Sii ve Sunni( TÜRK ve KÜRT Kardestir) Asagilik Amerika , Israil,ingiltere v.b.katildir

Cihad

Ana sayfa
bunlari biliyor muydunuz?
hadis ilmi ve uydurmalar
Ümmet
Cihad hükmü
Dini Bilgiler ve Fetvalar
hadisler
islami konular
Dini Sohbetler1
Dini Sohbetler2
Olüm Ve Ahiret
dini sohbetler3
mezhep imamlari ve fikih
Iran Kultur Evi
Amerika ve Siyonistler
Iman ve Insan
kiyamet alametleri
MUCIZATI ISLAMIYYE
boykot israel
dini sorular ve cevaplar


TASAVVUF VE CİHAD

Prof. Dr. İhsan Süreyya SIRMA

13. 11. 1994 - Eskişehir

Bismillahir rahmanir rahim.

Değerli kardeşlerim!..

Fransız şairi Lamartine'nin bir sözü var... On ciltlik bir Türkiye tarihi yazmış ve onun ön sözünde diyor ki: "Türkleri anlıyabilmek için, onlarla özdeşleşmiş olan dinlerini öğrenmek lâzım!.. Dinleri olan İslâm'ı da öğrenmek için Muhammed'i bilmek lazım. Onun için, ben eserimin birinci cildini Muhammed'e ayırdım." diyor ve ilâve ediliyor: "On senede hazırlayıp size sunduğum bu binlerce rivayet içinde, edip olan ben değilim. Konunun bizâtihi kendisi edibânedir. Yâni İslâm'ın kendisi buna lâyıktır." diyor.

Bana verilen konu biraz çetrefilli bir konu... Biraz mayınlar üzerinde oynayan bir rolü gerektiriyor. Ve tarih deyince insanın aklına mutlaka bir kronoloji geliyor. Ben de biraz tasavvufun adeta kronolojisini yapmaya çalışacağım. Çünkü dün, Akif Bey kardeşimiz "Bu Adem'den başlıyor." dedi; doğrudur. Şimdi madem ki Adem'den başlıyor biz de ondan başlıyalım. Ama bugüne kadar nasıl getireceğiz. Bu kısa dakikalar içerisinde inşaallah gayret edeceğiz.

Allah-u Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Ben insanları ve cinleri sadece bana kulluk yapsınlar diye yarattım." O halde İslami yaşantının özü olan tasavvuf bunu mündemicdir, içine almıştır. Biz kulluk yapmak üzere, zahid olmak durumundayız.

Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda, Allah-u Teâlâ insanları dört sınıfa ayırıyor. Bunların dışında yok: Mü'min, kâfir, münafık, bir de müzebzeb olanlar, yâni ne oldukları belli olmayanlar... Menfaati neredeyse, bir orada bir burada görünür, ondan sonra çeker gider. Şimdi asıl olan bu kulluk nasıl yapılacak? İşte, mesele budur.

Benim kanaatime göre ve şu ana kadar edindiğim bilgilere göre İslâmı'n özü olan bir şey vardır ki, biz müslümanlar bir kişinin vefatını duyduğumuzda onu terennüm ederiz. Ne deriz?..

(İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.)(Bakara 156) İşte bu insanlığın tarihçesidir. Biz Allah'ınız. İşte bizim Allah'a ait oluşumuz, tasavvufun özüdür. Ve cihad bunu gerçekleştirmenin kavgasıdır. Biz Allah'ınız, ne demek?.. "Hak" olan tarikatların --bunu tırnak içine alıyorum; çünkü hak olmayan, batıl olan bir sürü tarikat vardır-- hemen hepsinde bir zikir formülü var:

(Efdaluz zikri lâ ilâhe illallah.) Tasavvuf tarihin kavgasıdır. Ve cihadı bunun üzerine oturtuyoruz. Başka deyişle, tasavvuftaki cihad illâ'nın, yâni kelimeyi tevhiddeki illâ'nın tahakkuku için lâ dememizin kavgasıdır cihad...

Şimdi ben tabiî sizlere bunu anlatacak değilim. Ancak şunu söylüyorum. Peygamber Efendimiz'e kadar olan bütün peygamberler insanlara bir tek şey öğrettiler: "Lâ ilâhe illallah deyin; Allah'tan başkasına kul olmayın!" İslâm'ın birinci şartındaki kelimeyi şehadette lâ ilâhe illallah var... "Lâ ilâhe illallah" derken hangi ilâhlara karşı çıkıyoruz? Bunu hiç düşündük mü? Eğer peygamber zamanındaki Lât'a, Menat'a karşı çıkıyorsak, onlar bitti. Ama madem ki İslâm'ın ilk şartıdır; o halde, piyasada kendilerine lâ denilip karşı çıkılması gereken bir sürü ilâh vardır. İşte bu sahte ilâhlarla mücadeleye biz cihad diyoruz. Ve tasavvufun özü bu olmak lâzım!..

Pakistan'lı şair Muhammed İkbal, çok güzel söylüyor: "Bana İslâm'ın lâ kılıcını verin, insanları ezmekte olan emperyalist heykellerinin nasıl devrileceklerini ve illâ'nın nasıl hakim olacağını ben size göstereyim!"

O halde felsefedeki o negosyon dediğimiz şey budur. Siz eğer bir şeyleri inkâr etmesini bilmiyorsanız, karşı çıkmazsanız; başka bir deyişle, biz zikirde lâ ilâhe demeden illallah dersek olmaz. İllallah demek çok kolay ama önce sahte ilahlara lâ demek lazım. Ve işte bu mücadele odur.

Tasavvufdaki cihad, başka kelimelerle şeytana ve onun bütün sistemlerine karşı çıkmaktır. Ne demek; şimdi bunu birkaç kelimeyle açıklamak istiyorum, yoksa anlayamayız. Bakın bugün eğer dünya üzerinde beş milyar insan yaşıyorsa ve bunun beşte biri müslümansa; fakat en çok bunlar ölüyor, bunlar eziliyorsa, bunların dininde bir yanlışlık olması lazımdır. Ha, işte bunu anlamak lâzım! Nedir bakın, Şeytan'dan dedim. Şeytanı değerlendirirken size birşey hatırlatmak istiyorum. Şeytan biliyorsunuz Adem Aleyhisselâm yaratılıp Allah-u Teâlâ'nın emri ile bütün melekler ona secde ettiler. Şeytan, yani İblis, secde etmedi. Arkadaşlar, İblis'in şeytanın bu hareketini biz anlamazsak, bugünkü problemlerimizi çözemeyiz. Tasavvufu da anlayamayız.

Bakın şeytan Allah'a ne dedi?.. Allah'a dedi ki:

(Halaktenî min nâr) "Ya Rabbi! Sen beni ateşten yarattın!" Allahı yaratıcı olarak kabul ediyor. Peki neyi kabul etmiyor, niye şeytan kafir?.. Diyor ki; "Ya Rabbi! Sen beni yarattın, yeri göğü yarattın, cenneti yarattın; yalnız, benim işlerime sen karışma!" diyor. "Sen bir kanun yaptın. Senin yaptığın kanuna göre benim Adem'e secde etmem gerekir. Ben onu tanımıyorum ve diyorum ki: Benim kanunuma göre, ben topraktan yaratılana secde etmem ve etmiyorum!" diyor. Dolayısıyla "İlâhî güç benim işime karışmasın!" diyen felsefenin, yani laik felsefenin ilk kurucusu, böylece şeytan oluyor ve ilk laik de şeytan oluyor.

Bugün yanlış bir yola girmişiz. Bugün piyasada bir sürü adı müslüman olan insanlar var... Şeytan gibi davranıyorlar ve diyorlar ki: "Allah bizi yarattı, fakat işimize karışmasın!" Öyle diyorlar efendim. Tasavvuf, yâni İslâm, emr-i bil ma'ruf, nehy-i anil münker'dir. Yani bazı hocaların tercüme ettiklerine ben katılmıyorum. İyiliği, kötülüğü falan değil; Allah'ın emrettiği şekilde yaşamayı emreden bir kuraldır, bir müessesedir.

Onun için yine İkbal diyor ki: "Kim Allah'ın rızâsının dışında birisine kılıç çekerse, onun çektiği kılıç doğrudan doğruya kendi kalbine saplanır." O halde cihad sadece Allah içindir. Toprak için, taş için bilmem ne için; yok böyle şey ha!..

Resulullah SAS, bizim için usve-i hasenedir. Meselâ Bedir Savaşı'ndan bir sahne... Enfal Sûresi'ni okuyacak olursanız, Allah-u Teâlâ orada açıkça diyor ki: "Görünmeyen ordular müslümanlara yardım ettiler." Ancak, müslümanların hazır olması lazım!..

Şimdi bugünümüze yavaş yavaş taşımaya çalışacağım. Önce doğru tasavvufdan bir iki misal: Hazret-i Ömer zamanında İslamî fütûhat devam ediyor. Bizans kralı Kudüs'teÉ Şu bizim Başbakan'ın arz-ı mev'ûd deyip İsraillilere vermek istediği Kudüs var ya!.. Ama inşaallah biz bir gün onu işgalden kurtaracağız. Neden?.. Çünkü siz almaya mecbursunuz, eğer Kur'an'a inanıyorsanız. Demin burada hoca efendi Tâhâ suresini okudu. Allah-u Teâlâ, Musa'ya: "Sen Tuvâ Vadisi'ne giriyorsun, ayakkabılarını çıkar!" diyor. Mukaddestir orası, bizim için mukaddes olanları biz başkasına arz ediyoruz. Yapamayız ha!

Henüz Kudüs müslümanlar tarafından feth edilmemişti. Bizans Kralı etrafını çağırıp:

"--Bu müslümanlara ne oluyor? Düne kadar açtılar, her gün benim bir memleketimi feth ediyorlar." diyor.

"--Bilmiyoruz kralım, onlara esir düşüp gelmiş bir askerimiz var... Ona bir soralım!" diyorlar.

Çağırıyorlar ve asker geliyor. Kral soruyor:

"--Bana müslümanları anlatır mısın?"

Ve anlatıyor Bizanslı asker:

(Hüm zühhâdün fil leyl ve fursânün fin nehâr.) "Onlar gece zahiddirler; ellerinde Kur'an dedikleri bir kitap var onu öğrenirler. Sabah oldu mu, atın sırtına biner, cihad dedikleri savaşa giderler."

Kral üzülüyor ve ayaklarını yere vuruyor:

"--Eğer sen yalan söylemiyorsan, şu bastığım topraklar da onların olacak!" diyor.

Bir sene sonra onların oldu. Hazret-i Ömer RA teslim aldı. İşte gerçek tasavvuf odur. Biraz sonra size söyleyeceğim gibi, İslâm'ın kılıcını omuzlardan indirip kınına sokan bir hareket tasavvuf olamaz!..

Hz. Ömer RA zamanında İran feth edildi. Peygamber SAS Efendimiz'in dayısı sayılan Sa'd bin Ebi Vakkas İran cephesinin komutanıydı. Ona bir parola gönderiyor Hazret-i Ömer RA, diyor ki: "Siz savaşa katılan bütün askerlere emredeceksiniz, savaşırken 'lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah' diyecekler. Hem kılıç sallıyacak hem de 'lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah' diyecekler."

Biliyorsunuz tarikatta bu bir zikirdir. Yani güç, kuvvet her şey Allah'tandır. Siz buna inanacaksınız. Allah bu dediğinizi sizin bileklerinizde oynayan kılıçta tahakkuk ettirecek. İşte cihad budur. Bir başka tabirle fiilî cihadla, zikrî cihad paralel gider. Birbirinin mütemmimleridir. Değilse, İslâm Alemi'nin her tarafı kana bulaşmış... Ben şimdi diyeceğim ki, "Arkadaşlar! Cezayir kan ağlıyor, Bosna kan ağlıyor, Azerbeycan kan ağlıyor, Güneydoğu kan ağlıyor!.. Çıkarın tesbihlerinizi, tevhid çekelim!" Böyle bir şey olmaz!

--O halde nasıl olur?..

Fiilen bunun mücadelesini veririz. Ondan sonra Allah'a tevekkül eder, tesbihle devam eder, destekleriz. Hazret-i Ömer'in dediği gibiÉ Çünkü bu tahakkuk etmiştir.

Peygamber Efendimiz SAS'in sahabileri zamanında meşhur bir hadise vardır: Sariye hadisesi... Hazret-i Ömer RA bir gün hutbe okurken, hiç konuyla ilgisi yokken diyor ki, "Ya Sariye tûlel cebel! Ey Sariye dağa tırman, dağa!.." Cemaat Hazret-i Ömer'e soruyor: "Biz anlıyamadık ya Emirel Mü'minin. Neyin nesidir bu? Sariye kimdir?" Bir İslam komutanı Irak bölgesinde savaşıyor. Bir ay sonra gelince ona soruyorlar. O diyor ki: "İran ordusu bizi saracaktı ve Emirel Mü'minîn'in sesini duydum. 'Hadi dağa tırman!' dedi. Dağa tırmandık ve galip olan bizler olduk."

Tabiî, o duruma gelebilmek için Hazret-i Ömer'in sesini Sariye'ye duyurma; Sariye'nin de Hazret-i Ömer'in sesini duyabilme derecesine ulaşabilmesi için, önce cihadı başlatmak lazım. İşte mesele odur. Biz eğer ruhumuzda ve beynimizde de cihad diye birşey oluşturmamışsak, bizi Sariye duyamaz.

Meselâ İslâm'la mücadele etmiş birisi için mevlid, yâni Peygamber Efendimiz SAS'in doğumunu vesile kılmanın hiçbir anlamını göremiyorum ve burada benim meslektaşlarım, hocalar nasıl bunu yapıyor, bunu düşünüyorum.

Şimdi bakın tasavvufta cihad nedir?.. Allah rahmet eylesin Attar, bir müridine: "Oğlum, git çarşıdan ara kendine bir dert bul. Eğer bulamazsan gel, benden ödünç al!" diyor. Sana vereyim demiyor. Çünkü onun ihtiyacı var. Bu müslümanların derdi yok, rahattırlar. İşte cihad onları rahatsız duruma getirir.

Bir sahabi Peygamber SAS'e gelip diyor ki: "Ya Rasûlallah! Bir gün şu kılıcı bırakıp rahat edeceğimiz gün gelmiyecek mi?.." SAS Efendimiz buyuruyor: "Vallahi kıyamete kadar müslümanın rahat edeceği günler çok az olacak!" Neden?.. Çünkü bunun karşılığında Cennet var... Cennet bedava değil... İşte onun içindir ki İkbal tehlikeyi ne gösteriyor biliyor musunuz: "Bir tehlikeyi seçmek imtihandır. Bu ruhla bedenin bir araya gelişinin miyarı, ölçüsüdür." Eğer siz bedeninizi ortaya koymuyorsanız, siz imtihanı kaybetmişsiniz.

Hocalarımız daha iyi bilir; ne yaptılar? Dediler ki:

"--Efendim ben İslâm için koşturur giderim, cihada giderim amma, viran olası hânede evlâd ü iyal olmasa!.."

Gençler için tercüme edelim:

"--Ben bu İslam için koşuşturur, cihad yaparım amma; yıkılası evimde çoluk çocuk olmasa, karı olmasa, apartman olmasa, mobilya olmasa, arsa olmasa, mercedes olmasa giderim."

İşte bu zihniyeti getirdiler. Bu zihniyetin İslâm'la alâkası yok!..

Şimdi doğru olan tasavvuftan bir misal: Mevlânâ'nın şeyhlerinden sayılan Necmeddin-i Kübrâ var... Harzemşahlılar zamanında Moğollar geliyor üzerine... Moğol komutanı haber gönderip Necmeddin-i Kübrâ'nın şehri terketmesini istiyor. Bu haber gelince, Şeyh hırkasını çıkarıp asıyor, "Şimdi cihad zamanıdır!" diyor. O yetmiş, seksen yaşında kılıcını çekiyor, bir moğol askeriyle boğuşurken, cihad ederken şehid oluyor.

Tabiî, Mevlânâ onu çok güzel dile getiriyor: "Biz o kimselerdeniz ki, o muhteşemlerdeniz ki, bir elimizde kadeh tutuyoruz. --Tabi bunlar teşbihlerdir.-- Biz öyle zayıf keçilerin boynundan tutan insanlardan değiliz." Ve ilâve ediyor: "Bir elde, imanın o tertemiz şarabını çekeriz; bir elde de biz kâfirin perçemini tutarız."

--Ne demek perçem?..

Moğol askeriyle boğuşurken, Necmeddin-i Kübrâ'nın elinde o Moğol askerinin saçları kalıyor. Şehid oluyor, ölüyor; ama Moğol askeri kurtulamıyor o elden. Geliyorlar, uğraşıyorlar o şehidin elini açamıyorlar. Nihayet Moğol askerinin saçlarını kesiyorlar, öyle kurtuluyor. Mevlana: "İşte, biz buyuz. Bir taraftan lâ ilâhe illallah zikrini çekeriz; ama, bir taraftan da kâfirin boynunu vururuz." diyor. İşte budur.

Tasavvuf olmayan bazı şeyler tasavvufa girmiş. Şöyle bir tabir vardır: "Tasavvuf, müslümanların cihad kılıcını omuzlarından indirip kınına sokmuş..." Bu böyle midir, değil midir?.. Şundandır bakın. Bir iki misal vereceğim. Her yerde görürsünüz: "Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü..."

Bir iki sene önce Erzurum'a bir zat gelmişti; adını söylersem hepiniz tanırsınız. Hoca dedi ki: "Ben buradan ayrılır ayrılmaz Marmaris'e gidip Kenan Paşa'yı ziyaret edeceğim." "İyi misin?İyi doktor arkadaşlarım var, rahatsızsan?.." diye sordum. "Memlekette müslüman mı kalmadı?" dedim. Bunun üzerine, "Severiz yaradılanı Yaradan'dan ötürü..." dedi. "Yâni, Yaradanın düşmanını mı seviyorsun?" dedim. "Severiz..." demez mi?

Efendim bu zihniyet yanlış! Bu yanlış şeyler, bizim doğru olan tasavvufumuza sokulmuş ve insanımız köleleştirilmiş. Onun için ben piyasada çok rastlıyorum: Gündüz lâik, gece mürid... Sanki günah çıkartma müessesesi yaptılar. Böyle tasavvuf olmaz!

Ondan sonra diyorlar ki: "Vurana elsiz gerek, dövene dilsiz gerek, koyundan yavaş gerek." Burada hocamız var; hocam bunun İslâm'la alâkası var mı?.. Vurana ne gerek?.. Kısas gerek!..

Haa, bir de müslümanla gayr-i müslimi biz karıştırmışız. Bir müslüman bize bir şey yaptıysa; tamam, biz onu hoş görürüz. Yunus böyle söylüyor. Ama şimdi laikler bize vuruyor; biz diyoruz ki: "Hoş karşılayalım!.."

Bir gün bir laik bana dedi ki:

"--Ya Hoca ne karşı çıkıyorsun? Bak Yunus ne diyor: Sövene dilsiz gerek, vurana elsiz gerek..."

"--Bak arkadaş! Yetmiş senedir siz bize sövdünüz, dövdünüz. Biraz da biz dövelim!" dedim.

"--Yok yok hoca," dedi. "O sizin içindir, hep biz döveceğiz hep siz susacaksınız!"

İşte yanlış tasavvuf budur.

Bu tasavvufun müsbet olanı yok mudur?.. Sultan Abdülhamid zamanında --Allah rahmet eylesin-- bu emperyalistlere karşı tarikatlar devreye sokuldu. Bizim bildiğimiz Şeyh Şamil hareketi bir tarikat hareketidir. Kuzey Afrika'da, başka yerlerde şu anda ayrıntılarına giremiyeceğim bir çok tarikat hareketleri vardır. Onlar gece zikreder, gündüz cihad ederlerdi.

Şimdi tabiî, kendi memleketimizden de bir misal vereyim. Allah rahmet eylesin, Şeyh Abdullah vardı; benim hocamın hocası... Rus ordusu iki yönden Anadolu'ya gelecekti. Birincisi Van'dan Pervari, Siirt üzerinden; diğer taraftan Bitlis, Diyarbakır üzerinden... Pervari'nin Bidar diye bir köyü var... Rusların geldiğini anlayınca müridlerini alır ve bir dağı tutar. Bu Şeyh Abdullah ve arkadaşları öyle bir cihad sergiler ki, Rus ordusu oradan geçemez.

Haa, gerekince işte bu!..

Size modern zamanlara ait bir hatıramı anlatıp bitiriyorum. Fransa'da benim oda arkadaşım bir Fransız vardı. Adı Kristiyan'dı. Jeoloji doktorası yapıyordu. Manavgat üzerinde çalıştı. Bana dedi ki: "İhsan, ben maalesef Cezayir savaşına katıldım." Biliyorsunuz Cezayir'li kardeşlerimiz Fransızlara karşı cihad ilan edip onları dışarı atmak istediler. Maalesef o zamanki bizim hükümetimiz Cezayir'i değil, Fransa'yı destekledi; Menderes zamanındaÉ Onu da öyle kapatıyorum, geçiyorum. O ayrı bir konferans konusu...

Arkadaşım devam etti: "Ben maalesef o savaşa katıldım. O savaş Kostantin'de, rahmetli Mâlik Bin Nebi'nin memleketinde, başladı. Orada mücahidleri kovalıyoruz." dedi. Bu arada bana sordu:

"--Mücahid nedir biliyor musun?"

"--Yok, bilmiyorum!" dedim. "Nedir?" dedim.

O dedi ki:

"--Müslümanlardan Allah için savaşanlara mücâhid derler." Cezayir'li kardeşlerimiz mücâhid kelimesini Fransız lügatlarına soktular. "Mücahidleri kovalıyoruz. Emrettim askerlerime dedim ki; ateş etmeyin gelişigüzel, birbirinizi vurursunuz. Hepsini bir camiye dolduralım, temizleyelim. Ondan sonra camiye doldurduk," dedi. (Ben 1970'te gittim; orayı ziyaret ettim.) "O cami doldu" diyor. "Ben askerleri duvarın dibine dizdim ve dedim ki, 'Ön saftan başlayacaksınız, kaçamak olmasın! Ben ateş deyince ateşleyeceksiniz.' O arada birisi kalktı. 18-19 yaşlarında sarı sakallı bir genç: 'Yâ Latîf!..' dedi."

Arkadaşlar! Bana bir kafir anlatıyorÉ Öyle bir kafir ki, kendi dininden de çıkmış, ateist... Lâikliği de bırakmış. O kelimeyi unutmamış, diyor ki: "'Yâ Latif!..' dedi. Onun ardından camidekilerin hepsi 'Yâ Latif!..' demeye başladı. Ya Latif!.. Ya Latif!.. Ya Latif!.. Cami gidip gelmeye başladı. Ben de, askerlerim de nasıl dışarıya kaçmışız; ben onu hâlâ anlayamadım!.." dedi.

Ben tabiî ona, "Gel müslüman ol, anlarsın!" dedim. Ama hidâyet Allah'tandır.

Şimdi kardeşlerim şunu diyorum: Allah bize diyor ki "Ben, sizi korurum!" Ancak o Cezayir'li kardeşlerimiz ne yaptı? Tüfeklerini kullandılar, kurşunları bitti, taşları bitti, sopaları bitti, ve Allah'ın evine sığınıp dediler ki: "Yâ Rabbi! Senin Latîf sıfatına sığınıyoruz. Bizim yapacağımız bu kadar, bitti." Ve Allah onları korur tabii... İşte tasavvufta cihad da budur: Zikir ve eylem yanyana...

Eylemi ön plana çıkarmayan bir tasavvuf, sahte bir tasavvuftur ve böyle bir tasavvuf yoktur. Bizim anlattığımız tasavvuf, Resulullah'ın cihadıdır, Fatih'in cihadıdır. Ve bugün dünyanın şurasında, burasında mücâdele veren müslümanın İslamî hareketidir.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

          www.ihsansureyyasirma.com

İslamda Cihad

İslam dininin küfre ve şirke karşı açmış olduğu cihad bayrağı ve bu uğurda girdiği savaş ve mücadelelerin nedeni yayılmacılık, topraklarını genişletmek, başkalarının zenginliklerini yağmalamak, salt egemenlik kurmak... vb. gibi nedenler değildir asla; bu konuda islamın bütün okul ve ekollerden farklı olduğunu hemen belirtelim. İslam dininin emrettiği cihad; fevkalade ileri insânî erdemler, büyük gayeler ve ulvî değerlere yelken açan bitmez bir çaba ve tükenmez bir gayrettir.

İslam dini zuhur ettiği ilk günlerden itibaren yapıcı özelliği ve aksiyonu gereğince zalim, zorba ve eşraf takımının konumu için bir tehdit haline geldi, bu nedenle ona muhalif güçler elele verip tek cephede toplanarak bu inanç ve fikir sisteminin yayılmasını engellemeye çalıştılar, bütün imkanlarını seferber ederek islama karşı amansız bir savaş açtılar, hatta  bu yüce dinin hakikatleriyle aşina olup ona gönül verenleri en acımasız işkencelere maruz bıraktılar.

İslam tarihinin bu kesiti oldukça ilginç ve çarpıcıdır. Kureyşliler, hz. Peygamberle ona inananlara karşı boykot ve ambargo uyguladılar; onlarla bütün ilişkilerini kestiler, hz. Resulullah'la -sav- ona inananlar tam üç yıl boyunca Mekke çevresindeki bir dağa çekilmek zorunda bırakıldılar, amansız bir ambargo altında olmadık eziyetlere uğratıldılar, çoğu zaman yiyecek bir lokma bile bulamadıkları oldu...

Hz. Resulullah -sav- bu ortamdan kurtulup da müşriklere karşı Medine'de güçlü ve istikrarlı bir topluluk oluşturduğunda bile onu rahat bırakmadılar, müslümanlar sürekli kafirlerle müşriklerin komplo, tehdit ve saldırılarına maruz kaldılar, bu şartlar altında müslümanların kendilerini savunmaktan başka çareleri yoktu ve çok geçmeden bu savunmayla mükellef kılındılar.

Hz. Resul-ü Ekrem'in -sav- gazvelerinin önemli bir bölümü savunma amaçlıydı. Medine'ye saldırı hazırlıkları içinde olan müşriklerin üzerine gönderilen gruplar da aslında bu müdafaa gayesine hizmet etmekte, kimi zaman düşmanın saldırılarına karşılık misilleme yapılmakta, kimi zaman da islam düşmanlarının silahlanmasına ve küfür kuvvetlerinin toparlanmasına meydan vermemek için savaşılmaktaydı.

Hac Suresi'nin 39 ve 40. ayetlerinde islam düşmanlarıyla zorbaların saldırı ve tecavüzlerine karşılık savunma amaçlı  savaşa şu şekilde izin verilmektedir.

"Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla; savaşa uğrayan müminlere, savaşma izni verildi, şüphesiz Allah'ın gücü, onlara yardım etmeye yeter. Onlar sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar..."

Bakara suresi'nin 190. ayetinde de şöyle buyrulmaktadır.

"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, ancak, aşırı gitmemeye de dikkat edin..."

İslam dini belli bir kavim ve coğrafya için gelmediği, bilakis, cihanşümul bir inanç olup bütün dünya ve bütün insanlık için inmiş olduğundan belli bir coğrafyayla sınırlandırılamaz. İslam dini bütün dünyayı küfür, şirk ve zulümden temizlemek ve insanlara hidayet yolunu gösterip hakkın ihyasını sağlamak için gönderilmiş bir okuldur.

Yozlaşıp bozulmuş sistemleri devirmek ve yerine sağlıklı ve doğru bir sistem kurmak için harekete geçen bir okul ve düşünce, icabında amansız bir mücadele ve savaşa girişmeden yanlışı yıkıp doğruyu kurmaya muktedir değildir. Bugün dünyada vuku bulan hangi inkılap, devrim ve büyük mücadeleler, savaş ve çatışma olmaksızın gerçekleşebilmiştir? Fransa devrimi, Hindistan'ın bağımsızlık hareketi, Amerika halkının bağımsızlık hareketi, kokuşmuş çarlık düzenine karşı -görünüşte bir halk kıyamı olarak başlayan -Rus devrimi gibi devrim ve inkılaplara kısaca bir göz atılacak olursa bu hakikat kolayca anlaşılacaktır. Bu inkılapların hangisi tereyağından kıl çekercesine ve inkılapçılar hiç bir zahmet ve eziyete katlanmadan, yer yer de olsa çatışmaya girip kan dökmeden gerçekleşebilmiştir?

İslam da kokuşup yozlaşmış düzenleri yıkmaya , zulüm ve zorbalığa son vermeye, haksız ayrıcalıklara engel olmaya kararlı ve esasen bu gayeyle gönderilmiş bir din olduğundan elbette ki haksız çıkarlar sağlayan ve islamı kendisi için tehlike görenlerin saldırı ve komplolarına maruz kalacak, bu da savaş ve çatışmayı kaçınılmaz kılacaktır.

İnsanoğlunun hayatının bütün boyutlarını ıslah etmeye ve bütün yanlışları düzeltmeye kararlı olan cihanşümul bir dinin yayılabilmesi için sırf kalem ve beyan gücü yeterli değildir; kalem ve beyan ne kadar kuvvetli ve etkileyici olsa da yeryüzünden bütün kötülükleri kaldırmak, bütün bozulma ve zulümlerin kökünü kazıyıp adalete dayalı hür ve insanî bir dünya kurabilmek için tek başına yeterli değildir.

Bazı insanlar batıl ve hurafe inançlarında öylesine tutucu ve dogmatik olmaktadır ki, en güçlü mantık ve delil bile onların doğruyu kabul etmesini sağlayamamakta, kaba kuvvet ve güç kullanma dışında hiçbir yol ve yöntem, onları işlemekte oldukları kötülük, zulüm ve iğrençliklerden vazgeçirmeye kadir olamamaktadır; böylelerine karşı güç ve kuvvete başvurulmadıkça şirk ve tecavüzden caydırılmaları mümkün değildir, sevgili islam peygamberi bu gerçeği şöyle beyan buyurmaktadır:

"İyilik ve hayır, kılıcın gölgesindedir, bazıları vardır ki güç kullanmadan onlara hakkı kabullendirip doğru yolda yürümelerini sağlayabilmek mümkün değildir."[54]

Hak dine karşı olanlar onun karşısına dikilir ve askeri güçlerini kullanarak islamın uygulanmasını, yaşanmasını ve yayılmasını engellemeye kalkışırlarsa onlarla savaşmaktan başka çare var mıdır?

İnsanların düşünme, doğru yolu seçme ve bu yolda yaşama hürriyeti ellerinden alınıp da inanç ve fikirlere baskı ortamı oluşturulunca müslümanların askeri güç kullanmasına ve savaşmasına izin verildi, islamın hak davetini engelleyen zorba egemenlere karşı silahlı mücadele başlatıldı, fikir ve inançlara yapılan baskılara son vermek, ortamın olumsuz ve yıkıcı unsurlardan temizlenip garazkarlardan arıtılmasını sağlamak ve insanların baskı ve tehditten uzak bir ortamda, doğru yaşama ve doğru düşünme haklarını kullanmalarına yardımcı olmak için savaşıldı. İş bu noktaya vardığında savaşılmazsa hak ve hakikat acımasızca yok edilecek, doğrular, söylenmeye bile fırsat bulunmadan mezara verilecektir.

İslamın başlattığı bu savaş gerçekte gerçek anlamda "insanlığın kurtuluş ve hürriyet savaşı"dır aslında; aklın şehvet, evham ve hurafelerin esaretinden kurtulması, insanoğlunun bütün "gayriinsani zincir ve prangaları kırıp parçalamasıdır... Kişisel eğilim, şehvet, zorbalık ve nefsaniyetlerden uzak bir savaştır bu. Allah'ın adına karşı savaş açanlar, yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkaranlar ve insanları Allah'ın ismindeki nurdan mahrum bırakanlara karşı savaş....

İslam dini, insani değer ve kıstasların kalıcılığı için mücadele eder, insanlığa adalet, izzet ve onur kazandırır.

İslam bütün insanların hayrını ve iyiliğini ister, kamu hayrını engelleyecek ve insanların iyiliğine mani olacak sebep ve bozulmaların kökünü kazır, bunu yaparken de kimseye ayrıcalık ve istisna tanımaz, kimsenin çıkarını gözetmez, hiçbir keyfilik ve enaniyete meydan vermez.

Müslümanlar sırf islamı kabul etmiş oldukları için Mekke'de zulüm ve işkence altında inlerken, mazlum kitleleri Mekke zalimlerinin sultasından kurtarmakla görevlendirildiler; bu ilahi emir, müslümanlara bu yolda askeri güç kullanma izni veriyordu. Henüz oluşmaya başlayan islam toplumunun hür ve insani bir ortamda gelişebilmesi için indirilen bu ilahi hükümde şöyle buyrulmaktaydı:

"Size ne oluyor ki Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli, lider ve yardımcı gönder" diyen mustaz'af, savunmasız, kimsesiz ve mazlum erkek, kadın ve çocukları kurtarmak için savaşmıyorsunuz?" (Nisa, 75).

Bugün dünyada savaş denilirken öldürmek, yakıp yıkmak, gaddarlık ve düşmanı acımasızca yok etmek gibi kavramlar oluşmaktadır zihinlerde, oysa islamın "savaş" yorumu çok farklıdır. İslam, savaş derken zulme, cehalete, zorbalığa, fesad ve ahlaksızlığa karşı mücadeleyi kasteder, zulüm, haksızlık ve tecavüzün kökünü kazıyıp hakkı ve hakikati egemen kılmak, sapıklık ve kötülüğe son verip erdem ve adaletin yaşamasını sağlamak için başvurulan son, ama zaruri bir çaredir savaş.

İslam dininin davetinin esasını Allah'tan başka ilah edinmeme ve O'ndan gayrısına ibadet etmeme prensibi oluşturur; birey ve toplumun kalbine ve düşüncesine Yüce Yaratıcı'nın irade, hüküm ve şeriatından başka gücün hükmetmemesi esası teşkil eder. İnsanın taş, odun ve benzeri gibi bilinçsiz ve cansız eşyalar karşısında saygıyla eğilip ibadet etmesi veya kula kullukta bulunarak kendisini aşağılık ve zavallı bir hale getirmesi fıtrat ve akıl yolundan uzak olup insanın kendisine reva görebileceği en büyük zulüm değil midir?

Müslümanlar, savaşa başlamadan önce, düşmanı islama ve hakka davet etmekle yükümlü kılınmışlardır ki tek başına bu bile, islamın "savaş" yorumunu net olarak açıklamaya yetmektedir.

İslam kuvvetleri İran ordusuyla karşı karşıya gelince, İran ordusunun komutanı Rüstem Ferehzad, islam ordusunun komutanı Sa'd bin Ebi Vakkas'tan müslümanların niçin savaştıklarını açıklayacak bir temsilci göndermesini istedi. Gönderilen temsilci, islamın cihad anlayışını şöyle anlattı Rüstem'e:

"Biz, Allah'ın kullarını sahte mabutlara kulluktan kurtarıp eşi ve ortağı olmayan Yüce Allah'a ve onun Resulüne -sav- itaate çağırmaya geldik, Allah'ın kullarını kula kulluktan kurtarıp Allah'a kullukta bulunmalarını sağlamaya geldik, sizleri hesap günü olan ahirete inanmaya ve dünyanın baskı ve sınırlamalarından azad edip ölümsüzlükle tanıştırmaya, zulüm ve haksızlığın kökünü kazıyıp hurafe ve batıl gelenekler yerine hakkı ve adaleti ikame etmeye geldik."

Üç gün boyunca Rüstem üç ayrı temsilciyle görüştü, üçü de aynı şeyleri söylüyor, hakka ve adalete davet ediyor, islamı kabullenmeleri halinde onlarla savaşmayacaklarını ilan ediyordu...

Bir diğer örnekte, hz. Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- hz. Ali'ye -s - şöyle buyurmaktadır: "Ya Ali! İslama davet etmeden önce hiç kimseyle savaşma. Allah'a andolsun ki senin vasıtanla bir tek insanın hidayet bulması, güneşin gördüğü herşeye sahip olmandan yeğdir!"[55]

İslam mantığında savaş, Allah yolunda cihad demektir; O'nun rızasını ve yakınlığını kazanmak ve böylece ebedi saadete kavuşmaktır. İslam müslümanlardan yayılmacılıkta bulunmalarını, topraklarını genişletmelerini, ülkeleri kendi sömürgeleri haline getirmelerini ve insanları kendilerine köle kılmalarını istememektedir asla; bu nedenledir ki böylesi sebeplerle yapılan savaşları, islamın Allah rızası ve insanlığın saadeti için bir farz kıldığı cihad ibadetiyle kıyaslamak dahi mümkün değildir, hiçbir ilahi sâiki olmayan ve salt maddi çıkarların gözetildiği, sömürü ve sömürgenin planlandığı savaşlarla islam dininin emrettiği cihad arasında hiçbir benzerlik yoktur.

Müslüman Allah için savaşır, cihad dini bir farizadır çünkü. Müslümanın cihadı ilâ-yı kelimetullah'tır. Allah adının yüceltilmesini sağlamak için en amansız savaşlardan çekinmez; müslüman, Allah adının bütün dünyayı sarıp kuşattığı gün yeryüzünde zulüm ve haksızlıktan eser kalmayacağını, insanlar arasında gerçek anlamda eşitliğin sağlanacağını bilir. Allah Teala da, O'nun yolunda er meydanlarında korkusuzca çarpışan yiğitleri sever ve Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Allah, O'nun yolunda sapasağlam ve kuvvetle kenetlenmiş bir şekilde aynı safta cihad edenleri sever"

Bir savaşta bazıları, cahiliyet döneminden kalma bir alışkanlıkla ganimetlere göz dikince hemen azarlanıp uyarılmışlardır:

"... Siz, dünyanın geçici metaını istiyorsunuz, oysa Allah sizin için ahireti ister..." (Enfal, 67)

Hürriyet, şeref ve insanlık uğruna verdiği mücadelede bu özellik islama fevkalade çarpıcı bir değer ve ayrıcalık kazandırmaktadır şüphesiz... Dr. Mecid Hadduri şöyle der:

İslamda cihadın dar'ul harbi dar'ul islama dönüştürmek için öngörülen bir vasıta olduğu unutulmamalıdır. Bunun sağlanması ve dar'ul harb bölgesinin kalmaması halinde cihad, sadece islamın dahili (islam toplumu içindeki) düşmanlarına karşı gerekli olur ve dahili savaşlar da böylece çabucak son bulurdu.

Binaenaleyh islam hukuk düzeninde savaşın bizzat gaye olmadığı; barışı sağlamak ve korumak için öngörülmüş nihâi bir vesile olduğu bilinmelidir"[56]

İslam savaş kanunlarında insani ahlaka fevkalade önem verilmiş, müslümanlar savaşın en acımasız ve öldürücü anlarında bile insani haslet ve ahlakı çiğnememişlerdir. İslam dininin askeri prensiplerinde yeralan şeref, ahlak, mertlik vb. insanî seciyelerle ilgili kural ve prensiplere bugünkü medeni toplumların askeri sistemlerinde rastlayabilmek mümkün değildir. İslam dini kan dökülmesini önlemek için fevkalade önlemler almakta ve insanların boş yere ölmemesi için yapılabilecek herşeyi yapmaktadır.

İslam cihad sisteminde savaşın sona ermesi ve ateşkes ilanı için tek yol düşmanın tamamen hezimete uğratılması veya teslim alınması değildir, müslümanlar için tehlikenin tamamen son  bulması ve düşmanın islam toplumunun mukaddesatına tecavüzde bulunmayacağını taahhüd edip komplo ve isyandan tamamen vazgeçmesi de yeterlidir.

İslam cephelerinde bir müslümanın bir düşmana aman vermesi ve onunla belli şartlarla bir ahitleşmede bulunması halinde en yüksek islami merci bile o amanı bozmaz ve o ahdi çiğnemezdi.

Savaşta kundaklama, tarlaları yakıp yıkma, düşmana erzak ve su yolunu kesme yasaktı; yaşlılar, çocuklar, kadınlar, deliler ve hastalara aman verilmiştir; islamî cihad anlayışında düşmana darbe indirmiş olmak için bu zayıf kitlenin kanının dökülmesi reva ve caiz görülmemiştir, aynı şekilde, düşman tarafından gönderilen elçi ve temsilciye de aman verilmiştir.

Paris öğretim görevlilerinden profesör Muhammed Hamidullah şöyle yazar:

"Hz. Muhammed -sav- 1 milyon mil karelik bir coğrafyaya hükmediyordu. Rusya dışında bütün Avrupa ülkelerinin alanına denk bir coğrafyadır bu; diğer taraftan, bu coğrafya üzerinde milyonlarca insan yaşamaktaydı. Bunca geniş bir bölgenin fethinde 150 bin düşman öldürülmüş, buna karşılık müslümanlar toplam on yıllık süreçte her ay yaklaşık sadece bir şehid vermişti. İnsanlık tarihi boyunca insan canına bunca değer verilen başka bir sürece rastlamak mümkün değildir"[57]

Bu muazzam gerçekle ilgili olarak islam tarihinden birkaç örnek aktarmanın faydalı olacağı inancındayız:

Hz. Resul-ü Ekrem -sav- müslümanları savaşa hazırlarken onlara şu direktifte bulunurdu:

"Allah adına , Allah yolunda Allah'ın yardımıyla ve Resulünün yolu ve yordamı olan sünneti üzere gidin, ihanet ve komploda bulunmayın, kimsenin vücudunun azalarını kesmeyin; yaşlılar, çocuklar, güçsüzler ve kadınları öldürmeyin, çok mecbur ve çaresiz kalmadıkça ağaç kesmeyin, en yetkilinizden en astınıza kadar hanginiz bir düşmana aman verecek olursa o düşman, hakkı duyup hidayet yolunu dinleyinceye kadar kesinlikle amandadır ve dokunulmazlığı vardır, islam kendisine anlatıldığında müslüman olursa sizin kardeşiniz olur, kabul etmezse, aman vermiş olduğunuz için onu amanda kalacağı ve canını kurtaracağı yere götürün. Her hal-ü kârda Yüce Allah'tan yardım ve nusret dilemeyi unutmayın."[58]

İlim şehrinin kapısı ve Allah'ın aslanı hz. Ali -kv- Muaviye'yle savaşa hazırlanan askerlerine şu talimatı vermiştir:

"Savaş meydanından kaçanı kovalamayın, peşine düşüp onu öldürmeyin, kendisini müdafaa edecek gücü ve imkanı kalmayan veya yaralı halde yere düşmüş olanlara saldırmayın, çocuklarla kadınları sakın rahatsız etmeyin, onlara ilişmeyin..."

Bazen savaş zamanlarında düşman, müslümanların intikam duygularını tahrik edecek girişimlerde bulunabilir, bu gibi anlarda bile müslümanlar hak ve erdemi müdafaa edip korumaktan ibaret bulunan asıl görevlerini unutmamalı ve düşmanın tahriklerine asla kapılmamalı, duygularını kontrol edebilmelidirler, islam tarihinin şanlı sayfalarından biri olan şu hadiseyi her müslüman bilir: Bir savaşta müminlerin emiri hz. Ali -kv- güçlü düşmanını bir darbede yere indirmiş ve bir çırpıda göğsüne dizini dayamıştı. Bu sırada düşman o hazretin yüzüne tükürme terbiyesizliğini gösterince İmam derhal ayağa kalkıp onu bıraktı. Bu hareketinin nedenini sorduklarında, "Onun bu hareketi beni öfkelendirdi, o durumda onu öldürecek olsam bu intikam duygusuyla yapılmış bir girişim olacak ve sırf Allah rızasından ibaret bir cihad sayılmayacaktı" dedi.

İslam dini, bütün mensuplarının kalbinde, insanlara karşı samimi bir sevginin tohumlarını ekti, hiçbir zaman, hiçbir durumda adaletsizliğe izin vermedi. Âdil olan Yüce Allah adına savaşan müslümanlara, adaleti çiğneme ve düşmana haddinden fazla saldırıda bulunma izni verilmemiştir; düşmana saldırının sınır ve ölçüleri, bizzat düşmanın saldırılarının sınırlarıyla mahduttur, yani düşmanın yaptığından fazlasını ona reva görmek caiz değildir, bu konu sarih bir dille müslümanlara aktarılmış ve Bakara Suresi'nin 194. ayetinde mealen şöyle buyurulmuştur:

"... Kim size saldırırsa siz de , onun size saldırdığı kadar ona saldırın, Allah'tan korkup sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup sakınanlarla beraberdir"

Maide, 8. de de şöyle buyrulur:

"... Bir topluluğa olan kininiz söze adaletten alıkoymasın, adaletle davranın, bu, takvaya daha yakındır..."

Maide, 2'de şöyle buyrulur:

"... Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin"...

İslam, baştanbaşa bütün dünyaya adaleti yaymak amacıyla gelmiştir, bütün dünyada sosyal ve uluslararası adaleti sağlamak amacıyla gönderilmiştir. Nitekim müslümanlar arasından bir grup da, hak ve adaletten ayrılarak zulüm ve saldırganlıkta bulunacak olursa bütün müslümanlar onu cezalandırmak ve gerekirse Allah'ın emrine itaat edinceye kadar onunla savaşmakla mükelleftirler:

"Müminlerden iki grup savaşacak olursa aralarını bulup onları barıştırın; biri diğerine saldırıp da tecavüzde bulunacak olursa, tecavüzde bulunan saldırgan tarafla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın, eğer sonunda Allah'ın emrini kabul edip de dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve her konuda âdil davranın, şüphesiz, Allah âdil olanları sever." (Hucurat, 9)

Bu ayette fevkalâde dikkat çekici olan nokta, savaşan taraflar arasında tam bir adaletle arabuluculukta bulunulmasının vurgulanmasıdır; tarafların hak ve hukukunun tam anlamıyla yerine getirilmesi emredilmektedir. Zira bir tarafın saldırısı veya diğerine tecavüzüyle başlayan bu tür savaş ve nizalarda arabuluculuk yapanlar, saldırıya uğrayan tarafı biraz müsamahakâr davranmaya razı edecek olur ve o da, barışın sağlanması için kendi hakkından biraz da olsa vazgeçecek olursa, bu meşru müsamaha ve özveri, zorbalıkla başkalarının haklarını gaspedenlere meydan verebilir ve onların daha da küstahlaşmasına yolaçabilir. Nitekim hak ve adaletin esas alınmadığı günümüz şartlarında da maalesef genellikle saldırgan ve güçlü tarafa birtakım imtiyazlar verilerek -ve neticede zayıf tarafın hakkı çiğnenerek- barış sağlanabilmektedir.

Her ne kadar özveride bulunup müsamahakar davranmak güzel bir davranışsa da bu gibi durumlarda ister istemez saldırgan tarafın küstahlaşmasını da beraberinde getirmektedir. Oysa islam, müslüman toplumlarda zorbalık ve adaletsizliği ortadan kaldırmayı ve kimsenin zorbalıkla birşey elde edemeyeceğini bilfiil göstermeyi amaçlayan bir dindir.

Müslümanların mağlup ettikleri düşmanlarına karşı izledikleri tutum ve davranışın son derece insanca ve mertçe olması, bunu duyup öğrenen milletlerin yüce islama ve müslümanlara karşı ilgi duymasına ve ecnebi kamuoyunun gönlünün fetholunmasına yolaçıyordu. Hımes şehrinin ahalisi Herkül ordularına şehrin kapılarını kapatırken müslümanlara gönderdikleri mesajda onların âdil ve mert yönetimini Romalıların zalim ve gaddar yönetimine tercih ettiklerini ilan ediyorlardı. Nitekim Ebu Ubeyde komutasındaki islam ordusu Ürdün'e ulaştığında bu beldede yaşayan hırıstiyanlar, şu mealde bir mektup göndermişlerdir Ebu Ubeyde'ye:

"... Ey müslümanlar, siz Romalılardan daha mutebersiniz bizim için... Zira Romalılarla aynı dinden olmamıza rağmen siz bize onlardan çok daha iyi, daha âdil ve daha insanca davrandınız, Romalılar bizim topraklarımıza hükmetmekle yetinmediler, evimizi barkımızı da talan edip yağmaladılar çünkü..."

Ünlü şarkiyatçı Philip Hittiy, müslümanların İspanya'yı fethini anlatırken şöyle der:

"İslam ordusu ayak bastığı yerlerde halkın yoğun ilgisiyle karşılaşıyor, halk onları coşkuyla bağrına basıyor, onlara azık ve su ulaştırıyor, İspanyollar siperlerini ard arda boşaltıp gönül rızasıyla müslümanlara teslim ediyorlardı!..

Vizigot krallarının inanılmaz gaddarlıklarını bilenler, İspanya halkının müslümanları neden böylesine coşku ve sevgiyle bağrına bastığını anlamakta zorluk çekmeyecektir sanırım..."[59]

Müslümanlar fethettikleri toprakların ahalisini islam dinini kabule zorlamıyorlardı.

İslam yönetim sisteminde, dînî  azınlıkların inançlarına göre yaşamaları için tam bir hürriyet verilmiştir onlara; ibadet , yaşam tarzı, akidevî törenleri vb. konularda islamla hiçbir noktada çatışmaları olmaz; kısacası islam dininin inançlarıyla diğer semavi dinlerin inançları islamî devlet düzeninde kanunî bir hak ve hukuka sahiptir.

Müslümanlardan zekat olarak alınan vergi hem vergidir, hem ibadet boyutu vardır; ama diğer dinlerin mensupları zekat ödemekle mükellef kılınmamıştır, onlar, zekat yerine, ibadet boyutu olmayan bir vergi türü olarak "cizye" öderler ve böylece müslüman olmadıkları için islamî bir ibadet olan zekata zorlanmamış olurlar.

Diğer dinlerin mensupları islam devletine cizye ödemek suretiyle bu devletin tam himaye ve desteğinde yaşar ve müslüman toplumda devletin halka verdiği bütün hizmetlerden faydalanma hakkına kavuşmuş olur.

Binaenaleyh islam nizamı sadece kişisel konularda değil, çok daha geniş bir yelpaze olan kanunkoyuculuk hadisesinde de diğer semavi dinlerin mensuplarının vicdani duygularını özenle dikkate almıştır, hatta cinaî, medenî ve ticarî kanunlarda bile onların dini inançlarıyla ilgili olan noktaları bütün boyutlarıyla gözönünde bulundurmuş, onların dinî yaşamlarında tam bir hürriyet içinde olmalarını sağlamıştır.

Kur'an-ı Kerim gayrimüslimlere nasıl davranılması gerektiğini açık bir dille beyan etmekte ve islam devletinin sancağı altında yaşayan barışçı ve zimmi gayrimüslimlere sevgi ve şefkatle kavranılması tavsiyesinde bulunmakta ve sadece müslümanlara karşı gizli ve açık komplolara girişen, saldırganlık ve tecavüzde bulunan gayrimüslim halklarla dostluk kurulmamasını emretmektedir.

"Allah, sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayan gayrimüslimlere iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz, çünkü Allah adaletle davrananları sever. Allah ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim onları dost edinirse artık onlar zalimlerin ta kendileridir"[60]

İslam devletinin sınırları dahilinde yaşayan hırıstiyan ve yahudi azınlıklarla islam toplumu arasında belli sözleşme ve ahitlere dayalı barışçı bir hayat sürmedeydi, müslümanlar gerekli güç ve imkanlara sahip oldukları halde hiçbir zaman gayrimüslim azınlıklara karşı şiddet kullanmamış ve barış anlaşmasını bozan taraf olmamışlardır. Medine yahudileri hz. Resulullah -sav- zamanında müslümanlarla imzaladıkları antlaşmalara sadık kaldıkları sürece kimse onlara karşı şiddet kullanmamış, aynı minval, halifeler döneminde de sürmüştür.

Hz. Resul-ü Ekrem -sav- sürekli "Bir zımmiyi rahatsız eden, beni rahatsız etmiş gibidir" buyururlardı.

Bir başka hadiste şöyle buyrulmaktadır: "Biliniz ki kim bir gayrimüslimle bir antlaşma imzalar ve ona haksızlıkta bulunursa veya onu ağır şartlar yüklenmeye zorlarsa veya onun malını zorla elinden almaya kalkışırsa kıyamette bana hesap verecektir"

"Hz . Ali -kv- hilafeti döneminde kör ve yaşlı bir adama rastladı, kim olduğunu sorduğunda onun gençliğinde hükümet işlerinde çalışan bir hırıstiyan olduğunu söylediler. Hz . Ali -s- "Gençliğinde çalıştırmış, ihtiyarladığında da hakkını yerine getirmemişsiniz" buyurdu ve kâtibini çağırarak bu yaşlı adamın bütün geçim   ve masraflarının beytulmaldan temin edilmesini emretti"[61]

 Nepal üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Laura Vaceia Vaglieri şöyle yazar.

"Müslümanlar fethettikleri topraklarda mağluplara karşı ayrımda bulunmadılar, onların mâli ve  ve medenî hakları müslümanlarla hemen hemen aynıydı, bütün hakları korunmadaydı. Fatih araplar güç ve iktidarın doruğunda oldukları halde düşmanlarıyla savaşa girmeden önce onlara mesaj gönderiyor ve şöyle diyorlardı: "savaşa girmeyip bize belli bir vergi öderseniz sizi himayemize alır, bütün haklarınızı koruruz, bizimle aynı hukuka sahip olursunuz. Muhammed'in -sav- sözlerine veya müslümanların fütuhatına dikkat edilecek olursa müslümanların kılıç zoruyla insanlara islamı kabul ettirmeye çalıştıkları yalanının ne kadar kof ve dayanaksız olduğu görülecektir. Müslümanların mukaddes kitabı olan Kur'an'da da sarih bir dille "dinde zorlama yoktur" denilmektedir". (Bakara, 255)

Tarih, müslümanların semavi din mensuplarına karşı ne kadar insancıl ve müsamahakar davrandıklarını gösteren sayısız örneklerle doludur. Hz. Resulullah -sav- Necran hırıstiyanlarına, onların mabedlerine  dokunulmayacağına dair söz vermiş ve Yemen'e gönderdiği kuvvetlere, o bölgedeki yahudilere zarar vermemeleri direktifinde bulunmuştur. O hazretten sonra müslümanlar da aynı yolu izlediler ve hz. Resulullah'ın -sav- sünnetinden ayrılmayarak kitap ehline iyi davrandılar, onlara, inançlarına göre yaşama serbestisi tanıdılar ve müslümanların ödedikleri vergilerden daha az olan "cizye" vergisiyle yetinerek kitap ehlinin tam anlamıyla islam devlet nizamında himaye edildiğini ispatlamış oldular.

Ünlü oryantalist Adam Minz şöyle yazar:

İslam ülkelerini hırıstiyan Avrupa'dan ayrıcalıklı kılan en önemli özellik, bugün bile islam ülkelerinde fevkalade rahat ve hür olarak hayatlarını sürdüren çok sayıdaki dini azınlıklara tanınan hürriyettir. Hırıstiyan Avrupa'da ise o güne değin böyle bir duruma şahid olabilmek mümkün değildi ve dini azınlıklar hırıstiyan Avrupa'da asla onca hür ve serbest yaşayabilmiş değillerdir. Kiliselerle havraların islam beldelerindeki rahatlık ve serbestisini gören, onların bir islam devletinin egemenliği altında bulunduklarına inanamazdı... Müslümanlar bir dizi anlaşma ve sözleşmeler imzaladıkları  hırıstiyanlarla yahudilere fevkalade insâni bir hukuk tanımışlardı. Ortaçağ Avrupa'sı için böylesine müsamahakar bir davranış ve diğer dinlerin mensuplarıyla böylesine barış ve hoşgörü içinde birarada yaşama prensibini idrak edebilmek bile mümkün değildi."[62]

Tanınmış hırıstiyan şarkiyatçılardan Johann Deıvsenport şöyle yazar:

"İslam; sadece kendi mensuplarına değil, mağlup ettiği zımmî kavimlere de gerçek anlamda âdil davrandı ve onlara dini inançlarına göre yaşama hürriyeti verdi... Dahası; kitap ehlinden olan dinadamlarının ve onların mabedlerinin  krala veya derebeylerine ödemekte oldukları ağır vergileri kaldırarak onları gerçek anlamda kendi himayesine almış oldu."[63]

Fransız araştırmacı ve bilimadamı Prf. Gustaw Lubon şöyle yazar:

"Müslümanlar birkaç asırlık egemenlikleri sürecinde Endülüs'ü ilmî ve ekonomik açıdan fevkalade kalkındırıp geliştirmiş ve medenîleştirdikleri bu beldeyi Avrupa'nın gururu, tacı ve gözdesi kılmışlardı. Sadece ilmî ve ekonomik konularda değil, ahlâk ve insan hakları konusunda da aynı şeyi söylemek mümkündür; müslümanların hırıstiyanlara öğretmek için çırpındığı fevkalade çarpıcı insani hasletlerden biri de, başka dinlerin mensuplarıyla barış içinde birarada yaşama ahlâkıydı. Müslümanların, egemenliği altında yaşayan mağluplara tanıdıkları bu hürriyet ve hoşgörü öylesine samimi ve fazlaydı ki; piskoposlar rahatça dînî toplantılar düzenliyor, bütün törenlerini serbestçe yerine getirebiliyorlardı; 872'de Eşbiliye'de ve 852'de de Kurtuba'da dînî araştırma ve inceleme konferansı düzenlemiş olmaları bunun en ilginç ve en güzel örneklerindendir.

İslam devletinin sancağı altındaki hırıstiyanların o dönem zarfında inşa etmiş oldukları kilise ve manastırların sayısı bile, müslümanların hırıstiyan azınlıklara karşı ne kadar saygılı ve insanî olduklarını anlamak için yeterlidir.

Çok sayıda hırıstiyan, hatta birçok hırıstiyan dinadamı müslüman olmuş, ve bunlardan hiçbirine zorlama ve dayatmada bulunulmamıştır.

Müslümanların devlet nizamında yahudilerle hırıstiyanlar  müslümanlarla hukuki açıdan eşit haklara sahipti, hatta hilafet konağında bile istedikleri makama sahip olabilmeleri mümkündü"[64]

İslam nazarında savaşın ne demek olduğunu daha iyi anlayabilmek için müslümanların mertlik, yiğitlik ve hür bir ruh yapısıyla içiçe olan fetihleriyle, hırıstiyanların haçlı savaşlarında sergilediği barbarlık, acımasızlık ve hunharlığı karşılaştırmanın yeterli olacağı inancındayız... Haçlı orduları Beyt'ul mukaddesi ele geçirirken inanılmaz bir barbarlık ve vahşet sergilediler, o gün hırıstiyanlar bu şehrin tarihte gördüğü ve göreceği en kanlı katliamda bulundular ve şehrin ahalisine akla gelebilecek her vahşilik ve iğrençliği uygulamaktan çekinmediler.Beyt'ulmukaddes meydanları ve diğer mabetlerde kesilen insan başları, kollar ve bacaklardan küçük tepeler oluşturulmuştu, Ömer Camii'ne sığınan ve çoğunu kadınlarla çocukların teşkil ettiği 10 bin sivil insan, acımasızca kılıçtan geçirildi. Süleyman Camii adeta kan gölüne dönüştü, atların dizine kadar ulaşan kan deryası cesetlerle doluydu.

"Ahlak dünyasının haçlılardan hiçbir hayır görmediğini kimse inkar edemez, tarih boyunca hiçbir saldırgan ve mütecaviz güç; din, mukaddesat ve haç adına savaştığını iddia eden bu sefiller güruhu kadar gaddar, kandökücü, arsız, şerefsiz ve hayvanî olmamıştır.

Haçlı orduları hurafe ve batıl inançlara ebediyen kendi mühürlerini vurmuş oldular, yozluk ve hurafenin en basit ve en sert şekillerini haçlılar yaymıştır; onlar bu vahşi savaşı mukaddes bir vazife olarak adlandırıyorlardı; günah ve hatalarının affı için iyilikte bulunup insanların gönlünü almak ve samimiyetle Allah'a yönelmek yerine, barbarlık ve kandökücülüğü "günahların keffaresi -bedeli- olarak tanımlamadaydılar!"

Haçlıların Filistin'de 99 yıl süren kanlı işgallerinden sonra müslümanlar toparlanarak bu kutsal beldeyi kurtarmaya hazırlandılar; Avrupalılar bu beldeyi kaybetmemek için bütün güçlerini Kudüs'e seferber ettilerse de müslümanlar karşısında korkunç bir hezimete uğramaktan kurtulamadılar, haçlı orduları bozguna uğrayarak Avrupa'ya doğru kaçarken Beytulmukaddes, büyük islam komutanı Selahaddin Eyyubi tarafından tekrar fethedilmiş ve haçlı işgalinden kurtarılmıştı.

Beytulmukaddes'in Selahaddin Eyyubi'nin ordularına teslim olması, hicri takvimle 583 Receb'ine tekabül eden 1187 Ekim'ine rastlar. Haçlı ordularının müslümanlara uyguladığı toplu katliam ve akılalmaz gaddarlıklara rağmen Selahaddin Eyyubi bilgece bir iman örneği sergileyerek, şehirde genel af ilan etti ve hırıstiyanların katledilmesini önledi, varlıklarının yağmalanmasına engel oldu.

Kudüs'ün fethi islam dünyasının tarihine altın harflerle yazılmış bir yiğitlik destanıdır.

Bu acı ve zor savaşta müslümanlar yüce islam dininin emirleri doğrultusunda fevkalade bir olgunluk  göstermiş, haçlıların onlara reva gördüğü yöntemlere başvurmamış, mükemmel bir insanlık örneği sergilemiştir.

Yüce islamın insanoğluna kazandırdığı üstün ve büyük ruhtur bu...

Selahaddin Eyyubi şehir halkının tamamına aman vermiş; ecnebi erkeklerin 10, kadınların 5 ve çocuklar için de 2 dinar ödemek suretiyle isteyenin bütün mal varlığını alarak istediği yere gitmekte serbest olduğunu ilan etmiştir. O sırada Beytulmukaddes, bölgenin en güvenli ve emin şehri olduğundan çeşitli beldelerin emir ve komutanları, ailelerini bu şehre göndermiş, burada huzur ve refah içinde yaşamalarını sağlamıştı. Kudüs fethinin ilginç olaylarından biri de bu şehrin başpiskoposunun astronomik rakamlara ulaşan servetiyle şehri terketmesine izin verilmiş olmasıdır. Birçok kişi Selahaddin Eyyubi'ye onun servetine el konulmasını ve bu büyük servetin müslümanlar arasında paylaştırılmasını önermişse de bu değerli islam komutanı böyle bir hataya düşmeyeceğini, bir müslüman olarak verdiği sözü tutması gerektiğini ve her ecnebi gibi, başpiskopostan da sadece 10 dinar alınmasını emretmiştir.

Johann Deıwenpourt şöyle yazar:

"Suriye sultanı Selahaddin Eyyubi Beytulmukaddes'i ikinci kez ele geçirdiğinde şehir ahalisi teslim olduktan sonra bir tek kişiyi öldürtmemiş, hırıstiyan esirlere karşı inanılmaz bir merhamet göstermiştir"

Hırıstiyanların müslümanlara batıda (Endülüs'te) reva gördüğü zulüm ve işkenceler, haçlıların doğuda yaptıklarından hiç de az olmamıştır. Müslümanların İspanya'ya kazandırdığı onca nimet ve bu ülke vasıtasıyla Avrupa'ya verdikleri onca hizmet ve emeğe rağmen hırıstiyan din liderleri kadın-erkek, genç- ihtiyar, çoluk-çocuk, demeden bütün müslümanların katline fetva vermiş ve Papa 2. Phılıp'in emriyle bütün müslümanlar İspanya'dan çıkarılmış, ama müslümanlar medeniyet ve kalkınmayla tanıştırdıkları bu beldeyi terketmeye bile fırsat bulamadan ve kadınlarla çocuklara bile acınmadan barbarca katledilmiş ve İspanya'yı terketmesine bile fırsat verilmeyen müslümanların dörtte üçü bizzat kilisenin emir ve talimatıyla gaddarca kılıçtan geçirilmiştir. Dahası, bu Jenosid ve toplu katliamdan sağ kurtulabilenler engizisyon mahkemeleri tarafından idama mahkum edilmiş, çoğu kadınlarla çocuklardan müteşekkil üç milyona yakın müslüman, hırıstiyan haçlıların taassup ve ırkçılığının kurbanı olmuştur.

"Mertlik ve insanlığın yeryüzündeki son kalıntıları İspanya'daki islam imparatorluğunun çöküşüne ağlamayan var mıdır? Tepeden tırnağa mertlik ve cömertlik olan o şanlı ve cesur milleti -müslümanları- sevmeyen kim var? İspanya'ya 800 yıl boyunca hükmettikleri halde, düşmanları bile onların bir tek zulüm ve haksızlıkta bulunduğuna şahid olmamış, bir defa olsun kötü ve çirkin bir davranışta bulundukları kaydedilmemiştir.

Ve... Hırıstiyan düzenin, hele kilisenin onlara karşı halkı kışkırtıp tahrikte bulunmasından utanç duyup mahcup olmayanımız var mı bugün?.. Bu iğrenç tahrikler neticesinde halkımızı müslümanlara karşı sinsice kışkırtan ve İspanya'yı can-u gönülden kalkındırarak destekleyip hepimize insanca davranan müslümanlara onca zulüm ve haksızlığı reva gören şeytanî desiselerden dolayı pişmanlık duymayanımız var mıdır sahi?"![65]

Ünlü tarihçi Corci Zeydan şöyle yazar: "Hırıstiyanlar Endülüs'ü ele geçirdiklerinde müslümanlara da, tıpkı yahudilere davrandıkları gibi davrandılar ve müslümanları, tanınmaları için adi suçlular gibi yafta  taşımaya zorladılar; sonra da müslümanlara "ya kırk katır, ya kırk satır!" diyerek ya hırıstiyanlığı kabul etmelerini, ya da cellada teslim olmalarını söylediler"[66]

"Bugün bütün dünyada insan hakları havarisi kesilen hırıstiyanlar İspanya'yı ele geçirdikten sonra müslümanların camilerini kiliseye çevirdiler, inandığını söyleme ve inandığı gibi yaşama ve inancı gereği ibadette bulunma hakkını müslümanlara tanımadılar, müslümanların mezarlıklarını düzleyip harab ettiler, insan olduğunu iddia eden her mahluk için hayati bir zaruret olan temizlik ve yıkanma hakkını müslümanlara vermediler, müslümanlara ait bütün hamamları yıktılar"[67]

"Dördüncü Hanry döneminde, müslümanların oturduğu Dulan kasabasına karşı kışkırtılan hırıstiyanlar kasaba halkına vahşice saldırarak dört bine yakın ahalinin tamamını elleriyle boğdular"[68]

Evet... Bugün insan hakları ve barış havariliğini kimseye kaptırmayan ve medeni olduğunu iddia eden hırıstiyan batının insan hakları ve barıştan kastettiği şeyler bunlardır işte...

Çağdaş dünyamızda da medeni (!) batının sömürü ve sömürgelerine karşı davranışlarına şöyle bir göz atılacak olursa , onların bu medeniyet ve çağdaşlık (!) pençelerinde kıvranan zavallı milletleri nasıl aşağıladıkları, sömürdükleri milletlerin insanî ve milli haklarıyla şeref ve onurlarını nasıl vahşice çiğnedikleri, onları kendi medeniyetlerinden nasıl mahrum bıraktıkları görülecektir. Bugün insan hakları ve barış gibi cafcaflı lafların ardına saklanan batılıların diğer ülkelere karşı uyguladıkları gizli ve açık yöntemler, eğitim sistemleri, kültürel ve sanat akımları ... vb. girişimler hep diğer ülkelerin ruh, fikir ve aksiyon potansiyelini felç edip esir almaya, kendi kimliğinden soyutlamaya yöneliktir, batı ve batının uzaktan kumanda ettiği ülkelerde insanların düşünme, düşündüğünü açıklama, inanma ve inandığı gibi yaşama hakkı bile yoktur[69], bu ülkelerde batının çıkarlarına aykırı adım atmaya kalkışanların, buna güç yetiremeyecekleri bir ortam oluşturulur, gerçek adaleti aramaya kalkışanlar daha ilk adımda pişman edilirler.

Barış ve insan hakları gibi kavramlar güçlü ülkelerin bahane olarak kullandıkları ve dillerinden düşürmedikleri kavramlardır. Nitekim barışı dillerine dolayan bu güçlü ülkelerin kendilerinin neden savaşı tamamen bırakmadıkları ve neden kendi problemlerini her zaman diplomatik yollarla çözmediklerini kimse soramamaktadır. Bu nedenledir ki sözkonusu güçlü ülkelerin siyasi manevralarına bugün kimse kanmamaktadır artık.

İslam dini barışı insanların gönlüne yerleştirir ve insanın yapısını barışçı bir eksende hareket ettirerek toplumu cihanşumül ve beynelmilel bir barışa doğru yönlendirir. Zira insanların kalbinde ve iç dünyalarında huzur ve güvenlik hissetmedikleri sürece dünyada barış ve güvenlikten sözedebilmek mümkün olmayacaktır. İnsanların fikir ve düşüncelerine ahlakî bir garantör hükmetmedikçe bütün barış teorileri ve bütün uluslararası kuruluşların girişimleri boşa gidecek; dünya insanlarının barış ve kardeşlik içinde tıpkı bir ailenin fertleri gibi yaşamasını sağlamak mümkün olamayacaktır.

Birey, toplumun temel taşı olduğundan islam dini iman ve inanç vasıtasıyla huzur tohumlarını bireyin vicdanına ekmiştir, zamanla bu tohum yeşerip meyve vermeye başlar ve bireyin eylem ve davranışlarında, hal ve gidişatında kendini gösterir, nitekim insanoğlunun davranışları onun iç dünyası ve vicdanının tecellisidir.

Dahası, islam insanı sırf vicdan ve ruhuyla da başbaşa bırakmaz ve bununla yetinmez, bilakis, her insana huzur , adalet ve güven duyguları bahşeden sağlam kurallar ve garantileyici prensipler de tayin eder. Böylece, islamî bir atmosferde yaşayan insanlar can, mal ve ırzlarının güvencede olduğunu duyar ve gerçekte toplum bireylerini olaylar karşısında sigortalanmış olur.

Bugün kökleri batıdan beslenen bazı ekoller, bireylerin yekdiğeriyle irtibatlarını zorunlu ve rahatsız edici bulur ve sınıflararası ilişkileri de yine mecburiyet, baskı ve zorlama esasları üzerine dayalı olarak yorumlarken islam dini bütün insanlar arasında güven, huzur, dürüstlük ve sevgiye dayalı samimi bağlar oluşturulmasını tavsiye eder ve bunun gerçekleşmesi için de bir dizi ahlakî, ferdî ve içtimâî kurallar ve eğitim prensipleri belirleyerek bu kutsal gayenin tahakkukuna bizzat ve bilfiil yardımcı olup kin ve düşmanlık duygularının ikide bir depreşmesini önler.

İnsanların hamuru latif ve insani duygularla aşina olup da vicdanlarında sevgi ve kardeşlik hissi uyandığında kalplerinde rahmet, yumuşaklık, merhamet ve affedicilik nurları parlayacak; adaletsizlik, zulüm, haksızlık, niza, çekişme ve ihtilaflara neden olan faktörler tedricen ortadan kalkacak ve bütün bir toplum saadet ve mutluluğu tadabilecektir.

Yeryüzündeki hiçbir nizam, sistem ve devlet, bütün şartlar altında bütün insanlar için mutlak anlamda bir adaleti uygulayabilmeye muktedir değildir. Yeryüzünde sosyal adalet ne kadar sağlanırsa sağlansın, insanlara yapılan bütün zulüm ve haksızlıkları gidermeye güç yetirilemez; insanoğlunun elindeki bütün imkanları kullanması halinde bile herkes ve herşey hakkında tam anlamıyla adaleti sağlayabilmesi mümkün değildir, zira yeryüzünde bazen öyle zulümler işlenmektedir ki yeryüzü adaleti için onun idraki bile imkan dışıdır, hatta bazen zulüm ve haksızlık vuku bulmakta , ama kendisine zulümde bulunulup hakkı çiğnenen taraf bunun farkına bile varamamaktadır.

Mazlumun intikamının zalimden alınacağı bir hesap gününün varlığına inanılmazsa, işin sonunun nereye varacağını kestirmek zor olmasa gerek...

- * -

Bahsimizin bu noktasında "barış" mefhumunun islam ve "medeni dünya" tarafından nasıl yorumlandığına gelelim şimdi: İslam dininin barış anlayışıyla, emperyalist ülkelere hükmeden liderler ve bu güçlü ülkelerde halkın kaderine tasallut eden partilerin barış anlayışı arasında temel ve derin farklar vardır. Zira sömürücü ülkeler açısından barış; küçük ve zayıf ülkeleri sömürmek ve kavgasız gürültüsüz bir şekilde dünyayı parselleyip ülkelerin yeraltı ve yerüstü servetlerini yağmalamak için bizzat bu emperyalist güçler arasında sağlanan bir tevafuk ve barış demektir.

Başka bir deyişle güçlü ülkelerin  "barış" tan kastettiği şey "diğer ülkeleri kavgasız gürültüsüz sömürebilmek için anlaşmak" tır; bu nedenledir ki yeryüzünde gerçek bir barışın egemen olması için bu ülkelerin hiçbiri  hiçbir gerçek girişimde bulunmamakta, iyi niyet göstermekte ve bu nedenle de; yaptıkları bütün toplantı, müzakere ve görüşmelerle, kurdukları onca uluslararası kuruluş ve teşkilatların çalışma ve faaliyetleri göstermelik olmaktan öteye geçmemekte, insanlığın lehine olacak bir tek adım atmamaktadırlar.

Oysa islam, dünyadaki bütün ülke ve milletlerin eşit olarak değerlendirildiği bir barıştan yanadır; güçlü-zayıf, zengin-fakir, gibi ayırımlarda bulunmaksızın adalet ve eşitliğin egemen olduğu bir dünya barışından yanadır, islam dini herşeyiyle kötülük, zulüm ve fesaddan arıtılmış, her yönüyle mükemmel bir barış ufku gösterir bütün birey ve toplumlara...

Evet, Birleşmiş Milletler Bildirgesi'nde ana gayenin bütün dünyada barışın sağlanması ve savaşa neden olacak ihtilaf faktörlerinin ortadan kaldırılıp anlaşmazlıkların çözülmesi olduğu kaydedilmişse de uygulamada bunun ne kadar samimi olduğu görülmektedir[70], Kaldı ki sözkonusu bildirgenin kastettiği bir dünya barışı gerçekleştirilecek olursa bütün ülkelerde ve bütün insanlar için fikir, inanç ve beyan hürriyeti de temin edilmiş olacak mıdır gerçekten?!. Çağımızda barış dönemlerinde dünya milletleri ve bireyler üzerinde fikir ve inanç baskısı uygulanmıyor mu? Sömürü ve baskı gerçekleşmiyor mu? Doğu ve batı bloku bugün global bir sistemden bahsetmeye başlamıştır; ama gerçek anlamda hürriyetin bulunmadığı bir dünyada hangi "dünya sistemi" ayakta kalabilir sahi?!

Doğuda ve batıda, egemen iktidarın temel inançlarına muhalif olanlara hayat hakkı dahi tanınmamaktadır; sözkonusu egemenler, kendilerine karşı olan fikir ve düşüncelerin beyanına dahi tahammül edememekte, karşı fikir ve eylemleri acımasızca ezmekte, akla gelmedik baskı ve komplolara başvurmaktadırlar.

İslam ise insanların huzur ve güvenliği için barışın tek başına yeterli olmadığını söylemekte, bir dizi özel kural ve prensipleri sosyal hayata egemen kılarak, dünya yuvarlağı üzerinde çok daha gerçekçi ve büyük bir gayeyi takib etmektedir. İslam, insanların huzur ve saadet yolunu bizzat bulup serbestçe tercihte bulunabilmesi için bütün dünyada fikir ve inanç hürriyetinin sağlanmasını ister, bu nedenledir ki islamda fikir ve inanç dayatılamaz, bu tutum haram edilip yasaklanmıştır; islam dini insanları hakka davet ederken, zorlamada bulunmaz, hakkı beyan ve yaymanın yegane meşru faktörlerinin akıl ve fikrî olgunluğa ulaşma olduğuna inanır ve çeşitli kesim ve kavimleri muhatap alırken sadece bu iki esastan hareket eder:

"Dinin kabulünde zorlama ve baskı yoktur, zira rüşd ve hidayet yolu, sapıklık ve dalalet yolundan ayrılmıştır" (Bakara , 256)

"Gerçek şu ki size Rabbinizden deliller ve basiretler gelmiştir, o halde kim bu delil ve basiretlerin ışığında -hakkı- görürse kendi hayrına olur, kim de hakka karşı gözlerini kapatıp körlük ederse kendi zararına... Ben bu konuda sizden sorumlu tutulacak ve sizi gözetleyecek değilim" (En'am, 104)

"Sen öğüt verip hatırlatmada bulun, sen sadece öğüt ve ikazda bulunmakla sorumlusun, onlara zorlama ve baskıda bulunma hakkına sahib değilsin." (Ğaşiye, 21 ve 22)

İslam, fikir ve inanç hürriyetini esas alan bir dindir, hiçbir din, fikir ve inancın zorla kabul ettirilmesini haklı görmez. Kaldı ki, inanç ve iman kalbî bir olaydır; insanların kalplerine ve iç dünyalarına zorla tahakkümde bulunabilmek ve reddettiği birşeyi zorla ve bütün kalbiyle kabullenmesini sağlayabilmek imkansızdır. İnsanlarda belli fikir ve inançların oluşmasında çeşitli etkenler rol oynar, bu nedenle de bir fikir veya inancı değiştirme veya ıslah edip düzeltmenin tek yolu, doğru ve sağlıklı bir eğitimle güçlü ve sağlam bir mantığa başvurmaktır. Aksi takdirde, insanoğlunun fikir ve inanç dünyasında oluşmuş bir gerçeği zorla ve dayatmayla etkileyebilmek kesinlikle mümkün değildir.

İslam dini, askeri güç kullanarak ortamı hür hale getirdikten ve fikri baskı ve akidevi dayatmalara son verdikten sonra insanlar zerrece korkuya kapılmadan ve hiçbir baskıya uğramadan isterlerse islamı seçer, isterlerse bir başka semavi dine girerler, bu tercihlerinde tamamen hür ve serbesttirler.

Binaenaleyh islam dini tarihin hiçbir diliminde kendisini zorla kabul ettirmemiş, hiç kimse zorla müslüman olmamıştır.

İslamın kılıç zoruyla ilerlediğini iddia eden hırıstiyan misyonerlerin bu iddialarının garaz ve kinden kaynaklandığı ve gerçekle uzaktan yakından hiçbir ilgisinin bulunmadığı bilinmektedir.

"Misyonerlerin islami cihad ve hz. Resulullah'ın -sav- gazvelerini bu şekilde yanlış yorumlaması hiç de şaşılacak birşey değildir aslında; asıl şaşılacak olan bu komplonun mimarlarının barbarlık, savaş, kandökme, yekdiğerini yağmalama gibi vahşilikler dışında hiçbirşey bilmemeleri, anlamamalarıdır. Hatta onların papaları, papazları ve rahipleri bile sapık olarak niteledikleri hırıstiyanlarla, hırıstiyan olmayan diğer din mensuplarına engizisyon mahkemelerinde tatarlarla moğolları bile aratmayacak vahşilik ve zulümlerde bulunmuştur"..[71]

İslam peygamberinin Kureyş müşrikleriyle yaptığı "Hudeybiye" barış antlaşması bütün Arabistan yarımadasında barış, huzur ve güvenliği sağlama amacına yönelikti. Bu antlaşmanın  maddeleri islamın ruhunu ve onun insani prensiplere verdiği önemi göstermekte olup islamın kılıç zoruyla yayıldığını iddia eden garazkarların bu çirkin iftirasına en güzel cevaptır. Bu antlaşmada geçen maddelerden birinde şöyle denilmektedir:

"Kureyşlilerden biri, Mekke'den kaçarak müslümanlara katılıp büyüklerinden izinsiz olarak islama girecek olursa, peygamber onu Kureyşlilere geri verecektir, ama müslümanlardan biri Kureyşlilere sığınacak olursa , Kureyşliler onu geri vermeyi taahhüt etmez"

Bu madde üzerine bazı müslümanlar hz. Resulullah'a -sav- itirazda bulunma hatasına düşüp "Kureyşten biri bize sığındığında biz onu geri verirken, neden bizden biri onlara sığındığında Kureyş onu bize geri vermeyecekmiş ?!" dediler. Hz . Resulullah -sav- onlara şu cevabı verdi:

"İslam sancağından ayrılıp da müşriklere katılan ve putperestliğin insanlıkdışı ortamını islamın sağlam ve sağlıklı olan tevhîdî ortamına tercih eden biri, samimiyetle ve kalben müslüman olmamış demektir; böyle biri, fıtratını ikna edebilecek bir inanca kavuşmuş değildir henüz, böyle bir müslümanın bize yaramayacağı apaçık ortadadır. Kureyşten bize sığınanlara gelince, biz onları geri veriyorsak eğer, Yüce Allah'ın onların kurtuluşunu sağlayacağından emin olduğumuz içindir bu!"[72]

Nitekim çok geçmeden hz. Resulullah'ın -sav- bu sözünde de ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı ve bazı hadiseler neticesinde bizzat Kureyşliler bu maddenin kaldırılmasını istediler.

Bugün dünyanın çeşitli noktalarında halâ savaş sürüyor ve halâ kan dökülüyorsa bu, maddeye dayalı çağdaş medeniyetin insani değerlere dayalı bir dünya barışını sağlama konusunda aciz ve yetersiz kaldığını göstermektedir.

İslamın savaş ve barışla ilgili genel prensipleri, bugünkü savaşları ortaya çıkaran nedenler ve bu savaşların müsebbiblerini kınayıcı nitelikte olup, medeni olduğunu iddia eden çağdaş dünyanın, sırf maddi çıkarlar uğruna savaşlar çıkarmasını ve milletleri köleleştirme alçaklığında bulunmasını reddetmekte ve insanlığa tamamen aykırı bulmaktadır.

İnsani ve manevi değerler, başkalarının haklarına saygı gösterme, hak ve hakikat karşısında teslim olma gibi prensipler kamuoyunun fikir ve inançlarına egemen olmadığı sürece dünyada huzur ve barışın tahakkuku mümkün değildir; insani ve ahlaki ölçülerin ayaklar altına alındığı bir dünyada vaziyetin bundan daha iyi olmasını beklemek saflık değil midir?

Maddi medeniyet ilerleyip de teknolojik gelişmeler arttıkça, barışın korunması için her an savaşa hazır olunması gerektiği gibi bir gerekçeyle bütün dünya günbegün en tehlikeli silahlarla donandıkça şu gerçek çok daha net bir şekilde gözler önüne serilmektedir: Bu şartlar altında dünyanın önünde iki seçenek vardır: Bütün milletlerin hayatına son verecek korkunç bir savaş, ya da tarih boyunca Allah'ın elçileri tarafından insanlığa sunulan en değerli armağan olan "Allah'a iman ve insani değerlere saygı" prensibini ilke edinmiş bir yaşam... Bu yaşam sayesinde insanoğlu bunca şaşırtıcı güç ve yeteneklerini bizzat kendi sonunu hazırlama yolunda harcayacağına kendi mutluluk ve saadeti yolunda kullanacaktır. Kısacası çağdaş insanın önünde iki yol vardır ve bu ikisinden birini seçmek zorundadır: Ya, Allah'a teslimiyet, ya izmihlal... Ya ebedi kurtuluş ve saadet, ya ebediyen bedbahtlık ve zillete mahkumiyet...

Biz, insanoğlunun yüce islam peygamberinin getirdiği bütün usul ve öğretileri idrak edip anlama ve kabul liyakatine erişeceği bir günün geleceği inancındayız; o gün geldiğinde ve insanlık böylesine bir büluğ seviyesine ulaştığında insanoğlu bu değerli hazineyi saadet ve mutluluğa ulaşma yolunda değerlendirmesini öğrenecektir. Zira insanoğlu hayatını tebah edecek olan bunca bedbahtlık, kriz ve sapıklıktan kurtulabilmek için sonunda islama dönecek ve islamdan başka kurtuluş yolunun bulunmadığını farkedecektir. Ünlü Rus düşünür Tolstoy'un da dediği gibi: "Muhammed'in -sav- şeriatı, akıl ve hikmete dayalı olduğundan gelecekte bütün dünya ona sarılacaktır."

 

www.musavilari.org

 

FETHI SIKAKI' YI RAHMETLE ANIYORUZ

26 Ekim 1995 tarihi Islam ümmetinin hafizasina kazinan önemli günlerden biri. Ümmetin yetistirdigi ender düsünce ve eylem adamlarindan Filistin Islami Cihad Hareketi'nin kurucusu Dr. Fethi Sikaki, Filistinli isçilerin sinir disi edilmelerini önlemek amaciyla gittigi Libya'dan dönerken Malta adasinda Siyonist katiller tarafindan bu tarihte sehit edildi.

Fikri yapisi ve eylemleriyle, çagdas Islami hareketler içerisinde mümtaz bir konuma yükselen Islami Cihad Hareketi, Dr. Sikaki'nin en önemli eseridir.

60'li yillarda Nasirizm saflarinda mücadeleye atilan Sikaki, 1967 yenilgisinden sonra sorgulamaya basladigi Sosyalizm, Arap milliyetçiligi ve diger laik ideolojilerin çözüm olmadigina, Filistin ve tüm ezilen halklar için çözümün Islam'da olduguna kanaat getirmis ve Ihvan saflarina katilmisti. Ihvan'in Filistin topraklarindaki aktif mücadelenin ancak Islami dönüsümün yasanmasindan sonra olacagi seklindeki fiili cihadi erteleyen yaklasimi, Sikaki'ye göre Filistin halkinin silahli mücadele yapan laik örgütleri çözüm olarak görmesine yol açiyor ve Islami hareketten halki uzaklastiriyordu. Silahli mücadeleye yaklasim, Filistin için mücadele eden laik örgütlerle iliskiler ve Iran Islam Devrimi'nin Amerika ve bölgesel saldirilar karsisinda korunmasi gibi sorunlar Sikaki'nin yeni bir örgütlenmeye gitmesine neden oldu.

Sikaki, ilk dönemlerde Islam'i anlamada yöntem sorunu üzerine yogunlasiyor, Kur'ani bir temelde Araplik-Islamlik veya millilik-Islamlik ikilemini çözmeye çalisiyordu. Filistin sorununu erteleyen Islamcilarla, Filistin sorununu Islam'siz çözmeye çalisan laiklere örnek bir model sunuyordu.

Islami Cihad müntesiplerini diger klasik Islami örgüt ve cemaatlerden ayiran belirgin özelliklerinden biri, Ihvan'in geleneksel düsünce ve programini yadsimadan mümkün oldugunca degisik düsünce ve görüsleri anlama çabasinda bulunmalaridir. Bu anlamda C. Afgani, M. Abduh, R. Riza, Hasan el-Benna, S. Kutup, Mevdudi, M. Bin Nebi, Muhammed Gazzali, Tevfik et-Tayyib, Muhammed Bakir es-Sadr, Ayettullah Humeyni, Ali Seriati, H. Turabi, Gannusi, Fadlallah, M. Selim el-Ava ve Kardavi gibi Islami düsünür ve hareket adamlarinin fikirlerinden istifade ederken; edebiyat, siyaset, tarih, iktisat ve farkli ideolojik akimlar üzerinde önemle duruyor olmalaridir.

Düsünce ve eylem birlikteligini örnekleyen Islami Cihad, Intifada'nin atesleyicisi konumundaydi. Basarili operasyonlarla Filistin halkina ve dünya müslümanlarina umut asilayan Cihad, onlarca müntesibinin yaninda Hani Abid, Muhammed Havace gibi komutanlarini ve son olarak kurucusu Sikaki'yi sehit vermistir.

Fetih ve Hamas'tan sonra Filistin topraklarinda en güçlü üçüncü örgüt olan Cihad, Fethi Sikaki'nin Filistin'in özgürlügü ve Israil'in ortadan kaldirilmasi yönündeki devrimci tavrini sürdürme azmindedir. Bu anlamda Özerk yönetime muhalif degisik gruplari kongre vb. etkinliklerle bir araya getirme ve ortak tavir gelistirme gibi ugrasilarini sürdürmektedir. Uzlasma girdabinin birçok muhalif hareketi içerisine çektigi tek kutuplulasan dünyada Cihad benzeri hareketler üzerindeki baski, her geçen gün artarken es oranli olarak bu hareketlerin sorumluluklari da artmaktadir.

Cihad Hareketi, sehadet yildönümlerinde düzenli olarak Sikaki'yi anarak uzlasmanin çözüm olmadigini, kurtulusun mücadeleden geçtigi düsüncesini gündemlestirmektedir.

kaynak: haksöz dergisi

Hazirlayan: Musa Dogan

                       www.enfal.de

 Ukbe Ibnu Amir (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki:
"Allah tek bir ok sebebiyle uc kisiyi cennete koyar:
1- Onu yapan; yeter ki bunu hayir maksadiyla yapsin.
2- Atan.
3- Atana ulastiran."
Ebu Davud, Cihad 24, (2513); Tirmizi, Fedailu'l-Cihad 11, (1637); Nesai, Cihad 26, (6, 28), Sayl 8, (6, 222, 223). 

Bir rivayette ise soyle buyurulmustur: "(Allah tek bir ok sebebiyle uc kisiyi cennete koyar: Yapan, yeterki hayir maksadiyla yapsin, atan) ve oku atana veren (munebbil). Atin, binin. Sizin (ok) atmanizi, ben binmenizde daha cok seviyorum. Her eglence batildir. Eglenceleriniz icinde sadece su uc sey (mubahtir), ovguye deger: Kisinin atini te'dib etmesi, hanimiyla mulatafede bulunmasi, yayla ok atip, atilan oklari toplamasi. Bunlar Hakk'tandir. Kim ogrendikten sonra atisi, nefretle terkederse bilsin ki, bir nimeti terketmistir -veya soyle dedi-: "Bu nimete karsi nankorluk etmistir."
Ebu Davud, Cihad 24, (2513). 

Seleme Ibnu'l-Ekva' (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) carsida ok yarisi yapan Beni Eslem'den bir grupla karsilasmisti. Onlara: "Ey Ismailogullari atin, zira atalariniz atici idiler. Atin, ben falan kabileyi tutuyorum" dedi.
Bu soz uzerine bir grup atistan vazgecti. Efendimiz:
"Ne oldu, niye atmiyorsunuz?" diye sordu. Soyle cevap verdiler:
"Nasil atalim, siz obur tarafi tutuyorsunuz!" Bunun uzerine:
"Atin! dedi, ben hepinizi, her iki tarafi da tutuyorum."
Buhari, Cihad 78, Enbiya 12, Menakib 4.

ATIN VASIFLARI 


Ebu Vehb el-Cusemi (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Size alni sakar, ayaklari sekili kahverengi ati veya alni sakar ayaklari sekili kizil ati veya alni sakar, ayaklari sekili siyah ati tavsiye ederim."
Ebu Vehb'e: "Kizilin tafdil edilisinin sebebi nedir?" diye soruldu. Su cevabi verdi:
"Cunku, Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) bir seriyye gondermisti. Zafer haberini ilk getiren kizil atin sahibi idi."
Ebu Davud, Cihad 44, (2544); Nesai, Hayl 3, (6, 218, 219).
Nesai'de su ziyade vardir: "(Allah yolunda) at besleyin, alinlarindan ve arkalarindan oksayin. Boyunlarina taki baglayin fakat kiris baglamayin."
"Kiris baglamayin" ibaresi sunu ifade eder: Araplar cahiliye devrinde nazar degmnesine karsi atlarina kiris baglarlardi. Bu hadisle Resulullah bu isin, Allah'in kaderinden hicbirseyi geri ceviremeyecegini onlara bildirmis oldu. Mamafih bu ibarenin: "Atin uzerinde, cahiliye devrindeki gibi intikam almaya kalkmayin" manasini tasidigi da soylenmistir. (Zira evtar, "vitr" kelimesinin de cem'idir. Vitr, intikam demektir." 

Hz. Ebu Katade (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Atlarin en hayirlisi alninda kucuk bir sakar, ust dudaginda beyaz benegi olan siyahtir. Bunun uc ayagi sekili, on sag ayagi sekisiz siyah takip eder. Eger siyah degilse aIacasi, boyle olan kahverengi hayirlidir."
Tirmizi, Cihad 20, (1696, 1697); Ibnu Mace, Cihad 14, (2789). 

Hz. Ibnu Abbas (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Atin bereketi kizilligindadir" buyurdu."
Ebu Davud, Cihad 44, (2545); Tirmizi, Cihad 20, (2454). 

Hz. Ebu Hureyre (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) sikal attan hoslanmazdi. Bu, atin on sag ve arka sol ayaginda veya on sol, arka sag ayaginda (caprazlama) seki bulunmasidir. Ancak sikal icin soyle diyen de olmustur: "Atin uc ayaginin sekili, birinin sekisiz olmasidir veya ucunun sekisiz, birinin sekili olmasidir, sikal sadece arka ayakta olur. Su da soylenmistir: "Sikal, beyazli alaca ihtilafinin caprazlama olmasidir."
Muslim, Imaret 102, (1875); Ebu Davud, Cihad 46, (2547); Tirmizi, Cihad 21, (1698); Nesai, Hayl 4, (6, 219). 

Urve Ibnu'l-Ca'd (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Atin alnina hayir baglanmistir: "Bu hayir), sevap ve ganimettir. Bu hal kiyamete kadar bakidir."
Buhari, Cihad, 43, 44, Humus 8; Muslim, Imaret 98, (1873); Tirmizi, Cihad 19, (1694); Nesai, Hayl 7, (6, 222). 

Utbe Ibnu Abdillah es-Sulemi (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhisssalatu vesselam) buyurdular ki: "Atin alnindaki tuyleri kesmeyin (boynunun ustundeki) yeleleri de kesmeyin, kuyrugundaki tuyleri de. Cunku kuyrugu sinekleri vs. kovalar, yeleleri onu isitan elbisesidir, alni ise orada hayir baglidir."
Ebu Davud, Cihad 43, (2542). 

Hz. Cerir (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'i atin alnindaki tuyleri parmaklariyla bukerken gordum. Bukuyor ve soyle diyordu: "Atin alnina Kiyamet gunune kadar hayir baglanmistir. Bu hayir sevap ve ganimettir."
Muslim, Imaret 97, (1872); Nesai, Hayl 7, (6, 221).
 

Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla cihad edenler Allah katında daha büyük dereceye sahiptirler. Kurtuluşa erecek olanlar da onlardır
HAMAS'ın Nablus temsilciliği yaparken şehit edilen Cemal Mansur'un cenazesi
İşgale karşı Kudüs'te istişhadi eylem gerçekleştirerek şehit olan İbrahim el-Mısri

 

Davet ve Cihad

"İslâm bir bütündür" sözünü sürekli tekrar eder durur ve bu bütünün bir parçasını alarak diğerini terk etmenin bektaşi metodu olduğunu hepimiz kabulleniriz. Ancak ne hikmetse günümüzde İslâmi kesimden olanlar çoğunlukla İslâm'ın temel kaynaklarından sadece kendi konumlarıyla ilgili delilleri gündeme getirmekle yetiniyor, böylece kendi konumlarının İslâm'ın bizzat kendisi olduğu imajı oluşturma çabası içine giriyorlar. Bu tutum kavramların da yerli yerine oturtulmasını engelliyor.

İslâm'da her amelin kendine göre hükmü ve yerine getirilmesinde aranacak şartlar vardır. Mazereti olmayan birinin Ramazan'da oruç yemesi haram kılınırken bayramda da oruç tutmak yasaklanmıştır. Mazereti olmadığı halde Ramazan'da oruç tutmayan biri kınanır ama bir başka ayda nafile oruç tutmadığından dolayı kimseyi kınama hakkımız yoktur. Aynı şekilde bayram günleri dışında nafile oruç tutana da bir şey deme hakkımız olamaz.

Günümüzde bu kavram kargaşası yüzünden ve özellikle de bazı kesimlerin kendi tutumlarını İslâm'ın bizzat kendisi veya sunduğu tek metot olarak gösterme çabası içine girmelerinden dolayı başta Allah'ın mübarek kıldığını bildirdiği topraklardaki cihad olmak üzere çeşitli yörelerde yürütülen İslâmi mücadeleler, cihadlar mağdur edilmekte, töhmet altına sokulmaktadır. Sanki İslâm "hoşgörü" diniymiş, savaşın İslâm'da yeri yokmuş veya günümüz şartlarında dünyanın her yerinde "hoşgörü"nün öne çıkarılması gerekliymiş gibi bir hava estirilmektedir.

İşin gerçeğinde İslâm bir hoşgörü dinidir. Ama hak arayışında ve davetin önündeki engellerin kaldırılması mücadelesinde kuvvete başvurmak da Müslümanların haklarıdır. Bugün İslâm coğrafyasına kene gibi yapışan sömürgeci güçler çıkarlarının tehlikeye girdiği anda hemen kuvvete başvurdukları ve göz kırpmadan insanları topluca katlettikleri halde onların bu tutumlarına karşı bir tepki gösterilmezken Müslümanların gasp edilmiş haklarını geri almak amacıyla kuvvete başvurmaları karşısında kimsenin bir şey söylemeye hakkı yoktur.

Yüce Allah davet konusunda şöyle buyurur: "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et." (Nahl, 16/125) Yine bir başka âyeti kerimede, Hz. Musâ ile Hz. Harun'a hitap olarak şu ifadeye yer verilir: "Firavun'a gidin. Çünkü o gerçekten azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Umulur ki öğüt alır veya korkar." (Tâhâ, 20/43-44) Bu, İslâm'ın davet konusundaki metodudur. İnsanları Allah'ın dinine çağırırken, onlara doğruları anlatmaya çalışırken, birbirimize öğüt verirken, kötülüklerin terk edilip iyiliklerin uygulamaya geçirilmesi için çalışırken başvurmamız gereken metot budur. Ancak bu da kötülüğe hoş görüyle bakmak değil, insanları kötülükten uzaklaştırmada hoşgörülü davet ve tebliğ metodunu seçmektir. Çünkü kötülüğü ya elle, ya dille değiştirmek gerektiği, bunu yapamayanın en azından kalben karşı çıkmak zorunda olduğu ve bunun imanın en zayıf derecesi olduğu Resulullah (s.a.s.) tarafından vurgulanmıştır.

Öte yandan Müslümanların küfür karşısında boyun eğmemeleri ve müşriklerin zorbalığı karşısında İslâm'ın yüceliğini korumak için çalışmaları konusunda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın. Sizde bir sertlik bulsunlar." (Tevbe, 9/123) Bugün Mescidi Aksa'nın altını oyarak onu yıkmaya çalışanlar, insanları sırf Allah'ın dinine inandıklarından ve vatanlarına sahip çıktıklarından dolayı ölüme ya da sürgüne mahkum edenler vs. hakkında ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'a ve Peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya uğraşanların cezaları ya öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onlar için dünyada bir aşağılıktır; ahirette ise onlara büyük bir azap vardır." (Maide, 5/33)

  www.vahdet.com

 

Said Nursî’nin Cihat Yorumu*

 

Şükran Vahide

 

 

Giriş

 

Said Nursî’nin cihat yorumunu ele almadan önce, bu kavram hakkındaki bir iki hususu genel olarak ele almak yararlı olacaktır. Birincisi, bu kavramın İslam’da sahip olduğu önemli yerdir. [Hz.] Peygamber [a.s.m.] cihadı “İslam’ın yüceliğinin zirvesi” olarak tarif etmiştir.1 “Allah yolunda cihat”a eşit olan herhangi bir şey olup olmadığı sorulduğunda, Resulullah [a.s.m.] şöyle cevap verdi: “[Ona eşit olarak] yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.”2 Hatırlanması gereken bir diğer önemli husus da, terimin geniş anlamıdır. Bazen betimlendiği gibi, yalnızca “kafire karşı kutsal savaş”la sınırlanmaktan öte, “kişinin en ileri derecede gayret göstermesi, meşakkat çekmesi ya da bütün gücünü harcaması” anlamına gelen cehede kökünden türetilen cihat kavramı, çok çeşitli anlamlar içermektedir.

 

Örneğin Zâdü’l-Me‘âd adlı eserde, cihadın dört “adım” ya da “aşama”dan oluştuğu belirtilmektedir: Nefse karşı cihat, şeytana karşı cihat, kafirlere karşı cihat ve hakikati gizleyenlere karşı cihat. Bu dört “aşama”nın ilki, hak dini öğrenmek için nefisle mücadeledir; ikincisi, bu ilme göre amel etmek için mücadeledir; üçüncüsü, bunu başkalarına öğretmek için mücadeledir; ve dördüncüsü başkalarını hak dine çağırırken karşılaşılan güçlükler ve baskılar karşısında sabırlı ve sebatlı olmaktır. şeytanla cihat iki “aşama”dan oluşmaktadır: Birincisi, şeytanın kişinin kalbine imanla ilgili olarak ektiği şüphe tohumlarını reddetmek; ve ikincisi, şeytanın teşvik ettiği kötü arzuları terk etmek için çaba göstermek. Bu cihatlardan ilki olan nefisle cihat “sağlam ve kesin bir iman” kazandırır, ikincisi ise sabır ve sebat kazandırır. Üçüncü ve dördüncü ana “aşama”lar yani kafirlerle ve hakikati gizleyenlerle savaşmak dört “aşama”dan oluşur: Kalben cihat, dille cihat, malla cihat ve canla cihat. Kafirlere karşı cihat kılıçla, yani güçle yapılırken, hakikati gizleyenlere karşı cihat dille yani tartışma, kanıtlama ve ikna etme yoluyla yapılır. Buna son bir “aşama” daha ilave edilir; zalimlere, bid‘acılara ve günahkarlara karşı cihat. Bu cihat üç “aşama”dan oluşur: Eğer kişinin gücü yetiyorsa gücüyle, gücü yetmiyorsa diliyle, yani sözle, bu da mümkün değilse kalbiyle buğz ederek.3

 

Başka eserlerde cihat şu şekillerde tanımlanmaktadır:

Cihad, müslümanın Allah’a kulluk ve Onun rızasını temin için İslam esaslarını öğrenme, öğretme, ferdî ve içtimai planda yaşama, yaşanmasına çalışma, İslam’ı tebliğ ve bu hususlarda içte ve dışta karşılaşacağı engelleri aşma konusunda içinde bulunması gereken şuurlu ve sürekli gayret ve aksiyon halini ifade eder.4 Cihadın maksadı ise: “Hakk’ın dinine yardım etme ve Onun Kelamını yüceltme”5 ve “dinsizliği yenme ve hakkı yayma”6 olarak tanımlanmıştır.

 

Hicret öncesi Mekke’de inen ayetler ve güce güçle karşılık verilmesine7 ilişkin Kur’anî izinde [Hz.] Peygamber’e [a.s.m.] şu şekilde buyrulmaktadır: “Bu nedenle kafirleri dinleme, onlara karşı en yüksek çabayla [cihâden kebîran], [Kur’an’la] mücadele et.”8 Bu hüküm bir yandan “dille” yapılan cihadın, yani İslam’ı ve kelamullahı ilim, argüman ve entelektüel çaba yoluyla yüceltmek için mücadele etmenin önemini, diğer yandan ise cihadın şartlara uygun ve içinde bulunulan durumun şartlarına uyacak biçimde olması gerektiğini ifade etmektedir.

 

Cihadın geniş anlamı ve İslam’daki önemini gösterdikten sonra, çeşitli İslamî literatür türlerindeki cihat tanımlarını tartışmaya devam etmek yerine, Nursî’nin cihat yorumunu ve onu

örnek uygulamasını ele almak istiyorum.

 

Nursî’nin Cihat Yorumu

 

Nursî’nin cihat yorumunu incelerken karşımıza çıkan çarpıcı bir husus, hem Eski Said hem de Yeni Said olarak bütün yaşamı boyunca bu konudaki fikirlerinde görülen sürekliliktir. Bu hususu çarpıcı yapan, hem dış dünyada meydana gelen hem de yaşamının bu iki ana dönemi arasında kendisinin yaşadığı büyük değişimlerdir. Eski Said, Nursî’nin Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar süren gençlik dönemini, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarını, İslam’ın hâlâ “devletin hayat sebebi ve dini olduğu dönemi” kapsar.9

 

Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyi İmparatorluğun çöküşü izledi. Müteakip yılarda da Eski Said’in çok ve çeşitli çabalarının aksine, her türlü toplumsal yaşamdan tamamen çekilen Yeni Said’in doğumu gerçekleşti. Bu özellik Türkiye’nin yeni liderlerinin Batılılaşma yolunu seçmesiyle güçlendi ve Nursî ömür boyu sürecek sürgün yaşamına başladı. İslam (ismen) devletin temeli iken, şimdi sekülarizasyon perdesi altında yaşamın bütün alanlarından sistematik biçimde çıkarılıyordu. Zahir şartlardaki, Nursî’nin yaşam tarzındaki ve mücadele ve faaliyetlerindeki aşikar farklılıklara rağmen, fikirlerinde sayısız benzerlikler ve süreklilik görülmektedir. Bu nedenle onun cihat yorumu olgun ve tam ifadesini Risale-i Nur’la [bundan sonra Risale olarak atıfta bulunulacaktır] ve Yeni Said’in mücadeleleriyle bulmuş olmasına rağmen, onun Eski Said dönemindeki cihat görüşünü ve uygulamasını ana hatlarıyla ele almak da yararlı olacaktır.

 

Eski Said’in Cihat Görüşü ve Uygulaması

 

Nursî’nin cihat yorumunu şekillendiren ilk önemli faktör bu çağın bilim ve ‘medeniyet’ çağı olmasıdır. Bu konuda şunları söylemektedir: “Medeniyet yayıldığı zaman, dünyayı yöneten ilim ve fen olacaktır...”10 Ayrıca “Elbette nev-i beşer ahir vakitte ulum ve fünuna dökülecektir, bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir”11 demektedir. Yine Nursî’nin dikkat çektiği gibi, ilmin ve aklın egemenliğiyle birlikte “İnsanlar... en keskin silahını cezalet-i beyandan... alacaktır.”12 Yani hem ilim ve teknolojinin ilerlemesi hem de insanî tekamülle ve bunlardan kitle iletişim çağının doğmasıyla, insanlar fikirlerini başkalarına belagat ve ikna ile kabul ettirmek için çaba göstereceklerdir. Böylece kitlesel medya yaşamın bütün alanlarına, hakla batıl arasındaki ve imanla imansızlık arasındaki mücadeleye yayılacaktır. Ya da başka bir ifadeyle, mücadele kalpler ve akıllar için yapılacak; bir ikna, fikirler ve medeniyet mücadelesi olacaktır. Bu savaş fiziksel cihattan çok, temelde kültürel ve ekonomik bir savaş olacaktır. Elbette bu savaş bir dizi cephede ve kendi özgün şartları içinde sürmektedir.

Eski Said’in cihat yorumunu şekillendiren ikinci faktör ise birincisiyle bağlantılı olup, İslam dünyasının Batıdaki bilimsel gelişmelere ayak uyduramaması ve bu nedenle teknoloji ve ilerleme bakımından geri kalmasıdır. Bunun yanı sıra İslam dünyası geleneksel düşmanlarının boyunduruğu altına girme yolunu açarak, Kur’an ve İslam’ın temellerini de, özellikle materyalist felsefenin yükselişiyle birlikte, saldırıya açık hale getirmiştir.

İlmî Cihat

 

Böylece Nursî’yi gençliğinde en çok etkileyen hususların daha önce sözü edilen faktörler olduğunu, bunların onun kendisini yeni bir mücadele biçimine hazırlamasına neden olduğunu görüyoruz. Kur’an’ı hedef alan saldırılar [yirminci] yüzyılın başında Nursî’nin İngiliz devlet adamı Gladstone tarafından Kur’an’a yönelik yaptığı açık tehditleri öğrenmesi onun için bir dönüm noktası teşkil etti; hayatını ve ilmini Kur’an’ı savunmaya adamasına neden oldu.13 Bu tarihe gelindiğinde, geleneksel dinî ilimlerle birlikte mevcut fen ve matematik bilimlerinin büyük bir kısmında uzmanlaşmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başında gördüğü rüya14 gibi çeşitli olaylar onun “Kur’an’ın mucize olduğunu,” yani Kur’an’ın Allah’ın kelamı ve insanın hakiki ahlakî, manevî ve maddî ilerlemesinin kaynağı olduğunu kanıtlama kararını güçlendirdi.

Nursî bu ilmî cihat için kendisini çok erken yaşlarda hazırlamaya başlamıştı. ‘Resmî biyografi’sinde belirtildiği üzere on altı ya da on yedi yaşında (yani 1892-1894 yılları civarında) Bitlis’te iken, İslamî ilimlerin temel kaynakları üzerindeki yoğun tahsilinin maksadı, (Batı ilim ve felsefesi ve terakkisi adına yapılan saldırıların neden olduğu) “din-i İslam’a varid olan şek ve şüpheleri reddetmek için”di.15 O dönemde doğu vilayetleri arasında din alimleri bakımından benzeri olmayan Van’da, modern bilimleri tahsil etti ve bunlarda uzmanlaştı. Çünkü “bu asırda, yalnız eski tarzdaki ilm-i kelamın İslam dini hakkındaki şek ve şüphelerin reddine kafi olmadığına kanaat hasıl etmiş ve fünunun tahsiline lüzum görmüştü.” Bir başka deyişle onun ilmî cihadının amaçlarından birisi kelam ilminin güncelleştirilmesiydi.

 

Nursî, bu çabalarını yalnızca ilim öğrenmekle sınırlamadı. Bu dönem boyunca en aktif bir şekilde takip ettiği proje, onun eğitim reformuna ilişkin fikirlerinin ve özellikle geleneksel ve modern bilimlerin birleştirilerek öğretilmesi fikrinin uygulamaya konulacağı doğuda bir üniversitesinin, Medresetü’z-Zehra’nın kurulması olmuştur.

 

Medeniyet ve Cihat

 

Nursî’nin bu çabalarının yanı sıra takip ettiği amaçlardan birisi de İslam medeniyetinin yeniden kurulmasıydı. Bu çaba davasının merkezini oluşturuyordu. Onun görüşüne göre İslam gerçek medeniyetin kaynağı idi; bu nedenle İslam dünyası ancak İslam çerçevesinde, hakiki ilerlemeyi yakalayabilir ve hak ettiği egemen konumunu kazanabilirdi. Bir bütün olarak insanlık da kurtuluş ve barışı ancak İslam yoluyla ve İslam medeniyetinin kurulmasıyla bulabilirdi.

 

Özellikle Tanzimat’la birlikte, Avrupa’nın açık askerî ve iktisadi üstünlüğünden kaynaklanan bilimsel ilerlemeyi hatalı olarak Batı düşüncesi ve medeniyetine bağlayan Türkiye’nin yöneticileri İslam’ı devre dışı bırakıp, yaşamın bir çok alanında Batı modellerini benimsemeye başladılar. Bir başka ifadeyle Batılılaşma sürecine girdiler. Ancak Batıdan bilim ve teknoloji gibi Nursî’nin savunduğu “faydalı şeyleri” almak yerine, “günahları ve seyyiatları” aldılar “ve dini rüşvet verip dünyayı da kazanamadılar.”16 Her ne kadar niyetleri kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu’nu güçlendirmek ve gerilemesini durdurmak idiyse de, bu talihsiz hareketlerin sonucu çoğunlukla ters oldu ve Osmanlıların Avrupa’nın yalnızca ekonomik ve maddî olarak değil, aynı zamanda entelektüel olarak da boyunduruğuna girmelerini hızlandırdı. Avrupa’nın etkisine açık olan Osmanlılar arasında İslam’a güvensizlik doğdu ve İslam düşmanlarını takip ederek, İslam’ın bilime ve ilerlemeye muhalif ve hatta Osmanlının gerilemesinin nedeni olduğu görüşüne sahiplenmeye başladılar.

 

 

Bu nedenle Nursî’nin çabası aslında tam tersinin gerçek olduğunu; medeniyetin “Hıristiyanlık’ın malı”17 olmadığı gibi, aslında İslam’ın “bütün kemalatın üstadı ve ... hakiki bir medeniyetle ve müspet ve doğru fenlerle teçhiz edilmiş ol[duğunu],”18 İslam’ın terakkiyi emrettiğini ve medeniyetin bütün ihtiyaçlarını ihtiva ettiğini19 göstermekti. Bu nedenledir ki Nursî, tarihten kanıtlar göstererek, Müslümanların dinlerine sarıldıkları zaman medeniyette ilerlediklerini ve sahip oldukları derecelere yükseldiklerini, dinde gevşeklik gösterdikleri zaman geriledikleri ve mağlup olduklarını, diğer dinlerin mensupları için ise durumun tam tersi olduğunu belirtmiştir.20

 

Hem eski dönem hem de Cumhuriyet döneminde (1924 sonrası), Nursî bu hususları kanıtlamak için Batı medeniyeti ile İslam medeniyeti arasında bir çok karşılaştırmalar yapmıştır. İkisi arasındaki temel fark İslam medeniyetinin ilahî vahye dayanmasına karşın, Batı medeniyetinin Yunan ve Roma felsefesinin ilkelerine dayandığı gerçeğidir. Batı medeniyetinin gerçek Hıristiyanlıktan uzak olması nedeniyle, bu medeniyetin kötülükleri yararlı yönlerinden fazladır. İsraf ve zevke düşkünlük, sosyal ve ekonomik adaletsizlik yayılarak bu medeniyetin gerilemesine neden olduğu gibi, zamanla parçalanmasına ve İslam medeniyetinin kurulmasına da zemin hazırlayacaktır.21

 

Bu gerçeklerin ışığında Nursî bu çağda, cihadın maksatlarından birisi olan ve bütün müminlerin üstüne farz olan ‘Allah’ın kelamının yüceltmenin [i‘lâ-i kelimetullah],’ “maddeten terakki”ye bağlı olduğunu; i‘lâ-i kelimetullahın “medeniyet-i hakikiye girmekle” mümkün olduğunu, “istikbalde silah, kılıç yerine hakiki medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin manevî kılıçları düşmanları mağlup edip dağıtaca[ğını]” bildirmektedir.22 Üstelik Nursî’ye göre Müslümanların bu çağdaki en büyük düşmanı ‘haricî’ düşman değil, (İslam’ın antitezi olan) “cehalet, sefalet ve ihtilaf” üçlüsü idi. Bu “acımasız” düşmanlar ve onların sonuçları İslam dünyasının gerilemesine sebep olmuş ve Müslümanların i‘lâ-i kelimetullah görevini yerine getirmesini önlemişti.23

 

Eski Said’e Göre Haricî Cihat

 

Bu cümleler Nursî’ye göre modern dünyada haricî cihadın ideal biçimini özetlemektedir. Eskiden, orta çağlarda, Müslümanlar o zamanın barbarlığına, taassubuna ve saldırganlığına karşı kılıçla mücadele etmek zorundaydılar. Ancak “zaman-ı medeniyette ecnebiler medenî ve kuvvetli[dirler]... [ve] din nokta-i nazarından medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Ve İslamiyet’i, mahbup ve ulvi olduğunu, evamirine imtisalen ef’al ve ahlak ile göstermekledir.”24 Böylece terakkinin önemli bir unsuru olmasının yanı sıra, İslam ahlakını benimsemek ve uygulamak, böylece bu ahlakın yüceliğini ve şefkatli karakterini göstermek, i‘lâ-i kelimetullahın önemli bir unsurudur ve insanlığın büyük gruplar halinde İslam’a girmesine vesile olacaktır.25

 

Bu son husus ideal haricî cihat görüşüyle ilişkisi bakımından önemlidir. Daha önce sözü edildiği üzere, Nursî, insanlığın hak din olan İslam’da kurtuluşu bulacağına ve İslam vasıtasıyla evrensel barışın gerçekleştirilebileceğine ilişkin güçlü bir inanca sahipti. Nursî bu iddiasını desteklemek için bir çok argüman ileri sürmüş ve bu iddiayı çeşitli fırsatlarla tekrarlamıştır. Kısaca, bu çağda insanlığın bir yandan bilimsel ilerleme, bir yandan da savaş ve benzeri dehşet verici olaylar yoluyla “uyanmış” olduğunu belirtmektedir.

 

“Uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzet olmuş adam dinsiz yaşayamaz;”26

hayatının maksadını bulmak zorundadır.

 

Eski Said’in Maddî Cihadı

 

Nursî’nin hiçbir şekilde maddî cihada karşı olduğu düşünülmemelidir. şartlar bunu gerektirdiğinde, yani haricî saldırganlık karşısında, Nursî ülkesini savunmada en kahraman savaşçılardan birisi olmuştur. Enver Paşa’nın emri üzerine Doğu Anadolu’da kurduğu milis güçleri Keçe Külahlılar, Ermeni Taşnak komitecilerine ve Ruslara karşı çok etkili olmuşlardır. Ayrıca Ruslarla savaşta gösterdiği olağanüstü gayretleri nedeniyle savaş madalyasıyla ödüllendirilmiştir.

 

Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, Rus işgaline karşı yaptığı bu cihadı esnasında Nursî’nin asla kalemini bir yana bırakmadığıdır. Ağır Rus bombardımanı altında bile sipere girmeyi zül addeden Nursî, at sırtında olduğu halde bir katibe Kur’an’ın i‘cazının esrarının izahını yazdırıyordu. Bu davranışı, İşaratü’l-İ‘caz adlı eserinin önsözünde kendisinin de belirttiği gibi, ilmî cihadı ne kadar acil gördüğünü göstermektedir.27

 

İki Önemli Husus: Siyasî Mücadele ve Kamu Düzeni

 

Hem Eski Said döneminde, hem de Cumhuriyet yönetimi altındaki Yeni Said döneminde fiillerinin tam tersiyle suçlanmak Nursî’nin kaderi oldu. Her ne kadar dönemin başlangıcında bir ‘toplumsal figür’ haline geldi ve kamusal yaşamın İslam davasına ve Osmanlı İmparatorluğu’na hizmet edebileceğine inandığı bütün alanlarına aktif olarak katıldı ise de, siyasete doğrudan katılmaktan kaçındı. Siyasî mücadeleyi ne o dönemde ne de daha sonraki dönemlerde uygun bir cihat biçimi olarak görmedi. Siyasetle ancak siyaseti dine hizmet ettirmek, iktidardakilere İslamî prensipleri hatırlatmak ya da olayların akışını İslamî kanallara çevirecek yollar aramak maksadıyla zaman zaman ilgileniyordu. Bu sorun bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Hatta yaşamının ilk dönemi boyunca takip ettiği ve son on yılında yeniden sözünü etmeye başladığı İttihad-ı İslam’a ilişkin olarak bile siyasî mücadeleyi savunmadı.

 

İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti adına yazdığı yazılarda bile, aşağıdaki örnekte göreceğimiz gibi, kendi görüşünü dile getiriyordu: “Mesleğimiz ise, ahlak-ı Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) ile tahalluk ve sünnet-i Peygamberiyi ihya etmektir. Ve rehberimiz şeriat-ı garra ve kılıcımız da berahin-i katıa ve maksadımız i‘lâ-i kelimetullahtır.”28 “Cemiyetin mesleği... cihad-ı ekber ve başkalarını da irşaddır. Bu mübarek heyetin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlak ve istikamet ve saire gibi makasıd-ı meşruaya masruftur.”29

Hem Meşrutiyet döneminde hem de Cumhuriyet döneminde mahkemelerin Nursî’yi haksız olarak suçladıkları ikinci husus -ve onun cihat anlayışının özünü teşkil eden husus- dahilî düzen ve kamu güvenliğidir. Bu sorun da gelecek bölümde ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Burada yalnızca bir gerçeği vurgulamak istiyorum: 31 Mart Vakası’nda yazdığı gazete makaleleri ve yaptığı konuşmalarla en az sekiz isyancı taburu subaylarına itaat etmeye ve kışlalarına dönmeye ikna etmesine rağmen, Nursî, isyanı başlatmakla suçlanan İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’ne dahil olduğu bahanesiyle tutuklandı.30 Üstelik nüfuzunu ve ününü kullanarak ve güçlü hitabet yeteneğinden yararlanarak, bu meseleye verdiği büyük önem nedeniyle, bu kargaşa döneminde bir çok hadiseyi yatıştırdı. Bunun örnekleri arasında Avusturya mallarının boykot edilmesi esnasında Kürt hamalların yaptığı toplantı, şehzadebaşı’ndaki Ferah Tiyatrosunda Mizancı Murad Bey’in konuşması esnasında çıkan kargaşa ve 1909 yılının şubat ayında Beyazıt meydanındaki medrese öğrencilerinin mitingidir.31

 

Yeni Said

 

1923 yılında Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte, Türkiye’nin Müslüman toplumuna ‘gayr-ı İslami’ bir sistem empoze etmek için devlet gücünü kullanan İslam karşıtı unsurlar egemen hale geldiler. Çeşitli devlet ve hükümet kurumlarını Batı ülkelerinden alıp adapte etmeleri ve pozitivist felsefeyi esas almalarının maksadı, Batı tarzı “modern” bir “seküler” devlet kurmaktı. Böylece bir yandan Batı kültürü ve usulleri Türkiye’de yaşam tarzı haline getirilirken, Batı materyalist felsefesi de yaşamın esası yapıldı. Kısacası, İslam dininin yerini materyalist felsefe alacaktı.

 

Bu yolla, Türkiye, tıpkı dört yüzyıl boyunca hilafetin merkezi olduğu, “alem-i İslam’ın sancaktarlığını yaptığı” ve fizikî cihadın öncüsü olduğu gibi; imansızlık ve materyalizme karşı mücadelenin -çağdaş dünyada gelişen mücadele tarzında- cephesi haline geldi. Bu nedenle Nursî birkaç yerde Mekke’de olmuş olsa dahi, “imanı kurtarmak ve Kur’an’a hizmet için” Türkiye’ye geleceğini belirtmektedir.32 Nursî’nin bu gelişmelere tepkisini incelerken, konunun aydınlatılmasına yardım edecek iki husustan söz etmek gerekir. Birincisi, Yeni Said’e dönüşümüyle, “tek rehber” olarak Kur’an’ı kabul etmiş; daha sonraki bütün eserleri ve fikirleri doğrudan Kur’an’dan ilham almıştı.

 

Ayrıca Nursî başından itibaren Türkiye’nin yeni liderlerinin takip edeceği yolu ve onlarla siyaset alanında mücadele edilemeyeceğini anlamıştı. ‘Resmî’ biyografisine göre, onların temsil ettiği dinsizliğe karşı ancak “manevî kılıç hükmünde i‘caz-ı Kur’an’ın nurlarıyla mukabele edilebilir[di].”33 Bu nedenle sosyal ve siyasal yaşamdan tamamen çekildi ve 1925 yılında sürgüne gönderildiğinde, doğrudan Kur’an’dan ilhamını alan, iman esaslarını ispatlayan eserlerini yazmaya başladı. Bir başka deyişle, İslam’a karşıt bir rejimin daha önce hilafetin merkezi olan bir ülkede kurulmasına imkan veren gerileme, İslam dünyasının hastalıklarının ciddiyetini ve İslam’ın temelinin onarılması, yenilenmesi ve yeniden yapılandırılması ihtiyacını da göstermişti.

 

Manevî Cihat

 

Nursî, başlattığı mücadeleyi “manevî cihad” ve “müsbet hareket” olarak adlandırmıştır. Bu cihat “fizikî olmayan cihat,” “sözlü cihat” ya da “ahlak cihadı” olarak tercüme edilebilir. Bu cihat yönteminin doğruluğunu yalnızca Nursî’nin başlattığı tecdid-i iman hareketinin başlangıcından itibaren sürekli yayılması ve güç kazanması değil, aynı zamanda yaklaşık yirmi yılık mücadeleden sonra 1940’ların sonlarında, Risale-i Nur hareketinin [bundan sonra Nur hareketi olarak atıfta bulunulacaktır] “dinsizliğin belini kırdığını” ve “dinsizliği hezimete uğrattığını” ileri sürebilmesi göstermektedir.34 Ayrıca son yıllarda Türkiye’de gözlemlenen İslam’ın yeniden yükselişinin temelini atan ve bunu mümkün kılan, kuşkusuz Nur hareketi ve onun başarılı “müsbet hareket” metodudur.

 

Manevî cihat kavramını tanımlayan önemli bir pasaj On Birinci şua’nın sonunda (Meyve Risalesi) yer almaktadır.35 Bu pasajda Nursî dolaylı olarak yüzyılın ilk yıllarında ifade ettiği görüşlerini tekrarlamakta, “ikrah ve icbar” devrinin geçtiğini ve bu çağda mücadelenin bilgi, bilim ve ikna ile olduğunu belirtmektedir. Ancak burada mücadelenin bu gelişmenin ürünü olan belli prensiplere bağlı olduğunu belirtmekte ve ayrıca Kur’an’ın da buna işaret ettiğini vurgulamaktadır. Yani Nursî “vicdan hürriyeti” gibi prensipleri ilim çağının -bu çağın- zorunlu sonucu olarak görmekte ve dinî cihadın bu prensiplere uygun biçimde yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Kur’an bu hususa işaret ettiği gibi böyle bir cihat için gerekli araçları da sağlamaktadır. Dahası böyle bir cihadın saflığını korumak için, bu cihadı yapanların siyasî ya da “maddî” mücadeleden uzak durması zorunludur. Dinde zorlamaya karşı olan “vicdan özgürlüğü” gibi prensiplerin evrensel geçerliliğini kabul eden ve hatta din adına siyasî mücadeleye karşı çıkan bir kişinin, sekülarizm prensibini -ki vicdan özgürlüğü temel unsurlarından birisidir- ihlal ettiği bahanesiyle, otuz beş yıl boyunca sürgün ve hapislerde süründürülmesi gerçekten ironiktir.

Manevî cihat kavramını daha iyi anlamak için, onun iki “silah”ını yani iman-ı tahkikî ve “dinin yüzlerce esrarını çözen, maddî kılıca ihtiyaç bırakmayan” Risale’nin “manevî kılıcını” ele alacağız. İkinci olarak, Nursî’nin siyasete yaklaşımını ve Risale talebelerinin siyasetten kaçınmasının nedenlerini daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

 

“Tahkikî İman” Kılıcı

 

Her şeyden önce bu bölümün başında sözü edilen cihat sınıflandırmasına göre, cihadın on üç “aşaması”ndan yalnızca iki aşamasının güç kullanımı anlamında fizikî cihat oluşturduğunu hatırlamalıyız. Cihadın ana amacı “batılı yenmek ve hakkı yaymak” ve “ i‘lâ-i kelimetullah için Hakk’ın dinine yardım etmektir.” Bu nedenle günümüzde bir din aliminin hadîse (“Müşriklere karşı sözle... cihat edin”36) uygun olarak belirttiği gibi, önemli bir cihat biçimi de zamanın ve zeminin gerektirdiği şekilde kanıt, argüman, tartışma, propaganda ya da herhangi başka bir yol ile yazılı ya da sözlü iletişim yoluyla inançsızlıkla mücadele etmektir.37

 

Sürgüne gönderildiği zaman Nursî’nin yazmaya başladığı eserlerin ismi olan Risale’ye üstünkörü bir bakış bile, bu eserin Türkiye’de zorla empoze edilen dinsizliğe, bidalara ve materyalist felsefeye karşı “sözle” cihadı yürütmek için benzersiz derecede uygun özelliklere sahip olduğunu gösterecektir. Ve bu özellikler okuyucularının, bir çoklarının teyit ettiği gibi, “kesin, tahkikî imanı” kazanmalarını sağlamıştır.38 Bu özelliklerin en önemlisi, Risale’nin neredeyse münhasıran iman hakikatlerini ve onunla bağlantılı konuları ele almasıdır. Mantık ve gerekçeli argüman yoluyla bu hakikatlerin rasyonel ve zorunlu oldukları kanıtlanmakta ve gösterilmektedir. Risale, en anlaşılması güç konuları bile karşılaştırma ve temsil yoluyla anlaşılır hale getirmektedir. Önemli bir kısmı Kur’an ve onun öngördüğü hikmet ve medeniyet ile, Batı felsefesi ve onun “sonuçları” ve medeniyeti arasındaki yoğun karşılaştırmalara, Batı felsefesinin ve saldırılarının çürütülmesine ve insanlığın gerçek mutluluk ve ilerlemesini yalnızca Kur’an’ın sağlayabileceğinin gösterilmesine ayrılmıştır. Risale ayrıca din hakikatleri ile modern fen bilimlerini bir araya getirmekte, bir çok iman hakikatini bilimin ışığında kanıtlamaktadır. İnsanları kainatın işleyişini yansıyan ilahî tasarruflar üzerinde düşünmeye, ve kainat ve ondaki Esma-i İlahiye’nin tecellileri üzerinde tefekkür etmeye yöneltmeye ilişkin Kur’anî metottan ilham alarak “Kur’an’ın modern çağa bakan yüzünü” Risale’de yorumlayarak, Nursî, yeni ve “hakikate doğrudan giden bir yol” açmıştır. Aynı zamanda Risale materyalist felsefeye cevap verir ve onun temelini teşkil eden kavramlar olan ‘tabiat’ ve ‘nedenselliği’ en açık şekilde çürüterek, felsefeyi reddeder.

 

Tefekküri düşüncenin bu benzersiz ve dinamik yolu, Nursî’nin ifadesiyle tabiatçılık ve diğer materyalist felsefelerin sahte fikirlerinin temeli kabul ettikleri ve ardına sığındıkları “en son ve en geniş kainat perdelerinin arkasında, envar-ı tevhidi gösteriyor.”39 Ayrıca yukarıda ana hatları çizilen metot yoluyla Risale, cismani haşir, kader ve cüzî irade gibi en büyük eski din alimlerinin yetersizliklerini itiraf ettikleri imanî konuların ve kainattaki sürekli değişim, nefis ve zerrenin hareketi gibi diğer bir çok sırrın kolaylıkla kabul edilebilir olduklarını kanıtlamaktadır.40 Kısacası Risale’nin dinin yirminci yüzyıl insanına bakan yönünün açıklamasını sunduğunu, hem akla hem de diğer ince deruni duygulara hitap ettiğini ve bu zamanın ihtiyaçlarına cevap verdiğini söyleyebiliriz. Risale’nin metodunu izleyenler için iman, sayısız tahkik derecelerinden geçerek gelişen, hayatî, sürekli bir süreçtir.41

 

Nursî bu imanı, iman-ı tahkikî olarak adlandırmaktadır. Bu terim “teyit edilmiş” ya da “tasdik edilmiş” iman; ya da araştırma veya soruşturmanın sonuçları yoluyla elde edilmiş iman olarak tanımlanabilir. Körü körüne taklit ya da alışkanlık yoluyla gelen iman anlamındaki taklidî imanın karşıtıdır. Bu nedenle günümüz alimleri Nursî’nin Risale yoluyla sergilediği çabalarının, kelam ilminin güncelleştirilmesi, çağdaş ihtiyaçlara uygun hale getirilmesi olduğunu kabul etmektedirler.42

 

Fiilî Mücadele

 

Empoze edilmeye çalışılan dinsizliğe karşı yürütülen bu dinamik entelektüel mücadelenin doğal sonucu, Risaleleri 1920’ler, 1930’lar ve 1940’ların düşmanca ve güçsüzleştirici şartları altında yazma ve yayma fiilî mücadelesinin verilmesi oldu. Bu yılların önemli bir kısmı boyunca dinî eserlerin yazılması ve yayınlanması kanunen olmasa bile fiilen yasaklanmıştı. Bu nedenle Risale dağlarda ve kırsal bölgelerde, Nursî’nin bir katibe dikte etmesi suretiyle yazıldı. Arap alfabesinin kaldırılması ve yasaklanmasından sonra hiçbir matbaanın bulunmaması yüzünden, bütün kopyalar elle yazıldı. Yetkili makamların tutuklamasına, hapse atmasına ve yargılamasına maruz kalan Nursî’nin talebeleri için bu cesaret isteyen bir işti. Ayrıca kağıt ve mürekkep gibi malzemelerin temini kolay olmadığı gibi, çoğu zengin olmayan bu talebelerin bu işi yapmak için geçimlerini sağladıkları işlerini terk etmesi gerekiyordu. Nursî sürekli olarak talebelerini bu iman nurlarının yayınlanması mücahedeleri nedeniyle teşvik ediyor, bazen “alimlerinin mürekkebi ahirette şehidlerin kanıyla racihane muvazene edilecektir”43 hadisini hatırlatarak bu görevin önemini vurguluyordu. Onlara bu işlerinin “diğer bütün meselelerin en büyüğünden bile çok daha önemli” olduğunu aşılıyordu.44

 

Nur hareketinin yavaş yavaş büyümesiyle birlikte Nursî’nin cemaatine kazandırmaya çalıştığı ayırıcı özelliklerden birisi de, Risale talebeleri -kendisini de onlardan birisi sayıyordu- arasında bir şahs-ı manevî oluşturmaktı. Bu nedenle talebelerin ihlası kazanmaları ve bireysel egolarını (enelerini) ya da “benlik”lerini şahs-ı manevînin “biz”i için feda etmelerine büyük vurgu yapmıştır. Onun görüşüne göre, bu çağın -ego çağının- şartları nefisle bu tarz bir mücadeleyi (cihad-ı ekber) gerektirmektedir. Çünkü ancak bir şahs-ı manevî, dalalet ve nifak güçlerinin şahs-ı manevîleriyle başarıyla mücadele edebilir.45

 

‘Manevî Cihat’ ve Nursî’nin Siyasete Bakışı

 

Nursî’nin manevî cihadının temeli ve hedefi, en temel düzeyin -imanın temelinin- yenilenmesi ve yeniden yapılandırılmasıdır. Bunun diğer bütün meselelerden daha önemli olduğunu daima vurgulamıştır. Bu “vazifeyi” ahir zaman bağlamına yerleştirerek eğer Mehdi bu zamanda gelseydi, misyonunun temeli olarak, hilafet ya da şeriattan çok iman meselesini kabul ederdi diyordu. Halbuki halkın nazarında diğer ikisi daha geniş ve ivedi görünmektedir.46 Bu zamanın saldırıları karşısında, imanı kurtarmak ve tecdit etmek görevi diğer bütün meselelerden daha önemlidir. Daha önce izah edildiği üzere, Risale’nin Kur’an’dan çıkan “manevî kılıcı” bu manevî cihadı yaptığından, “maddî” cihada ihtiyaç kalmamaktadır.

 

Bu sorunun önemi nedeniyle, Nursî’nin siyasete karşı -hatta kendi davasına hizmet edebilecek olması ve şartları onlar için kolaylaştırabilecek olmasına rağmen- ilgisizliği ve katılmaması önemli bir merak konusu olduğu için, Nursî’nin bu yaklaşımının nedenlerini, bu konudaki sorulara verdiği cevaplara dayanarak kısaca ele alacağız.

 

Birincisi, insanların ikna edilmesi ve ‘kazanılması’ ya da yeniden hakka ‘döndürülmesi’ gerekmektedir ve siyaset bunda olumsuz bir etkiye sahiptir:

Bu zamanda ehl-i İslamın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yeganesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun... Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lazım geliyor.47

 

İkincisi, ‘iman hakikatleri’ ne istismar edilebilir ne de küçümsenebilir. Nursî’ye göre iman hakikatleri ve bu hakikatlere hizmet dünyadaki her şeyin üzerindedir. Kendisi bu iman hakikatlerinin istismarına yol açabilecek her türlü faaliyetten titizlikle kaçınmıştır.48 Bu hakikatler -bilhassa siyasî akımlar ve güçler tarafından- hiçbir şeye alet edilemez ya da küçümsenemezler. Bu nedenle “Kur’an-ı Hakimin hizmeti, bize [Risale-i Nur talebelerine] kati bir surette siyaseti yasak etmiş.”49

 

Nursî’nin siyasetten uzak durmasının üçüncü ve en önemli nedeni ise, Risale yolunun “en büyük kuvveti”50 ve “temeli” olan ihlastır. İhlas, Risale talebelerinin Kur’an’a ve imana hizmet “vazifelerini” “vazife-i İlahiye’ye karışmadan” -ki bu husus siyasete geldiğinde çok ince bir anlam ifade etmekte ve aceleci olmama ve hemen sonuç beklentisiyle hareket etmeme anlamına gelmektedir- yerine getirmeleridir.

 

Dördüncüsü, tarafgirlik ve ihlas sorunudur. Nursî bu konuda şu görüşü benimsemektedir: “Mesleğimizin esası olan ihlas bizi men ediyor. Çünkü, bu gaflet zamanında, hususan tarafgirane mefkureler sahibi, herşeyi kendi mesleğine âlet eder... Halbuki, hakaik-i imaniye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kainatta hiçbirşeye alet olamaz. Rıza-i İlahîden başka bir gayesi olamaz.”51

Beşincisi, insanları dini istismar etmeye götürmesinin yanı sıra, tarafgirlik, Müslümanlar arasında birliği bozmak ve ihtilafa sebebiyet vermek dahil başka olumsuz sonuçlara da yol açar.52

 

Altıncısı, Nursî ve Risale talebelerinin şiddetle siyasetten kaçmalarının ana nedeni ve bir başka sonucu da, siyaset yüzünden masumların zarar görmesidir. Nursî’ye göre suçlu olan başkalarının yüzünden masumların zarar görmesi tamamıyla İslam adaletine aykırıdır. “Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz” (Enam, 6:164) ayetinden çeşitli bağlamlarda bir ilke olarak bahsetmekte, özellikle de İslam medeniyeti ile günümüz medeniyeti arasındaki karşılaştırmada kullanmaktadır. Bu ilke günümüz medeniyeti tarafından sürekli ihlal edilmektedir. Aşağıdaki mektubun devamında, Nursî tartışmayı cihadı da içerecek şekilde genişletmekte, bu nedenle “İslam dairesinde” din namına güç kullanımı ya da şiddetin yasal olmadığına işaret etmektedir. Muhtemelen siyasî yan anlamlar içermesi nedeniyle darü’l-İslam terimi yerine İslam dairesi ibaresini kullandığına dikkat edin:

Cihad, dinî de olsa, kafirlerin çoluk çocuklarının vaziyetleri aynıdır. Ganimet olabilir; Müslümanlar, onları kendi malikiyetine dahil edebilir. Fakat İslam dairesinde birisi dinsiz olsa, çoluk çocuğuna hiçbir cihetle temellük edilmez, hukukuna müdahale edilmez. Çünkü o masumlar, İslamiyet rabıtasıyla dinsiz pederine değil, belki İslamiyetle ve cemaat-i İslamiye ile bağlıdır. Fakat, kafirin çocukları, gerçi ehl-i necattırlar; fakat hukukta, hayatta pederlerine tabi ve alakadar olmasından, cihad harbinde o masumlar memluk ve esir olabilirler.53

 

Manevî Cihat ve ‘Müsbet Hareket’

 

Vefatından önce talebelerine verdiği son dersinde Nursî, manevî cihadın Risale yolunun merkezî kavramı olduğunu vurgularken,54 birkaç caninin yüzünden masumların zarara sokulmaması gerektiği hususunu tekrarlamıştır. Bu nedenledir ki ‘İslam dairesinde’ güç kullanımına izin verilmemiştir. “Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer.” Yine “Kimse kimsenin günahını çekmez.” (6:164, 17:15 vs.) ayetini tekrarlayarak, Nursî bu zamanda haricî cihat ile dahilî cihat arasında büyük bir fark bulunduğunu vurgulamıştır. Ülke içindeki yani daire-i İslam’daki hareket “müsbet hareket” olmalıdır. Tahrip fizikî ya da maddî olmayıp ahlakî ve manevî olduğundan buna karşı mücadele de aynı şekilde olmalıdır. “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”55

 

Nursî, Risale talebelerini “asayişin muhafızları” olarak tarif etmiştir. Çünkü “iman dersiyle herkesin kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.”56

Nursî, Risale’nin bu işlevine bu kadar önem vermesinin nedenini 1940’ların ortalarında yazdığı bir mektupta açıklamaktadır. Ona göre Risale “bu mübarek vatanın manevî bir halaskarı” olduğundan, memleketin karşılaştığı anarşi ve anarşinin meydana getirmeyi amaçladığı tahribat olan “iki dehşetli manevî belayı def etmek için matbuat alemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir.”57

 

Bu iki “bela” ya da “akım”dan birisi yalnızca Türkiye’yi kuzeyden tehdit etmekle kalmayıp, içeride de kendisine yer bulan komünizm idi. İkincisi ise “kökü dışarıda olan” ve amacı dinsizliği yaymak, Müslümanlar arasında ihtilaf çıkarmak ve Müslümanları yozlaştırmak olan ifsat komiteleridir. Bu iki akım mutlak dinsizliği temsil etmektedir. İfsat komitelerinin maksadı İslam dünyasının imhası ve propaganda vasıtalarıyla İslam dünyası ile bu İslam’ın eski merkezi arasındaki bağları koparmaktır. Hem bu tabii desteğinden koparılan hem de gücünün kaynağı olan İslam’dan koparılan Türk milleti iki dinsizlik akımının ifsadına dayanamayacak ve ahlakî çöküntünün sonucu olarak anarşiye düşecektir.58 Çünkü, Nursî’nin ifadesiyle “katiyen dinsiz bir millet yaşamaz.”59 Risale kuzeyden gelen komünizm akımına ve onun ülke içindeki gizli destekçilerinin “ahlakî ve manevî tahribat”ına karşı “Kur’anî bir sed” oluşturmuştur. Bu akımların tahribatlarını tamir etmek için Risale, “tamirci manevî bir atom bombası” olmuştur.

“Çok ehemmiyetli” olduğu vurgulanan bir mektupta Nursî’ye göre Risale talebelerinin bu zamandaki en önemli vazifesi: Tahribata ve günahlara karşı takvayı esas tutup davranmak gerektir... Cenab-ı Hakka şükür ki, Risale-i Nur, bu müthiş tahribata karşı girdiği yerlerde mukavemet ediyor, tamir ediyor. Sedd-i Zülkarneynin tahribiyle Yecüc ve Mecüclerin dünyayı fesada vermesi gibi, şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) olan sedd-i Kur’anînin tezelzülüyle ve Yecüc ve Mecücden daha müthiş olarak ahlakta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor. Risale-i Nur’un şakirtleri, böyle bir hadisede manevî mücahedeleri, inşaallah zaman-ı Sahabedeki gibi, az amelle, pek büyük sevap ve a’mal-i salihaya medar olur.60

 

Nursî, maksatları emniyet ve asayişi bozmak olan dehşetli kuvvetlerin Türkiye’de Mısır, İran ve Fas gibi ülkelerden daha aktif olmalarına rağmen, bu ülkede emniyet ve asayişi bozamamalarının nedenini, 600 bin Risale nüshaları ve 500 bin Risale talebelerinin zabıtaya bir manevî kuvvet olmasına atfetmektedir.61

 

‘Müsbet Hareket’in Diğer Yönleri

 

Risale’nin İslam’daki diğer yolların takipçilerine ve hatta İslam’ın sapkın mezhepleri ve hıristiyanlara karşı öngördüğü yol ‘müsbet hareket’tir. Onların Risale’ye kaşı saldırganca ya da düşmanca davranmaları halinde dahi bu prensip geçerlidir. Allah’a inananların dinsizlik güçleri karşısında birleşik bir cephe oluşturması ve ihtilafa düşmemesi gerekmektedir:

 

Biz, değil onlar gibi ehl-i diyanet ve tarikata mensup Müslümanlar, şimdi bu acip zamanda, imanı bulunan ve hatta fırka-ı dalleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allah’ı tanıyan ve ahireti tasdik eden hıristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi, hem bu acip zaman, hem mesleğimiz, hem kudsi hizmetimiz iktiza ediyor.62

 

... Mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor.63

 

Müsbet hareketin bir başka yönü de zulme karşı sabır ve metanet göstermektir. Bu hareket, en yüksek fedakarlığı gerektirmektedir: “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-i İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.” Nursî daha sonra, “menfi değil müsbet hareket etmek için” “30 yılı aşkın süredir gördüğü bütün kötü muameleye karşı sabır ve metanet gösteren”64 kendisini örnek vermektedir.

 

“Bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd-i zulm-ü Nemrudanelerine karşı” “maddî kuvvetle” ya da “menfi cihette” karşılık vermemek gerektiğinin nedenini, “yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masuma zarar gelmemek”le ve dahildeki emniyet ve asayişi muhafaza etmekle açıklar.65

 

Üçüncü Said

 

Daha önce sözü edildiği üzere, bana göre Nursî, Eski Said’in bu yüzyılın ilk yıllarında ilan ettiği gibi, “Allah yolunda cihadın ve i‘lâ-i kelimetullahın bu çağda tabi olması gereken genel prensipleri gençliğinde formüle etti. Ve yaşamı boyunca bu prensiplere bağlı kaldı. Yine de Kur’an’ı “tek rehber” olarak kabul etmekle ve yalnızca Kur’an’a bağlı kalmakla karakterize edilen, manevî cihat ve müsbet hareket prensiplerini kendi bütünlüğü içinde geliştiren Yeni Said idi. Nursî bu prensipleri bir manifesto olarak açıklamadı, bunları daha çok şartlar gerektirdikçe talebelerine anlattı. Böylece Nursî’nin otuz beş yıllık sürgün ve mahkumiyet yaşamında şartlar değiştikçe ve kolaylaştıkça, bu cihat da zamanla gelişti. Bence Nursî fikirlerini değişen olaylara uyacak şekilde değiştirmek yerine, olayların izleyeceği yönü önceden görerek bu cihadın biçimi ve metodunu belirledi ve sonra bu biçim ve metodu öngördüğü olaylar gerçekleştikçe talebelerine ve başkalarına açıklayarak rehberlik etti. Ve bundan da ötesi, Nursî manevî cihadı ve müsbet hareketi, olayların trendini görerek ve geleceğe bakıp, olacakları kestirerek formüle ettiği için, ölümünden sonra da bu cihadın sürmesine rehberlik edebildi. Risale hareketinin olağanüstü derecede büyümesi ve otuz beş yıl içinde dünya çapında gösterdiği başarı, durumun gerçekten de böyle olduğunu kanıtlamaktadır.

 

Yeni Said dönemindeki fikirlerinin devam ettirilmesine ilave olarak, Nursî’nin manevî cihadının onun öngördüğü şekilde geliştiğinin en güçlü kanıtı, onun yaşamının son on yılı olan ve Üçüncü Said olarak bilinen döneminde, yüzyılın başında Eski Said olarak ifade etmiş olduğu bir dizi görüşünü yeniden dile getirmesidir. Yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin yenilgiye uğraması ve 1950 yılının Mayıs ayında, İslam’a yönelik müsbet bir yaklaşıma sahip ve CHP’nin anti-İslamî önlemlerini geri çevirme niyetinde olan Adnan Menderes’in yönetimindeki Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle, Nursî ve talebeleri için şartlar bir ölçüde kolaylaştı ve onun cihadını genişletmesine imkan sağladı. Bu genişleme Eski Said’in bir çok fikrini yeniden gündeme getirmiştir ve yine fikirlerindeki sürekliliği göstermektedir. Nursî artık kendisi yönetemeyecek hale geldikten sonra bile bu cihadın sürdürülebilmesi için gerekli temelleri atıyordu.

Nursî’nin cihadının kapsamını genişlettiği ana yönler aşağıda ele alınacaktır.

 

Menderes ve Demokrat Parti’yi Destekleme

 

İslam ve din lehine aldıkları önlemlerle, yirmi beş yıllık CHP iktidarının neden olduğu manevî tahribatın bir kısmını tamir etmeleri nedeniyle, Nursî 1950’li yıllar boyunca Menderes ve Demokratları destekledi. Bunun nedeni, bir yandan CHP’nin -Nursî’nin ölümünden birkaç yıl sonra görüldüğü gibi, bu partiyi paravan olarak kullanmakta olan komünistlerin ülke için oluşturdukları tehlikeden dolayı- tekrar iktidara gelmesini önlemek, bir yandan da Demokratların, ahlakî tahribata karşı “sed” çekme çabalarında “Risale-i Nur talebelerine yardım ettiği”ne ikna olmuş olmasıydı.66

 

Bu destek hiçbir şekilde siyasete aktif olarak katılım biçiminde değildi; daha çok bu hususlara ilişkin olarak, İslamiyet ve Risale davasını ileri götürmek için tavsiyede bulunma ve rehberlik etme biçimindeydi. Nursî, 1950 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Celal Bayar’a yazdığı mektupta şunları söylüyordu: “Biz dini siyasete alet değil, belki vatan ve milletin dehşetli zararına siyaseti mutaassıbane dinsizliğe alet edenlere karşı, bizim siyasete bakmamıza mecburiyet-i kat’iye olduğu zaman, vazifemiz siyaseti dine alet ve dost yapmaktır.”67

 

Nursî’ye göre hem bu dünya da hem de ahirette kurtuluş ve mutluluk vasıtası yalnızca İslamiyet idi. Materyalizm ve dinsizliğin neden olduğu ahlakî tahribat anarşi ve gerilemeyi netice verecek, sonunda ülkeyi ve milleti yıkacaktı. Bu tahribat için çalışan güçleri temsil edenler yalnızca küçük bir azınlık idi ve siyaseti dinsizliğe alet eden ve Nursî ve talebelerinin uğradığı bütün zulüm ve adaletsizliğe neden olan bunlar idi. Nursî yirmi beş yıldır bu “yüzde beş”in su-i istimali ve meşum emellerine karşı mücadele veriyordu.

 

Bu nedenle Nursî’nin Menderes ve Demokratlara tavsiyelerinin mahiyeti, sıklıkla onları çeşitli ateist cereyanlar konusunda aydınlatmak ve bunların tahribatlarının gelecekteki muhtemel sonuçları konusunda uyarmaktan oluşuyordu. Bu arada bu tahribatı durduracak ve tamir edecek bir dizi Kur’anî prensibi de ortaya koydu. Genellikle çok aşikar olmasa da, onlara vurgulamak istediği husus bunun özünde imanla küfür ve dinle materyalist felsefe arasındaki bir mücadele olduğu idi. İmanla küfür arasında hiçbir şey, hiçbir üçüncü yol yoktu.68 Batılılaşma süreci içinde benimsenen Batılı felsefî prensipler temelden adaletsizdi ve aşırı derecede tarafgirliğe, sömürücü ve despotik bir idari yapılanmaya, ırkçılığa, toplum içinde nefret ve bölünmeye ve benzeri sonuçlara yol açmıştı. Kamu düzenini ve toplumun birlik ve ahengini tahrip ederek, korkunç bir yozlaşma, düzensizlik ve adaletsizliğe neden oldular. Bu tehlikelere karşı tek çare, kardeşliğe, İslamiyet ‘milliyeti’ duygusuna, kamu düzenine, gerçek adalete, dayanışmaya ve benzeri sonuçlara götüren İslamî prensipler idi.69 Üstelik Nursî dinsizliği ve onun tahribatını durduracak olanın “maddî kuvvetler ya da beynelmilel anlaşmalar” değil, “Kur’an ve iman hakikatleri ve maneviyat-ı kalbiye” olduğuna işaret etmektedir. Bu nedenle hükümeti okullarda dinî eğitimi yeniden zorunlu hale getirmeleri nedeniyle tebrik etmektedir.70

 

Geçmiş devirlerde aynı maksatlarla çalışanları hatırlatmak ve onları da bu yönde çalışmaya teşvik etmek için, Nursî Demokratları, “Ahrarlar” olarak ve “hürriyet-i şer’iye” için çalışanlar olarak adlandırmaktadır.71

 

Risale Yayımının Genişletilmesi

 

Risale’nin ahlakî ve manevî tahribatı tamir etmedeki ispat edilmiş etkinliği ışığında, Nursî Risale’nin yayınlanması için resmî destek ve yardım sağlamaya çalıştı. Ayrıca birkaç kez Risale’nin basılması ve yayınlanması için hükümete dilekçeyle başvurdu.72 Ancak bu gibi teşebbüslerin başarısızlığa uğraması ve Risale’nin nihaî olarak Afyon Mahkemesi’nde beraat etmesinden sonra, 1956 yılında Nursî talebelerine Risale’yi Latin alfabesiyle modern matbaalarda basma izni verdi.

 

1950 yılından itibaren Nursî’nin bazı talebeleri Ankara’ya yerleştiler ve Millet Meclisi’nden milletvekilleriyle görüşme, Risale davasını aktif olarak genişletme faaliyetleri yürüttüler. Burası aynı zamanda 1956 yılından sonra bir yayın merkezi haline geldiği için, Nursî oradaki talebelerini mücahede cephesinde olarak tanımlıyordu.73 Risale talebeleri basılmış ve -İslam’ın rengi olduğu için- yeşil kapla kaplanmış ilk Risale’yi, Isparta’da bulunan Nursî’ye sundular. Ancak Nursî, yeşil kabı çıkardı ve orada bulunan bir kırmızı kitap kabını -kırmızı cihat rengidir- taktı ve bu kolaylıkla fark edilen renk o zamandan bu yana muhafaza edildi.

 

Ayrıca Nursî 1950’lerde Eski Said’in, Münazarat ve İki Mekteb-i Musibetin şehadetnamasi veya Divan-ı Harb-ı Örfî gibi yeni tartıştığımız bir çok konuyu içeren başlıca eserlerini yeniden yayınladı. Meşhur Hutbe-i şamiye’sini Arapça’dan kendisi Türkçe’ye çevirerek, belli ilavelerle yayınladı.

 

Risale Hareketinin Yayılması

 

Risale’nin yeni harflerle büyük miktarlarda yayınlanması Risale okuyucularında büyük bir artışa ve harekette büyük bir genişlemeye yol açtı. Bunun sonucu olarak ülkenin her yerinde dershaneler açıldı.74

 

İttihad-ı İslam

 

Üçüncü Said’in genişleyen manevî cihadının kapsamına dahil edilebilecek bir başka olgu da, gençliğinde de uğrunda çalıştığı İttihad-ı İslam’dır. Bu faaliyet, hem Menderes’i, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana İslam alemiyle neredeyse hiç kalmayan ilişkileri yeniden kurmaya çağırmayı, hem de Risale’nin Arapça’ya çevrilerek İslam dünyasına yayılması çabalarını içeriyordu.

 

Menderes’e ve hükümete yazdığı mektuplarında en büyük önemi bu konuya veriyordu. Bunun yanında maksadı dinsizliği yayarak, İslam dünyasında Türkiye’ye karşı güvensizlik ve düşmanlık yaratmak olanlara karşı Menderes’i uyaran Nursî, Kur’an’ı kucaklamaya ve bu yolla dört yüz milyon kardeş bulmaya ve “alem-i İslam’ın manevî kuvvetini bir ihtiyat kuvveti olarak bu vatana kazandırma”ya çağırıyordu.75 Hatta Nursî Risale talebelerini, daha önce zikredilen akımla mücadeledeki ve İttihad-ı İslam çalışmalarındaki önemleri nedeniyle, 1909 yılı başında faaliyette bulunan İttihad-ı Muhammedi’nin mensupları ve halefleri olarak adlandırdı.76

 

1940’ların sonları ve 1950’lerde, Asya ve Afrika’daki çeşitli İslam ülkeleri sömürgecilerden bağımsızlıklarını kazanmakta ve “İslamî devletler” kurmaktaydılar. Bu dönemde Nursî yine, yirminci yüzyılın başlarında emin olduğu, İslam’ın istikbaldeki hakimiyetinden ümitle söz etmeye başladı.77 Ayrıca İslam’ın Batı’da gördüğü kabul işaretlerini bu iddiasına destek olarak naklediyordu. Hatta Nursî, İslamî devletleri din kardeşliğine dayalı bir federasyon olarak görmekte ve -muhtemelen 1950’lerin başlarında- şunları yazmaktaydı: “Ruh-u-canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, alem-i İslam’ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i Müttefika-i İslamiye’nin kudsi kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur’an-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler var.”78

 

Medresetü’z-Zehra

 

Nursî’nin, Demokrat hükümetin Doğu Anadolu’da inşa etmeyi planladığı üniversiteyi kendi Medresetü’z-Zehra’sı ile bir tutması ve onları bu üniversiteye dini bir temel vermeye çağırması, onun böyle bir kurumun doğu İslam dünyası halkları arasında bölücü ırkçılıkla mücadelede ve barış ve birliği sağlamada önemli bir rol oynayacağına inandığını göstermektedir.79 CENTO’nun kurulması için gönderdiği ve içinde doğu üniversitesine ilişkin argümanları da içeren destek mektubu aynı açıdan değerlendirilmelidir.

 

Batı’ya Yönelik Tavır

 

Daha önce tanımlandığı üzere, Nursî modern çağ Avrupalılarına İslamiyet’in yüksek tabiatının gösterilmesi gerektiğini, eğer bu yapılırsa, Avrupalıların kitleler halinde İslamiyet’e gireceklerini, “çünkü medenilere galebe çalma[nın ancak] ikna ile” olduğunu ifade etmektedir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nı takiben Nursî, İslam’ın Batı’da daha fazla kabul gördüğüne dair işaretler tespit etmekte ve bunları bir dizi mektubunda dile getirmektedir.80

 

Ayrıca komünizm ve dinsizliğin sonucu olan anarşinin, insanlığın karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlikelerden birisi olduğunu düşündüğü için, Nursî, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı ile siyasal ittifakı bu tehdide karşı desteklemiştir. Daha önce İttihad-ı İslam’a karşı çıkan Avrupa güçlerinin artık karşı çıkmadığı, aksine şu anda buna ihtiyaç duyduğu görüşü de Nursî’ye aittir.81 Bu nedenle Bağdat Paktı’nı desteklemiştir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin “din için ciddi çalışan” bir ülke olduğunu ve bu temele dayalı olarak bu devletle samimi dostluk kurulabileceğini de düşünüyordu.82 Aslında Cumhurbaşkanı ve Başbakana CENTO’nun kuruluşu hakkında yazdığı mektuptan, Nursî’nin yalnızca İslam ülkeleri arasında değil, Batı ile İslam arasında da barış ve uzlaşmanın dine, ilme ve irfana dayalı olarak teşvik edilmesi gerektiğine inanıyordu.83

 

Sonuç

 

Nursî’nin, cihadı manevî cihat ve müsbet hareket bağlamında formüle etmekteki maksadı, bu çağda İslamiyet’e ve insanlığa yönelik en büyük tehdit olarak gördüğü materyalist Batı felsefesiyle mücadele etmek üzere, imanı yenilemek ve İslam dininin, mümin kitlelere ve özellikle ‘felsefe’nin etkisine maruz kalanlara yararlı ve anlamlı hale gelmesini sağlamak idi. Böylece İslam dünyasının gerçek yenilenmesi ve yeniden yapılanmasının ve İslam medeniyetinin yeniden kurulmasının temelleri atılacaktı. Müslümanların imanlarını kurtarmanın yanı sıra, böyle bir cihat Batı’da da geniş insan kitlelerini hak din İslam’a cezbedecekti.

 

Bu çağda hak ile batıl arasındaki mücadele güçle yapılan bir mücadeleden çok bir ideolojik ve kültürel mücadeledir ve Nursî’nin manevî cihadının ‘silahları’ iman hakikatlerinin mantıkî kanıtları, akla uygun tartışma ve iknadır. Bunlar bir taraftan “Kur’an’ın elmas kılıcıyla [materyalist felsefenin temelleri olan] tabiat ve esbabın idamı”nı ve bunların neden olduğu şüphelerin yok edilmesini sağlayacak, diğer taraftan kişilere “iman-ı tahkikî”yi kazandıracaktır. İlhamını doğrudan doğruya Kur’an’dan alan ve onun belagatını yansıtan bu hakikat yolu, özellikle bu çağın bilimsel ilerleyişiyle uyanan insanların ihtiyaçlarına cevap vermekte ve gerçek takvayı ve İslamî ahlakı geliştirmek için temel oluşturmaktadır.

 

Böyle bir iman aynı zamanda Nursî’nin cihadının ikinci unsuru olan ve komünizm ve diğer uluslararası ateist örgütler gibi materyalist felsefenin çeşitli dallarının verdiği ahlakî ve manevî tahribatla mücadelenin en önemli yönü olan müsbet hareketin de temelini oluşturmaktadır. Bu gibi hareketler ya da “cereyanlar” ideolojik savaş yürütürler, bu nedenle amaçları yozlaştırmak, bölmek ve anarşi yaratmaktır. Böylece nihaî hedefleri İslam ülkelerinin istikrarını bozmak ve yıkmaktır. Bu nedenle Nursî Risale talebelerinin ilk vazifesinin, karşılaştıkları kasıtlı ve ağır provokasyonlara, zulme ve adaletsizliğe rağmen kamu düzeni ve güvenliğini korumak ve toplumun birlik ve beraberliği için çalışmak olduğunu düşünmektedir.

 

CHP iktidarının en katı günlerinde bile, Nursî, onların yalnızca yüzde beşi ya da onunu, yürütülmekte olan tahripkar İslam karşıtı politikalardan sorumlu tutuyordu. Bir yandan kendisini ve talebelerini ortadan kaldırmaya çalışan, öbür yandan da -mahkemelerde kendisinin de ifade ettiği gibi- kendisinin mücadele verdiği kişiler, komünizm ve diğer “cereyanların” gizli taraftarlarıydı. Nursî onların planlarını çok iyi anladığı için, sistem içindeki aşırı derecede sıkıntılı konumuna, laiklik ve sistem namına kendisine yapılan otuz beş yıllık adaletsizliğe rağmen, kamu güvenliğini muhafaza etmek ve böylece onların planlarını bozmak için hükümete ya da hükümetin getirdiği sisteme muhalefet etmedi. Cihadını sistemin içinde kalarak, hatta sistemi kendi yararına kullanarak yaptı.

 

Bu sabırlı mücadele Nursî ve talebelerinin düşmanları karşısında zafer kazanmasını sağladı. Menderes ve Demokratlar tarafından Risale’nin yayınlanmasına izin verilmesinin yanı sıra, yukarıda izah edildiği üzere, 1950 yılında Demokratların iktidara gelmesinden sonra Nursî cihadının kapsamını genişletme imkanı buldu.

 

Nursî, Kur’an ve İslam medeniyetinin geleceğe egemen olacağı ve Allah’ın kelamının yayılacağına inanıyordu. Kur’an’dan ilhamen Nursî bunun ancak en temel düzeyde yenilenme, onarım ve yeniden yapılanmayla gerçekleştirilebileceğini, bunun da bütün toplumu kucaklayan aşamalı bir değişimi gerektirdiğini idrak etmişti. Bu anlayış maddî terakkiyi öne çıkaran Eski Said’le arasındaki ana farkı oluşturmaktadır.

 

Her ne kadar, Nursî manevî cihat ve müsbet hareket prensiplerini Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yirmi beş yılının sınırlayıcı şartları altında geliştirmiş ise de, bir yandan bu çağda hakla batıl arasındaki mücadelenin temel doğasını açıklığa kavuşturarak ve bunu Kur’an ve ‘felsefe’ bağlamında açıklayarak, ve aynı zamanda Kur’an’ı savunmak ve felsefe ile mücadele etmek için gerekli vasıtaları sağlayarak; diğer yandan ise ‘felsefe’yi temsil eden güçlerin toplumda neden olduğu tahribatın müsbet yolla ‘onarılması’nda ısrar ederek, zaman ve mekanı aşan bir cihadın temellerini atıyordu. Gerçekten de Nursî’nin ümidi, bu müsbet yenilenme metodunun İslam dünyasında benimsenerek, gelecekteki birlik için sağlam bir temel oluşturmasıydı.

 

 

Dipnotlar

*.         Mütercim: İbrahim Kapaklıkaya.

1.         İbn Kayyim el-Cevzî, Zâdu’l-Me‘âd (trc. Özen vd.), (İstanbul, 1989), c. iii, s. 121.

2.         Kütüb-ü Sitte, (trc. ve yorumlar, İbrahim Canan), (Ankara, 1988), c. v, s. 26.

3.         Zâdu’l-Me‘âd, c. iii, s. 24-25, 198.

4.         Ahmet Özel, “Cihad,” TDV İslam Ansiklopedisi (İstanbul, 1993), c. vii, s. 530-531.

5.         Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili (İstanbul), c. ii, s. 167; c. iv, s. 347.

6.         A.g.e., s. 153.

7.         Kur’an, 22:39.

8.         Kur’an, 25:52.

  9.       Nursî, “Bediüzzaman’ın Fihriste-i Maksadı” (Volkan, sayı 83), Âsâr-ı Bedi’iye, s. 375.

10.       Nursî, “Nutuklar,” Âsâr-ı Bedi’iye, s. 351-352; Nursî, Divan-ı Harb-i Örfi (İstanbul, 1975), s. 63.

11.       Nursî, The Words (2 cilt) (İstanbul, 1998), s. 272.

12.       A.g.e.

13.       Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybi (İstanbul, 1960), s. 76.

14.       Nursî, Letters 1928-1932: From the Risale Collection (İstanbul, 1997), s. 433.

15.       Risale-i Nur Külliyatı Müellifi, Bediüzzaman Said Nursi, Hayatı, Mesleği, Tercüme-i Hâli (İstanbul, 1976), s. 43.

16.       Nursî, The Damascus Sermon, (İng. trc., şükran Vahide), (İstanbul, 1996), s. 38.

17.       Bakınız Nursî, Sünuhat (İstanbul, 1977), s. 60-61; Nursî, Letters 1928-1932, s. 547.

18.       Nursî, The Damascus Sermon, s. 36-37.

19.       Nursî, “Bediüzzaman’ın Fihriste-i Maksadı,” (Volkan, sayı 83), Âsâr-ı Bedi’iye, s. 373.

20.       Bakınız Nursî, The Damascus Sermon, s. 28; Nursî, Münazarat (İstanbul, 1977), s. 38; Nursî, Sünuhat, s. 36.

21.       Bakınız Nursî, Muhakemat (İstanbul, 1977), s. 37-38. İkisi arasındaki karşılaştırma için bakınız: Nursî, Sünuhat, s. 43-46; Nursî, The Words, (2 cilt), (İzmir, 1997), s. 145-146, 420-424, 745-748 ve Nursî, İşaratü’l-I’câz (trc. Abdülmecid Nursî), (İstanbul, 1978), s. 47-49.

22.       Nursî, The Damascus Sermon, s. 85.

23.       Nursî, “Reddü’l-Evham,” (Volkan, sayı 91), Âsâr-ı Bedi’iye, s. 381; Nursî, The Damascus Sermon, s. 78.

24.       Nursî, “Reddü’l-Evham,” (Volkan, sayı 91), Âsâr-ı Bedi’iye, s. 381-382.

25.       Bakınız Nursî, The Damascus Sermon, s. 29.

26.       Bakınız, a.g.e., s. 29-36, 39-43; Nursî, Münazarat, s. 37-38.

27.       Nursî, İşaratü’l-İ‘caz, s. 7-8.

28.       Nursî, “Bediüzzaman’ın Fihriste-i Maksadı,” (Volkan, sayı 84), Âsâr-ı Bedi’iye, s. 377.

29.       Nursî, “Reddü’l-Evham”, (Volkan, sayı 90), Âsâr-ı Bedi’iye, s. 381; Nursî, Damascus Sermon, s. 84-85.

30.       Bakınız Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî (İstanbul, 1975), s. 22-25.

31.       şükran Vahide, The Author of the Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi (İstanbul, 1992), s. 68-71.

32.       Nursî, Emirdağ Lahikası (İstanbul, 1959), c. i, s. 191.

33.       Risale-i Nur Külliyatı Müellifi, s. 131.

34.       Örneğin, Nursî, Emirdağ Lahikası, c. i, s. 66, 123, 151.

35.       Nursî, The Rays Collection (İngilizce çeviri), (İstanbul, 1998), s. 289-290.

36.       Ebu Davud, “Cihad,” 18 (2504); Nese’î, “Cihat”, 1 (6,7), Kütüb-ü Sitte, v, 67.

37.       Bakınız Kütüb-ü Sitte, v, 67.

38.       Örneğin, Nursi, Kastamonu Lahikası (İstanbul, 1960), s. 84.

39.       A.g.e., s. 174-175.

40.       Nursî, Letters 1928-1932, s. 438-439.

41.       Bakınız Nursî, Emirdağ Lahikası, c. i, s. 102-103.

42.       Abdülkadir Harmancı, Said Nursi’nin Risalelerinde Kelam-Felsefe Problemleri (İstanbul, tarihsiz), s. 121.

43.       Nursî, Emirdağ Lahikası, c. i, s. 81; Nursî, The Flashes [İngilizce çeviri], (İstanbul, 2000), s. 222; Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 184; Hadis: Gazzali, İhyau ‘Ulumi’d-Din (Carito, 1968), c. i, s. 6; El-Münevî, Feyzü’l-Kadir, c. vi, s. 466; Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, c. ii, s. 561; Suyûti, Camiü’s-Sağîr, no: 10026.

44.       Nursî, Hizmet Rehberi (İstanbul, 1991), s. 170-172.

45.       Bakınız Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 102, 135; Nursî, Flashes, s. 203.

46.       Bakınız Nursî, Emirdağ Lahikası, c. i, s. 259-261; Nursî, Kastamonu Lahikası, c. 57, 104.

47.       Nursî, The Flashes, 143-144. Ayrıca bakınız Nursî, Letters 1925-1932 (İstanbul, 1997), 68-70.

48.       Bakınız Nursî, Emirdağ Lahikası, c. i, s. 266.

49.       Bakınız Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 96, 105.

50.       A.g.e., s. 107.

51.       Nursî, Emirdağ Lahikası, c. i, s. 38.

52.       Bakınız Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 84.

53.       Nursî, Emirdağ Lahikası, c. i, s. 38-39.

54.       A.g.e., c. ii, s. 213-219.

55.       A.g.e., s. 213-214.

56.       A.g.e., s. 128.

57.       A.g.e., c. i, s. 101.

58.       A.g.e., s. 214-216; c. ii, s. 177-178.

59.       A.g.e., c. ii, s. 216.

60.       Nursî, Kastamonu Lahikası, 106-107.

61.       Nursî, Emirdağ Lahikası, c. ii, s. 77.

62.       Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 186-187.

63.       A.g.e., s. 183. Ayrıca bakınız Yirminci şua.

64.       Nursî, Emirdağ Lahikası, c. ii, s. 213.

65.       A.g.e., s. 136-137.

66.       A.g.e., s. 52, 177-178.

67.       A.g.e., s. 17.

68.       Bakınız a.g.e., s. 60-61.

69.       A.g.e., s. 142-145.

70.       A.g.e., s. 60.

71.       Örneğin, a.g.e., s. 20, 25.

72.       A.g.e., s. 10-11, 151, 178.

73.       A.g.e., s. 57.

 

74.       Bakınız a.g.e., s. 101, 105, 203.

75.       A.g.e., s. 56, 178.

76.       A.g.e., s. 24-25, 34.

77.       A.g.e., s. 100.

78.       A.g.e., s. 76.

79.       A.g.e., s. 195-197.

80.       A.g.e., c. i, s. 237, 244-245, 262-263.

81.       A.g.e., c. ii, s. 24.

82.       A.g.e., s. 178.

83.       A.g.e., s. 195-196.

 

 

 

CİHADIN CEŞİTLERİ


CİHADIN CEŞİTLERİ

1- Nefs'e Karşı Cihad Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: " Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" (Adûnî, Keşfu'l-Hafâ', I, 425). Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini "küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi "büyük cihad" olarak nitelendirmektedir. " Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir" (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade etmektedir.

Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildığını göstermektedir.

2- Ilim Ile Cihad

Cihad'ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk'a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir.

Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:

"Ey Muhammed! Insanları Rabbi'nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. " (en-Nahl 16/125).

Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan Islâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı "ilim ile cihad"dır. Bu usûle "Kur'an ile cihad" da denilir. En güzel mücadele şekli Kur'an'ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:"Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur'an ile büyük bir cihadla cihad et" (el-Furkan, 25/52) buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur'an ile cihadın "büyük cihad" olarak belirtilmesi, Kur'an'ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiği göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. " (Ibn Mâce, Fiten, 4011)

3- Mal Ile Cihad

Mal ile cihad, Allah Teâla'nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir.

Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, Islâm'ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.

Hz. Peygamber'in, mal ile cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farızasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah'a vermişlerdir. Bu konuda Kur'an-ı Kerîm'de de pek çok ayeti kerîme vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

"Iman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilıdır. " (el-Enfal, 8/72).

"...Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır. " (et-Tevbe, 9/41).

"Allah, mallarıyla, canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. " (en-Nisâ, 4/95).

4- Savaşarak Cihad Yapmak

Cihad, müslümanlara farzdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk'ın galip kılınması için çalışması gerekir. Bazen "I'lây-ı kelimetullah" yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

"Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın." (el-Bakara, 2/190)

Bu ilâhi emir Allah yolunda, Islâm uğrunda savaşmanın ve Islâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)'ın adının yüceltilmesi (I'lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.

Çağımızda bir takım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i kerîmede bize haber vermiştir:

"Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah bilir, siz bilemezsiniz. " (el-Bakara, 2/216).

"Savaşan, ancak kendi öz canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. " (el-Ankebut, 29/6).

Islâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur'an-ı Kerîm'de:

"Kendilerine karşı savaş ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak Teâlâ onlara yardıma hakkıyla Kadirdir." (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.

Savaşın önemini ısrarla belirten Islâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde tavız vermeden teklifin yerine getirilmesini istemektedir:

" Eğer onlar barış isterlerse sen de onu kabul et. Allah'a güven ve dayan."

"Her şeyi işiten, herşeyi hakkıyla gören O'dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekleyen O'dur." (el-Enfâl, 8/63).

Islâm, müslümanlara yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:

"O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. " (el-Bakara, 2/194).

Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen Islâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ'nın:

" Andlaşma yaptığınızda Allah'ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin." (en-Nahl, 16/91)

"Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez." (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz'in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını istemesi, Islâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.

Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur'an-ı Kerim'de şöyle haber verilmektedir:

"Allah Teâlâ, Cennet'e karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazı olurlar. Allah'ın bu öyle bir vâdidir ki, Tevrat'ta da, Incil'de de, Kur'an'da da sabittir. Kim Allah'tan daha çok vadıni yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı sevinin. Işte büyük kurtuluş budur." (et-Tevbe, 9/111)

"Ey mü'minler! Sizi çetin bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah'a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. Işte büyük kurtuluş budur." (es-Saf, 6/10-12). Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur:

"Rasûlullah'a: "-hangi iş daha hayırlıdır?" diye soruldu. " Allah'a ve Peygamberine iman etmektir. " dedi.

"-Sonra hangisi faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır" cevabını verdi sonra "hangisidir?" sorusuna karşı da: "-Makbûl olan hac'dır, " buyurdu" (Buhâri, Iman, 18)

Abdullah b. Mes'ud şöyle anlatıyor: "Rasûlullah'a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi." (Buhârî, Cihad, 1)

Ebû Zerr (r.a.)'den şöyle rivayet edilmiştir: "-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlıdır?" dedim. "Allah'a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır" buyurdu. (Riyâzü's-Sâlihîn, II, 531).

Bir adam Peygamberimiz (s.a.s.)'e geldi ve: "-Insanların hangisi efdaldır?" diye sordu. Rasûlullah: "-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir" buyurdu (Buhârî, Cihad, 2)

Elde silâh, din ve Islâm diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asıl bir görev olduğunu ve bunun Allah Teâlâ'yı ziyadeşiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Hudut ve Islâm diyarının muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak) gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır." (Müslim, Imâre,163; Tirmizî, Cihad 2)

"Iki çeşit gözü, Cehennem ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet beklerken uyumayan göz. " (Tirmizî, Fezâilü'l-Cihad, 12)

Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenler Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce mertebelere ulaşacaklardır.

Cenâb-ı Hak:

"Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.

Işte bütün bu ayet ve hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i Tevhîd'in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah'a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri hegemonyalardan kurtarıp Allah'ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir Islâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah'a istiğfar etmesi, Allah'a yönelmesi, Allah'a yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah'ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iade edebilmektir.

Cihad, terkedilen hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklıdi terk etmektir.

Rasûlullah (s.a.s.)'ın torunu Hz. Hasan der ki: "Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve ilgisızlıkten uzak bulunmasıdır."

Cihad, insanları baskı ve zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan Islâm'a, insanları davet ederek Allah'ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani Islâm'ı hâkim kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaşayıp tebliğ ettiği Islâm'a yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah'ı ve onun hâkimiyetini tanımış, Islâm'ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için Islâm'da mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah'ın hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah'ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.

Cihad, ne bir savunma savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk altına alma savaşı da değildir.

Insanlarla mücadele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, Islâm bu kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. Islâm niçin eskiden Araplar'ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.

 

www.sevde.de

Cihad


Cihad kelimesi, sözlük anlamı, çaba ve gayret göstermek olan Cehd'den gelir. Kelimenin sözlük anlamı,

1- Din uğrunda savaş.
2- Dini yaymak için uğraşma
3- Nefisle Savaş
Mustafa Nihat Özön / Osmanlıca Türkçe Sözlük

Silahlı savaş hakkında Kur’an’da "Cihad" kelimesinin yanı sıra "Kıtal" kelimesi de kullanılmaktadır.

Aşağıdaki hadis cihadın manalarını açık şekilde verir.
1002 - Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin."
Ebu Dâvud, Cihâd 18, 2504)
Nesâî,Cihâd 1, (6, 7).

Ana Britannica
Müslümanların Allah yolunda canları ve mallarıyla savaşma görevleri. Bütün Müslümanlar için bir görev olmakla birlikte her Müslüman için kesin bir zorunluluk değildir.
İslam'ın ilk döneminde ( Mekke Dönemi ) iki yönlü bir anlam içermekteydi. Yetkinliğe ulaşma yolunda bireylerin kendi benliklerine karşı yürüttükleri manevi savaş ( Büyük Cihad ) ve kendi dışındakilere karşı yürüttükleri tebliğ, uyarma ve korkutma eylemi. ( Küçük Cihad )

Bazı İslamiler Cihad kelimesinin diğer anlamlarını öne çıkararak, gerçek Cihad'ın savaş olmadığını, sadece dini yaymak için fikir ve düşünce ile yapılan bir gayret ve uğraş olduğunu söyleyeceklerdir. İslami Cihad'ın gerçekte kanlı bir savaş olduğunu ve bu savaşa Müslümanları ne şekilde teşvik ettiğini aşağıdaki hadis açıkça gösterir.
968 - Ebu Hüreyre (radıyalahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah yolunda yaralanan hiçbir yaralı yoktur ki, kıyâmet günü, yarası kanıyor olarak gelmiş olmasın, bu kanın rengi kan renginde, kokusu da misk kokusundadır."
Buharî, Cihâd 10, Zebâih 31;
Müslim, Imâret 103;
Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd 21, (1656);
Nesâî, Cenâiz 82, (4, 78), Cihâd 27, (6,28);
Muvatta, Cihâd 29, (2, 461).

Hilafetçiler Cihad'ı şu şekilde tanımlamaktalar,
Cihad, Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmek için Allah yolunda savaşta bütün gücünü sarf etmek ve bizzat ya da malla, fikirle, kuvvet toplamakla ve bunun gibi işlerle yardım ederek İslâm Davetini yaymaktır. Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmek ve İslâm'ı yaymak için savaş, cihaddır ve farzdır. Farz oluşu Kur'an ve Sünnet'le sabittir. Farziyeti için onlarca ayet ve hadis gelmiştir.
Başlangıçta cihad, farz-ı kifayedir; eğer düşman hücum ederse farz-ı ayındır. Cihadın farz-ı kifaye olması demek, düşman bizimle savaşmaya başlamasa da önce bizim başlamamız demektir. Müslümanlardan biri herhangi bir zamanda savaşı başlatmaya girişmezse, savaşı terketmekle bütün müslümanlar günahkâr olur. Bundan dolayı, cihad savunma harbi değildir. Cihad, ancak Allah'ın Kelimesi'ni -Dini'ni- yüceltmek için bir savaştır. Kâfirler bize saldırmasa da, İslâm'ı yaymak ve davasını yüklenmek için savaşa başlamak farzdır.

Hilafetçilerin bu tanımlamasını tamamen Kuran ayetlerine dayanarak yaptığını da unutmamak gerekir. Şimdi Kuran'da anlatılmak istenen cihada dönelim.
9.Tevbe / 41
. (Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
Kuran bu tür ayetlerle doludur..
Bakara 256 Dinde zorlama yoktur der.. Ve bugün İslami kesimden birçokları, İslam’ın Müslüman olmayanlara bir zorlama getirmediğini göstermek için bu ayeti gösterirler.. Ayet, dinde zorlama yoktur derken, neye karşı zorlama yoktur tam olarak belirtmemiştir.. Zorlamadan anlatılan namaz kılmak ve oruç tutmak mı yoksa diğer dinden olanların veya dinsizlerin İslam’a girmeye zorlanmamasımıdır bu ilk bakışta belli d
eğildir.. Bakara suresi 193. Ayete bakarsak, ... “Yalnız Allah dini kalana kadar onlarla savaşın...” dediğini ve bu anlamda özellikle dinsizlerin İslam’a döndürülmelerinde onlarla savaşılacak kadar ısrarlı olunması gerektiğinin vurgulandığını görürüz..
Aynı anlatımdaki hadisler, Allah katında üstün olmanın şehitlik mertebesi olduğu belirtilerekten şöyle der,

967 -
Muâz Ibnu Cebel (radıyalahu anh) anlatıyor: "İçinden samimi şekilde Allah yolunda cihâd yapmayı temenni eden bir kimse, bilâhare ölse de, öldürülse de şehid sevabı kazanır. Kim de Allah yolunda yara alsa veya Allah yolunda -düşmanın sebep olmadığı- bir musibetle bile yaralansa bu yara, kıyamet günü, en büyük hâli içinde rengi zaferân renginde, kokusu da misk kokusunda olarak gelir. Kimin vücudunda, Allah yolunda iken çıkan, iltihab gibi bir yara açılacak olsa bu da onun için Şehidlik mührü olur."
Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd 21, (1657);
Ebu Dâvud, Cihâd 42, (2541);
Nesâi, Cihâd 25, (6, 26).

Ebu Hüreyre (radıyalahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "(Müslüman erkeklerden) kim, Allah yolunda, ilâ-yı kelimetullah için, devenin iki sağımı arasında geçen müddet kadar savaşacak olsa cennet kendisine vacib olur."
Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd 21, (1657);
Ebu Dâvud, Cihâd 42, (2541);
Nesâî,Cihâd 25, (6, 26);
İbnu Mace, Cihâd 15, (2792).

Aynı şekilde Enfal 39 da benzer ifadeyi kullanır..
8.Enfal /.39. Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (Inkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.
Bu ayetlerin yanına Bakara 256. Ayeti “İslam, kendinden olmayanları Müslüman olmaya zorlamaz” şeklinde anlayarak koymamız mümkün değildir.. Bu nedenle Bakara 256 ayetin tefsirinin aslında, İslam’da oruç ve namaz gibi, dinin vecibelerini her ne şart altında olursa olsun yerine getirmekte zorlama yoktur şeklinde alınması gerekmektedir.. Eğer ayetin yorumunu, insanların Müslüman olmaları için bir zorlama yoktur şeklinde alacak olursak, bu ayetin tam karşıtı olan başka ayetler görürüz..
9.Tevbe /73.
Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!
İslam hernekadar tolerans ve hoş görü dini olarak zemin bulmaya çalışıyorsa da, ayetlerdeki bazı ifadeler bu yaklaşımdan oldukça uzaktır.. İslam yandaşlarını, inanmayanların İslam'ı kendilerine din edininceye kadar onlarla savaşmaya çağırır.. İslam'ı kendisine din olarak seçmek istemeyenler ise, İslam'a cizye, yani bir çeşit ceza vergisi vermek durumunda bırakılır..

Tevbe/29.
Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.
Burada, İslami inancın toleransdan söz etmesi nasıl mümkün olacaktır..? Bazıları bu tür ayetlerin nesh edildiğini savunarak bir çıkış yolu ararlarsa da, Kuran'daki bu tür ayetler nesh edildiği zaman geriye ayet olarak okunacak pek bir şey kalmadığı görülecektir.. Kaldı ki, ayetlerin nesh edilmesi Kuran'ın bütünlüğüne ve evrensel olduğu anlayışına tamamen aykırı düşmektedir..Kuran’da bir çok ayet cihad çağrıları ile doludur ve müminler için kurtululuşa ermek cihad etmekle mümkündür..

5.Maide /35.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.
Aynı ifadeleri taşıyan benzer bir hadis,

978 - Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün şöyle dedi: "Kim Rabb olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak Muhammed'den râzı ise ona cennet vâcib olmuştur." Bu söz hayretime gitti ve: "- Ey Allah'ın Resûlü, bir kere daha tekrar eder misiniz?" dedim. Aynen tekrar etti ve arkadan da şunu söyledi. " Bir başka şey daha var ki, Allah, onun sebebiyle, kulun cennetteki makamını yüz derece yüceltir. Bu derecelerden ikisi arasındaki uzaklık sema ile arz arasındaki mesâfe gibidir. " Ben: "- Öyleyse bu nedir`?" dedim. Şu cevabı verdi: " Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad!"
Müslim, Imâret 116, (1884);
Nesâî, Cihâd 18, (6,19-20).
Bazı hadislerde, çocukların öldürülmemeleri belirtilirken, bu bazı İslami anlayışlarda İslam dininin bir toleransı olarak yorumlanır.
1023 - Semure İbnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Müşriklerin yaşlılarını öldürün, fakat tıfıllarına (şerh) yani henüz tüyü çıkmayanlara dokunmayın."
Ebu Dâvud, Cihâd 121, (2670);
Tirmizî, Siyer 28, ( 1583).
İslam'da öldür kelimesi parola dahi olabiliyor..
1010 - Seleme İbnu'l-Ekvâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gazve sırasında başımıza Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)'i komutan tayin etti. Bu seferde müşriklerden bir gruba gece baskını yaptık. Onlardan çokça öldürüldü. Ben kendi elimle yedi kişi öldürdüm. Bunlar, farklı âilelerdendi. O gün parolamız: "Ey Mansur (yardım gören) öldür, öldür!" idi."
Ebu Dâvud, Cihâd 78, (2596),102, (2638).

Gene bazı tefsirciler ayetdeki cihad ederek kurtuluşa ermek ifadesinden, Müşriklerle cihad edilerek onların tekrar kendilerine saldırmalarından kurtulma şeklinde bir ifade çıkarmaya çalışırlarsa da, bu tür diğer ayetlere baktığımızda, buradaki kurtuluşa ermek ifadesinin cennete giderek, Allah katında rütbelendirilmeleri ve cehenneme gitmekten kurtulmak olduğunu görürüz..
9 Tevbe /20.
İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.
Ebu Hüreyre (radıyalahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "(Müslüman erkeklerden) kim, Allah yolunda, ilâ-yı kelimetullah için, devenin iki sağımı arasında geçen müddet kadar savaşacak olsa cennet kend
isine vacib olur."
Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd 21, (1657);
Ebu Dâvud, Cihâd 42, (2541);
Nesâî,Cihâd 25, (6, 26);
Ibnu Mace, Cihâd 15, (2792).
Allah yolunda cihad'a karşılık verilen cennet vaadleri, ya da bu uğurda yapılan bağışlara karşılık verilen vaadler zaman zaman, sahte bankerlerin verdikleri karşılıksız çekler gibi, bol keseden verilmektedir. Bir deveye karşılık 700 deve..! Ve kimse de sormaz ki, kıyamet gününde adam bu develeri ne yapacak..
981 - Ebu Mes'ud el-Bedri (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, yularlanmış bir deve getirerek: "Bu Allah yoluna bağışımdır" dedi. Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama: " Buna karşılık sana, kıyamet günü, her biri yularlanmış yedi yüz deve vardır!" dedi.
Müslim, Imâret 132, (1892);
Nesâî, Cihâd 46, (6, 49).
Gene cennet vaadleri karşısında tekrar tekrar öldürülmek isteyenler,
969 - Ebu Hüreyre (radıyalahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri, Allah rızası için yola çıkan kimse hakkında: "Bu kulum, benim yolumda cihad etmek üzere bana inanarak peygamberlerimi tasdik ederek yola çıkmıştır, artık onu ya cennetime koymak yahut da ücret veya ganimet elde etmiş olarak, çıkmış olduğu meskenine geri çevirmek hususunda garanti veriyorum" diyerek te'minat verir. Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, Allah yolunda yaralanmış hiçbir yaralı yoktur ki, kıyamet günü, yaralandığn ilk günkü manzarasıyla gelmiş olmasın: (Yarası taze kan renginde, kokusu da misk kokusunda olarak. Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ediyorum ki, Müslümanlar'a meşakkat vermeyecek olsam, Allah yolunda gazveye çıkan hiçbir seriyyeden asla geri kalmazdım. Ancak onları hayvana bindirecek imkân bulamıyorum. Onlar da beni tâkibe imkân bulamıyorlar. Benden geri kalmak da onlara zor geliyor. Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun Allah yolunda gazaya çıkıp öldürülmeyi, sonra tekrar hayat bulup gazada tekrar öldürülmeyi, sonra tekrar gazaya çıkıp öldürülmeyi ne kadar isterim.
Buharî,Iman 25, Cihâd 2,119, Hums 8, Tevhid 28, 30;
Müslim, Imâret 103- 107, (1806), (8, 119);
Muvatta, Cihâd 2, (2, 444), 40, (2, 465);
Nesâî, Cihâd 14,(6, 16), Iman 24.

Nisa suresinde, gene Allah’ın vereceği cezanın çok şiddetli olacağı korkutmasıyla, Allah yolunda yani İslam için savaş diyerek Cihad için açık çağrıda bulunur..
Nisa /84. Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah'ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.
Benzer ifadeler, Maide, Tevbe ve Saff surelerinde de görülür..
5.Maide/54. Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir.
9.Tevbe/123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.
61 Saff / 4.
Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.
Bu kitaba inananlar haklı olarak, Allah kendisi için savaşanları sever.. diyeceklerdir.. Bu tür ayetlerin, bu tarz yorumlara açık oldukları unutulmamalıdır.. Bu durumda, katliamları yapanların kendilerine öğretilen kutsal değerler adına insanları öldürmüş olmaları nasıl yargılanacaktır..?
Daha önce Türklerin kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaları ile ilgili olaylarda, bu savaşları Müslümanlara öğütleyen ve bu savaşlardan ganimet al diyen gene Kuran'daki Tanrı’dır..
İnanmayanlarla savaşmadan dost kalmak isteyen müminlerine, o kişilerin Allah tarafından saptırıldığını ve bu nedenle hiçbir şekilde, İslam yoluna gelmeyeceklerini söyler..

Nisa 88. Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden baş aşağı etmiştir (küfürlerine döndürmüştür). Allah'ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için asla (doğruya) yol bulamazsın!
Bunu takip eden ayette ise,
Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ifadelerini kullanır.
Gene müminler arasında savaşmak isteyen ve istemeyenlerin karşılaştırmalarını yaparak, savaşan müminleri savaşmayanlara üstün tutar.. Sakat olanları ise bu ayırımın dışında tutmayı da ihmal etmez..

Nisa 95. Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. 96-Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Peygamberin yanına gelmeyenler ise, kendilerine yazık etmiş kişiler oluvemişlerdir.. Ve onlar da, günah işleyip işlemediklerine bakılmadan cehenneme gidecekler listesindedir..
97. Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: "Ne işde idiniz!" dediler. Bunlar: "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler. Melekler de: "Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. Işte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.
Nisa /95 de cihad etmeyip oturanlar için de, gerçi Allah hepsine cennet vaadetmiştir derken aşağıdaki ayetde kalanlar için fikir değiştirmiş gibidir..
9..Tevbe /81.
Allah'ın Resûlüne muhalefet etmek için geri kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler; "bu sıcakta sefere çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem ateşi daha sıcaktır!" Keşke anlasalardı!
Herzaman olduğu gibi, İslami kesim bu ayetleri o zamanki olayların paralelinde böyle olması gerekliydi şeklinde yorumlayacaktır, ancak Kuran'ın bütünlüğü ile bu yaklaşımı bağdaştırmak mümkün değildir.
Savaşamıyacak durumda olanlar cehennemden kurtulmuşlardır..

Nisa 98. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol bulamayanlar müstesnadır.
Peygamberin yanında savaşanlar ise kurtuluşa erenlerdir ve gene öbür hayatlarında mükafatlar vaad edilir..!
9.Tevbe / 88.
Fakat Peygamber ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. Işte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir.
Aynı şekilde,
bir hadiste
Kafirle öldüreni, cehennemde birlikte bulunamaz.
Müslim- İmaret/130-131, hadis 1891
Diyerek, öldürülen kafirin cehenneme gideceğini ama onu öldüren Müslüman'ın ise cennete gideceğini söyler.
Cihad edenler için vaadler,
9. Tevbe / 89. Allah, onlara içinde ebedî kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Işte büyük kazanç budur.
Hicret edenler için vaadler,
4. Nisa/100.
Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek bir çok güzel yer ve bolluk (imkân) bulur. Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Savaşa katılarak sonuna kadar Muhammed’e hizmet edenlere gene mükafatlar vaad eder.. Ve bu çağrıyı gene daha etkili olabilmesi için kendi sıfatının yanında Allah’ın da adını kullanarak yapar..
Al-i İmran /172.
Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.

Allah yolunda, yani İslam için savaşıp ölenler veya kalanlar için gene mükafat vererek savaşa teşvik..

Nisa/74. O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.
Bu arada kendisi için savaşarak ölenlerin günahlarının affedileceği ve cennete gönderileceği konusunda Allah gene yemin eder..
Al-i İmran /195. Bunun üzerine Rableri, onların dualarını kabul etti. (Dedi ki:) Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.
Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah; karşılığın güzeli O'nun katındadır.

Peygamber, yakınlarını savaşta kaybeden kişilerin diğer müminleri de etkilememesi ve kendi safında savaşan kişilerin azalmaması için, onları Allah adına etkilemekden de geri kalmamıştır...

Ali Imran.. 156. Ey iman edenler! Sizler, inkâr edenler ve yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında: "Eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaatı onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu. Canı veren de alan da Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür.
Ve gene Allah’ın ağzından savaşa katılmayan veya katılmak istemeyenlere atıf ..,

Ali Imran../167. Ve müminleri ayırdetmesi,münafıkları ortaya çıkarması için idi. Onlara: "Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın" denildiği zaman, "Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.

Al-i İmran 168' deki Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım
ifadesi ilgi çekicidir..
Al-i İmran /168. (Evlerinde) oturup da kardeşleri hakkında: "Bize uysalardı öldürülmezlerdi" diyenlere, "Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!" de.

Savaşta ölenlerin, geride kalanların cesaretlerini kırmamaları için, onların aslında ölmediklerini Rab’lerinin yanında mükafatlandırıldıklarını söyler.
Al-i İmran /169. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.
Müminlerin sabırlı ve savaşa hazır olmalarını ister..
Al-i İmran /200.
Ey iman edenler! Sabredin; (düşman karşısında) sebat gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz..
Gene cihad konusunda isteksiz davrananları cihad edenlerle karşılaştırarak diğerlerine verilen mükafatlara özendirmeye çalışmasına başka bir örnek..

Nisa/72. Içinizden bazıları vardır ki (cihad konusunda) pek ağırdan alırlar. Eğer size bir felâket erişirse: "Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.
Nisa/73.
Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse -sanki sizinle onun arasında (zahirî) bir dostluk yokmuş gibi- "Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir başarı kazansaydım !" der.
Bu arada diğerlerini daha belirgin bir hedef haline getirebilmek için, onları kötülüğün simgesi Şeytan dostları olarak gösterip iman edenlerin İslam için savaşanlar olduğunu bir kere daha vurgular..

Nisa/76.
İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.
Genelde ayetlerde esir alın ifadeleri pek kullanılmamışsada, Muhammed / 4. Ayet de, inkar edenlerin boyunlarına vurun ve esir alın ifadeleri vardır.. Esir alınan kişinin durumuna göre eğer zenginse fidye karşılığı serbest bırakılabileceğini vurgular..

47. Muhammed / 4.
(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.
Bazı hadislerde ise esir alınanların sadece kadınlar ve çocuklar olduğunu görürüz.. İnsanları gafil avlamak, arkadan saldırmak, esir alınan kadınları eş veya cariye yapmak da, cihad'ın bir başka yoludur.

1021 - Abdullah İbnu Avn anlatıyor: "Nâfı'ye yazarak savaştan önce (müşrikleri İslâm'a) davet etme hususunda sordum. Şu cevabı verdi: "Bu İslâm'ın başında idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Benî Müstalik'e ani baskın yaptı. Adamları gâfıldi, hayvanları su kenarında sulanmakta idi. Savaşabilecekleri öldürdü, kadın ve çocuklarını da esir etti. O gün Cüveyriye (radıyallahu anhâ) validemizi esir almıştı. Bunu bana Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) rivayet etti. Abdullah bu orduya asker olarak katılmıştı."
Buharî, Itk 13;
Müslim, Cihâd 1, (1730);
Ebu Dâvud, Cihâd 100, (2633).

AydınlatanlarBilindiği üzere Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde Allah yolunda cihadın, O'nun yolunda öldürülmenin önemine dikkat çekilmektedir. Bunlardan bazılarında şöyle buyuruluyor: "Hacılara su verilmesini ve Mescidi Haram'ın onarılmasını, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad eden(in yaptığı) ile bir mi tutuyorsunuz! Allah katında bir olmazlar. Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez. İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla cihad edenler Allah katında daha büyük dereceye sahiptirler. Kurtuluşa erecek olanlar da onlardır. Rableri onları kendi katından bir rahmet, hoşnutluk ve kendileri için içerisinde tükenmeyen nimetler bulunan cennetlerle müjdelemektedir." (Tevbe, 9/19-21) "Allah, Allah yolunda çarpışıp öldüren ve öldürülen mü'minlerden, karşılığı cennet olmak üzere, mallarını ve canlarını satın almıştır. Bu O'nun üzerine, Tevrat, İncil ve Kur'an'da vaadedilmiş olan bir haktır. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterebilen kim vardır? Şu halde yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte büyük kurtuluş budur." (Tevbe, 9/111)

"Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. (Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır." (Ahzab, 33/23)

"Eğer Allah yolunda öldürülürseniz veya ölürseniz, Allah'ın size lütfedeceği mağfiret ve rahmet onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır." (Ali İmran, 3/157)

"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar." (Ali İmran, 3/169)

"Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Aksine onlar diridirler ancak siz fark edemiyorsunuz." (Bakara, 2/154)

Şehitler cihad yolunu aydınlatan ışıklardır. Yakini imana sahip olanlar her şeyi bu dünya hayatından ibaret olarak görmediklerinden Allah yolunda öldürülmekten korkmazlar. Bu inanç onlara cesaret verir. Onların bu cesaretleri ve gösterdikleri kahramanlıklar da peşlerinden gidenlerin yollarını açar.

Hani el-Abid, Imad Akal, Kemâl Kehil ve Fethi Şikâki gibi değerli cihad önderlerinin arkasından Yahya Ayyaş da şehidler kervanına katıldı. Yahya Ayyaş fedakâr bir ailenin içinden çıkmış cesur ve kahraman bir cihad kumandanıydı. Gerçekleştirdiği cesurca ve kahramanca eylemlerle siyonist işgalcilerin korkulu rüyası haline gelmişti. Onun tarafından planlanan eylemler sonunda en azından yetmiş siyonist işgalci lâyık olduğu yere gönderildi, 350'si de Müslümanlara zulmetmenin cezasının dünyaya ait olan kısmını çekmek üzere hakettiklerini buldular. Onun bu kahramanca eylemleri İslâm'ın kutsal topraklarını haksız yere işgal altında tutan ve o toprakların İslâmi kimliğinin korunması için direnen insanlara zulmün her çeşidini lâyık gören siyonist gaddarların karabasanı haline gelmişti.

Siyonistler belki Yahya Ayyaş'ın şehid edilmesiyle sevinmiş ve rahat nefes almışlardır. Ama şu bir gerçek ki, o arkasında binlerce Yahya Ayyaş bırakarak Yüce Allah'ın sonsuz nimetlerine doğru yola çıktı. Dolayısıyla işgalciler haksız yere gasbettikleri o kutsal topraklardan çekilinceye, taslarını taraklarını toplayarak oraları gerçek sahiplerine bırakıncaya kadar rahat içinde olamayacaklardır. Yahya Ayyaş'ın yakın arkadaşlarının anlattıklarına göre o her an şehid edilebileceğini düşündüğünden adeta zamanla yarışıyor ve yerini dolduracak mücahidler yetiştirmek için uğraşıyordu. Bu yüzden son bir yılını kendisinden görevi devralacak mücahidler yetiştirmekle geçirmişti. Allah'ın izniyle onun yetiştirdiği mücâhidler cihad bayrağını yere düşürmeden o yolda ilerlemeye devam edeceklerdir. Şehadetini kutluyoruz Yahya kardeş! Senin akıttığın kan Allah'ın izniyle cihad yolunu aydınlatan bir nur olacaktır. Allah senden razı olsun ve seni en güzel mükâfatlarla mükâfatlandırsın.


 

  CIHADIN VACIB OLUSU VE CIHADA TESVIK EDEN HADISLER 

Ebu Hureyre (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki:
"Emiriniz, fazil veya facir her nasil olursa olsun, (onun emri altinda) cihad etmeniz size farzdir. Keza, namazi da fazil veya facir ve hatta kebair islemis bile olsa her Muslumanin, arkasinda kilmasi butun Muslumanlara farzdir."
Ebu Davud, Cihad 35, (2533). 

Hz. Enes (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki:
"Musriklere karsi mallarinizla, canlarinizla ve dillerinizle cihad edin."
Ebu Davud, Cihad 18, 2504); Nesai,Cihad 1, (6, 7). 

Ibnu Abbas (radiyallahu anhuma) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam.) Mekke'nin fethi gunu buyurdular ki:
"Artik bu fetihten sonra hicret yoktur. Fakat cihad ve niyyet vardir. Oyleyse askere cagrildiginiz zaman hemen silah altina kosun!"
Buhari, Cihad 1, 27, 194, Cizye 22, Hacc 43, Cezau's-Sayd 10; Muslim, Imaret 85, (1353), Hacc 445, (1353); Tirmizi, Siyer 33, (1590); Nesai, Cihad 15, (7,146); Ebu Davud, Cihad 64, (2480). 

Ebu Hureyre (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Kim gazve yapmadan ve gaza yapmayi temenni etmeden olurse nifaktan bir sube uzerine olmus olur."
Ibnu'l-Mubarek der ki: "Biz bunun Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in sagligina has bir keyfiyet olduguna hukmetmistik."
Muslim, Imaret 158, (1910); Ebu Davud, Cihad 18, (2502); Nesai, Gihad 2, (6, 8). 

Ebu Umame (radiyallahu anh) anlatiyor: "Kim bizzat gazveye katilmaz veya bir gaziyi techiz etmez veya bir gazinin ailesini hayirli bir sekilde himaye etmez ise, Allah kiyamet gununden once ona hic beklemedigi bir musibet ulastirir."
Ebu Davud, Cihad 18, (2503). 

Ebu'n-Nadr merhum Abdullah Ibnu Ebi Evfa (radiyallahu anh)'dan naklen anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) dusmanla karsilastigi gunlerden birinde, gunesin meyletmesini bekledi. Sonra kalkip yanindakilere soyle dedi: "Ey insanlar, dusmanla karsilasmayi temenni etmeyin, Allah'tan afiyet dileyin. Ancak karsilasacak olursaniz sabredin, bilin ki cennet kiliclarin golgesindedir."
En sonda Resulullah (aleyhissalatu vesselam) sozlerini soyle tamamladi:
"Ey Kitab'i indiren, bulutlari yuruten, (Hendek Savasi'nda dusman muttefikler olan) Ahzab'i hezimete ugratan Rabbimiz, bunlari da hezimete ugrat ve onlar karsisinda bize yardim et".
Buhari, Cihad 156, 22, 32,112, Temenni 8; Muslim, Cihad 20, (1742), Ebu Davud, Cihad 98, (2631). 

Seleme Ibnu Nufeyl el-Kindi (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki:
"Ummetimden bir grup, hak yolunda mucadeleye (hic ara vermeden) devam edecek, Allah da, onlar(la mucadele sebebi) ile bazi kavimlerin kalplerini saptiracak ve bunlardan (alinanlarla) onlarin rizkini saglayacaktir, bu hal kiyamet gunune, Allah'in va'dinin gelme anina kadar devam edecektir. Atin, kiyamete kadar alninda hayir baglidir. Rabbim bana, aranizda kalici degil, gidici oldugumu, ruhumu kabzedecegini, sizin de beni, (birbirinizin boynunu vuran gruplar olarak) takib edeceginizi bildirdi. Sakin birbirinizin boynunu vurmayin. Mu'minlerin (fitne sirasinda emniyette olacaklari) asil yerleri Sam'dir."
Nesai, Hayl 1, (6, 214-215).

CIHAD'IN ADABI 

Hz.Enes (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) gazve yaptigi zaman:
"Ey Rabbim sen benim destekcim ve yardimcimsin. Senin sayende care dusunur, senin sayende saldirir, senin sayende mukatele ederim" derdi.
Tirmizi, Da'avat 132, (35, 781; Ebu Davud, Cihad 99, (2632). 

Ibnu Omer (radiyallahu anhuma) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ve askerleri (sefer sirasinda) tepeleri tirmandikca tekbir getirirler, inise gecince de tesbihte bulunurlardi. Namaz dahi buna gore vazedildi."
Ebu Davud, Cihad 78, (2595). 

Seleme Ibnu'l-Ekva (radiyallahu anh) anlatiyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bir gazve sirasinda basimiza Hz. Ebu Bekir (radiyallahu anh)'i komutan tayin etti. Bu seferde musriklerden bir gruba gece baskini yaptik. Onlardan cokca olduruldu. Ben kendi elimle yedi kisi oldurdum. Bunlar, farkli ailelerdendi. O gun parolamiz: "Ey Mansur (yardim goren) oldur, oldur!" idi."
Ebu Davud, Cihad 78, (2596),102, (2638).
 

 Ebu Hureyre (radiyallahu anh) anlatiyor. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Ecelini altmis yasina kadar uzattigi kimselerden Cenab-i Hakk, her cesit ozur ve bahaneyi kaldirmistir."
Buhari Rikak 4; Tirmizi, Da'vat 113, (3545), Zuhd 23 (2332); Ibnu Mace, Zuhd 27, (4236), Metin Buhari'den alinmistir.
Tirmizi'nin metni su sekildedir: "Ummetimin vasati omru 60-70 yas arasidir. Allah, kime omrunde 40'ina kadar muhlet verdi ise, ondan ozru kaldirmistir."

EBEVEYNE IYILIK 

Ebu Hureyre (radiyallahu anh) anlatiyor: Bir adam gelerek: "Ey Allah'in Resulu iyi davranip hos sohbette bulunmama en ziyaade kim hak sahibidir?" diye sordu. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Annen!" diye cevap verdi. Adam: "Sonra kim?" dedi, Resulullah (aleyhissalatu vesselam) "Annen!" diye cevap verdi. Adam tekrar: "Sonra kim?" dedi Resulullah (aleyhissalatu vesselam) yine: "Annen!" diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: "Sonra kim?" Resulullah (aleyhissalatu vesselam) bu dorduncuyu: "Baban!" diye cevapladi."
Buhari, Edeb 2; Muslim, Birr 1, (2548). 

Kuleyb Ibnu Menfa'a ceddi bulunan Kuleyb el-Hanefi (radiyallahu anh)'den anlattigina gore, kendisi Resulullah (aleyhissalatu vesselam)'a gelerek sormustur: "Ey Allah'in Resulu kime karsi iyilik yapayim?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)su cevabi vermistir: "Annene, babana, kizkardesine, oglan kardesine, bunu takip eden azadlina. Bu iyiligi de, uzerine vacib olan bir hakkin odenmesi, yani, sila-i rahmin yerine getirilmesi olarak yapacaksin. (Nafile, ihtiyari, hasbi bir davranis tatavvu grubuna giren bir amel olarak degil)".
Ebu Davud, Edeb 129, (5140). 

Behz Ibnu Hakim babasi tarikiyle dedesi Mu'aviye Ibnu Hayde el-Kuseyri (radiyallahu anh)'den naklediyor. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e: "Ey Allah'in Resulu, kime iyilik yapayim? diye sordum. Bana: "Annene" dedi. "Sonra kime?" diye tekrar ettim. "Annene" dedi. "Sonra kime?" dedim. "Annene" dedi. "Sonra kime?" dedim, bu dorduncude "Babana, sonra da tedrici yakinlarina" diye cevap verdi."
Ebu Davud, Edeb 129, (5141); Tirmizi Birr 1, (1898).
Ebu Davud bir rivayette su ziyadeyi kaydeder: "Haberiniz olsun, kisi azatlisindan bir fazlasini istese, azadli (mevla) bu (ihtiyac fazlasi)na sahib oldugu halde yerine getirmese kiyamet gunu vermemis oldugu bu fazlalik bir engerek yilani olarak kendisine getirilir." 

Abdullah Ibnu Amr Ibnu'l-As (radiyallahu anh) anlatiyor: "Bir adam: "Ey Allah'in Resulu benim malim ve bir de cocugum var. Babam malimi almak istiyor" (ne yapayim?) diye sordu. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Sen ve malin babana aitsiniz. Sunu bilin ki, evladlariniz kazanclarinizin en temizlerindendir. Oyle ise evladlarinizin kazanclarindan yiyin" buyurdu."
Ebu Davud, Buyu 79, (3530); Ibnu Mace, Ticarat 64, (2291)-2292). 

Ebu Hureyre (radiyallahu anh) anlatiyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) bir gun: "Burnu surtulsun, burnu surtulsun, burnu surtulsun" dedi. "Kimin burnu surtulsun ey Allah'in Resulu?" diye sorulunca su aciklamada bulundu: "Ebeveyninden her ikisinin veya sadece birinin yasliligina ulastigi halde cennete giremeyenin."
Muslim, Birr 9, (251); Tirmizi, Daavat 110 (3539). Rivayetin yukaridaki metni, Muslim'deki metindir. 

Ebu Hureyre (radiyallahu anh) anlatiyor: Hicbir evlad, babasinin hakkini, bir istisna durumu disinda odeyemez. O durum da sudur: Babasini kole olarak bulur, satin alir ve azad eder."
Muslim, Itk 25, (1510); Ebu Davud, Edeb 129, (5137); Tirmizi, Birr 8, (1907); Ibnu Mace, Edeb 1, (3659).

Abdullah Ibnu Amr Ibni'l-As (radiyallahu anh) anlatiyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) soyle buyurdu: "Allah'in rizasi babanin rizasindan gecer. Allah'in memnuniyetsizligi de babanin memnuniyetsizliginden gecer."
Tirmizi, Birr 3 (1900).
Tirmizi bu hadisi hem Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in sozu (merfu) olarak, hem de sahabi sozu (mevkuf) olarak rivayet eder. Ayrica mevkuf olarak rivayet eden tarikin sahih oldugunu soyler. 

Ibnu Amr (radiyallahu anh) anlatiyor: "Bir adam, cihada istirak etmek icin Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'den izin istedi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Annen baban saglar mi?" diye sordu. Adam: "Evet" deyince: "Onlara (hizmet de cihad sayilir), sen onlara hizmet ederek cihad yap" buyurdu.
Buhari, Cihad 138, Edeb 3; Muslim, Birr 5, (2539); Ebu Davud, Cihad, 33, (2529); Nesai, Cihad 5; Tirmizi, Cihad 2, (1671).
Muslim'in bir diger rivayetinde adam: "...Sana, hicret ve cihad etmek ecrini de Allah'tan istemek sarti uzerine biat ediyorum" der. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Anne ve babandan sag olan var mi?" diye sorar. Adam: "Evet, her ikisi de sag" deyince: "Yani sen Allah'tan ecir istiyorsun?" der. Adamin "evet"i uzerine: "Oyleyse valideyn'in yanina don. Onlara iyi bak, (Allah'in rizasi ondadir)" emreder.
Ebu Davud ve Nesai'de gelen bir diger rivayette adam: "Aglamakta olan ebeveynimi de geride biraktim" der. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) ona "Yemen'de bir kimsen var mi?" diye sordu. Adam: "Ebeveynim var" deyince "Peki, onlar sana izin verdiler mi? diye tekrar sordu. "Hayir" cevabi uzerine: "Oyleyse onlara geri don, onlardan izin iste. Sayet izin verirlerse cihada katil, vermezlerse onlara hizmet et!" emretti."

Muaviye Ibnu Cahime'nin anlattigina gore; Cahime (radiyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e gelir ve: "Ey Allah'in Resulu, ben gazveye (cihad) katilmak istiyorum, bu konuda sizinle istisare etmeye geldim" der. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Annen var mi?" diye sorar. "Evet" deyince, "Oyleyse ondan ayrilma zira cennet onun ayaginin altindadir" buyurur.
Nesai, Cihad 6, (6, 11).
 
              www.teblig.de

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

HADİSLERDEN  HANIMLARA

MESAJLAR

 

Bu yazıda, Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyti'nden nakledilen ve hanımlar için bir takım özel mesajlar taşıyan bazı hadisleri, kısa bir açıklamayla huzurunuza takdim etmek istiyoruz. İnşaallah faydalı olur. Rabbim gereğince amel etmeği nasip buyursun:

 

1-      Uğurlu ve Bereketli Kadının Bir Alameti:

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Kadın ilk çocuğunun kız olması onun uğurlu ve bereketli olmasının (bir) alametidir." [1]

Ne kadar ilginçtir ki dinimiz ve dinimizin peygamberi, bugün toplumumuza hakim olan kültür ve anlayışın tam tersine, kız çocuğu ve kız çocuğu doğuran anneye olan bakış tarzını bu şekilde ortaya koymaktadır. Bu da bizim toplum olarak, bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da İslamî anlayıştan uzak olduğumuzu ve cehaletten kaynaklanan âdet ve törelerden etkilendiğimizi gösteriyor.

 

2-      Kız Evladı:

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Kim üç kız çocuğunu veya üç bacıyı kefaleti altına alır ve onların geçimini sağlarsa, cennet ona vacip olur." Ya Resulallah, ikisi nasıl? diye sorulunca: "İkisi de' diye cevap verdi. Birisi nasıl? diye tekrar sorulunca: "Birisi de' diye cevap buyurdular. [2]

Resul-i Ekrem (s.a.a) yine şöyle buyurmaktadır: "Bir insanın bir kız çocuğu olur da ona güzel bir terbiye ve talim verir ve Allah'ın verdiği nimetleri ondan esirgemezse, bu onun ile cehennem ateşi arasında bir engel ve perde olur." [3]

Bir diğer hadisinde şöyle buyurmuştur: "Bir kimsenin kız çocuğu olur da ona eziyet etmez, küçümsemez ve erkek çocuklarını ondan üstün tutmazsa, Allah bu tutumundan ötürü onu cennete götürür." [4]

İşte bu dinimizin bakış tarzı, o da toplumumuzda hakim olan cahiliyet anlayışı. Allah bizi ve toplumumuzu ıslah eylesin.

 

3-      Kadınlara Cihad Sevabı:

Amellerin en üstünlerinden birisi, belki de en üstünü Allah yolunda cihad etmektir; ondan da üstünü şehid düşmektir. Bildiğimiz sebeplerden dolayı Allah-u Teala kadının üzerinden bu görevi kaldırmıştır. Ancak başka yollardan bunu telafi etmiş ve mücahid erkeklere verilen sevaptan kadınları mahrum bırakmamıştır. Ama nasıl? Bunu sevgili peygamberimizin dilinden dinleyelim:

Bir gün Resulullah (s.a.a) cihadın faziletinden bahsettikten sonra; kadının biri Allah Resulüne: "Ya Resulullah, kadınların da bundan nasibi var mıdır?" diye sorunca; buyurdu: "Evet kadın hamileliğinden doğum yapıncaya kadar, Allah yolunda cihad eden mücahidin sevabını alır. Bu süre içerisinde vefat ederse de şehid sevabını alır." [5]

 

4-      En İyi Kadınların Beş Önemli Özelliği:

İmam Rıza (a.s) Hz. Emir-ül Mû'minin (a.s)'dan şöyle nakletmiştir: "En iyi kadınlarınız beş özelliğe sahip olan kimselerdir." "O beş özellik nedir ya Emir-el Mû'minin?" diye sorulunca şöyle buyurdu:

a-)     Hafif yüklü ve mihiri az olan,

b-)    Yumuşak huylu ve güzel ahlaklı olan,

c-)     Kocasına itaat eden,

d-)    (Onun yüzünden) kocası öfkelendiğinde, onu razı etmeden uyumayan,

e-)     Kocası bir yere gittiğinde onun gıyabında onu koruyan; (haysiyetine, malına kimseyi dokundurmayan) kadın."

Evet böyle bir kadın, Allah-u Teala'nın bir elemanıdır; Allah'ın elemanı ise hiçbir zaman hüsrana uğramaz." [6]

 

5-      Kadınların Cihad Meydanı:

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah resmi cihaddan gerçi kadınları muaf kılmıştır; ancak bunun sevabını başka yollardan telafi etmeği mümkün kılmış ve bir anlama kadınlar için başka bir cihad meydanı belirlemiştir. Bu ise belki zahirde kolay bir olay olarak düşünülebilir. Ancak derinlemesine düşünüldüğünde kadının aile ortamında büyük görevleri ve ağır sorumlulukları bulunduğunu ve bu görevlerini en iyi şekilde ve Rabb'imizin istediği ölçüde yerine getirdikleri takdirde bu büyük sevaba nail olurlar. Şimdi bunu yine hadislerin dilinden öğrenmeye çalışalım:

Hz. Emir-ül Mû'minin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Kadının cihadı, kocasına karşı olan görevlerini en iyi şekilde yerine getirmek (ve onu hoşnut etmesidir.)" [7]

Bir gün Ensar kadınlarından birisi olan Esma bint-i Yezid, ashabının arasında bulunduğu bir sırada Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna vardı ve şöyle arz etti: "Anam, babam sana feda olsun; ben kadınların bir elçisi ve temsilcisi olarak huzurunuza varmış bulunmaktayım. Canım size feda olsun, doğu veya batıda bulunup da benim huzurunuza neden vardığımı duyan her kadın mutlaka benimle aynı şeyleri paylaşacaktır. Arzım şudur ki:

Allah seni hak olarak bütün erkek ve kadınlara göndermiştir. Ve biz sana ve seni gönderen Rabb'ine iman etmiş bulunuyoruz. Biz kadınlar, siz erkeklerin evlerinde oturarak, sizlerin isteklerini yerine getirmekte ve evlatlarınızın yükünü taşımaktayız. Siz erkekler ise Cuma namazı, cemaat namazı, hasta ziyareti, cenaze merasimine katılma, haccetme ve hepsinden de önemlisi Allah yolunda cihad etme gibi amellerle biz kadınlara üstün kılınmışsınız. Sonra hacca, umreye veya sınırları korumaya çıktığınızda, elbiselerinizi dokuyan ve çocuklarınızı eğiten yine bizleriz. O halde ey Allah'ın Resulü, sevap ve mükafat açısından sizinle bir ortaklığımız var mı?"

Allah Resulü (s.a.a) o kadının bu sözlerinin ardından yüzünü asabına çevirerek şöyle buyurdu: "Acaba bu kadının dini meselelerinden bu şekilde sorması gibi güzel bir konuşma dinlediniz mi?" Ashap da "Ya Resulallah, dediler biz bir kadının böyle konuşabileceğini sanmazdık." Sonra Allah Resulü (s.a.a) kadına dönerek şöyle buyurdu: "Ey kadın, git ve seni bekleyen kadınlara söyle ki, sizden her kim eşine karşı vazifelerini en güzel şekilde yerine getirir ve onu hoşnut etmeğe çalışır ve ona itaat etmeğe çalışırsa, erkeklerin alacağı o kadar sevabın hepsi ona da verilecektir." Bunu duyan kadın sevinçli bir şekilde ve tekbir ve tehlil getirerek Allah Resulü'nün huzurundan ayrıldı. [8]

İşte ilahi adalet buna derler. Kadın-erkek arasındaki eşitlik böyle mi sağlanır, yoksa kadınlara da erkekler gibi, yaradılışları gereği kaldıramayacakları bir takım ağır yüklerin ve sorumlulukların yüklenmesiyle mi? Evet insanların amelleri, doğuracağı sonuçlar ile ölçülür; bu açıdan ise görüldüğü gibi kadınlara da erkeklere verilen mükafatların aynısı verilecektir; elbette vazifelerini yerine getirdikleri takdirde.

Bu mevzunun daha iyi pekişmesi ve bacılarımızın vazifelerini daha iyi müdrik olabilmeleri için birkaç hadisi daha bu bölüme eklemek istiyoruz.

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Bir kadın vefat ettiğinde kocası ondan razı ise, cennete girer." [9]

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Siz kadınlardan herhangi biri, evinde ev işleriyle meşgul olması vasıtasıyla (iman ve ihlas şartıyla) mücahidlerin cihad sevabını alır inşallah." [10]

Yine şöyle buyurmuştur: "Bir kimse, hanımının kötü ahlakına sabrederse, Allah ona Hz. Eyyub'a belalara sabretmesinin sevabını verir. Bir kadın da kocasının kötü ahlakına sabrederse, Allah ona Asiye bint-i Mezahim'in sevabının aynısını verir." [11]

 

Bir kişi Resulullah'ın yanına gelerek şöyle dedi: "Benim bir eşim var ki eve girdiğimde beni karşılar, evden çıktığımda uğurlar. Beni üzüntülü gördüğünde ise, nedir seni üzen? der; eğer geçim ve rızk sıkıntısı ise, buna kefil olan var (yani Allah rızka kefildir; bilahare bir çıkış yolu bulunacaktır.) Eğer seni sıkan, rahatsız eden şey, ahiret endişesi ise, Allah bu sıkıntını artırsın (yani ahiret düşüncen çok olsun ki ona kendini hazırlayasın)." Bunu dinleyen Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: "Allah'ın bir çok (özel) elemanları vardır ki bu kadın da onlardandır. Allah ona bir şehidin yarı sevabını verecektir." [12]

İmam Cafer-i Sadık (a.s)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Medine'li Müslümanlardan bir kişi bazı işleri için (yolculuğa) çıktı. Çıkarken hanımından o dönünceye kadar evden bir yere çıkmaması için söz aldı. Bu arada kadının babası hastalandı. O birisini Resulullah'a göndererek, kocasının yolculuğa çıktığını ve dönünceye kadar evden çıkmaması için söz aldığını, fakat bu arada babasının hasta olduğunu ve babasını ziyaret için izin verip vermediğini Resulullah'a sordu. Allah Resulü cevaben:  "Hayır, evinde otur ve kocana itaat et." buyurdu. Bilahare babası vefat etti. Bu sefer kadın gidip de babasına namaz kılması için izin istedi. Allah Resulü yine: "Evinde otur ve kocana itaat et." buyurdu. Böylece kadının babası defnedildi. Bu sefer Allah Resulü birisini kadına yollayarak şu mesajı iletti: "Hiç şüphesiz Allah, kocana itaat ettiğin için seni de, babanı da bağışladı." [13]

Hz. Ali (a.s): "Kadınlarınızın en hayırlısı eşlerine en çok mihriban ve çocuklarına en çok merhametli olan kimsedir." [14]

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Müslüman bir erkek, İslam'dan sonra, kendisine baktığında huzur bulan, emrettiğinde itaat eden ve gıyabında onun (haysiyetini) ve malını koruyan Müslüman bir eşten daha iyi bir (nimet) ve fayda elde etmemiştir." [15]

İmam Sadık (a.s): "Saliha bir kadın, salih olmayan bin erkekten daha hayırlıdır. Hangi kadın, kendi eşine yedi gün hizmet ederse, Allah onun yüzüne cehennemin yedi kapısını kapatır ve cennetin sekiz kapısını açar; hangisinden isterse içeri girer." [16]

Evet Allah-u Teala'nın kadınlara inayet ve lütfü bu kadar büyüktür. Elbette ki bütün bunlarda, başta iman ve ihlas şarttır. Yani Müslüman kadın bütün bunları Allah rızasını kazanma niyetiyle yaparsa tabii ki bu sevapları alır.

 

6-      Kadınlar İçin Tehlike Çanları:

Buraya kadar Allah-u Teala'nın kadınlara olan lütuf ve inayetini gördük. Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakıp kadınları bekleyen bazı tehlikelerden ve Allah korusun, vazifelerini yerine getirmedikleri ve İlahi ölçüleri dikkate almadıkları takdirde yüklenecekleri vebal ve katlanmaları gereken kötü sonuçlardan biraz bahsedelim ki inşaallah o tehlikelerden kendilerini koruyabilsinler Allah'ın yardımıyla.

İmam Cafer-i Sadık (a.s)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Bir kadın eşine, 'Ben senin yüzünden bir hayır görmedim." derse, hiç şüphesiz ameli boşa çıkar ve yok olur." [17]

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Bir kadın, diliyle kocasına eziyet ederse, onu kendisinden razı edinceye kadar, Allah onun hiçbir tevbesini, keffaretini ve iyi amelini kabul etmez; hatta gündüzlerini oruç ve gecelerini ibadetle geçirse dahi." [18]

Yine şöyle buyurmuştur Efendimiz (s.a.a): "Hangi kadın kocasıyla müdara etmez ve onu güç yetiremeyeceği şeylere mecbur kılarsa, onun hiçbir iyi ameli kabul olmaz ve (tevbe etmeden ölürse,) Allah'ı gazaplandırdığı halde onun huzuruna varır." [19]

Yine şöyle uyarmaktadır hanımları: "Bir kadın, kocasının yatağını (haklı bir mazereti olmadan, küs bir şekilde) terk eder ve (başka bir yerde) sabahlarsa, sabah açılıncaya kadar melekler ona lanet okur." [20]

Bir başka hadis yine yüce Resulullah (s.a.a)'den, şöyle buyurmuştur: "Bir kadın, kocasının hakkını eda etmediği müddetçe, Allah'ın da hakkını eda etmiş olamaz." [21]

Allah Resulü'nün (s.a.a) ettiği dualardan biriside şudur: "Allah'ım, ihtiyarlık çağım gelmeden beni ihtiyarlatacak kadından sana sığınırım." [22]

İmam Musa-i Kazım (a.s)'a kocasını gazaplandıran kadının durumu sorulunca, şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kocası ondan razı oluncaya kadar, günahkar sayılır."[23]

Elbette bunları burada aktarırken, "Erkek, başına buyruk, istediği her türlü haksızlığı eşine karşı yapabilir." diye bir şeyi söylemekten ve düşünmekten bile Allah'a sığınırız. O ayrı bir konudur ve erkek yaptığı en küçük haksızlığın bile karşılığını Adil Allah'ın adalet mahkemesinde bulur; eğer eşini kendisinden razı etmezse. Bizim burada muhatabımız kadınlar olduğu için, onlara özgü vazifelerini ve İlahi uyarıları aktarmaya çalışıyoruz. Allah kadın-erkek cümlemize rızası doğrultusunda hareket edebilmeği nasip buyursun. Amin!

 

7-     Hanımların Bilmesi Gereken Birkaç Husus Daha:

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Allah, (kendilerini) erkeklere benzeten kadınları ve kadınlara (kendilerini) benzeten erkekleri lanetlemiştir." [24]

Resul-i Ekrem (s.a.a) kızı Hz. Fatıma'ya (s.a) hitaben şöyle buyurmuştur: "Ey Fatıma, her hangi bir kadın güzel bir şekilde süslenir ve güzel bir elbiseyle evinden çıkarak insanların dikkatini üzerinde toplar ve kendisine bakmalarını sağlarsa, yedi göğün ve yerlerin melekleri ona lanet eder ve ölüp de cehenneme girinceye kadar, Allah'ın gazabına mazhar olur. (Elbette tevbe edip dönüş yapar ve bir daha tekrarlamazsa o başka.)" [25]

İmam Sadık (a.s): "Bir insanın alçalıp rezil olması için, onu meşhur edecek (yani başkalarının dikkatini üzerinde yoğunlaştırıp, parmakla gösterilecek duruma getirecek) bir elbise giymesi yeterlidir." [26]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: "Kalın olan (vücudu göstermeyen) elbiseler giyin; zira elbisesi ince olanın dini de ince (gevşek) olur." [27]

Hz. Ali (a.s) Resul-i Ekrem (s.a.a)'den şöyle duyduğunu naklediyor: "Zamanların en kötüsü olan ve kıyametin yaklaştığı bir zaman olan ahırüz-zamanda, bir çok kadınlar olacak ki örtülü oldukları halde çıplaktırlar; süslerini gösterirler; dinden çıkıp fitnelere girerler; şehvetlere yönelirler; nefsani lezzetlere koşarlar ve haramları mubah kılarlar. Onlar cehenneme girip orada ebedi olarak kalacaklardır. (Bütün bunlar tevbe edilmediği takdirdedir tabi.)" [28]

Bir hadiste şöyle geçmektedir: "Allah Resulü (s.a.a), kadınları dışarıya çıkarken başkalarının dikkatini üzerinde toplayacak elbiseler giymekten ve ses çıkaracak takılar takmaktan nehyetmiştir." [29]

Resul-i Ekrem (s.a.a)'den yine şöyle rivayet edilmiştir: "Kadın zarar görmeye müsait bir varlıktır; şeytan onun yanı başını kesiverir. (Onun için ya dışarıya çıkmamalı, yada çıktığında çok dikkatli olmalıdır.)" [30]

Hz. Emir-ül Mû'minin (a.s): "Güzelliğin zekatı, iffetli ve hayalı olmaktır." [31]

Yine şöyle buyurmuştur: "Haya ve iffet iman adabındandır; hür insanların özelliği ve iyi insanların sıfatıdır." [32]

Evet haya ve iffet kadın-erkek bütün insanlar için önemlidir ve iman ve hürriyetin bir simgesi durumundadır; ancak kadınların taşıdığı tabii ve fiziksel yapılarından ve insanları etkileyecek özelliklerinden dolayı, haya ve iffet onlarda daha bir önem taşımaktadır. Bu yüzden de Allah Resulü (s.a.a)'den şöyle rivayet edilmiştir: "Haya, on kısma ayrılmıştır; bunların dokuz kısmı kadınlara, bir kısmı ise erkeklere verilmiştir." [33]

Evet kadının iffetli ve hayalı olması toplumun iffetli ve selametli olması demektir; ama Allah korusun, kadının iffetsizliği toplumun kötülüklere ve fesada sürüklenmesi ve selametini kaybetmesi demektir. İşte bu hakikat dikkate alınarak, bazı hadislerde "Kadın şeytanın bir tuzağıdır"[34] tabiri kullanılmıştır. Bu sözden maksat kadının yerilmesi ve kötülenmesi değil, onun çok dikkatli olması ve şeytanın bir tuzağı haline gelmekten kendisini koruyup kollaması gerektiğidir. Aksi halde hem kendisi, hem de toplumu fesada sürüklemesi kaçınılmaz olur. Nasıl ki maalesef günümüzde büyük ölçüde öğle olmuştur. Allah kadın-erkek cümlemizi, şeytanın ve nefsimizin şerrinden korusun. Amin!

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Kim namahrem bir kadınla tokalaşırsa, Allah-u Teala'yı gazaplandırır." [35]

Şimdi bir bu hadisi şerifi dikkate alın; birde bazılarının getirdiği bahaneleri. Eğer tokalaşmazsak ne derler? Aman kırılırlar, küser öfkelenirler, gerici derler. Hadi bakalım, Allah'ın gazabını almak, azabını hak etmek mi daha önemlidir, yoksa neye kızıp neye öfkeleneceklerini bilmeyen, bir gün dost bir gün düşman olan, zayıf ve zavallı mahlukatın rıza ve gazabını kazanmak mı?! Karar sizin!

İmam Cafer-i Sadık (a.s): "Hiç bir kadının, evinden dışarı çıkarken elbisesine güzel koku sürmemesi gerekir." [36]

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Bir kadın kocasından başkası için güzel koku sürünürse; cenabetinden yıkandığı gibi yıkanıp o kokuyu vücudundan temizlemediği müddetçe namazı kabul olmaz." (Yani o namaz boynundaki vazifeyi kaldırsa da, o namazdan sevap almaz.) [37]

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Kadının kocasından başkası için güzel koku sürünmesi, ateş ve zilleti satın alması demektir." [38]

Evet bu hadislerin ne demek istediği ve neden bu kadar bu meselelere dinimizde önem verildiği açıktır. Zira kadın ve erkek Allah'ın belirlediği ölçüler dahilinde hareket ederlerse, bir taraftan toplum her türlü fesad ve şaibeden uzak kalırlar; diğer taraftan aile ortamında karı-kocalar birbirlerine daha çok ısınır ve bağlanırlar ve tabii ihtiyaçlarını Allah-u Teala'nın helal kıldığı sınırlar dahilinde bertaraf ederler. Bugün, ailelerdeki huzursuzlukların büyük bir kısmı işte bu İlahi ikazların dikkate alınmamasından kaynaklanmıyor mu?!

İmam Bakır (a.s): "Kadının (aile ortamında) kendini bakımsız tutması yakışmaz; boynuna asacağı bir kolyeyle, eline süreceği birazcık kınayla da olsa, kendisini süssüz ve ziynetsiz bırakmasın." [39]

İmam Cafer-i Sadık (a.s): "Sizin en iyi kadınlarınız, kokusu güzel ve yemeği (yemek yapması) güzel olan kimsedir..." [40]

Resul-i Ekrem (s.a.a): "Üç (ses) perdeleri yırtarak, Allah-u Teala'nın huzuruna varır; (Allah'ı hoşnut eder). -Âlimlerin kalemlerinin sesi, mücahidlerin ayak sesleri, iffetli kadınların iplik dokuma, elbise dikme sesleri."[41]

İşte zahirde önemsiz gözüken, ama kadınların yapı ve tabiatına uygun şeylerle uğraşmasının Allah katındaki önemi. Elbette hadiste söylenen şey bir örnek olarak verilmiştir.

Biz bu bölümü yine uyarı niteliğini taşıyan birkaç hadisle noktalıyoruz;

Resul-i Ekrem (s.a.a): "En kötü kadınlarınız, hayadan yoksun, (kocasına karşı) dili uzun ve ağzı bozuk olan kimsedir." [42]

Bir başka hadisinde şöyle buyurmaktadır Efendimiz (s.a.a): "Kadınlarınızın en kötüsü, temizliğine dikkat etmeyen, inatçı ve (kocasına karşı) asi olan kimsedir."[43]

Yine şöyle buyurmaktadır: "Kadınlarınızın en kötülerinden birisi, kötülükten kaçınmayan, kinci olan kimsedir." [44]



[1]- Müstedrek-ül Vesail, C.2, S.614

[2]- Vesail-üş Şia, C.15 S.105

[3]- Kenz-ül Ummal, Hadis: 45391

[4]- Kenz-ül Ummal, Hadis: 45400

[5] Men La Yahzurh-ul Fakih, C. 3, S.561

[6]- El-Kafi, C.5, S.325

[7]- Bihar-ül Envar, C.100, S.252

[8] El-Mizan, C. 4 S. 350

[9] Nehc-ül Fesaha, S. 205 HadiS. 1022

[10] Nehc-ül Fesaha, S. 592 HadiS. 2892

[11] Vesail-üş Şia C. 14 S. 17

[12] Mekarim-ül Ahlak, S. 245

[13]- Men La Yahzurh-ul Fakih, C.3, S.442

[14]- El-Kafi

[15]- Vesail-üş Şia, C.14, S.23

[16]- Vesail-üş Şia, C.14, S.15

[17]- Men La Yahzurh-ul Fakih, C.3, S.440

[18]- Bihar-ül Envar, C.103, S.244

[19]- Bihar-ül Envar, C.100, S.244

[20]- Nehc-ül Fesaha, S.36, Hadis: 187

[21]- Mekarim-ül Ahlak, S.247

[22]- Kısar-ul Cümel, C.2, S.256

[23]- Kısar-ul Cümel, C.2, S. 258

[24]- Nehc-ül Fesaha, S.474, Hadis: 2234

[25]- Şehab-ül Ahbar

[26]- Bihar-ül Envar, C.78, S.252

[27]- Bihar-ül Envar, C.79, S. 298

[28]- Mirat-ün Nisa, S.130

[29]- Müstedrek-ül Vesail, C.14, S.280

[30]- Mizan-ül Hikme, C.2, S.259

[31]- Gurer-ul Hikem

[32]- Gurer-ul Hikem

[33]- Kenz-ül Ummal, Hadis: 5769

[34]- Nehc-ül Fesaha, C.1, S.635

[35]- Simay-ı Banevan, S.49

[36]- El-Kafi, C. 5, S. 519

[37]- Men La Yahzurh-ul Fakih, C.3, S.440

[38]- Nehc-ül Fesaha, C.1, S.36

[39]- Vesail-üş Şia, C.14, S. 118

[40]- Vesail-üş Şia, C.14, S. 15

[41]- Şehab-ül Ahbar

[42]- Bihar-ül Envar, C.103, S.240

[43]- Vesail-üş Şia, C.14, S.9

[44]- Müstedrek-ül Vesail, C.14, S.165