendisine çekingen, korkulu, saygılı, duyarlı ve faydalanmayı isteyen bir eda ile yaklaşan kalbe sırlarını ve nurlarını aktarır. Bir gün Hz. Ömer, Ubeyy b. Kaab'a takvanın ne olduğunu sordu. Ubeyy b. Kaab da kendisine "Sen hiç dikenli bir yolda yürümedin mi?" diye sordu. Hz. Ömer "Evet, yürüdüm" dedi. Ubeyy b. Kaab "Peki, o durumda ne yaptın?" diye sordu. Hz. Ömer "Paçalarımı sıvadım ve dikenlere takılmamaya özen gösterdim" deyince Ubeyy b. Kaab "İşte takva budur" dedi.

Evet işte takva hudur. Yani kalp duyarlığı, şuur bilenmişliği, sürekli korku, kesintisiz çekingenlik ve yolun dikenlerinden uzak durma titizliği. Hayat yolunun dikenlerinden; yani arzu ve ihtiras dikenlerinin, istek ve emel dikenlerinin, korku ve vesvese dikenlerinin, boş umut ve asılsız korku (fobi) dikenlerinin ve daha bir çok dikenlerin cirit attığı yol.

MÜMİNLERİN ÖZELLİKLERİ

Daha sonraki ayetlerde takva sahiplerinin nitelikleri anlatılıyor. Bu nitelikler o günün Medine'sinde yaşayan öncü müminlerin olduğu kadar, bu ümmetin her dönemindeki samimi müminlerin de nitelikleridir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

3- Onlar görmediklerine inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkalarına verirler.

4-Yine onlar gerek sana ve gerekse senden önce indirilen kitaplara inanırlar ve Ahiretten hiç kuşku duymazlar.

Görülüyor ki, takva sahiplerinin ilk karakteristik özelliği, aktif ve yapıcı bir şuur birliğidir. Takva sahiplerinin vicdanlarında, görünmeyene (gaibe) inanmak ile farz ibadetleri yerine getirmenin, bunun yanında peygamberlerin tümüne inanmakla Ahiretten kuşku duymamanın birliği. İşte İslâm inanç sistemine üstünlük kazandıran, mümin vicdana seçkinlik sağlayan; bütün insanlar için ortak bir buluşma zemini olsun, böylece bütün insanlığa egemen olsun da kanatları altında insanlara hem düşünceyi hem pratiği hem inancı ve hem de toplumsal düzeni içeren eksiksiz bir hayat tarzı, hem duyguları ve hem de yaşama biçimleri ile bütünleşecekleri bir yaşama şekli yaşatsın diye gelen son inanç sistemine yakışan bütünlük ve çok yönlülük budur.

`Onlar ki görmediklerine inanırlar'

Buna göre takva sahiplerinin ruhları ile bu ruhların ve bütün varlık aleminin kaynağı olan yüce güç arasında varolan sıkı ilişkiye duygusal engeller mani olamaz. Yine bu takva sahiplerinin ruhları ile diğer fizik ötesi gerçekler, güçler, enerjiler, yaratıklar ve varlıklar arasına duyu organları engel olarak giremez.

Görünmeyene inanmak; insanın, sadece duyu organlarının algılama kapasitesi ile yetinen hayvanlık düzeyini aşarak insanlık mertebesine yükselmesini sağlayan ilk eşiktir. O insan ki, varlık aleminin, duyu organları ile ya da duyu organlarının uzantısı olarak görev yapan aygıtlar alemi ile algılayabildiği küçük ve sınırlı kesimden çok daha geniş çaplı olduğunun bilincindedir.

Bu bilinç, insanın tüm varlık aleminin mahiyetini, kendi öz varlığının mahiyetini, bu varlık aleminin yapısında bulunan güçlerin mahiyetini, fizik ve fizikötesi varlık aleminde bulunan güç ve plân ile ilgili algılarının sağlıklı olmasını derinliğine etkileyen bir düşünce aşamasıdır. Aynı zamanda yeryüzünde hayatını da derinliğine etkilemektedir. Çünkü sadece duyu organlarının algılayabildiği dar bir alanda yaşayan biriyle, sezgisi ve basireti sayesinde kavradığı büyük bir evrende yaşayan insan bir değildir. Zira basiretini kullanan bu insan, bu büyük alemin kıvrımlarında ve derinliklerinde barındırdığı yankıları ve gizli mesajları algılar. Yine bu insan kısacık ömrü ve kısır şuurunun yardımıyla algıladığı dünyanın geniş alem içinde bir hiç olduğunu, asıl evrenin ise hem zaman hem mekan bakımından çok daha geniş olduğunu anlar. Asıl alemin gözleriyle, duyu organlarıyla algıladığı fizikî alem değil, gizli sırlarla, dolu fizik-ötesi alem olduğuna inanır. Sadece fiziki alemle yetinen biri ile bir olur mu böyle bir insan. Zaten gözlerin algılayamadığı ve akılların kavrayamadığı ilâhî zat gerçeği işte bu fizik-ötesi alemden kaynaklanır, varlığı onun varlığına dayanır.

Böylesine yüksek bir bilincin oluşması halinde sınırlı alanlı düşünce yeteneği dağınıklıktan, parçalanmaktan, yaratılış amacı dışındaki işlerle uğraşmaktan, kavrama gücüne sahip olmadığı işlemlerle oyalanmaktan, faydasız yerlerde boşu boşuna harcanmaktan korunmuş olur.

Sebebine gelince, insana bağışlanan düşünme yeteneği ona yeryüzündeki halifelik fonksiyonunu yerine getirmesi için bağışlanmıştır. Bu demektir ki, insan düşünme yeteneğini kullanarak içinde yaşadığı hayatın sorunlarını çözmekle yükümlüdür. O, bu hayatın problemlerini ve imkânlarını enine-boyuna inceler, çalışır, üretir, bu hayatı daha gelişmiş ve daha güzel hale getirir. Şu şartla ki sözkonusu düşünce gücü, varlık aleminin bütünü ve bu varlık bütününün yaratıcısı ile doğrudan ilişkili olan ruh gücü ile dayanışma halinde olmalı ve akılların kavrayamayacağı gayb alemindeki meçhule, bilinmeze pay bırakmalıdır.

Bunun yerine gücü yeryüzü ve üzerindeki pratik hayatın boyutları ile sınırlı olan akılla, üstelik ilham verici ve ufuk açıcı ruhla dayanışma halinde olmaksızın ve akılların almayacağı gayb alemine pay tanımaksızın fizik-ötesi alemi kavrama girişimine gelince böyle bir girişim her şeyden önce başarısız kalmaya mahkûmdur. Ayrıca yanılgıya dayalı boş bir girişimdir. Başarısızlığa mahkumdur; Çünkü bu alanı, yani fizik-ötesi alemi gözlemek üzere yaratılmamış olan bir aracı kullanıyor. Boş bir girişimdir; çünkü böyle bir alanı kavramak üzere yaratılmamış olan akıl enerjisini boş yere harcıyor.

İnsan aklı, öncelikle tartışmasız (bedihi) kural olan, "sınırlının sınırsızı kavrayamayacağı" ilkesini kabul edince öz mantığına duyacağı saygının sonucu olarak kabul etmek zorunda kalır ki; sınırsızı, yani mutlak gerçeği kavraması imkânsızdır ve onun bilinmezi (meçhulü) idrak edememesi, bu bilinmezin, gaybın gizli alemindeki varlığı ile çelişmez. Bu durumda gayb alemini kavrama fonksiyonunun aklın dışında bir başka yeteneğe havale edilmesi gerekir ve bu konudaki bilginin, açığı-gizliyi, görüneni-görünmeyeni bilgisinin kapsamı içinde bulunduran ve her şeyden haberdar olan yüce Allah'dan alınması kaçınılmazdır. Aklın mantığına saygı gösterilmesi anlamına gelen bu tutum, müminler tarafından tam anlamı ile benimsenmiştir. Bu tutum, aynı zamanda takva sahiplerinin ilk niteliğidir.

Görünmeyene (gaybe) inanmak, insanın hayvanlar alemi düzeyinin üstüne yükselmesi konusunda yol ayrımı oluşturur. Fakat günümüzün materyalistleri, bütün zamanların materyalistleri gibi insanı, duyu organlarının algıladıkları dışında hiçbir varlığın onaylanmadığı hayvanlık düzeyine indirmek istiyor ve bu kavrama körlüğüne "ilericilik" adını veriyorlar. Oysa bu yaklaşım, yüce Allah'ın, müminleri içine düşmekten koruduğu bir tersine gidiştir. Allah, müminleri bu tersine gidişten koruyarak "görünmeyene inanmak" sıfatını onların ayırıcı niteliklerinden biri yapmıştır. Sayısız nimetlerine karşılık Allah'a hamdolsun. Ve yine tersine gidenler ile başaşağı dönenlere yazıklar olsun!

"Namazı kılarlar"

Yani o takva sahipleri, ibadeti tek olan Allah'a yöneltirler ve böylece kullara ya da nesnelere tapma düzeyinin üzerine yükselirler. Başka bir deyimle hiçbir sınırla sınırlı olmayan o yüce varlığa yönelirler, başlarını kulların önünde değil, Allah'ın önünde eğerler.

Gerçek anlamda Allah'a secde eden ve gece-gündüz Allah'a bağlı olan kalp, varlığı gerekli olan (vacib-ul vücud) Allah'a sebep yolu ile bağlı olduğunun bilincinde olur, yeryüzüne bağımlı olmaktan, yeryüzü ihtiyaçları içinde kendini kaybetmekten daha yüce bir hayat gayesi benimser, yaratanla doğrudan ilişkide olduğu için diğer yaratıklar karşısında kendini daha güçlü hisseder. Bütün bunlar insan vicdanı için güç kaynağı olduğu kadar takva ve kötülüklerden kaçınmanın da kaynağıdır. Aynı zamanda kişiliği eğiterek onun düşüncelerine, bilincine ve davranışlarına "ilâhî"lik niteliği kazandıran son derece önemli bir faktördür.

"Onlar kendilerine verdiğimiz rızıktan başkalarına da verirler"

Onlar her şeyden önce ellerinde bulunan malların kendileri tarafından kazanılmış şeyler olmadığını, aksine bunların Allah tarafından kendilerine bağışlandığını kabul ederler. Allah'ın bağışlamış olduğu rızık nimetini tanımaktan ve bilmekten, düşkünlere iyilik etmenin, aynı yaratıcının aile fertleri demek olan tüm insanlar arasında dayanışma duygusu, bütün insanları insanlık bağı ile birbirine kaynaşmış kardeşler saymanın bilinci doğar. Bütün bu duyguların değeri insan nefsini cimrilik illetinden arındırarak ona iyilik yapma arzusu aşılamasında görülür. Bu duygular sayesinde hayat, acımasız bir kıyım alanı değil, bir yardımlaşma ve işbirliği plâtformu olur. Yine bu duygular sayesinde güçsüzler, zavallılar ve eli darda olanlar güvenliğe kavuşurlar; tırnaklar, pençeler ve azı dişleri arasında değil de; kalbler, yüzler ve vicdanlar arasında yaşadıkları bilincine varırlar.

"Yardım etmek (infak)" zekât ve sadaka ile birlikte diğer iyilik yapma türlerini de içeren bir kavramdır. Yardım etmek, zekât verme yükümlülüğünden daha önce yasallaşmış bir şeriat ilkesidir. Çünkü "infak" kavramı zekatı da içine alan ve yardımlaşmada sınır koymayan daha geniş bir kavramdır. Nitekim Fatıma binti Kays'ın bildirdiğine göre Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: "Malda zekâtın dışında daha başka haklar vardır."(Tirmizi)

Zekâtın farz oluşundan daha önce söylenmiş olan bu hadisin temel amacı, yardım etme ilkesinin geniş kapsamlılığını vurgulamaktır.

"Onlar gerek sana ve gerekse senden önce indirilen kitaplara inanırlar."

Bu sıfat; semavî inançların varisi, insanlığın başlangıcından günümüze kadar gelen peygamberlerin misyonlarının varisi, inanç ve peygamberlik mirasının koruyucusu, dünyanın son gününe kadarki iman kervanının şaşmaz yolcusu olan İslâm ümmetine yaraşan bir niteliktir...

Bu sıfatın değeri; insanlığın birliği, insanlığın dininin birliği, peygamberlerinin birliği ve Rabbinin birliği şuurunu aşılamasında görülür... Bu sıfatın değeri; ruhu, diğer dinlere ve bu dinlerin doğru yolundan sapmayan bağlılarına karşı besleyebileceği kör taassuptan arındırmasında meydana çıkar.. Bu sıfatın değeri; çağlar ve kuşaklar boyunca insanlığın, yüce Allah'ın gözetimi altında olduğuna dair beslenen güven duygusunda belirir... Aynı dine ve aynı hidayet kaynağına dayanan peygamberlerin ve peygamberlik misyonunun tarihin akışı içinde ardarda sıralanması olgusunda beliren bu ilâhi gözetimin değeri günlerin ve devirlerin değişmesine rağmen tıpkı karanlıklar ortasında yol gösteren kutup yıldızı gibi değişmezliğini ve sürekliliğini sürdüren ilâhî rehberlik ile onur duyma duygusunda kendisini gösterir.

"Onlar Ahiretten hiç kuşku duymazlar"

Bu sıfat, takva sahiplerinin sonuncu sıfatıdır. Dünyayı Ahirete, başlangıcı sona ve amelleri karşılıklarına bağlayan sonuncu sıfat. Bu sıfat insanı, başıboş bırakılmadığının, iş olsun diye yaratılmadığının, kendi keyfine bırakılmayacağının ve kendisini ilâhi adaletin beklediğinin bilincine erdirir. Bu bilinç sayesinde insanın kalbine güven dolar, iç dünyasının fırtınaları durulur, iyi amellere ve sonuç olarak yüce Allah'ın adalet ve rahmetine sığınır.

Ahirete kesin olarak inanmak, duyu organlarının kapalı duvarları arasında yaşayan kimse ile uçsuz-bucaksız bir varlık bütünü içinde yaşayan kimse arasında; yeryüzündeki hayatını varlık alemindeki yegâne payı sayan kimse ile dünyadaki hâyatını Ahirette göreceği karşılığın türünü hazırlayan bir imtihan dönemi kabul eden, Ahiretteki hayatı şu dar ve sınırlı alanın ötesinde yaşanacak gerçek bir hayat olarak algılayan kimse arasında yolayrımı ve arakesit oluşturur.

Dediğimiz gibi bu sıfatların her birinin insan hayatında önemli yeri ve değeri vardır. Bunların takva sahiplerinin sıfatları olmaları bu yüzdendir. Bu sıfatların tümü arasında uyum ve koordinasyon vardır. Bu uyum ve koordinasyon sayesinde bu sıfatlar eksiksiz ve ahenkli bir birlik meydana getirirler.

Buna göre takva, çeşitli yöneliş ve davranışlara kaynaklık eden, zahirî davranışlar ile batınî duyguları birleştirerek insanın gizli ve açık yönlerinin Allah ile ilişki halinde olmasını sağlayan, ruha şeffaflık kazandırarak görünür-görünmez alemler ile arasındaki perdeleri azaltan ve böylece ruhta bilinen ile bilinmeyeni buluşturan bir gönül şuuru ve vicdan halidir. Ruh şeffaflaşıp da zahir ile batın arasındaki perdeler ortadan kalkınca görünmeyene inanmak, aradaki perdelerin ortadan kalkmasının, ruhun gayb alemi ile ilişki kurmasının ve onunla arasında doğan güven havasının doğal bir sonucu olarak belirir.

Sözünü ettiğimiz takva ile görünmeze (gaybe) inanmanın yanına, yüce Allah'ın belirlediği biçimde O'na ibadet etmeyi ve bu ibadeti Allah ile kul arasında ilişki kuran bir bağ haline getirmeyi koyalım. Arkasından, Allah'ın engin bağışlayıcılığını ve insanlar-arası kardeşliği itiraf etme anlamındaki cömertliği eldeki rızkın ayrılmaz bir gereği sayan tutumu bunların yanına getirelim. Sonra insanlık tarihi ile yaşıt olan iman kafilesini kucaklayan gönül genişliğini, tarihteki her müminle, her peygamberle ve her peygamberlik misyonu ile arada bağ kuran bilinci bu saydığımız nitelikler ile birleştirelim. Bunların en sonuna da hiçbir tereddüde, hiçbir kuşkuya yer vermeyen kesin bir Ahiret inancını ekleyelim. İşte o zaman o günlerin Medine'sinde meydana gelen müslüman cemaatın tablosu karşımıza çıkar. Muhacirler ile Ensar'ı içeren ilk öncü müslümanlardan oluşmuş cemaatın tablosu. Bu nitelikleri taşıyan bu cemaat büyük bir olaydı. Bu iman gerçeğini kişiliğinde somutlaştıran gerçekten büyük bir olay. Yüce Allah'ın bu cemaat aracılığı ile hem yeryüzünde ve hem de insanlığın hayatında büyük bir devrim meydana getirmesi bundan dolayıdır. Yine bundan dolayı yüce Allah bu cemaatı şöyle tanımlıyor

5- İşte onlar Rabblerinden gelen hidayet yolundadırlar ve kurtuluşa erenlerdir.

İşte onlar böylece hidayete kavuştular ve böylece kurtuluşa erdiler. Hidayete ve kurtuluşa ermenin yolu, işte bu ana hatları belirtilen yoldur.

7.) Zilzal suresi ezberlenecek


[1] El Kafiyeci-a.g.e. Sh: 59.  

[2] Kur'an-ı Kerim: Al-i İmran Sûresi: 7.  

[3] İmam Ahmed b. Hanbel-El Müsned-İst: 1401, Çağrı Yay. C: 4, Sh: 155.  

[4] Sünen-i tirmizi-İst: 1401 Çağrı Yay. C: 5, Sh: 199, Had. No: 2951.  

[5] İmam-ı Şafii-Er Risale-Kahire: 1979 (2 bsm) A. M. Şakir Neşri, Sh: 40-41, Madde: 127, 128, 129.   [6]     Ibn Manzur, Lisân, XI/32-40;  Zebidi, Tac, VII/214-5. [7]     Elmalili, Hak Dini, I/30; Cerrahoglu, Tarih, I/I/32; Sofuoglu, Tefsire Giris, s. 24 7.


KUR’AN'I KERİM BİLGİLERİ

Yazar : Osman KESKİNOĞLU

Yayınevi : Türkiye Diyanet Vakfı

Baskı : Ankara / 1993 / 336 shf.

 

VAHYİ BAŞLAMASI

Hz. Muhammed'e (sav) ilk vahiy Mekke'de ki Hira Mağarasında gelmiştir. İlk vahiy "İkra" ayetleridir. Vahyi getiren melek ise Cebrail (as) dir. Hz. Aişe validemizin belirttiğine göre Peygamber Efendimiz altı ay sadık rüyalarla nübüvvete hazırlanmış daha sonra kendisine yalnızlık sevdirilmiş ve Hira Mağarasına çekilmiştir. Genel görüşe göre orada Hz. İbrahim (as) 'ın şeriatı üzere ibadet etmiştir. İlk vahiy ile muhatap olan Allah Rasülü hemen titreyerek eve dönmüş ve Hz. Hatice validemize "Beni örtünüz.." demiştir. O'da O'nu teselli ederek Haniflerden olan amca oğlu Varaka B. Nevfel ile görüşmesini sağlamıştır. Varaka O'na kendisine gelenin Hz. Musa'ya gelen Namus-u Ekber olduğunu ve ileride kavminin kendisine hicrete zorlayacağýna haber vermiştir. Vahiy işaret etmek yazı yazmak, ilham etmek gibi manalara gelir. Vahiy meleği Cebrail (as)'dır. Hıristiyanlıkta vahiy yoktur. Yahudiler ise Cebrail (as)'a düşmandırlar. Hz. Peygamberin (sav) vahiy alıþ şekilleri yani vahyin mertebeleri altı şekilde olmuştur:

1- Altı ay süren sadık rüyalar şeklinde gerçekleşmiştir.

2- Uyanıkken melek görünmeksizin vahyi Peygamberin kalbine ilka buyurması ile gerçekleşir.

3- Melek insan suretinde temessül etmesi ile gerçekleşir.

(ÖRN..: Sahabeden Hz. Dıhye suretinde gelmiştir.)

4- Melek çan sesine benzer bir surette hitap ederdi ki en zor olanı buydu.

5- Cebrail asli suretinde görülmüştür.

6- Miraçta olduğu, gibi Allah'tan vahiy vasıtasız olarak almıştır.

Vahiy Peygamber Efendimize kırk yaşında Ramazan ayında bir pazartesi günü gelmiştir. 24, 27. veya 17. günü olduğu konusunda ihtilaf vardır. İlk vahiyden sonra bazılarına göre üç yıl bazılarına göre 2.5 yıl, diğer bir görüşe göre ise 40 gün vahiy kesilmiştir. Daha sonra Müddessir Süresinin ilk ayetlerinin nazil olmasıyla bu dönem bitmiştir.

 

İslama Davet Başlayınca Kur’an-I Kerim'in Tefsiri Karşısında Müşrikler

İslamın yükselişine engel olmak isteyen müşrikler ilk önce Hz.Peygamber (sav) Mekke’ye gelen heyetlerle temastan alıkoymak istemişlerdir. Daha sonra Nadr b. Haris gibi hikayeciler salarak halkı oyalamak yoluna gitmişler ve "Ruh nedir?" gibi Yahudi destekli sorular sormuşlardır. Fakat bunların Kur’an karşısında faydalı olmadığını görünce halkı onu dinlemekten men etmişlerdir. Fakat halktan çok kendileri gizlice dinlemişlerdir. KUR’AN'ı Kerim'in eşsiz belagatı karşısında Hz. Ömer ve Hz. Hamza gibi insanların Müslüman olması ve Müslümanlara yapılan zulümlerin tesirsiz kalması sonucu M. 617-619 tarihleri arasında Peygamber sülalesine boykot uygulamışlardır. Bu boykotta onlarla alıþ verişi, kız alıp vermeyi ve diyaloğu yasaklamışlardır. Müslümanlar bu boykotta ağaç kabuğu yiyecek kadar zorluk çekmişlerdir. Bu boykottan birkaç yıl sonra Hz. Hatice ve Ebu Talip vefat etmiştir. Bu yıl   Hüzün Yılı denilmiştir. Hüzün yılından sonra sıkıntılar artınca kurtuluş çaresi olabilir mi diye Taif'e gidilmiş, oradan da bir sonuç alınamamıþtır. Ta ki Mekke'ye hac için gelmiş olan altı Yesrib'li insanla karşılaşıncaya kadar. Bunlar Müslüman olmuşlar ve Yesrib'e dönmüşlerdir. Ertesi yıl 12 kişi, daha sonraki yıl ise 72 kişi olarak Akabe'ye gelmişlerdir. Hz. Peygamber'in içinde bulunduğu sıkıntı ve meşakkatten dolayı O'nu Yesrib'e davet etmişlerdir. Peygamber Efendimiz onlardan kendisi ve Müslümanlar hakkında koruyacaklarına dair biat aldıktan sonra bütün Müslümanlar Allah'ü Teala'nın izni ile Medine’ye hicret etmişlerdir. Bu biat hadisesine Akabe biatları denir.

 

MEKKE VE MEDİNE DEVRİNDE KUR’AN'IN NAZİL OLMASI

KUR’AN'ı Kerim 23 yılda tedrici olarak nazil olmuştur. Bunun 12 yıl 5 ay 13 günü Mekke'de 9 yıl 9 ay 9 günü ise Medine'de gerçekleşmiştir. Mekke'de inen sürelere Mekki, Medine'de inen sürelere ise Medeni süreler denir.

İlk nazil olan ayet "İKRA" ayeti ilk nazil olan süre "MÜDDESİR" veya "FATİHA" süresi; son nazil olan süre ise "NASR" süresidir. KUR’AN'ı Kerim ilk olarak Levh-i Mahfuzdan dünya semasına inmiş, oradan da daha çok bir sual veya bir hadise sebebi yle tedrici olarak nazil olmuştur.

Mukataat-I Süver

29 sürenin başında geçen 14 harftir. İkisi Medeni 14'ü ise Mekki sürelerde geçer. Müteşabih olan bu harflerin dikkat çekmek, remiz, şifre, süre isimleri ve Hz. Peygamber (sav) ile Alahü Teala arasýnda bir sýr olduðunu Ýslam alimleri belirtmiþlerdir.

Hz. Peygamber'in En Büyük Mucizesi

KUR’AN'ı Kerim en büyük mucizedir. KUR’AN'ı Kerim 42 vahiy katibi tarafından yazılmıştır. En meşhurları Mekke'de Abdullah b. Sa'd Medine'de ise Übey ibni Kab'dır. KUR’AN ayetleri kağıt, bez, deri parçaları, taş, tuğla, kürek kemikleri üzerine yazılmıştır. KUR’AN'ı Kerim'in El-kitap, Zikir, Furkan, Hüda gibi isimleri vardır.

 

Kur’an'ı Kerim'in Mushaf Halinde Cem'i

Sahabenin elinde dağınık halde bulunan KUR’AN ayetleri Hz. Ömer'in İsrarı Hz. Ebu Bekir'in emriyle Zeyd ibni Sabit tarafından toplanmıştır. KUR’AN'ı Kerim Allah Rasülü zamanında yazılmış, ezberlenmiş ve tilaveten cem olunmuştur. Ayetler toplanırken yazılı belge ve iki şahit istenmiş, hafızlardan dinlenmiştir. Hz. Osman (ra) zamanında Azerbaycan ve Ermenistan fethi sırasında Irak'lı Müslümanlarla Şam'lı Müslümanlar kıraat farklılığı sebebiyle ihtilaf edince Huzeyfe b. Yaman imam olacak bir KUR’AN'ı Kerim'in yazılmasını talep etmiştir. Bu konuda yine Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Sait b. As, Abdullah b. Haris'in de içinde bulunduğu 12 kişilik bir heyet Hz. Osman tarafından görevlendirilmiştir. İstinsah yapılırken Kureyş lügatı esas alınmış ve çoğaltılan Mushaflar Basra, Küfe, Şam,Mekke, Yemen'e gönderilmiştir.

Sure Ve Ayetlerin Tertibi

Süre ve ayetler tevkifidir. Yani vahye Müsteniddir Hz. Peygamber zamanında vahiy geldikçe ayetler" Bu sürenin şurasına koyun!" diye vahiy katiplerine bildirilmek suretiyle tertip edilmiştir. Sürelerin isimleri de İhlas, Fatiha diye O'nun zamanında konulmuştur. Ayet...:Alamet, nişan, ibret manasına gelir. Mekki, Medeni: Muhkem, mütaşabih diye sınıflandırılır. Süre...: Yüksek makam, derece, şeref, alamet manasına gelir. 114 süre 30 cüz vardır. Bakara, en uzun; Kevser ise en kısa süredir. Tuval, miun, mesani ve mufassal olarak 4'e ayrılır.

 

Mushaf Yazısı Ve Bu Yazının Gelişmesi

İlk yazıldığında nokta'sız ve harekesiz olan KUR’AN ayetleri Arap olmayan insanların Müslüman olmasıyla yanlış okununca Muaviye zamanında Ebul Esved Eddüeli'ye emredilir. O da üstüne içine ve yanına ve altına nokta koyar. Daha sonra daire konmuş, harekeler renkli yapılmıştır. Haccac-ı Zalim zamanında birbirine benzeyen harfler noktalanmış ve Halil b. Ahmet (M. 718-786) tarafından bugünkü harekeler konulmuştur.

 

Kıraat İlmi Ve Kurra

Kıraat; okumak demektir. Kurra; KUR’AN'ı Kerim'i ezberleyen ve başkasına öğretendir. Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra), Ubey b. Ka'b (ra) sahabeden olan kurralardandır. Mütevatir olan 7 kıraat vardır. Bunlar İbni Kesir, Nafi, İbni Amir, Ebu Amr, Hamza, Kisai ve Asım kıraatleridir.

Yedi Harf Üzere Nüzül

Mütevatir bir hadiste Peygamber Efendimiz "KUR’AN'ı kerim yedi harf üzerine nazil olmuştur." buyurur. İslam alimleri Harfin manası konusunda iftilaf etmişlerdir. Fakat lügat manası benimsenmiştir. Kıraat farklılığı kabilelere aynı manaya gelmek şartıyla kendi lehçelerine göre okumalarına izin verilmiştir. Bundada esas olan kolaylıktır. KUR’AN'ı kerim'de Farsça, Türkçe, Yunanca, Habeşçe, Süryanice gibi dillere mensup kelimelerde mevcuttur.

 

Kur’an İnkarcılara Meydan Okuyor

Meydan okuma ilk önce bir KUR’AN daha sonra insanlardan ve cinlerden yardım istemeleri daha sonra on süre, daha sonra ise bir süre getirmeleri şeklinde gerçekleşiyor. Fakat müşrikler aciz kalıyor.

Peygamber (sav) 'in nübüvvetinin sonlarına doğru Müseyleme, Seca, Tüleyha ve Esved-ül Ansi gibi yalancı peygamberlerde zuhur etmiştir.

 

Kur’an'ın İcazı

KUR’AN belagat ve fesahat, nazm-ı acip ve üslubu garip, gaybten haberler, geçmiş asırları beyan noktasında mucizevidir. KUR’AN'ı Kerim'de nasih ve mensuh ayetler vardır. Bazı ayetler hem tilaveten hem de hükmen nesholunmuştur. Bazı ayetler ise sadece hükmen nesholunmuştur.

Surelerin başındaki besmele konusunda Hanefiler " Müstakil bir ayettir. Sürenin cüz'ü değildir. Ayırmak için teberrüken yazılmıştır. Hanbeliler "Fatihanın başından bir ayettir." derler.

Mezhepler arasında KUR’AN'ın anlaşılması için tercüme yapılması konusunda ittifak vardır. Tercümeler bazen kelime kelime, bazen de cümle olarak yapılmıştır.

Tefsir

KUR’AN ilmi tefsir ve kıraat olarak ikiye ayrılır. Tefsir, müfredat ve el fazı şerh ve izaha denir; mana ve cümlelere Müteallik olanlara da te'vil denir.

Rivayet ve nakillere dayanarak yapılan tefsirlere rivayet, rivayet tefsirine dayanarak ulemanın ayetleri tefsir etmesine ise dirayet tefsiri denir. KUR’AN'dan hüküm çıkartmak için dirayet tesirine ihtiyaç vardır. Sebeb-i nüzül'e bakıyor, nasih ve mensuhu dikkate alıyordu. İbni Cerir Taberi'nin tefsiri rivayet tefsiridir. Fahrettin Razi'nin Tefsir-i Kebir'i ise Dirayet tefsiridir. Sahabeden Raşit halifeler İbni Mes'ut, İbni Abbas; Tabiinden Mücahit, İkrime, Hasan Basri; Tebei Tabiinden ise Süfyan b. Uyeyne meşhur tefsircilerdir.

KUR’AN - Kerim Tefsirlerine Tevrat ve İncil'e ait bilgiler manasına gelen İsrailiyyat karışmıştır. İsrailiyyat'ın tefsirlere karıştırılması değişik sebeblerle olmuştur. Batıniler gibi İslam düşmanları tarafından, halkın hoşuna gitmek için bazı hikayeciler tarafından, Şia, Hariciler gibi batıl siyasi fırkalar tarafından israiliyyat tefsirlere sokulmuştur. Bu konuda saha bininde KUR’AN'da geçen Tevrat ve İncil'e ait meseleleri öğrenmek için Ehl-i Kitab-a müracaat etmeleri de etkili olmuştur.

 

Kur’an Dinin Esasıdır

İslami ilimler KUR’AN'ı Kerim'e dayanır. KUR’AN'ı Kerim'de ilahiyat, nübüvvet, semiyyet, ibadet, adalet ve kıssalar vardır.

KUR’AN'ı Kerim'deki emir ve nehiyler Makasıd-ı Hamse içindir. İslamda Müsavaat, uhuvvet, hürriyet ve adavet vardır. Dil, din, renk ayrımı olmayıp insan haklarını en güzel bir şekilde dile getirir.

 

KUR’AN VE İLİMLER

İslamda Din Ve İlim Nizaı Yoktur

KUR’AN ayetleri müminleri ilme teşvik eder. Kainattaki kanunlardan ziyade eşyanın perde arkasına dikkatleri çekip tabii ilimlere zımnen temas eder. KUR’AN ilimler konusunda illiyet prensibinin değil imkan ve ihtimaller üzerinde durur, atom üzerindeki çalıþmalarda bunu kuvvetlendirici mahiyettedir. KUR’AN'ı Kerim'de dünyanın yaratılışı, rüzgarla vs. aşılamanın yapılması gibi bugün tespit edilen ilmi gelişmelere delalet eden ayetler vardır.

 

Kur’an'ı Kerim Mahluk mu ?

Mutezile mezhebi taaddüdü kudemaya sebep olur ve bu sebeple bir çok insanın şirke girebileceği endişesinden dolayı KUR’AN'ı Kerim'in mahluk olduğu görüşünü savunurlar. Mutezile'nin kurucularından Ebu Huzeyl Allaf Abbasi halifesi Me'muna hocalık yapmıştır. Me'mun ise mutezile alimlerinden olan Ahmet b. Ebu Duad'ın kışkırtmasıyla KUR’AN'ın mahluk olduğunu bütün İslam alimlerine kabul ettirmeye çalışmıştır. Çoğu zaman bu konuda İslam alimlerine işkenceler yapmıştır. Bu konuda sadece Muhammed b. Nun ve Ahmet b. Hanbel direnmiştir. Bu sebeple Ahmet b. Hanbel çok ağır işkencelere maruz kalmıştır. Bu düşünce Muttasım ve Vasık zamanında da devam etmiştir. Ehli sünnete göre ise KUR’AN mana bakımından kadim, lafız bakımından ise mahluktur.

 

Tahrif İddiaları

KUR’AN'ı Kerim'in tahrif edildiğini iddia eden çok Müsteşrikler çıkmış fakat dayandıkları deliller sağlam olmamıştır. Bu deliller özellikle nasih ve mensuh konusunda ve KUR’AN'ın cem edilmesi konusunda olmuştur. Peygamber Efendimizin (sav) KUR’AN'ı Ehli Kitaptan, Rum köleden, demirci köleden aldığını iddia edenlerde çıkmıştır. Avrupa'da gerek devlet adamları gerekse edebiyatçı ve filozoflar İslamiyeti kötülemekle beraber Prens Bismark, Tolstoy, Goethe gibi metheden insanlarda çıkmıştır.

 

Secde Sûresi

 

Ayet 1-4

{*} Kendilerine senden önce bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi korkutman için, {*} buyurulduğu üzere "İçlerinde bir uyarıcı gelip geçmemiş olan hiçbir kavim yoktur." (Fâtır, 35/24). Şu halde burada {*} "Kendilerine hiçbir uyarıcı gelmedi." denilmesi, {*} "Ey kitap ehli, peygamberlerin bulunmadığı bir zamanda size (âyetlerimizi) açıklayan peygamberimiz gelmiştir." (Mâide, 5/19) âyetinin ifadesince fetret zamanına (peygamber bulunmayan devre) işaret olmuş olur. {*} "...altı günde... sonra Arş üzerine istivâ etti (hakim oldu)." (A'raf, 7/54. âyete bkz.)

 

Ayet 5

{*} Gökten yere, yukarıdan aşağıya emri tedbir eder (düzenler). Yani

O'nun Arş'ta istivâsı (hükümran olması), Tevrat'tan zannedildiği gibi dinlenmek mânâsına değil, emri düzenlemekle hüküm ve saltanat yürütmek mânâsınadır.

TEDBİR: Bir işin arkasını görerek ona göre gereğini tayin etmektir. Allah Teâlâ'nın tedbiri ise, hikmetine göre dilemesidir. Şu halde burada emir, "Umûr"un tekili olarak "şe'n" (iş) mânâsınadır. Yani dünyanın işini melekler gibi, semâvî sebepler ve kuvvetlerle yukarıdan aşağı indirmek suretiyle tedbir ve idare eder. {*} Sonra da o iş, O'na çıkar. Bu şekilde bir emir, bir iş başladığı noktaya dönen bir devir ile son bulup kalkar, yalnız Allah'ın ilminde sabit kalır.

{*} Bir günde ki; bazıları bunu yalnız "Urûc"a bağlamışlarsa da tercih edilen hem {*} "yüdebbiru", hem {*} "ya'rucu" fiillerinin ikisine birden tenâzu' yoluyla taallukudur. Yani o emrin inmesi ve çıkması öyle bir günde, o kadar bir zamanda olur ki {*} miktarı sizin saydıklarınızdan bin sene eder. Demek ki Allah'ın bir iradesinin hükmü olan bir emir, bir iş, bir olay bazen böyle bin senelik bir devir ile biter. Onun bir günü, böyle büyük bir devir teşkil eder. Onun için "gökleri ve yeri altı günde yarattı" denildiği zaman o günleri rastgele günler zannetmemelidir. Meâric Sûresi'nde (Meâric, 70/4) geleceği üzere bunun elli bin sene edeni de vardır. Demek ki, bin sene denilmesi örnek yoluyladır. Yahud bazı tefsircilerin dedikleri gibi "bin" tabiri uzun bir zamandan kinâyedir. Dolayısıyla daha az ve daha çok olmasına engel değildir.

 

Ayet 6

 

{*} Gökten yere, yukarıdan aşağıya emri tedbir eder (düzenler). Yani

O'nun Arş'ta istivâsı (hükümran olması), Tevrat'tan zannedildiği gibi dinlenmek mânâsına değil, emri düzenlemekle hüküm ve saltanat yürütmek mânâsınadır.

TEDBİR: Bir işin arkasını görerek ona göre gereğini tayin etmektir. Allah Teâlâ'nın tedbiri ise, hikmetine göre dilemesidir. Şu halde burada emir, "Umûr"un tekili olarak "şe'n" (iş) mânâsınadır. Yani dünyanın işini melekler gibi, semâvî sebepler ve kuvvetlerle yukarıdan aşağı indirmek suretiyle tedbir ve idare eder. {*} Sonra da o iş, O'na çıkar. Bu şekilde bir emir, bir iş başladığı noktaya dönen bir devir ile son bulup kalkar, yalnız Allah'ın ilminde sabit kalır.

{*} Bir günde ki; bazıları bunu yalnız "Urûc"a bağlamışlarsa da tercih edilen hem {*} "yüdebbiru", hem {*} "ya'rucu" fiillerinin ikisine birden tenâzu' yoluyla taallukudur. Yani o emrin inmesi ve çıkması öyle bir günde, o kadar bir zamanda olur ki {*} miktarı sizin saydıklarınızdan bin sene eder. Demek ki Allah'ın bir iradesinin hükmü olan bir emir, bir iş, bir olay bazen böyle bin senelik bir devir ile biter. Onun bir günü, böyle büyük bir devir teşkil eder. Onun için "gökleri ve yeri altı günde yarattı" denildiği zaman o günleri rastgele günler zannetmemelidir. Meâric Sûresi'nde (Meâric, 70/4) geleceği üzere bunun elli bin sene edeni de vardır. Demek ki, bin sene denilmesi örnek yoluyladır. Yahud bazı tefsircilerin dedikleri gibi "bin" tabiri uzun bir zamandan kinâyedir. Dolayısıyla daha az ve daha çok olmasına engel değildir.

 

Ayet 7-11

{*} Yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Burada "hüsün" güzellik, hikmet ve menfaate uygunluktur. Gül güzel olduğu gibi dikeni de güzeldir. {*} "Süzülmüş bir özden (sülâleden)... (Müminûn, 23/12-14. âyetlerine bkz.)

{*} "Değersiz bir sudan" ifadesi, "sülâle"den bedeldir. Bununla beraber sıfat olması da düşünülebilir.

Meâl-i Şerifi

12- Ey Muhammed! Günahkârların, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, çünkü biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz." derlerken bir görsen!

13- Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik. Fakat benden: "Bütün insanlar ve cinlerden cehennemi elbette dolduracağım." sözü hak olmuştur.

14- "O halde bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! İşte biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduğunuz işler yüzünden tadın ebedî azabı!"

15- Bizim âyetlerimize öyle kimseler iman eder ki, onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdelere kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de büyüklük taslamazlar.

16- Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümid içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayıra sarfederler.

17- Şimdi hiç kimse kendileri için, yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden neler gizlenmiş olduğunu bilemez.

18- Öyle ya iman eden kimse, fâsık olan gibi olur mu? Onlar eşit olamazlar.

19- Evet, iman edip de salih amelleri işleyen kimselerin, yaptıklarına karşılık bir konukluk (ağırlanma) olarak me'vâ (barınak) cennetleri vardır.

20- Ama fâsıklık etmiş olanların barınakları ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine: "Haydi tadın o ateşin yalanlayıp durduğunuz azabını!" denir.

21- Şu bir gerçek ki, onlara o en büyük azabdan önce yakın azabdan (dünyada) da tattıracağız. Umulur ki, (kötülükten) dönerler.

22- Rabbinin âyetleriyle kendisine öğüt verilip de, sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, günahkârlardan intikam alacağız.

 

Ayet 12-17

{*} Çünkü biz sizi unuttuk. Yani unutmuş gibi cehennemde bıraktık. {*} Yanları yataklardan uzaklaşır, {*} hem korku, hem umutla Rablerine dua ederler; gece kalkar teheccüd kılarlar. Bir çokları Muaz b. Cebel (r.a.)den sahih olarak rivayet etmişlerdir ki, şöyle demiştir: "Bir seferinde peygamber (s.a.v.) ile beraberdim. Birgün yanında sabah etmiştim, yürüyorduk. 'Ey Allah'ın peygamberi' dedim. 'Bana bir amel haber

ver ki, beni cennete koysun, cehennemden uzaklaştırsın.' Buyurdu ki: 'Büyük birşey sordun, bununla beraber o, Allah Teâlâ'nın nasib ettiği kimseye kolaydır, Allah'a ibadet edersin, O'na hiç ortak koşmazsın, namazı kılarsın, zekâtı verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Kabe'yi haccedersin.' Sonra buyurdu ki: 'Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç kalkandır, sadaka hataları söndürür ve gecenin göbeğinde adamın namazı' dedi. Sonra {*} "Onların yanları yataklardan uzaklaşır..." diye iki âyet okudu"

 

Ayet 18-22

{*} Şimdi hiçbir kimse bilmez. Ve Allah'a yakın bir melek, ne de Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber. {*} Onların yaptıkları amellere mükafat olarak kendileri için gözler aydınlığından, sevinçten neler gizlenmekte!.. Buharî ve diğerlerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)den şu kudsî hadis rivayet olunmaktadır: "Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ben salih kullarıma öyle şeyler hazırlamışımdır ki, hiçbir göz görmemiş, kulaklar işitmemiş, bir insanın hatırından da geçmemiştir." {*} "(Onlara en büyük azabdan başka bir de yakın azabdan (tattıracağız)." Azab-ı ednâ; yakın azab, dünya azabı aza-ı ekber de âhiret azabıdır.

Meâl-i Şerifi

23- Andolsun ki biz vaktiyle Musa'ya kitap vermiştik. Şimdi de sen ona (öyle bir kitaba) kavuşmaktan şüphe içinde olma. Biz onu İsrailoğullarına doğru yolu göstren bir rehber kılmıştık.

24- Onların içinden, sabrettikleri zaman bizim emrimizle doğru yola ileten önderler yetiştirmiştik. Onlar, bizim âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.

25- Şimdi ihtilafa düştükleri şeyler hakkında şüphesiz ki Rabbin kıyamet günü aralarında ayırıcı hükmü verecektir.

26- Kendilerinden önce, yurtlarında gezip dolaşmakta oldukları nice kuşakları helâk etmiş olmamız, daha onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda nice ibretler vardır. Hâlâ kulak vermeyecekler mi?

27- Ya hiç görmediler mi ki, biz kır yere suyu salıveriyoruz da onunla bir ekin çıkarıyoruz. Ondan hayvanları da yiyor, kendileri de. Hâlâ gözlerini açmayacaklar mı?

28- Bir de "Ne zaman o fetih, eğer doğru söylüyorsanız?" diyorlar.

29- De ki: "İnkâr edenlere o fetih günü iman etmeleri fayda vermez ve onlara göz açtırılmaz."

30- Şimdi sen onlardan yüz çevir de gözet. Çünkü onlar da gözetmektedirler.

 

Ayet 23-30

{*} Şimdi sen ona kavuşmaktan şüphe içinde olma. Yani vaktiyle Musa'ya verdiğimiz gibi şimdi de sûrenin başında açıklandığı üzere sana kitap veriyoruz. Bunda zerre kadar şüpheye düşme.

 

©Seadettin Karadeniz

Maun Suresi

Ayet 1  Ayet 2  Ayet 3

Ayet 4  Ayet 5  Ayet 6  Ayet 7

 

Ayet 1

 

{*} Gördün mü? Hitap yine Allah'ın Resulüne ve dolayısıyla genel olarak hitaba kabiliyeti olanların her birinedir. Soru, teaccüb (şaşma) suretiyle hazırlama içindir. Alemde açlık ve tokluk, korku ve emniyet gibi birbirini takip etmekte olan acı ve tatlı halleri görüp duran, ilaf ve anlaşma ile yardımlaşma ve toplum içinde yaşamak ihtiyacında bulunan insanlar içinde Hak Teâlâ'nın ceza ve mükafatını inkâr edenlerin, dine inanmayanların bulunması şaşılacak bir şey olduğuna tenbih ederek onların ruh halleriyle benliklerini tanıtmak ve öylelerin huylarındaki düşkünlüklerden müminleri sakındırmak için dikkat nazarını celbetmektir. Yani Ey Muhammed, Kureyş içinde küfredenlerin neler yaptıklarını görerek anladın, tanıdın a: {*} o dini yalanlayanı.

Burada da "din", en mutlak ve en esaslı menfuhumu olan ceza mânâsınadır. (Tin Sûresi'ne bkz.) Yani insanların yaptığı iyilik veya kötülük karşılığında Hak Teâlâ'nın iyiliğe güzel sevap ile mükâfat, kötülüğe kötü azarlama ile ceza vereceğini, diğer tabirle herkesin bir olup da {*} "Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür." (Zilzal, 99/7-8) ölçüsünce ettiklerini bulmaları Allah Teâlâ'nın inanılması, uyulması ve teslim olunup gereğince amel edilmesi lazım gelen kesin bir hükmü, bir Hak dini olduğunu tasdik etmeyip de dinin aslı yoktur, o yalandır der, cezaya inanmaz olan kimseyi gördün ya... Mukatil'den bunun As b. Vail Sehmî hakkında nazil olduğu rivayet edilmiş, ki kıyameti inkâr eder, çirkin işler yaparmış.

Süddî'den Velid b. Muğire hakkında nazil olduğu rivayet edilmiş, Mâverdî de Ebu Cehil hakkında nazil olduğunu nakletmiş, rivayet edilmiştir ki: Ebu Cehil bir yetimin vasisi bulunuyordu. Bir gün o yetim çırıl çıplak ona gelmiş, kendi malından bir şey istemişti. Ebu Cehil onu itivermiş ve aldırmamış idi. Kureyş'in büyükleri de çocuğa: "Muhammed'e git de sana şefaat ediversin." demişler, alay etmek istemişler. Öksüz onların maksatlarını bilmediği için Resulullah'a gelip yardımcı olmasını istemişti. Peygamberimiz (s.a.v) hiçbir muhtacı

reddetmek adeti olmadığı için kalkmış, onunla beraber Ebu Cehil'in yanına gitmişti. Ebu Cehil "buyurun" deyip merhaba etmiş ve öksüzün malını vermişti. Kureyş'liler bunun üzerine Ebu Cehil'e serzeniş etmişler, "sen de sapıttın, Muhammed gibi Sabileştin" demişler. "Hayır" demiş, "sapıtmadım velakin onun sağında solunda birer harbe gördüm, vermezsem vuracak diye korktum". İbnü Abbas'tan bir rivayette de hem cimri, hem mürai bir münafık hakkında nazil oldu denilmiştir. Demek ki bu sûre bunların birisi veya hepsi sebebiyle nazil olmuştur. Fakat hükmü onlara mahsus değil, öylelerin hepsini içine alır.

 

Ayet 2

{*} Fâ, sebebiye veya mahzuf şartın cevabı olarak kendinden sonrasının kendinden öncesine terettüp etmesini ifade eder. {*} mübteda, {*} mevsûlü haberdir. Müsnedin marife olunanı da kasr ifade eder. Yani "gördünse bilirsin ya, görmedinse de bil! İşte cezaya inanmadığından dolayı öyle dinsiz imansız olan kimselerdir ki {*} yetimi iter, öksüzü zayıf gördüğü ve Allah'tan korkmadığı için insaf ve merhamet etmiyerek kakar kakıştırır, kahir ve hakaretle kovar azarlar.

 

Ayet 3

 

{*} Ve miskin, bîçare yoksulun yiyeceğine dair teşvikte ve isteklendirmede bulunmaz. Kendisi doyurmadığı gibi, gerek kendi akrabalarından ve gerek diğer vakit ve durumu müsait olanlardan diğer kimselerin bakıp gözetmesi, doyurması için de kayırmaz, bir yardımda, tavsiyede, teşvikte bulunmaz, çaresizlerin halini düşünmez, fakirlere bakılmasına taraftar olmaz.

Burada "taâm"dan murad it'âm olduğu için "ıt'âmûl'l-miskin" (yoksulları doyurmak) daha açık olacakken "taâm" denilmesi nüktelidir. Bunda aç olan bir yoksulun, kudreti olanlar tarafından verilecek taâma (yemeğe) mülkü imiş gibi dinen bir hakkı taalluk ettiğine işaret vardır ki {*} "Onların mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardır." (Zâriyat, 51/19) âyetinin mânâsıdır. Bu şekilde hak etmenin şiddetine tenbih ve başa kakmaktan men edilmiş demektir. Yani öyle bir çaresizi doyuran kimse, onun kendi hakkı olan bir yiyeceği vermiş, borcunu ödemiş gibidir. {*} "Azarlayıp kovmak ve teşvik etmemek" fiilleri, devamlılık ifade eden muzari olmak hasebiyle, bu âyetlerin yukarıya bağlanmasından çıkan mânânın neticesi şu olur: Toplum halinde ülfet ve anlaşma içinde yaşamak ihtiyacında bulunan ve Allah'ın yardımıyla açlıktan kurtulmuş ve korkudan emniyete erdirilmiş olan insanların Allah'a ibadet ve kulluk etmeleri ve bu kulluğu yapmak için de öksüzlere, kimsesizlere bakmak, açlara, biçarelere yemek yedirip derman aramak için yardımlaşmaları Hak dinin gereği olan bir vazifeleri olduğu ve güçleri yeterken bunu yapmayanların Allah katında cezaya çarpılacakları muhakkak iken, bunun

zıddına öksüzü itip kakarak hakkını yemek ve yanıbaşındaki yoksul çaresizin en lüzumlu ihtiyacı olan yiyeceği hakkında bir delalatte ve teşvikte bile bulunmayacak kadar acımasızlık ve merhametsizlik etmek insanlık hesabına şaşılmak ve teessüf olunmak lazım gelen pek acı bir züll, bir düşkünlük olmakla beraber böyle öksüzü kakmak ve fakirlere bakmamak gibi insafsızlıklar, dine yalan diyen kimselerin yapageldikleri âdeti, huyu demektir. Her ne kadar bir insanın dine inanmaması şaşılacak bir şey olsa da inanmadıktan sonra o fena huylar ona tabii gibi olacağı için pek şaşılmaz. Asıl şaşılacak taraf, dindar görünenlerin bedenen ve malen vazife ve ibadetlerinden gafleti ve mürailik edip de cüz'î bir yardımdan sakınacak derecede cimrilik etmeleridir.

 

Ayet 4

Onun için buyuruluyor ki {*} fakat yazıklar olsun o namaz kılanlara. Yani vay hallerine, yazıklar olsun o cehennemin veyl denilen ve kan, irin akan deresine düşecek olan namaz kılanlara, daha doğrusu namaz kılıyor, mümin görünenlere.

 

Ayet 5

 

{*} Ki onlar namazlarından sehiv etmişlerdir, yanılmışlardır. Dinin direği ve kulların derli toplu kalb ile Hakk'ın huzuruna durarak bir yükselişi, Allah'a kavuşmaya bir çeşit vasıl oluşu demek olan ve şu halde onun zikriyle yardım ve inayetinden fert ve toplum olarak medet ve hidayet alarak onun rızasına, doğru yoldan yaklaşmak üzere emrine göre kulluk vazifelerini ihlas ile yapmak için şevk ve uyanıklık almak gereken namazlarından gaflet ile yanılmaktadırlar. Dikkate şayandır ki namazlarında sehiv değil, namazlarından sehiv ile azarlama yapılmıştır. Çünkü bazan namaz içinde sehvetmek, yanılmak insanlık gereği çekinilmesi kabil olmayan arızalardandır. Ondan dolayı Ata b. Dinar'dan rivayet edildiği üzere denilmiştir ki, hamdolsun Allah'a, namazda yanılma ile azarlamamış {*} "namazlarında yanılanlar" buyurmamış, {*} "namazlarından yanılmışlar" buyurmuştur.

Namazdan yanılmanın mânâsında da tefsircilerin bir hayli açıklamaları vardır: Başlıca namazın öneminde gaflet edip onu gereği gibi ciddi bir vazife olarak yapmamaktır ki, kılınıp kılınmadığına aldırmamak, vaktine dikkat etmemek, geçip geçmediğine aldırış etmeyip vaktinden geri bırakmak, terk etmekten üzülmemek, kıldığı vakit de Allah için halis niyyet ile kılmayıp, dünyaya ait bir takım maksatlar, gayeler için münafıkça bir şekilde kılmak, açıkta, el yanında kılarsa gizlide kılmamak, kıldıklarını da Hakk'ın huzurunda hayatın ruhanî ve cismanî bütün değişimlerini temessül ettirecek bir kulluk ve tazim olarak değil de Hz. Mevlânâ'nın dediği gibi, {*} "baş yerde kuyruk havada" yahut

Türkçe bir deyimle söylendiği gibi "iki yatış, bir kıntış bakış"tan ibaret bir gösteriş veya bir eğlenti halinde yapmak şekillerine şamil olur. Söz musalli (namaz kılan) denilenlerde olduğu için büsbütün namazı terketmek bu konudan hariç olmak gerektir. Bu konuda İbnü Cerir rivayet ettiği iki haberle de delil getirmiştir. Birisi Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a.)'dan: Demiştir ki Peygamber (s.a.v.) hazretlerine {*} 'den sordum. "Onlar, namazı vaktinden geriye bırakanlardır." buyurdu. Birisi de: Ebu Berzele el-Eslemî (r.a)'den: Demiştir ki: İş bu {*} âyeti nazil olduğu zaman Resulullah (s.a.v) buyurdu ki: "Allahü Ekber, bu sizin için herbirinize bütün dünya kadar bağış verilmekten daha hayırlıdır. Onlar o kimselerdir ki namaz kılarsa namazın bir hayrı olacağını ummaz, terk ederse Rabb'inden korkmaz."

Bunda sözün gelişine göre kıldıkları bir kaç vakit namazdan dolayı gururlanıp yanılıp da dini ondan ibaretmiş gibi diğer ibadet ve kulluk vazifelerini yapmıyanlar da dahil olur. Zira birçok defalar geçtiği üzere dinin ruhu Allah'ın emrine ihlas ile tazim ve bütün hareket ve kuvveti, ceza ve mükâfatı ondan, bilerek, onun adına yarattıklarına şefkat esasında toplanır. Onun için Kur'ân'da imandan sonra salih amellerin esası olmak üzere namaz ve zekat beraber zikrolunagelmiştir. Böyle iken dindar geçinen birtakım kimseler vardır ki, namaz kılar görünürler de sadece onunla bütün dini vazifelerini ifa edivermişler gibi farzederek yanılırlar. Zekat gibi diğer vazifelere önem vermez kaçınırlar. Allah için istemekten hoşlanırlar da, Allah için ufak bir şey vermekten, Allah'ın kullarına yardım etmekten ve Allah'ın emirlerinin îfası için lazım gelen masraflara güçleri yettiği kadar iştirak etmekten çekinirler. Halbuki böylelerle mescidler tamir edilmez. Çünkü Tevbe Sûresi'nde buyurulduğu üzere {*} "Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah'tan başka kimseden korkmayan kimseler onarırlar." (Tevbe, 9/18). Ve {*} "Muhakkak namaz kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçirir. Allah'ı anmak, elbette en büyük ibadettir." (Ankebut, 29/45) buyurulduğu üzere namaz çirkin ve kötü şeylerden vazgeçirir olduğu ve böyle Allah'ın zikri olan namaz en büyük vaiz olmak lazım geldiği halde onun yasaklamaları ve öğütleri sayesinde kötülük ve çirkinliklerden vazgeçmeyen, iyilik ve kulluk görevlerini düşünmeyen, Allah için yardım borçlarını vermekten bile sakınan kimseler de namazın

mânâsından, yasaklama ve öğüdünden gaflet ederek namazlarından yanılmış olurlar. Bununla beraber bu âyetin mânâsı şu iki âyet ile de izah olunuyor:

 

Ayet 6

{*} Onlar ki mürâîlik ederler, gösteriş yaparlar. Her ne amel yapsalar Allah için yapmazlar da halka gösteriş için ve herkesin göreceği yerde yaparlar.

 

Ayet 7

{*} Ve mâûnu menederler. Zekâtı vermezler, yahut kimsenin esirgemeyeceği ödünç gibi cüz'î bir yardımlığı bile sakınır, kimseye bir damla birşey vermek, istemezler. Öyle cimri, öyle pinti olurlar. Böyle olanların zekat vermeyecekleri ise öncelikle anlaşılır.

İşte böyle namaz kılar, dindar görünüp de namazlarından yanılan, mürâîlik, gösteriş yapıp da ufak bir yardımdan bile kaçınan kimselerin bu halleri, dinsizin dini yalanlamasından değil ise de yetimi kakıştırmasından, fakirlere yardım etmemesinden daha çok şaşmaya değer, yazıklar olsun onlara!

Görülüyor ki Fil Sûresi'nden sonra Kureyş Sûresi bu Mâûn Sûresi ile açıklanarak buradan "veyl" (yazıklar olsun) kelimesi ile lafız bakımından ve {*} "yardımlığı sakınırlar" ile de mânâ yönünden Hümeze Sûresi'nin {*} "İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesat kişinin vay haline! O ki mal yığdı, onu saydı durdu. Malının, kendisini ebedi yaşatacağını sanır." (Hümeze, 104/1-3) mefhumuna bağlandıktan ve Fil Sûresi'nde {*} "Görmedin mi?", burada {*} "gördün mü?" hitaplarıyla Peygamber'e "Görmedin mi?" "Gördün ya" diye birer belağatlı uyarma ile tenbih buyurulduktan sonra bunun arkasından Asr Sûresi gibi yukarıki bütün sûrelerin semeresini üç âyette özetleyen ve Kur'ân'ın en veciz sûresi ve bilhassa Duhâ Sûresi'nden beri gelen sûrelerin mefhumu üzerinde hepsinin tamamlayıcısı olan Kevser Sûresi'yle de Muhammed Aleyhisselam'ın şanı, özetin özeti olarak tebliğ edilecek ve anlatılacaktır.

©Seadettin Karadeniz

 

SONSUZ-SINIRSIZ TEK’TE

“ÇOKLUK” NEREDEN MEYDANA GELDİ?

 Algılamakta olduğumuz sayısız çokluktaki varlıklar nasıl meydana geldi?

Varlık orijini itibariyle o sonsuz-sınırsız Tek’te, ilminde mevcut! Öyleyse çokluk nasıl meydana geldi?

Bu “hayâl” adını verdiğimiz “varsayımlar ortamı ve varsayılan varlıklar” nasıl meydana geldi?

Bunu son derece basite ve herkesin anlayabileceği bir hâle getirebilmek için misâl vereyim…  Bu misâl “Allah” adıyla işaret edilene uygulanmaz elbette; ama, konuya yaklaşım sağlayabilmek için böyle bir misâl veriyorum...

Kafanızda düşünün; ister şimdi, ister gece yatağa girdiğinizde düşünün...

Bir dünya düşünün, o dünyanın üzerinde bir tane zengin, bir tane fakir; bir tane güzel, bir tane çirkin; bir tane yakışıklı, bir tane yakışıksız sanal insanlar yaratın kafanızda; onlara, kendi kapasitenize göre belli özellikler bahşedin!. Sonra, bunları birbiriyle kapıştırın...

Peki o kafanızda yarattığınız dünya ve üzerindeki insanlar, kendi başlarına müstakil bir varlığa sahip midirler? Hayır!

Varlıklarını nereden alıyorlar?... Sizden alıyorlar; siz kendiniz onları kafanızda yarattınız!

Peki, onlardaki bu özellikler, görülen-algılanan bu özellikler kime aittir?.. Size aittir! Siz onları da, onlardaki bu  özellikleri meydana getirdiniz!

Peki, onlardaki bu özelliklere bakarak, ben, “Onları meydana getiren sen bu özelliklerden ibaretsin” diyebilir miyim?... Hayır!..

Sen, onlarda bu özellikleri meydana getirdiğin gibi; bir başkalarında da bunlarla hiç alakası olmayan başka özellikler meydana getirirsin...

Hem düşün ki, onların varlığı sana aittir; senin varlığın dışında onların hiç bir varlığı yoktur; onlardaki bütün özelikler sana aittir!  O özellikleri de sen meydana getirmişindir!... Onların kendi başlarına varlıkları olmadığı gibi, senden bağımsız özellikleri de yoktur!

Buna karşın, onlara ve onların bu özelliklerine bakarak, seni de kayıtlayamam; “Sen bu özelliklerle varsın”da diyemem. “Sen bu özelliklerden ibaretsin” de diyemem.

İşte, âlemin varoluşunu, kâinatın ve içindeki “çok”ların özelliklerini bu şekilde anlamağa çalışalım...

“Allah” adıyla işaret edilip, “sonsuz-sınırsız ilim ve kudret sahibi” olarak tanıtılan mutlak varlık, kendi ilminde - nasıl ben sana diyorum ki kendi şuurunda yarat - yaratmış olduğu sayısız özelliklerle bu çokluk âleminin sayısız varlıklarını meydana getirmiştir!.

Bizler, “Allah” adıyla işaret edilenin ilminde yaratılmış tek tek’leriz!

Bizim bütün varlığımız , bütün özelliklerimiz, her şeyimiz “Allah”a aittir; ama buna karşın, “Allah” adıyla işaret edilen, bizim varlığımızdaki bu özelliklerle kayıtlanmaktan, tarif ve tasnif edilmekten münezzehtir, beridir, ötedir!

Eğer bu misâl ile size istediklerimi anlatabildiysem şunu kavrayacak, şuraya geleceksiniz; “Biz Allah indinde bir HİÇ’iz”!

Resim, ressamı ne kadar ihatâ eder? Ressam bir an düşünür, ”şöyle bir resim yapacağım” der… Oturup birkaç saat çalışır veya bir kaç gün çalışır bir resim ortaya çıkarır. Ortaya çıkan resim, aslında ressamın bir anlık düşüncesinin eseridir. Ressamın çok kısa süreli bir tasavvurunun, şekillendirmesinin bir eseridir o resim!.

O resim ressamı ne kadar anlatır, yansıtır?

Bütün bu varolmuş olan kâinat; ilk insanlar değil, tüm insanların üzerinde yaşamakta olduğu dünya ve dünyada varolmuş canlılar değil; bütün güneş sistemi değil; güneş sisteminin içinde bir zerre olduğu 400 milyar yıldızdan oluşan galaksi değil; milyarlarla galaksiden varolduğunu hissettiğimiz algıladığımız kâinat, ucu-bucağı, başı-sonu olmayan kâinat, esas itibariyle Allah’ın  indindeki bir “AN” lık bir düşüncenin hâsılasıdır!

Tasavvufta, İnsan-ı Kâmil veyahut da “Ruh-u A’zam”- veyahut da “Akl-ı Evvel”diye hakikat itibariyle anlatılan; bizim “KÂİNAT” adını verip, o şekilde algıladığımız, sonsuz-sınırsız olarak değerlendirdiğimiz, tüm yaratılmışlardan oluşan evren, Allah indindeki “BİR AN’LIK YARATIŞ”dır!

Bu bir anlık yaratışın sonunda, bize sonsuz gelen kâinat olarak gelen yapı ve içindekilerin hepsi varolmuştur!

Tek bir hücreden bir insan bedeni nasıl meydana gelmişse, tek bir düşünce anından da evren öylece meydana gelmiştir!.. Tek hücrede bedenin tüm  oluş programı, sistem ve düzeni nasıl mevcutsa, evrendeki her şeyin oluş planı ve programı da o ilk “AN”da öylece mevcuttur… Ki KADER de buna denir gerçekte!.

Oysa o bir anlık ilmin ve düşüncenin eseri olan sonsuz-sınırsız kâinat gibi nîce sayısız kâinatlar dahi “Allah” indinde mevcuttur!

*             *                 *

Bir misal vermeğe çalışayım; “K” harfini düşünün...

“K” harfi”.. Önce bir uzun çizgi... Bu çizginin, düşünün ki üstü sonsuz, altı sonsuz...

“K” harfini oluşturan çizgideki bir noktadan açılan bir de açı var!. Bu açı, bu çizgi üzerinde, bir noktadan çıkar!.

Allah’ın sonsuz ve sınırsız varlığı ve ilmini bu çizgi gibi düşünsek; bunun bir “AN”ında, bir “NOKTA”dan meydana gelen bu açı!… “Üçgen” demiyorum, dikkat edin, açı! Zira, üçgen dersem, bir yerde kapanacak, kâinatın sonu vardır anlamı çıkar; oysa kainatın boyutsal olarak sonu yoktur! Allah’ın bir AN’lık ilminden varolmuş sonsuz halk edilmişler, halk edilmişlerin sonu yoktur ve bu, bir “an”dır. Bunun gibi sayısız “an”lardan, “NOKTA”lardan oluşan sayısız  kâinatlar vardır!

Bu sayısız kâinatların her birisi, Allah’ın sonsuz yaratıcılık ilminin eseridir!

*         *         *

Bizim bu konuda söyleyebileceğimizi, Kurân açık-net bir şekilde söylüyor, meleklerin dilinden ;

“Allah’ım. bize izhar etmiş olduğun ilim kadarıyla biz seni bilebiliriz”.

“Bize izhar ettiğin ilim, şuur- anlayış ne kadarsa biz o kadarıyla Seni bilebiliriz, Seni bilmemiz asla mümkün değildir”

Allah ilminde, bizim bu kâinat ve bizler ve algıladığımız her şey, hayalî sûretleriz; ve bunun gibi nîce sayısız sûretler vardır!

Bu sûretlerden âşikâr olan her şey, Allah’ın yaratması ile meydana gelir.

“Sizi de, yapmakta olduklarınızı  da Allah yaratmıştır”

âyeti bunu vurgular.

Anlaması bunu zor değil!..

Biraz önce misâlini verdim. Kafanızda yarattığınız o insanları birbiriyle karşılaştırın

O insanlar birbirleriyle karşılaşıp, birbirlerine çeşitli davranışlar ortaya koyduğu zaman, onların müstakil - bağımsız varlığı var da onlar mı bunu koyuyorlar? Yoksa, sizin yaratışınıza göre, onlarda meydana gelen o özelliklerin sonucu olan o davranışlar mı ortaya koyuluyor?

Elbette ki, ikincisi!

Öyleyse, bizim her birimiz, Allah’ın yarattığı varlıklar olmamız hasebiyle; her an “O”nun hükmünün âşikâre çıkmasına, “O”nun dilediği özelliklerin ortaya saçılmasına aracı olan varlıklarız.

Ve bu yaptığımız iş,”Hakiki Kulluk”un tâ kendisidir!

Ben seni, sen beni ne kadar bilebilirsin? Ben seni kendim kadar bilebilirim! Sen de beni kendindeki kadarıyla bilebilirsin. Bende,  sende hiç olmayan bir özellik varsa Sen onu hiç bilemezsin. sende, bende hiç olmayan bir özellik varsa, ben onu bilemem...

Bu kâinatın bünyesinde, bizim algılayamadığımız özelliklerle var olmuş bir başka kâinat varsa; onu, bu kâinata ait hiç bir varlık bilemez!. İşte bu noktadan hareket ederek olayı düşünürsek…

“Allah” adıyla işaret edilenin, o “sonsuz varlığı” dediğimiz varlık dahi, bizde izharı kadarıyla, bu mânâlara “göre sonsuz sınırsızlık” kavramıdır. Yoksa hakikati itibariyle “Allah” adıyla işaret edilen, sonsuz-sınırsız kavramından da münezzehtir!.

Ben, anlatma sadedinde “K” diye verdim misali.

“K”daki açının meydana geldiği “NOKTA”nın üzerinde varolduğu çizgiyi de tek bir çizgi diye anlama!…

Bunu, sınırsız bir plâtform olarak düşün!. Bu sınırsız platformun, bir noktasından meydana gelen, bir açı olarak algıla!. Bir çizgi olarak alırsan, nihayet belli açılardır.

Kolay anlaşılsın diye ben böyle söyledim. Esasında bunu sınırsız bir plâtform düşün, öyle bir geometrik şekil düşün ki sonsuz olsun! o sonsuzda meydana gelen bir açı diye düşün...

Şimdi, bunun Biraz daha ilerisine gidelim... O noktadan meydana gelen açının içinde, -o açı, boyutsal olarak sonsuz bir açı-, meydana gelen sayısız “NOKTA”lardan oluşan sonsuz açılar düşün! O Tek açının içinden meydana gelen sonsuz açılar, “halk edilmişler”dir işte!.

Kavramlar kitabından alınmıştır.


©Seadettin Karadeniz

 

7- Sana kitabı indiren O'dur. Ondan bir kısım ayetler muhkemdir ki onlar kitabın anasıdır. Diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve yorumunu yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.

8- Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz sen, en çok bağış yapansın.

9- Rabbimiz, sen mutlaka insanları kendisinde asla şüphe bulunmayan bir günde toplayacaksın. Doğrusu Allah, vadinden dönmez.

Muhkem, Müteşabih ve Tevil Kavramlarının Ayrıntılı Açıklaması

Buraya kadar, Muhkem, müteşabih ve tevil kavramlarıyla ilgili olarak yaptığımız açıklamalar, yüce Allah'ın kelamı üzerinde derin düşünceden çıkan sonuçlar ve Ehl-i Beyt İmamlarından (a.s) gelen rivayetlerden anlaşılan hususlardır. Biz bu rivayetlere ayetle ilgili rivayetleri ele aldığımız bölümde yer vereceğiz.

Ancak müfessirler bu hususta ihtilafa düşmüşlerdir. İhtilaf yayılmış ve aralarında sapma eğilimi büyük bir ivme kazanmıştır. Aslında bu ihtilafların geçmişi, İslam'ın ilk dönemlerine, sahabe ve tabiin kuşağına mensup tefsir bilginlerine kadar dayanıyor. Bize aktarılanlar arasında yukarıda sunduğumuz açıklamaya tamamen uymaları şöyle dursun, buna yakın açıklamalara bile pek az rastlanır.

Bu geniş çaptaki ihtilafın sebebi, muhkem ve müteşabih konuları ile tevil kavramının anlamı üzerine yapılan araştırmaların birbirlerine karıştırılarak gerçekleştirilmesidir. Bu da şaşırtıcı bir karışıklığa neden olmuştur. Mesele bu yüzden girift hale gelmiş, araştırmanın niteliği bambaşka bir boyut kazanmış ve bundan çıkan sonuç da aynı oranda karmaşık olarak belirginlik kazanmıştır. Bu konularla ilgili ayrıntılı açıklamaları, elimizden geldiğince denilenlerin hangi konuya ilişkin olduklarını belirleyerek nelerin söylendiğini, bu konuda nelerin tercih edildiğini ve hangisinin gerçeği yansıttıklarını birkaç bölümde açıklayacağız.

1- Muhkem ve Müteşabih

"İhkam" ve "teşabüh" sözcük anlamları bilinen kelimelerdir. Yüce Allah kitabını bu kavramların ikisi ile de nitelemiştir: "Ayetleri muhkem kılınmış bir kitaptır." (Hûd, 1) "Allah... müteşabih, ikişerli bir kitap halinde indirdi." (Zümer, 23) Kitabın tamamı için kullanılan bu iki nitelikten ancak kitabın içerdiği nazım ve açıklama türünün sağlamlığı (muhkem oluşu) ve ayetlerin sağlam nazım ve açıklamanın en doruk noktasına varma bakımından birbirlerine benzeşmesi (müteşa-bih oluşu) kastedilmiştir.

"Sana kitabı indiren O'dur. Ondan bir kısım ayetler muhkemdir ki onlar kitabın anasıdır. Diğerleri ise müteşabihtir..." ayetinde, tamamı muhkem olarak nitelendirilen kitabın ayetlerinin muhkem ve müteşabih olmak üzere iki kategoriye ayrıldıklarına işaret edilmektedir. Buradan anlıyoruz ki, bu ayette işaret edilen muhkemlik ve müteşabihlik kitabın tamamının niteliği olarak işaret edilen muhkemlik ve müteşabihlikten farklıdır. Bundan dolayı, ayetleri incelemek suretiyle bu iki kavramın anlamını belirlemek, nesnel karşılığını tespit etmek gerekiyor. Bu konuyla ilgili olarak ondan fazla görüş ileri sürülmüştür.

1-            Muhkemlerden maksat, En'âm suresinde yer alan üç ayettir: "De ki: "Gelin size Rabbimizin neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın..." (En'âm, 151-152-153)Müteşabihler-den maksat ise, Yahudilerin anlayamadığı ve başka şeylerle karıştırdığı hususlardır. Bunlar da bazı surelerin başlarında yer alan "Elif, lâm, mîm" "Elif, lâm, ra" ve "Ha, mîm"gibi mukattaa (birbirinden kopuk) harflerdir. Yahudiler bunları harflere rakamlar verilmek suretiyle yapılan hesapları esas alarak tevil etmişler ve bundan hareketle bu ümmetin ömrünün ne kadar olduğunu tespit etmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla bu hususta yanıldılar. Bu görüş sahabeden İbn-i Abbas'a nispet edilmiştir.

Bu yoruma ilişkin değerlendirmemiz şudur: Bu görüş kanıtsız olarak ileri sürülmüştür. Şayet doğruluğu teslim edilse, bu sefer, muhkem ve müteşabih ayetlerin sırf bunların ikisine tahsis edilmesinin herhangi bir kanıtı yoktur. Ayrıca bunun kabul edilmesi, ne muhkem, ne de müteşabih olan bir üçüncü ayetler kategorisinin varlığını gerektirmektedir. Ayetin zahiri ise, böyle bir ihtimale yer bırakmayacak kadar kesindir.

Ancak bu görüşün İbn-i Abbas'a nispet edilmesi gerçeği yansıtmamaktadır. Ondan yapılan nakil onun söz konusu üç ayeti muhkem saydığı şeklindedir. Muhkem ayetler, sadece bu üç ayetten ibarettir, şeklinde değil.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Said b. Mansur, İbn-i Ebu Hatem, sahih diye nitelendirerek Hakim ve İbn-i Mürdeveyh'in Abdullah b. Kays kanalıyla aktardıklarına göre, o İbn-i Abbas'ın "Ondan bir kısım ayetler muhkemdir."ayetiyle ilgili olarak: En'âm suresinin "De ki: Geliniz..." diye başlayan ayet ile ondan sonraki iki ayetten oluşan son üç ayet muhkemdir." dediğini duymuştur. (c.2, s.4)

Yine aynı eserde ondan nakledilen şu rivayet de bu değerlendirmeyi desteklemektedir. Rivayete göre, İbn-i Abbas, muhkem ayetler ile ilgili olarak: "De ki: Geliniz..." diye başlayan ayet ve sonrasındaki iki ayet bu muhkem ayetlerdendir. "Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemenize hükmetti"diye başlayan ayet ile ondan sonra gelen iki ayet de bu muhkem ayetlerdendir" demiştir. Her iki rivayet de onun bu ayetleri muhkem ayetlere örnek olarak zikretmesini, sadece bu ayetler muhkemdir, demek istemediğini desteklemektedir.

2-  Bu görüş yukarıdaki görüşün tam tersidir. Buna göre, muhkem ayetlerden maksat, bazı surelerin başlarında yer alan mukattaa yâni birbirinden kopuk harfler, müteşabih ayetlerden maksat ise, geriye kalan diğer tüm ayetlerdir. Ebu Fahite'nin şöyle dediği rivayet edilir: "Onlar kitabın anasıdır." ifadesi ile surelerin giriş kısımları kastedilmiştir. Kur'an bunlardan çıkarılmıştır. Örneğin: "Elif lâm mîm. Bu kitap..." ifadesinden Bakara suresi, "Elif lâm, mîm. Allah'tır ki, O'ndan başka ilah yoktur. Diridir. Kayyumdur (yaratıklarını koruyup yöneticidir)" ifadesinden Âl-i İmrân suresi çıkmıştır."

Yine: "Onlar kitabın anasıdır." ifadesi ile ilgili olarak Said b. Cübeyr'in şöyle dediği rivayet edilir: "Onlar kitabın aslını oluşturur. Çünkü bunlar bütün kitaplarda yazılıdır." Bu rivayetler, her ikisinin de surelerin başlangıcında yer alan harflerle bu harflerin lafızlarının kastedildiği görüşünü savunduklarını gösteriyor. Buna göre, demek istenen şudur: "Sizin üzerinize indirilen kitap, şu birbirinden kopuk harflerden meydana gelmektedir. Kelimeler ve cümleler bu harflerden oluşur." Nitekim, bazı surelerin başlarında yer alan birbirinden kopuk harflerle ilgili olarak böyle bir görüş vardır.

Bu yorumla ilgili olarak şunu diyoruz: Bu görüş, kesinlikle kanıtı olmayan bir değerlendirmeye yâni bazı surelerin başlarında yer alan birbirinden kopuk harflerin denilen şekilde yorumlanmasına dayanmanın yanı sıra, bizzat ayetin kendisi ile bağdaşmamaktadır. Çünkü, böyle bir şeyin kabul edilmesi ile birlikte, kimi surelerin giriş kısmında yer alan birbirinden kopuk harflerin dışındaki tüm Kur'an ayetleri müteşabih kategorisine girmiş olur. Oysa yüce Allah müteşabih ayetlere uymayı yermiş ve bu davranışı kalplerin kayması olarak nitelendirmiştir. Öte yandan Kur'an'a uymayı da övmüştür, daha doğrusu yükümlülüklerin en zorunlusu olarak nitelemiştir. Konuyla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onunla birlikte indirilen nuru izleyenler..." (Araf, 157) Bunun gibi daha bir çok ayet örnek gösterilebilir.

3-            Müteşabih mücmel olarak isimlendirilen ayetler, muhkem de mübeyyen olarak isimlendirilen açık ve anlaşılır ayetlerdir.

Bu yorumla ilgili olarak şunu diyoruz: Bu ayette muhkem ve müteşabih ayetlerle ilgili olarak işaret edilen nitelikler, mücmel ve mübeyyen kavramlarıyla örtüşmemektedir. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Bir lafzın mücmel olması, anlamının bazı yönlerinin, diğer bazı yönlerine karışmış olması, içinde kaybolması, kastedilen yönün diğerlerinden ayırdedilmez halde olmasıdır. Bu durum muhatabın veya dinleyicinin, kastedilen yönün belirlenmesi noktasında şaşkınlık içine girmesine neden olur. İnsanların geleneğinde, bir mesajın verilmesi, bir anlamın aktarımı noktasında bu tür lafızlara uyulmaması esastır. Bunun için daha açık ve aynı zamanda mücmel olan lafzı da açıklayıcı özellikte olan diğer bir lafzın kullanımı tercih edilir. Böylece, biraz önceki mücmel lafız da açıklanmış olur. Bundan sonra buna uyulmasının bir sakıncası da yoktur. Mücmel ifadenin, açıklayıcısı konumundaki bir diğer ifade karşısındaki durumu bundan ibarettir. Eğer muhkem ve müteşabih bizzat mücmel ve mübeyyen demekseler, şayet müteşabih-ler muhkemlere döndürülerek açıklanırsa bu durumda tabi olunan, müteşabih ayetler olmuş olur, muhkem ayetler değil. [Nitekim mücmel ve mübeyyen konusunda, maksat belirlendikten sonra uyulan mücmeldir, mübeyyen değil] Böyle bir tabi olmayı ise, konuşma ve anlaşma olgularının doğası kaldırmaz. Dilcilerin geleneğinde bunun bir örneğine rastlanmaz. Bu noktada kalplerinde kayma olanlarla, ilimde derinleşenler arasında bir fark yoktur. Ve yine müteşabihe uymak yerilmez ve kalplerin kaymasını gerektiren bir durum olmazdı.

4-            Müteşabihlerden maksat, mensuh (hükümleri yürürlükten kaldırılmış) ayetlerdir. Çünkü hükümleri yürürlükten kaldırılmış mensuh ayetlere inanılır; ancak onlarla amel edilmez. Muhhemlerden maksat da, nasih (kendilerinden önce inen ayetlerin içerdikleri hükümleri yürürlükten kaldıran hükümler içeren) ayetlerdir. Bunlara hem inanılır, hem de direktifleri doğrultusunda amel edilir. Bu görüş, İbn-i Abbas, İbn-i Mesud ve bazı sahabelere nispet edilmiştir. Bu nedenle İbn-i Abbas Kur'an'ın tevilini bildiğini sanırdı.

Bu görüşün doğru olduğu kabul edilse bile, müteşabih kavramının sırf mensuh ayetleri içerdiğine ilişkin somut bir kanıt bulmak mümkün değildir. Çünkü yüce Allah'ın müteşabihlere tabi olmanın niteliklerinden biri olarak sözünü ettiği fitne çıkarmayı ve tevil etmeyi amaçlama durumu mensuh olmayan bir çok ayet için de geçerlidir. Allah'ın sıfatları ve fiilleri ile ilgili ayetleri buna örnek gösterebiliriz. Bir kere bu görüşü benimsemek, muhkem ile müteşabih arasında bir aracının varlığını kabul etmeyi gerektirmektedir. [Örneğin Allah'ın sıfatları ve fiilleri ile ilgili ayetler, ne nasih ve ne de mensuhturlar]

İbn-i Abbas'tan aktarılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, onun muhkem ve müteşabih ile ilgili görüşü, nasih ve mensuh sınırlarını aşan genelliktedir. Öyle anlaşılıyor ki, o bu ikisini sırf örnek olsun diye zikretmiştir. Örneğin ed-Dürr-ül Mensûr adlı tefsirde şöyle deniyor: İbn-i Cerir, İbn-i Munzir ve İbn-i Ebu Hatem, Ali kanalıyla İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: Muhkemlerden maksat, Kur'an'ın nasihi, helali, haramı, hadleri, farzları ve inanılması gereken hükümleridir. Müteşabihlerden maksat, Kur'an'ın mensuhu, mukaddemi (öne alınmışı), muahharı (ertelenmişi), örnekleri, yeminleri ve inanılan ancak amel edilmeyen ifadeleridir."

5-            Muhkemden maksat kanıtı açık ve parlak olan ifadelerdir. Allah'ın birliği, kudreti ve hikmeti ile ilgili kanıtlar gibi. Müteşabihten maksat ise, anlaşılması için düşünmeye ve tefekkür etmeye ihtiyaç duyulan ifadelerdir.

Eğer kanıtın açık ve parlak ya da düşünme ve tefekküre muhtaç olmasından maksat, söz konusu ayetin içeriğinin bedihi veya ona yakın bir aklî delile sahip olması ya böyle olmaması ise, bu, hüküm ve farzlar ve benzeri konularla ilgili ayetlerin de parlak ve açık bir aklî delile sahip olmadıkları için müteşabihler kategorisinde değerlendirilmelerini gerektirmektedir. Dolayısıyla bu tür ayetlere uymak, gerçekte vacip olduğu halde, yerilmiş olur. Yok eğer bundan maksat, söz konusu ayetin kitabın kendisinden kaynaklanan açık ve parlak bir kanıta sahip olması veya olmaması ise, kitapta yer alan her ayet, aynı konumdadır. Nasıl olmasın ki? O, ikişerli müteşabih bir kitaptır. Nurdur. Açık ve açıklayıcıdır. Bu tarz bir yaklaşımın gereği, tüm kitabın muhkem olması ve bunun karşıtı olan müteşabihlik durumunun ortadan kalkmasıdır. Bu ise, hem Kur'an'ın nassına, hem de varsayıma aykırıdır.

6-            Muhkemden maksat, belirgin veya örtülü bir kanıt aracılığı ile bilgi edinmeye imkan sağlayan ifadelerdir. Müteşabihlikten maksat ise, bilgi edinmeye hiç bir şekilde imkan vermeyen ifadelerdir. Kıyametin kopma zamanı ve benzeri hususların bilinmesi gibi.

Hiç kuşkusuz, muhkemlik ve müteşabihlik, kitabın ayeti için kullanılan birer sıfattır. Ayetin anlamı ise, ilahi bilgilerden herhangi birine delalet eden işarettir. Kitabın ayetlerinden birinin delalet ettiği bir şeyse, kendisine ulaşmaya gidecek bir yoldan yoksun olmadığı gibi, anlaşılması da imkansız değildir. Bu ayet ya kendisinden dolayı anlaşılır ya da başka bir ayetin aracılığı ile anlaşılır. Ayetin lafzı ile bir şeyin kast edilmesi, sonra da bu lafız aracılığı ile bu maksada ulaşılmaması mümkün müdür? Halbuki, kitabın temel niteliği yol gösterici, hidayet edici, nur ve açık olmasıdır. Bu kitap mü'minler şöyle dursun, kafirlerin de anlamasına elverişli olarak sunulmuştur. Nitekim Kur'an'da şöyle buyuruluyor:

"Bu Kur'an, Rahman ve Rahimden indirilmiştir. Bilen bir kavim için ayetleri açıklanmış Arapça okunan bir kitaptır. Müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak (gönderilmiştir). Ama çoğu yüz çevirmiştir; onlar işitmezler." (Fussilet, 2-3-4) "Onlar Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birbirini tutmaz bir çok şey bulurlardı." (Nisâ, 82)

Şu halde bir hususla ilgili olarak kitapta bir ayet yer almışsa, o şeyin anlaşılamaması imkansızdır. Söz konusu şeyi kavramak üzere düşünmek sonuçsuz kalmayacaktır. Bu arada üzerinde durup objektif karşılığını tespit etmeye imkan bulunmayan kıyametin zamanı gibi gizli gayb perdesinin gerisindeki olgular için herhangi bir ayetin lafızları itibariyle açıklamak üzere sunulmuş olması söz konusu değildir. Dolayısıyla bu açıdan bu tür ayetleri müteşabih olarak nitelendirmek mümkün değildir.

Bunun yanında, yukarıda değerlendirdiğimiz görüşte, müteşabih kavramı ile ayetin tevili birbirlerine karıştırılmıştır.

7-            Muhkemlerden maksat, hükümler içeren ayetlerdir. Müteşabih-lerden maksat ise, birbirleriyle uyum içerisinde olmayan diğer ayetlerdir. Bu görüş Mücahid'e ve başkalarına nispet edilmiştir.

Eğer burada işaret edilen uyumsuzluk sözünden maksat, özelleştirici bir unsur aracılığı ile özelleştirmek ve kayıtlandırıcı unsur aracılığı ile ifadeyi kayıtlı kılmak ve özel durumlarda belirginleşen karinelerde olduğu gibi lafızdan kastedileni somutlaştırmaya yardımcı olan bütün durumlar ise, bu durumda, hükümler içeren ayetler de diğerleri gibi müteşabih olur. [Çünkü hükümler içeren ayetlerin bazısı genel ifadeli, bazısı hâs ifadelidir. Bazısı mutlak, bazısı mukayyettirler] Şayet, işaret edilen uyumluluk ve anlaşırlık sözünden, kastedilen nesnel karşılığa yönelik delaleti üzerinde bir kapalılık ve birkaç ihtimal söz konusu olmayan ve böylece kendisinden kastedilen nesnel karşılığın kendisi aracılığı ile belirginleşmesi ve bunun aracılığı ile diğer şeylerin nesnel karşılıklarını belirginleşmesi durumu [yâni müteşabihte uyumsuzluk sözünden kastedilen ayetin delaleti üzerinde tam bir kapalılık olması, bir çok ihtimallerin söz konusu olduğundan nesnel karşılığının bilinmemesi, böylece kendisiyle kastedilen nesnel karşılığın ne kendisi aracılığı ile ve ne de nesnel karşılığı olan diğer ayetler aracılığı ile belirginleşmemesi durumu] kastedilmiş ise, bu durumda hükümler içeren ayetlerin dışındaki tüm ayetlerin müteşabih olduğu görüşünü savunmak, hükümlerin dışında Kur'an'dan başka bir şeyin öğrenilmemesini gerektirir. Çünkü varsayıma göre, Kur'an'da müteşabih ayetlerin başvuru kaynağını oluşturacak ve anlamlarının belirginleşmesine yardımcı olacak muhkem ayetler bulunmamaktadır.

8-            Muhkemden maksat, sadece bir anlama yorumlanma ihtimali bulunan ifadelerdir. Müteşabihten maksat ise, bir çok anlama gelme ihtimali bulunan ifadelerdir. Bu görüş Şafii'ye nispet edilmiştir. Bildiğim kadarıyla burada kastedilen husus şudur: Muhkem, anlamı ancak bir şekilde belirginleşen ifade demektir. Nass (anlamı net ve kesin) ve bir anlamda güçlü bir şekilde belirginleşen ayetler gibi. Müteşabih ise, bunun tam aksidir.

Bu değerlendirme bir kelime yerine bir başka kelimenin kullanılmasından başka bir şey değildir. Örneğin "muhkem" kelimesinin yerine, "birden fazla anlamı olmayan" ifadesi konulmuştur. "Müteşabih" ise, bir çok anlama gelebilen şeklinde ifade edilmiştir. Ayrıca bu yaklaşımda, tevil kavramı tefsir şeklinde, yâni lafızdan kastedilen şey olarak algılanmıştır. Daha önce bunun yanlış olduğunu söyledik. Eğer tevil bizzat tefsir olsaydı, tevili bilmek sadece yüce Allah'a ya da yüce Allah ile beraber ilimde derinleşenlere özgü kılınmasının bir anlamı olmazdı. Çünkü Kur'an'ın bir kısmı, diğer bir kısmını tefsir etmektedir. Bu konuda, mü'min, kâfir, dinde derinleşenler ve kalplerinde kayma olanlar arasında herhangi bir fark yoktur.

9-            Muhkemden maksat, içinde peygamberlerle ümmetleri arasında geçen olaylara ilişkin haberlerin ayrıntılı ve sağlam kılınmış olarak sunulduğu ifadelerdir. Müteşabihten maksat ise, peygamberlerin kıssalarında, çeşitli surelerde tekrarlanan ifadelerin içindeki benzer ifadelerdir. Bu yaklaşımı kabul etmek, ayette işaret edilen ayrımı sırf kıssalarla ilgili ayetlere özgü olmayı gerektirmektedir.

Bu yorumun değerlendirmesine gelince; bu tarz bir özgü kılmanın hiç bir kanıtı yoktur. Ayrıca yüce Allah'ın muhkem ve müteşabih ayetlerin özellikleri olarak işaret ettiği hususlar, örneğin müteşabihlere tabi olma bağlamında sözünü ettiği fitne çıkarmayı amaçlamak ve tevillerini yapmayı arzulamak gibi hususlar, bununla bağdaşmamaktadır. Çünkü yüce Allah'ın işaret ettiği özelliklere peygamber kıssalarını konu edinen ayetlerde rastlanabildiği gibi, başka konularla ilgili ayetlerde de rastlanabilir. Tekrarlanan bir çok kıssada rastlanabildiği gibi, -halifelik görevinin yeryüzüne özgü kılınmasını anlatan kıssa örneğinde olduğu gibi- bir tek kıssada da rastlanabilir.

10- Müteşabih, açıklamayı gerektiren ifadelerdir. Muhkem ise, açıklamaya gerek duymayan ifadelerdir. Bu yaklaşım İmam Ahmed'e nispet edilmiştir.

Bu yaklaşıma gelince; hükümleri içeren ayetler, kesin olarak muhkem oldukları halde, bir çok kere de işaret ettiğimiz gibi, Peygamber Efendimiz (s.a.a) tarafından açıklanmaya muhtaçtırlar. Ayrıca mensuh ayetler de müteşabihtirler ve daha önce de söylediğimiz gibi, bunların açıklanmaya ihtiyaçları yoktur. Çünkü onlar da diğer bazı hüküm içeren ayetler gibidirler.

11- Muhkemden maksat, inanılan ve amel edilen ifadelerdir. Mü-teşabihten maksat ise, inanılan, ancak amel edilmeyen ifadelerdir. Bu görüş, İbn-i Teymiye'ye nispet edilmiştir. O, bu yaklaşımıyla şunu kastetmiş olsa gerektir: Haber nitelikli ifadeler müteşabihtirler. İnşaî ifadeler de muhkemdirler. Nitekim bazıları bu şekilde algılamışlardır. Yoksa, bu yaklaşım başlı başına bir görüş olarak değerlendirilmezdi. Çünkü daha önce açıklanan bir çok görüşle örtüşür olacaktı.

Bu görüşle ilgili olarak şunu diyoruz ki: Bu görüşün benimsenmesi durumunda, hüküm bildirmeyen tüm ayetlerin müteşabih kabul edilmesi gerekir. Bunun bir gereği de, hükümler dışında hiç bir ilahi bilginin algılanamamasıdır. Çünkü bu alanda bir hüküm yoksa herhangi bir amel de söz konusu olmaz, diğer taraftan bilgi edinmek için müteşabihlerin döndürüleceği herhangi bir muhkem ayet de yoktur. Bir diğer husus: Mensuh ayetler, inşaîdirler; ancak kesinlikle muhkem değildirler.

Hiç kuşkusuz, o, "Muhkeme inanılır ve amel edilir. Müteşabihe ise, amel etmeden inanılır." derken ayette yer alan şu ifadenin anlamını göz önünde bulundurmuştur: "Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve yorumunu yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar... İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır." derler." Ancak bu iki olgu, yâni muhkem olan ayetlere inanmak ve içeriklerine göre amel etmek ile müteşabihlere inanmak ve içeriklerine göre amel etmemek olguları, kitaba inanan herkesin görevleri olduklarından, böyle bir insanın görevini yerine getirmeden önce hem muhkemi, hem de müteşabihi belirlemesi gerekir. Bu durumda da muhkem ve müteşabihleri bu olgularla tanımanın, onların belirlenmesi ve nesnel karşılıklarının tespit edilmesi açısından bu olguların yeterli olmayacağı açıktır.

12- Müteşabihler, bir takım özel sıfatları içeren ayetlerdir. İster alim, kadir, hakîm ve habir sıfatları gibi Allah'ın sıfatlarını içeren ayetler olsun, ister peygamberlerin sıfatları ile ilgili ifadeleri içeren ayetler olsun. Hz. İsa ile ilgili şu ifadeyi buna örnek gösterebiliriz: "O'nun kelimesidir. Onu Meryem'e yöneltmiştir ve Ondan bir ruhtur." (Nisâ, 171) Buna benzer ayetler de bu bağlamda değerlendirilir. Bu görüş de İbn-i Teymiye'ye nispet edilmiştir.

Sıfatlarla ilgili ayetlerin müteşabihler kategorisine girdiğini kabul etmemize rağmen, müteşabihi sırf bunlarla sınırlandırmak kanıtı olmayan bir iddiadır.

Yukarıdaki görüşü ileri süren İbn-i Teymiye'den nakledilen uzun açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, o, muhkem ve müteşabih kavramlarını lügavi anlamlarını esas alan bir değerlendirmeye tabi tutmuştur. Buna göre, muhkem, delaleti sağlam olan, müteşabih ise birbirine benzeyen çeşitli ihtimalleri aynı anda içeren ifadeler demektir. Bu iki anlam nispî ve görecelidir. Bir ayetin anlamı halkın geneline belirsiz gelebilir. Ama alimler onu araştırıp öğrenirler. Bu husus, sıfatlarla ilgili konuları içeren ayetlerde daha belirgindir. Çünkü bu tür ayetlerin anlamı, halkın geneli açısından belirsizdir. Başka şeylerle karıştırılabilir niteliktedir. Bilindiği gibi insanların genelinin zihinsel kapasiteleri, maddi algıların ötesine geçme, maddeyi aşma bakımından yetersizdir, Bu yüzden yüce Allah'ın kendi zatıyla ilgili olarak söz konusu ettiği ilim, kudret, işitme, görme, rıza, gazap, el, göz ve benzeri olguları cismani şeyler veya gerçek olmayan anlamlar olarak algılıyorlar. Bundan dolayı fitne çıkıyor, bidatler baş gösteriyor, çeşitli mezhepler ortaya çıkıyor. İşte muhkem ve müteşabihten kastedilen budur. Bunların her ikisi aracılığı ile bir bilgiye ulaşmak mümkündür. Kavranması ve bilinmesi mümkün olmayan şeyse, müteşabihlerin gerçek anlamlarına tevil edilmeleridir. Sıfatlarla ilgili ayetler gibi ayetlerin içerdiği örneklerin işaret ettikleri hususların bilinmesidir. Diyelim ki, biz, "Allah, her şeye kadirdir." ve "Allah her şeyi bilir" ifadelerinin anlamını biliyoruz; ama biz, O'nun bilmesinin, kudretinin ve diğer sıfatlarının gerçek mahiyetlerini ve O'na özgü fiilleri kavrayamayız, bilemeyiz. İşte Allah'tan başka kimsenin bilmediği müteşabihlerin tevillerinden maksat budur." İbn-i Teymiye'nin görüşleri özetle bundan ibaretti. Tevil kavramından söz ederken, inşallah, onun bu sözleriyle ilgili açıklamalarda bulunacağız.

13- Muhkemden maksat aklın kavrayabildiği ifadelerdir. Müteşa-bihten maksat da bunun aksidir.

Bu görüşün herhangi bir kanıtı yoktur. Kur'an ayetleri, aklın kavrayabildiği ve aklın kavrayamadığı şeklinde iki kısma bölünürlerse de, bu, şu anda tefsirini sunduğumuz ayette işaret edilen muhkem ve müteşabih ifadeleriyle de bu hususların kastedildiği anlamına gelmez. Kaldı ki, ayette işaret edilen muhkem ve müteşabihlerin özellikleri bu taksimle tam olarak bağdaşmamaktadır. Ayrıca bu ölçü hüküm içeren ayetlerle geçerliliğini kaybeder. Çünkü bu tür ayetler muhkemdirler ve aklın bunları kavraması mümkün değildir.

14- Muhkemden maksat, ifadenin zahiri kastedilen ayetlerdir. Mü-teşabihten maksat da, zahirinin aksi kastedilen ayetlerdir. Bu görüş bir çok son kuşak araştırmacılar tarafından ileri sürülmüştür. Teville ilgili olarak geliştirdikleri kavramsal örgü de bu görüşe dayanıyor. Buna göre tevil, sözün zahirine ters düşen anlam demektir. Sanki şu görüşü savunanlar da bunu kastetmiş gibidirler: "Muhkem ayet, tevili, indirilişi demek olan ayettir. Müteşabih ise, ancak teville anlaşılabilen ayettir."

Bu yaklaşıma gelince: Bu, salt bir ıstılahtır. Ayette muhkem ve müteşabihlerin nitelikleriyle ilgili olarak işaret edilen hususlar, bununla uyuşmamaktadır. Müteşabihin müteşabih olması, madlulunun (nesnel karşılığının) ve kastedilen anlamın olmasından ileri gelmektedir. Ve yine tevil, müteşabihle kastedilen anlam demek değildir ki dolayısıyla müteşabihin tevile sahip olmak bakımından muhkemden ayrıldığı şeklinde bir sonuca varılsın. Tam tersine ayette işaret edilen tevilden maksat, Kur'an'ın muhkem, müteşabih tüm ayetlerini kapsayan bir durumdur. Biz bu hususa daha önce işaret ettik.

Bunun yanında, Kur'an'da, zahiri anlamından farklı, ona ters düşen bir anlam kastedilen herhangi bir ayet yoktur. Şayet bazı ayetlerde bu tür bir duruma ima eden ifadeler varsa, bununla, başka muhkem ayetlerin onlara kazandırdığı anlamlar kastedilmiştir. Çünkü Kur'an'ın bir özelliği, bazı ifadelerinin diğer bazı ifadeler tarafından tefsir edilmesidir, kapalı ifadenin diğer bazı ifadeler aracılığı ile açıklığa kavuşturulmasıdır. Bilindiği gibi, bitişik veya ayrı karinelerin bir kelimeye kazandırdıkları anlam, onun zuhurunun dışında değildirler. Özellikle, konuşmacı tarafından, bir kısmının diğer bir kısmıyla ilintili bir şekilde söylendiği, bir kısmının diğer bir kısmına tanıklık ettiği, var olduğu sanılan tüm ihtilafların ve tüm çelişkilerin üzerinde düşünülmesi durumunda ortadan kalkacağı açıkça ifade edilen bir metin açısından bu durum çok daha net bir husustur. Yüce Allah konuya ilişkin olarak şöyle buyuruyor: "Onlar hala Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birbirini tutmaz birçok şey bulurlardı." (Nisâ, 82)

15- Asem'den şöyle bir görüş aktarılmıştır: Muhkemden maksat, tevili üzerinde görüş birliği sağlanan ayetlerdir. Müteşabihten maksat da, tevili hakkında ihtilafa düşülen ayetlerdir. Burada, görüş birliği (icma) ve görüş ayrılığı (ihtilaf) ile, ayetin nesnel karşılığı hakkında tüm görüşlerin aynı noktada toplanması ile böyle olmaması kastedilmiş olsa gerektir.

Böyle bir değerlendirme, kitabın tamamının müteşabih olmasını gerektirir ki bu, tefsirini sunduğumuz ayetin işaret ettiği taksimle bağdaşmamaktadır. Çünkü Kur'an'da hiç bir ayet yoktur ki, hakkında herhangi bir ihtilaf olmasın. Ya ayetin lafzı ya anlamı ya da anlamının açık veya örtülü olması açısından mutlaka bir takım ihtilaflar söz konusu olmaktadır. Öyle ki bazıları: "Müteşabih (benzeşmeli) bir kitap" (Zümer, 23) ayetine dayanarak Kur'an'ın tamamının müteşabih olduğunu söylemişlerdir. Bu değerlendirmenin, söz konusu çıkarsamanın, kanıt olarak sundukları ayetin muhkem bir ayet olması esasına dayandığını göz ardı etmişlerdir. Kanıt olarak sundukları ayet savundukları görüşle çelişmektedir. Bir diğer grup da Kur'an ayetlerinin zahirinin kanıt oluşturmadıklarını, yâni zahiri anlamının olmadığını ileri sürmüşlerdir.

16- Müteşabihten maksat, başkası ile aralarında benzerlik bulunmasından dolayı, tefsiri müşkül olan ifadelerdir. Bu zorluğun, müşkülün, lafızla veya anlamla ilgili olması fark etmez. Bu görüşü Ragıb el-İsfahanî ileri sürmüştür. Ragıb "el-Müfredat" adlı eserinde şunları söylüyor:

Kur'an'ın müteşabihinden maksat, başka ayetlerle aralarında benzerlik olmasından dolayı tefsiri müşkül olan ayetlerdir. Bu benzerliğin lafız veya anlam açısından söz konusu olması fark etmez. Fıkıh bilginleri demişlerdir ki: Müteşabih, zahiri maksadını ulaştırmayan ifadelerdir. İşin aslı şudur: Ayetler, birbirleri açısından üç gruba ayrılırlar: Mutlak muhkem, mutlak müteşabih, bir açıdan muhkem, bir açıdan da müteşabih olan ayetler.

O halde müteşabihler genel olarak üç kısma ayrılırlar:

1- Sadece lafız açısından müteşabih olan ayetler.

2- Sadece anlam açısından müteşabih olan ayetler.

3- Her iki açıdan da müteşabih olan ayetler.

Sadece lafız açısından müteşabih olan ayetler iki kısma ayrılırlar: Bu kısımlardan biri müfred lafızlarla ilgilidir. Bu da ya kelimenin garip ve alışılmayan olması ile ilgilidir. "el-ebb" ve "yeziffûn" kelimeleri gibi ya da "yed" (el) ve "ayn" (göz) kelimelerinde olduğu gibi lafız ortaklığı şeklinde olur (yâni bir kelimenin birkaç anlamı olur). Diğer kısım ise, mürekkeb (bileşik) sözün cümle yapısıyla ilgilidir. Bu da üç kısma ayrılır.

Bir kısmı kelamın özet olmasıyla ilgilidir. Şu ayette olduğu gibi: "Eğer yetim kızlar konusunda adeleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, bu durumda, size helal olan kadınlardan... nikahlayın." (Nisâ,3)

Bir kısım da ifadenin açıklanması, genişletilmesi ile ilgilidir: "O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur"ifadesinde olduğu gibi. Çünkü eğer: "Hiçbir şey O'nun benzeri değildir." denilseydi, bu dinleyiciler açısından daha açık bir ifade olacaktı.

Bir kısmı da kelamın düzeni ile ilgilidir: "Kitabı kulu üzerine indirdi ve onda hiç bir çarpıklık kılmadı. Dosdoğru bir kitaptır." (Kehf, 1-2) ayetinde olduğu gibi. Bu ifadenin takdiri şöyledir: "Kitabı kulu üzerine dosdoğru olarak indirdi ve onda hiç bir çarpıklık yoktur."

"Eğer mü'min erkekler ... olmasaydı, eğer seçilip ayrılmış olsalardı." (Fetih, 25) ayetini de buna örnek gösterebiliriz.

Anlam itibariyle müteşabihe örnek, yüce Allah'ın sıfatları ve kıyamet gününün sıfatlarıdır. Çünkü bu sıfatlar bizim kavrayacağımız şekilde tasvir edilmemişlerdir. Bunun nedeni, bizim duyu organlarıyla algılayamadığımız bir şeyin suretinin zihnimizde belirginleşmemesidir. Ya da bunların, bizim duyu organlarıyla algılayabildiğimiz türden olmamasıdır.

Hem anlam hem lafız açısından müteşabih, toplam olarak beş kısma ayrılır:

Birinci kısım, nicelikle ilgilidir. İfadenin genel veya özel bir anlam taşıması gibi. "Müşriklerle savaşın" (Tevbe, 5)ifadesi buna örnek gösterilebilir [Acaba bütün müşriklerin mi yoksa belirli müşriklerin mi kastedildiğini bilmiyoruz].

İkincisi, nitelikle ilgilidir. İfadenin vacip veya mendup nitelikli bir hüküm içermesi gibi. "Kadınlardan size helal olanları nikahlayın..." (Nisâ, 3) ayetini buna örnek verebiliriz.

Üçüncüsü, zamanla ilgilidir. Nasih ve mensuh ayetler gibi. "Allah'tan gereği gibi korkun." (Âl-i İmrân, 12)ifadesini buna örnek gösterebiliriz [Diğer bir ayette "Gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun" (Teğabun, 16)diye yer almıştır. Hangisinin nasih ve hangisinin mensuh olduğu bilinmemektedir].

Dördüncüsü, mekanla veya ayetlerin indiği ortamın objektif koşullarıyla ilgilidir. "Evlere arkasından girmeniz iyilik değildir." (Bakara, 189) ve "Erteleme (nesie) küfürde daha ileri gitmektir." (Tevbe, 37)ifadeleri buna örnek gösterilebilir. Çünkü Arapların cahiliye dönemindeki geleneklerini bilmeyenlerin bu ayetin tefsirini kavramaları zor olur.

Beşincisi, bir fiilin sahih, geçerli veya fasit, geçersiz olmasına neden olan şartlarla ilgilidir. Namazın ve nikahın şartları gibi.

Bu hususlar bir bütün olarak tasavvur edildiği zaman, tefsir bilginlerinin, müteşabih kavramının anlamı ile ilgili olarak ileri sürdükleri tüm görüşlerin yukarıdaki tasnifin dışında olmadığı anlaşılır.

Müteşabihten maksat, "Elif, lâm, mîm'dir." diyenin görüşü, Kate-de'nin: Muhkem nasih, müteşabih de mensuhtur, şeklindeki görüşü, Asemm'in: Muhkem, tevili üzerinde görüş birliği sağlanan ifadelerdir, müteşabihse, tevili üzerinde ihtilaf çıkan ifadelerdir, şeklindeki görüşü gibi.

Bundan sonra, bütün müteşabihler üç grupta incelenebilir:

Bir grup müteşabih ayetin içeriğinin mahiyetini aklın kavraması, tespit etmesi mümkün değildir. Kıyametin zamanı, Dabbet-ul arzın (kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacağı söylenen şeyin) ortaya çıkışı ve Dabbet-ul arzın mahiyeti gibi.

Bir grup müteşabihin anlamını kavramak ta akıl açısından mümkündür. Garip lafızlar, ince ve dakik hükümler gibi.

Bir grup müteşabih de bu iki grup arasında değişken bir yer işgal etmektedir. Bunların gerçek anlamlarının ilimde derinleşen insanlar tarafından bilinmesi, diğer insanlarınsa, bunların mahiyetlerini bilmemeleri mümkündür. Bu grup müteşabihe, Peygamber Efendimiz Hz. Ali (a.s) ile ilgili olarak söylediği şu sözlerde işaret etmiştir: "Allah'ım! Onu dinde derin kavrayış sahibi kıl" Peygamberimizin İbn-i Abbas'la ilgili söylediği buna benzer bir sözde de buna işaret edilmiştir." (el-Müfredat, Ragıp el-İsfahani s. 443- 445) Ragıb'ın sözleri burada sona erdi. Ragıb'ın bu değerlendirmesi, müteşabih ile ilgili açıklamaların en kapsamlısıdır. Yukarıda işaret edilen bir çok görüşün bir araya getirildiği görülmektedir.

Ancak bu değerlendirmede iki açıdan tutarsızlık vardır:

Birincisi; onun müteşabih kavramını, sözel benzerlikleri, lafzî gariplik, terkipsel kapalılık, ifadenin genel veya özel oluşu gibi lafızla ilgili tereddütleri kapsayacak şekilde genelleştirmesi, tefsirini sunduğumuz ayetin zahiri ile bağdaşmamaktadır. Çünkü tefsirini sunduğumuz ayet, muhkem ayetleri, müteşabih ayetlerin baş vuru kaynağı gibi göstermektedir. Bilindiği gibi, lafzî gariplikler ve benzeri durumlar, muhkem ayetlerin delaletleriyle ortadan kalkacak hususlar değildir. Bu tür düğümler, muhkem ayetlere başvurularak çözülmezler. Bunların çözüm mercii başka bir şeydir.

Ayrıca, tefsirini sunduğumuz ayette, müteşabihlerle ilgili olarak, fitne çıkarmak amacıyla onlara uyabileceğine işaret ediliyor, bilindiği gibi, özelleştirici bir unsuru göz önünde bulundurmaksızın genel nitelikli bir ifadeye uyma, kayıtlandırıcı bir unsuru göz önünde bulundurmaksızın mutlak nitelikli bir ifadeye uymak ya da sözlük ve lügat kitaplarına baş vurmaksızın garip bir lafzın peşine düşme her dil ehlinin yöntemlerine aykırıdır. Hiçbir dil ehlinin doğasında böyle bir yaklaşıma cevaz verilmez. Doğal olarak, dilde bir dayanağı olmadığı için de böyle ifadelere tabi olmak da fitneyi uyandırıcı bir rol oynamaz.

İkincisi; müteşabihi, bütün insanlar tarafından anlaşılabilen, hiç kimse tarafından anlaşılmayan ve bir kesim tarafından anlaşılabilen, bir kesim tarafından da anlaşılamayan şeklinde tasnif etmesi, tevil olgusunu sadece müteşabih ifadelere özgü kıldığının göstergesidir. Ki biz bunun böyle olmadığını kanıtladık.

Muhkem ve müteşabih kavramlarının anlamı ve nesnel karşılıkları ile ilgili olarak söylenenler bundan ibarettir. Bu tür değerlendirmelerin isabetli olup olmadıklarını gördük. Yine tefsirini sunduğumuz ayete baktığımızda, ayetin aydınlık ışığında meseleyi gözlemlediğimizde, gerçeğin bütün bu denilenlerden farklı olduğunu görmüş olduk. Aslında ayetten yola çıkarak müteşabih kavramını şöyle anlamamız gerekmektedir:

Bir ayetin ayet olmasını koruyarak, yâni bir anlam taşımanın yanı sıra, şüpheli ve değişken bir anlama delalet etmesi demektir. Ancak şüpheli ve değişken anlam, genel ve mutlak nitelikli bir ifadenin özel ve kayıtlı bir ifadeye döndürülerek veya benzeri bir işlem yapılarak anlamının belirginleştirilmesi gibi dil ehlinin geleneksel yöntemleri açısından çözüme kavuşturulabilen lafızla ilintili olgulardan kaynaklanmamaktadır. Müteşabihlik durumu, anlamının içinde kuşku bulunmayan ve müteşabih ayetlerin anlamlarının belirginleşmesine yardımcı olan muhkem bir ayetin anlamı ile bağdaşmamaktan kaynaklanır.

Bilindiği gibi, herhangi bir ayetin bu niteliğe sahip olması, ancak uyulması istenen anlamın, insanların genelinin zihinleri açısından alışılmış olması, yalın zihinlerin zorlanmadan tasdik edebileceği özellikte olması ya da ayetin kastedilen tevilinin, kavrama gücü zayıf, akletme yeteneği yetersiz bu tür zihinler tarafından çabuk kabul edilebilir özellikte olması ile mümkündür.

Peygamber Efendimizden (s.a.a) sonra, gerek çeşitli bilgiler ve gerekse pratik hayatın hükümleri bağlamında, İslam'ın öngördüğü dosdoğru yoldan sapan bidat ve heva ehlini, yıkıcı mezhepleri ve sapkın grupları incelediğimiz zaman, bir çok dayanaklarının müteşabihlere uymak, ayetleri yüce Allah'ın hoşnut olmayacağı bir şekilde tevil etmek olduğunu görürüz.

Bir bakıyorsun, bir mezhep, yüce Allah'a cisim isnat etmek bağlamında, bir takım ayetleri kendi sapkın düşüncesine dayanak yapmış. Bir diğeri, yine Kur'an'dan bazı ayetleri ileri sürerek cebri, yüce Allah'ın insanları fiilleri işleme noktasında zorlaması düşüncesini savunmuş, bir başkası salt tenzih (Allah'ı noksanlıklardan uzak sayma) adına sıfatları inkar etmiş, başka bir grup Allah'ın sıfatlarının aynı insanların sıfatları gibi olduğuna ve sıfatların zattan ayrılığı adına Kur'an'dan ayetler ileri sürmüş v.s. Bütün bunların ortak özellikleri, hakimlik işlevini görecek muhkem ayetlere döndürmeksizin müteşabih ayetleri esas almaktır.

Bir grup diyor ki: Dini hükümler, insanların Allah'a ulaşmaları için konulmuştur. Şayet insanı bu amaca ulaştıracak daha kestirme bir yol varsa, bu yolu izleyenler açısından kesinlik kazanan bir yol olur. Çünkü amaç, mümkün olan herhangi bir yolla Allah'a ulaşmaktır. Bir başkası çıkıp şunları ileri sürüyor: Dini yükümlülükler, insanın kemal düzeyine ulaşması için konulmuşlardır. Maksada erişmek suretiyle kemal düzeyine ulaşıldıktan sonra, yükümlülüklerin anlamı kalmaz. Kamil insan için teklif (dini yükümlülükler) gereksizdir.

Oysa Resulullah Efendimizin (s.a.a) zamanında, İslam'ın öngördüğü bütün hükümler, bütün hadler ve dinsel siyasetler egemendi ve uygulanmaktaydı. Hiç kimse bunlara aykırı bir hareket yapamazdı. İstisnasız herkes bu hükümlerin ve ilkelerin gereğini yapmak durumundaydı. Ne olduysa, Peygamberimizin (s.a.a) vefatından sonra oldu. İslami hükümetler eliyle her gün bir hüküm yürürlükten kaldırıldı. Gün be gün İslam'ın pratik hayata ilişkin hükümleri adeta yontuluyordu. Yürürlükten kaldırılan hiç bir hüküm, uygulanmayan hiç bir had yoktur ki, bunları yürürlükten kaldıranlar, bunları uygulamayanlar şöyle bir mazeret ileri sürmüş olmasınlar: Din, ancak dünyanın ıslahı ve insanların çıkarı için gönderilmiştir. Dolayısıyla, dinin karşısında bizim öngördüğümüz hüküm veya tavır, Bugün için insanların çıkarına daha uygundur.

Gide gide bu tür iddialar ve uygulamalar şunu deme noktasına gelip dayandı: "Dinin tek amacı, dünyanın ıslahıdır. Din aracılığıyla dünyanın imar edilmesidir. Bugünkü dünya konjonktürü, dinsel politikaları sindirecek durumda değildir. Tam tersine, Bugün için çağdaş uygarlığın onayladığı kanunlar yapıp uygulamak gerekir."

Daha ileri gidilerek yine şunu da söylediler: "Dini uygulamalar, dinin öngördüğü amelleri yapmak, kalbin arındırılması, onun yapıcı bir düşünceye ve iradeye yöneltilmesi içindir. Toplumsal eğitimden geçmiş, halka hizmet düşüncesi ile gelişmiş nefislerin abdest, gusül, namaz ve oruç gibi dinsel arındırma yöntemlerine ihtiyacı yoktur."

Sayıları sayılmayacak kadar çok olan bu ve benzeri düşünceler üzerinde düşündüğün ve bir de: "Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve yorumunu yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar."ayetini göz önünde bulundurduğun zaman, yukarıda yaptığımız değerlendirmenin doğruluğundan kuşku duymadığın gibi, İslam'ı ve Müslümanları can evinden vuran onca fitne ve mihnetin ancak müteşabihlere uymak ve Kur'an'ı tevil etmekle mümkün olabildiğine karar verirsin.

Kur'an-ı Kerim'in -doğrusunu yüce Allah herkesten daha iyi bilir- bu konuda üzerinde ısrarla durmasının ve müteşabihlere uymayı, fitne çıkarmayı amaçlamayı, tevile sapmayı, bazı ayetleri inkar etmeye gitmeyi ve Allah'ın ayetlerini yorumlarken haddi aşmayı, onlar hakkında bir bilgiye dayanmaksızın konuşmayı ve şeytanın adımlarına uymayı sıkı sıkıya yasaklamasının nedeni bu olsa gerektir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in mesajını asıl yönünden saptıracak, temellerinden birini yıkarak dinin bünyesinin yok olmasına neden olacak hususlarda diğer konulardan farklı bir şekilde sert tepki göstermesi, onun ifade tarzının bir özelliğidir. Kafirleri dost edinmeyi yasaklarken, akrabaları (Peygamberin Ehl-i Beyti'ni) sevmeyi emrederken, Peygamberimizin hanımlarının evlerinde oturmaları hakkında bazı açıklamalara yer verirken, faizle muamele etmeyi yasaklarken ve din üzerinde tek söz halinde olunmasının gereğini ve benzeri şeyleri vurgularken hep bu şiddetli tavrını, bu sert söylemini seçmiştir.

Dünyaya bağlanmaktan, dünyevi değerlere yapışıp kalmaktan ve hevese uymaktan kaynaklanan kalplerdeki kayma eğilimi ve fitne çıkarma arzusu, ancak kıyamet gününün hatırlatılması ile giderilebilir ve ortadan kaldırılabilir. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "İstek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır." (Sâd, 26) Bu yüzden Kur'an'ı Rablerinin hoşnut olmayacağı şekilde tevil etmekten kaçınan ilimde derinleşenlerin sözlerinin sonunda buna işaret ettiklerini görüyoruz: "Rabbimiz, sen mutlaka insanları kendisinde asla şüphe bulunmayan bir günde toplayacaksın. Doğrusu Allah vadinden dönmez."

2- Muhkem Ayetlerin Kitabın Anası Olmasının Anlamı  Nedir?

Bir grup insan konuya ilişkin olarak şöyle bir değerlendirme yapmışlardır: Muhkem ayetlerin kitabın anası olması, kitabın temelini oluşturmaları anlamına gelir. Dinin kuralları ve asıl prensipleri bunlara dayanır. Dolayısıyla bunlara hem inanılır, hem de bunlara göre amel edilir. Dinse, inançlar ve ameller sisteminden başka bir şey değildir. Müteşabih ayetlere gelince, bunların anlamları belirgin değildir; ifade ettiği anlamda karışıklık ve benzerlikler söz konusudur. Bu yüzden bu nitelikte olan ayetlere inanılır; ancak içeriklerine göre amel edilmez.

Müteşabih ile ilgili olarak sunduğumuz görüşleri incelediğin zaman şunu bilirsin: Konuya ilişkin olarak üzerinde durulan görüşler arasında bir kaç tanesinin böyle bir sonuç, böyle bir yaklaşımı gerektirdiği açıktır. Onlar, müteşabih ayetlere müteşabih denmesinin sebebi, ulaşılması ve anlaşılması zor olan teviller içermeleri görüşüdür. Ya da lafızla ilgili tereddütleri ortadan kaldırmada esas alınan aklî yöntem, lügate ve insanların uydukları prensiplere baş vurarak müteşabihlerin içerdikleri bilgileri tam olarak veya biraz olsun anlamanın ve teşabüh durumunu ortadan kaldırmanın mümkün olduğunu savunan görüştür.

Başka bir grup ta şunu söylemiştir: Muhkem ayetlerin kitabın anası olmasının anlamı, müteşabih ayetlerin onlara döndürülmesi gerektiğidir. Ancak, bu döndürmenin mahiyeti ve niteliği ile ilgili görüşler, bu noktada farklılık arz etmiştir. Bu yaklaşım içinde olan bazılarının sözlerinden anlaşılan şudur: Döndürmekten maksat, müteşabihlerin sadece imanla sınırlandırılmalarıdır. Fiili amel ise, muhkem ayetlere göre belirlenmelidir. Tıpkı, mensuh ayet gibi. Bu tür ayetlere inanılır, ancak amel söz konusu olduğundan nasih olan ayetler esas alınır. Bu görüş, hemen öncesindeki görüşten pek farklı değildir.

Diğer bazılarının eğilimi ise, muhkem ayetlerin kitabın anası olmasının anlamı, muhkem ayetlerin müteşabih ayetleri açıklamaları, içerdekileri benzeşme durumunu ortadan kaldırmalarıdır.

Doğru olan bu üçüncü görüştür. Çünkü "kitabın anası..." ifadesinin işaret ettiği analık kavramının ifade ettiği anlam, fazladan bir özeni kapsamaktadır. Bu da yukarıda sunduğumuz görüşlerin ilkinde, ana kavramının anlamı olarak sunulan "temel" kavramından daha özel bir anlam içermektedir. Çünkü 'ana' kelimesinde, özel bir şekilde, dönüşe vurgu yapılmaktadır. Türeyiş ve üreme anadan kaynaklanan bir durumdur. Bu, ananın bir parçasıdır. Dolayısıyla, bu ifadeden müteşabih-lerin muhkemlere dönüp dayanan, onlardan bir dal gibi uzanan anlamlar, medlullar içerdiği mesajı verilmektedir. Bu da muhkemlerin müteşabihleri açıklayıcı oldukları sonucunu getirmektedir.

Öte yandan, müteşabihler, maksatlarındaki benzeşme ve belirsizlik durumundan dolayı müteşabih olarak nitelendirilmişlerdir, tevillerinin bulunmasından dolayı değil. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, tevil olgusu, hem muhkem, hem de müteşabih için geçerlidir. Bilindiği gibi, Kur'an'ın bir kısmı, bir kısmını tefsir eder. Dolayısıyla müteşabih-lerin de bazı ayetler tarafından tefsir edilmeleri gerekir. Bu da muhkem ayetlerden başkası değildir. Bunun örneği yüce Allah'ın şu sözüdür: "Rabbine bakıp-durur." (Kıyamet, 23) Bu ayet müteşabih bir ayettir. Bu ayet: "O'nun benzeri olan hiç bir şey yoktur." (Şura, 11) ayetine ve "Gözler O'nu idrak edemez." ayetine döndürülmek suretiyle anlamının şöyle olduğu anlaşılır: Burada sözü edilen bakış ve görüşten maksat, maddi bakış ve görüş değildir. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Onun gördüğünü gönül yalanlamadı. Yine de siz gördüğü şey üzerinde onunla tartışacak mısınız? Andolsun, onu bir diğer inişte görmüştü... Andolsun, o, Rabbinin en büyük ayetlerinden olanı gördü." (Necm, 11-18) Burada, kalbe özgü bir görme eyleminin varlığı kesin olarak ifade ediliyor. Bu 'görme'den maksat düşünce de değildir. Çünkü düşünce, onaylamak ve zihinsel bileşimle ilintilidir. Görme ise, birer şeylerle ilintilidir. Buradan hareketle anlıyoruz ki, bu bakıştan maksat, kalbin yönelişidir ve bu, maddi veya akılla ilgili zihinsel bir yöneliş değildir. Diğer müteşabihler için de aynı durum geçerlidir.

3- Tevilin Anlamı Nedir?

Bazıları tevil kavramını, "bir ifade ile kastedilen şey" anlamına gelen tefsir sözü ile açıklama eğilimindedirler. Bir kısım ayetten kastedilen hususlar zorunlu olarak bilindiğine göre, doğal olarak: "Fitne çıkarmak ve yorumunu (tevilini) yapmak"ifadesinde geçen tevilden maksat, müteşabih ayetten kastedilen anlamdır. Şu halde, bu değerlendirmeye göre, müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah'tan başka hiç kimse bilmez. Ya da Allah'tan ve ilimde derinleşenlerden başka kimsenin bilmesi mümkün olmaz.

Bir diğer grup da şu görüşü ileri sürmüştür: Tevil kavramı ile kastedilen anlam: Kelimenin zahirinin ifade ettiği anlamın tersidir. Lafzın bu anlamda kullanılması yaygınlaşmış, bu anlam lafzın ikinci hakiki anlamıymış gibi algılanır olmuştur. Oysa daha önce, lafız, mutlak döndürme veya merci anlamında değerlendirilirdi.

Her halukârda, bu anlam, son kuşak tefsir bilginleri arasında yaygınlık kazanmıştır. İlk anlam ise ilk kuşak müfessirler arasında alabildiğine yaygındı. Bu bağlamda, tevilin anlamının bilinmesini sırf Allah'a özgü kılanlarla, hem Allah'ın hem de ilimde derinleşenlerin bunların anlamlarını bilebileceğini savunanlar arasında herhangi bir fark yoktur. Nitekim İbn-i Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Ben ilimde derinleşenlerden biriyim; ben onun tevilini bilirim."

Diğer bir grubun konuya ilişkin görüşü şöyledir: Tevil, ayetin içerdiği anlamlardan biridir ve bu anlamı Allah'tan veya Allah ve ilimde derinleşenlerden başka kimse bilemez. Ayrıca bu anlam lafzın zahiri anlamına ters düşmez. Bu durumda karşımıza şöyle bir durum çıkıyor: Müteşabih ayetin, birbirinin altında gizli birden fazla anlamı vardır. Bu anlamların bazısı, lafzın hemen altındadır, dolayısıyla bu tür anlamları herkes rahatlıkla kavrayabilir. Bunların bir kısmı, lafızdan oldukça uzak derinlerdedir; ancak yüce Allah veya O'nunla birlikte ilimde derinleşenler bunları bilebilirler.

Bu uzak anlamların lafızla ilintilerinin mahiyeti çerçevesinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Çünkü, bunların lafızdan kastedildikleri göz önünde bulundurulduğunda, tek bir anlatımla, bir tek alanda, enlem halinde ve yanyana ifade edilemeyecekleri kesindir. Aksi takdirde, lafzın bir anlamdan fazlası için kullanılması gerekecektir. Bununsa, caiz olmadığı ilgili ilimde açıklanmıştır. Dolayısıyla bunların bir boylam içinde dizili anlamlar şeklinde olmaları bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Bu bağlamda şöyle söylenmiştir: Bunlar, lafzın anlamının gerekleridir. Ancak bunlar peşpeşe sıralanan gerekler olarak değerlendirilmelidirler. Buna göre lafzın asıl bir anlamı vardır. Bu anlamın bir gereği, gereğin de bir gereği vardır. Ve bu zincir bu şekilde devam eder.

Yine denilmiştir ki: Bunlar batının zahirin üzerine tertip edilmesi gibi üstüste anlamlar şeklindedirler. Bilinen, anlaşılan anlamın irade edilmesi, lafzın anlamının ve batınının irade edilmesi demektir. Batının irade edilmesi bunun kendisinin irade edilmesinin aynısıdır. Tıpkı: "Bana su ver" demen gibi. Bu ifade suyu istemenin yanı sıra, susuzluğun giderilmesini ve varoluşla ilgili bir ihtiyacın karşılanmasını, varoluşsal bir kemalin gerçekleştirilmesini istemenin kendisidir. Burada dört emir ve dört istek söz konusu değildir. Tam tersine bazısı bazısının içinde olan olguların aynısı olan su içmeyle ilgili bir tek istek söz konusudur. Su içme bunlarla ilintilidir ve onlara dayanmaktadır.

Konuya ilişkin olarak ortaya atılan bir dördüncü görüş de şöyledir: Tevil, lafız aracılığı ile kastedilen anlamlar türünden bir şey değildir. Tersine tevil, söze dayanak oluşturan objektif bir olgudur.

Eğer söz, emir ve yasak gibi inşaî bir hüküm niteliğinde ise, tevili, hükmün inşasını, konulmasını ve yasalaştırılmasını gerektiren maslahattır. Buna göre: Namaz kılın." sözünün tevili, namaz kılan insanın kendisi ile kaim olan zihin dışı nuranî bir durumdur. Onu çirkin hayâsızlıklardan ve münkerden alıkoyar.

Şayet haber nitelikli bir söz ise ve bu söz de geçmiş olaylardan haber veriyorsa, bu sözün tevili, geçmiş zaman zarfında meydana gelmiş bulunan olayın kendisidir. Geçmiş Peygamberlerin ve toplumların başından geçen olayları içeren ayetler gibi. Bu tür ayetlerin tevili, geçmişte meydana gelen olayların kendisidir.

Şayet haber nitelikli söz, şimdiki zamanda meydana gelen veya gelecekte meydana gelecek olan bir olaydan söz ediyorsa, bu iki ayrı şekilde olabilir:

a) Haber verilen olgu duyularla algılanan ve akıl aracılığıyla kavranan bir şey olur. Bu durumda tevili, objeler dünyasında yaşanan olayın kendisidir. Şu ayetler buna örnek gösterilebilir: "İçinizde onlara haber taşıyanlar vardır." (Tevbe, 47) "Rum orduları yenilgiye uğradı. Yakın bir yerde. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Bir kaç yıl içinde." (Rum, 2-4)

b) Haber verilen olgu, kıyamet günü, kıyametin kopacağı an, ölülerin toplanması, insanların hesaba çekilmesi, amel defterlerinin dağıtılması gibi dünyevi duyularımız tarafından algılanamayan ve akıllarımız aracılığıyla kavranamayan geleceğin perdesinin gerisindeki gaybi bir mesele olur, ya yüce Allah'ın sıfatlarının ve fiillerinin mahiyeti gibi zamandan ve akılların kavrama alanlarından aşkın bir husus olur. Bunların tevili de onların objektif hakikatlerinin kendisidir.

Bu kısım ile, yâni Allah'ın sıfatlarının ve fiillerinin durumunu ve bunlarla ilintili olup kıyamet ve benzeri hususların mahiyetini açıklayan ile diğer kısımlar arasındaki fark, diğer kısma giren ayetlerin tevillerini bilmenin mümkün olmasıdır. Bunların tevilini bilmekse mümkün değildir. Bunların gerçek mahiyetlerini ancak yüce Allah bilir. Hiç kuşkusuz, ilimde derinleşenler, yüce Allah'ın öğretmesi sonucu, akıllarının alabileceği kadarıyla bunların tevillerini bir ölçüde kavrayabilirler. Tevilin gerçek anlamda bilinmesine gelince, yüce Allah bu alanı kendine özgü kılmıştır.

Buraya kadar dört ana başlık altında sunulanlar tevil kavramının anlamı ile ilgili olarak tefsir bilginlerinin yaklaşım tarzının özetidir.

Konuyla ilgili olarak başka değerlendirmeler yapılmıştır; ancak bunlar, savunucuları kabul etmeseler de ilk görüşün ayrıntıları niteliğindedir.

Örneğin bunlardan birine göre, tefsir tevilden daha genel bir anlam ifade etmektedir. Tefsir genellikle lafızlar ve müfretlerle ile ilgili olarak kullanılır. Tevil ise daha çok anlamlar ve cümleler hakkında kullanılır. Tevil kavramı genellikle ilahi kitaplarla ilgili olarak kullanılırken, tefsir ifadesi hem onlarla, hem de başka kitaplarla ilgili olarak kullanılmaktadır.

Yine bu tür ayrıntı nitelikli görüşlerden birine göre, tefsir, sadece bir yönde açıklanma ihtimali bulunan lafzın anlamının açıklanması anlamında kullanılan bir kavramdır. Tevil ise, çıkarsama yöntemiyle birden çok ihtimaller arasında birinin belirlenmesi anlamında kullanılan bir kavramdır.

Bir diğer değerlendirmede ise, şöyle söylenmektedir: Tefsir lafızdan kesin olarak anlaşılması gereken anlamın belirlenmesi, tevil ise, lafızdan kesin olarak anlaşılmayan muhtemel anlamlardan birinin tercih edilmesi anlamında bir çabadır. Bu görüş bundan öncekine yakındır.

Bir diğer görüşe göre, tefsir, lafızdan kastedilen anlamın kanıtının açıklanması, tevil ise, lafızdan kastedilen anlamın gerçek boyutlarının belirlenmesidir. Örneğin yüce Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz senin Rabbin gözetleme yerindedir." (Fecr, 14) Bu ifadenin tefsiri şöyledir: Bu ifadede geçen "mirsad" kelimesi, "rasede-yersudu" fiilinin "mif'al" kalıbına uyarlanmış şeklidir ve denetlemek anlamına gelir. Bu ifadenin tevili ise şöyledir: "Allah'ın emirlerini hafife almaktan ve onlardan gafil olmaktan kaçınmak gerekir."

Başka bir görüşe göre, tefsir, lafzın zahiri anlamının açıklanması, tevil ise, lafzın içinden çıkılmaz düzeydeki zor anlaşılır anlamının açıklanması demektir.

Bir başka görüşte ise, şöyle söylenmektedir: Tefsir rivayetle ilintili bir kavram, [ayetin anlamını rivayet aracılığıyla anlamaya çalışmak] tevil ise, dirayetle ilintili bir kavramdır. [Ayetin anlamını tefekkür ve düşünceyle açıklamaya yönelik çabadır.]

İleri sürülen bu görüşlerden birinde esas olan fikir şöyle ifade edilmektedir: Tefsir, tabi olmaya ve işitsel anlamlarla ilgilidir. Tevil ise, mantıksal çıkarsamalar ve görüş belirlemeklerle ilintilidir.

Buraya kadar işaret ettiğimiz bu yedi görüş, aslında, daha önce naklettiğimiz ana görüşlerden ilkinin birer ayrıntısından başka bir şey değildirler. Daha önce işaret ettiğimiz bu ana görüşle ilgili olarak eleştirel anlamda söylediklerimiz bunlar için de geçerlidir. Her halukârda bu dört ana görüşle bunların ayrıntısı sayılan diğer görüşlere dayanıp itibar etmemek gerekir.

Eleştirimizi toparlayacak olursak: Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan şunu öğrenmiş bulunuyorsun: Bir ayetin tevili, zahirine uygun ve aykırı olarak ayetin işaret ettiği anlamlardan herhangi biri değildir.

Aksine, tevil, zihin dışı obje türü bir olgudur. Ama her zihin dışı obje de değil. Dolayısıyla herhangi bir haberin zihin dışı nesnel karşılığı onun tevili olmaz. Tersine, burada zihin dışı özel bir olgu söz konusudur. Bu olgunun ifadeyle ilintisi, örnek verilenin örnekle, batının zahirle ilintisi gibidir.

Meseleyi daha ayrıntılı bir şekilde ele alacak olursak: Yukarıda sunulan ana görüşlerden ilkiyle ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: Bu görüş en azından, Kur'an'daki bazı ayetlerin tevillerinin, yâni tefsirlerinin, yâni lafzî medlullerinden kastedilen anlamların genel anlayışlar tarafından kavranamamasını gerektirir. Oysa Kur'an'da bu durumda olan bir tek ayet yoktur. Bizzat Kur'an kendisinin tüm anlayışlar tarafından kavranmak üzere gönderildiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla bu görüşü savunan insanların, müteşabih ayetlerin, bazı surelerin başında bulunan birbirinden kopuk harfler olduğunu esas alan görüşü benimsemekten başka çareleri yoktur. Çünkü sadece, bunların anlamlarını genel anlayış kavrayamaz. Bu yaklaşımı esas alıp savunmaları durumunda da yine şu eleştiri yapılabilir: Öyle bir yaklaşıma hiç bir kanıt yoktur. Sırf tevil kelimesi, dönüş anlamını içeriyor ve tefsir kelimesi de dönüş anlamından tamamen soyut değildir diye, tevilin tefsir olması gerekmez. Nitekim ana evlatlarının bir anlamda merciidir, ama tevili değil. Başkan, başında bulunduğu kimselerin merciidir, tevili değil.

Kaldı ki fitne çıkarmayı istemek ayette, müteşabihliğin bağımsız bir özelliği olarak ön plana çıkarılmıştır. Bu ise, bazı surelerin başlarındaki birbirinden kopuk harflerin dışındaki ifadelerde rastlanılan bir özelliktir. Çünkü, İslam dünyasında ortaya çıkan fitnelerin büyük bir kısmı hükümlerin illetlerine ve sıfat ve benzeri ayetlere tabi olmanın sonucu meydana gelmişlerdir.

İkinci görüşle ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: Bu görüşü benimsememiz durumunda Kur'an'da zahirine aykırı anlamlar murad edilen bazı ayetlerin yer aldığını ve bu ayetlerin muhkem ayetlerle çelişerek dinde fitneye yol açacaklarını kabul etmemizi gerektirir. Bu değerlendirmenin varacağı sonuç şudur: Kur'an ayetleri arasında ihtilaf vardır ve bu ihtilaf ancak bazı ayetlerin zahiri anlamlarının tersine yorumlanmalarıyla ortadan kalkar, insanların büyük çoğunluğu da söz konusu ayetlerin zahiri anlamlarıyla bağdaşmayan bu batini anlamlarını da bilemezler. Bu ise, yüce Allah'ın şu ayette vurguladığı gerçekle bağdaşmamaktadır: "Onlar hala Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birbirini tutmaz bir çok şey (ihtilaflar) bulurlardı" (Nisâ, 82)

Çünkü, şayet bir ayetin diğer bir ayetle oluşturduğu varsayılan çelişki: "Bu ayetlerin birisiyle veya ikisiyle zahiri ifadelerin işaret ettiği anlamın dışındaki bir husus kastedilmiştir. Ya da kendi deyimleriyle Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği tevili bir anlam ön görülmüştür." demek suretiyle ortadan kalkacak olsaydı, ayetin sunduğu kanıt doğru olmazdı. Çünkü -onların deyimiyle- ihtilafın teville ortadan kaldırılması, tüm ifadelerde, hatta Allah'a ait olmayan sözlerde bile mümkün bir şeydir. Çünkü ihtilafın tevil yoluyla ortadan kaldırılması, Kur'an'ın beşer sözü olmadığına ve Allah'ın kelamı olduğuna kanıt oluşturamaz. Çünkü her söz, hatta yalan ve abes olduğu kesin olan bir söz bile, zahiri göz ardı edilerek tevil yoluyla doğru ve hak olarak yansıtılabilir. Dolayısıyla bu anlama ihtilafın bir kelam mecmuasından ortadan kaldırılması o sözün durumların farklılığından, görüşlerin çelişmesinden, yanılmadan, unutmadan, yanlışlık yapmadan ve zamanın geçmesiyle birlikte kusurlarını görüp gidermekten münezzeh olan yüce Allah'ın sözü olduğuna delalet etmez. Nitekim ayette sunulan kanıt buna yöneliktir. Çünkü ayet açık bir kanıt olarak Kur'an'ın herkesin anlamasına sunulduğunu, araştırmaya, düşünmeye ve etüt etmeye açık olduğunu vurgulamaktadır. Kur'an'da Arap dilinin zahirine ters düşen bir anlam kastedilen herhangi bir ayet yoktur. Kur'an'da bilmece ve göz bağlamaca yoktur.

Üçüncü görüşle ilgili olarak şunu söyleyebiliriz: Kur'an'da ayetlerin, bazısı bazısının üstünde ve bazısı da bazısının altında olacak şekilde sıralanmış anlamlar kapsaması, düşünme, etüt etme nimetinden yoksun olanlardan başka hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir olgudur. Ancak, bu anlamların tümü -özellikle bunların asıl anlamın gerekleri olduğunu söylersek- lafzın işaret ettiği farklı medlullerdir. Bu da dinleyicinin anlayışı, zekâsı ve kavrayışına göre değişir. Bu ise yüce Allah'ın tevilin niteliğiyle ilgili olarak işaret ettiği şu hususla bağdaşmamaktadır: "Onun tevilini Allah'tan başkası bilmez." Çünkü yüce bilgiler ve ince meseleler hakkında zihinler takva ve nefsin temizliği bağlamında farklılık arzetmezler. Ancak burada üstün zekânın olup olmaması farklılığa sebep olabilir. Gerçi takva ve nefsin temizliği tertemiz ilahi marifetin anlaşılması hususunda yardımcı ve etkilidir; ancak bu, dolaşım (sürekli) ve nedensellik türünde bir etki sayılmaz. Nitekim: "Onun tevilini Allah'tan başkası bilmez." ifadesinin zahiri de bunu pekiştirmektedir.

Dördüncü görüşle ilgili değerlendirmemiz de şöyledir: Bu görüş, bir açıdan isabetli olmakla beraber, bir başka açıdan yanlıştır. Tevilin sırf müteşabih ifadelerle sınırlı olmadığı bilakis Kur'an'ın tümünün bir tevilinin bulunduğunu ve tevilin lafzın nesnel karşılığı türünden bir şey olmadığı, tersine sözün söylenişine dayanak oluşturan zihin dışı bir olgu olduğunu belirtmesi açısından isabetlidir; ancak geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan olaylarla ilgili haberlerin somut karşılıklarına varıncaya kadar sözün kapsamıyla ilintili tüm zihin dışı olguların sözün tevili olarak nitelendirilmesi açısından yanılgıya düşülmüştür. Bir yanılgı da tevilini yüce Allah'tan başka kimsenin bilemediği müteşabih niteliğinin sıfatlardan ve kıyametten söz eden ayetlerle sınırlandırılmasıdır.

Açıklamasına gelince: Bu durumda: "Yorumunu yapmak için." ifadesinde geçen tevil kavramından maksat ya zamirin kitaba döndürülmesi suretiyle Kur'an'ın tevilidir. Ki bu durumda: "Onun tevilini Allah'tan başkası bilmez..."ifadesi yerini bulamamış olur, çünkü kıssalar, hükümler ve ahlakla ilgili bir çok ayetin tevilini Allah'tan ve dinde derinleşen kimselerden başkaları da bilmektedir. Hatta kalplerinde kayma olanlar bile bazı ifadelerin tevilini bilebilirler. Çünkü kıssalardan söz eden ayetlerin işaret ettikleri olayları bütün insanlar kavrayabilirler ve bu noktada herhangi bir ayrıcalık söz konusu değildir. Yaratılışla ilgili gerçekler, ibadet, muamelat ve diğer şerî emirlere ilişkin hükümlerle amel etmenin insanlara kazandırdıkları maslahatlar için de aynı durum geçerlidir.

Eğer tevil kavramından maksat sadece müteşabih ayetlerin tevili ise, bu durumda: "Onun tevilini Allah'tan başkası bilmez..." ifadesindeki özgü kılma yerini bulmuş olur. Demek olur ki: Yüce Allah'tan ve ilimde derinleşenlerden başkası müteşabihleri tevil etmeye kalkışmaması gerekir. Çünkü bu, insanların sapmasına ve fitnenin çıkmasına yol açmaktadır. Ancak tevili bilinmeyen müteşabihleri sırf sıfatlardan ve kıyametten söz eden ayetlere özgü kılmanın bir sebebi kalmaz. Çünkü fitne ve sapma bu tür ayetlerin teviliyle ilgili olarak gündeme gelebildiği gibi hüküm ve kıssa içeren ayetlerle ilgili olarak da gündeme gelebilir.

Müteşabih ayetlerin günlük yaşantıdan silinmesini savunmak birilerinin demek istedikleri (demektedirler de) şu söze benzer: Hükümlerin yasalaştırılmasından maksat insanlık aleminin çıkarına uygun bir şekilde durumunun ıslah edilmesidir. Şayet, toplumun ıslahı yasalaştırılmamış bir hükümde olduğu veya konulan hükmün çağın maslahatına uygun olmadığı varsayılırsa, yasaya bağlanmış dini hükmü ilğa edip (yürürlükten kaldırıp) çağın maslahatına uygun olana tabi olmak gerekir.

Bu görüşü savunmak birilerinin demek istediği (demektedirler de) şu söze benzer: Kur'an-ı Kerim'de sözü edilen peygamberlerin kerametlerinden maksat normal gelişmelerdir. Bunlar zahiri normale ters düşen ifadelerle anlatılmışlardır. Amaç insanların genelinin kalplerini ilahi mesaja yöneltmek, ruhlarını cezb etmek ve kalplerini olağan üstü ve doğa yasalarının dışında olduğunu düşündükleri şeylere boyun eğdirmektir.

Günümüzde Müslümanlar arasında yayılan çeşitli mezheplerin mensuplarının dillerinde bu tür sözler dolaşmaktadır. Bunların tümü hiç kuşkusuz fitne çıkartmak amacıyla Kur'an'ı tevil etmenin somut örnekleridir. Şu halde müteşabih niteliğinin sırf ilahi sıfatlardan ve kıyametten söz eden ayetlere özgü kılınmasının hiç bir nedeni yoktur.

Eğer yukarıdaki açıklamaları anladıysan şunu da öğrenmişsindir: Tevil kavramının açıklamasıyla ilgili gerçek şudur: Tevil, pratik bir gerçektir. Hüküm, öğüt ve hikmet gibi Kur'an'ın açıklamaları bu pratik gerçekliğe dayanır ve bu olgu muhkem, müteşabih tüm Kur'an ayetleri için geçerlidir. Tevil, lafızların delalet ettiği anlamlar kategorisine girmez. Bilakis tevilden maksat lafızlarla örülü ifadelerin kuşatamayacağı aşkın objektif olgulardır. Yüce Allah, bunları lafız kayıtlarıyla sınırlandırmıştır ki bir parça zihnimize yaklaşabilsinler. Tıpkı maksatlar daha yakın olsun ve anlamlar dinleyicinin pozisyonuna göre açıklığa kavuşsun diye bazı örneklerin verilmesi gibi. Nitekim yüce Allah, bir ayette şöyle buyuruyor: "Apaçık kitaba andolsun; gerçekten biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur'an kıldık. Şüphesiz o, bizim katımızda olan ana kitaptadır; çok yücedir, hikmet doludur." (Zuhruf, 2-4) Kur'an'da bu anlamı pekiştiren bir çok açıklamalar ve dolaylı işaretler vardır.

Ayrıca şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan anlaşıldığı gibi Kur'an-ı Kerim tevil kavramını on altı yerde ve bizim işaret ettiğimiz anlamda kullanmıştır.

4- Kur'an'ın Tevilini Allah'tan Başkası Bilebilir mi?

Bu konu da tefsir bilginleri arasında yoğun tartışmalara neden olmuştur. Tartışmanın ve ihtilafın nedeni, şu ifadeye yönelik anlayışların farklılığıdır: "Ve ilimde derinleşenler: Biz ona inandık, tümü Rabbi-mizin katındandır."Bu ifadenin orijinalinin başındaki "vav" harfinin atıf edatı mı, yoksa istinaf (yeni bir hususa geçiş) edatı mı olduğu noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı ilk kuşak müfessirler, Şafiiler ve Şia mezhebine mensup müfessirlerin büyük bir kısmı, "vav" harfinin atıf edatı olduğu ve ilimde derinleşenlerin Kur'an'da yer alan müteşabih ifadelerin tevillerini bildikleri yönünde görüş belirtmişlerdir. İlk kuşak müfessirlerin büyük kısmı ve Ehl-i Sünnet'ten Hanefiler, "vav" harfinin "istinaf" edatı olduğunu ve mü-teşabih ifadelerin tevillerinin Allah'tan başkası tarafından bilinemeyeceğini, müteşabih ifadelerin tevillerinin yüce Allah'ın özel bilgisi kapsamında olduğunu belirtmişlerdir. İlk görüşü savunanlar kendi görüşlerini kanıtlamak için çeşitli deliller sunmuş, bazı rivayetleri ileri sürmüşlerdir. İkinci görüşü savunanlar da başka yöntemlere ve müteşabih ifadelerin tevillerinin yüce Allah'ın özel bilgisinin kapsamında olduğunu belirten rivayetlere dayanmışlardır. Her grup karşı tarafın görüşünü çürütmek ve kanıtlarını geçersiz kılmak için yoğun bir çaba içine girmiştir.

Bu noktada, bir araştırmacının, meselenin çeşitli araştırma ve irdelemelere konu olduğu ilk günden itibaren bazı karıştırmalara maruz kaldığını aklında bulundurması gerekir. Örneğin müteşabih ifadenin muhkem ifadeye dönüşü hususu diğer bir ifadeyle müteşabihten kast edilen anlam, ayetin tevili hususuyla karıştırılmıştır. Meseleyle ilgili olarak ortaya koyduğumuz hususlara ve ihtilafların dayanakları ve her iki tarafın söyledikleri bağlamında serd ettiğimiz noktalara göz atanlar bunu fark edeceklerdir.

Bu yüzden, tarafların her birinin kanıtlarını ayrıntılı bir şekilde sunmayı gereksiz gördük. Çünkü bunların asıl dayanakları itibariyle yanlış bir zemine oturdukları kesinlik kazandıktan sonra, birini kanıtlamışsın veya birini çürütmüşsün ne çıkar.

Konuya ilişkin olarak ileri sürülen rivayetlere gelince, bunlar, Kur'an'ın ifadesinin zahiriyle çelişmektedir. Çünkü meseleye olumlu açıdan yaklaşan rivayet, yâni ilimde derinleşenlerin müteşabih ifadelerin tevillerini bileceğine delalet eden rivayetler, tevil kavramını, müteşabih ifadelerin anlamlarıyla özdeş tutuyor. Halbuki, Kur'an da tevil kavramı bu anlamda kullanılmamıştır. Örneğin Ehl-i Sünnet kaynaklarında şöyle bir rivayet yer almaktadır: Resulullah Efendimiz İbn-i Abbas hakkında şöyle dua etti: "Allah'ım onu dinde derin kavrayışa (tefekküre) ulaştır ve ona tevil öğret." (Sahih-i Buhari, c.2, s.48)

Bir diğer rivayette ise, İbn-i Abbas'ın şöyle dediği belirtilir:

"Ben ilimde derinleşenlerdenim ve ben Kur'an'ın tevilini biliyorum." (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.7)

Yine İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet edilir: "Muhkemler, nasih ayetlerdir. Müteşabihlerse, mensuh ayetlerdir." (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.4)

Onların anladıklarına göre, bu rivayetlerden, muhkem bir ayetin anlamının müteşabih bir ayetin tevili olduğu şeklinde bir sonuç çıkıyor. Ancak biz, bu anlamda bir tevil olgusunun ayette söz konusu edilmediğini belirtmiştik.

Olumsuz rivayetlere, yâni, müteşabih ayetlerin tevilinin Allah'tan başka hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini belirten rivayetlere gelince, İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet edilir: İbn-i Abbas, üzerinde durduğumuz ayeti: "Onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise, şöyle derler: Biz ona inandık" şeklinde okurdu." (ed-Dürr-ül Mensûr, c.2, s.6) [Yâni yekûlu=derler kelimesi artırırdı] Übey b. Kâb'ın da aynı şekilde okuduğu rivayet edilir. İbn-i Mesud'dan şöyle rivayet edilir: O yukarıdaki ayeti: "Onun tevili, ancak Allah katındadır. İlimde derinleşenler ise, biz ona inandık, derler" şeklinde okurdu [yâni indellah=Allah katındadır şeklinde okurdu].

Delil olarak gösterilen bu rivayetler herhangi bir şeyi kanıtlamaya yaramaz. Öncelikle bu tarz kıraatler herhangi bir kanıt içermezler.

İkincisi, bu kıraatlerden edinilecek en ileri düzeydeki kanıt şudur: Ayet, ilimde derinleşenlerin tevili bildiklerine delalet etmez. Oysa ayetin buna delalet etmemesiyle iddia edildiği gibi olmadığına delalet etmesi iki farklı şeydir. Çünkü bunun varlığına bir başka kanıtın işaret etmesi mümkündür.

Kanıt olarak ileri sürülen hadislerden örnekler:

ed-Dürr-ül Mensûr adlı eserde Taberani'den, o da Ebu Malik el-Eş'ari'den şöyle rivayet eder. Ebu Malik el-Eş'ari der ki: Resulullah Efendimizin şöyle buyurduğunu duydum: "Ümmetim için yalnızca şu üç husus için endişeleniyorum: Birincisi; mallarının artması ve bundan dolayı birbirlerini kıskanarak savaşmaları. İkincisi; önlerine kitabın açılması, buna karşı mü'min insanların tevilini yapmak amacıyla kitaptan bazı şeyler alması. "Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler ise: Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır." derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez." Üçüncüsü; ilimlerinin artması, ama ilme gereken özeni göstermeyip onu boş yere zayi etmeleri." (c.2, s.5)

Eğer bu hadisin tevilin bilinmesi bağlamında olumsuzluğa delalet ettiği varsayılsa, yalnızca mutlak anlamda mü'min insan açısından bir olumsuzluğa delalet ettiği söz konusu olabilir. Özel olarak ilimde derinleşenlerin bilemeyeceklerine delalet etmez. Kanıt sunmaya çalışan kimseye, özel olarak ilimde derinleşenlerin bilmeyeceklerini ifade eden deliller ancak yarayabilir. Dolayısıyla genel nitelikli bu tür ifadeler iddia edileni kanıtlayamaz.

Muhkem ayetlere tabi olmanın, müteşabihlere de inanmanın gerekliliğini vurgulayan rivayet gibi. Ancak bu rivayetlerin ilimde derinleşenlerin tevili bilmediklerine delalet etmedikleri kuşku bulunmayan bir husustur.

Alusî tefsirinde, İbn-i Cerir'in İbn-i Abbas'tan merfu olarak şöyle rivayet ettiği yer alır: Kur'an-ı Kerim dört harf (ana konu) üzerinde inmiştir. Helal ve haram bunlar arasında yer alır. Hiç kimse bunları bilmediği için mazur sayılamaz. Bir diğeri de tefsirdir. Alimler bunların açıklamasını yaparlar. Biri de Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği müteşabih ayetlerdir. Allah'tan başka kim bunları bildiğini iddia ederse o, yalancıdır."

Hadis merfu (rivayet zincirine değinilmeksizin) olmasının, Peygamberimizin onun hakkında dua ettiğine ilişkin rivayetlerle ve yine kendisinin bunları bildiğini iddia etmesi ile çelişmesinin yanısıra Kur'an'ın zahiri ile de çelişmektedir. Daha önce de açıkladığımız gibi, tevil, müteşabih ifadenin anlamından farklı bir şeydir.

Bu noktada şunu söylemek gerekir: Kur'an-ı Kerim, tevilinin Allah'tan başkasının da bileceğini ifade etmektedir. Bu ayette ise, buna ilişkin bir kanıt yoktur.

İkinci hususa (ayette tevili Allah'tan başkasının bileceğine ilişkin bir kanıt olmamasına) gelince; önceki açıklamalardan şu husus açıklık kazanmıştır: Ayetin girişindeki ifadeler, son kısmında yer alan ifadeler ve bu ayeti izleyen ayetlerin içeriği, tefsirini sunduğumuz ayetin, Kur'an ayetlerinin muhkem ve müteşabih olmak üzere iki kısma ayrıldıklarını ve insanların da bunların karşısında farklı tavırlar içine girdiklerini vurgulamaya yöneliktir. Buna göre, bir kısım insanlar, kalplerindeki sapma eğiliminden dolayı, müteşabihlere uyma eğilimi göstermektedirler. Bir kısım insanlar da kesin bir kararlıkla muhkemlere uymakta ve müteşabihlere de inanmaktadırlar. Bu tavırların nedeni, ilimde kazandıkları derinliktir. Bu ayetin akışı içinde, ilimde derinleşenlerden söz edilmesinin birinci nedeni, kalplerinde sapma eğilimi bulunanlardan, onların Kur'an'ı ele alış yöntemlerinden ve yergiyi hakkeden davranışlarından söz edilmesine karşılık bunların durumlarını ve Kur'an'ı ele alış yöntemlerinin açıklanmasıdır. Tefsir bağlamında, bu çerçevenin dışına çıkmak, ayetin maksadının dışına çıkmaktır.

Ayrıca bu ayet onların tevili bilme noktasında bir etkinliklerinin bulunduğuna kanıt oluşturmaz. Böyle bir şeyi ayetten algılamak için önceden işaret ettiğimiz yetersiz ve eksik deliller dışında herhangi bir kanıt yoktur. Dolayısıyla: "Onun tevilini Allah'tan başkası bilmez" ifadesindeki tahsis olduğu gibi durmaktadır; ne atıf, ne istisna ne de bir başka edat bu durumu bozamaz. Şu halde ayetin işaret ettiği husus, teville ilgili bilgilerin yüce Allah'a özgü ve onunla sınırlı olduğu husustur. Onun tevilini bilmek sırf Allah'a özgüdür.

Ancak bu, bir başka kanıtın yüce Allah'tan başkasının da O'nun izniyle bu tür bilgilere sahip olmasını göstermesine engel değildir. Tıpkı gayb bilgisinde olduğu gibi. Yüce Allah Kur'an'ın değişik ayetlerinde şöyle buyuruyor: "De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez." (Neml, 65) "Gayb yalnızca Allah'ındır" (Yunus, 20) "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez." (En'âm, 59) Yukarıda sunduğumuz bütün ayetler, gaybe ilişkin bilgilerin sırf Allah'a özgü kılındığını göstermektedir. Ardından şöyle buyuruyor: "O gaybı bilendir. Kendi gaybını kimseye açık tutmaz. Ancak elçileri içinde razı olduğu kimseler başka." (Cin, 26-27) Bu ayet, Allah'tan başka bazı kimselerin gaybe ilişkin bazı bilgileri bileceğini ortaya koymaktadır. Bunlar da elçiler içinde Allah'ın razı olduğu kimselerdir. Kur'an'da daha bunun bir çok örneği vardır.

Meselenin birinci yönüne gelince, Kur'an Allah'tan başka kimselerin de bir ölçüde tevili bileceklerine işaret etmektedir. Bunu şöyle açıklamak mümkündür: Yukarıdaki açıklamalarımızdan da anlaşıldığı gibi, bir ayetin tevili, zihin dışı bir olgudur. Bu olgunun, ayetin zihinsel karşılığı (medlulu) ile olan ilişkisi, örnekle örneklendirilen şey arasındaki ilişki gibidir.

Dolayısıyla tevil, ayetin delalet işlevi açısından onun medlulu değilse de, bir şekilde onun tarafından anlatılmakta, onun içinde korunmaktadır. Tıpkı: Sebeplerini zayi eden bir şeyi isteyen bir insana: "Sütü yazda zayi ettin" (Geçti Bor'un pazarı) demen gibi. Çünkü bu deyimin lafzının delalet ettiği anlam, kadının yaz mevsiminde sütü zayi etmesidir. Bu ise, konu ile örtüşmemektedir. Buna rağmen hitap edilen kişinin durumunu örneklendirmektedir, onun durumunu canlandırmaktadır, sözün orijinal medlulu aracılığı ile oluşturduğu manzaraya benzer bir şekilde zihinde tasavvur edilmesini sağlamaktadır.

Tevil de tıpkı bunun gibidir. Çünkü herhangi bir hükmün yasaya bağlanmasını veya herhangi bir ilahi bilginin açıklanmasını ya da Kur'an'ın kıssalarından herhangi birinin içeriği olan herhangi bir olayın meydana gelişini gerektiren zihin dışı gerçek, söz konusu yasanın lafzı (emir ve nehiy) veya açıklama ya da falan olay (mütabiki olarak) tıpa tıp ona dalalet etmese de hüküm veya açıklama yahut olay, ondan kaynaklandıkları, onun aracılığıyla belirginleştikleri için, bunlar bir şekilde onu anlatan ve ona işaret eden eserleri konumundadır. Tıpkı bir efendinin hizmetçisine: "Bana su ver" demesi gibi. Bu söz insan doğasının kendi kemalini gerektirmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü zihin dışı bu gerçeklik varlığın korunmasını ve kalıcılığını gerektirir. Bu da bedende çözümlenip kaybolan bir şeyin yerinin doldurulmasını gerektirir. İşte gerekli gıdaları, suya kanmayı veya sözgelimi birine su vermesini emretmeyi gerektirmektedir.

Dolayısıyla adamın: "Bana su ver" sözünün tevili, insanın, bu sözün söylendiği anda insanın zihin dışı doğasının varlığının ve kalıcılığının kemalini gerektirici özelliğidir. Şayet bu zihin dışı gerçeklik başka bir şeyle yer değiştirirse, su vermeyi emretmekten ibaret olan hüküm bir başka hükümle yer değiştirmiş olacağından birincisi de ortadan kalkmış olacaktır. [Örneğin yemek yemediğinden dolayı susuzluk yerine açlığı hissederse, "bana su getir" hükmü, yerini "bana yemek getir" hükmüne verir]

Adab ve görgü kuralları bağlamında aralarında fahiş farklılıklar bulunan herhangi bir insan topluluğu içinde maruf bilinen (olumlu karşılanan) dolayısıyla yapılan veya münker bilinen (olumlu karşılanmayan) dolayısıyla uzak durulan fiiller, o toplum içinde güzel veya çirkin sayılmadan kaynaklanmaktadır. Fiillerin güzel veya çirkin olarak bilinmesi de zaman, mekan ve geçmişten devralınan gelenek ve töreler gibi fiili işleyen kişinin zihninde miras yoluyla biriken ve çevresinde yaşayan diğer insanların davranışlarından gözlemlemek suretiyle düşüncesine nakşedilen birleşik ve uyumlu illetler mecmuasına dayanmaktadır. İşte çeşitli uyumlu cüzlerden oluşan bu illet, adamın bir şeyi yapmasının veya yapmamasının tevilidir, onun yapmasının veya yapmamasının aynısı değildir. Sadece yapmak veya yapmamak şeklinde içerilmekte, korunmakta ve onlarla ona işaret edilmektedir. Eğer sosyal çevrenin değişmesi söz konusu olsa, yapmak veya yapmamak suretiyle gündeme gelen şey de değişikliğe uğrayacaktır.

Şu halde, tevili olan şey, ister bir hüküm olsun, ister bir kıssa olsun, ister bir olay olsun, tevilin değişmesiyle kaçınılmaz olarak değişikliğe uğrar. Bu yüzden: "Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve yorumunu yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez..." ayetine baktığında, kalplerinde bir kayma olanların, fitne çıkarmak amacıyla müteşabih ayetlerle kastedilmeyen bir şeye uymak istediklerinden söz edildiğinde onların bununla söz konusu ayetlerin tevillerine uymayı amaçladıklarından da söz ediliyor ki onların tevil dedikleri şey, adı geçen ayetlerin gerçek tevilleri değildir. Aksi takdirde onların tevil diyerek uymak istedikleri şey söz konusu ayetlerin gerçek tevilleri olsaydı, bu durumda müteşabih ayete tabi olmaları doğru ve yerinde olurdu. Dolayısıyla yerilmelerine de gerek kalmayacaktı. Bu durumda, müteşabihten kastedileni belirleyen muhkem ayetin delalet ettiği şey, onların müteşabih-ten anladıkları ve tabi oldukları ancak muhkemden kastedilmeyen bir anlamla yer değiştirmiş olacaktı.

Yukarıda anlattıklarımızla şu nokta açıklığa kavuşmuş oluyor: Kur'an'ın tevili, zihin dışı gerçekliklerdir. Kur'an ayetleri öğretilerinde, hükümleri yasaya bağlamalarında ve açıkladığı diğer hususlarda bu gerçekliklere dayanır. Öyleki bu gerçekliklerden biri değişmiş olduğu varsayılsa, ayetlerin içerdikleri de değişikliğe uğrar.

İyice düşünürsen şunu anlarsın ki: Bu çıkarsama, şu ayetle tamamen örtüşmektedir: "Apaçık kitaba andolsun; gerçekten biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur'an kıldık. Şüphesiz o, bizim katımızda olan ana kitaptadır; çok yücedir, hikmet doludur." (Zuhruf, 2-4) Bu ayet, Peygamber Efendimize indirilen Kur'an'ın Allah katında çok yüce ve erişilmez hikmetlerle dolu olduğunu, akılların kavrayamayacağı, bölümlerin ve fasıllar halinde olmanın arız olamayacağı bir konumda bulunduğunu ifade etmektedir. Ancak yüce Allah kullarına yönelik inayetinden dolayı, onu açıklayıcı bir kitap kılıyor. Onu Arapça lafızlarla ifade edilecek hale getiriyor. Böylece, ana kitapta kalması durumunda insanların akletmeleri ve bilip öğrenmeleri mümkün olmayan şeyleri akledip düşünmelerini sağlıyor. Ana kitap ise, şu ayetlerde işaret edilen şeydir: "Allah, dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır. Kitabın anası O'nun katındadır." (Râ'd, 39) "Hayır; o, şerefli üstün olan bir Kur'an'dır; Levh-i Mahfuzdadır." (Burûc, 21-22)

Söz konusu ayetin içeriğine ilişkin genel bir işaret de şu ayetten algılanmaktadır: "Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından birer birer açıklanmış bir kitaptır." (Hûd, 1) Bu ayette işaret edilen muhkemlikten maksat, Kur'an'ın, içinde en ufak bir ayrılık ve bölünme olmaksızın Allah katında oluşu, birer birer açıklanmasından maksat ise, onun ayet ayet, bölüm bölüm Peygamber Efendimiz'e (s.a.a) indirilmiş olmasıdır.

Birinci mertebeye dayanan bu ikinci mertebeyi (tafsil ve bölünme olayını) şu ayetten de algılamak mümkündür: "Onu bir Kur'an olarak, insanlara dura dura okuman için bölüm bölüm ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik." (İsrâ, 106) Demek oluyor ki, Kur'an ayetleri önceleri birbirinden ayrılmış değillerdi, sonradan ayrıldılar ve bu şekilde indirildiler, bölüm bölüm vahyedildiler. Ama bu demek değildir ki, bütün ayetler, Bugünkü gibi, surelerde tertip edilmiş ve iki kapak arasında toplanmış haldeydi, sonra birbirinden ayrıldılar ve Peygamber Efendimize parça parça indirildiler. Böylece insanlara, üzerinde dura dura ve ağır ağır okusun. Tıpkı, bir öğretmenin Kur'an'ı bölümlere ayırarak öğretmesi ve zihinsel kapasitesine göre her gün bir parçayı öğrencisine okutması gibi.

Oysa Kur'an'ın Peygamber Efendimize (s.a.a) parça parça indirilmesi ile, onun bölümler halinde öğrencilere öğretilmesi, okunması arasında apaçık bir fark vardır. Kur'an'ın parça parça indirilmesi olayında iniş sebeplerinin etkinliği söz konusudur. Ama Kur'an'ın öğretiminde böyle veya buna benzer bir durum yoktur. Çünkü farklı zamanlarda öğrenciye okunan farklı bölümler, bir zaman diliminde birleştirilebilirler. Ama: "Onları affet, aldırış etme." (Mâide, 13) "İnkar edenlerden size yakın olanla savaşın." (Tevbe, 123) "Gerçekten Allah, eşi konusunda seninle tartışan kadının sözünü işitti." (Mücadele, 1) "Onların mallarından sadaka al." (Tevbe, 103) ve benzeri ayetleri birleştirmek, iniş sebeplerini ve zamanını geçersiz saymak, bunların tümünün birden Peygamberimizin tebliğe başlamasının ilk döneminde veya hayatının son zamanlarında indiğini varsaymak mümkün değildir. Şu halde: "Onu bir Kur'an olarak ayırdık." sözünde işaret edilen Kur'an, bütün ayetlerin bir araya getirilmesi ile meydana gelen müshaf anlamında kullanılmamıştır.

Kısacası, üzerinde durduğumuz ayetlerden algıladığımız kadarıyla, Kur'an'dan okuduğumuz ve üzerinde düşündüğümüz hususların bir de ötesi vardır ve bu ötesi, Kur'an açısından, bedene göre ruhun, örneklenene göre örneğin gördüğü işlevi görür. -Yüce Allah'ın "Hikmetli kitap" diye nitelendirdiği de budur.- İndirilen Kur'an'ın içerdiği bilgiler ve açıklamalar buna dayanır. Bu ötesi şeyi kopuk ve ayrılmış lafızlar şeklinde düşünmemek gerekir. Lafızlar aracılığıyla delalet edilen anlamlar gibi de değildir. İşte bu, söz konusu ayetlerde işaret edilen tevildir. Çünkü tevil olgusunun nitelikleri ve özellikleri bununla uyuşmaktadır. Buradan hareketle tevil kavramının gerçek anlamını da algılamış oluyoruz. Yine buradan hareketle sıradan anlayışların ve arınmamış nefislerin tevili algılamalarının mümkün olmamasının nedenini de kavramış oluyoruz.

Yüce Allah bir başka ayette şöyle buyuruyor: "O, elbette değerli bir Kur'an'dır. Saklı bir kitaptadır. Ki ona, temizlenip-arınmış olanlardan başkası dokunmaz." (Vâkıa, 77-79) Bu ayetlerin zahiri ile, değişme ve bozulmaya karşı koruma altına alınan ve saklı tutulan kerim Kur'an'a Allah'ın arınmış kullarının dokunabildikleri vurgulanıyor. Zihinlerin ona girip çıkması suretiyle bir takım tasarrufları da değişme kapsamına girer. (Ki bu, bütün değişimlerden koruma altına alındığına göre, bu tür değişmeden de korunmuştur demektir). Aslında ayette, işaret edilen 'dokunma'dan maksat anlayış ve bilişin ulaşmasından başka bir şey değildir. Bilindiği gibi, yukarıda üzerinde durduğumuz ayette sözü edilen "Korunmuş, saklanmış kitap"tan maksat "Allah dilediğini giderir, dilediğini bırakır. Kitabın anası O'nun katındadır." (Râ'd, 39) "O, bizim katımızda ana kitaptadır. Yücedir, hikmet doludur." (Zuhruf, 4) ayetlerinde geçen "ana kitap"tır.

Bunlar bir toplulukturlar ki, kalplerinde arınma inmiştir. Bu arınmayı indiren yüce Allah'tan başkası değildir elbette. Çünkü yüce Allah, her nerede bu arınmadan söz etmişse, onu kendine nispet ederek söz konusu etmiştir: "Allah sadece siz Ehl-i Beyt'ten kiri gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister." (Ahzab, 33) "Ama sizi temizlemek ister." (Mâide, 6) Kur'an-ı Kerim'de her ne zaman manevi arınmadan söz edilmişse, mutlaka bu husus yüce Allah'a nispet edilmiş veya O'nun iznine dayandırılmıştır. Arınma ise, kirin ve pisliğin kalpten giderilmesi demektir. Kalbin insan organizmasındaki fonksiyonu ise kavrama ve irade etme aracı olmasıdır. [Kur'an'daki kalp kavramıyla dilimizde yaygın olan kalp kavramı farklı şeylerdir.]

Dolayısıyla kalbin arındırılması, insan nefsinin inançları ve iradesi açısından temizlenmesi anlamını ve pisliğin bu iki açıdan giderilmesini ifade eder. Bunun sonucu, kalbin hak nitelikli inançlar ve gerçek bilgiler üzerinde sabitleşmesi, kuşkuya eğilim göstermemesi, hak ile batılı karıştırmaması ve pratikte bildiği gerçeklerin gereklerini yerine getirmesi, hevaya tabi olmak gibi bir eğilim göstermemesi ve ilmî misakı çiğnememesidir. İşte ilimde derinleşme dediğimiz olay budur. Çünkü yüce Allah ilimde derinleşenleri, doğru yola erişmiş, öğrendikleri gerçekler üzerinde sarsılmadan hareket eden ve fitne çıkarma arzusunu taşımayan kimseler olarak tasvir ediyor. Buradan anlıyoruz ki, kalpleri arındırılmış kimseler, aynı zamanda ilimde derinleşen kimselerdir. Bu hususu iyice kavramalı ve onu ganimet bilmelisin.

Ancak, bu açıklamanın doğurduğu sonuç hakkında yanılgıya düşmemek gerekir. Çünkü burada kesinlik kazanan husus şudur: Arınmışlar, tevilleri bilirler. Arınmışlıkları ilimde derinleşmiş olmalarını da gerektirmektedir. Bunun nedeni, kalplerinin arındırılmasının yüce Allah'a nispet edilen bir durum olmasıdır. Yüce Allah, altedilemez bir sebeptir. Yoksa ilimde derinleşenler, ilimde derinleştikleri için tevilleri biliyor değildirler. Yâni ilimde derinleşmek tevilleri bilmeye neden değildir. Çünkü ayette, ilimde derinleşmenin tevilleri bilmeyi gerektirdiği yönünde bir açıklama veya işaret yer almıyor. Hatta, ayetin akışından, onların tevilleri bilmedikleri yönünde bir işaret de algılanabilir. Çünkü ayette: "Derler ki: Biz ona inandık, tümü rabbimizin katındandır..." şeklinde bir ifade yer alıyor.

Yüce Allah, ehl-i kitaptan bazı adamları da ilimde derinleşmişler olarak nitelendiriyor ve onları övüyor. İmanlarından ve salih amellerinden dolayı onları ödüllendireceğini vurguluyor: "Ancak onlardan ilimde derinleşenler ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar." (Nisâ, 162)Bununla beraber, bu ayette onların kitabın tevilini de bildikleri yönünde bir açıklamaya yer verilmiyor.

Aynı şekilde: "Ona temizlenmiş-arınmış olanlardan başkası dokunamaz" ayetinden ise, sadece arınmış kimselerin genel bir şekilde ona dokunabildiklerinden söz ediliyor. Onların her türlü tevili bildikleri, bu hususta hiç bir zaman bilmedikleri herhangi bir şeyin olmadığı hususundan ise söz edilmiyor. Şayet onlar hakkında böyle bir özellik kanıtlanacaksa, bu başka bir kanıt aracılığıyla olacaktır.

5- Kur'an'ın Müteşabih Ayetler İçermesinin Hikmeti Nedir?

Kur'an'a yöneltilen itirazlardan biri de onun müteşabih ayetler içermesidir. Bu itirazları yapanlar Müslümanlara diyorlar ki: Sizin iddianıza göre, Kur'an, kıyamete kadar bütün insanların sorumlu oldukları hükümleri içermektedir. O, hak ile batılı birbirinden ayıran kesin bir sözdür. Sonra bakıyoruz ki, Müslümanlar arasında yaygın olan değişik mezheplerin mensuplarının her biri, kendi mezhebini haklı çıkarmak için Kur'an'dan kendisine kanıt bulabiliyor. Bunun nedeni Kur'an'da ki müteşabih ayetlerdir. Acaba Kur'an müteşabih ifadelerden arınmış ve tüm ifadeleri net bir şekilde anlaşılır olsaydı, amaca daha uygun olmaz mıydı? Bu durumda bir çok ihtilaflar ortadan kalkmaz mıydı?

Kur'an'a yöneltilen bu itiraza çeşitli cevaplar verilmiştir. Bunların bir kısmı, hiç bir makul dayanağı olmayan anlamsız ifadelerdir. Örneğin bazıları şöyle demişlerdir: Kur'an'da müteşabih ifadelerin bulunması, hakkın algılanmasını zorlaştırıcı, araştırmayı ağırlaştırıcı bir etki bırakır. Bu da yapılan çalışmanın ecrinin ve sevabının artmasını sağlar.

Diğer bazıları ise, eğer Kur'an sadece belli bir mezhebin görüşünü destekler mahiyette açık ve anlaşılır ifadelerden başkasını içermeseydi, bu durum, diğer mezheplerin mensuplarının nefretine neden olurdu ve Kur'an'a bakmamalarına sebep olurdu. Ancak Kur'an müteşabih ifadeler de içerdiği için, kendi mezheplerinin görüşünü destekleyen bir şey buluruz ümidiyle Kur'an'a bakmak durumunda kalıyorlar. Bu yüzden onların Kur'an'dan gerçeği öğrenmeleri ve ona inanmaları daha kolay oluyor, şeklinde cevap vermişlerdir.

Bir başkaları da şöyle demişlerdir: "Kur'an'ın müteşabih ifadeler içermesi, aklî kanıtlara baş vurmayı gerektirici bir etki bırakıyor. Bu sayede insanlar, taklit karanlığından kurtulup içtihat aydınlığına ulaşıyorlar."

Veya şöyle cevap verilmiştir: Kur'an'ın müteşabih ifadeler içermesi değişik tevillerle araştırma yapılmasını gerektirir. Bu da, dilbilimi, sarf, nahiv ve fıkıh gibi bir çok yararlı bilimlerden yararlanmayı ve o hususlarda uzman olmayı sağlamıştır.

Daha ilk bakışta bu cevapların kanıttan yoksunluğu ve ilmi dayanağının olmayışı göze çarpmaktadır. Bu itiraza verilen cevaplar içerisinde sadece üç cevap, söz konusu edilmeğe ve üzerinde araştırma ve etüt yapmaya değer:

Birincisi: Kur'an'ın müteşabih ifadeler içermesi kalplerin ona inanmak bağlamında arınmaları amacına yöneliktir. Çünkü eğer Kur'an'da yer alan bütün ifadeler, akıl tarafından derhal algılanan, bütün herkesin şüphe etmediği açık türden olsalardı, bunlara inanmanın Allah'ın emirlerine boyun eğmek, peygamberlerine teslim olmakla en ufak bir ilintisi olmayacaktı.

Bu cevapla ilgili değerlendirmemiz şöyledir: Boyun eğme, zayıf kimsenin güçlü bir kimse karşısında hissettiği etkilenme ve buna bağlı olarak gösterdiği itaat tepkisidir. İnsanoğlu, hem büyüklüğünü algıladığı, hem de azametinden dolayı algılayamadığı şeylere de boyun eğer. Yüce Allah'ın sonsuz kudreti, sonsuz azameti ve diğer sıfatlarını insan kavrayamaz, ama bunların etkisi altında kalır ve bu etkilenmenin bir belirtisi olarak itaat eder. İnsan aklı bunlara yöneldiği zaman, tüm boyutlarıyla kavramaktan aciz olarak eli boş döner. Diğer bazı olgular da vardır ki, insan aklı yöneldiği zaman, bunları kavrayamaz, fakat insanlar, bunları kavradıklarını sanırlar veya öyle inanırlar. İşte bu tür şeylere boyun eğmenin bir anlamı yoktur. Aklın yanılıp kavrayamadığı müteşabih ayetler de bu kategoriye girer. Akıl bunları kavrayamadığı halde kendisinin bunları kavradığını sanır.

İkincisi: Kur'an'ın müteşabih ifadeler içermesi, aklı araştırmaya ve ayaklanmaya sevk etmek içindir. Ki akıl, hiç bir düşünce eylemi gerçekleştirmeden algıladığı apaçık ifadelerle uğraşmak sonucu temel fonksiyonunu yitirmesin. Çünkü akıl insanın en değerli varlığıdır. Bu yüzden insanı eğitmenin yanı sıra aklı da eğitmek gerekir.

Bu cevap da doğru değildir. Şöyle ki: Yüce Allah, insanları, iç (enfüs) ve dış (afak) aleme serpiştirdiği ayetler üzerinde düşünmeye, aklını kullanmaya teşvik etmiş, akla özgü eylemler içinde olmasını emretmiştir. Kitabının bazı bölümlerinde konuyla ilgili olarak genel bir telkinde bulunmuş, diğer bazı bölümlerinde açık ve ayrıntılı emirler yöneltmiştir. Göklerin, yerin, dağların, ağaçların, hayvanların ve insanların yaratılışı, dillerin ve renklerin farklılığı gibi hususlar üzerinde durup düşünülmesini emretmiştir. Akletmeye, tefekkür etmeye, yeryüzünde dolaşıp geçmiş toplumların akıbetlerini gözlemleyip ibret dersleri çıkarmaya teşvik etmiştir. Aklı ve düşünceyi sürekli tavsiye etmiş, ilimden büyük bir övgüyle söz etmiştir. İnsan, Kur'an'ın bu direktifleri doğrultusunda hareket ettiği zaman, genelde ayakların kaydığı ve anlayışların çarptığı alanlarda enerjisini boşu boşuna tüketmekten kurtulmuş olur.

Üçüncüsü: Peygamberler, bütün insanlara gönderilmişlerdir. İnsanlar arasında da düşünsel alanda herhangi bir faaliyet olmayan avam kimseler var, fikri faaliyetleriyle belirginleşen havas kişiler var. Zeki insanlar var, aptal insanlar var. Alimler var, cahiller var, Öyle anlamlar olur ki, bunu herkesin anlayabileceği bir açıklıkta, tüm gerçekliğini ve iç boyutlarını gözler önüne serecek bir nitelikte ifade etmek mümkün olmaz. Bu tür anlamların ifade edilmesi bağlamında havas niteliğine sahip kimselerin anlayabileceği örnekler, kinayeli ve işaretli sözler kullanmak önerilir. Geri kalan insanlarınsa bunlara inanması istenir. Bunlara düşen, söylenen sözlere inanmak ve gerisini Allah'a havale etmektir.

Bu değerlendirme de yanlıştır. Şöyle ki: Kur'an-ı Kerim müteşa-bih ifadeler içerdiği gibi, muhkem ifadeler de içeriyor. Müteşabih-ler, muhkemlere döndürülerek anlaşılır. Bunun doğal bir gereği,müteşabihlerin, muhkem ifadelerin ortaya çıkardığı anlamlardan fazlasını içermemeleridir. Bu noktada, insanların aklına takılan soru bir kez daha gündeme geliyor: Müteşabih ifadelerin yanında bunların da bulunmalarının ne hikmeti vardır?...

Aslında buradaki yanılgının sebebi, tamamen birbirinden farklı iki tür anlamın var olduğunu söylemektir. Bu türlerden birini, havas, avam herkes anlar. Bunlar, muhkem ifadelerin işaret ettikleri anlamlardır. Diğer bazı anlamlar da vardır ki, bunlar yüksek bilgiler ve ince gerçeklerdir. Bu tür anlamlar, ancak havas niteliğine sahip kimseler tarafından algılanabilir. Bu yanılgının sonucu, müteşabih ifadelerin muhkem ifadelere döndürülmemesidir. Daha önce, böyle bir değerlendirmenin, Kur'an'ın bazı ayetlerinin diğer bazı ayetleri tarafından tefsir edildiğine net bir şekilde işaret eden ayetlerin içeriğiyle bağdaşmadığını belirtmiştik.

Bu noktada söylenmesi gereken cevap şudur: Kur'an'da müteşa-bih ayetlerin bulunması bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, tevilin anlamıyla ilgili açıklamalarımızın ışığında Kur'an'ın bazısının bazısını açıklamasını gerektiren tevil olgusunun varlığından kaynaklanmaktadır.

Kur'an'ın ifade tarzının boyutları, ilahi eğitim sisteminin temel nitelikleri ve bilgilerinin dayanağı olarak gösterilen olgular ve en üst derecedeki amaç üzerinde derin bir şekilde düşünüldüğü zaman, bu husus biraz olsun açıklık kazanır. Bunları bir kaç noktada inceleyebiliriz:

Birincisi: Yüce Allah, kitabının tevili olduğunu belirtiyor. Kur'an'-ın içerdiği bütün bilgiler, hükümler, kanunlar ve diğer ilahi bilgiler bu eksen etrafında dönmektedir. Bütün bu açıklamaların yöneldiği, ilgili olduğu nokta konumundaki bu tevil, kavrayışların ulaşamayacakları, akılların yükselemeyecekleri bir noktadadır. Kuşkusuz yüce Allah'ın arındırdığı ve kirlerini giderdiği nefisler bu genellemenin dışındadır. Sadece onlar, Kur'an'ın tevilini algılayabilirler. Sözünü ettiğimiz bu husus, yüce Allah'ın davetine olumlu karşılık veren insanın bilgi açısından ulaşmasını istediği hedeftir. O, insanın, her şeyin açıklaması konumunda olan kitabının içerdiği bilgilere ulaşmasını irade etmektedir. Bunun anahtarı da ilahi arındırmadır. Yüce Allah, bir ayette şöyle buyuruyor: "Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ister." (Mâide, 6) Buradan anlıyoruz ki, yüce Allah'ın dini hükümleri koymasındaki hedef, ilahi arındırmadır.

Çağrı herkesle ilgili ve herkese yöneltilmiş olmakla birlikte, diğer tüm kemal nitelikler gibi, insan için öngörülen bu kemal niteliğine de, tam anlamıyla ancak özel sıfatlara sahip kimi bireyler ulaşabilirler. İnsanların dini eğitim sistemiyle eğitilmeleri çabası, mükemmel arındırma sonucunu sadece belli sayıdaki kimseler üzerinde gösterirken, belli oranlardaki arındırma başarısını da geri kalan diğer insanlar üzerinde gösterir. Bu başarının oranı da insanların derecelerinin farklılığına göre farklılık gösterir.

Nitekim İslam dini, amel bağlamında insanları gerçek takvaya da çağırır: "Allah'tan nasıl korkulması gerekiyorsa öylece korkup sakının." (Âl-i İmrân, 102) Bununla beraber eksiksiz takva duygusu, ancak belli sayıdaki insanlar bağlamında gerçekleşir. Bunların dışındaki insanlarda ise, alt mertebede ideal ve en ideal şeklinde bir derecelenme söz konusudur. Bütün bunların nedeni, insanların özdoğalarının ve anlayış kapasitelerinin farklılığıdır.

Eğitim ve davet açısından diğer tüm toplumsal kemal nitelikler için de aynı durum söz konusudur. Bir davetçi, bir toplumu, ilim, sanat, servet, huzur ve benzeri tüm kemaller bağlamında en üst dereceye davet eder; ancak bunların en mükemmel düzeyini sadece belli sayıdaki insan elde eder. Bunların dışındaki insanlar, yetenekleri oranında farklı derecelerle sıralanırlar. Gerçekte bu tür amaçların tümüne bütün bireyler değil de kesinlikle toplum ulaşır.

İkincisi: Kur'an-ı Kerim, bu onur verici hedefe ulaşmanın tek yolunun, insanı bilgi (teori) ve amel (pratik) alanında eğiterek insana kendi nefsini tanıttırması olduğunu kesin olarak ifade etmektedir. Bilgi açısından insana kendi nefsi tanıttırılması, dünya, ahiret ve bu iki alem arasındaki alemin hakikati gibi, kendisiyle ilintili gerçeklerin öğretilmesi şeklinde sağlanır. Böylece, insanoğlu, kendi nefsini ilintili olduğu gerçek olgularla birlikte tam manasıyla tanıma imkanını bulmuş olur. İnsanı kendisine ameli olarak tanıttırmak ise, toplumsal yasalarla yükümlü kılınması ile gerçekleştirilir. Bu durumda, toplumsal hayatı yapıcı bir düzlemde devam eder. Toplumsal hayatı, onun bilgi ve irfan alemine yükselmesine engel oluşturmaz. Bunun yanında, yerine getirilmesi zorunlu olan kulluk yükümlülükleri ve ibadetleriyle sorumlu tutulması gerekir. Bu ibadet ve yükümlülüklerin sürekli yerine getirilmesi onun Allah ve ahiret üzerinde düşünmesine, kalbinde ancak Allah ve ahirete yer vermesine, kalbin mana ve arınma alemine yönelmesine, maddenin pisliğinden ve ağırlığından kurtulmasına neden olur.

"Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir." (Fatır, 10) ayeti üzerinde iyice durup düşündüğün zaman, bir de buna: "Ancak Allah sizi arındırmak ister..." (Mâide, 6)ayetiyle ilgili olarak g