Bizimle iletişime geçmeden önce "Detaylar" bölümündeki bilgileri inceleyiniz.
Mesaj bölümünde size ulaşabileceğimiz "E-Mail" bölümünü doğru doldurunuz. Mesajınızda "Bulunduğunuz
şehir", "İstediğiniz ürün miktarı" ve "telefon numarası" da eklerseniz seviniriz.
Alttaki fotoğrafa
bakarak bunların Lübnan, İran ya da Irak’ta çekildiğini sanmayın. Bu fotoğraflar Nijerya’da
bundan bir sene önce çekildi...
24/06/2008
Alttaki fotoğrafa bakarak bunların Lübnan, İran ya da Irak’ta
çekildiğini sanmayın. Bu fotoğraflar Nijerya’da bundan bir sene önce çekildi. Bu resimler bir anlamda
Sahra Afrika’sındaki Hizbullah ve İslam devrimin yükselişinin de göstergesi sayılıyor.
Bu resimlerin ilginç de bir hikayesi var. Middle East Times tarafından basılana
kadar (ki onlar da nereden geldiğini bilmiyorlardı) bu resimler sürgündeki Lübnanlılar arasındaki e-postalarda
gizli kaldı. Ta ki, France24’ün Nijerya uzmanı Hasan Souley gözlemcisinin bundan bir yıl kadar önce 30
Ağustos’ta Nijerya’nın Zaria şehrinde Mehdi’nin ölümünün anılma törenlerinde çekildiklerini
söylene kadar.
Fransa’nın Poitiers Üniversitesi’nde Nijer ve Nijerya’daki İslami
uyanış üzerine araştırmalar yapan Souley, bu tür törenlerin 80’lerdeki dikta rejimlerinin yasaklarının
kalktığı ve demokrasinin tesis edildiği 1992’den beri yapıldığını söylüyor.
Silahsız hareket
Souley’e göre, Nijerya’daki Şii hareketin en ilginç yönü İran
Devrim Muhafızları ve Lübnan Hizbullah’ından alınan sembolizmin uğradığı değişim.
Souley’in tespiti ise şöyle:
“İnsanların ellerinde Hasan Nasrallah’ın ya da Hameney’in
resimlerine taşıdığına bakarak, Nijerya Şiileriyle Orta Doğu’yla ilintili olduğunu
söylenemez. Ben buradakine, “Tropik Şiilik” adını veriyorum. Çünkü buradaki insanlar silahsız.
Nijerya hükümeti asla buna izin vermez. Hükümet sadece, “Müslüman Kardeşler”e özel üniforma (muhtemelen Çin
malı) giymelerine ve istedikleri bayrak, sembol ya da posterleri taşımalarına izin verir.”
Sayıları 2 milyona yaklaşan Nijerya’ya özgü bu Şii hareketi
tamamıyla silahsız ve sadece yardımlarla ayakta kalıyor. “Ülke dışından yardım
almalarının imkansız zira hükümet para transferini sıkı kontrol ediyor” diyen Souley’e
göre, Lübnan etkisi de yok derece az çünkü “ülke dışında yaşayan Lübnanlıların ekserisi
Hıristiyan”.
Sahra Afrika’sında ideolojinin arkasında, diktatörlük sırasında
hapishanelerde yatan ve İran’da uzun zaman geçiren Şeyh Zakzaki bulunuyor.
Haber Merkezi / TIMETURK
Nijerya'daki Hizbullah yanlısı İslami hareketin lideri
Şeyh Muallim Zekzeki
Kamuoyunda tartışma konusu olan ve bazı Alevi örgütlerinin tepki gösterdiği Bilkent
Otel’deki Alevi iftarını...
15 Ocak 2008 / 08:00
Kamuoyunda tartışma konusu olan ve bazı Alevi örgütlerinin
tepki gösterdiği Bilkent Otel’deki Alevi iftarını Vakit’e değerlendiren Karacaahmet Dergâhı
Başkanı ve Alevi Dedesi Muharrem Ercan, iftara, hükümete tepki için değil, organizasyon lüks bir mekânda yapıldığı
için katılmadıklarını açıkladı.
Karacaahmet Dergâhı Dedesi Ercan, iftarın
Alevilere hayırlı uğurlu olmasını temenni ederken, “Biz güzel oluşumlardan yanayız.
Bu Başbakan da Cumhurbaşkanı da hepimizin.” diyerek hükümetin Alevi açılımına sıcak
baktıklarını ifade etti. AYRIŞTIRMAYA ÇALIŞANLAR SİYONİST Alevi Dedesi Muharrem
Ercan, özellikle hükümetin Alevi açılımlarının bazı kesimleri rahatsız ettiğine dikkat
çekerek, “Şimdi birlik ve beraberlik zamanı” dedi. Türkiye’de Alevi-Sünni ayrımının
siyonizmin bir filmi olduğunu belirten Ercan, “Allah bir, Kur’an bir, Muhammed Mustafa bir. Var mı ayrı
olan bir şey? Aleviliğe İslâm dışı diyenleri asla kabul etmiyoruz, bunu iddia edenler siyonizmin
esiri olanlardır” dedi. MİSYONERLER ALEVİLERİ İSLÂM DIŞI GÖSTERİYOR Alevilerin
Türkiye’de yıllardır bazı çevrelerin arka bahçesi olarak görüldüğünü ifade eden Ercan, misyonerlerin
Alevileri İslâm dışı göstererek asimile ettiğini söyledi. Özellikle İstanbul’da mahalle
aralarında bile misyonerlerin faaliyet gösterdiğini belirten Ercan şöyle devam etti: “Mahalle aralarında
bile misyonerler çocuklarımızı Müslümanlıktan soğutmak için faaliyetler gösteriyor. Siyonizmin uşağı
olan misyonerler Alevi-Sünni demeden Müslüman evlatlarını Hıristiyanlaştırmak için uğraşıyorlar.
Bunu yaparken de özellikle Aleviliği İslâm’ın dışında göstererek Alevileri sapkınlığa
teşvik ediyorlar. Benim tanıdığım birçok Alevi, misyonerlerin tuzağına düşerek Müslümanlıktan
Hıristiyanlığa geçti. Misyonerler, Alevilik İslâm dışıdır söylemleri ve Alisiz Alevilik
fikri ile bizim toplumumuzu İslâmiyet’ten uzaklaştırıyor. Şimdi bunların karşısında
durma zamandır.”
vakit
"Şii-Sunni İhtilafı İthal Malıdır"
İran cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad öz İslam'ın gerçek ve mantığının
Amerika'da tanıtılmasının zaruri olduğuna vurgu yaparak...
24 Aralık 2007 / 15:18
İran cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad öz İslam'ın gerçek ve mantığının
Amerika'da tanıtılmasının zaruri olduğuna vurgu yaparak Şii Sünni ihtilaflarının ithal
konular olduğunu, çünkü İslam'ın tek bir hakikati söz konusu olduğunu ve içinde tek bir Allah, tek bir
Kuran'ı Kerim ve tek bir peygamber bulunduğunu söyledi.
Amerikalı Müslümanlardan bir heyetle görüşen İran cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Mina vakfesi sırasında
yaptığı açıklamada müstekbir cephenin sürekli kendi sorunlarını İslam dünyasının
içine taşıdığını kaydetti. Ahmedinejad açıklamasını şöyle sürdürdü:
Amerika muktedir, sorumlu bir Irak ve sonuçta birlik içinde bir İslam dünyası istemiyor. Dünya istikbarı İslam
dünyasının çeşitli bölümlerini işgal ederek oraların anayasalarını mezhepler ve etnik yapılar
arasındaki ihtilaflar üzerine yazdırıyor. Bunun örneğini Bosna ve Lübnan'da gördük ve şimdi de Irak
ve Sudan'da aynı senaryolar uygulanmaya çalışılıyor. İslam düşmanlarının
varlığının siyonizmle bütünleştiğini vurgulayan cumhurbaşkanı Ahmedinejad, siyonizmin
İslam düşmanlarının ortak noktası olduğunu ve Siyonistlerin hesabının Yahudilerden
ayrı tutulması gerektiğini kaydetti.
İslam dünyasının bu gün çok önemli bir görevi bulunduğunu hatırlatan cumhurbaşkanı Ahmedinejad
günümüzde Marksizm'in yenilgiye uğradığını ve liberal demokrasinin hatta Avrupa kıtasının
göbeğinde sonuna yaklaştığını ve bu gün artık sadece öz İslam'ın beşeriyetin
ihtiyaçlarını karşıladığını vurguladı. Görüşmede Amerikalı Müslümanları
temsil eden heyet de bu ülkedeki Müslümanların durumundan bir rapor sunarak İslam dininin dünya barışı
ve adaletin sağlanması üzerindeki etkisine vurgu yaptı.
İSLAM DİNİNE YÜCE KUR'ANA VE S.A.V. EFENDİMİZE KARŞI YÜRÜTÜLEN SALDIRILARI ŞİDDETLE
VE LANETLE KINIYORUZ...
"İran'la Birlikte Amerika'yı Yeneceğiz!"
03 Temmuz 2007 Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, ülkesiyle İran’a
arasında gelişen ilişkilere değinerek “dayanışmamızla ABD emperyalizmini yeneceğiz”
dedi.
İran’da Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la ve İslam İnkılabı
Rehberi Ayetullah Hamenei ile görüşen Chavez, çeşitli temel atma törenlerine katıldı. İran’la
Venezüella arasında ortak petrol şirketi kurulmasını da öngören çeşitli anlaşmaların imzalandığı
ziyarette iki ülke devlet başkanları ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İrna haber
ajansının bildirdiğine göre İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad dünyanın birçok bölgesinde
özellikle Latin Amerika ülkelerinde anti-emperyalist dalganın çok güçlü olduğunu, dünya emperyalistlerinin temellerinin
sarsıldığını ve direnişli zafere ulaşılacağını söyledi.
Ahmedinejad
Tahran’da Venezüella Cumhurbaşkanı Hugo Chavez ile görüşmesinde İran’ın bağımsız
ülkelerle ilişkililerini geliştirmek istediğine değinerek, İran ve Venezüella arasında gelişen
işbirliğinin bağımsız Latin Amerika ülkeleriyle de ilişkilerin gelişmesine zemin hazırlayacağını
belirtti.
Ahmedinejad bağımsız özgürlükçü ülkelerin işbirliğinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesinin
zorunlu olduğuna değinerek, Latin Amerika ülkelerinin önemli potansiyellere sahip olduğunu, kurulacak ortak
ticaret şirketi, sanayi ve ticaret fuarları, ortak yatırım fonu gibi girişimlerle Latin Amerika ülkeleri
ve diğer ülkelerle işbirliğinin geliştirilebileceğini vurguladı.
Chavez de bu görüşmede
Latin Amerika ülkelerindeki son durumu anlatarak, İran ve Venezüella gibi bağımsız ülkelerin işbirliğinin
emperyalizmin kırılması ve halkların kurtuluşu için önemli rol oynadığını söyledi.
Chavez bağımsız Latin Amerika ülkelerinin birbirleriyle işbirliğine değinerek, Latin Amerika
ülkelerinin İran’ın çeşitli alanlarda elde ettiği deneyimlerden gelişme ve ilerleme yolunda
yararlanabileceğini belirtti.
Fars haber ajansının bildirdiğine göre ise İran’a 6 yıl
içerisinde 8 ziyarette bulunduğunu belirten Chavez, bunun sayının iki ülke arasındaki derin ilişkiler
düşünüldüğünde az olduğunu söyledi. İran İslam Devrimi’nin kaynağını İslam
Peygamberi’nden ve İran’ın köklü kültüründen aldığını belirten Chavez, İran’ın
zenginliklerin sahip olduğu maddi servetin çok ötesinde olduğunu ifade etti.
İran’ın köklü
bir tarihe ve medeniyete sahip olduğunu, birçok bilim adamı, filozof ve sanatçı yetiştirdiğini belirten
Hugo Chavez, “ABD emperyalizmi tüm bu zenginlikleri görmezden gelerek İran’da bir avuç vahşinin yaşadığı
imajını vermeye çalışmaktadır; halbuki asıl vahşiler ve barbarlar Hiroşima’ya
ve Nagazaki’ye atom bombaları atanlardır” dedi.
ABD’ye ve Batı’ya yönelik eleştirilerini
günümüze ilişkin örneklerle de arttıran Chavez, “Barbarlar, Irak’a saldırıp Irak halkını
bu duruma getirenlerdir. Barbarlar, mazlum Filistin halkına savaş dayatanlardır. Barbarlar, Amerika’ya
gelip bizim kültürümüzü ve medeniyetimizi yok edenlerdir. Barbarlar Latin Amerika’daki binlerce yıllık İnka
Maya ve Aztek kültürünü ve medeniyetini yok edenlerdir” dedi.
“Manevi bir ruh peşinde olanları
İran’a davet ediyorum” diyen Chavez, İran’ın sahip olduğu manevi zenginlikle
Avrupa ve Batı değerlerine karşı değerler yarattığını belirterek “bu ilerleme
sermaye biriktirme politikasına karşıdır; çünkü İslam medeniyeti, bencil ve kapitalist Batı
medeniyetinden farklıdır” dedi.
İran’la Venezüella arasındaki ilişkilerin tesadüfi
olmadığını da belirten Chavez, “Güney Amerika’da yeni bir medeniyet şekillenmektedir.
Biz de özümüze ve köklerimize dönüyoruz, biz önceki geleneksel değerlerimize dönme peşindeyiz. Bu ne Avrupa değerleridir
ne de kuzey Amerika değerleridir. Bu, yoksulların özgürlüğü için çalışan antiemperyalist ve devrimci
Hz. Mesih’e imandan neşet etmektedir. Devrimci Venezüella’nın gücü buradan gelmektedir.”
dedi.
Konuşmasının sonunda İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a sarılan Chavez,
“İşte bu dayanışmanın korkusundandır ki İran’a geldiğimde şeytan
rahatsız olmaktadır, bizim ellerimizi birbirimize kenetlediğimizi gördüğünde şeytan kızmaktadır”
dedi.
yakındoğuhaber
İRAN BİR HİSARDIR MUHASARA EDİLEMEZ.
İSRAİL HARİTADAN SİLİNMELİDİR. AŞAGILIK AMERİKAYI AYAKLARIMIZIN ALTINA ALACAGIZ
İNŞAALLAH
kürt sorununa tek çare islami bir usül ile çözüm bulunulabilir.. siyasal,
sosyal ve ekonomik haklarla ... kürt sorunu var diye fikren ne pkk ya ne de derin devlete destek vermekten YÜCE
ALLAH a sıgınırız.. kavgayla ve çatışmalarla çözüm
olmaz.. hepimiz islam çatısı altında yaşamalıyız.. ırkın pek önemi yok.üstünlük takva
ile olur.
13- Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık
ve birbirinizle tanışmanız için siz halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Hiç şüphesiz,
Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Hiç şüphe
yok Allah, bilendir, haber alandır.(hucurat süresi)
20-Sizi topraktan yaratmış bulunması, O'nun ayetlerindendir; sonra siz,
(yeryüzünün her yanına) yayılmakta olan bir beşer (türü) oldunuz. 21- Onda 'sükûn bulup-durulmanız'
için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun
ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır. 22-
Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması
da, O'nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır.(rum süresi)
Bedenin Ölümü (Dışarıdan Görünen
Ölüm) Ölüm anında ruh, bu dünyadaki insanların içinde yaşadıkları boyuttan ayrılırken,
geride cansız bedenini bırakır. Deri değiştiren canlılar gibi, bu dünyadaki bedenini geride
bırakır ve asıl hayatına doğru ilerler. Ancak geride kalan bedenin karşılaşacakları
da ibret vericidir. Özellikle bu bedene hayattayken gereğinden fazla değer verenler için. Peki öldükten sonra
bu bedenin başına neler geleceğini ayrıntılı olarak düşündünüz mü hiç? Bir gün öleceksiniz.
Belki hiç beklenmedik bir şekilde. Ekmek almak için bakkala giderken yolda bir araba kazası geçireceksiniz. Ya da
amansız bir hastalık hayatınıza son verecek. Veya bir anda kalbiniz duracak. Böylece ölümü tatmaya
başlayacaksınız. Bu andan itibaren de, bedeninizle hiçbir ilişkiniz kalmayacak. Hayat boyu "ben" dediğiniz
ve sahiplendiğiniz o beden, sıradan bir et parçası haline gelecek. Ölümünüzle birlikte bedeninizi başka
insanlar taşımaya başlayacaklar. Etrafta ağlayanlar, "daha dün buradaydı", "dağ gibi adamdı"
diyenler olacak. Sonra o bedeni alıp evin bir odasına, belki de morga koyacaklar. Orada bir gece bekleyecek. Ertesi
gün gömme işlemleri başlayacak. Cansız bedeni alıp gasilhaneye götürecekler. Görevli, kaskatı kesilmişolan
bedeninizi soğuk suyla yıkayacak. Ancak bu aşamada ölümün izleri de bedende aşikar hale gelecek. Morarmalar
başlayacak. Daha sonra bedeni beyaz bir bezle, kefenle saracaklar. Sonra da tahta tabuta koyup üstüne yeşil bir
örtü örtecekler. Cenaze arabası gelecek, tabutu devralacak. Araba mezarlığa doğru ilerlerken, yolda hayat
devam edecek. Bazı insanlar cenaze geçiyor diye saygı gösterecek, çoğu kendi işine bakacak. Sonra mezarlığa
gelinecek. Tabut, sizi sevenler ya da seviyor gibi görünenler tarafından ellerde taşınacak. Etrafta muhtemelen
yine ağlayanlar, sızlananlar olacak. Sonra o kaçınılmaz yere, mezara gelinecek. Üstünde sizin isminiz
yazılı... Bedeni tabuttan çıkarıp beyaz kefenle birlikte mezarın içine atacaklar. Ve sonra son işyapılacak.
Ellerine kürek alanlar, beyaz kefenin içindeki bedenin üzerine toprak atmaya başlayacaklar. Kefenin ağzını
açıp içine de toprak atacaklar. Ağzınıza, burnunuza, boğazınıza, gözlerinize topraklar
dolacak. Topraklar yavaşyavaşkefeni örtecek. Biraz sonra işleri bitecek ve gidecekler. Mezarlık her zamanki
derin sessizliğine bürünecek. Gidenler, kendi hayatlarına geri dönecekler, ama gömülen beden için artık hayatın
hiçbir anlamı kalmamışolacak. Dünyadaki hiçbir güzellik, hiçbir güzel ev, güzel insan, güzel manzara artık
o beden için bir şey ifade etmeyecek. Bedeniniz, hiçbir dostunuzla artık görüşemeyecek. Beden için var olan
tek şey, artık yalnızca toprak ve onun içindeki bakteri ve kurtlar olacak. Öldükten Sonra Ne Hale Geleceğinizi
Hiç Düşündünüz mü? Zaten gömülmenizle birlikte bedeniniz hem içten hem de dıştan gelen etkilerle hızlı
bir parçalanma sürecine girecek. Vücutta oksijen kalmayacağından, bir süre sonra mikroplar faaliyete geçerek
bedene yayılacaklar. Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek ve bu şişlik vücudun her tarafına
yayılarak, bedeni tanınmaz hale getirecek. Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı basınçtan
dolayı ağızdan ve burundan kanlı köpükler gelmeye başlayacak. Çürüme ilerledikçe kıllar,
tırnaklar, avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılacaklar. Bu dışdeğişmeyle beraber, iç
organlarda da (akciğer, kalp ve karaciğerde) çürüme başlayacak. En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek;
karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatacaklar ve bedenden tahammül edilmez derecede
pis kokular yayılacak. (Ölü insan kokusu, dünyanın en iğrenç kokularındandır.) Bu süre içinde
kafadan başlamak üzere, adaleler de yerlerinden ayrılacak. Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen dökülecek
ve iskelet gözükmeye başlayacak. Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü alacak, kemikler bağlantılarından
ayrılacak ve iskelet dağılmaya başlayacak... Bu olay, ceset bir toprak ve kemik yığını
haline gelene kadar böylece devam edecek. "Ben" sandığınız bedeniniz böylelikle korkunç ve iğrenç
bir şekilde yok olacak. Geride kalanlar sizden söz ederken, topraktaki tüm kurtlar, böcekler ve bakteriler sizin etlerinizi
kemirecekler. Eğer bir kaza sonucunda ölür de, gömülmezseniz, o zaman çok daha feci bir manzara ortaya çıkacak.
Bedeniniz, sıcak havada açıkta kalmışbir et gibi, kurtlanacak, birkaç gün içinde bir kurt yumağı
haline dönüşecek. Kurtlar, son et parçasını da yiyene kadar iskeletin kıvrımları arasında
dolaşacaklar. Böylece "en güzel bir biçimde" yaratılmışolan insan hayatı, olabilecek en korkunç
biçimde sona erecek. Peki neden? İnsan vücudunun öldükten sonra bu hale getirilmesi Allah'ın dilemesiyledir.
Ve bunun çok büyük bir hikmeti vardır. İnsan, kendisinin aslında bedenden ibaret olmadığını,
bedeninin yalnızca kendisine giydirilmişgeçici bir kılıf olduğunu, bu korkunç sonu görerek anlamalı,
bedenin ötesinde bir varlığı olduğunu hissetmelidir. İnsan, sadece bedenden ibaret olamayacağını,
bedenin ötesinde onu bir araç olarak kullanan ruhun var olduğunu anlamalıdır. Allah kendini "et ve kemikten"
ibaret sanan insana, belki de bunun bir aldanışolduğunu kavratmak için böyle ibret verici bir son hazırlamıştır. İnsan,
bedeninin ölümüne bakmalı, bu geçici dünyada adeta sonsuza kadar kalacakmışgibi sahiplendiği ve bütün
arzularına boyun eğdiği bedeninin akıbeti hakkında düşünmelidir. O beden toprağın
altında çürüyecek, kurtlanacak ve iskelete dönüşecektir. DÜNYA HAYATININ GEÇİCİLİĞİ Hiç
düşündünüz mü? Neden insan sık sık temizlenmek zorundadır? Neden temizliğine, bakımına
dikkat etmezse, vücudu, ağzı kokar, cildi ve saçı yağlanır? Neden terler ve bu terin kokusu son derece
kötüdür? İnsanın aksine, çicekler son derece güzel kokulara sahiptirler. Gül ya da karanfil, pis çamurlu bir
toprakta yetişmelerine rağmen binlerce yıldır son derece güzel kokarlar. Ama insan, biraz dikkat etmediğinde
kötü kokmaya başlar ve bunu ancak iyi bir bakımla engelleyebilir. Neden böyle olduğunu, insanın neden
bu şekilde bir eksiklikle yaratıldığını hiç düşündünüz mü? Allah'ın neden çiçekleri
güzel kokulu yaparken, insan bedeninin bu şekilde acizliklerle dolu olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi? İnsan
yalnızca bu saydığımız özelliklerle kalmaz; yorulur, acıkır, susar, canı acır,
midesi bulanır, hastalanır… İnsanlara bunlar doğal şeylermişgibi gelir, ama bu bir
aldanıştır. İnsan hiçbir zaman kötü kokmayabilir, hiçbir zaman başağrısı çekmeyebilir,
hiçbir zaman hasta olmayabilirdi. Tüm bu zorluklar, "tesadüfen" oluşmuşdeğil, özel olarak yaratılmışlardır.
Allah, insanı belirli bir amaç, belirli bir hikmet doğrultusunda bu şekilde yaratmıştır. Bu
amaçlardan biri; insanın aciz bir varlık, bir "kul" olduğunu anlamasıdır. Eksiksiz, mükemmel olmak
Allah'ın vasfıdır, O'nun kulu olan insan ise sonsuz derecede ek******, zayıftır ve dolayısıyla
O'na sonsuz derecede muhtaçtır. Allah bir ayette, konuyu çok hikmetli bir biçimde açıklar: Ey insanlar, siz Allah'a
(karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır,
Hamid (övülmeye layık)tır. Dileyecek olsa, sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir halk getirir. Bu, Allah'a göre
güç değildir. (Fatır Suresi, 15-17) İnsanın sahip olduğu kusur ve eksikliklerin başka bir
amacı ise, bu yurdun geçiciliğini hatırlatmasıdır. Çünkü söz konusu kusur ve eksiklikler, bu dünyadaki
bedene mahsusturlar. Ahirette, cennet ehli yeni bir bedenle, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde yaratılacaktır.
Bu dünyadaki zayıf, eksik, kusurlu beden, müminin gerçek bedeni değildir, geçici bir süre içinde kaldığı
bir kalıptır. Bundan dolayıdır ki, dünyada kusursuz bir güzellik elde edilemez. Fiziksel yönden en
güzel, en çekici, en kusursuz olduğunu sandığımız bir insan da, diğer tüm insanlar gibi fiziksel
ihtiyaçlarını gidermekte, terlemekte, kimi zaman ağzı kokmakta, kimi zaman yüzünde sivilce çıkmaktadır.
Temiz kalabilmek için sürekli yıkanmak ve bakım yapmak zorundadır. Kimi insanın yüzü güzeldir, ama fiziği
o kadar düzgün değildir. Bunun tersi de mümkündür. Kimisinin gözü güzel, fakat burnu eğri olabilir. Bu özelliklerin
sonsuz varyasyonlarını sayabiliriz. Dışgörünüşolarak gerçekten kusursuz gibi görünen bir kimsede
de hiç umulmadık bir hastalık, rahatsızlık ya da kusur bulunabilir. Herşeyden önemlisi, en mükemmel
görünen insan bile mutlaka yaşlanır ve ölür. Beklenmedik bir anda bir kazayla paramparça olabilir. Dünyadaki beden
gibi, dünyanın bizzat kendisi de eksik, kusurlu, yetersiz ve geçicidir. Bütün çiçekler mutlaka solar, en güzel yiyecekler
çürür, bozulur, kokuşur. Tüm bunlar bu dünyaya mahsus eksik ve kusurlardır. Bizlere tanınan kısa dünya
hayatı da, taşıdığımız beden de Allah'ın çok kısa bir süre için verdiği
geçici emanetlerdir. Sonsuz bir yaşantı ve mükemmel bir yaratılışise yalnızca ahirete mahsustur.
Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur: Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa
süreli faydalanması)dır. Allah Katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip
Rablerine tevekkül edenler içindir. (Şura Suresi, 36) Bir başka ayette, dünyanın gerçek mahiyeti şöyle
anlatılır: Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs,
kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği
gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın
ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir
mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanışolan bir metadan başka
bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20) Kısaca bu dünyada Allah sonsuz kudret ve bilgisinin bir göstergesi
olarak birçok güzellik, sanat ve harikalık ile çok çeşitli kusur ve eksiklikleri de aynı anda yaratmaktadır.
Mükemmellik ve kalıcılık bu dünyanın kanununa aykırıdır. Gelişen teknoloji de dahil
olmak üzere, insan aklının düşünebileceği hiçbir şey Allah'ın bu kanununu değiştiremeyecektir.
Böylece insanlar bir yandan ahireti özleyip ona kavuşmak için çabalamalı ve Allah'a gereken şükür ve takdiri
göstermelidirler. Bir yandan da bunların gerçek yerinin bu geçici dünya değil, eksik ve kusurlardan arındırılmışve
müminler için hazırlanmışebedi cennet hayatı olduğunu anlamalıdırlar. Kuran'da, bu gerçek
çok açık bir biçimde bildirilir: Hayır, siz dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha
hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17) Bir başka ayette ise, "gerçekten ahiret yurdu ise, asıl
hayat odur" (Ankebut Suresi, 64) denir. "Asıl hayat"ımız olan ahiret ile geçici bir yurt olan dünya arasında,
perde kadar ince bir sınır vardır. Ölüm, işte bu perdeyi kaldırır. Ölümle birlikte bu dünya
ve bedenle olan ilişki kesilecek, yepyeni bir yaratılışla sonsuz hayata başlangıç yapılacaktır. Ölümle
birlikte başlayacak olan hayat gerçek hayattır. Eksiklik, kusur, geçicilik dünyaya ait kanunlardır. Gerçek
kanunlar; kusursuzluk, ölümsüzlük, mükemmellik üzerine kuruludur. Bir başka deyişle, normal olan, bir çiçeğin
hiç solmaması, bir insanın hiç kirlenmemesi, hiç yaşlanmaması, bir meyvenin hiç çürümemesidir. Asıl
kanunlar, insanın her istediğinin anında gerçekleşmesini, insanın hiçbir acı ve hastalık
yaşamamasını, hiçbir zaman üşümemesini, ya da terlememesini gerektirir. Ancak asıl kanunlar, asıl
hayatta; geçici kanunlar da geçici olan bu dünya hayatındadır. Asıl kanunların yurdu, yani ahiret ise
çok yakındır. Allah dilediği an insanın buradaki yaş***** son verip, onu ahirete geçirebilir. Bu
geçiş, bir göz açıp-kapaması kadar çabuk gerçekleşecektir. Rüyadan uyanmak gibi... Ölümle birlikte sona
erecek olan dünyanın, ahirete göre ne denli kısa olduğu Kuran'da şöyle anlatılır: Dedi ki:
"Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı
kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz,"
"Bizim, sizi boşbir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi
mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 112-115) Ölümle birlikte rüya sona ermişve gerçek yaşam
başlamıştır. Yeryüzünde "bir gün ya da bir günün birazı kadar", hatta "bir göz çarpması" kadar
kalmışolan insan, yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah'ın huzuruna çıkar.
Eğer dünyada iken ölümü aklında tutmuş, Allah'a kavuşacağının bilincinde olmuşise,
kurtulmayı umacaktır. Kuran'da "kitabı sağ eline verilen" bu kurtulmuşların şöyle diyeceği
haber verilir: "... Alın kitabımı okuyun. Çünkü ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı
sanmış(anlamış)tım." (Hakka Suresi, 19-20)
kürdüm ama kürtçü degilim.. kürtçü insan benim kardeşim olamaz.
sadece müslüman kürt benim kardeşim... türk degilim fakat müslüman türk benim kardeşim..
ırk'ın önemi yok... kürt sorunu var fakat ne sosyalizm(komunizm) ile çözülür ,nede laiklik ile nede öteki
ideolojilerle çözülür. ancak islam ile çözülür... tek çare kuran ve sünnet
NE PKK NE DEHAP NE TALABANİ VE NEDE BARZANİ ASLA! KÜRT HALKINI TEMSİL EDEMEZ..
ONLAR ANCAK KENDİLERİNİ TEMSİL EDEBİLİR.. :) ONLARA DESTEK VERENLERİ
BİZİM SEROK(SERVER ) ,ÖNDER VEYA REHBER DİYE TARİF ETTİGİMİZ TEK ÖNDER HZ MUHAMMED
TİR...
İnsan kendisine bahşedilen irade ve imkanları hangi yönde kullandığına bağlı olarak;
yaratılmışların zirve noktasına çıkabilir, “eşref-i mahlukât” sıfatını
kazanır. Ya da alçaldıkça alçalabilir, “esfel-i sâfilîn” aşağıların aşağısı
olur. İnsan rahmanî kudrete de, şeytanî vesveseye de açıktır. Bu güçlerden hangisine meylederse, kişiliği
ve eylemleri o doğrultuda şekillenir, çevresine de yine o doğrultuda tesir eder. Terbiye ve tezkiye edilmemiş
nefsin toplumu etkileme, nüfuz ve şöhret elde etme, insanları kontrol altında tutma ve yönlendirme gibi eğilimleri
vardır. Pek çok kişide tutkuya dönüşmüş bir eğilimdir bu. Böyle kişiler bu amaçlara ulaşmak
için yerine göre kaba kuvvete ve her türlü hile ve yalana başvurmaktan çekinmezler. Bazen bununla da kalmazlar, “tabiat
üstü güçler” den yardım alma veya alıyormuşçasına göz boyama yöntemlerini de kullanırlar. Yani
büyüye, sihre başvururlar. Tarihin çok eski zamanlarından bu yana hep var olan, bilim ve teknolojinin kutsandığı
çağımızda ise terk edilmek şöyle dursun, yeni görünümlerle yoğunlaşıp yaygınlaşan
sihir ve büyü gerçekte var mıdır, etkisi nedir, nasıl korunulur? Sihir ve büyünün çağrışım
alanına giren diğer konular ve bunların mahiyeti nedir? Sihir ve büyü kavramları söz konusu olduğunda,
bunlarla ilişkili pek çok başka konu da akla gelir. Fal, kehanet, astroloji gibi halen moda olan konular sihir ve
büyünün çağrışım alanı içinde yer almakla birlikte, biz bunları daha sonraki bir yazının
konusunu teşkil etmek üzere şimdilik bir kenara bırakıyoruz. Burada yalnızca sihir, büyü, tılsım
ve nazar üzerinde duracak ve bunlardan korunma ve kurtulma yolları hakkında doğru bilgileri sunmaya çalışacağız.
Tarihin kötü alışkanlığı İnsanın mahiyetini bilmediği şeylere belli bir kuşku
ve tereddüt ile yaklaşması son derece tabiîdir. Güç yetiremediğimiz kişilerin tasallutuna maruz kalmak
elbette kolay kabullenilecek bir durum değildir. Bir de tabiat üstü varlıklarla ilişkili olduğu söylenen,
dolayısıyla baş edilmesi çok daha zor olan güçler söz konusu olursa, iş daha da endişe verici boyutlara
tırmanmakta, zayıf tabiatlı insanlar böyle durumlarda kolaylıkla teslim alınabilmektedir. Yahudilik,
Hıristiyanlık gibi semavî kökenli olduğu halde sonradan dejenere edilmiş dinlerde de, Hinduizm, Budizm,
Şintoizm… gibi beşer mahsulü inanç sistemlerinde de, nihayet biricik Hak Din olan İslâm’da da büyü,
sihir, tılsım gibi kavramlar önemli bir yer tutmuştur. Bilindiği gibi, Efendimiz s.a.v. Tevhid’i
tebliğ etmeye başladığı zamanlarda putperest Mekke toplumunun ileri gelenleri tarafından “büyü/sihir
yapmak” la itham edilmişti (Bkz. Sâd Suresi, 4; Zâriyât Suresi, 52). Bu durum, İslâm’dan önceki Arap
toplumunda da büyünün/sihrin bilindiğini ve ona inanıldığını göstermektedir. Hatta Felak Suresi’nde
Efendimiz s.a.v.’e hitaben, “düğümlere üfleyenlerin şerrinden” Allah’a sığınılmasının
emir ve tavsiye buyurulması, o dönemde, iplere düğüm atarken birtakım şeyler söyleyerek düğümlere
üflemek suretiyle sihir/büyü yapıldığını açık bir şekilde göstermektedir. Bunlar ve çağrışım
alanlarında bulunan diğer kavramlar, toplumumuzda genellikle söylentiden ileri geçmeyen şeylere dayanıldığı
ve haklarında sahih bilgi edinilemediği için halk tarafından çoğu zaman birbirinden ayırt edilememekte,
hakikatine inanılması gerekenlerle, hiçbir hakikati olmayanlar birbirine karıştırılabilmektedir.
Oysa bu konu, itikadî sahaya girdiği için son derece önemlidir ve itikadî sahanın hassasiyetinin farkında olan
her mümin bu meseleler hakkında doğru bilgi edinmek durumundadır. Dolayısıyla bizim toplumumuzda
da diğer toplumlarda da güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bu kavramların tarifi ve hakikati doğru
bir şekilde öğrenilmelidir. Büyü ve büyücülük Büyü, tabiat üstü gizli güçlerle ilişki kurularak yahut kendilerinde
gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı nesneler kullanılarak fayda veya zarar vermek yahut korunmak maksadıyla
yapılan işler diye tarif edilir (TDV İslâm Ansiklopedisi, 6/501). “Sebebi gizli olan, hakikatinin aksine
tahayyül edilen, göz boyama ve aldatma tarzında yapılan şeyler” (Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr,
3/205) diye tarif edilen “sihir” ile aynı anlamda kullanılsa da, büyü ve sihir kelimeleri, dilimizde
farklı anlam sahalarına sahiptir. Mesela “büyücü” kelimesi, yukarıdaki tarife giren işlerle,
tabiat ötesi güçlerle ilişki kurarak, yani büyü yaparak iştigal ettiğine inanılan kimseler hakkında
kullanılırken, “sihirbaz” kelimesi daha ziyade el çabukluğu ile gözbağcılık yapan
kimseler hakkında kullanılır. Büyücü, kullandığı materyaller üzerine birtakım şeyler
yazmak, okumak ve onları belli tarzlarda kullanmak suretiyle diğer insanlara fayda veya zarar verirken, sihirbaz
daha ziyade eğlence maksatlı olmak üzere şaşırtıcı gösteriler yapar. İslâm alimleri
büyünün/sihrin birçok çeşidini zikretmiş, Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr’inde bunları 8
grupta toplamıştır (3/206 vd.). Bunları iki başlıkta toplayan Elmalılı şöyle
der: “Bütün bu kısımlar, esaslı iki kısma raci olur. Birisi sırf yalan, uydurma ve kandırmadan
ibaret olan söz veya fiil ile tesir icra eden sihir, diğeri az çok bir hakikati suiistimal ederek ortaya konan sihirdir.
Sihrin bütün mahiyeti, hayali hakikat zannettirecek şekilde insan ruhu üzerinde aldatıcı bir tesir bırakmaktan
ibaret olduğu halde, bunun bir kısmı sırf hayal ve vehmettirmek, diğer bir kısmı da bazı
hakikat ile karışıktır. Binaenaleyh her sihrin tesirden büsbütün uzak olduğunu iddia etmemelidir.”
(Hak Dini Kur’an Dili, 1/445) Büyü ve sihrin gerçekliği ve hükmü Kur’an ve Sünnet’e baktığımızda,
büyünün/sihrin gerçek olduğunu görüyoruz. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Süleyman mülküne dair şeytanların
uydurup izledikleri şeyin ardına düştüler. Oysa Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, fakat o şeytanlar
kâfirlik ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil’de Harut ve Marut’a, bu iki meleğe indirilen
şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi; “Biz ancak ve ancak imtihan için gönderildik; sakın sihir
yapıp da kâfir olmayın!” demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan koca ile
karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın izni
olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak
bir şey öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa, onu alanın ahirette bir nasibi
olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkıyla bilselerdi, uğruna kendilerini sattıkları
şey ne çirkin bir şeydi.” (Bakara, 102) Bu ayet üzerinde geniş bir şekilde duran müfessirlerin söyledikleri
kısaca şudur: Ehl-i Kitap’tan bir taife (Yahudiler), Tevrat’ı bir kenara bırakarak Hz. Süleyman
a.s.’ın hükümranlığı ve devleti aleyhine insan ve cin şeytanlarının yaptığı
işlere ve okuduğu efsun ve efsane kitaplarına uydular. Bunlar, meydana gelmiş ve gelecek olaylar hakkında
kulak hırsızlığı ile birtakım malumatlar edinip, bire yüz yalan katarak kâhinler vasıtasıyla
gizlice yayarlardı. Zaman içinde kâhinler, kendilerine haber verilen şeyleri tedvin edip kitap haline getirdiler.
Etrafa yaydıkları azı gerçek çoğu yalan efsaneler ve uydurdukları tezvirat zaman içinde türlü siyasî
ve sosyal entrikalara yol açmış, Hz. Süleyman a.s.’ın hükümranlığı geçici bir süre sarsıntıya
uğramıştı. Ancak Hz. Süleyman a.s., Allah Tealâ’nın yardım ve lütfuyla bu insan ve cin
şeytanlarına galip geldi ve onları buyruğu altına alarak çeşitli işlerde istihdam etti.
Nihayet eceli gelip vefat edince sihir/büyü kitapları tekrar tedavüle kondu ve hatta Hz. Süleyman a.s.’ın
da devleti sihir/büyü ile idare ettiği yalanını yaydılar. İşte bu insan ve cin şeytanları
bir taraftan kendi elleriyle yazıp tedvin ettikleri sihirleri, diğer taraftan da (muhtemelen I. Sürgün döneminde,
milattan önce 721 ve 586 yıllarında iki grup olarak sürgün edildikleri) Babil’de Harut ve Marut isimli iki
meleğe indirilen şeyleri de öğrenerek halka aktarıyor, böylece küfür işliyorlardı. Büyüyü melekler
mi öğretti? Söz buraya gelmişken, öteden beri tartışma konusu yapılmış olan bir meseleye
kısaca değinelim: Yukarıda mealini verdiğimiz ayete sathî bir nazarla bakanlar, sanki Harut ve Marut isimli
meleklerin insanlara sihir/büyü öğrettikleri ve insanların da onlardan öğrendikleri büyüyle koca ile karısının
arasını ayırdığını söylemişlerdir. Kur’an’ın ifadesinden anlaşılan
odur ki, adı geçen iki meleğe indirilen şey bizzat sihir/büyü değildi. Söz konusu şeytanlar, o iki
meleğe indirilen hakikatleri, küfür vesilesi olan sihir için öğrenmiş ve o yolda kullanmışlardır.
Bir diğer ifadeyle, o iki melek insanlara bizzat sihir/büyü öğretmiş değildir. Onların yaptığı,
sihir/büyü amacıyla kullanılmaya müsait bir ilmi öğretmek ve bunu yaparken de şu uyarıda bulunmaktır:
“Bizim öğrettiğimiz bu bilgiler, hayır yolunda da şer yolunda da kullanılmaya elverişlidir.
Sakın bu ilimleri suistimal ederek büyü/sihir yapıp da kâfir olmayın.” Hz. Musa a.s.’ın, asasını
emr-i ilahî ile yere atmak suretiyle Firavun’un büyücülerinin büyü ile yılana dönüşen değnek ve iplerini
birer birer yutması (A’raf, 115-117; Tâhâ, 66-70) da Firavun zamanında Mısır’da büyü yapıldığını
göstermektedir. Hadis-i şeriflerde büyü Sünnet’te de büyü/sihir çokça zikredilmiştir. En önemlisi de, bizzat
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e bir Yahudi tarafından büyü/sihir yapılmış olmasıdır.
(Buharî) Hicretin 7. senesinde Efendimiz s.a.v. Hudeybiye’den döndükten sonra Lebîd b. A’sem isimli bir yahudi
tarafından kendisine büyü yapılmış, büyünün etkisiyle Efendimiz s.a.v., yapmadığı bazı
şeyleri yaptığını zannetmiştir. Rivayetlere göre 6 ay sürdüğü anlaşılan büyünün
etkisinden Allah’ın izniyle kurtulmuş, iki meleğin (bir rivayete göre Cebrail ve Mikâil a.s.’ın)
bildirmesiyle büyüde kullanılan tarak ve saç telinin atıldığı kuyuyu bularak kapattırmıştır.
Bu vesileyle belirtelim ki, bu büyü, vahyin tebliği ve dinî işlerin tedviri konusunda değil, tamamen dünyevî
işlerde Efendimiz s.a.v.’i kısmen etkilemiştir. O’nun, bu büyünün tesiriyle peygamberlik görevine
halel getirecek en küçük bir değişiklik yaşadığına dair hiçbir işaret yoktur. Kaldı
ki Kur’an, O’nun peygamberlik görevini yerine getirirken devamlı surette koruma altında olduğunu
bildirmiştir. (Maide, 67) Keza Efendimiz s.a.v’in pak eşlerinden Hz. Hafsa r.anha’ya bir cariyesi tarafından
büyü yapıldığı, bu sebeple cariyenin ölüm cezasına çarptırıldığı rivayet
edimiştir. (Muvatta) Sihir/büyünün hakikati sebebiyle Efendimiz s.a.v., “helâk edici” olarak nitelendirdiği
7 şeyden bizleri sakındırırken, bunlar arasında büyü/sihir yapmayı ve yaptırmayı da
zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Helak edici yedi şeyden sakının.” Sahabe bu 7 şeyin
neler olduğunu sorunca şöyle buyurmuştur: “Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, Allah’ın
haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum
esnasında savaştan kaçmak ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu kadınlara zina iftirası atmak...”
(Buharî, Müslim, Ebu Davud) Büyü/sihir konusundaki hadislere daha fazla örnek zikretmek mümkün ise de, biz bu kadarla yetinelim.
Tılsım nedir? Tılsım: Semavî birtakım güçlerin, arzî güçlerle birleşerek garip, olağandışı
işler yapması şeklinde tarif edilir (et-Tânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn, 2/927). Elmalılı
Hamdi Yazır, tılsımın, Hz. İbrahim a.s’ın kavmi olan Keldanîler’in yaptığı
sihir türü olduğunu söyler ve şöyle der: “Fikrimizce bu sihirde, tabiiyat ile ruhiyatın eski zamanlarda
keşfedilmiş, birbiriyle ilişkili bazı garip özellikleri birleştirilerek uygulandığı
anlaşılmaktadır.” (Hak Dini Kur’an Dili, 1/443) Ayın akrep burcunda bulunduğu sırada
mühre kazıtılan akrep figürünün, kişiyi akrep ısırmalarına karşı koruyacağı,
arkasını üstü açık olduğu halde aya doğru dönen hayvanların, ay ışığının
arkalarına vurması sebebiyle öleceği… gibi hususlar semavî kuvvetlerle arzî kuvvetlerin belli bir tarzda
bir araya gelmesi sonucunda oluşan tılsımlara örnek olarak zikredilmiştir. (İbn Hazm, el-Fısal,
5/101-102; Âlûsî, Rûhu’l-Ma’ânî, 20/120) İbn Hazm tılsım hakkında müşahedeye dayalı
enteresan bilgiler verir ve şunları söyler: “Tılsım, eşyanın tabiatını değiştirme
ve gözbağcılık değildir. Tılsımlar, Allah Tealâ’nın terkib ettiği birtakım
güçlerdir ki, soğuğun sıcak ile ve sıcağın soğuk ile giderilmesi gibi, Allah Tealâ bu tılsımlar
vasıtasıyla başka bazı güçleri ortadan kaldırır. (…) Tılsımların def’i
mümkün değildir.” Semavî güçlerle arzî güçler arasındaki denge ve ilişki doğru biçimde kurulduğu
zaman, tılsım garip hadiselerin oluşmasına yol açabilir. “Mıknatısın demiri, kehribarın
saman çöpünü çekmesi ve sirkenin ittiği taş böyledir. Bu taş, içinde sirke bulunan kaba sarkıtıldığı
zaman kaba girmez, dışına kaçar. Keza yağmur çeken taş da buna örnektir ki, bu taş Türkler arasında
iyi bilinir.” (el-Îcî, el-Mevâkıf, 3/368) Tılsımın gerçekliği Tılsımın varlıklar
üzerinde gerçek bir etkisi olabileceği, ulemanın bu konudaki beyanlarının ortaya koyduğu bir sonuçtur.
Bağdat’a giriş kapılarından “Tılsım Kapısı” üzerindeki yılan
figürü sebebiyle Bağdat’ta hiç kimsenin yılan sokması sebebiyle ölmediği, yılanın soktuğu
kimselerin hiç acı hissetmediği veya çok az hissettiği, buna mukabil Bağdat dışında yılan
sokması sebebiyle ölümlerin meydana gelmesi, Âlûsî’nin bizzat müşahede ettiği bir hadise olarak yukarıda
adı geçen tefsirinde zikredilmektedir. Keza İbn Hazm de -yine yukarıda mezkûr eserinde- tılsımın
hakikati hakkında şunları söylemektedir: “Biz tılsımların etkilerini açık olarak
bugüne kadar görüyoruz. Çekirgenin girmediği ve havanın hiç soğumadığı köylerin mevcudiyeti,
Sarakosta (Saragossa)’ya zorla sokulmadıkça yılan girmemesi ve daha birçok olay buna örnektir ki, bunu sadece
inatçı kimseler inkâr eder. Tılsım konusunu iyi bilenlerden artık kimse kalmamıştır; geride
kalan ise onların yaptıklarının eser ve izlerinden ibarettir…” (el-Fısal, 5/101-102)
Tılsımla gerçek anlamda ilgilenenlerin söylediklerine tefsirinin pek çok yerinde değinen Allame Âlûsî de şöyle
der: “Tılsım ilmiyle uğraşanların söylediklerinin doğru olması mümkündür. İşin
gerçek durumunu ise Allah Tealâ bilir.” (Âlûsî, a.g.e., aynı yer.) Şu halde tılsımın bir hakikati
olduğunu, ancak günümüzde bu konuyu gerçek mahiyetiyle bilen ve uygulayan kimse bulunmadığını söylemek
mümkündür. Bu itibarla birtakım eşyaların insanlara uğurlu geldiği, kötülük ve zararları def
ettiği şeklinde halk arasında dolaşan inanç ve söylentilere itibar etmemek gerekir. Nazar değmesi
nedir? Nazar, bir kimsenin, başka birisine, onun bir eşyasına, hayvanına, malına… hasetle karışık
beğenerek bakmasıdır (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 10/200). Bu bakışın etkisi ile o kimsenin
şahsına, malına veya eşyasına büyük zarar gelebilir. Kur’an’da şöyle buyurulur:
“İnkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi.
‘O mutlaka delidir’ diyorlardı. Oysa Kur’an, alemler için bir öğütten başka bir şey
değildir.” (Kalem, 51-52) İbn Abbas r.a, Mücahid ve daha başkaları bu ayetin, nazarın mevcudiyetine
ve Allah Tealâ’nın dilemesiyle tesirinin gerçek olduğuna delil teşkil ettiğini söylemişlerdir.
(İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/525) Efendimiz s.a.v.’den de nazarın hak olduğunu
ifade eden birçok hadis nakledilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir: “Nazar haktır. Eğer kaderi geçecek
bir şey olsaydı, nazar onu geçerdi.” (Müslim, Tirmizî) Bir diğer rivayette de şöyle buyurulmuştur:
“Nazar, Allah’ın izniyle kişiyi dağa çıkaracak ve oradan indirecek derecede etkiler.”
(Ahmed b. Hanbel, Ebu Ya’lâ) Sahabe’den Sehl b. Huneyf r.a. yıkanmak için elbisesinin üstünü çıkarmıştı.
Âmir b. Rebî’a r.a. da ona bakıyordu. Sehl, cildi güzel, bembeyaz bir kimseydi. Âmir, “Hiç güneş görmeyen
ciltler bile bugün gördüğüm gibi değildir.” dedi. Bunun üzerine Sehl hastalandı. Sehl’in rahatsızlandığı
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e haber verildi ve “Sehl başını bile kaldıramıyor.”
dendi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v., “Suçladığınız birisi var mı?” diye sordu. Orada
bulunanlar, “Âmir b. Rebî’a” diye cevap verdiler. Efendimiz s.a.v. Âmir r.a.’ı çağırıp
kendisine kızdı ve şöyle buyurdu: “Sizden biriniz kardeşini neden (nazarla) öldürüyor? Ona ‘mâşallah’
deseydin ya! Haydi şimdi kardeşin için yıkan.” buyurdu. Âmir de yüzünü, ellerini, dirseklerini, dizlerini,
ayak topuklarını ve böğürlerini bir kap içinde yıkadı. Sonra bu su Sehl r.a.’ın üzerine
döküldü. Sehl r.a. anında iyileşti. (Muvatta) Mucize ile Sihir/Büyü Farkı 1-Mucize Allah Tealâ’nın,
peygamber olarak görevlendirdiği insanlar eliyle gerçekleştirdiği olağan üstü olaylara denir; çalışarak,
öğrenerek, okuyarak ve pratik yaparak mucize gösterilemez. Sihir/büyü ise bilenlerden öğrenmek ve çalışmak
suretiyle herkesin ulaşabileceği bir iştir. 2- Mucize tamamen gerçektir; meydana gelmesinde herhangi bir sahtelik,
göz bağcılık veya aldatma yoktur. Doğrudan doğruya peygamber tarafından ve vasıtasız
olarak izhar edilir. Sihir/büyü ise genellikle gözbağcılığa ve el çabukluğuna dayanır. Gerçek
payı bulunanlarda ise cinlerden ve sair varlıklardan yardım alınır. 3- Sihir/büyü, özel bazı
vakitlerde ve özel birtakım eşya kullanılarak yapılır; yani belli şartları vardır.
Mucize ise böyle değildir. Allah Tealâ’nın dilediği her zaman peygamberler eliyle izhar olunur. 4- Büyü/sihir
yenilenmediği zaman bir süre sonra etkisini kaybeder. Mucize ise, kendisinden beklenen maksadı hasıl ettiği
sürece devamlıdır. 5- Mucize, kevnî olaylara bile müdahale edip onları değiştirecek çapta meydana
gelebildiği halde (ayın ikiye ayrılması, denizin yarılması… gibi), sihir/büyü, sınırlı
bir sahada cüz’î bir etkiye sahiptir. Sihir, Büyü ve Tılsımın Hümu Sihir, büyü, tılsım…
gibi işlerle uğraşmak dinimizin kesin olarak yasakladığı, haram kıldığı
şeylerdir ve kişiyi küfre kadar götürür. Bununla birlikte, alimler yapmak için değil, fakat yapılmış
olanı bozmak ve şerrinden korunmak için sihir/büyü öğrenmenin haram olmadığına hükmetmiştir.
(Elmalılı, a.g.e., 1/447) NE YAPMALI? Her ne kadar kendimiz uğraşmasak da -Allah korusun- sihir/büyüye
maruz kalabilir veya başkasının nazarının hedefi olabiliriz. Böyle bir durumda yapılması
gerekenleri de kısaca özetleyelim: Sihirden korunmanın yolu Sihir/büyü, tılsım, nazar vb. şeylere
karşı takınılacak tavır, öncelikle her şeyin Allah Tealâ’nın iznine ve dilemesine
bağlı olduğunu bilmektir. Dolayısıyla öncelikle Allah Tealâ’ya güçlü bir iman ve teslimiyetle
bağlanmak gerekir. “Allah’ın izni olmadıkça onlar (büyücüler) kimseye bir zarar veremezler.”
(Bakara, 102) ayeti dikkatimizi bu noktaya çekmektedir. Efendimiz s.a.v., hayvanının terkisine bindirdiği Abdullah
b. Abbâs r.a.’a hitaben, “Ey çocuk! Sana, Allah’ın seni faydalandıracağı kelimeler öğreteyim
mi?” demişti. İbn Abbâs r.a., “Evet, ey Allah’ın Resulü..” diye cevap verince şöyle
buyurdu: “Allah’ın emir ve nehiylerini (onlara riayet etmek suretiyle) muhafaza et ki Allah da seni muhafaza
etsin. Allah’ın emir ve nehiylerini muhafaza et ki, O’nu(yardımını) her zaman önünde bulasın.
Genişlik zamanında O’nu an ki, darlık zamanında da O seni ansın (ve sana yardım etsin).
İstediğinde Allah’tan iste; sığındığında Allah’a sığın.
Olacak şeyler konusunda kalem kurumuş, hüküm kesinleşmiştir. Şayet mahlukatın tamamı sana
bir menfaat sağlamak için bir araya toplansalar ve fakat Allah onu senin hakkında yazmamış ise, onu yapmaya
muktedir olamazlar. Ve şayet sana bir zarar vermek için toplansalar, ancak Allah onu senin hakkında takdir etmemişse,
onu yapmaya da güç yetiremezler. Bil ki, zorlandığın şeye sabretmende çok hayır vardır. Zafer
sabırla, ferahlık da sıkıntıyla birliktedir. Güçlükle beraber kolaylık vardır.” (Ahmed
b. Hanbel, 1/307) Bunun arkasından, dua ve zikri terk etmemek gelir. Efendimiz s.a.v.’den nakledilen uzun bir hadisin
bir bölümü şöyledir: “Sizin yapacağınız şey, Allah’ı zikretmektir. Böyle bir kimse,
düşmanın hızla takip ettiği, sonunda muhkem bir kaleye rastlayıp kendisini düşmandan koruduğu
kimse gibidir. Kendini şeytandan ancak Allah’ı zikretmek suretiyle koruyan kul da böyledir.” (Ahmed
b. Hanbel, Tirmizî) Çokça Kur’an okumak, ibadetleri aksatmadan yapmak ve devamlı abdestli bulunmaya özen göstermek
de kişiyi sihir/büyü gibi zararlı şeylerin etkisinden koruyan hususlardandır. Yapıldıktan sonra
ise büyü/sihirin etkisini ortadan kaldırmanın en sahih yolu, çokça Kur’an okumak ve Allah Tealâ’yı
zikretmektir. Bunun yanında Efendimiz s.a.v.’in öğrettiği dualar vardır ki, onları da ezberleyip
okumak son derece faydalıdır. Bir de ihlâs ve takva sahibi kimselerden sihir/büyü konusunda bilgi ve tecrübesi bulunanlara
müracaat etmekte fayda vardır. Bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. İnsanların zaaflarından istifade
etmek için bu işi bir meslek haline getirmiş olup aslında sihir/büyü ile hiç alakası olmayan dolandırıcı
tiplerin tuzağına düşmemeye dikkat etmelidir. Nazardan nasıl korunulur? Nazardan korunmanın ve meydana
gelmeden önce nazarı engellemenin yolu, bir kardeşimizde hoşumuza giden bir şey gördüğümüzde “Bârekellâhu
fîhi.” (Allah ona bereket versin), “Allâhümme bârik aleyhi.” (Allahım, ona bereket ihsan eyle) veya
“Mâşallah.” (Allah’ın dilediği olur) demektir. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Sizden
biriniz kardeşinde, kendisinde veya malında hoşuna giden bir şey gördüğü zaman ona bereket dileyerek
dua etsin. Zira nazar haktır.” (Ahmed b. Hanbel, 3/447) İbn Hacer şöyle der: “Bir şeyi beğenen
kimsenin, hemen beğendiği şey için bereket dilemesi gerekir. Onun böyle yapması bir rukye (dua) olur.”
(Fethu’l-Bârî, 10/205) Bereket dilemek, yukarıda geçen ifadelerden birisini söylemek demektir. Nazar meydana geldikten
sonra yapılacak şey ise, yukarıda geçen Sehl r.a. olayında olduğu gibi, nazarı değen kişinin
abdest alması ve o suyu, kendisine nazar değen kişinin üzerine dökmesidir. Nitekim Efendimiz s.a.v.’in
yukarıdaki uygulamasını teyit eder tarzda Hz. Aişe r.anha validemizin şöyle dediği nakledilmiştir:
“Başkasına nazarı değen kimseye abdest alması emredilir, o da abdest alırdı. Sonra
o suyla, kendisine nazar değen kişi yıkanırdı.” (Ebu Davud) Eğer bir kimseye kimin nazarının
değdiği bilinmiyorsa, zikir ve meşru rukyeyle Allah Tealâ’ya sığınmaktan, Kur’an
okumaktan ve dua etmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Bilhassa Fatiha, Felâk, Nas ve İhlâs sureleri
ile Ayetelkürsî’yi okumak tavsiye edilmiştir. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Rukye ancak
nazar ve (yılan, akrep vb.) sokma(sı) sebebiyle yapılır.” (Buharî, Müslim). Burada geçen rukye,
Kur’an okumaktan ibarettir. Halk arasında çocukları nazardan korumak maksadıyla “nazar boncuğu”
takmak oldukça yaygın bir adettir. Ne var ki nazar boncuğu göz değmesine bir fayda sağlamadığı
gibi, dinimizce de yasaklanmış şeylerdendir. Aynı şekilde içinde Kur’an ayetlerinden başka
bir şey bulunan muskalar takmak da dinimizce hoş karşılanmamış, yasaklanmış uygulamalardandır.
Bununla birlikte okuma yazması olmayan ve ezberinde Kur’an ayetleri bulunmayan kimseler için, üzerinde Kur’an
ayetleri ve Efendimiz s.a.v.’den rivayet edilmiş dualar bulunan bir kâğıdı (muska), hürmetine halel
getirmemeye dikkat ederek taşımakta da bir sakınca yoktur. Bu da bir anlamda rukye olarak kabul edilebilir.
Bu yazıda ele aldığımız konu, fizikötesi alanla, yani gaybla ilgili olduğundan, fal, kehanet,
astroloji, burçlar… gibi bu konuyla ilişkili olan bazı hususlara değinmedik. Zira bunlar da ayrı
bir yazının konusunu teşkil edecek kadar öneme ve ayrıntılara sahiptir.
Taraf gazetesi yazarı Servan Nişanyan'ın İslam inançlarına ağır bir şekilde
hakaret etmesine tepkiler giderek artıyor.
Taraf gazetesi yazarlarından Servan
Nişanyan’ın 21-22 Eylül tarihli “Sansür” ve “Feriştah”
başlıklı yazılarında Müslümanlara meydan okuyarak İslam’ın mukaddes değerlerine
alçakça saldırmasına tepkiler giderek artıyor.
Servan Nişanyan “Sansür” başlıklı
haince yazısında son zanlarda giderek yaygınlaşan İslamfobiaya bir örnek olarak İslam’ın
mukaddesatına ağır hakaretlerde bulunmuştu.
“…Ama bir de ne görelim? Bu sefer
başka şeyler sansüre tabi olmuş. Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya istediğini söyle serbest, ama iş
İlkçağ Arap mitolojisini sorgulamaya geldi mi orada dur diyorlar. Neymiş? Allah diye biri varmış,
canı sıkıldıkça kitap yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır
kanatlı ulaklarla birtakım hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış.
Bu hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık söylemen caiz değildir.
Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış! Doğanın boşluk kabul etmemesi gibi, bu toprakların
havası mıdır, suyu mudur, özgürlük kabul etmiyor herhalde…”
Servan Nişanyan’ın
böylesi küstahça ifadeler kullanmasına tepki olarak, konuyu dosya halinde ele alan İslami Gündem adlı internet sitesi, konu ile ilgili Taraf gazetesi yazarlarından Cihan Aktaş ile Roni Margulies’in
görüşlerine başvurdu.
Cihan Aktaş yazıyı “saygısızca” değerlendirirken Roni Margulies ise İslam’ın mukaddes değerlerine yapılan küstühça hakaretlerin
İslam düşmanlığı yapmak anlamına gelediğini “ifade özgürlüğü” kapsamında olduğunu belirtiyor.
Taraf gazetesi yazarı Nişanyan’ın İslam akidesini
ağır bir şekilde tahkir eden bu küstahlığın üzerine gitmeye devam edeceklerini belirten İslami
Gündem yönetmeni Cihad Kayaduman, bu küstahça yazıyı İslami camianın yazarlarına da ilettiklerini,
ancak kendilerinden henüz bir cevap almadıklarını belirtti.
Dünya düzeninde yaşayan insanların her birinin bir rolü vardır. Zengin, fakir, güçlü, güçsüz, siyah, beyaz,
müslüman, gayrimüslim ve diğer herkes kendilerine verilen rolü oynuyor. Peki senaryoları kim yazıyor?
20. Yüzyılda ülkemizi yöneten asker
hala yönetimden çekilmiş değil (!) Hala iplerimiz maalesef onların elinde !
Diğer milletler AY’a çıkarken
BİZİM ASKERLER maalesef elimizdeki demokrasiyi alarak YAYA KALMAMIZA vesile olmuşlardı. 61.lerde OYAKı
(Ordu Yardımlaşma Kurumu) kurarak TİCARETE ATILMIŞLAR ve o gün bugündür TİCARETTE söz sahibi olur
hale gelmişlerdir. Namı diyar OYAK HOLDİNG acaba kimin parası ile kuruldu?
Hiç kimse alınmasın TAKLİTÇİ
ASKERİ OLİGARŞİ, bir bakıyorsunuz OYAK + AXA ile birleşmiş. :-) AXA bir Fransız firması.
Bu firma ile bu bağ nasıl oluştu? Neyse AXA OYAK firmasının Fransa – Asker ilişkisi beni
HİÇ ŞAŞIRTMADI. Bugün, özellikle 2000 yılından itibaren askerlik yapan herkes bilir ki ASKERE BAŞLAYAN
HERKES kendini sigortalatırdı. Bu mecburi hale getirilmiştir. Hangi firmaya ? :-) Tabii ki AXA OYAK !!!
Subay, ast subay ve uzman erbaşlar
hariç 500.000 kişinin üzerinde er ve erbaş var. Biz o zaman 10.000.000 TL vermiştik. 7 paket LM sigarasına
eşdeğerdi. Yani bugün 20 YTL topluyor olmaları lazım. 500.000 x 20 ytl = 10.000.000 YTL yapar. Yıllık
kazançları 10 milyon YTL.
Bu holding batar mı? BATMAAAAZZZ :-)
8 Yılda 80 milyon YTL yapar. Bu sadece
işin sigorta kısmı. Sevgili okurlar ASKERLİK YAPANLAR bilir. Yok şunu alacaksınız, yok
bu olacak, vay efendim böle olmalı, bundan olmazsa olmaz gibi emirlerle türlü malzeme aldırırlar. O kışlanın
içine girmek isteyen üreticiler ve esnaflar kim bilir Kışla’daki komutana NE KADAR PARA TOSLUYORLARDIR bir
Allah bilir, birde onlar (!)
Bu işten de ortalama yıllık
1 MİLYAR YTL kalır diye düşünüyorum. Çünkü yiyeceğinden, içeceğine, giyeceğinden, arabadaki
lastiğin değişimine yani A’dan Z’ye kadar dünya masraf var. Birde bunların FATURALARINI KABARTIRSANIZ
cebe giren para daha da artar.
Evet arkadaşlar ASKER “Askerlik
düşmesin diyor” ve ekliyorlar “Bir asker minimum 15 ayda eğitimini tamamlayabilir.” Öyle diyorlar…
Neden? Daha önceleri 2 yıldı. Babam 2 yıl yapmış. Sonra askerlik 18 aya düştü. Şimdilerde
15 ay. Peki askerde ne öğretiliyor? Evet askerde savaş sanatı öğretiliyor ve her askere bir branş
gösteriliyor ama neden 15 ay? Şimdi ortalama 3 ay acemilik dönemi 3 ay usta birliği olmak üzere 6 ayda bu askeri
terhis etmek gerekir. BU ÜLKENİN KAYBEDECEK 1 GÜNE DAHİ TAHAMMÜLÜ OLMAMALIDIR. Arkadaşlar bakın bu kişiler
NEDEN ASKERLİĞİ UZUN TUTUYORLAR işte yanıtı:
ASKERLİĞİ UZUN TUTUYORLAR
ÇÜNKÜ
1. Devlet, Askeri kontrol edemiyor. Devleti
kuran asker.
2. Devlet asker olduğuna göre sonuna
kadar açılmış keseyi bırakmak istemiyor.
3. Savunmaya 16.4 milyar YTL ayrılıyor
paranın azalmaması için DAHA UZUN SÜRE ASKERLİK YAPILMASI gerekir.
4. Bütün ülke genelini rahatlıkla kontrol
edebilmek için emriniz altında binlerce kişilik bir güç olmalıdır.
5. Devlet YILLIK BÜTÇEYİ TUTTURABİLME
TELAŞI ile uğraşırken Ergenekon, PKK, DHKP-C ve diğer ürettikleri terör örgütlerini sözde kontrol
etmeye çalışıyorlar. Yani 1960’lı yıllara uzanan Ergenekon ile FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLERİ
yaptırdılar. PKK’yı 5 MİLYON KÜRT vatandaşımızı bölgeden uzaklaştırmak
için kurdular. Gibi…
6. Hatta Irak’a dahi girerler ve SONRA
ABİLERİ ABD “ÇIK” dediklerinde HEMEN çıkarlar. Maksat yeşillik olsun. Biz Türkiye’yiz…
Biz Güçlüyüz… Biz girdik… Biz çıktık hikayeleri ile birçok UCUZ SENARYO üreterek gündemde kalırlar.
Biz olmazsak HALİNİZ NİCE OLUR gibi BİLİNÇALTIMIZI ŞEKİLLENDİRMEye çalışırlar.
Sayın okurlar bakınız 1961’li
yıllarda kurulan bu holding Milyarlarca YTL.lik dev bir holdingtir.
220.000 civarında emekli olmuş
yada olmamış askerin bir oluşumudur.
Kar paylaşımı rütbeye göre
esas alınmakta.
OYAK’ın 40’tan fazla şirketi
car. 20.000 civarında çalışanı bulunmaktadır.
OYAK FİNANS, ÇİMENTO, OTOMATİV,
GIDA, KİMYA ve HİZMET gruplarından oluşur.
2003 net karı 661,4 milyon YTL. O yıl
Sabancı Holding 814 milyon YTL kar etmiştir.
Kazancınız %39,2’sini ortaklarına
dağıtmıştır. %60,8’i yatırım için kullanılıyor.
2003 yılı çimento üretiminde OYAK
Çimento Türkiye’nin en büyük üreticisi olmuştur.
Mardin Çimento, Elazığ Çimento,
Adana Çimento, Bolu Çimento, Ünye Çimento ve Oysa çimento olmak üzere 6 çimento fabrikası bu şirketin dahilindedir.
OYAK-RENAULT binek otomobil üretimi ve ihracatındaki
liderliğini 2003 yılında da sürdürmüş, yaklaşık 1.02 Milyar dolarlık ihracat gerçekleştirerek
1 MİLYAR DOLAR SINIRINI GEÇEN İLK ÜRETİCİ olmuştur. Ayrıca en fazla araç ithal eden şirket
ünvanını almıştır.
OYAK’IN SAHİP OLDUĞU DİĞER
FİRMALAR, Kimya endüstrisinde Dünya Gazetesinin en başarılı 3. şirket olarak seçtiği Hektaş,
2003 yılında yılın gıda markası olarak seçilen “Tukaş”, Atakent yatırımlarında
imzası olan OYAK Konut ve adı OYAK Bank olarak değiştirilen Türk Boston Bank.(şimdilerde satıldı)
OYAK Holding’in şirketlerinden
Omsan Lojistik’in Almanya, Fransa, Bulgaristan, Romanya ve Azerbaycan’da şirketleri var.
YETEEEEERRRR !!!
3 KERE
YETER !!! YETER !!! YETER!!!
BİTSİN ARTIK BU SÖMÜRÜ DÜZENİ!
Kızıldere Katliamı
Kahramanmaraş Cinayetleri
Başbağlar Katliamı
Madımak Oteli Katliamı
16 Mart Katliamı (1978)
Abdi İpekçi Cinayeti
Gaffar Okan’ın öldürülmesi
Org. Eşref Bitlis'e ait Helikopterin
Düşmesi
Turgut Özal'ın Zehirlenmesi
Uğur Mumcu Cinayeti
Ahmet Taner Kışlalı Cinayeti
Üzeyir Garih Cinayeti
Necip Hablemitoğlu Cinayeti - 2001
Hizbullah Olayları ve Cinayetler -2005-2006
HSBC Bankasının Bombalanması
Diyarbakırın Bombalanması
- 12 Eylül 2006
Bursa'daki Kürt işyerlerinin Kurşunlanması
Malatya'daki Kitabevi Cinayeti
Ümraniyede ele geçirilen bombalar
Şemdinli'de Umut Kitabevinin Bombalanması
Danıştay Saldırısı
Trabzon Mc Donalds bombalanması
Hrant Dink Cinayeti
Cumhuriyet Gazatesinin Bombalanması
Trabzon'daki Rahip Santaro'nun öldürülmesi
Fethullah Gülen'e Suikast Girişimi
Atabeyler Operasyonu
Diyabakır'ın Bombalanması
- 3 Ocak 2008
Bütün olaylarda Askerin parmağı
var. Yukarıda kendi yandaşları diye lanse ettikleri birçok KİŞİYİ KULLANDILAR SONRADA HARCADILAR.
Bu insanlar işte bu kadar VİJDANSIZ.
PKK ve DTP ile direk olmasa da muhakkak
öyle ya da böyle bağlantıları var. 30 sene PKK’yı bitirmedin de şimdi neden bitiriyorsun?
Çünkü, Kuzey Irak bölgesel yönetimi ile
ticaret yapacaklar PKK’yı aradan çıkarmak gerek. PKK’nın misyonu bitti. Bitmesi gerekti. Sen git
MİT aracılığı ile APO’ya milyonlarca dolar ver dağa çıkart. (PKK’yı neden
kurdular yukarıda söylemiştim. Yani anlayacağınız bir taşla kuş katliamı.) Eline de
bütün kirli işlerin listesini ver. Eroin, dilencilik, değnekçilik, kadın ticareti, organ mafyacılığı
vb. gibi. Sonrada 30 yıl sonra ortadan kaldır. Bakınız DTP kapanacak ve milletvekililer de tutuklanacaklar
az kaldı. :-) Sonra satın aldığın FOX TV’de probagandanı yap! KENDİN ÇAL KENDİN
OYNA.
Bakın ASKERLİK YAPAN BİLİR.
Bugün PAŞALARA kimse karışamıyor. Yani ÜLKEYİ SATSALAR kimsenin haberi olmaz. Ordu evleri 7 yıldızlı
otelleri aratmayacak konforda ve subay – astsubay burada neredeyse bedava denilecek fiyatlarda faydalanıyor. Paşalardan
ücret alınmıyor. İstedikleri kadar yiyor istedikleri kadar içiyorlar. Onlara her şey serbest. AFEDERSİNİZ
AMA KİMİN VERGİSİYLE BUNLARI YAPIYORSUNUZ?
Muhakkak bakmanız ve okumanız
gereken bazı link ve haberler:
Org.
Adnan Ersöz (İşbankası Yönetim Kurulu Üyesi);
12
Mart'ın ünlü darbecilerinden Org. Faik Türün (Umumi Mağazalar Yönetim Kur. Üyesi);
Org.
Süreyya Yüksel (Yaşar Holding Danışmanı);
Org.
İbrahim Şenocak (Etibank Yönetim Kurulu Başkanı);
Org.
İsmail Hakkı Akansel (PETKİM Danışma Kurulu Üyesi);
Org.
Vecihi Akın (AKSİGORTA Yönetim Kurulu Üyesi);
Org.
Doğan Özgöçmen (Yapı Kredi Bankası Yönetim Kur. Üyesi);
Org.
Suat Aktulga (LASSA);
Org.
Şeref Akıncı (Doğuş Holding Yönetim Kurulu Üyesi);
Org.
Kemalettin Eken (Şekerbank Turizm Yönetim Kur. Üyesi);
Org.
Sabri Deliç (Profilo Holding Başkan Yardımcısı);
Oramiral
Bülent Ulusu (AKSA Yönetim Kurulu Üyesi); TİKKO gerillası oğlu Cemil Oka'yı ihbar ederek öldürten Org.
Nazif Oka (Hema Holding Yönetim Kur. Üyesi);
Tümg.
Cemil Mete (Minex Savunma Sanayi Yön. Kur. Üyesi);
Tümg.
Hayri Sözen (Borusan Danışmanı);
Tümg.
Servet Bilgi (Bekoteknik Yönetim Kur. Üyesi);
Tuğg.
Tanju Erdem (Yaşar Holding Danışmanı);
Tuğg.
Fikri Topsever (AKSA Personel Müdürü);
Tuğg.
Sezer Bilgili (Pamukbank Denetçisi);
Tuğg.
Şahap Ar (Alarko Holding Yönetim Kur. Üyesi);
Tuğg.
Sıtkı Sunday (Otomarsan Başkan Vekili);
Tuğg.
Orhan Köker (Profilo Holding Müşaviri);
Tuğg.
Yılmaz Oral (Hema Holding Yönetim Kur. Üyesi);
Tuğg.
Kamuran Gümüşsoy (GİMA Yönetim Kur. Üyesi.)
Sayın
okurlar, eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) başkanlığını
yapıyor. Ülker’e ‘yeşil sermaye’ etiketi vuran ve askeri garnizonlarda satışını
yasaklayan Genelkurmay’ın istihbarat biriminin başında bulunan, emekli Koramiral Turhan Özer, 2005 yılı
sonunda Ülker’in 10 kişilik İstişare Konseyi’ne getirildi. Tümgeneral Armağan Kuloğlu,
PKK koordinatörü olarak atanan Orgeneral Edip Başer ve Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Avrasya Stratejik Araştırmalar
Merkezi’nin (ASAM) yönetiminde, Kıdemli Kurmay Albay Atilla Sandıklı Türkasya Stratejik Araştırmalar
Merkezi (TASAM) Genel Müdürlüğü görevinde, Tuğgeneral Süleyman Canpolat Dışişleri Bakanlığı
Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yönetim Kurulu’nda, Tuğgeneral Nejat Eslen ise Global Stratejik
Araştırmalar Merkezi Müdürlüğü’nde bulunuyor. Think tank kuruluşlarında adına sıkça
rastlanan askerler, siyasete de heves ediyor.
Yurtbank, Egebank,
Sümerbank, Esbank, Yaşarbank, İnterbank, Bankkapital, Etibank, Türk Ticaret Bankası, Bank Ekspres ve Es Bank
gibi şirketlerin yönetim kurulu üyesi olup banka sahipleriyle anlaşarak FONA DEVREDENLER yine ONURSUZ VE ŞEREFSİZ
PAŞALARDIR.
BU ÜLKE İÇ SORUNLARINI NASIL AŞAR?
Bütün görevlerde yetkiler azaltılacak
!
Cumhurbaşkanının Yetkisi
azaltılacak!
YÖK Başkanı ve Rektörlerin yetkileri
azaltılacak!
Anayasa Mahkemesinin yetkisi azaltılacak
ve TBMM’ye müdahale edemeyecek!
Askerin Yetkisi azaltılacak! (Dokunulmazlığı
kaldırılmalı ve devlete karışamaz hale getirilmelidir!)
Atanmışlar hükümetin işine
karışmayacak! Karışan görevden alınacak!
Yani kısaca TBMM, Olağanüstü Kararlar
alabilen tek yer olmalıdır.
Sayın Okurlar, bugün size ÜLKEMİZİN
GERÇEK SORUNUNU gösterdim.
Bir gerçekler var.
İki suni gerçekler var.
Üç suni gerçeklerin gölgesi var.
Yetmişli yıllardan bugüne işlenen
cinayetler ve faillerinin bulunamaması, yönetilen ülkemiz ve refah düzeyimizin düşük olması SUNİ GERÇEKLERİN
GÖLGESİNİ gösteriyor.
Televizyona yansıtılan haberler,
PKK gibi naylon terör örgütleri ve Ordumuzun kahramanlıkları SUNİ GERÇEKLERİ gösteriyor.
Bugün size aktarmaya çalıştığım
MAKALEM ise GERÇEKLERİ GÖSTERİYOR.
İran kendi üretimiyle elde ettiği silahlarla özellikle son aylarda düşmana göz dağı
verircesine tatbikatlar ve silah tanıtımları yapıyor.
07 Ağustos 2007 / 11:00
İran kendi üretimiyle elde ettiği silahlarla özellikle son aylarda düşmana göz dağı verircesine
tatbikatlar ve silah tanıtımları yapıyor.
İran ordusu tarafından çekilen tatbikat klibinde
fono yerleştirilen metal müziği ile ABD'nin silah tanıtımı kliplerine de gönderme yapılmasıda
ihmal edilmemiş. Çünkü ABD silah tanıtım kliplerinde bu tarz müziği kullanarak yakarım yıkarım
psikolojisini enjekte ediyor. Ancak klibin editörü bu kilple "zor yakar yıkarsın" mesajını çoktan vermiş
bile.
The Messenger of God (may peace be upon him) said: 'God
the Exalted and Majestic said: Every act of the son of Adam is for him, except fasting. It is (exclusively) meant for Me and I (alone) will eward it. Fasting is a shield. When any one of you is fasting on a day,
he should neither indulge in obscene language, nor raise the voice; or if anyone reviles him or tries to quarrel with him
he should say: I am a person fasting. By Him, in Whose Hand is the life of Muhammad, the breath of the observer of fast is
sweeter to Allah on the Day of judgment than the fragrance of musk. The one who fasts has two (occasions) of joy, one when
he breaks the fast he is glad with the breaking of (the fast) and one when he meets his Lord he is glad with his fast.'
Avoiding Darkness The pressure of social conformity
is hard to escape with the confines of the city, and human beings find it easier to go with the current rather than move against
it... Read the full talk
Chinese Whiskers Over the years, since becoming a
Muslim, I have been accused of saying and doing things I have neither said nor done. Stories spread from person to person,
whether intentionally or not, the result is that some people are led into thinking I am connected to causes I don’t
believe in or subscribe to.Read all FAQ's
Celebrating the Prophet (pbuh) In a World where people are surrounded by darkness,
ignorance and fear, it is a sign of hope to be celebrating Islam’s message of peace and light, and the last great Messenger,
born and chosen to deliver them to all mankind. Read the full talk
Yusuf Islam: The Journey The Journey from Cat Stevens to Yusuf Islam,
in search for the centre of the Universe... Start the Journey
Music: A Question of Faith or Da'wah? Exploring the foundations
and opinions of using music in light of the tranditional Islamic teachings. This is the most recent paper written by Yusuf
Islam about this topic. Download PDF
Yusuf awarded Peace Prize In a wonderful
start to 2007 Yusuf has learned he will be awarded the Mediterranean Prize for Peace for his continued work to increase peace
around the world.
The Life of the Last Prophet Special Edition Digibook The influence of Muhammad's prophethood is visible in everything that the world now contains: beliefs and patterns of
thought, culture and civilization, morals and modes of living, knowledge and learning.... read more
Mountain of Light assigns a percentage of its sales proceeds to “Small Kindness”,
the humanitarian relief charity headed by Yusuf Islam. By buying and not copying our products you are helping orphans and
families and supporting the various educational projects the charity runs.
Diyalogcuların İslâm inancını temelden dinamitleyen bir cümleleri de şöyle:
“ ‘Benim dinim son dindir’ inancından vazgeçilmelidir.”
08 Aralık 2007 / 13:41
Diyalogcuların İslâm inancını temelden dinamitleyen bir cümleleri de şöyle: “
‘Benim dinim son dindir’ inancından vazgeçilmelidir.” PAPALIĞA göre, Hıristiyanlaştırmada
en büyük engel; Müslümanların, Muhammed aleyhisselamın son Peygamber olduğu, O’na inanmayıp yolunda
gitmeyenlerin sonsuz olarak Cehennemde kalacağı, inancıdır.
Bu inancı yıkmak için bazı
fikirler ileri sürmektedirler. Meselâ şu ifadeler onlara bir örnektir: “Kur’an-ı Kerim’in
bazı ayetleri ve bazı hadis-i şerifler tarihî sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez. Kur’an-ı
Kerim’in gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir.
Bugünkü İncillere ve Tevrat’a inanan Yahûdi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili ayetler,
hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahûdi ve Hıristiyanları değil o dönemin insanlarını
bağlar.” (Mehmet Oruç – Diyalog Tuzağı) Nitekim, ülkemiz Dinler Arası Diyaloğun önde
gelen temsilcisi Fethullah Gülen, bu konu ile ilgili ayetleri yorumlarken; Yahûdi ve Hıristıyanlarla ilgili Kur’an-ı
Kerim’de geçen ayetleri, bilinen mânâlarının dışında çok farklı bir düzeyde ele alıyor.
‘Ayetlerde geçen düşmanlığın o günün Yahûdi ve Hıristiyanlarını içine aldığını,
Kur’an’ın kullandığı aynı üslubun, bugünün Yahûdi ve Hıristiyanlarını
içine alacak diye bir şart, bir mecburiyet olmadığını, âyetlerin kesin, fakat bugünkü Yahûdi ve Hıristiyanları
içine aldığının kesin olmadığını’ ifade etmektedir. (Fethullah Gülen - Hoşgörü
ve Diyalog İklimi) Şu ifadeler de Fethullah Gülen’e aittir: “Kur’an-ı Kerim, Kitap
Ehline çağrıda bulunurken ‘Ey Kitap Ehli, aramızda müşterek olan kelimeye gelin.’ Nedir o
kelime? ‘Allah’tan başkasına kulluk yapmayalım.’ Allah’a kul olan başkasına
kul olmaktan kurtulur. İşte gelin sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur’an devamla
‘Allah’ı bırakıp da bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin.’
diyor. Dikkat edin bu mesajda ‘Muhammedür Resulullah’ yok.” (Fethullah Gülen - Hoşgörü ve Diyalog İklimi)
“Yahûdileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya Hz. Muhammed döneminde yaşayan
ya da kendi peygamberleri döneminde yaşayan bazı Yahûdi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” (Fethullah
Gülen – Küresel Barışa Doğru) “Herkes Kelime-i Tevhid’i esas alarak çevresine bakışını
yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hattâ Kelime-i Tevhidin ikinci bölümünü, yani, ‘Muhammed Allah’ın
Resulüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet
bakışıyla bakmalıdır.” (Fethullah Gülen - Fasıldan Fasıla) “Gülen, Kur’an-ı
Kerim’de Hıristiyanlarla, Yahûdilerle ve müşriklerle ilgili geçen sert ifadelerin uç noktayı temsil ettiğini,
Yahûdi ve Hıristiyanlarla diyalog kurup dostluk tesis edilebileceğini, ‘Kur’an’ın onları
dost edinmemek konusundaki nehyinin (yasağının) hususi şartlarda olduğunu, bunu umumileştirmenin
Kur’an’ın ruhuna aykırı olacağını’ Üstad said-i nursi ‘Münazarat’
kitabında bildirdiğini ifade etmektedir.” (Mehmet Oruç – Diyalog Tuzağı) Bu düşünceleri
teyid eden şu ifadeler de Ahmet Şahin’den: “Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim
olan Kelime-i Tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal
mertebesidir…….Ehl-i Kitap ile Âmentü’de ittifak halindeyiz.” (Ahmet Şahin Zaman 17.4.2000) Diyalogcuların
İslâm inancını temelden dinamitleyen bir cümleleri de şöyle: “ ‘Benim dinim son dindir.’
inancından vaz geçilmelidir.” Şu cümleler diyalogcuların önde gelenlerinin ifadelerindendir: “80’li
yıllarda başlattığımız ‘Dinler Arası Diyalog’ projesinde hayli mesafe aldık.
Bu konuda en büyük desteği bize Diyanet verdi……. Sivil kuruluşlardan ise destek Gazeteciler Yazarlar
Vakfı’ndan geldi. Vakfın onursal başkanı Fethullah Gülen Hoca bize büyük destek verdi. Bütün bunların
üstünde Diyalog konusunun Türkiye’deki mimarı Prof. Dr. Mehmet Aydın’dır.”
YAPILAN VE SÖYLENENLERİN İSLÂM İNANCI AÇISINDAN İRDELENMESİ On dört asırdan beri
İslâm toplumlarını İslâm alimleri yönlendirmişlerdir. İslâm alimlerinin dayandığı
esaslar ise sadece Kur’an ve hadisler olmuştur. Bu bakımdan bazı inceliklere dikkat etmek mecburiyeti
vardır. ‘Müslümanım’ dediği halde diyalogculuk yapanlara yüce dinimizin itikatla, inançla alâkalı
bazı temel esaslarını hatırlatmak gerekmektedir. Bazı âyet ve hadis mealleriyle, İslâm alimlerinin
ifadelerini yorumsuz alıyoruz. “Allah indinde hak din ancak İslâm’dır.” (Ali İmran
Suresi – 19) “Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa Suresi – 80) “Mü’minler,
mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Onları dost edinenler, Allah’ın dostluğunu
bırakmış olurlar.” (Ali İmran Suresi – 28) “Allah Resulü’ne biri geldi ve:
‘Ey Allah’ın elçisi! Hıristiyanlardan Allah’a ve Resulü’ne inanarak İncil’e
sadık biri veya aynı şekilde Allah’a ve Resulü’ne inanarak Tevrat’a bağlı biri,
sonradan sana tabi olmazsa, bu kişiler hakkında ne buyurursunuz?’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas)
şöyle buyurdu: ‘Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten biri veya Yahûdi ve
Hıristiyan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi kabul etmeden ölürse, kesinlikle Cehennemlik olur.’
” (İmam-ı Ahmed bin Hanbel – Müsned) “İmanın temeli mü’mini sevmek ve kâfiri
sevmemektir.” (İmam-ı Ahmed bin Hanbel – Müsned) “Cennete sadece Müslüman olanlar girer.”
(Buharî) “Bana iman etmeyen Yahûdi ve Hıristiyan mutlaka Cehenneme girecektir.” (Hakim) İmam
Rabbani (ks.)’nin bu husustaki beyanları da şöyledir: “Doğru imanın alameti, kâfirleri
sevmeyip onlara mahsus olan ve kâfirlik alameti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü İslâm ile küfür birbirinin
aksidir. Bunlardan birisine kıymet vermek diğerine hakaret ve kötülemek olur. Allahü Teâlâ kâfirlerin kendi
düşmanı ve Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Bir kimse kendini Müslüman zanneder.
Kelime-i Tevhidi söyleyip ‘inanıyorum’ der. Namaz kılar ve ibadet eder. Halbuki bilmez ki böyle Allah’ın
dostlarını sevmemek, Allah’ın düşmanlarını ‘şu iyilikleri de var’ diye
sevmek gibi çirkin hareketleri onun imanını temelinden götürür. Allahü Teâlâ’nın düşmanlarını
sevmek insanı Allah’tan uzaklaştırır. Onun düşmanlarından uzaklaşmadıkça sevgiliye
dost olunmaz.” Buraya bu husustaki âyet ve hadislerin sadece az bir kısmı alınabilmiştir. Bu
bilgiler; Diyalog’un İslâm’ın temel inancı karşısındaki konumunu apaçık ortaya
koymaktadır. Bu bakımdan başta Diyalog anlayışının, imam-ı ibn-i teymiyye ,mustafa
islamoglu, imam-ı humeyni ,İmam-ı Azam, İmam Şâfi, İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Malik, İmam
Maturidî, İmam Eş’arî, İmam Gazalî, İmam Rabbânî, İmam Birgivî, Ebu-s Suud Efendi, Mevlânâ
Celâleddin gibi alimlerin eserlerinin röntgeninden geçirilmesi zarureti vardır. İsmi zikredilen bu zatlar nevzuhur
kişiler olmayıp birer ilim abidesidirler. Bunlar ilim dünyamızı, kafalarımızı, gönüllerimizi
aydınlatan; yollarını takip etmekten şeref duyduğumuz büyüklerimizdir. Onların röntgeni vasıtasıyla
gönüllerdeki arızalar görülmeli ve giderilmelidir.
DİYALOĞA KAPILANLARA BAZI HATIRLATMALAR Ortadoğu’nun kan gölü haline geldiği
zamanı yaşıyoruz. Mezheblerin ve meşreblerin mensupları el birliği edip ABD ve İsrail firmalarının
ürettiği malları almasalar, o malları boykot etseler onlar açısından büyük bir çöküş meydana
gelirdi. Ayrıca o mallara verilen paralar Müslümanlara atılan kurşun olmazdı. O zaman da Ortadoğu
kendi sahipleri tarafından idare edilirdi. Acaba sözüm ona diyalogcular bunu niye düşünmezler? Diyalogculara
ve onları takip edenlere bazı hususların hatırlatılması gerekmektedir. Ortadoğu’nun
kan gölü haline geldiği zamanı yaşıyoruz. Mezheblerin ve meşreblerin mensupları el birliği
edip ABD ve İsrail firmalarının ürettiği malları almasalar, o malları boykot etseler onlar açısından
büyük bir çöküş meydana gelirdi. Ayrıca o mallara verilen paralar Müslümanlara atılan kurşun olmazdı.
O zaman da Ortadoğu kendi sahipleri tarafından idare edilirdi. Acaba sözüm ona diyalogcular bunu niye düşünmezler?
Yoksa ABD dolarları veya İngiliz sterlinleri başka türlü düşünememe psikolojisi mi meydana getiriyor?
Ülkemizde ve diğer pilot bölgelerde misyoner ve diyalogcular bu çalışmaları yaparken Batı toplumu
içinde içten içe bazı hadiseler olmaktadır. Yukarıda kısaca temas ettiğimiz iğrençlikler karşısında
Batı’da başta papazlar olmak üzere pek çok kimsenin Müslüman olduğu görülmektedir. Bu; akıl, mantık,
ilim, vicdanın gösterdiği yoldur. Akıl, mantık, ilim ve vicdanın dalalete, kölelik psikolojisine,
ihanete ve paraya tapınmaya karşı zaferidir. Yusuf İslam adını alan Cat Stavens, Raci Garaudy
adını alan Roger Garaudy, Maurice Bucaille bu asil kalplilerin ve sistemli düşünenlerin ilk akla gelen şahane
örnekleridir. Dünyada zaman zaman film festivalleri yapılmaktadır. Bu festivallerde en iyi oyuncu, yapımcı,
senarist gibi sanatkârlara mükâfatlar verilmektedir. Son festivallerden birinde cinsî sapıklık alanında
en iyi oyunu sergileyenlere mükâfatlar verildi. Halbuki ikiyüzlülük alanında rol yapan öyle kimseler vardır ki bunlar
pek çok Hollywood yıldızını sollayacak kabiliyete sahiptirler.
'..DTP'li Hasip Kaplan, DTP'nin laiklik konusunda bir sigorta olduğunu ve kendilerinin olmadığında
Güneydoğu'da şeriatin öne çıkacağını öne sürdü...'
Tezgah altında pişirilen politik zehir: “İslamsız Kürtler ve İslamsız
Türkler”
FikritakipCom'dan Akif Çarkçı'nın Analizi
DTP çizgisindeki siyasilerin ve aydınların din konusundaki resmi yaklaşımı neyse, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin resmi ideolojisine Jakoben bir üslupla sahip çıkan kalabalığın din konusunda geliştirdiği
tez de odur. Tuhaflığı şüphe götürmeyen bu fikri birliktelik nereye kadar devam eder bilinmez, ancak,
hem DTP’nin hem de resmi tezi kendi emellerine göre kullanan güruhun ülkenin başına ne belalar saracağı
ortadadır. Bu topraklarda İslam paydasında birleşerek yüz yıllarca kardeşçe yaşamış
iki toplumun arasına nifak tohumları ekmenin diğer adı bu fikri birlikteliği devam ettirmektir.
Büyük
bir musibetle sonuçlanması kaçınılmaz olan din karşıtı bu görüşten ya resmi tezi jakoben
bir üslupla dayatanlar vazgeçecekler ya da DTP bölge gerçeğinden haberdar bir siyaset güderek Kürtlerin Müslümanlığı
üzerinden kendisine siyasetin merkezinde meşruiyet sağlamaktan vazgeçecektir. DTP’nin meşruiyet kaynağı,
dini değerleri hafife alarak siyasetin merkezinde kendine alan açmak değil, terörist örgütle bağını
tamamıyla koparmak, sonra da gerçek insan hak ve özgürlükleri paydasında ülkenin diğer sağduyulu kesimleri
ile barışmaktır. Kürt ya da Güneydoğu sorununun çözümüne barışçıl, hakkaniyetli katkı
sağlamak isteyen DTP’nin ilk atacağı adım bu olmalıdır. Ancak DTP bilerek ve isteyerek
sanki başka bir arayışın içerisindeymişçesine dini ve toplumsal değerleri karşısına
alarak kendi üzerindeki şaibeleri savmak istiyor. Bu şaibelerin neler olduğu ise gün gibi ortada.
Hatırlanacağı
üzere silahlı kuvvetlerin yetkili ağızlarından geçmiş zamanda sadır ve vaki olan Türkiye’deki
iki ana tehlikeden birisi irtica, diğeri ise bölücü Kürt terörüydü. Şimdi aynı ağızdan terör örgütünün
meclisteki siyasi ayağı olarak nitelenen DTP bu iki tehlikeden birisi olan “kendisini” (silahlı
kuvvetlerin görüşüne göre) irticadan ayırarak tek gerçek iç tehlikenin irtica olduğu konseptini güçlendirmeye
çalışıyor. Hem de resmi söylemle ağız birliği yaparak. Şimdi bu paragraf üzerinde düşünün
ve acı gerçeği siz yakalayın.
Vakit Gazetesi'nin haberine göre bir dönem Abdullah Öcalan'ın
avukatlığını yapan DTP milletvekili Hasip Kaplan, DTP'nin laiklik konusunda bir sigorta olduğunu
ve kendilerinin olmadığında Güneydoğu'da şeriatin öne çıkacağını öne sürdü. Üstüne
üstlük Kaplan, DTP'nin kapatılması ve etkisizleştirilmesi durumunda bölgede dindarlığın hakim
olacağını da söylemekten çekinmedi.
Öcalan'ın laiklik konusundaki görüşlerinin belli
olduğunu da ifade eden Kaplan bu görüşlerin Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesiyle ve cari uygulamalarıyla
örtüştüğünü belirterek hem laikliğin hem de sosyal devletin teminatı olduğunu da söyledi.
Kaplan
başörtüsünün serbest bırakılmasına karşı olduklarını da belirterek şunları
söylüyor: "21. yüzyılda bunlarla mı uğraşacağız? Bunların dayanağı istismardır.
Bakın anayasa hazırlıyorlar, bunu da serbest bırakmak isteyecekler. Türban simge olarak kullanılmamalıdır.
Başörtülü savcı, avukat olmaz. Başörtülü hakim olamaz.”
Ezelden beri sağduyulu aydınların,
namuslu, Türkiye gerçeğinden haberdar bilim adamlarının Kürt sorununun çözümünde İslam faktörünü önemli
bir çimento olarak görmelerine karşılık İslamsız bir toplum hayali ile yanıp tutuşan ve
aslında küresel güçlerin makro planlarına bilerek ya da bilmeyerek alet olan, payandalık eden, etnik kimliği
ne olursa olsun her kendini bilmez sözde aydın ve siyasetçiler Türkiye’yi bir bataklığın içine doğru
sürüklüyorlar.
Eğer bugün son günlerde yaşanan müessif terör olaylarının etnik bir çatışmaya
dönüştürülme ihtimali varsa bu ihtimali körükleyecek en kötü tavır, profan ve değerden arındırılmış
toplum üretmeye dayalı politika gütmektir. Halkların kardeşliği gibi görünürde masum ancak özde sorunlu
bir yaklaşımı benimseyen Marksist ideoloji ne yazık ki sosyolojik gerçeklikten uzak durarak iki ayrı
etnik kökene mensup toplumun biribine düşürülmesi sürecine bilinçli ya da bilinçsiz olarak katkı sağlıyor.
Oysa
İslam, “ancak mü’minler kardeştir” düsturunu insanlığa hediye ederek, gerçek kardeşliğin
etnik mensubiyette olmadığını, inanç birliğinin kardeşliğin temeli olduğunu vaaz ediyor.
İslam kardeşliğinin tesis edilmesinden korkan dış ve iç mihraklar bölgede oynanan kirli
oyunlarının bozulmaması için İslamsız Kürtleri ve İslamsız Türkleri kullanarak hem bir
etnik çatışmanın hem de sonu parçalanmaya gidecek çözümsüz bir sorunu iyice pekiştirmenin temellerini
atıyorlar maalesef. İşte oyun budur. Bu oyuna gelmemesi beklenen, bu ülkenin vazgeçilmez iki gerçeği Türkler
ve Kürtler ancak İslam ortak paydasında birleşebilirler. Dil ayrı, örf ayrı, etnisite ayrı.
Sadece din ve inanç bir. Bu sosyolojik gerçeği artık görmek ve kabul etmek lazım.
“Kart-
kurt” tezinden sonra “Kürt kökenli vatandaş” söylemine evrilen ulusalcı cephe siyasetçi ve aydınları
Kürt’e Kürt, Türk’e Türk diyebilmenin dayanılmaz hafifliğini yaşamadıkça, DTP, dini politikasına
alet etmekten vazgeçmedikçe, Kürt sorunu ile terör sorunu birbirinden ayrı tutulup bölgede siyasi ve ekonomik tedbirler
alınmadıkça, herşeyden önemlisi İslam kardeşliği vurgusu sorunun çözümü için yegane anahtar
olarak görülmedikçe bölgedeki sıkıntılar sona ermeyecektir.
ABD’nin ve ekseninde duran
emperyalist güçlerin kirli emellerinin depreştiği bölgede İslamsız bir Kürt toplumu ve İslamsız
bir Türk toplumu oluşturarak iki toplumun kardeşlik bağlarını çözmek oyununa gelinmesi demek Irak’tan
sonra Türkiyenin parçalanması, gücünün azaltılması demektir. Bu acı sonuç ayan beyan ortada durmaktır.
İslami duyarlılıkları azaltılmış iki toplumun etnik gerekçelerle birbirine nasıl kolay
düşürebileceğini hayal etmek bile kötü. Kuzey Irak’ta fiilen kurulan Kürt devleti de eğer İslamsız,
İsrail’e entegre bir Kürt toplumu özlemi içerisindeler ise vay bölge insanlarının haline vay!
Din
karşıtlığını esas edinmiş zevata ise söyleyecek sözümüz şudur: Bu ağır vebalin
altından nasıl kalkacağınızı şimdiden düşünseniz iyi olur değil mi beyler!
"Hep birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın,
bölük bölük olmayın ve anın Allah'ın size verdiği nîmeti, anın o zamanı ki düşmandınız
birbirinize, kalplerinizi uzlaştırdı, nîmetiyle kardeş oldunuz. İçinde ateş dolu bir çukurun
tam kenarındaydınız, sizi kurtardı oradan. Allah, doğru yolu bulursunuz diye delillerini böyle açıklar
işte." ali imran 103
Bu ülkenin/coğrafyanın bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek
insan haline getiren İslamiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla.
Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı... İnananlar kardeştir. Aynı
şeyleri sevmek, aynı şeyler için yaşamak, ölmek, Türk’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i,
Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç; gazaya yani iradeye. Altı yüz yıl beraber
ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kabusa kalbeden meşûm bir salgın,
maddecilik. Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihine hayatın. Heyhat, bu çöküşte kıyametin
ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikayetsiz.
Eleştiri, soru ve önerileriniz icin e mail lerinizi
bekleriz.
baş örtüsüne karşı duyarlı olmak zorundayız tüm ümmet olarak
irade her güçlügü yener
Yabancıların müslüman olmalarına sebepler
Bir çok diplomat, devlet, ilim ve fen, hatta din adamlarının
müslüman oluşları, İslâmiyetin büyüklüğüne hayran kaldıklarındandır. Misyonerler, milyarlar
harcayarak Hıristiyanlık propagandası yapıyorlar. Hâlbuki propagandasız birçok yabancı, İslâmı
seçmiştir. Bu sebeplerin birkaçı şöyle:
1-
İslâmda tek ilah vardır. Hıristiyanlıktaki üç tanrı inancı, ilim sahiplerince saçma görülmüştür.
2-
İslâm, sadece ahiret saadetini değil, dünyada da mutlu yaşamanın yollarını bildirmiştir.
3-
İslâmda, her çocuk günahsız doğar. Hıristiyanlıkta ise, günahkâr doğar. Bu da, akla, ilme, aykırıdır.
4-
İslâmda, ibâdetlerin mabette yapılma şartı yoktur. Her yerde ibâdet edilebilir. Hıristiyanlar, kilisede
putu, papazı aracı yaparak ibâdet eder.
5-
İslâmda günahları yalnız Allah affeder. Hıristiyanlıkta, güya papazın, günahları affetme
ve dinden çıkarma yani aforoz etme gibi yetkisi vardır.
6-
Yahudi kendini asil bilir. Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslâmda ise ırk, renk ve dil ayrımı
yoktur.
7-
İslâmda bütün peygamberler beşer, yani insandır. Ancak seçilmiş, günahsız insandır. Hiç kimse,
diğerlerinin günahını çekmez. Hıristiyanlıkta, Hz. İsa Oğul tanrıdır, günahkârların
affolması için çarmıhta ölmüştür. Bu da akla ve ilme aykırıdır.
8-
İslâmda hurafe yoktur. Diğer dinlerde ateşe, güneşe, taşa, heykele tapılır.
9-
İslâmda, "Dinde zorlama yoktur" düsturu vardır. Hiç kimse dine girmeye
zorlanmaz. Hıristiyanların dine sokmak için yaptıkları işkenceler ve mezheb kavgaları meşhurdur.
10-
İslâm, iç temizliği yanında, dış temizliğe de çok önem verir. Meşhur Versay Sarayında
yıllarca bir hela yoktu. Bu, Hıristiyanların ne kadar pis olduğunu göstermeye kâfidir.
11-
İslâm, sömürüyü reddeder. Bunun için kapitalizmi, komünizmi kabul etmez. İslâm hariç, hiç bir dinin ekonomi sistemi
yoktur. Bugün Hıristiyan ülkelerde kapitalizm hakimdir.
12-
Müslümanların geri kalışları sebebi, dinlerinin icablarına uymamalarındandır. Hıristiyanların
maddi refaha kavuşmaları ise, dinlerinden uzak kalmalarındandır. Müslümanlıkta cahil olan dinden
çıkar, Hıristiyanlıkta ise, âlim olan Hıristiyanlığı bırakır.
13-
İslâmda, alkol, uyuşturucu ve kumar haramdır. Zinanın cezası ise, ağır olduğu için,
fuhuş yaygınlaşamaz. Hıristiyan Batı, fuhuş bataklığı içindedir.
14-İslâm,
en yeni ve en son dindir. Kur'an-ı kerim, günümüze kadar hiç bozulmadan, bir kelimesi bile değişmeden gelmiştir.
Hâlbuki İncillerin birbirini tutmadığını herkes bilir.
15-İslâm,
kadınlara çok kıymet vermiş, onlara en büyük hakları tanımış, (Cennet anaların ayağı altındadır) buyurmuştur. Hiçbir din kadına bu değeri
vermemiştir.
16-İslâm
dini bir milletin değil, bütün insanlığındır. Allahü teâlâ, (Rabbülâlemin)dir, yani bütün âlemlerin
Rabbidir.
Niçin Müslüman oldum?
(Atlas Okyanusu ile Akdenizin birbirine karışmadığını
gördüm ve ilmen de tesbit edilmiştir. Bunun 1400 sene önce Kur'an-ı kerimde bildirildiğini duyunca, müslümanlığın
hak din olduğuna inanıp müslüman oldum.) Kaptan
Kusto (Fransız)
Kur'an-ı kerim, Allahın adı ile başlıyor,
Allahın birliğini bildiriyordu. Hayretim arttı. Tevhid dini olan müslümanlığı seçtim. Cat Stevens (İngiliz)
İslâm, çağları ardında sürükliyen bir dindir.
Müslüman olmakla, çağlarüstü dini seçmiş oldum. Roger Garaudy (Fransız)
Anarşinin ancak İslâm ahlâkına sahip olmakla
önleneceğine inandım. İçkiyi bıraktım, tesettüre girdim ve namaza başladım. Tına Gfanzıl (Alman)
İslâmda, ırk, renk ve dil farkı gözetilmediğini,
herkesin eşit olduğunu, namaz kılarken de rütbe ayrımı yapılmadığını gördüm.
Müslüman oldum. Thomas Clayton(Amerikalı)
İslâm, en iyi şeyleri ihtiva eder. Hiç bir dinde kardeşlik,
İslâmdaki gibi değildir. Dr. Rolf Freiherr (Avusturyalı)
İslâm, sevgi, doğruluk, temizlik ve güzel ahlâkı emrettiği
için müslüman oldum. A.Uemura (Japon)
İslâmı akla da uygun bulup müslüman oldum. Cecilla Cannolly (Avusturyalı)
İlim Çinde de olsa alın sözünü okudum. İslâmın
ilme verdiği önemi görünce müslüman oldum. Mr. Board
(Amerikalı)
İslâm, israf ve cimriliği yasaklayan, maddi- manevî
her hususta en güzel kaideleri olan dindir. Albay Ronald Rockwell
(Amerikalı)
İslâm dünya ve ahiret mutluluğunu gösterdiği
için müslüman oldum. B.Karai (Zengibar)
Putlara değil de, bir Allaha ibâdet etmeyi, doğruluğu,
emanete riayeti, insanların haklarını gözetmeyi emreden İslâmiyeti kabul ettim. Necaşi (Habeş İmparatoru)
Tufeyl bin Amr, usta bir şairdi. Onun gibi şiirden anlıyan pek azdı.
Kur'an-ı kerimi okuyunca, onun şiir ve beşeri bir söz değil, ilahi bir kelam olduğunu hemen anlayıp
müslüman oldu.
Rahman
ve Rahim olan Allah'ın adıyla! hz.Muhammed'in iznindeyiz Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd ederiz.
Efendimiz, Rehberimiz, Resulümüz, Serverimiz olan Muhammed Mustafa (sav)'ya selat ve selam olsun.
Ya Rabbi!...
Hakkın batıl, batılın da hak görüldüğü, hak ile batılın birbirine karıştığı,
insanların hak diye batıla rağbet edip, batıl diye hakka tepki göstererek dışladığı
bu zor ve sisli dönemde bize yardım et. Hakkı bize ve herkese göster.
Ya Rabbi!... Nefsin istek ve temennilerinin
sonu olmadığını, insan onun peşinden bir adım yürüdü mü birkaç adım daha atmak zorunda
kaldığını, hevasına bir yoldaşlık etti mi, pek çok temennisine de yoldaşlık etmeye
mecbur olduğunu, nefsin isteklerine bir kapı araladık mı pek çok kapı daha aralayacağımızı
nefse bir sefer itaat etmekle pek çok fesada düşeceğimizi, ta ki Allah göstermesin hak dergahından kovuluncaya
kadar bunun devam edeceğini bize idrak ettir ve bizi hevâsına uyanlardan eyleme.
Ya Rabbi!... İç alemde
zafer kazanılmadan meydan savaşında zafer kazanılamayacağını, eğer iç alemimizde hakkı
yüceltmemişsek dış alemde küfre üstünlük sağlayamayacağımızı bize idrak ettir. Hem
iç alemde hem de dış alemde zaferler nasib et.
Ya Rabbi!... Va'desi gelip takdir ettiğin zaman ölümün
kaçınılmaz olduğunu, savaşla barışla yada insanın bulunduğu yerin güvenli olup olmaması
ile ilgili olmadığını, evde oturmanın ölümü erteleyemeyeceği gibi Senin yolunda mücadele etmenin
de ölümü yaklaştırmayacağını bize idrak ettir.
Ya rabbi!... Bu dinin hakimiyetinin sıkıntı,
korku, zorluk, zindan, hicret ve şehadetten geçtiğini, Allah'ın rızasına ve cennete böyle ulaşıldığını,
ahirete inanmayan düşmanlarımız bile da'vaları için bu sıkıntılara katlanırlarken,
bizim gevşekliğimizin ancak iman eksikliğinden kaynaklandığını bize idrak ettir. İmanımızı
arttır, ayaklarımızı sabit tut ve bize kaldıramayacağımız ağır yük yükleme.
Geçemeyeceğimiz imtihanlarla bizi imtihan etme. <******>******>
Ya Rabbi!... Bizi Mü'min kardeşlerimize karşı şefkatli merhametli ve tevazu sahibi;
kafirlere karşı da şiddetli ve tavizsiz kıl.
Ya Rabbi!... Kardeşlerimizle bir bedenin uzuvları
gibi olduğumuzu ve bedendeki bir uzvun rahatsızlanması ile diğerlerinin de rahatsızlandığını
bize idrak ettir. Ve o bilinçle hareket etmeyi nasib et.
Ya Rabbi!... Başımıza gelen musibetlere üzüldüğümüz
gibi kardeşlerimizin başına gelen musibetlere de üzülmeyi, kendimiz için sevindiğimiz her durumda kardeşimiz
için de sevinmeyi nasib et.
Ya Rabbi!... Tüm insanlara ve kardeşlerimize karşı kalbimize sonsuz bir
sevgi yerleştir. Ancak bu sevgi bizi adaletsizliğe ve sevdiğimizin hatasını görmemeye sevk etmesin.
Ya Rabbi! Bugün dünyanın dört bir yanında bölük pörçük olan Müslümanlara birlik beraberlik ve vahdeti nasip
eyle. Zulme, küfre, ve emperyalistlere karşı Ümmeti yek vücut yaparak mücadele etmeyi nasip eyle.
Ya Rabbi!...
Müslümanların topraklarını işgal ederek yer altı ve yerüstü kaynaklarını sömüren, bunun
için her türlü mel'aneti işlemekten geri kalmayan zalimleri kahr-u perişan eyle. Ya Rabbi!... Şüphesiz
yerin ve göğün hazinelerinin sahibisin. Ğani, Rezzak olan ancak Sensin. Senin Resulünü ve ashabını davasından
geri döndürmek için nasıl ekonomik boykot ve tecrit politikaları uygulandı ise bugünde Onun yolundan gidenlere
aynı boykot ve tecrit politikaları uygulanmaktadır. Çocuk, kadın, yaşlı demeden taraftarların
aç bırakılmaktadır. Resulünün üzerinden bu boykotu nasıl kaldırdın ve zalimlerin planının
boşa çıkardın ise bugün de yardımını göndererek zalimlerin hile ve oyunlarını boşa
çıkar. Ğani ve Rezzak sıfatınla bizleri rızıklandır.
''MEDENİYET DEDİĞİN AÇMAKSA BEDENİ, ETRAFINIZA
BİR BAKIN,HAYVANLAR SİZDEN DAHA MEDENİ''
M. AKİF ERSOY
EY
ÜMMETİ MUHAMMED s.a.v UYAN! Uyan da bak zulmün cellâdı, zalimin korkusu, mazlumun perdedarı sen misin?
Ne oldu sana; ne oldu da bu kadar umarsız, bu kadar serseri, bu kadar duyarsız oldun... Sen zulümle savaşırken
ortaya yüreğini koyardın, yüreğin mi yaralandı en orta yerinden yoksa duygularını mı bağladın?
Tek dişi kalmış medeniyet canavarlarının arasında yutuldun mu? Çığ mı düştü
üstüne? Sele mi kapıldın zulmün yamacında? Odağı cehennem olan bir kuyunun dibinde misin? Yasıyor
musun biçare yoksa ölü müsün ölüleri bile utandıran halinle...
Sen nasıl çıkacaksın YARADANIN huzuruna? Peygamber 'ümmetim ümmetim' diye fer yâd ederken sen bu ümmet
katliamına seyirci mi kalacaksın? Destek olmayacak mısın kardeşine yoksa köstek olmak mı gelir
isine? Sen ki söz verdin GALU BELA’DA, söz verdin MEVLA’YA. Uyan su gafletten. Taslar ağaçlar dile geldi,
hepsi cihada gidiyor. Uyan! Sözünü tutma vaktidir su an. Yedi kat yerin dibindeki ölüler dirildi, şanlı ruhlar geldiler
cihada, SEN YOKSUN! Melek’lerin gözünün yasini sil artik. Evliyaların, şühedaların kemikleri sızlamasın...
ARTIK UYANMA ZAMANI GELMEDiMi EYYY MÜSLÜMANNNN! Haydi, Ey Müslüman Kiralım Gaflet Zincirini. Vakit artik
Uyanma zamanıdır. Dua Mümin’in Silah’ıdır. Haydi, simdi Eller Dua’ya. Bir gece vakti
ÜMMET’İ MUHAMMED s.a.v için, Kendiniz için Dostlarımız ve Hastalarımız için
Dünya üç gündür; dün, bugün ve yarin. Dün geçti. Yarinin gelecegi belli degil. Öyle ise; bugünün kiymetini bil! Hasan-i
Basrî Rahmetullahi aleyh
dogan medyasının yazdıklarına ve yayınladıklarına çok dikkat edin, zira bölünme,
parçalanma ve yıkmaya dair bu ülkede ne varsa yılanın başı bunlardır. Uyanık olmalı,
bize her “dayatılan” haber ve yorumu kabullenmemeliyiz. Biraz sorgulamalıyız yahu bu ne koyunluk,
bu ne gaflet hali böyle?! Bazı bloglarda gördüm bu kabullenişleri de o yüzden diyorum hemen kabullenmeyin
koyun gibi diye!! Ki bu Doğan medya kuruluşunun başındakilerin ne Türk’lüğü belli,
ne müslümanlığı ne de Türk ve Türkiye severliği.
İşte o haber..
“Kurtlar Vadisi” dizisinin kahramanlarından Muro’nun meşhur repliği “nalet olsun
içimdeki insan sevgisine” şeklinde. Doğan Medya Grubunun İsrail yanlısı yayınlarını
görünce “lanet olsun içinizdeki Siyonizm sevgisine” demekten kendimizi alamıyoruz. İşte bize bu
cümleyi söyleten gelişmeler;
“Filistin’deki katliam” Doğan Medya Grubu gazete ve televizyonlarında farklı bir bakış
açısıyla veriliyor. “Siyonist gözlük” takan ve soykırıma Tel-Aviv’den bakan bu kuruluşlar
İsrail’i haklı çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Özellikle grubun “Amiral gemisi”
Hürriyet ve “ağır abi” takılan Milliyet’e göre bu katliam “kahrolası” Hamas
yüzünden gerçekleşmiş. Nitekim Hürriyet ilk büyük saldırıdan sonraki manşet haberinde kullandığı
“İsrail savaş uçakları, iki günde 200 Katyuşa roketi atan HAMAS’ı dün yoğun
hava saldırılarıyla yerle bir etti” ifadeleriyle, sanki İsrail’in HAMAS’ın saldırısı
karşısında harekete geçtiği izlenimini vermeye çalıştı. *
İlk gün katliamı ufak bir haberle geçiştiren Milliyet’in manşeti ise izinsiz ağaç
kesilmesini işleyen “Yasal katliam”dı. Öldürülen yüzlerce insanın ağaçlar kadar değeri
yoktu. Bu kadarcık ayıpla yetinmeyen Milliyet dün de “tuhaf bir haber”le okuyucularının
karşısına çıkma pişkinliğini gösterdi. Anlaşılan, Tokat Milletvekili Zeyid Aslan’ın,
İsrail’in Gazze saldırısının “soykırım” olduğunu belirtmesi Milliyet’i
rahatsız etmişti. Gazete, vekilin İsrail’i kınayan açıklamasını ”
vekilden tuhaf bir çıkış”başlığıyla verdi. Haberin spotu
ise ” milletvekili Zeyid Aslan, 380 Filistinlinin ölümüne neden olan İsrail saldırıları için tuhaf
bir çıkışta bulundu. Aslan, İsrail’in saldırılarını ’soykırım’
olarak niteleyerek, ‘Dün insanlığın karşısında uğradıkları zulümlerden
dolayı merhamet dilenenler, bugünün barbarları olmuşlardır’ dedi” şeklindeydi. Oysa asıl
tuhaf olan bu vekilin “anlamlı ve yerinde” açıklaması değil Milliyet’in “garip”
haberiydi.
Bilindiği gibi, “Kurtlar Vadisi” dizisinin kahramanlarından Muro’nun meşhur repliği
“nalet olsun içimdeki insan sevgisine” şeklinde. Doğan Medya Grubunun İsrail yanlısı
bu yayınlarını görünce herhalde Aydın Doğan ve çalışanları için ise: “Lanet
olsun içinizdeki Siyonizm sevgisine ve Müslüman nefretine” demekten kendini alamıyordur.
TEMBELLİGE VE MAZERETE SON
Halkımız arasında meşhur bir söz vardır. Derler ki: “İsteyen bir yol bulur, istemeyen
de mazeret bulur.” Bu söz, günümüzdeki Müslümanların bir bölümüne şıp diye oturuyor. İnsanlar yapmaları
gereken şeyleri “azgın nefis”in telkin ve teşvikleriyle yapmadıklarından dolayı
kendilerini temize çıkarabilmek için mazeretler uyduruyorlar. Uydurdukları mazeretleriyle kendi sığınakları
oluşturuyorlar. Halbuki bu tür davranış içerisine girenler ancak bilerek ya da bilmiyerek kendi kendilerini
aldatıyorlar. “Günahları”nı, “tembellikleri”ni, “ihmalkârlıkları”nı,
“vesveseleri”ni mazeret kılıfıyla örtmeye çalışanların “zerre miktarı
hayır ve şerrin hesabının görülecegi” günde imtihanı kaybetmesinden endişe ediyoruz. Günümüzün
tembellik ve mazeret içerisinde bocalanan bazı meselelere bakalım, Hangi konularda tembellik yapıyoruz ? *
1.) Allaha kulluk noktasındaki tembellik en tehlikeli olanıdır. Bilindigi gibi tembel insanlar zamanında
yapacakları işi devamlı ertelerler. Namaz kılınması lâzım: Yarın kılarım
derler yarınlar bir türlü gelmez. Ramazanda Oruç tutması gereklidir: Bin türlü mazeret hazırlar. Zengin sınıfında
ise Zekat vermesi icabeder: Hep bir sonraki sene toptan veririm der ama miktar arttıkça ertelenen sene sayısı
da artar. Bu ve buna benzer İtikat,İbadet,Muamelat, ve her türlü dini noktalarda Allaha kullugunu erteleyen Müslüman
öyle bir zamana rastlarki; Ecelin ertelenmedigi vakit gelmiştir. Hayıflanmak, üzülmek, esef etmek te artık
çare degildir. Aklımızı başımıza alalım ve her âmelimizi zamanında yapmaya ğayret
edelim. Çünkü yaşadıgımız hayatın yedegi yok. Ahirette de kandırılacak, aldatılacak,
mazeret dinliyecek birilerini bulamayacagız. 2.) Kitabımız Kur’ân’ı Kerime yeterli derecede
vakıf olmaktan uzagız. Kuranı anlamıyoruz, İşin garip olan tarafı anlamaya da çalışmıyoruz.
Hep birileri okusun, birileri anlatsın lâkin biz yüzünden dahi okuyamayalım. Eger böyleysek acınacak durumdayız
demektir ve en kısa zamanda Kurana hizmet yönünde önce kendimiz kitabımıza sarılacagız, sonra eşimize
ve çocuklarımıza Kuran sevgisini aşılıyacagız. Çevre çevre Kuran halkasını genişletecegiz.
Kuranın hizmetçisi olacagız. Çünkü Peygamber efendimiz mealen buyuruyorki: ** sizin en hayırlılarınız
Kuranı ögrenen ve ögretenlerinizdir.** Müslümanlar için çok önemli olan bu müjdeli habere sımsıkı sarılacagız.
İnanıyoruzki; Kurtuluş sadece Kuranda ve İslamdadır... 3.) Müslümanlar Kur’ân’ın
sınırlarını çizdiği helâl-haram hudutlarını kesinlikle ihlâl edemezler. Yalnız bu
hudutları tayin etmek te İlim ile olur. Onun için Kitabımızı çok okuyacagız. Anlayana, kavrayana
kadar ondan kopmayacagız. Zorda kaldıgımız her an ona sarılacagız, Edebimiz, âhlakımız,
Yaşantımız, velhasıl her adım atışımız kitabımıza uygun olacak. Kuranı
anlamaya götürücü bütün ilimlerden faydalanacagız. Tefsir, Hadis, Akait, Fıkıh, Kelâm, İnsanlık ve
İslam tarihi gibi ilimleri okuyup ögrenmeye ğayret edecegiz. Bu yolda bütün imkanlarımızı harekete
geçirecegiz. Kuran ögrenimi ve ögretimi ile geçen zamanımız bilelimki; Vakitlerin en güzeli olacaktır. Kitabımızı
ögrenemezsek nasıl yaşayacagız ? Sahabe önce 10.Ayet ögreniyordu. Sonra ögrendiklerini yaşıyor, hayatına
tatbik ediyordu, sonra bir 10. Ayet daha ögteniyor ezberliyor böyle böyle İlim – Âmel bütünlügünü yaşamada
bizlere örnek oluyorlardı Allah (cc) onlardan razı olsun. *4.) İlim tahsili konusundaki vurdumduymazlığımız
ne yazıkki günden güne artmaktadır. Bu konu daha iyi anlaşılır ümidiyle AMARAT tan misal verelim.
Daha çok degil otuz kırk sene önce yüzlerce Kuran Hafızı vardı ve bu insanlar bildiklerini ilimleri ölçüsünde
çevre köylerle, kentlerle paylaşıyorlardı. Yaşı 45-50. nin üzerinde olanlar çok iyi bilirler, gençlerde
Ana-babalarından, büyüklerinden konuyu araştırabilirler. Peki ne olduda Kuran Hafızlıgından
koptuk ? Neden şimdilerde İlim adamı yetiştiremiyoruz ? Ne olur artık dünyamızı mamur hâle
getirmeyi, dünya malına canla başla sarılmayı birazcık erteleyelim birazda Dinimiz için ğayret
sarf edelim. İnanıyoruzki; Dinimiz düzelirse hem dünyamız, hemde Ahiretimiz nurlanacaktır. Şükürler
olsun çogumuzun hali vakti yerinde, imkanlarımız çok geniş. Alahın dinine sarılmayı ertelemeyelim.
Artık tembellik ve mazeret zamanı geçti diyelim ve Dinimizi saglam kaynaklardan ögrenelim ve Hayırlı âmellerle
hem dünyamızı hem Âhiretimizi kurtaralım... * 5.) Müslümanların İnsanlıga faydalı olacak
faaliyetlere koşması zaruridir. Bu tür sosyal faaliyetlerden kişinin kaçması kendi kendinden kaçması,
kendi kendisini aldatması demektir. Müslümanlar artık kendilerini ciddiye almalarının vaktinin geldigini
hesap etmelidirler. Akıl baliğ yaşını idrak etmiş olanlardan itibaren kimse kendisini geri planda
göremez. Yaşı ilerleyenler * Artık yeşeripte bostanmı olacagım * düşüncesiyle kendilerini
bu hizmetin dışına çıkaramazlar. Bu din kadını, erkeği, yaşlısı , genci,
Fakiri, zenginiyle yaşanmak için Rabbimiz tarafından Peygamber efendimiz (sav) aracılıgıyla bizlere
ulaştırılmıştır. 1400. Küsur senelik geniş bir İlmi birikim bizlere kadar taşınmıştır.
Bizlere sadece İhlasla,İslam dinine sarılmak kalıyor Tekrar ediyoruz Tembellige ve Mazerete geçit yok
diyecegiz. Arif Nihat Asya ne diyor şiirinde: * Hâla ne diye oyunda oynaştasın. Fatihin İstanbulu fethettigi
yaştasın.* Evet kendimizi ciddiye alalım. Biz ciddiye almazsak hiç kimse bizi adam yerine koymaz. Yaratılmışların
en şereflisi oldugumuzu bilelim ve buna lâyık olalım... 6.) Şeytanın en büyük ugraşı bütün
insanlıgı yoldan çıkartmak için çalışmak ve bu ugurda Kıyamete kadar ğayret göstermektir.
Aman Şeytana ve şeytanın uşaklarına fırsat vermeyelim. Şeytan Haramları, günahları,
Dinimizin çirkin buldugu bütün âmelleri allayıp pullayıp yandaşlarına güzel gösterecektir. Haramların
kapısını sonuna kadar açacak Zinacıyı, içkiciyi, kumarcıyı, yalancıyı, iftiracıyı,
hasta ve illetli beyinlilerin hepsini geçici olarak koruma altına alacak, onların dostu gibi görünecek, Vesvesesi
ile muhatabını sapıklıga sürükleyincede zevk ten dört köşe olacak, İnananların kalbine
şirk tohumlarını atmak için asker sayısını sürekli artıracak, İsyan bayragının
Kıyamete kadar taşıyıcılıgını üstlenecektir. Aman şeytanın hilesine, desisesine,
aldatmalarına kapılmayalım. Uyanık olalım. Kış uykusuna yatmış olanları
da uyandırmaya ğayret edelim. Ömrümüzün geri kalan kısmını Allaha ve Peygamberine (sav) baglılıkla
geçirelim. Unutmayalım: Şeytan bizim günahlardan tevbe etmemizi istemez. Şeytan bizim Hidayete, kurtuluşa
kavuşmamızı istemez. Şeytan bizim Allaha sıgınmamızdan hoşnut olmaz. Şeytan bizim
Namaz kılmamızı , SECDE etmemizi istemez. Müslümanlar günah işledikten sonra, Pişmanlık duyup
tevbe kapısına yapışınca o kusur ve günahlarından kurtulacakken, Güzel niyetleriyle iblisi çatlatması
gerekirken Hâla tembellik ve Mazeret hastalıgını gündemde tutarak hayatını sürdürüyorsa o insanın
alçalışı ve düşüşü hızlanır Allah korusun * ESFELİ SAFİLİNE * Yani aşagıların
aşagıların aşagısına yuvarlanır. İnsanlık şerefini ayaklar altına alır
ve Hayvanlardan daha aşagı derecelere iner. Akıl nimetinin bize tanıdıgı güzellikle diyoruzki
Allaha ve onun Rasülüne (sav) İtaat etmekle Şeytanı, lanetli iblisi çıldırtalım. Allahın
gazabına ugramaktan korunalım. Samimiyetle ve sadakatla dinimize baglanalım, sarılalım. Mazeret kulpuna
sarılıp oradan ayrılmamak bir hastalıktır. Peki, bu halden kurtulmanın çaresi nedir? Ne yapmalıyız
ki, nefsimizin esiri olmaktan kurtulup kusurlarımızı kabul edip islah yolunda ciddi adımlar atmak gibi
bir yola girebilelim? Hakkı hak bilip Hakkı kabul edecek, batılı batıl bilip, batıldan şiddetle
kaçınacak bir şuur kazanabilelim? Bunun için ilk yapılacak şey samimi olmaktır. İkincisi, kişinin
kusurunu anlaması ve bu kusurdan dolayı yaptıklarından pişman olmasıdır. Bunlar temizlenmenin
rıza makamına ermenin ilk basamağıdır. Bundan sonra, bu noktaya gelen kula istiâze (şeytandan
ve her türlü şerlerden Allah’a sığınmak) ve istiğfar (tevbe etmek) kapılarına ihlâsla
ve bir daha şeytana dönmemek üzere yönelmek gerekir... Dahası var: Bundan böyle ibadette devamlı olmak, günahta
ısrarcı olmamak, sıkıntı ve musibetlerde “sabır” ve “takva” elbisesine
bürünmek icab eder... Artık nefsin elinden “mazeret uydurma” yetkisi alınmıştır. Bu yetkinin
alınmasıyla insan necat ( Yani kurtuluş) yolunu bulmuş demektir. Niyetlerimiz samimi olsun. İyilikler
içinde olmaya kesin tavırlarla yönelelim. Günahlarımız için mazeretler uydurmaya yeltenmeyelim. İmanda
sebat edelim. İbadetlerimizde sadakatimizi gösterelim. Allah (CC) kendisine kullukta samimi olanları daima yüceltir.
Şeytanın en önemli hedefi insanların doğru yoldan sapmalarını sağlamaktır. Bu amacını
gerçekleştirmek için her türlü yöntemi deneyen şeytan, insanlara sağlarından, sollarından, önlerinden
ve arkalarından yaklaşır. İrade kullanmayan bir kişi şeytanın çağrılarına
kolaylıkla kapılıp, onun istediği şekilde hareket eder. Buna karşın Allah'a teslim olan
iman sahipleri şiddetli Allah korkularından dolayı Rabbimizin razı olacağını tavırları
göstermede irade gösterirler. Dinden uzak yaşayan toplumlar üzerinde şeytanın tembellik telkini çok şiddetlidir.
Çünkü tembellik insanı İslam’ın getirdiği güzel ahlâktan uzaklaştırır. Eğer
düşüncede ve iradede şiddetli bir tembellik varsa, o anda bu kişinin dinin gereklerini hakkıyla yaşaması
mümkün olmaz. İnsanların çok büyük bir kısmı tembelliğin ne olduğunu tam olarak kavramazlar.
Tembelliği daha çok, emekli olmuş, hiçbir işte çalışmayan insanların özelliği olarak düşünürler.
Oysa tembellik sadece hiç hareket etmeyen, çalışmayı sevmeyen, dolayısıyla sürekli olarak yan gelip
yatan bir insan modeli değildir. Şeytan bu tür bir tembellikle de insanları yönlendirmeye çalışmaktadır.
Ama asıl önemli olan fikir tembelliği, yani düşünmemektir. Çünkü eğer insan iradesini hiç kullanmaz ve
şeytanın bu etkisine kapılarak düşünmekten kaçarsa o zaman anlayıştan yoksun, apaçık olan
gerçekleri göremeyen, düşünmesi gerekenler detaylıca anlatılsa bile bunları kavrayamayan bir insan haline
gelmektedir. Kur’an’da bu anlayışsız insanlara ve özellikle çok sayıda olmalarına pek
çok ayet ile dikkat çekilmiştir. *** Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler.
(Bakara Suresi, 18) *** Dediler ki: ***"Bizim kalplerimiz örtülüdür." Hayır; Allah, inkarlarından dolayı onları
lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder. (Bakara Suresi,88)*** ***Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten
hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a'ma) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler.
(13 Suresi. 19)*** Allahım bizleri hakkı hak bilip hakka baglanan, Batılı batıl bilip batıldan
kaçınan ve korunan kulların zümresine dahil eyle.
Bu soru çok basit gibi görünse de, aslında
bütün sırlar bu sorunun arkasında gizlidir. Eğer bir kimse, bu sorunun cevabını doğru olarak
bilmiyorsa, boşuna yaşıyor demektir. Bir kimse, bu sorunun cevabını doğru olarak bilmeden ölüp
gitmiş ise, boşuna bir hayat sürmüş demektir. Eğer bir de cevabı yanlış olarak biliyorsa,o zaman durum daha da kötü demektir. Bu durumda denilebilir ki; şu dünyaya gelen
bir kişinin beklide ilk yapacağı ve en önemli işi bu soruya doğru cevabı bulmaktır.
Bu soruyu basite almamak gerekir. Cenab-ı Hak dahi
nefsi yarattığı zaman ona bu soruyu sormuş – Men ene, ve ma ente? Yani; Ben kimim ve sen nesin?
demiş; nefis ‘Ben benim, sen de sensin’ diye cevap vermiştir. Ona çeşitli azaplar vermiş,
hatta Cehenneme atmış ve sonra yine sormuş: Ben kimim ve sen nesin? Cevap yine aynı olmuş: ‘Ben
benim, sen de sensin’ Bu defa nefsi aç bırakmış ve yine sormuş: - Men ene, ve ma ente? Nefis bu
defa şöyle cevap vermiş: -Sen benim Rabbi Rahimimsin, ben senin aciz bir kulunum.
Demek nefis, benlik davasından kolay kolay vazgeçmez.
‘Ben kimim?’ sorusu, peşinden başka
soruları da getirir; sen kimsin?, bu insanlar kim?, bu hayvanlar neci, bu bitkiler ne?, bu dünya, bu ay, bu güneş,
bu yıldızlar ve bu kâinat ne? Bu gelenler, bu dünyaya niçin geliyorlar? Gelenler çok durmayıp kısa bir
hayattan sonra doymadan gidiyorlar, neden? Niye geliniyor, nereye gidiliyor? Ve hakeza… Bu ve buna benzer nice sorular…
Bu sorulara doğru cevap ancak ‘ben kimim?’ sorusuna verilecek doğru cevap ile bulunabilir.
Her insanın hususi bir alemi vardır. İşte
onun bu hususi aleminin şekli ‘Ben kimim?’ sorusuna verdiği cevaba göre olur. Bu sorunun doğru
cevabı kısaca şudur:
Ben, bu kâinatı ve mahlukatı yoktan var eden ve
her an onlarda tasarruf etmekte olan Allah’ın aciz bir kuluyum.
‘Ben kimim?’ sorusunun kısaca cevabı
budur. Böyle doğru cevabı bilir ve kabul edersen diğer sorularında doğru cevaplarını kolayca
bulabilirsin. O zaman dersin ki; bu insanlarda benim gibi Allah’ın yarattığı aciz birer kuldur.
Benim de, onlarında rızıklarını O veriyor. Beni de onları da eceli gelince O öldürecek ve hesaba
çekmek üzere beni de onları da O diriltecek. Böylece hiç kimseyi ilah derecesinde gözünde büyütmezsin. Bütün hayvan ve
bitkileri de Allah’ın yarattığını bilir ve O’nun eserleri olarak görürsün. Kâinata baktığın
zaman, koca koca gezegen ve galaksileri, bu kâinatın sahibi olan Allah’ın emrinde hareket eden ve O’na
boyun eğen haşmetli birer memur olarak görürsün. Bu durumda onlar sana dehşet vermezler. Deprem gibi hadiselerin
de dizgininin Allah’ın elinde olduğunu bilir ve korkmazsın. Çünkü bilirsin ki; bu alemde O demeden zerre
kıpırdayamaz. Peki hoşumuza gitmeyen bir şey olursa? O zaman dersin ki; madem O’nun izni ile olmuştur.
‘Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler’ der, tevekkül eder ve teslim olursun.
Her şeyi Allah’ın emrinde gördüğün
için, firavun gibi başını kaldırmaz ve O’nun emir ve yasaklarına göre yaşamak, artık
sana zor gelmez. Öyleya, ayların, güneşlerin kendisine itaat ettiği bir zata isyan etmek hangi akıl iledir?
Zerre kadar aklı olan bunu yapar mı? Madem O’nun mülkündeyim, madem beni O yarattı, madem beni yaşatan
ve rızkımı veren O, madem beni istediği zaman öldürüp, toprağa sokacak olan yine O; öyleyse, O’nun
emrini dinlemeyip te kimin emrini dinleyeceğim? İşte, böylece insan, sadece Allah’a kulluk ederek, kimseden
çekinmeden rahat bir hayat sürer.
Maalesef dünyada yaşayan insanların çoğu,
bu ‘Ben kimim?’ sorusuna doğru cevap veremediklerinden bu rahattan mahrumdur. Kendilerinin ne olduğunu,
niçin bu dünyaya geldiklerini, niçin yaşadıklarını ve nereye gittiklerini doğru olarak bilemediklerinden
diğer insanları da, bu dünyayı da, bu olayları da doğru olarak değerlendiremezler. Dolayısıyla
hayvan gibi yaşar, bazı süfli zevklerin peşinde ömürlerini tüketir ve bir şey anlamadan bu dünyadan göçer
giderler. ‘Tuh onların akıllarına’ de.
Buradan anlaşılıyor ki ‘Ben kimim?
sorusu, mutlaka doğru olarak cevaplanması gereken ve insanın hayatındaki en önemli ve en birinci sorudur.
Çünkü, her şey bu soru ile bağlıdır. Bu sorunun cevabını doğru olarak bulup, ona göre yaşamayan,
boşuna yaşamış demektir. Bu ise, basit bir şey değildir. Devletin en yüksek makamlarında
olsa da, servetçe en zengin insanlardan olsa da , teknolojide ilerleyip göklerde uçsa da, netice değişmez.
Şimdi sen kendi nefsine bak. Eğer canın istediği gibi yaşıyorsan, istediğin gibi
giyinip, istediğin gibi eğleniyorsan, istediğini yiyip istediğin yere gidiyorsan, istediğin zaman
yatıp istediğin zaman kalkıyorsan, istediğin gibi alış veriş yapıp isteğin gibi
davranıyorsan senin nefsin ‘ben benim’ diyen bir nefistir ve sahibini cehenneme götürür. Eğer sen, canın
istediği gibi bir hayat değil de Cenab-ı Hakk’ın istediği gibi, O’nun emir ve yasaklarına
göre bir hayat sürüyorsan, o zaman senin nefsin ‘Sen benim Rabbi Rahimimsin, ben senin aciz bir kulunum’ diyen
bir nefistir ki, ne mutlu sana, seni kutlar ve tebrik ederim.
Hikmetli Sözler
Haya imandan bir bölümdür Hayası olmayanın
imanı da olmaz
Kişinin namazdaki nasibi ,namazda olduğu kadardır
(Hadis-i Şerif)
Cennete giden yol Allah (c.c)'ın emirlerine sımsıkı
yapışmaktır yolun başlangıcı ise namazdır
Namazı olmayanın dini de yoktur ( Hadis-i Şerif)
Müslümanın her şeyi muslumana has olmalıdır.
yemesi,içmesi,giymesi hep Allah (c.c) tarafından belirtilmiştir.
Kafir ile musluman dış görünüşünden birbirlerinden
ayırt edilmelidir..
Müslüman kadın ve erkek öyle giyinmelidirler ki
kafirlere benzemesinler
Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık Anlaki
yok Ulu Allahtan başkasına yakınlık (N.F.Kısakürek)
Namazın dindeki yeri başın vucuddaki yeri
gibidir
Allah (c.c)'a isyan olan yerde kul'a itaat yoktur
Müslüman sadece söylediklerinden değil,Söylemesi
gerekirken söylemediklerinden de sorumludur
İslamın hakimiyeti için ne kadar az gayret
gösterirseniz.Bilesinizki o kadar çok aksine uşaklık yapıyorsunuz demektir
Küçük şeylere gereğinden fazla önem verenler
elinden büyük iş gelmeyelerdir
Müslüman kimliğinden utanan değil o kimliğe
layık olmadığı için kendinden utanan kimsedir
Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı
bir ülkede düşünce adamı yetişmez
Dünyanın gidişatından ben müslümanım
diyen herkes sorumludur
Müslüman sadece yaptıklarından değil,yapması
gerekirken yapmadıklarından da sorumludur
Kötülüğün hakim olmaması için tek şart
iyilerin gayret göstermeleridir
Hicretin en faziletlisi Allah (c.c)'ın sevmediği
şeyleri terketmektir
Doğru söyleyip zincire vurulmak,yalan söyleyerek zincirden
kurtulmaktan iyidir (Sadi)
En fazilet li amel,Nefsin istediğinin zıddını
yapmaktır (Ebu Suleyman Daruni)
Davamız kuru bir dava değil,dunyaya islami hakim
kılma davasıdır (Ertuğrul gazi)
Allah (c.c)'tan korkusu olmayanı,Allah herşeyden
korkutur
Ameller niyete göredir
İnkarı gerekeni inkar etmedikçe,kabul edilmesi gerekeni
kabul etmedikçe iman edilmiş olmaz
Gerçek hürriyet Hakk'a köleliktir (Hz. Ali R.a)
Amellerin en faziletlisi Allah (c.c) için sevmek ve buğzetmektir
(Hadis-i Şerif)
Bir farzı vaktinde yapmak ,halis niyetle bin sene nafile
ibadetten daha iyidir (İmamı Gazali)
Cihadın en faziletlisizalim sultanın yanında
söylenen doğru sözdür (Hadis-i Şerif)
Cevahir varken pul neye yarar Aczini bilmeyen kul
neye yarar Herkes bir yol tutturmuş gidiyor ama Mevlaya gitmeyen yol neye yarar
İçindeki bir zayıfın hakkı güçlüden
serbestçe alınmayan bir millet hiçbir zaman kurtulamaz (Hadis-i Şerif)
Güzel ahlak hayırlı bir yoldaştır Akıl
hayırlı bir arkadaştır Edep hayırlı bir mirastır Kendini beğenmekten daha büyük
bir yalnızlık yoktur (Hz Ali R.a)
Kusursuz dost arayan dostsuz kalır (Mevlana K.s)
Sabır sevincin anahtarıdır (Hadis-i Şerif)
Kişinin yediğinin en iyisi kendi elleriyle
kazandığıdır(Hadis-i Şerif)
övbe eden gunahı yapmamış gibidir (Hadis-i
Şerif)
Hikmetin başı Allah (c.c) korkusudur (Hadis-i Şerif)
İbadet on kısımdır.dokuzu helal yemektir
(Hadis-i Şerif)
Acele şeytanın işidir (Hadis-i Şerif)
Sizden biriniz öfkelendiği zaman,hemen su bulsun ve o
suyla abdest alsın ki; yürekteki öfke ateşini söndürsün (Hadis-i Şerif)
Sokak ehli cehennem ehlidir ( Hadis-i Şerif)
Allah (c.c)'ın hayrı dilediği yerdedir
(Hadis-i Şerif)
Bütün belalardan razı olanlardan ,Allah (c.c) ta
razı olur (Hadis-i Şerif)
Her kim bir hastayı ziyaret ederse Allah (c.c) yolunda
700 gün oruç tutmuş sevabı alır (Hadis-i Şerif)
Hakk Teala kulunu sevince ona belalar gönderir.Bu belalara
sabreden kullarını da sever (Hadis-i Şerif)
Bir din kardeşinin,bir ihtiyacını giderenin
Allah-u Teala kıyamet günün de yetmiş ihtiyacını giderir (Hadis-i Şerif)
Salihler le sohbet etki, salihlerden olursun Zalimler
le sohbet etme, zalimlerden olursun (Mevlana K.s)
Açlık ve susuzluğa karşı nefsinizle
cihad eyleyin.Açlık ve susuzluğa dayananlara Allah (c.c) Yolunda cihat etmiş gaziler gibi ecir verilir
(Hadis-i Şerif)
Yüksek makamlara vasıl olmanın sebebleri acıktır
(Hadis-i Şerif)
Üç haslet bir kimsede varsa munafıktır : 1-Söz
söylerse, yalan söyler 2-Söz verirse, sözünde durmaz 3-Emanet edilirse,hiyanet eder (Hadis-i Şerif)
Suç ve günahın başı dünya sevgisidir (Hadis-i
Şerif)
Eline gecmeyecek şeyi aramak en büyük beladır
(Abdulkadir Geylani k.s)
Doğrusu çok şaşılıcak şey,Diller
ne güzel söyluyor kalplerde biliyor.Fakat amleler aykırı düşüyor (Hasan Basri)
Kötülüğü bilmeyen kişi onun tuzağına
kolay düşer (Hz. Ömer R.a)
Şüheda gövdesi baksana dağlar taşlar O rükü
olmasa dunya da eğilmez başlar Yaralanmış temiz alnından uzanmış yatıyor Bir
hilal uğruna Ya Rab ne güneşler batıyor (M.A.Ersoy)
Başkalarından en fazla şüphe edenler en güvenilmez insanlardır
(Thedguido)
Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır
( Dr.C.Bernand)
Acılar sevgiyle tatlılaşır (Mevlana K.s)
Kanunlar örümcek ağına benzerler.Güçlü sinekler deler geçer,Küçük
sinekler takılır. (Balzac)
Birinin Allah (c.c) yolunda mucahidler safında durması.Allah katında
altmış sene (nafile)ibadetten daha faziletlidir (Hadis-i Şerif)
Suçsuz yere öldürülen kişinin Allah (c.c) katında altı mukafatı
vardır; 1-Kanın ilk damlasında günahları bağışlanır 2-Kabir azabından kurtulur 3-Cennetteki
yerini görür 4-Keranet(asalet) elbisesi giydirilir 5-Büyük korku,yani kıyamet dehşet dolu sıkıntılardan
emin olur 6-Hurilerle evlendirilir
Boş kafalı insanlar la mutavazi insanı ayırmak kolaydır.Çünkü
birincileri hep kendilerinden bahsederler (La Bruyer)
Ömür boyu zengim yaşamak isteyen,kalbine hırsı sokmasın
(Ebu Abdullah bin Antaki k.s)
Amellerin en faziletlisi vaktinde kılınan namaz,ana-babaya iteat
ve cihaddır (Hadis-i Şerif)
Ana-Babaya iyilik etmek ömrü artırır,yalan konuşmak rızkı
eksiltir,dua kazaya mani olur (Hadis-i Şerif)
Cennete ilk çağrılanlar,bollukta da sıkıntılı
anlarda da Allah (c.c)'a hamd edenlerdir (Hadis-i Şerif)
Elinle ettiğin hayrı...Dilinle etme zayi (Huseyin Kefevi)
Dört şey kişinin talihsizliğinden ve gafletindendir; 1-Gözlerin
ağlamaması 2-Kalbin katılaşması 3-Hayalperest ve aç gözlü olması (Hadis-i Şerif)
Hayat iman ve cihaddır (Bediuzzaman)
Ya onurlu ölüm,Ya nurlu zafer (Selahaddin Eyyubi)
Türlü türlü cefanın adını aşk koymuşlar. (Yunus Emre)
Demokrasimiz yasağı sever. (Receep Yazıcıoğlu)
Hakim ideoloji hakim sınıfın ideolojisidir.(C. Meriç)
Her kalbin çarpıntısı kendi ecelinin ayak sesidir. (Beyazidi Bestami)
Zaman paraya benzer lüzumsuz yere sarfedilmedikçe daima yeter. (N. Kaplan)
Saatler bizimle alay eder .Ömrümüz saniye saniye biter. (H.İsmail)
İyi bir fikriniz mi var o halde bir şeyler yapın.
Her nefesde eyledik yüzbin günah bir günaha etmedik hiç bir gün ah. (Süleyman
Çelebi)
Zaman gösterdi ki cennet ucuz değil cehennem dahi lüzumsuz değil. ( Bediüzzaman)
• Çok bağışlayan ve tevbeleri kabul eden olduğunu,
• Allah'ın suçların cezasını hemen vermediğini, tevbe etme ve bağışlanma
dilemek için süre tanıdığını,
• Kullarına karşı çok merhametli olduğunu,
• Mümin kulları için cenneti istediğini,
• Müminlerin yaptıklarının karşılığını, hem dünyada hem de ahirette
noksansız olarak kendi fazlından da artırarak vereceğini,
• Sabredenlerin karşılığını, en güzeliyle vereceğini,
• Canımızı bağışlayan, sağlığımızı veren olduğunu,
• Hastalandığımızda bize şifa verdiğini,
• Bizi gerçek imana ulaştırmak için sürekli uyarıp korkuttuğunu ve çeşitli vesilelerle
kendisini hatırlattığını,
• İmanı bize sevdirenin ve küfrü de çirkin gösterenin Rabbimiz olduğunu,
• Dininden kim dönerse, onun yerine ondan çok daha hayırlısını getireceğini,
• Müminlerin yaptıkları kötülükleri örttüğünü,
• Kendisinden korkup sakınana, doğruyu yanlıştan ayırma anlayışını
vereceğini,
• Bize herkesten ve herşeyden daha yakın olduğunu,
• Sonsuza kadar Rabbimizle dost olabilmek için dua etmeyi SAKIN UNUTMAYIN
ŞEYTANIN VARLIĞINI...
Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O,
kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi,
6)
• Şeytanın bizim en büyük düşmanımız olduğunu,
• Her an, sabırla bütün insanları yanıltmak için beklediğini,
• Nimetleri fark ettirmeyerek şükretmenizi engellemeye çalışacağını,
• Özellikle ani olaylarda fırsat kollayıp her işte bir hayır olduğunu size unutturarak,
tevekkülsüz davranmanızı istediğini,
• Üzerinize bir ağırlık, öfke, boşvermişlik, dikkatsizlik, bencillik, kıskançlık,
unutkanlık vermeye çalışacağını,
• Tüm ibadetlerinizi, güzel ahlaklı olmanızı engellemek istediğini,
• Gerçek müminler üzerinde hiçbir etkisinin olamayacağını,
• Şeytandan geldiğini fark ettiğiniz en ufak bir vesvesede bile hemen Allah'a sığınmayı,
• En çok kullandığı tuzaklardan birinin UNUTTURMA olduğunu,
• Sizi Allah'ı anmaktan ve namazı kılmaktan da alıkoymak istediğini,
• Hak olana karşı direnmenin ve kibirin Allah katından kovulmuş şeytanın vasfı
olduğunu,
• Sizi en olmadık kuruntulara düşürmeye çalışacağını,
• Sizin Allah'a dua etmenizi, O'nu razı etmenizi, cennete gitmenizi asla ve asla istemediğini,
• En büyük hedefinin, sizin de kendisi gibi sonsuz azaba mahkum olmanız olduğunu,
• Hiçbir zorlayıcı gücünün de olmadığını, sadece insanları çağırdığını
SAKIN HİÇ UNUTMAYIN.
ALLAH'I ÇOK ZİKRETMEYİ...
Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin (Ahzab Suresi, 41)
• Rabbimizi her an zikretmeyi,
• Her an, ayakta iken, yatarken, otururken düşünerek Allah'ın adını anmayı,
• Üzerimizdeki sıkıntıların, işlerimizdeki karışıklıkların
giderilip, üzerimize kalp ferahlığının gelmesinin sadece Allah'ın zikriyle olacağını,
• Hiçbir şeyin (alış-verişin, ticaretin) Allah'ı zikretmemizi engelleyemeyeceğini,
• Allah'ı zikretmenin yaptımız herşeyden daha büyük bir iş olduğunu,
• Şeytanın Allah'ın zikrini unutturmaya çalıştığını ve bunu başarmak
için her fırsatı değerlendireceğini,
• Bir toplulukla karşı karşıya kaldığımızda bize kolaylık sağlayacak
olanın Allah'ı zikretmek olduğunu SAKIN UNUTMAYIN.
ÖLÜMÜN HER AN GELEBİLECEĞİNİ...
Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve
siz bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)
• Kendimiz dahil ailemizdeki herkesin, arkadaşlarımızın, tanıdığımız
tüm insanların mutlaka öleceğinizi,
• Ölüm zamanımızı takdir edenin Rabbimiz olduğunu,
• Hepimiz için vakti belirlenmiş bir ecel olduğunu ve o an geldiğinde bunu hiçbir şekilde
engelleyemeyeceğimizi,
• Ölüm ile birlikte Rabbimize döndürüleceğimizi,
• Öldükten sonra bedenimizin hiçbir kıymetinin olmayacağını,
• Mezara, toprağın altına konulan bedenin kısa zamanda çürüyüp yok olacağını,
• Ölüm anındaki pişmanlıkla edilen tevbenin kabul olunmayacağını, bu yüzden geç
olmadan tevbe etmeyi,
• Dünyadaki bütün acizliklerin bize ölümü hatırlatmak için verildiğini,
• Ölümü düşünmenin insanı bütün hırslarından arındıracağını,
• Allah'tan "Müslüman olarak ölmeyi" istemeyi UNUTMAYIN.
YAŞADIĞIMIZ DÜNYANIN BİR GÜN
YOK OLACAĞINI...
Gerçekten dünya hayatı, ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır... (Muhammed Suresi, 36)
• Dünya hayatının uzun gibi görünse de, gerçekte bir tanışma vakti kadar kısa olduğunu,
• Dünyadaki "çekici süsler"in tümünün birer imtihan olduğunu,
• Herkese, öğüt alabilecek olanın öğüt alıp kendini düzelteceği kadar bir süre tanındığını,
• Kimin daha güzel davranacağının denenmesi için hayatın ve ölümün var edildiğini,
•
Dünya hayatının geçici ve ahirete kıyasla yararının çok az olduğunu,
• Dünyadaki nimetlerin, cennetteki gerçek nimetlerin çok eksik bir kopyası olduğunu, ahireti hatırlatmak
kastıyla özel olarak yaratıldığını,
• Allah'ın dilemesiyle kıyamet günü bütün dünyanın tamamen yok olacağını,
• Dünya hayatının yalnızca tutkulu bir oyalanma olduğunu, asıl yurdun ise ahiret olduğunu,
• Dünya nimetlerinin övünme aracı olarak görülmemesi gerektiğini,
• Gerçek müminlerin ahireti dünyaya asla hiçbir zaman değişmeyeceklerini UNUTMAYIN.
KIYAMET GÜNÜNÜN HIZLA
YAKLAŞTIĞINI..
İnsanlar sana kıyamet saatini sorarlar; de ki:"Onun bilgisi yalnızca Allah katındadır."
Ne bilirsin; belki kıyamet saati pek yakın da olabilir. (Ahzab Suresi,63)
• Kıyamet saatine her an biraz daha yaklaştığımızı,
• O gün şimdiye kadar hiç görülmemiş ve hiç duyulmamış olayların yaşanacağını,
• Hiç kimse şuurunda değilken apansız gelivereceğini,
• Hiçbir yere kaçışın olmayacağını,
• O gün herkesin Allah'a hesap vereceğini, verilen her nimetten sorguya çekileceğini,
• Bugüne kadar yaratılmış bütün insanların oldukları yerden doğrulup Rabbimize
doğru süzülerek gideceklerini,
• O gün yeryüzünün ve dağların yerlerinden oynatılıp kaldırılacağını
ve tek bir çarpma ile parça parça olacağını,
• O gün hiçbir yakın dost ve şefaatçinin olmadığını
itiraf edeceklerini,
• "Bizi buradan çıkar, salih ameller yapalım" diyerek çığlıklar atacaklarını,
• Cennet halkından su ve rızık isteyeceklerini, fakat tüm bunların onlara haram kılındığını,
• O gün birbirleriyle çekişeceklerini, birbirlerine lanet edeceklerini, birbirlerinin azapları için
dua edeceklerini,
• O gün bütün gücün yalnızca Allah'a ait olduğunu,
• Kahredici bir pişmanlık ve çaresizlik içinde içlerinin yanacağını,
• Allah'ın onlarla konuşmayacağını SAKIN AMA SAKIN UNUTMAYIN.
HER ANIMIZDA KURAN AHLAKINA
GÖRE HAREKET ETMEYİ...
Elif, Lam,Ra. Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye
layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik. (İbrahim Suresi, 1)
• Daima vicdanınızın sesini dinleyerek hareket etmeyi,
• Kendiniz, anneniz, babanız, yakınlarınız aleyhinde de olsa daima adaletli olmayı,
• Hoşgörülü ve bağışlayıcı olmayı,
• Müminlere karşı şefkatli ve merhametli olmayı,
• Büyüklenmekten sakınmayı,
• Emanet ehli olmayı,
• Selama en güzel şekilde karşılık vermeyi,
• Öfkenizi yenmeyi,
• Bilmediğiniz konularda tartışmamayı,
• İnsanlara gösteriş yapmaktan kaçınmayı,
• Üstünlükteki tek ölçünün takva olduğunu,
• Nefsin daima kötülüğü emrettiğini,
• Her an bir hayır peşinde olmayı,
• Allah'tan gücümüzün yettiği kadar korkmayı,
• Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu herşeyin üzerinde tutmayı,
• Yalnızca Allah'tan korkup sakınmamız gerektiğini,
• İyiliği emredip kötülükten sakındırmayı,
• Bir kimsenin başka birinin günahını yüklenemeyeceğini,
• Allah'ın böbürlenenleri sevmediğini,
• Namazlara titizlik göstermeyi,
• Alay etmemeyi,
• Gıybet yapmamayı ve yapılmasına izin vermemeyi,
• Allah'a karşı gönülden bağlı olmayı,
• Allah için sabretmeyi,
• Sağımızdaki ve solumuzdaki yazıcıların herşeyi yazdığını,
• Zandan sakınmayı, zan ve tahminle hareket etmemeyi,
• Her zaman Kuran'ı ölçü alarak düşünmeyi,
• Müminler için üzülecek, ümitsizliğe kapılacak, sıkıntıya düşecek hiçbir şeyin
olmadığını,
• Nimetlerle şımarmamayı,
• Her bilenden daha iyi bir bilen olduğunu ve bilenlerden sormayı,
• Ayrılığa düşmemeyi, müminler arasındaki birliğin çok önemli olduğunu,
• Dinde zorlama olmadığını, müminlere düşenin sadece öğütle hatırlatma olduğunu,
• Ortam ve şartlar ne olursa olsun ahlakınızdan, dine ve ibadetlerinize olan titizliğinizden
taviz vermemeyi,
•
Her işinizde Allah'a yönelip dönmeyi,
• Sahibinizin Allah olduğunu, tüm bunları O'nu razı etmek için yaptığınızı,
ücretinizin yalnız Allah'a ait olduğunu
SİZ HİÇ UNUTMAYIN.
Dediler ki: "Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok.
Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve
hikmet sahibi olansın."
(Bakara Suresi, 32)
ingilizce ögrenmek için aşagıdaki adrese girebilirsiniz.
ABD önderliğindeki küresel diktatörlük; kültürel planda, düşünsel
planda, ırksal planda, ideolojik planda; çıkarları nasıl gerektiriyorsa o yönde; her gün yeni başkalıklar
ve yeni ötekilikler üretiyor; ürettiği başkalıkları ve ötekilikleri nesneleştiriyor. Küresel diktatörlüğün
totaliter tutkularına göre, bütün başkalıklar ve ötekilikler, insanlığın, tarihin ve uygarlığın
en uzak, en yabancı noktası olarak tanımlanabiliyor. Küresel imparatorluğun, diktatörlüğün ve emperyalizmin
en uzak, en yabancı, unsurlarla ilişkisi yalnızca tabi kılmaya, sömürmeye yönelik militarist ilişkiler
olmaktadır. Küresel diktatörlük dünya çapında bir güvensizlik ve belirsizlik ortamı oluşturmuştur.
Otoriter bir söylemle, özellikle İslam toplumları, yukarıdan aşağıya doğru, ideolojik bir
zeminde tek boyutlu bir dönüşüme mecbur bırakılmaktadır.
İnsanlık tarihi boyunca bütün
diktatörlükler, barbarlıklar ve emperyalistler; yaşadıkları büyük ahlaki çöküntüler sırasında
ve ahlaki çöküntü sebebiyle büyük barbarlıklara başvurmuşlardır. Bugün, sık sık kılık
değiştiren, maske değiştiren, modern uygarlığın yeni bir yüzü ile karşı karşıyayız.
Manevi, ahlaki ve entelektüel içeriği bulunmayan, küçümseyici tanımlarla ve politik/kültürel kibirlilikle üstünlük
iddiasında bulunan; ideolojik ve kültürel saldırganlıklarla aşağıladıkları toplumların
ve halkların insanlık haklarını tanımayan; bu halklara karşı sistematik bir şekilde
ahlaki suçlar işleyen, aşağıladıkları halkları edilgenliğe mahkum eden; sağduyusunu
yitirmiş bulunan ideolojik Batı uygarlığı çok arkaik bir dünya düzeni oluşturuyor.
Küresel
diktatörlük bu defa Afganistan için, kendi çıkarlarına göre bir tarih, kültür ve siyasetle birlikte yönetim icat
ederek bunları Afganistan'a ihraç ediyor. Bu emperyalist projeye de; hizip bencillikleri ve egoizmleri; cemaat bencillikleri
ve egoizmleri; kabile/aşiret bencillikleri ve egoizmleri, lider bencillikleri ve egoizmleri emsalsiz yardımlarda
bulunuyor. Bu arada, sözünü ettiğimiz bütün bu bencilliklerin ve egoizmlerin İslam dünyası toplumlarında
samimi bir sorgulamaya tabi tutulmaları gerektiğini de burada hatırlatmalıyız. İçerisinde
yaşamakta bulunduğumuz arkaik dünya düzeni, sürekli çatışmalar ve çalkantılar, kıyımlar
ve düzensizlikler üretmektedir. Bu düzen, güçlünün, egemenin çıkarlarına uygun, keyfi kararlar, ittifaklar, stratejiler
ve operasyonlarla desteklenmektedir.
İçerisinde yaşadığımız dönemden bakıldığında,
özellikle İslam toplumlarının geleceklerine egemen olma haklarının kısıtlandığı
görülüyor. Kimin, nasıl, ne kadar, nereye kadar, hangi ölçüler ve değerler temelinde yöneteceğine, küresel
diktatörlük karar veriyor. Bu nedenledir ki, bugün İslam dünyası toplumlarının özgürlükleri keyfi bir
şekilde ve barbarca ihlal ediliyor. Günümüz dünyasında güçlülerin tabi olduğu haklar ve yasalarla, güçsüzlerin
tabi olduğu haklar ve yasalar arasında büyük uçurumlar var. Bu uçurumlar nedeniyle, İslam dünyası ülkeleri,
küresel iktidarın küçük ve iradesiz alt birimleri haline gelmişlerdir. Günümüzde, güçlülerin güçlerini kötüye kullanmalarını
engelleyebilecek bir irade bulunmuyor. Böylesi bir durum, zulmün, faşizmin, militarizmin sınırsız bir
özgürlüğe sahip olduğu bir durumdur. Barbarlar için, farklı olanı sevme, farklı olana saygı
fikri, insanın özgürlüğü, eşitliği fikri ve düşüncesi çıkarlarıyla doğrudan ilgilidir.
Barbarlar, diktatörler, çıkarlarına kölece hizmet edenleri, bu hizmetleri sırasında dost ilan ederken,
çıkarlarına ters düştüklerinde düşman ilan etmekte bir sakınca görmezler. Hiçbir zaman, hiçbir konuda
ahlaki ölçüleri bulunmayan barbarlar ve diktatörler, çıkarları için bütün özgürlükleri ve eşitlikleri ortadan
kaldırabilirler. Günümüzde barbarlığı küreselleştirenler, yayılma ve yerküreyi kontrol edebilmek
için bütün farklı hayatları, farklı tarzları, farklı kentleri, kültürleri ve uygarlıkları,
işgal, katliam, talan, yıkım yoluyla, dehşet veren acımasız sömürü yoluyla imha edebileceklerini
ilan ediyorlar. Kendi dışındaki kültürleri yok sayan ve onları aşağılayan modern Batı
ideolojisi, İslami varoluşumuzdan vazgeçmemizi istiyor. Varoluşumuzu rencide eden, yaralayan şey, inançlarımıza
rağmen, inançlarımız hilafına bir konuma mecbur bırakılmaktır. Bugün İslam dünyası
toplumları her alanda büyük sınırlamalar, büyük kısıtlamalar karşısında bulunuyor.
Bütün dünyayı her alanda baskı altına alan küresel tiranlık karşısında, evrensel çapta
ahlaki, vicdani ve entelektüel tepkilerin hayata geçirilmesi gerekir.
Karşı karşıya
bırakıldığımız baskılar nedeniyle değerlerimiz, ölçülerimiz, ilişkilerimiz ruhunu
yitiriyor. Varoluşumuzu anlamlı ve değerli kılan, değerlerimizin, ölçülerimizin, ilişkilerimizin
yerini, maalesef konjonktürel değerler, ölçüler, tarzlar, tavırlar, tutumlar, ilişkiler, dostluklar, yönelişler,
yorumlar ve tercihler alıyor. Manevi/ahlaki cesaret, manevi yüreklilik, yerini bir şekilde teslimiyetçiliğe
bırakıyor. Çok ciddi bir entelektüel gerileme yaşanıyor. Daha yüksek bir sorumluluk düzeyine, daha
yüksek bir bilinç düzeyine ihtiyacımız var. Düşünme yeteneği taşımayan, direnme yeteneği
bulunmayan toplumlar, kültürler edilgenliğe mahkum toplumlar ve kültürlerdir. Edilgen toplumlarda, kültürlerde her zaman
siyasal belirleyiciler egemen dış güçler oluşlardır. Toplumlarımızın üretkenliğini
sınırlandıran katı gelenekçilik, hepimizi bir durgunluğa sevkediyor. Yeniden hayata dönmek için yeni
bir ruh gerekiyor. İnsanlar dünyaya, dünyevi olana ihtirasla bağlandıklarında güçsüzlüleşirler, duyarlıklarını
yitirirler. İnsan, dünyaya ve dünyevi olana karşı müstağni olduğunda güçlüdür, onurludur, özgürdür
ve şahsiyetlidir.
Büyük amaçlar; büyük enerjiler, büyük yürekler, büyük çabalar, büyük dostluklar ve büyük
sorumluluklar ister. İnsanların yönlerini yitirdikleri bunalım dönemlerinde, kurucu bir bilinç üzerinde yoğunlaşılmalıdır.
Bunalım dönemlerinde hayatını güneşli tarafında yaşamayı seçenler, İslami ve insani
ilişkilerin dejenere olmasına katkıda bulunurlar. Konjonktürel bilincin basmakalıp indirgemeci düşünceleri,
ahlaki yozlaşmayı ve çürümeyi büyütür. Tarihsel gerçekliklere, gelişmelere, alt-üst oluşlara, inşalara,
yıkımlara, çalkantılara ilgisiz ve kayıtsız.
İşte Vakit'in Aydın Doğan hakkında yayınladığı
haberin orjinal metni:
Hadi ordan kaçakçı!
Günlerdir gazetesi Hürriyet'te kendisini
manşete taşıtarak Vakit'e saldıran, yalancılığı ve pornoculuğu tescilli Aydın
Doğan'ın vergi kaçakçılığı da Maliye raporları ile tescilli.
Günlerdir kendi gazetesi
Hürriyet'te kendisini manşet yaptırarak Vakit'e saldıran, yalancılığı ve pornoculuğu
tescilli Aydın Doğan'ın daha önceden de vergi kaçakçılığı tescillendi. Geçtiğimiz
yıl, Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörlüğü tarafından tebliğ edilen POAŞ raporunda
Cumhuriyet tarihinin en büyük vergi kaçağına ilişkin şu tespit yapıldı: “Petrol Ofisi,
İş-Doğan'la birleştirilerek 1 milyar 160 milyon YTL'lik zarar, kârdan düşüldü; bu da vergi kaybına
yol açtı.” İki şirketin birleşmesindeki amacın, İş-Doğan'ın bu satın
almadan kaynaklanan zararını POAŞ'a yüklemek ve POAŞ'ı satın almada kullanılan kredilerin
yine POAŞ tarafından ödenmesini sağlamak olduğu ifade edilen raporda, “Mükellef Kurum POAŞ
ile İş-Doğan'ın birleşmesi, iktisadi, ticari ve teknik icaplardan dolayı değil; vergi kaçırmak
amacıyla gerçekleştirilmiştir” denildi.
PATRONDAN VERGİ KAÇIRMA TAKTİKLERİ
2002 yılında yapılan işleme ilişkin raporda, birleşmeye gerekçe olarak Doğan tarafından
gösterilen, 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 36-39. maddelerinin tümüyle ilgisiz olduğu ifade edilerek,
“Kanunun bu maddelerinin amacı birleşme ve devir suretiyle şirketlerin daha verimli hale getirilmesi,
kârlılıklarının artırılması, verimsiz firmaların ekonomiye kazandırılmasıdır.
Mükellefin gerçek amacı ise vergi kaçırmaktır” denildi. Raporda, İş-Doğan'ın gerçekte
fason bir şirket olduğu da ifade edilerek, gücünü ve gelirlerini tamamen POAŞ'tan alan güdümlü bir şirket
olduğu belirtildi. Buna örnek olarak, şirketin sipariş üzerine POAŞ'tan aldığı ve gelirinin
yüzde 95'ini oluşturan motorinleri depolamadan direk olarak bayiye sattığı ve ticari mal stok hesabının
0 YTL olduğu gösterildi. Raporda şirketin 2000 yılı Ekim ayına kadar personel dahi çalıştırmadığı,
Ekim ve Kasım aylarında 5 ve 12 kişilik personel ile iki ayda 12 trilyonluk satış yaptığının
altı çizildi.
BEDAVADAN POAŞ'IN SAHİBİ OLDU
Raporda, İş-Doğan - Petrol
Ofisi birleşmesiyle Petrol Ofisi'nin neredeyse bedavaya satın alındığı da net bir biçimde ortaya
kondu. Raporda birleşme ile 1 milyar 160 milyon YTL'lik zararın mahsup edildiği ve bu işlemden doğan
kurumlar vergisi kaybının 348 milyon YTL olduğu belirtildi. Doğan raporunda Petrol Ofisi'nin yüzde 51'inin
1 milyon 260 bin dolara satın alındığı hatırlatılarak, satın alma sürecinde nasıl
hiç para ödenmediği şu cümlelerle aktarıldı: “POAŞ'ın yüzde 51'i yaklaşık 500
milyon dolar sermaye konularak kurulan İş-Doğan üzerinden alındı. Daha sonra 2002 Ağustos'unda
özelleştirme idaresinde POAŞ'ın yüzde 25,8'i 387.5 milyon dolara satın alındı. Satın alma
bedelinin birinci taksiti olan 116 trilyon 223 milyar 505 milyon 350 bin TL'lik bölüm yine İş-Doğan'ın
kullandığı kredilerle peşin olarak ödendi.”
DOĞAN'IN TÜRK EKONOMİSİNE KATKISI
'0' VERGİ
Raporda özetle İş-Doğan'ın kuruluşunda konulan 500 milyon dolarlık sermaye
dışında bu şirketin satın alması için banka kredileri dışında herhangi bir kaynağa
başvurulmadığı açıkça ortaya kondu. Bunun yanında bu kredileri kullanan İş-Doğan'ın
2002 Aralık ayında Petrol Ofisi ile birleşmesi nedeniyle devralınan 1 katrilyon 160 trilyon 547 milyon
liralık zarar nedeniyle 348 trilyon liralık vergi kaybına uğrandığı da hesaba katılınca
Petrol Ofisi'nin neredeyse maliyetsiz olarak el değiştirdiği vurgulandı. Raporun ilgili bölümünün sonunda
şu ifadeye yer aldı: "Sonuç olarak Türkiye'nin ciro ve kârlılıkta en büyük şirketlerinden biri neredeyse
maliyetsiz olarak el değiştirmiş, ayrıca yıllardır en fazla vergi ödeyen şirketlerden birinin
vergi gelirlerinden mahrum kalınmıştır.”
“TESCİLLİ VERGİ KAÇAKÇISI”
Aydın Doğan'ın son yıllardaki en büyük marifeti ise şüphesiz, POAŞ'ta yaptığı
birleştirme oyunundan kaynaklanan vergi cezasından kurtulmak oldu. Aydın Doğan, Maliye Bakanlığı'na
bağlı Gelir İdaresi Başkanlığı'nın sağladığı kolaylık sayesinde;
POAŞ'ın vergi kaçağı ve gecikme faiziyle birlikte toplamı 2.7 milyar YTL'yi bulan borçtan 275 milyon
YTL ile kurtuldu. Cumhuriyet tarihinin en büyük vergi kaçağı olarak Maliye tarihine geçen bu ceza Petrol Ofisi'nin
2001'deki faaliyetlerini kapsıyordu. Petrol Ofisi'nde tespit edilen 1.2 milyar YTL'lik vergi kaçağıyla ilgili
raporda, vergi kaçağının faiz ve cezası ile birlikte toplam tutarının 2.7 milyar YTL olduğu
tespit edilmişti. İstanbul Üsküdar Vergi Dairesi tarafından İş-Doğan Petrol Yatırımları
A.Ş.'ye ulaştırılan raporun gereği yerine getirilmedi.
Yaklaşık 5 ay sümen altında
bekletilen POAŞ'ın 2,7 milyan YTL'lik vergi borcu ve cezası, Gelir İdaresi Başkanlığı
ile varılan “uzlaşma” (!) sonucu Mayıs 2007'de 275 milyon YTL'ye düşürüldü. Doğan Grubu'na
bağlı medya kuruluşlarında yaklaşık 15 yıl çalışan Gazeteci Yazar Fatih Altaylı,
POAŞ'ın vergi kaçağı nedeniyle eski patronu Aydın Doğan için “tescilli vergi kaçakçısı”
nitelemesinde bulunmuştu.
Kirli gazetecilik hayatını kararttı
İnançlı insanlara
saldırmayı âdet edinen Doğan Medya Grubu, yanlı/yanlış haberleriyle hiçbir suçu günahı
olmayan sayısız kişinin hayatını kararttı. Kartel medyasının, bir ay boyunca “Ümraniye
sapığı aramızda” haberleri yaparak korku saldığı, robot resme benzediği için
iki ay aleyhinde “Sapık yakalandı” haberi yaptığı B.A.'nın avukatı Mehmet Yavuz,
B.A. ve ailesinin o günlerini ve şu anki durumlarını anlattı.
Mehmet Yavuz, şunları
söyledi: “Bu olayla ilgili o kadar çok yazıldı, çizildi ki. Düşünsenize 7-8 yaşlarında, 10-11
yaşlarında kız çocuğuna tecavüz ile ilgili üzerinize bir suç yıkılıyor. Altından kalkılabilir
mi? İki ay boyunca baskı uygulandı, baskıdan ailesi ve çevresi daha çok etkilendi. Kendisi zaten cezaevindeydi.
Ama esas zanlının yakalanmasıyla cezaevinden çıkınca tüm baskılar da ortadan kalktı. Olayı
yapan kişinin meydana çıkmış olması Bilal için hayati bir neticeydi. Aksi ihtimali düşünün.
Asıl zanlı ortaya çıkmamış olsaydı? Bilal, bu suçu işlediğine dair kanıt bulunamayıp
serbest bırakılsaydı, tüm insanların zihninde soru işareti olacaktı. Kanal D'ye 40 bin YTL'lik
tazminat davası açmıştık, kazanmıştık ama temyiz ettiler. AİHM'ye başvurduk,
İdare Mahkemesinde dava açtık. İdare Mahkemesi başvurumuzu ret etti. 466 sayılı yasadan dava
açmıştık. O da çok düşük tazminattı, bin 500 YTL kadardı. O da Yargıtay'da ve temyiz aşamasında.
Bilal zaten sıkıntılıydı. Ailevi sıkıntıları vardı. Parası yoktu, annesi
hastaydı. Neyse ki geçti gitti ama unutulmaz tabii ki.”
VAKİT, YALANLARI BİR BİR AÇIĞA
ÇIKARIYOR
Öte yandan, Türkiye'nin Hürriyet gazetesi sorunu bulunduğunu geçtiğimiz haftalarda İnternet
Haber'deki köşesinde dile getiren yazar Günsel Günhan, “Yalan, muhataba yapılabilecek en büyük saygısızlık.
Hürriyet, okuruna bunu sık sık yapıyor. Çoğu haberin yalanlığı en geç bir gün sonra anlaşılıyor.
Zaman, Yeni Şafak ve Vakit, Hürriyet'in yalanlarını araştırıp hemen açığa çıkarıyorlar.
Fakat yalanları kim öğreniyor? Kimi zaman o yalandan habersiz muhafazakâr kesimin okuyucuları” dedi.
Tekziplerin, yalan haberlerin gazetede kapladığı alanın karekökü kadar bir alanda ve sıkıştırılmış
köşeye özenle saklandığını ifade eden Günsel Günhan, Hürriyet gazetesinin inanca saygısızlık
temelli, masum dini duygularla alay eden haberler ve yalanları olduğuna dikkat çekti. Kartel medyasının
yanlı-yanlış haberleri nedeniyle çok sayıda insanı mağdur etmesi ve birçoğunun da mağduriyetinin
hâlâ sürüyor olması, Günhan'ın “Milyonlara ulaşan yalanların, yüzlerce insanın hukukunu ayaklar
altına almak ve insanların hayatını karartmak, ne ile sıfatlandırılabilir?” görüşünü
doğruluyor.
Günsel Günhan, İnternet Haber'deki 4 Aralık 2007 tarih, “Türkiye'nin 'Hürriyet Gazetesi
Sorunu' ve Örnek 15 Yalan” başlıklı köşe yazısında Hürriyet gazetesinin 15 örnek yalanını
açıklamıştı. İşte o yalanlardan bazıları:
YALAN 1: Amasya Kız Meslek
Lisesi'nde okulun pansiyonunda kalan 4 öğrenci dini baskı gördükleri için bu okuldan ayrıldılar.
DOĞRUSU:
H.D., G.D., Ş.Ç. ve Ş.D. isimli öğrencilerin 3'ü hiç pansiyonda kalmamış. Diğeri ise 1 hafta
pansiyonda kaldıktan sonra köyüne yakın diye başka bir liseye kaydını yaptırmış. Dini
baskı gördükleri iddia edilen H.D., G.D., Ş.Ç bir yakınlarının yanında kalmışlar ve
bu yakınlarının işi dolayısıyla Turhal'a taşınması sebebiyle okuldan nakillerini
almışlar. Ayrıca haberin aksine hiçbir öğrenci yakınının resmi bir makama şikâyeti
olmamış.
YALAN 2: AK Partili Kocaeli Milletvekili Muzaffer Baştopçu 29 Ekim kutlamalarına, eşsiz
davet edildiği halde, başörtülü eşiyle gelerek kriz çıkardı. DOĞRUSU: Hürriyet'in umudu,
milletvekilinin eşli davetiyesini basına faks etmesiyle boşa çıktı.
YALAN 3: Başbakanlık
korumaları yerinde yok. Manşet: "İftar Vaktinde Allah'a Emanet"
DOĞRUSU: Olay, Başbakanlık
güvenlik kameraları görüntüleriyle saniye saniye yalanlandı.
YALAN 4: "Töreden kaçtı" ve "Üvey oğlu
tecavüz etti" "Sus öldürürüz! dediler" başlıklı bir manşet haber.
DOĞRUSU: Hürriyet'te yayınlanan
tekzip: “Haberde anlatılan olayların hiçbiri gerçekleşmemiş, Fadime Sarıtaş'a yönelik
maddi, psikolojik veya cinsel bir baskı uygulanmamıştır.”
YILIN YALANI 5: "Konya'da
kadın uzman, testis ultrasonu çekmedi".. Uğur Dündar-Mine Özbek imzalı haberde, testislerindeki şişme
sebebi ile hastaneye giden çoban A.G. acilen ultrasona gönderildi. Tesettürlü kadın radyoloji uzmanı, hastayı
geri çevirdi. Hasta, ertesi gün yine ultrason çektirmeye gönderildi. Görevli olan ikinci tesettürlü kadın doktor da geri
çevirdi. Başhekimlik devreye girdi. Hemen ameliyata alınan genç, bir testisini kaybetti.
DOĞRUSU: Olay
tamamen yalan. Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, uzun bir süre özür dilemeyi geciktirdi. Haftalar sonra
haberin yalan olduğunu beyan edip köşe yazısında iki kadın görevliden özür diledi.
Panikleyen
Doğan savcıya koştu
Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan, 28 Şubat
sürecinde nasıl gazetecilik yaptığını gösteren “Kirli Gazetecilik” başlıklı
manşet haberimizden dolayı panikledi ve kendisine yayın yoluyla hakaret edildiğini öne sürerek, gazetemize
ceza davası açılması için Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'na başvurdu. Bakırköy
Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, tebligatı “çok özel durum ve şartlarda” uyguladığı
kapıdan kapıya teslim servisi olan “Alo Post” ile yapması dikkat çekici bulundu. Savcılık,
sorumlu müdür Ahmet Karahasanoğlu ve muhabir Yusuf Melih'e davette bulunarak ifade vermelerini istedi. Şikayet dilekçesinde,
sanık olarak gösterilmeyen Haber Müdürü Muharrem Coşkun'un dilekçenin son bölümünde cezai sorumluluğu olanlar
arasında isminin geçmesi, Aydın Doğan'ın tamamen panik içinde hareket ettiğinin ispatı olarak
değerlendirildi. Gazetemize yönelik ağır hakaretlerde bulunan ve yaptığı hakaretleri görmezden
gelen Aydın Doğan, “Kirli Gazetecilik” başlıklı manşet haberimizde yazılanların
tümünün yalan, iftira ve kasıtlı olduğunu savundu. Gazetemizin manşet haberinde, dönemin Adalet Bakanı
Şevket Kazan'ın 28 Şubat sürecinde Doğan Grubu'nun, elindeki medya organları ile Refahyol Hükümeti
aleyhine yayın yaptığına yönelik açıklamaları yer almış, Aydın Doğan'ın
da söz konusu açıklamalara verdiği cevaplar aynı haberde verilmişti. Aydın Doğan'ın, görüşlerinin
yer almasına rağmen, itibarının sarsıldığını öne sürmesi “komik”
bulundu.
Bu iki hainin kanki olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz?
Aaaaa olmadı ama.. E buyrun o zaman bakın da ülkeyi asıl kimler satıyormuş bi görüverin
bakalım.. Buna da itiraz eden “yok öyle değil böyle aslında sen yanlışsın” diyen
olursa olursa şuracıkta düşer bayılırım bu muhalefet sevdaları yüzünden..
Not: Resimlerin büyük hallerini görmek için üstlerine tıklayın ;) Açılan sayfada
bir kez daha tıklarsanız bu adi şerefsizleri orjinal boyutlarıyla görebilirsiniz..
ALSANA ERGENEKON BABASI!!
AMERİKA DÜŞMANI ROLLERİNDE AMERİKAN KUKLASI DOĞU PERİNÇEK, AMERİKAN UŞAKLIĞI
YAPAN ÖCALANIN YANINDA ESAS DURUŞTA!!! İNSANIN KUSASI GELİYOR! PİSLEYEN PİSLİKLER!!! KANEMİCİLER!!! İÇİNDE
YAŞADIKLARI TOPLUMUN GERÇEKLERİNE KATLANAMAYAN HALKINI AMERİKALILARA SATAN UŞAKLARA
2 ÖRNEK BİZ TÜRKİYE VATANSEVERLERİ SİZLERİ TANIYORUZ!!!
İsrail'in İran'ın Baristik Füzesi yok açıklamasına görüntülü cevap.
"İran İsrail'e 100 Füze Atarsa Ne Olacak?"(VİDEO)
İsrail'in İran'ın Baristik Füzesi yok açıklamasına görüntülü cevap.
21 Ekim 2007 / 11:44
Siyonist rejim stratejik ilişkiler bakanı Avigdor Lieberman, modren
dünyada devletlerin "kapitalist-sosyalist" "zengin-fakir" diye ikiye ayrılmadığını, ayrımın
"sorumlu devletler" ile "sorumsuz devletler" arasında olduğunu ileri sürerek İran'ın "sorumsuz bir devlet"
olduğunu söyledi.
İsrail kanal 2 televizyonuna demeç veren Avigdor Lieberman "Örneğin Hindistan uzun
zamandır nükleer silahlara sahip, fakat biz Hindistan'ın nükleer silahlara sahip olmasından endişe duymuyoruz,
çünkü Hindistan sorumlu bir devlet" diyerek İran'ı hedef gösterdi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir
Putin'in İran'a yaptığı ziyaretin hemen ardından İsrail başbakanı Ehud Olmert'in Rusya'ya
gitmesinin İsrail'de yaşanan paniğin bir sonucu olup olmadığı sorusuna kaçamak bir cevap veren
Avigdor Lieberman, "Olmert'in ziyaretinin nedenlerinin ne olduğunu unutun gitsin" dedikten sonra, Olmert'in Rusya'ya
yaptığı ziyaretin "çok çok önemli" olduğunu belirtti.
İran İslam Cumhuriyeti Devrim
Muhafızları Ordu komutanlarından Tuğgeneral Mahmud Çaharbaği, "İran, bir saldırıya
uğraması durumunda bir dakika içinde 11 bin füzesini ateşleyecektir; bunun için de bütün hedefler, bütün düşman
üsleri belirlenmiştir" şeklindeki açıklamasına atfen "İsrail'e 100 füze gelirse, İsrail'in buna
karşılığı nasıl olacaktır?" şeklindeki soruya sinirlenen Avigdor Lieberman "bu da
sorumsuz bi soru örneği. İran'ın 100 tane balistik füzesi yok" Suriye'nin füzeleri konusunda ise "Suriye'nin
hiç balistik füzesi yok" şeklinde karşılık verdi.
İsrail gazetelerinden Jerusalem Post, Devrim
Muhafızları Komutanı Tuğgeneral Mahmud Çaharbaği'nin açıklmalarının İsrail 'de
büyük bir korku ve endişeye yol açtığına, Avigdor Lieberman'ın İran'a yönelik suçlamalarının
da bundan dolayı olduğuna dikkat çekti.
velfecr
Küresel ısınmaya karşı ne yapabilirim?
DSİ'nin yayın organı Su Dünyası Dergisi'nden derlenen bilgilere göre, sera gazı salımına
kontrol edecek günlük hayattaki bazı önlemler şöyle sıralanıyor:
Küresel ısınmaya karşı ne yapabilirim?
Sera gazı salınımını kontrol etmeye yönelik bir takım bireysel davranış şekilleri
ile küresel ısınmaya karşı etkili önlemler alınabiliyor.
DSİ'nin yayın organı Su Dünyası Dergisi'nden derlenen bilgilere göre, sera gazı salımına
kontrol edecek günlük hayattaki bazı önlemler şöyle sıralanıyor:
•Standart ampulünüzü tasarruf ampulü ile değiştirin, yılda 75 kilogram (kg) karbondioksit tasarrufu sağlayın.
•Daha az araba kullanın. Daha sık yürüyün, bisiklet kullanın ve toplu taşıma araçlarından
daha çok faydalanın. Araba kullanmadığınız her 2 kilometre için 0,75 kg. karbondioksit tasarruf edeceksiniz.
•Geri dönüşüme katkıda bulunun. Evinizden çıkan çöplerin sadece yarısını geri dönüştürerek
yılda 1200 kg. karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.
•Daha az sıcak su kullanın. Daha az su tüketen bir duş başlığı ile 175 kg, giysilerinizi
soğuk su ya da ılık suda yıkayarak da 250 kg. karbondioksit tasarrufu yapabilirsiniz.
•Ambalajları fazla olan ürünlerden kaçının. Çöpünüzü yüzde 10 oranında azaltarak 600 kg. karbondioksit
tasarrufu yapabilirsiniz.
•Her yıl en azından bir ağaç dikin. Bir ağaç ömrü boyunca 1 ton karbondioksit emiyor.
(Bu yazı, ibrahim tarafından on sekiz yıllık bir öğrenim sürecinin ardından
yaklaşık bir aylık düşünce safhası sonucunda, bir haftadan fazla süren bir çalışma ile
özel olarak bu web sitesi için hazırlanmıştır.)
"...Anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara
"öf" bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle
üzerlerine kanat ger. -Bir de akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını
saçıp savurma. Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma; aksi halde kınanır ve kaybettiklerinin
hasretini çeker durursun. -Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, sadece en güzel niyetle yaklaşın. -Geçim
endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. -Zinaya yaklaşmayın; çünkü o açık bir kötülük
ve çok kötü bir yoldur. -Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir. -Ölçtüğünüz
zaman tamamen doğru ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha iyi, hem de neticesi bakımından
daha güzeldir. -Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül bunların
herbiri yaptıklarından sorumludur. -Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilir ne de boyca dağlara
erişebilirsin..."
"İyilikle kötülük bir olmaz... Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık
bulunan kimse, candan bir dost gibi olur."
"Kim zerre miktarı kadar bir iyilik yaparsa karşılığını görür; kim de zerre miktarı
kadar bir kötülük yaparsa karşılığını görür."
"Yetimi sakın ezme, el açıp isteyeni de sakın azarlama."
"...Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı hayır (yardım, sadaka) diye
vermeye kalkışmayın..."
"Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi sakın adaletsizliğe sevketmesin. Adil olun."
"Kim sabreder ve affederse, süphesiz bu hareketi yapılmaya değer işlerdendir."
"Sen af yolunu tut, iyi olanı emret ve bilgisizlere aldırış etme."
"Bir topluluk başka bir topluluğu alaya almasın. Belki de alaya aldıkları kişiler kendilerinden
daha iyidirler."
"İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise
noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!"
"Ölçüyü tastamam yapın, eksik verenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkı
olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."
"Karşılıklı rızaya dayanan ticaret hali olması dışında mallarınızı
aranızda haksız yollar ile yemeyin."
"Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından
bir kısmını haksız yollarla yemeniz için o malları hakimlere aktarmayın."
"...Yumuşak davran ! Gerçekten bu davranış kimde bulunursa onu süsler; kimde bulunmazsa onu da çirkinleştirir."
"Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise iyiliğin tamamından mahrumdur."
"...Asıl pehlivan kızdığı zaman kendine hakim olabilen kimsedir."
"Üç kişi bir yerde otururlarken ikisi fısıldaşarak konuşmasınlar. Çünkü bu davranış
üçüncüyü üzer."
"İzinleri olmadan iki kişi arasına oturulmaz."
"Bir kimse bir söz söyleyip sonra (acaba başka duyan oldu mu dercesine) iki tarafına bakındığı
zaman, bu söz (dinleyene) emanettir."
"Kişi, o müsade etmedikçe, kardeşinin alış-verişi sırasında o alış-verişe
girmesin ve kardeşinin evlenme teklifi üzerine (aynı kişiye) evlenme teklifinde bulunmasın."
"İnsanların en kötülerinden biri de, bir kısım insanlara bir yüzle başka bir kısmına
ise başka yüzle görünenlerdir."
"Fakirlere yapılan yardım bir iyiliktir; akrabaya yapılan yardım ise iki iyilik sayılır:
Birincisi akrabayı gözetmek iyiliği, ikincisi de ona yardım etmek iyiliği."
"Haset (çekememezlik) iyilikleri yer bitirir; tıpkı ateşin odunu yiyip tükettiği gibi. Sadaka hataları
söndürür; tıpkı suyun ateşi söndürmesi gibi."
"İyi arkadaş güzel koku satan kişiye benzer; ondan sana birşey değmese bile onun kokusundan sana
siner. Kötü arkadaş ise körükçüye benzer; sana karasından birşey bulaşmasa bile dumanından bulaşır."
"İnsanlarla yaptığı işte onlara haksızlık etmemiş, konuştuğunda yalan
söylememiş, söz verdiğinde sözünden dönmemiş bir kimse; şahsiyeti gelişmiş, adaleti görülmüş,
kardeşi olmak gerekmiş ve arkasından konuşulması yasak olmuş bir kimse demektir."
"İyiliğe sebep olan, onu yapan gibidir."
"İlim Çin`de de olsa alınız..."
"Sizden birisi bir kötülük görünce onu eli ile değiştirsin, buna gücü yetmezse dili ile değiştirsin,
buna da gücü yetmezse kalbi ile bu durumu kötü görsün..."
"`İnsanlar iyi olur, iyilik yaparlarsa biz de iyi olur iyilik yaparız; haksızlık yaparlarsa biz de
haksızlık yaparız' diyen kişilerden olmayın. Aksine siz kendinizi insanlar iyi olurlarsa iyi olmaya;
kötü olurlarsa haksızlık yapmamaya alıştırın."
"Güçsüzün incitilmeksizin hakkını alamadığı bir toplum yücelemez."
"İş ehil olmayana verilince kıyameti bekle!"
"Herhangi birinizin elinde bir fidan varken, kıyamet kopacak olsa bile onu hemen diksin."
"Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur."
"Siz erkeklerin kadınlar üzerinde hakkınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları
vardır."
"Sizin en iyiniz, kadınlarına karşı en iyi olanınızdır."
"Tokalaşın ki kin gitsin; hediyeleşin ki birbirinizi sevin ve düşmanlık gitsin."
SONUÇ: A-) Söylediği bu sözler, gelmesine aracılık ettiği inanç sisteminin bazı
yapı taşlarını oluşturan kişi 571 yılında doğdu. Çevresindeki insanların
sevgisini ve güvenini kazanarak büyüdü. Daima örnek ve saygıdeğer bir hayat yaşadı, hiçbir kötülük ve
ahlâksızlık ithamına maruz kalmadı. Aksine onu tanıyan insanlar ondan bahsederken ismine "Emîn (Güvenilir)"
sıfatını eklediler ve öyle çağırdılar. O 610`lu yıllarda bu sözleri söylemeye ve insanlara
ulaştırmakla görevlendirildiğini söylediği inanç sistemini yaymaya başladı. O, savunduğu
bu ilkeleri başka bir insandan öğrenmedi. Kendisi doğmadan babasının, altı yaşında
iken ise annesinin vefatıyla tamamen yetim kalmıştı. Önce dedesi sonra amcası tarafından büyütüldü.
Çobanlık yaptı, amcasıyla ticaret kervanlarına katıldı. Öncelikle okuma yazması yoktu.
Sonra bulunduğu toplumda okuma yazmayı bilenlerin sayısı 15-20 kişi kadardı. Savaşların
ve baskınların yoğun yaşandığı ve genelde göçebe bir kabile hayatının sürüldüğü
bu devrede herhangi bir okul da yoktu. O zamanlarda, onun getirdiği ilkelerin çoğunun aksine güçlünün haklı
olduğu bir devir yaşanıyordu. Hernekadar o zamanki insanlarda da vefa, cömertlik ve cesaret gibi bazı
güzel nitelikler varsa da; kabileler birbirlerine karşı tuttukları kin ve düşmanlık içinde yaşıyorlar,
savaşacak düşman bulamazlarsa kardeşleri ile savaşıyorlardı. İçki, kumar, fuhuş son
derece yaygındı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek gibi insanlık dışı
uygulamalar vardı. Kadın tüm işlerinde erkeğin yardımcısı olduğu halde çoğu haklarından
mahrum bırakılmıştı. Erkek sınırsız olarak, istediği kadar kadınla evlenebilirdi. Bazen
kadın kocası ölünce, eşya ve hayvanlar gibi miras kalırdı. Hatta bazı erkekler bazı yiyecekleri
kadınlarına yasaklamışlardı. Yıllarca süren kan davaları, köleler ve tanrı diye tapılan
yüzlerce put yine bu devrin en önde gelen motiflerindendi. İnsanlar elleriyle yaptıkları putlara , taşlara
ve hatta ekmeğe tanrı diye tapar, acıkınca da bunu yerlerdi. Bu zamanda insanlar iyinin tanımını
yaşadıkları toplum ve hayat şartlarına göre sadece kendi vicdanlarında ve akıllarında
buluyorlar ve ona göre davranıyorlardı. Bu arada bahsettiğimiz bu bölgede uzun zaman önce gelmiş İbrahim
adlı bir peygamberden kalan bazı güzel nitelikleri yaşamaya çalışan çok az sayıda insan da vardı.
Onlar kızlarını öldürmüyor, putlara tapmıyor, içki, fuhuş ve kumardan uzak duruyorlardı. Aynı
zaman dilimi içerisinde yaşayan bazı önemli devletlerden Bizans İmparatorluğu`nda da durum pek iç açıcı
değildi. Burada da kumar, içki, fuhuş ve ahlâksızlık yaygın bir halde idi. Kölelik, en kötü şartlar
altında uygulanıyor, köleleler eşyadan farksız bir muamele görüyorlardı. Hür kişiler de bir
bakıma köle gibi bir hayat yaşıyorlardı. Kadınların durumu, aile ilişkileri ve hak anlayışı
çok vahim bir haldeydi. Yine Sasani İmparatorluğu ve Mısır`da da özellikle bazı hükümdarların
zamanında aşağı yukarı benzer bozukluklar görülüyordu. Buralarda özellikle hak kavramı çok
zedelenmişti. İnsanlar borcundan dolayı köleleştiriliyor, hür insanlar da baskıcı yöneticilerin
emri altında köleden farksız bir şekilde çalıştırılıyorlardı. Kısacası
artık insanlık -gecenin en karanlık vaktinin sabaha en yakın zaman olup aydınlanmak için güneşi
beklemesi gibi- kendi üzerine doğacak ve uzun zamandır unuttuğu hâk, adalet, insan hakları, iyilik, doğruluk,
güzel ahlâk gibi kavramları kendisine yeniden öğretecek bir öğretmeni bekliyordu... Ve 610`lu yıllarda
günlerden birgün bu öğretmen aldığı ilk vahiyle insanlara bir uyarıcı, bir müjdeleyici, bir
rahmet ve bir şahit olarak çıkageldi... Evet... Bu öğretmenin adı Hazreti Muhammed Mustafa idi (Allah`ın
selamı onun üzerine olsun)...
B-) Evet O, yukarıda anlattığımız şartlar içinde birgün çıkageldi ve
onun gelmesine aracılık ettiği sistem -yani İSLAM- o çağda, artık inanılacak ve tapılacak
varlığın bir ve tek olan Allah olduğundan, adalete ve hakka uymaktan, fakirlere yardım etmekten,
yetimi korumaktan, komşu ve akrabaya iyilik etmekten, kadınlara ve çocuklara iyi davranmaktan, kadınların
da erkekler üzerinde hakları olduğundan, anne babaya iyilikten, kölelerin de bir evlat gibi kabul edilmesi
gerektiğinden, insanın iyi ahlâklı olmaya çalışması gerektiğinden, yapılan hiçbir
iyilik veya kötülüğün karşılıksız kalmayacağından ve hatta hayvan haklarından bile
bahsetmeye başladı. O`nun zamanında ve O`ndan önceleri mutlaka savunduğu bu ilkeleri bilen ve hayatında
uygulayan bazı sıradan insanlar da vardır. Ancak yukarıda anlatmış olduğumuz gibi O`nun
yaşadığı şartlar altında ve O`nun gibi azimli, cesur ve iddialı bir şekilde, tamamen
başarıyı hedefleyerek; gerekirse taşlanmak, yaralanmak, arkadaşlarını, can dostalarını
kaybetmek ve savaşmak pahasına bu ilkeleri başka kimse savunmadı, savunamadı. Şüphesiz O`nun
bu azmi, mücadelesi ve en sonunda kazandığı büyük başarı, O`nun herşeyin tek sahibi olan Yüce
Allah`ın gerçek ve en son elçisi olmasından kaynaklanıyordu.
C-)Bir de şöyle düşünelim;
bu insanın derdi ne idi ki, savunmaya kalkışacağı bu ilkelerin çoğunun tersinin uygulandığı
bir devirde, rahat rahat evinde oturmak veya diğerleri gibi sadece kendi işi ile uğraşıp suya sabuna
dokunmadan hayatta kalma mücadelesi vermek varken; neden kalkıp da tek ve ortaksız bir Allah`ın var olduğuyla,
yetim ve fakirlerin korunmasıyla; adalet, hak, temizlik, iyilik, güzel ahlâk gibi kavramlarla uğraşmaya başlamıştı. O`na
ne idi yetimin horlanmasından, O`na ne idi dilencinin azarlanmasından, O`na ne idi bir insanın haksızlığa
uğratılmasından, O`na ne idi tüm dünyayı acımasızca sarmış ve insanlık tarihine
kara bir leke gibi oturmuş kölelik kurumunun acımasızlığından. Ne gerek vardı: "Komşusu
aç iken tok yatan bizden değildir." demesine; ne gerek vardı: "Kardeşine güleryüz göstermen, yükünü yüklemesine
yardım etmen sadakadır (iyiliktir)." demesine, ne gerek vardı: "İşçinizin ücretini teri kurumadan
verin." demesine ve ne gerek vardı kölelik tam da alıp başını gitmişken şunları söylemesine:
"Kim bir Müslüman köleyi hürriyetine kavuşturursa onun her organına karşılık, kendisinin de birer
organını Allah ateşten kurtarır." "Köleler sizin kardeşleriniz ve yakın adamlarınızdır.
Allah onları sizin hizmetinize vermiştir. Kimin kardeşi hizmetinde ise ona yediğinden yedirsin, giydiğinden
giydirsin. Onlara yapamayacakları işleri buyurmayın, eğer buyurursanız yardım edin." Ne istiyordu
bu insan? Para mı, mevki mi, başka birşeyler mi? Hayır. Nitekim bu ilkeleri savunmaya başlayıp
taraftarlar bulması üzerine bulunduğu şehrin zengin ve önde gelen insanları O`nu savunduğu bu ilkelerden
vazgeçirmeye çalıştılar. Başaramayınca baskı ile amcasını aracı yaptılar.
Kendisine gelen amcasına O, şu tarihi cevabı verdi: "Ey amca, Allah`a yemin ederim ki; güneşi sağ
elime, ayı da sol elime koysalar yine bu işten vazgeçmem. Allah bu dini hakim kılıncaya, ya da bu yolda
ölünceye kadar çalışırım." Şehirdeki karşıtları bunda başarılı olamayınca
direk kendisine geldiler ve şöyle dediler: "Ey Muhammed! Senin için yapabileceğimiz son şeyleri bildirmeye
geldik. Bunları da kabul etmezsen artık günah bizden gider. Araplar arasında kendi kavmine senin getirdiğin
şeyleri getiren birini görmedik. Atalarımızı (yanlış yoldaydılar diye) kötüledin, dinimizi
ayıpladın, putlarımıza hakaret ettin, bizi ahmak yerine koydun, birliğimizi parçaladın. Başımıza
bundan büyük bir bela getiremezdin. Bundan maksadın ne? Mal istiyorsan aramızda mal toplayıp verelim, en zenginimiz
sen ol. Mevki istiyorsan seni başımıza reis yapalım, istediğin kızı da sana alalım. Yok
eğer ruhî bir hastalığa yakalanmışsan, seni doktorlara götürelim ve seni kurtarmak için her
türlü fedakarlığa katlanalım." Bunun üzerine O, şöyle dedi: "Benim, sizin söylediklerinizle hiçbir
alakam yoktur. Ben bu haberleri, ne sizin mallarınızı elde etmek, ne de başınıza kral
olmak için getidim. Ancak, Allah beni sizlere peygamber olarak gönderdi. Bana bir kitap (Kur`ân) indirdi. Sizi Cennet`le müjdeleyip;
Cehennem`le korkutmamı istedi. Ben sadece Allah`ın emirlerini sizlere ulaştıran bir nasihatçıyım.
Eğer benim getirdiklerimi dinler ve kabul ederseniz, bu size dünya ve ahiret azığı olarak yeter. Reddederseniz
bana düşen, Allah aramızda hükmünü verinceye kadar O`nun emirlerini insanlara ulaştırmaya devam etmektir." Bundan
sonra da bütün baskı, yıldırma girişimleri ve işkencelere rağmen O, bu ilkeleri savunmaya devam
etti ve sonunda hedeflenen başarıya ulaştı. İşte burada belirttiğim noktalar da bize
şunu gösterir ki; bu insanın bu ilkeleri canı pahasına savunması; yetimi, fakiri, adaleti, güzel
ahlâkı, iyiliği, insan haklarını kendine dert edinmesi, onun her şeyin sahibi ve yaratıcısı
olan Yüce Allah`ın en son ve gerçek peygamberi olmasından kaynaklanmaktadır... Bunda hiçbir şüphe yoktur...
D-)
O, aşağıdaki sözleriyle kendisini ve getirdiği inanç sistemini şöyle misallendirdi: *"Benim ve
getirdiğim ilkelerin misali şöyledir: Bir adam kavmine gelir ve der ki: `Ey kavmim! Saldırmak üzere size doğru
gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Sizleri açıkça uyarıyorum. Hemen kaçıp kurtulun.' Bunun üzerine
kavminden bir grup insan ona inanır ve hemen gece kaçmak üzere yola çıkar, rahatça gider ve kurtulurlar. Buna karşılık
kavmindeki bir diğer grup insan ise ona inanmaz ve oldukları yerde sabahlarlar. Fakat sabah vakti düşman ordusu
onlara aniden baskın yapar ve hepsini öldürerek köklerini kazır. İşte bu olay, bana inanarak getirdiğim
ilkelere uyan insanlarla; beni reddederek getirdiğim bu hak ilkeleri yalanlayan insanlara bir misalidir."
*"Benimle
benden önceki diğer peygamberlerin misâli, şu adamın misâli gibidir: Adam mükemmel ve güzel bir ev yapmıştır,
sadece köşelerinin birinde bir tuğla yeri boş kalmıştır. Halk evi hayran hayran dolaşmaya
başlar ve (o eksikliği görüp): "Bu eksik tuğla konulmayacak mı?" der. İşte ben bu tuğlayım
ve ben peygamberlerin sonuncusuyum."
*"Muhammed`in misali şuna benzer: Birisi bir ev yaptırmış ve içinde bir ziyafet düzenlemektedir.
Bunun için insanlara davetçi gönderir. Kimler bu davetçiye uyarsa eve girer ve ziyafetten yer; kim de ona uymazsa eve
de giremez, ziyafetten de yiyemez...O ev Cennet`tir, davetçi de Muhammed`dir. Her kim Muhammed`e itaat ederse Allah`a
ittat etmiştir. Her kim de Muhammed`e asi olmuşsa Allah`a asi olmuştur."
*"Allah Teâlâ'nın benim
ile gönderdiği hidayet ve ilimin misali bir araziye bolca yağan yağmura benzer: Yağmur alan bu arazide
bir kısım vardır ki burası yağmur suyunu kabul eder (içine çeker) ve üzerinde bol bol bitkiler, otlar
yetiştirir. Arazinin ikinci bir kısmı vardır ki, orası yağmur suyunu biriktirir. Biriken o yağmur
suyundan Allah, insanları faydalandırır; insanlar ondan içerler, hayvanlarını ve arazilerini sulayarak
ekin ekerler. Bu arazinin üçüncü bir kısmı da vardır ki suyu ne üzerinde tutar, ne de üzerinde bitki yetiştirir."
(Büyük İslam alimi Gazzâlî, Hz. Muhammed (s.a.v)'in bu hadisinde birinci kısmı [hidayet ve] ilimden kendileri yararlananlara, ikincisini bunlardan başkalarını
da faydalandıranlara, üçüncüsünü de bu ilk iki faziletten de mahrum olanlara benzettiğini belirtmiştir.)
E-)
Hz. Muhammed (s.a.v) insanlardan neler yapmalarını istiyordu? O, insanlardan gelmesine aracılık ettiği din olan İslam`ı
kabul etmelerini ve gereklerini yerine getirmelerini istiyordu. Bunun için ilk sırada "İman" yani inanmak geliyordu.
İman ise şunlardan ibaretti: 1-Allah`ın bir ve tek olduğuna, hiçbir ortağının bulunmadığına
inanmak, 2-Allah`ın melekleri olduğuna inanmak, 3-Allah`ın çeşitli peygamberlere göndermiş
olduğu kitapların tümüne inanmak (Yani Hz. Adem, İbrahim gibi bazı peygamberlere verilen bazı sayfalar
ile Zebur, Tevrat, İncil ve Kur`an`a inanmak.), 4-Allah`ın göndermiş olduğu bütün peygamberlere inanmak, 5-Ahiret
gününe ve öldükten sonra dirilmeye inanmak, 6-Kadere inanmak.
İmanın ardından şu beş temel
ibadetin öncelikle ve devamlı yerine getirilmesini istiyordu: 1-Allah`tan başka hiçbir ilah olmadığına
ve Hz. Muhammed Aleyhisselam'ın onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik etmek, 2-Günde beş kere belirli
vakitlerde namaz kılmak, 3-Yaklaşık olarak 85 gr altın değerinde ve ihtiyacından fazla malı
olan kişinin en az senede bir kere fakirlere malının 2.5/100`unu zekât olarak vermesi, 4-Senede bir ay Ramazan
ayında gündüzleri oruçlu olmak, 5-Yeterli imkân bulunabildiği takdirde Mekke`ye Kâbe`yi hacca gitmek.
Özellikle
ilk altısı olmak üzere bu sayılan on bir madde Hz. Muhammed (s.a.v)`in istediklerinin olmazsa
olmaz temel noktalarıdır. Bir kişi ilk etapta bunları yerine getirebilir ise Müslüman olmuş ve Hz.
Muhammed (s.a.v)`e itaat etmiş kabul edilir. Birgün Hz. Muhammed (s.a.v)`in yanına
çölden uzak mesafelerden, bir adam gelir ve aralarında şöyle bir konuşma geçer: "Adam:-Ey
Muhammed, gönderdiğin bir elçi bize geldi ve senin kendini Allah`ın elçisi olarak tanıttığını
söyledi... Hz. Muhammed (s.a.v): -Doğru söylemiş... -Madem
öyle, gökyüzünü kim yarattı? -Allah... -Peki yeryüzünü
kim yarattı? -Allah... -Peki, bu dağları kim dikti ve
onlarda dilediği tasarrufu yaptı? -Allah... -Öyle ise göğü
yaratan, yeri yaratan ve bu dağları diken varlık aşkına söyle; seni Allah mı gönderdi? -Evet... -Bize gönderdiğin elçin gündüz ve gecede beş vakit namaz kılmamız
gerektiğini söyledi. -Doğru söylemiş... -Öyle ise seni
gönderen aşkına söyle, bunu sana Allah mı emretti? -Evet... -Elçin
bize mallarımızdan zekât vermemiz gerektiğini söyledi? -Doğru söylemiş... -Öyle ise seni gönderen aşkına söyle, bunu sana Allah mı emretti? -Evet... -Elçin her sene Ramazan ayında oruç tutmamız gerektiğini söyledi? -Doğru
söylemiş... -Öyle ise seni gönderen aşkına söyle, bunu sana Allah mı emretti? -Evet... -Yine elçin bizden gücü yetenlerin Kâbe`yi haccetmesi gerektiğini söyledi. -Doğru söylemiş... -Seni hak din ile gönderene yemin ediyorum ki bu saydıklarımıza
ne birşey ekleyeceğim ne de onlardan birşey eksilteceğim. dedi ve arkasını dönerek gitti.
Onun arkasından Hz. Muhammed (s.a.v) şöyle söyledi: "Eğer gerçekten sözünü
yerine getirirse, mutlaka Cennet`e girecektir..."
Hz. Muhammed (s.a.v)`in dediğine göre
bu olaydaki kişinin imanı ve müslümanlığı da onun ebedî mutluluğa ulaşmasına yetecektir.
Hatta O: "Kalbinde bir hardal tanesi kadar iman olanın bile en sonunda Cennet`e girebileceğini." söylemiştir.
Bununla birlikte Kur`ân-ı Kerîm ve O`nun sözlerinde belirtilen diğer emirlere de uymak Müslümanların görevidir.
Bunlara uymak bir Müslümanı daha ilerilere götürecek, onu Allah`ın daha çok sevdiği bir kul yapacak ve onu
manevî olarak yükseltecektir. Bu konuda bakınız Hz. Muhammed (s.a.v) ne söylüyor: "Bir kul müslüman
olur ve müslümanlığı da güzel olursa, Allah onun önceden işlemiş olduğu her kötülüğü örter.
Ondan sonra sıra karşılık vermeye gelir. Burada bir iyilik on katından yedi yüz katına kadar
sevapla, bir kötülük ise -eğer Allah affetmemiş ise- yalnızca kendi misli ile karşılanır."
İslam`ın
yukarıdaki temel esaslara ek olarak uyulmasını istediği bazı emir ve yasaklar genel olarak şunlardır: *Bazı
Emirler: -Allah ve O`nun Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v)`in emirlerinin hepsine uymak ve itaat etmek. Bu emirler
de başta İslâm Dininin kitabı olan Kur`ân-ı Kerîm olmak üzere sonra Hz. Muhammed (s.a.v)`in
sözlerinde bulunmaktadır. -Allah`ı ve O`nun Elçisi`ni sevmek. -Anne-Babaya iyilik ve itaat etmek. -Akrabaya
iyilik etmek ve bağları koparmamak. -İlim öğrenmek. -Temiz olmak. -Namaz için abdest almak. -Cuma
ve Bayram namazlarını kılmak. -Zengin olanların Kurban Bayramında kurban kesmesi. -Bazı
durumlarda bütün bedeni yıkayarak abdest almak (Gusül Abdesti). -Helâl kazanmak, helâl yemek ve giymek. -Kadınların
yabancı erkeklere karşı yüz ve elleri hariç örtünmeleri ve yabancı erkeklerin dikkatini çekmeyecek tarzda
bir dış elbise giymeleri. -Başa gelen bazı istenmeyen olaylar olursa bunlara sabretmek. -Allah`ın
affedeceğine inanarak, günahlarına tevbe etmek. -Allah yolunda çalışmak (Cihad). -İnsanlara
iyiliği emredip, kötülükten vazgeçirmeye çalışmak. -Emaneti korumak. -Her işte doğru olmak
ve haksızlık etmemek. -Ahlâkını güzelleştirmeye çalışmak.
*Bazı Yasaklar: -Allah`a
ortak koşmak -Allah`a isyan etmek. -Haksız yere bir insanı öldürmek. -Evlilik dışı
cinsel ilişki (zina) yapmak. -İçki içmek. -Yalan söylemek. -Kumar ve şans oyunları oynamak. -Faiz
almak ve vermek. -Rüşvet almak ve vermek. -Yalan yere yemin etmek. -İnsanları arkalarından çekiştirmek
(Gıybet), onlarla alay etmek, kötü lakap takmak, söz taşımak. -Domuz eti yemek. -Yetim malı yemek. -Hanımının
özel günlerinde onunla ilişkide bulunmak. -Homoseksüellik.
İslam Dini ırk, din, dil ve dönem ayırt
etmeksizin bütün insanlığa seslenir. İslam`ın kitabı olan Kur`ân`ın sayfa olarak dizilişinde
ilk hitap ve ilk direkt emir bütün insanlığadır: "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize
kulluk edin. Umulur ki böylece korunmuş olursunuz. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir tavan yaptı.
Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah`a
ortaklar koşmayın." (Bakara Sûresi {2}, Ayet 21,22). İslam insandan dünyaya sırtını dönmesini
istemez; madde ve mânâyı bir bütün olarak ele alır ve ikisine birden sahip çıkar. Hz. Muhammed (s.a.v):
"Sizin en hayırlınız dünyası için ahiretini; ahireti için dünyasını terketmeyeninizdir." sözüyle
buna işaret eder. Şu ayetler de bu görüşümüzü destekler: "Allah`ım bize bu dünyada da, öbür dünyada da
iyilik ver..." (Bakara {2}, 201), "Allah`ın sana verdiğinden (O`nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste;
ama dünyadan da nasibini unutma. Allah`ın sana iyilik ettiği gibi, sen de insanlara iyilik et." (Kasas{28}, 77). İslam
İnsan hayatının maddî, manevî, bireysel ve toplumsal bütün alanlarına rehberlik etmeye çalışır.
Bir devlet başkanına olduğu kadar basit bir vatandaşa da; zenginlere olduğu kadar fakirlere de, barış
için olduğu gibi savaş için de; manevî mutluluk için olduğu kadar maddî mutluluk ve hatta ticaret için de direktifler
verir. En başta bireyin kişiliğini geliştirmeyi hedef alır; her insan Yaratıcısı Allah
karşısında şahsen sorumlu olacaktır.1 Fertlerin üstünlüğü ırk, renk,
dil, doğulan yer ve herhangi bir pozitif sosyal statuden dolayı değil; Allah`ın emirlerini en güzel şekilde
yerine getiren bir insan olmaktan kaynaklanacaktır.
F-) İslam dininin kitabı olan Kur`ân Hz.
Muhammed (s.a.v)`e 610`lu yıllarda gelen ilk vahiyle Allah tarafından Cebrail adlı melek ve
daha başka birçok yollar aracılığıyla 23 senede indirildi. Kur`ân`ı oluşturan bu vahiyler
Allah`ın bizzat kendi sözleri idi ve insanların anlayacağı bir forma sokulmuş haldeydiler. İlk
gelen ayet ve emir: "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" idi. İlk zamanlarda genelde Allah`ın varlığını
ve birliğini anlatan ayetlerle inanç ile ilgili ayetler geldi. Sonraki zamanlarda da genel olarak ibadetler ve diğer
uygulanacak hükümler vahyedildi. Hz. Muhammed (s.a.v) gelen vahiyleri ezberlemiş oluyor bununla birlikte
bu yeni ayetleri hemen vahiy kâtiplerine yazdırıyordu. Bu arada yeni gelen ayetin daha önce gelmiş bulunan
kısmın neresine konulacağını da belirtiyordu. Ayrıca arkadaşlarına da bu ayetleri
ezberlemelerini ve kendilerinin de yazarak çoğaltmalarını istiyordu. O ve arkadaşları önceki bazı
dinlerin kitapları konusunda insanlığın yaşadığı kötü tecrübeleri bildikleri için
Kur`ân`ın bir harfinin bile değişmeden saklanması için çok büyük bir gayret gösteriyorlardı. Hatta
Hz. Muhammed (s.a.v) Kur`ân ile karışmasın diye ilk zamanlarda arkadaşlarına kendi
söylediği sözleri yazmalarını bile yasaklamıştı. Bırakın Kur`ân`ın yanlış
nakledilmesini Hz. Muhammed (s.a.v) kendi söylediği sözleri bile insanlara yanlış ulaştırmayı
düşünebilecek insanlar hakkında şöyle demişti: "Bizden bir söz duyup da onu duyduğu gibi insanlara
ulaştıranın Allah yüzünü ağartsın. Benim hakkımda kasten yalan konuşan da ateşteki
yerine hazırlansın." Ayrıca her yıl Ramazan ayında Hz. Muhammed (s.a.v) Kur`ân`ın
o zamana kadar vahyedilmiş kısmını, vahyin bazı kısımlarını getiren melek olan
Cebrail`e ezbere okuyor bu sırada arkadaşları da onu dinliyor ve ellerindeki yazılı nüshalardan takip
ederek yazdıklarını ve bildiklerini de kontrol etme fırsatını buluyorlardı. (Bu uygulama
günümüzde de her Ramazan ayında özellikle Türkiye olmak üzere bütün İslam ülkelerinde devam etmektedir. Kur`ân`ın
hepsini ezbere bilen erkek hafızlar camilerde; kadın hafızlar da evlerinde ve Kur`ân kurslarında onları
dinlemeye gelmiş müslümanlara her gün 20 sayfa olmak üzere 30 günde bütün Kur`ân`ı ezberden okurlar. Dinleyenler
de Kur`ân`larından onu takip ederler, yanlış okursa düzeltirler. Buna `karşılıklı okuma`
manasına gelen `mukabele` adı verilir.) Hz. Muhammed (s.a.v)`in hayatının son senesindeki
Ramazan ayında bu okuma işlemi iki kere tekrarlanmış ve O bunun yakında vefat edeceği anlamına
geldiğinin farkına varmıştı. Kur`ân`ın vahyi Hz. Muhammed (s.a.v)`in vefatından
bir süre önce sona erdi. Bu süre zarfında da O ve arkadaşları; her gün beş vakit kılınan namazlarında,
kendi aralarında, sohbetlerinde devamlı Kur`ân`dan kısımlar okumaya devam ettiler. Dolayısıyla
bu durum aynı zamanda Hz. Muhammed (s.a.v)`e Kur`ân`ın doğru saklanıp saklanmadığı
konusunda her zaman için ve devamlı bir kontrol imkanı sağladı. O`nun vefatının ardından
ilk Halife Hz. Ebubekir oluşturduğu bir heyetle dağınık Kur`ân sayfalarını bir kitap haline
getirdi. Üçüncü Halife Hazreti Osman ise oluşturduğu bir komisyon ile Hz. Ebubekir önderliğinde oluşturulmuş
kitaptan yedi tane daha çoğalttı. Daha sonra bunları Hz. Muhammed (s.a.v)`in arkadaşlarının
huzurunda okutarak kontrol ettirdi. Sonra bu yeni kopyaları İslam Devleti`nin çeşitli merkezlerine gönderdi
ve bundan sonra bunların esas alınmasını istedi. Ne kadar güzel bir durumdur ki bugün bu kopyalardan
birisi İstanbul Topkapı Sarayı`nda bulunmaktadır. Bir diğeri de -birkaç sayfa eksiğiyle- Taşkent`te
bulunmaktadır. Çar dönemi Rus hükümeti bu kopyanın bir tıpkı basımını yaptırmıştır.
Onu incelediğimizde, bu metin ile günümüzdeki Kur`ân`lar arasında hiçbir farklılık olmadığını
görüyoruz. İlk ve daha sonraki yüzyıllardan kalma tam veya parçalar halindeki diğer el yazması Kur`ân
metinleri için de aynı uygunluk sözkonusudur.2 Alman misyonerleri aralarında fark aramak üzere el yazması
Kur`ân`ların yüzlercesinin fotokopisini alıp bir araya toplamışlar fakat hiçbiri arasında bir fark
bulamamışlardır. Günümüze baktığımızda ise Kur`ân, milyonlarca hafızın zihninde,
milyarlarca kitapta basılı halde, mikrofilmlerde, bilgisayarların hard disklerinde, kasetlerde, CD-Rom`larda
ve birçok internet sayfasında ilk günkü şekliyle yazılı durumdadır. Dolayısıyla artık
bozulmasına imkân kalmamıştır. Bu durum da bizlere şu Kur`ân ayetindeki Allah sözünün nasıl
gerçekleştiğine tanıklık etmektedir: "Muhakkak Kur`ân`ı biz indirdik ve onu biz koruyacağız."
(Hicr Suresi {15}, Ayet 9) Kuranın bazı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: ---Kur`ân diğer
ilâhî kitaplardan farklı olarak toptan değil; 23 senede parça parça zamanın ve olayların akışına
göre inmiştir. ---Kur`ân en son kitaptır. Ondan sonra başka bir kitap gelmeyecektir. Getirdiği hükümler
kıyamete kadar geçerli olacaktır. ---Kur`ân Hz. Muhammed (s.a.v)`in peygamber olduğunu gösteren
ve hâlâ devam eden en büyük mucizesidir. ---Kur`ân`ın mucizevî bir üstünlüğü de kolayca ezberlenebilmesi ve Arapça
bilmeyen insanlar tarafından bile okumasının kolayca öğrenilebilmesidir. Bugün dünyada Kur`ân`ı baştan
sona ezbere bilen milyonlarca hafız vardır ve her geçen gün sayıları artmaktadır. (Ben de birgün
Allah`ın sevdiği bir hafız olmayı istiyorum ve bu konuda siz değerli ziyaretçilerimin de duâlarını
bekliyorum.) ---Kur`ân`ın dili şu an konuşulmakta olan Arapça`dır. Yani günümüz Arapçasını
öğrenen bir kişi hemen onun manasını anlamaya başlayabilir. Ama meselâ başka dillerde sıradan
bir insanın o dile ait 1400 yıl önceki bir metni okuyarak anlaması imkânız gibi birşeydir. Kur`ân`ın
bu özelliği de çok önemlidir. Çünkü orjinal dilinden başka yeni bir Arapça tercümesini yapmak gerekmemiş ve
bu yönden de hiçbir değişikliğe uğramamıştır. (Bana göre Kur`ân ve İslam Dini`nin
güzelliği ve doğruluğu Arap diline bir istikrar kazandırmış ve bunlar Arapça`nın çoğu
dilin başına gelen bozulmayı yaşamasını büyük ölçüde önlemiştir.) ---Kur`ân Arapça metni
açısından da eşsizdir. Onun indiği zamanda Arap şiiri çok ileri bir seviyede idi. Bazı Arap
şairleri Kur`ân`ı duyunca, güzelliğine hayran kalmış ve şiirlerini de yırtarak İslam`ı
kabul etmişlerdir. Ayrıca Kur`ân`ı dinleyen ve mânâsını hiç anlamayan bir kişi bile ondan etkilenmekte
ve gözyaşları dökebilmektedir. ---Kur`ân mânâsı açısından da mucizedir. "Sen bundan önce ne bir
yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı yanlışa uyanlar kuşku duyarlardı. (Ankebût
Sûresi {29}, 48) ayetinde de belirtildiği üzere, okuma yazma bilmeyen bir Peygamberin, günümüzden 1400 yıl önce,
bilimsel araştırmaların pek de olmadığı bir çağda getirdiği bir kitapta örneğin
Fransız denizci Kaptan Custo`nun son yıllarda keşfettiği birbirine karışmayan iki denizden bahsedilmesi;
ultrason aletinin olmadığı bir çağda bir bebeğin anne karnındaki gelişim safhalarından
bahsedilmesi; astronomi çalışmalarının olmadığı bir çağda ayın, güneşin
hareketlerinden bahsedilmesi; psikoloji çalışmalarının olmadığı bir çağda insanın
psikolojik ve fizyolojik özelliklerinden bahsedilmesi; tarih, sosyoloji ve antropoloji çalışmalarının
olmadığı bir çağda geçmiş milletlerle ilgili çeşitli olayların anlatılması gibi
birçok konu insanı hayrete düşürmekte ve aciz bırakmaktadır. Yeni bilimsel gelişmeler Kur`ân`ın
gerçekliğini her geçen gün doğrulamaktadır. ---Kur`ân`ın bahsettiği bazı konular şunlardır:
İnanç, ibadet, ahlâk, hukukî hükümler, nasihat ve tavsiyeler, insanlara mükâfat ve cezaların bildirilmesi,
ilmî gerçekler, geçmiş insanlara ait olaylar, duâlar vs. ---Kur`ân`ın taşıdığı gerçekler
kıyamete kadar bütün insanların ve çağların ihtiyacını karşılayacak değerdedir.
Bilim ondaki gerçeklerle hiçbir zaman çelişkiye düşmemiş ve düşmeyecektir.3 İnsan ona
uyduğu takdirde mutsuzluklarından kurtulacak ve huzuru bulacaktır. Çünkü o kitabı herşeyin yaratıcısı,
sonsuz bilgi ve kudret sahibi Allah indirmiştir. Nasıl yeni bir bilgisayar programı aldığımızda
onu tam kapasite ile ve sorunsuz kullanabilmek için programcısının yazdığı kullanım kılavuzunu
okuyorsak; insanı ve evreni sorunsuz tanıyabilmemiz için bunların programcısı Allah`ın gönderdiği
Kur`ân`ı okumak gerekir.
Burada son olarak Goethe`nin (1748-1832) `Batı-Doğu Divanı' adlı
kitabından Kur`ân ile ilgili bir sözünü vermek istiyorum. Diyor ki: "Kur`ân`ın içinde pek çok tekrarlar vardır.
Onu okuduğumuz zaman bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor, fakat biraz sonra bu kitap bizi kendisine
çekiyor. Bizi hayranlığa ve sonunda büyük saygıya götürüyor."
G-) Yukarıda da belirttiğimiz
gibi Hz. Muhammed (s.a.v)`in getidiklerine inanıp müslüman sayılabilmek için, O`ndan önce Allah`ın
gönderdiği bütün kitap ve peygamberlere de inanmak şarttır. Hiçbir müslüman: "Ben sadece Hz. Muhammed (s.a.v)`e
ve Kur`ân`a inanırım; fakat diğer kitap ve peygamberlere inanmam." diyemez. Veya: "Ben İsa hariç bütün
peygamberlere, İncil hariç bütün kitaplara inanırım.", "Musa, Zebur ve Tevrat`ı kabul etmem." diyemez.
Müslümanlar bütün ilahi kitapların tahrif edilmemiş ilk hallerine ve bütün peygamberlere iman ederler. Kur`ân`ın
bu konudaki bir ayeti şöyledir (Bu ayeti özellikle Türkiye`li müslümanlar hergün gece (yatsı) namazlarından
sonra okumayı adet edinmişlerdir. Ayrıca bu ayetin de içinde bulunduğu yaklaşık yarım sayfalık
kısmın müslümanlar için özel bir önemi vardır.): "Peygamber ve mü`minler Rabbleri tarafından kendilerine
indirilene iman ettiler. Her biri Allah`a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. `Allah`ın peygamberlerinden
hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz affına sığındık!
Dönüş sanadır.' dediler." Kur`an`da adı geçen peygamberler şunlardır: "Âdem, İdris, Nuh,
Hûd, Salih, Lût, İbrahim, İsmail, İshâk, Yakub, Yusuf, Şuayb, Harun, Musa, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl,
Yunus, İlyas, Elyasa`, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed."(Allah`ın selamı hepsinin üzerine olsun.) Müslümanlar
bütün bu peygamberleri gönülden sever ve getirdiklerine iman eder.
ADEM AÇIKGÖZ İnsanlık tarihinin en büyük katliamlarından
olan ‘Başbağlar Katliamı’ 12. yıldönümünde tekrar hatırlandı. Acının,
hüznün ve katliam acısının yaşandığı ve halkının yok edilmek pahasına gerçekleştirilen
hunharca saldırı düzenlenen törenle büyük bir öfkeyle lanetlendi. Erzincan’ın Kemaliye İlçesi’nin Başbağlar Köyü’nde tarihler 5 Temmuz 1993’ü
gösterdiği zaman eşine az rastlanır bir katliam ve kıyım yaşanmıştı. Akşam
namazı saatinde köye inen bir grup terörist, özellikle köyün yetişkin erkeklerini köy meydanına toplayıp
propaganda yapmaya başlamışlardı. Kadınları ve çocukları ise ayrı bir yere toplayıp
sloganlar atarak propaganda yaptıktan sonra 33 kişiyi çok acımasız bir şekilde tarayarak öldürmüşlerdi.
Olayda onlarca ev yakılmış ve yıkılmıştı. Göçük altında kalan 5 kişi de
yanarak feci halde can vermişti. 12.
yılında acılar tazeliğini koruyor Yapılan büyük katliamın üstünden
tam 12 yıl geçmesine rağmen olay hâlâ zihinlerdeki sıcaklığını koruyor. Katliam sırasında
sağ kurtulanlar, yaşadıklarını anlatınca o anı adeta tekrar yaşıyorlarmış
gibi dehşete kapılıyorlar. Yöre halkı üzerinde büyük psikolojik tahriplere yol açan bu katliam, aradan
geçen zamana rağmen hâlâ gündemin ilk sırasını oluşturuyor. Kimseye zararı dokunmayan, geçim
derdine düşmüş Başbağlar Köylüleri günlük hayatlarını idame ederlerken aniden büyük bir acının,
kederin ve yıkımın içerisine düşmüşlerdi. Hiç günahları yokken serseri kurşunlara hedef
olmuş olan ve hala anlaşılamayan sebeplerden dolayı büyük bir saldırıya uğrayan halk, bugün
bile saldırının asıl sebebini anlamış değil. Bu kıyım neden yapıldı?
Hangi amaçlarla gerçekleştirildi? Bütün bu sorular köy halkının aklını kurcalamaya devam ediyor.
“Suçlular
elini kolunu sallaya sallaya geziyor” Olay üzerinden geçen bunca zamana rağmen halen katliamın gerçek suçluları bulunmuş değil.
Bazı tutuklamalar olduysa da, tutuklanan kişiler daha sonra serbest bırakıldılar. Köy ahalisinin
kan kustuğu ama bir şey yapamadıkları bu konu, endişe ve ümitsizlikle takip ediliyor. Gerçek katillerin
aramızda dolaştığı gerçeği bir türlü hazmedilemiyor. Bir hukuk devletinde halen adaletin yerini
bulmamış olması büyük bir talihsizlik olarak görülüyor. 190 hanenin olduğu ve çoğunun birbiri
ile akraba olduğu köyde 12 yıl önce 500 kişi yaşarken, katliamdan sonra köy nüfusu gittikçe azaldı.
Köyde, özellikle kış aylarında, bir elin parmağını geçmeyecek kadar kişi kalıyor.
Yaz aylarında nispeten memleketlerine gelenler sayesinde köy gerçek kimliğini buluyor ve eski günlerini aratmıyor.
Ama geçmişin acıların yürekleri dağlamaya devam ediyor. Ulaşım ve iletişim yetersiz...Başbağlar, kaderine terkedilmiş gibi öksüz
ve yetim. Köyde ulaşımı sağlayan tek bir yol var, o da harap ve yıkık bir vaziyette. Köyde cep
telefonları çekmiyor, diğer sabit telefonlarla da ise çoğu zaman iletişim sağlanamıyor. Özellikle
kış aylarında hem köy yolu aylarca kapanıyor hem de telefonlar kesiliyor. Başbağlar yediği
tokattan uyanmak istiyor ama el atan olmuyor.
Köylülerden hem fedakârlık hem sitem Acının,
yalnızlığın ve terkedilmişliğin pençesinden kurtulmak isteyen Başbağlar için köylüler,
özellikle de Köy Muhtarı Ali Akarpınar, Başbağlar Dernek Başkanı Şerif Gül ve karakol sayesinde
bazı çalışmalar yapılmış. Katliamın büyük etkisi altındaki bu insanlar artık
yeniden var olmak ve seslerini duyurmak istiyorlar. Ekonomik sıkıntılarının giderilmesi ve katliamın
sorumlularının bulunup cezalandırılması yöre halkının en büyük dileklerinden. Var olmakla
yok olma arasındaki bu insanların mazlumiyetlerinin ve mağduriyetlerinin giderilmesi, bu insanları az
da olsa sevindireceğe benziyor. Kendileriyle görüştüğümüz köylülerse çokça hak ettikleri bu isteklerinden mahrum
bırakılmamayı, kendilerine destek verilmesini ve yardımlar edilmesini istiyorlar. En çok da katillerin
yakalanmasını istiyorlar.
Vali Öztürk, katilleri lanetlediErzincan Valisi Refik Arslan
Öztürk, Başbağlar’da yaptığı konuşmada “Büyük bir öfke ile saldırmalarının
sebebini anlayamıyorum. Küsüp darılmadığınız için Başbağlar halkına teşekkür
ediyorum. Bu töreni yaptığınız için gerçekten çok duygulandım.” dedi. Vali Öztürk, katliamı
gerçekleştirenleri lanetlediğini belirterek ülkemizin birliğini kimsenin bozamayacağını kaydetti.
Vali Öztürk, Başbağlar Köyü Muhtarı Ali Akarpınar’ın hediye ettiği bayrağı da
teslim aldı.
Teröristler neden yakalanmıyor? Kendisiyle görüştüğümüz Başbağlar Köyü
Kalkındırma Derneği Başkanı Şerif Gül, Başbağlar’daki hain saldırıda
hayatını kaybedenlerin yakınlarının durumunun içler acısı olduğuna dikkat çekerek
katillerin bilinmesine rağmen hâlâ yakalanamamalarına bir anlam veremiyor. Gül şöyle konuşuyor: “Bu
güne kadar Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma’yı Teşvik Fonu’ndan
yapılan yardım, ölenlerin ailelerine, 33 aileye, 50’şer milyon TL, evi yanan 191 kişiye 15’e
milyon TL olmak üzere toplam 4 milyar 515 milyon TL verildi. Vakıflar Genel Müdürlüğü de 15 çocuğa ayda 515
milyon TL aylık bağladı. Bunun dışında bir yardım söz konusu değildir. 5 Temmuz 1993’ünden
9 gün sonra (Dönemin) Devlet Bakanı Türkan Akyol ve Milletvekili Mustafa Kul buraya geliyor. O sırada yakalanan
16 sanık vardı. Türkan Akyol oradaki komşu köylülere sanıkları kastederek “Bunlar sizin kardeşlerinizdir,
bunları affedin” gibi hiç bir zaman affetmeyeceğimiz sözleri söylüyor. Yakalanan 16 sanıktan 10 tanesi
jandarmadaki doktor nezaretinde alınmış ifadelerinde suçlarını ifade etmişlerdir. Erzincan DGM’de
ise verdikleri ifadede ise işkence ile ifade verdiklerini söylemişler ve yakalandıktan 8 gün sonra serbest
bırakılmışlardır. Köyü basan 100 civarındaki teröristlerin bu kadar olayı yapıp da
hala yakalanamayışları ne ile izah edilmelidir?”
Suçlular yakalansın ve cezalandırılsın
Başbağlar Muhtarı Ali Akarpınar ise tek isteklerinin suçluların yakalanarak cezalarının
verilmesi olduğunu belirtiyor. Akarpınar yaşananları şöyle anlatıyor: “5 Temmuz akşamı
namazda 25-30 kişiydik. Şehitlik anıtının olduğu yere bizi topladılar. Ateş etmeye
başladıklarında yere yattık. Kürdistan propagandası yaptılar. Bir grup evleri yakıp kadınları
topladılar.” Devletin yardım etmekte geciktiğini belirten Muhtar Akarpınar, Allahın verdiği
güçle inançla zor günlerin üstesinden geldiklerini söyledi. Akarpınar sözlerine şöyle devam etti: “Başbağlar
eskisi gibi olmasa da kenetlenmiş durumda. Tek isteğimiz, suçluların yargılanması ve hak ettikleri
cezayı görmeleridir”
Saldırı esnasında uğultu ve fırtına oldu Başbağlar’da
yaşanan katliamın şahitlerinden 65 yaşındaki Süleyman Aydın yaşadıklarını
anlatırken o günleri yaşıyormuşcasına heyecanlandı ve şunları söyledi: “Her
şey çok ani ve bizleri şok eden bir şekilde gerçekleşti. Ne yapacağımızı nasıl davranacağımızı kestiremeden bütün erkekleri köy meydanına
topladılar. Çeşitli sloganlar bağırıp ateş emriyle bize saldırdılar. Ondan sonrasını
hatırlamıyorum. Ama çok büyük bir fırtınanın koptuğunu ve ürperti verir şekilde uğultunun
olduğunu hatırlıyorum Tam 5 kurşun yedim. Hâlâ aksak bir şekilde yürüyorum.” Diğer taraftan
Süleyman Aydın’ın anlattığı uğultu ve fırtınayı pek çok köylü hissederken
köyde daha önce böyle bir şey yaşamamış olması oldukça anlamlı bulundu.
Başbağlar'da savunmasız insanları
kurşuna dizen, onlarca çocuğu yetim ve öksüz bırakan gözü dönmüş caniler hâlâ bulunamadı. Devlet
aradan geçen zamanda, yıkılan evleri yaptı ama gönülleri yapamadı.
Neredeyse 10 yıl olacak.
Kimi eşini, kimi oğlunu, kimi babasını verdi toprağa.. İsimlerini şehit koydular 33 canın...
Başbağlar ismi 5 Temmuz 1993 tarihinden beri adeta acıyla özdeşleşti. Yaklaşık 100 gözü
dönmüş cani, savunmasız insanlara saldırıp, onlarca çocuğu yetim ve öksüz bıraktı. Devlet
ise üzerine düşeni yaparak olayın üzerindeki karanlığı hâlâ aydınlatamadı. Başbağlar
Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Mehmet Ali Dikkaya'nın ifadesiyle "Devlet
evleri tamir etti ama ama gönülleri tamir edemedi."
Tarihin en vahşi katliamlarından birine tanık olan
Erzincan'ın Kemaliye İlçesi'ne bağlı Başbağlar Köyü, 5 Temmuz 1993 günü akşam karanlığında
basılmıştı. Yaklaşık yüz silahlı terörist, köyün giriş ve çıkışlarını
tutup telefon bağlantılarını tahrip ettikten sonra savunmasız köylüleri meydanda toplamıştı.
Toplam 33 kişiyi kurşuna dizip ve evleri ateşe veren teröristler, olay yerine "Yaşasın Başkan
Apo- Yaşasın PKK" sloganlarının yer aldığı bir bildiri bırakmışlardı.
Bildiride olayın Sivas olaylarına misilleme olarak yapıldığı ifade ediliyordu. Başbağlar
Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Mehmet Ali Dikkaya, katliamın üzerinden
10 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hâlâ neden Başbağlar'ın seçildiğini anlayamadıklarını
söyledi. Dikkaya, "Başbağlar hiçbir zaman herhangi bir terörist grupla bir ilişki içerisinde olmadı. Katliama
kadar herhangi bir grubun yardım ve yataklık talebiyle karşılaşmadık. Bir terörist saldırıya
uğrumamız için hiçbir sebep yoktu" dedi.
Karanlık aydınlatılmadı Katliamın
üzerindeki karanlığın hâlâ aydınlatılamadığını ifade eden Dikkaya, "Bugüne kadar
adli mercilerin olayı gün yüzüne çıkarmak için gereken her şeyi yaptığına inanamıyoruz"
şeklinde konuştu.
Katliam sonrasında köy insanının birbirlerine bağlılıklarının
arttığına dikkat çeken Dikkaya, "Bir insanın ömrü boyunca karşılaştığı cenaze
sayısını, biz bir gecede yaşadık. Benim kardeşim, amcamın ve halamın oğlu şehid
oldu. Tüm köy akrabamdı" şeklinde konuştu.
Gönüllerimiz yaralı Katliamın ardından
devletin Başbağlar'a yaptığı yardımlara değinen Dikkaya, yanan 191 hanenin yeniden yapıldığını,
ancak birçok insanın katliamın ardından başka şehirlere göç etttiklerini kaydetti. Teröristlerin
baskınında okulun da yakıldığını hatırlatan Dikkaya, Başbağlar'ın acil
olarak bir okula ihtiyacı olduğunu söyledi. Dikkaya "Devlet evlerimizi yaptı. Ama olayı gerçekleştirenler
yakalanıncaya ve hesap soruluncaya kadar huzur içinde olmayacağız. Devletin bu olayı ortaya çıkararak
gönüllerimizi de onarmasını bekliyoruz" dedi.
Katliam adeta örtbas edildi Bağbağlar
katliamı davasının müdahil avukatlarından Kamil Uğur Yaralı saldırı sonrasında
başlatılan tahkikatın olayın aydınlatılmasına değil, örtbas edilip kapatılmasına
yönelik bir seyir izlediğini söyledi. Yaralı "Bu yorumumuz basit bir tahmine değil, somut olaylara ve tahkikat
sonrasında açılan davada en basit araştırmaların dahi yapılmamış olmasına dayanmaktadır"
dedi. Olayın hemen ardından yakalanan 20 kişinin ifadelerinde suçlarını kabul ettiklerini belirten
Yaralı, "Mağdurlar tarafından sanıkların bir kısmı teşhis de edilmelerine rağmen,
bu sanıklar Erzincan DGM'de serbest bırakıldı. Siyasi baskıların kararda etkili olduğuna
ilişkin duyumlar alındı" diye konuştu. Davanın garip bir şekilde İzmir DGM'ye nakledildiğini
kaydeden Yaralı, "Buradaki yargılama, içlerinde bir itirafçının da bulunduğu 8 sanıkla devam
etmiş, tahkikatın genişletilmesine yönelik taleplerimiz reddedilerek adil bir yargılanmanın gerekleri
ortadan kaldırılmıştır. Fotoğraflı teşhis dahi yapılmamıştır"
dedi.
Sadece 2 kişi ceza aldı Avukat Kamil Uğur Yaralı, tahminen 100 kişinin gerçekleştirdiği
belirlenen Başbağlar Katliamı davasının sadece iki sanığa verilen 14 ve 3,5 yıllık
mahkumiyet cezalarıyla kapatıldığını ve olayla ilgili hiçbir sorunun cevabının bulunamadığını
kaydetti. Yaralı, "Eğer bu davaya bakan mahkeme bağımsız ve tarafsız olsaydı, olayın
tamamen ortaya çıkarılması faillerinin tümümün yakalanması mümkündü" şeklinde konuştu. Bu arada
dönemin Adalet Bakanı Seyfi Oktay, Sivas olaylarına misilleme olarak gerçekleştirildiği öne sürülen katliamı
TİKKO örgütüyle ilişkilendirmişti. Abdullah Öcalan ise itiraflarında Başbağlar baskınını
PKK'lı Dr. Baran'ın Sivas olaylarına misilleme olarak gerçekleştirdiğini söylemişti.
12 yıl önce bir temmuz akşamı
yatsı vaktinde Erzincan’ın Kemaliye ilçesi Başbağlar köyüne gelen PKK terör örgütüne mensup 100
kadar terörist, 33 kişiyi hunharca katlederken, 191 evi tamamen yakmıştı.
Katliamın yıldönümünde Başbağlar’da
düzenlenen törende teröre ve teröristlere lanet yağdı. Erzincan Valisi Refik Arslan Öztürk, Kemaliye Belediye Başkanı
Mustafa Haznedar, Kemaliye Kaymakamı Yaşar Aksanyar, Erzincan İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Hüseyin
Yüksek’le birlikte çevre köylülerin ve Başbağlarlıların katıldığı tören köy
meydanında gerçekleştirildi. Törende konuşma yapan Erzincan Valisi Refik Arslan Öztürk, Başbağlar’ın
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ocağına düşürdüğü günü hatırladığını ifade
ederek, “Nasıl bir olaydı o, donup kalmıştık sanki. Bunlar nasıl insanlar diye düşünmüştüm.
Burada üç beş dut ağacının başını bekleyen, bu ot bitmeyen dağlarda baba ocağı
diye bekleyen insanlara kurşun sıkanlar nasıl insandır? Bu insanlar kimdir? Bizim evladımız
dediklerimiz. Ekmeğimizi yiyenler, okullarımızda okuyanlar. Bu husumetin, bu öfkenin, bu kinin nedeni neydi?
Allah’ından bulsunlar. Bu olayı hafızalarınızdan nasıl sileceğinizi düşünüyorum.”
diye konuştu. Törende köylü çocukların ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ ve ‘Bu vatan bizimdir
bizim kalacak’ sloganları uzun süre alkışlandı. Konuşmanın ardından 33 kişinin
katledildiği Şehitler Anıtı önünde Kur’an-ı Kerim okunarak dualar edildi. Katliamdan yaralı
olarak kurtulan dört kişiden biri olan Köy Muhtarı Ali Akarpınar, acılarının dinmesinin imkansız
olduğu ifade ederek, “Burada hunharca bir katliam yapıldı. Bu olayın bize göre en büyük yanlışı
yargılama yönünde oldu. Adalet bir gün mutlaka tecelli edecektir. Ama geç gelen adalet, adalet olmaktan çıkıyor.
Başbağlar köyü davası maalesef adil olarak sonuçlanmamıştır.” dedi. Katliamdan dağa
doğru kaçarak sağ kurtulan ve o tarihte askerden izne gelmiş olan Ogün Kuruçaylı (34) da 12 senedir unutulduklarını
dile getirerek, “Bizim acımız devam ediyor. Acımızın dinmesi için bu olayı gerçekleştirenlerin
yakalanması gerekiyor. Çok korkunç ve kötü bir olay yaşadık. İnsanlar, hayvanlar cayır cayır
yandı. Keşke o 33 kişi ile birlikte şehit olsaydım.” diye konuştu.
06.07.2005 Burhan Torunlar Erzincan, Cihan
SENE DOKSAN ÜÇ ,TEMMUZUN BEŞİ ÖLEN BEBEKLERİN
BİLİNMEZ YAŞI BÖYLE KALİAMIN BULUNMAZ EŞİ BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK
AĞLAR.
HAİNLER ÖNCEDEN PUSUYU KURMUŞ HEDEF
GÖZETMEDEN HERKESİ VURMUŞ BEBEKLER BEŞİKTE YENİ UYURMUŞ BAŞBAĞLAR, BU ACIYA
İNSANLIK AĞLAR.
İNSANLAR GURBETTEN SILAYA GELMİŞ HEPSİ
YENİ AÇAN ÇİÇEKMİŞ GÜLMÜŞ BIRAK İNSANLARI HAYVANLAR ÖLMÜŞ BAŞBAĞLAR, BU
ACIYA İNSANLIK AĞLAR.
AKŞAM OLUNCA OKUNMUŞ EZAN BU KARA YAZIYI KİM
OLA YAZAN BARIŞI HUZURU KİMLERDİR BOZAN BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.
YAŞLISI GENCİ CAMİ''YE DOLMUŞ ARAMIŞ
CEMATİ ORADA BULMUŞ BETLER BENİZLER SARARMIŞ SOLMUŞ BAŞBAĞLAR BU ACIYA İNSANLIK
AĞLAR.
BÖYLE VAHŞETE SABREYLE GELEDE KONUŞ SÖZ VARSA AĞIZDA
DİLDE KOKU KALMADI Kİ ÇİÇEKTE GÜLDE BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.
KUŞATMIŞ CAMİYİ ÇEMBERE ALMIŞ KÖYLÜLER
İBADETİN HAZZINA VARMIŞ TARANMIŞ BEDENLER SECDEDE KALMIŞ BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK
AĞLAR.
OTUZÜÇTÜR ŞEHİTLERİN SAYISI EMİR
VERMİŞ BÖLÜCÜNÜN AYISI GELİP HESAP SORSA YOK Kİ DAYISI BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK
AĞLAR.
TAHMAZOĞLU BU ACI YÜREKLEYER YAKAR KİMSE
ZARE OLMAZ SADECE BAKAR BİRAZ GAYRET OLSA FAİLLER ÇIKAR BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.
TAHMAZOĞLU
NOT: Şiir olayın olduğu tarihde yazılmıştır.
PKK militanının itirafı
'BAŞBAĞLAR KATLİAMINI BİZ YAPTIK'
Örgütte bulunduğu dönemde PKK'nın Tunceli bölgesindeki en önemli kişisi
Doktor Baran'la sık sık görüştüğünü ifade eden Kamil Munzur, Doktor Baran'ın kendi yanında Abdullah
Öcalan'la yaptığı telsiz görüşmelerini dinlediğini belirterek Başbağlar Köyü katliamının
emrinin Abdullah Öcalan tarafından verildiğini söyledi. Bu bölgedeki katliamları Doktor Baran'ın yardımcısı
ve onun ölümünden sonra yerine geçen Ekrem kod ismiyle bilinen Hıdır Sankaya'nın yaptığını
belirten Munzur şunları anlatıyor: "Başbağlar Köyü katliamı olmuş, 40'a yakın yoksul,
fakir ve günahsız dağlı Türk topluca katledilmiş, köyleri ateşe verilmiş ve tüm mal varlığı
'savaş ganimeti' adı altında el konulmuştu. Sözüm ona Sivas katliamının intikamını
almak amacıyla gerçekleştirilen katliam, bilinçli ve planlı olarak yapıldı. Fakat Aleviler'in desteğini
arkasına almayı hedefleyen bu karşı-devrimci katliam sonuç vermedi. Tam tersine Dersimli Aleviler başta
olmak üzere yöredeki halktan tepki alınca, örgüt önce bir bildiriyle üstlendiği katliamı kontr gerilla eylemi
olarak lanse etmeye çalıştı."
Zaruret
halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi
olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip tarafından tespit edilmesi,
Hastalığın
bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması,
Organ
veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,
Toplumun
huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında
(ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının
rızasının sağlanması,
Alınacak
organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması,
Tedavisi
yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.
Elindeki medya organlarını kullanarak, sözde irtica haberlerine ağırlık
veren ve kamuoyunun dikkatini farklı yönlere çekmeye çalışan Aydın Doğan, servetini katladı.
06 Aralık 2007 / 10:55
¥ ”Metro Turizm’deki namaz skandalı, Amasya’da 4 öğrenciye
dini baskı, Konya’da tesettür faciası, okul müdiresinin ahlak uyarısı, abdest suyundan tasarrufa
gidilmesi...” gibi yanlı ve taraflı haberlerle kamuoyunun dikkatini farklı yönlere çeken kartelin patronu
Aydın Doğan, servetine servet katarak, Türkiye’nin 3., dünyanın 618. zengini oldu. ¥ Sermayesi neredeyse
sıfır olan şirketi ile POAŞ’ı alan Doğan; Hilton, Star TV, Vatan gibi kuruluşları
peş peşe bünyesine katarak adeta “imparator”laştı. Şimdi de Tekel ihalesine hazırlanan
Doğan’ın, ihaleye danışmanlık yapan şirketin bağlı olduğu Citi Grup’un
bir başka şirketi ile ortaklık kurması son marifeti oldu.
En zengin 3. Türk Yıllardır
süren başörtüsü yasağının bitmesi için toplumda oluşan beklentiler karşısında yayımladığı
bir anketle “AK Parti iktidarında başörtülü olmanın imtiyaz haline geldiğini” iddia eden yasakçı
Milliyet’in patronu Aydın Doğan, son 5 yıl içinde servetine servet kattı. OLMAYAN PARA
İLE POAŞ’I ALDI Aydın Doğan, 2000 yılında İş - Doğan Petrol
Yatırımları A.Ş. adıyla kurduğu sembolik sermayeli şirket aracılığıyla
Özelleştirme İdaresi’nden POAŞ’ın yüzde 51 hissesini 1 milyar 260 milyon dolara satın
aldı. 2002 yılında 228 trilyon kâr eden ve devlete 70 trilyon vergi veren POAŞ, Doğan’a geçtikten
sonra 1.3 milyar dolar borçlu gösterilerek bir kuruş vergi vermez hale getirildi. Doğan, kendisinden para koymadan
POAŞ’ın kendi kârıyla şirkete sahip olurken Özelleştirme Yüksek Kurulu da, 3 Eylül 2003 tarihinde
aldığı kararla, 2005’te bitirilmesi gereken borcu 2007’ye kadar uzattı. Karar, resmen kamuya
açıklanmadı, sonradan basına sızınca tartışma çıktı. Bu düzenlemeye göre kalan
borçlar, her yılın 8 Ağustos’unda 54.2 trilyon lira ödenmesi şartıyla 4 yıla dağıtıldı.
1.2 MİLYAR YTL’LİK BORÇ 275 MİLYON YTL OLDU Özelleştirilmeden
önce Türkiye’nin vergi rekortmenleri arasında yer alırken satın almanın finansmanı devlete
ödenmesi gereken vergiyle karşılanan POAŞ’ın 2002 yılında İş-Doğan birleşmesiyle
borcu 2.9 milyar YTL’ye fırladı. Bu durum karşısında Gelir İdaresi Başkanlığı
da bu birleşme operasyonu sürecindeki dönemi mercek altına alarak, muhtemel vergi kayıplarını inceledi.
Gelir İdaresi Başkanlığı Gelirler Kontrolörleri hazırladıkları raporlarda 1.2 milyar
YTL’lik vergi kaçağını belirledi. Geçtiğimiz Mayıs ayında Maliye Bakanlığı
ile sağlanan “uzlaşma”(!) neticesinde Doğan, 1.2 milyar YTL’lik borcun da vergi cezalarını
sıfırlatırken vergi aslında da yüzde 50 oranında indirim sağlayarak 2002-2006 dönemine ait toplam
1.2 milyar YTL’lik vergi borcunu, 275.3 milyon YTL’ye indirtti. HİLTON OTELİ’Nİ
SATIN ALDI Bir yandan devletten vergi kaçırırken, bir yandan da yatırımlarına devam
eden Aydın Doğan, 2006 yılında Türkiye’nin ilk 5 yıldızlı oteli olarak bilinen İstanbul
Hilton’u 255 milyon dolara satın aldı. STAR TV DE ONA GEÇTİ Medyada kartelleşen
Aydın Doğan, Kasım 2005 tarihinde de Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) elindeki Star Medya
Grubu’nun en büyük yayın organı Star TV’yi satın alarak medyadaki tekelini pekiştirdi. 155
milyon dolar muhammen bedelle satışa çıkarılan Star TV’yi Doğan, 306 milyon 500 bin dolara
aldı. TMSF’nin Uzan Grubu’ndan haczettiği 4 kablolu televizyon kanalını da 912 bin YTL bedelle
Doğan Yayın Holding’in sahibi Aydın Doğan satın aldı. VATAN’I DA ALDI
Doğan son olarak, Sabah Gazetesi’nden ayrılan bir grup gazeteci tarafından 2002 yılında
kurulan ve ‘bağımsız gazetecilik’ sloganıyla yola çıkan Vatan gazetesini satın aldı.
Vatan’ın satışıyla ilgili de farklı yorumlar yapıldı. Vatan gazetesinin eski Genel
Yayın Yönetmeni Yavuz Semerci, gazetenin satışının perde arkasıyla ilgili olarak, bir yıl
önce 80 ile 120 milyon dolar arasında bir piyasa değeriyle satılması hedeflenirken 18 milyon dolara Doğan’a
satıldığını söyledi. DÜNYA ÇAPINDA ZENGİN Aydın Doğan bugün
Türkiye’nin en zenginleri arasında yer alıyor. ABD’nin ekonomi dergisi Forbes’in 2001 yılı
geleneksel dünyanın en zenginleri listesinde Aydın Doğan 1 milyar dolarla 620. sırada yer almıştı.
Forbes’in 2006 yılı geleneksel zenginler listesine ise Türkiye’den 21 Türk milyarder girdi, Aydın
Doğan 1.6 milyar dolarla 7. sırada yer aldı. Aydın Doğan’ın dünya sıralamasındaki
yeri ise 2 basamak yükselerek 618 olarak gerçekleşti. TÜRKİYE’DE 3. SIRAYA YÜKSELDİ
Economist Dergisi’nin ‘En zengin 100 Türk’ araştırmasının bu yılki sonuçlarına
göre ise, Türkiye’nin en zenginlerinin servetleri bu yıl geçen yıla göre yüzde 30-35 arasında arttı.
Dergi, Aydın Doğan’ın servetinin 8 milyar dolara yaklaştığını duyurdu. Araştırma
sonucunda hazırlanan listede zirve Koç Ailesi’nin. 8 milyar doların üzerinde serveti olan ikinci aile ise
Sabancı Ailesi. Koç Ailesi’nin borsadaki şirketlerinin kendilerine ait hisselerinin tutarı 18 milyar
doları buluyor. Sabancı’da bu rakam 17 milyar dolar. Doğan ve Şahenk ailelerinin servetleri 6-8
milyar dolar arasında hesaplanıyor. HÜRRİYET, RUS ŞİRKETİNİ ALDI Aydın
Doğan’ın bazı gazetelerinde yabancı sermaye karşıtlığı yapılırken,
Nisan 2007’de Hürriyet İcra Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı, Hürriyet’in Doğu
Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın ‘reklam yayıncılığı şirketi Trader Media East’in
(TME) yüzde 67.3’ünün Londra Borsası’ndan çağrı yoluyla satın alındığını
bildirdi. Vuslat Doğan Sabancı, tamamı 500 milyon dolar üzerinden yüzde 67.3’ü için 336.5 milyon dolar
ödeyerek TME’yi satın aldıklarını belirtti. 1.6 MİLYON DOLARA MALİKANE ALDI Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan, KKG Group’un Hadımköy’de yaptırdığı
Pelikan Hill malikânelerinden satın aldı. Doğan’ın, malikâne için ödediği fiyat 1 milyon 610
bin dolar oldu. AKFIRAT’TA ARAZİ KAPAMA Doğan Grubu’nun
sahibi olduğu bir başka şirket olan MİL-PA’nın da 2003’te Formula 1 pistinin yakınında
2 bin 238 dönüm arazi satın aldığı ortaya çıkmıştı. Türkiye 4-5 sene önce F-1’in
Türkiye’ye getirilmesini tartışıyordu. Akfırat Beldesi, adını Doğan Grubu’na
bağlı gazetelerde, adeta linç edilen “Akfırat Şeyhi” haberleriyle duyurdu. Önce bölgede etkili
olan ve arazilerin satın alınmasının önünde engel olarak görülen “Akfırat Şeyhi”
nüfuzu kırılarak medya gücüyle bertaraf edildi. ŞİMDİ DE TEKEL İHALESİNE
GİRİYOR Medya sektöründe tam bir kartel durumunda bulunan, sahibi olduğu POAŞ’ın
vergi borcunu “uzlaşma”(!) ile kuşa çeviren Aydın Doğan’ın başında bulunduğu
Doğan Şirketler Grubu, Tekel sigara bölümü ihalesinde birlikte çalışmak için Citi Venture Capital Int.’le
mutabakata vardı. Doğan’ın yeni ortağı, Tekel ihalesini yöneten yatırım danışmanlığı
şirketiyle aynı gruba ait olduğu ortaya çıktı.
POAŞ, HİLTON, STAR, VATAN...
Yıllardır süregelen başörtüsü yasağının bitmesi için toplumda oluşan beklentiler karşısında,
yayımladığı bir anketle “AK Parti iktidarında başörtülü olmanın imtiyaz haline geldiğini”
iddia eden ve son dönemlerdeki sözde irticaya yönelik haberleri ile kamuoyunun dikkatini farklı yönlere çekmeye çalışan
Aydın Doğan’ın, son 5 yıl içinde servetine servet katarak Türkiye’nin en zengin 3. ismi durumuna
geldiği ortaya çıktı. Doğan, dünyada ise 618. zengin konumunda. Sermayesi neredeyse sıfır olan
şirketi ile POAŞ’ı alan Doğan, Hilton, Star TV, Vatan gibi kuruluşları peş peşe
bünyesine katarak adeta "imparator"laştı.
Vakit
...::: İLK
İNSANDAN İTİBAREN GELEN DİNİN ADI İSLAMİYET'TİR :::...
Allah-u Teala ilk insan Hz. Adem’e, onun ve çocuklarının dünyada rahat ve
huzur içinde yaşamaları için, ahirete cennete gidebilme sebepleri olabilecek bazı kuralları sayfalar halinde
( 10 sahife) indirir. Aradan insanlar zamanlar geçer. İnsanlar bu kuralları bozar, unuturlar. Kullarına daima
şefkatli olan Allah-u Teala sayfalar halinde Hz. Şit’e (50 sayfa), Hz. İdris’e (30 sayfa), Hz.
İbrahim’e (10 sahife) dünya ve ahiret huzurunu sağlayacak kurallar gönderir. İnsanlar her defasında
bunları bozar, sapıtır, ahlaksız, zalim bir toplum olurlar. Allah-u Teala insanlar çoğalıp sayıları
ve sorunları artınca onlara olan acıma ve merhametinden dolayı bu defa sayfa değil kitap gönderir.
İnsanlar dünyada mutlu olsunlar, ahrette cehennemden kurtulsunlar diye Hz. Musa’ya Tevrat’ı indirir.
İçinde devlet yönetimi, ahlak, geçmiş toplulukların ibretlik hikayeleri vardır. Ama insanlar zamanla bu
kuralları bozar tahrif eder, yok ederler. Allah-u Teala kullarına yine kitap, yine peygamberler gönderir. Bazı
aşırı zalim toplulukları helak edip, benzeri yolda olanları böylece uyarır.
Tevrat’ın bozulmasından sonra Allah-u Teala Hz. Davut’a
Zebur’u indirir. İçerisinde ilahiler, dualar,vardır...
Aradan zaman, insan, mekanlar geçer. İnsanlar Zebur’u da bozar.
Allah-u Teala yine kitap gönderir. Hz. İsa’ya İncil’i indirir. İçinde ahlaki kurallar vardır
fakat insanlar kısa süre içinde bunu da bozarlar, tahrif ederler ve 571 yılına gelinir.
Allah-u Teala tüm zaman ve toplumlara indirdiği kuralların
hepsini birden Kur’an-ı Kerim de toplar ve Hz. Muhammed’e gönderir. İçinde yönetim, ahlak, iktisat,
dua, tevhit, kıssalar... vardır. Hz. Adem, Musa, İsa, Davud’a... gönderilen kuralların tümü artık
tek bir kitaptadır... Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teala’nın “Kur’an-ı ben
indirdim, ben koruyacağım” taahhüdü bulunmaktadır.Kıyamette yaklaşmıştır. Kur’an
asla bozulmayacaktır. Tüm resullere indirilen kuralların hepsi Kur’an-ı Kerim’de biz Müslümanlara
bildirilmiştir. O nedenle bizler tüm resul ve kitaplara inanmak zorundayız. Çünkü onlar aynı Allah’ın
kurallarıdır ve aynı kurallar bizlere bildirilmiştir. Kısaca Hz. Adem’in kuralları da
Hz. Musa, Hz. Muhammed’in kuralları da aynıdır. Eskiden o kurallara Yahudilik- Hıristiyanlık
deniyordu. Şimdi İslamiyet. Ama kurallar, ilahi mesaj ve o mesajın sahibi aynı ilahtır. Peygamberler
, kitap isimleri ve dinlerin adları faklı olabilir ama öz, mesaj hep aynı idi.
Allah-u Teala bütün insanlara aynı kuralları (İslâmiyet’i)
emretmiş, bu kurallar Kur’an gelene kadar insanlar tarafından devamlı bozulmuştur. Kıyamet
yaklaştığı için Kur’an-ı Kerim Allah tarafından koruma altına alınmıştır
ve içindeki tüm resullere indirilen kuralların tamamı, bozulmadan kıyamete tek baki kalacaktır.
NOT : Bütün dinlerde İslamiyet’in kurallarının
indirildiğine dair deliller :
Allah-u Teala her topluluğa mutlaka bir
peygamber indirmiştir. İlahi mesajın ulaşmadığı hiç bir kavim, topluluk yoktur. Kızılderililerden,
Çinlilere, zencilerden, beyazlara...Putperest, politeist ( çok tanrılı) dinlerin kökenine baktığımızda
hepsinde ilahi mesajın bozulmamış kırıntılarını görmek mümkündür.
Yahudiler domuz eti yemezler, faiz almaz,
kumar oynamazlar. Tekke takarlar , cumartesi günü toplanırlar .
Hıristiyan papazlar oruç tutar,
tekke takarlar, pazar günü toplanırlar. Hıristiyan rahibeler tesettürlü gezerler.
Kızılderililer tanrılarına
büyük ruh derler:Adem (AS)'a üflenen ilahi ruh'un ASLI ,BÜTÜNÜ , büyüğü Yüce Yaratıcı'dadır.
Afrika’da Mau mau kabilesi " tek olan doğmamış ve doğurulmamış eşi benzeri olmayan
her şeyi bilen işiten güçlü... bir tanrıya " inanırlar :İhlas suresi , aynen...! Orta Asya'daki
Türkler Ahiret'e inanırlardı.Hindu tanrılarının pek çok kolu ve gözü vardır , yani
"Tanrı her şeyi görür ve her şeye ulaşır ."... Fakat zamanla Allah’tan gelen mesajlar insanlarca
bozulmuş ve asli özelliklerini kaybetmişlerdir.
Bazılarının iddia ettiği gibi : Kur’an’da
olan bazı bilgiler tevrat ve incilde de aynen vardır, o halde (Haşa ) Muhammed Kur’an’ı Tevrat-İncile
bakarak yazdı iftirasının cevabı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır :
Hepsi aynı kaynaktan (Yüce Yaratıcıdan ) gelmektedir, Tevrat-İncil
bozulduğu , değiştirildiği için Kur’an’a zıt , ondan farklı görünürler , bozulmayan
yerler ise kur’an’la aynıdır, çünkü Allah’ü Teala hep aynı kuralları emretmiş ve
yasaklamıştır.
KUTSAL KİTAPLARIN KAYNAĞI SÜMERLERDİR İDDİ(İFTİR)ASI :
MEZOPOTOMYA'DA BULUNAN KİL TABLETLER 1850 YILINDA
BULUNMUŞ VE ANCAK 1870 YILINDA ÇÖZÜLÜP OKUNABİLMİŞTİR.YANİ KUR'AN'IN VAHYEDİLDİĞİ
TARİHTEN 1200 YIL SONRA BULUNUP OKUNABİLEN TABLETLERİN KUR'AN'A KAYNAKLIK ETMESİ NE KADAR
BİLİMSEL VE OBJEKTİF BİR İDDİA OLABİLİR !
GILGAMIŞ DESTANINI , KENDİSİNDEN
ÇOK ÖNCEKİ BİR TARİHDE YAZILMIŞ OLAN ESKİ BİR TABLETİN İÇERDİĞİ
BİLGİLERİ ÇARPITAN BİR VERSİYON OLDUĞU ARTIK BİLİNMEKTEDİR.1914 YILINDA
ARNO REOBEL TARAFINDAN BULUNAN ASIL TABLETTE " ÇOK TANRICILIĞIN BULUNDUĞU İDDİA EDİLEN DÖNEMDEN
ÇOK ÖNCELERİ TARİHLERDE YERYÜZÜNDE TEK TANRI İNANCININ BULUNDUĞU ,İNSANIN BALCIKTAN YARATILDIĞI
VE TUFAN KARAMANI OLAN ZİUSUDRA İSİMLİ KİŞİNİN VAHİYLARA HER ZAMAN SAYGILI
VE DİNDAR BİR KRAL OLDUĞU " BİLGİLERİ YER ALIR !
NOT : Biz Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanların
peygamberlerine (Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Davut) ve kitaplarına (Tevrat, İncil, Zebur) inanmasak dinden çıkarız.
Fakat Yahudi ve Hıristiyanlar bizim peygamberimize (Hz. Muhammed (S.A.V) ) ve kitabımıza (Kura’an-ı
Kerim ) inanırsa dinlerinden çıkarlar. İşte biz Müslümanların üstün yönü burasıdır.
selametle ey insanlar baş örtüsü müslüman kardeşlerimize desteklerinizi bekleriz.
ALLAH ŞÜPHESİZ,
ALLAH YOLUNDA SAVAŞIP,ÖLDÜREN VE ÖLDÜRÜLEN MÜ'MİNLERİN CANLARINI VE MALLARINI TEVRAT,İNCİL VE
KUR'AN'DA SÖZ VERİLMİŞ BİR HAK OLARAK CENNETE KARŞILIK SATIN ALMIŞTIR. VERDİĞİ
SÖZÜ ALLAH'TAN DAHA ÇOK TUTAN KİM VARDIR? ÖYLEYSE,YAPTIĞINIZ
ALIŞVERİŞE SEVİNİN;BU BÜYÜK BAŞARIDIR. '' TEVBE111''
aşagıdaki resime tıklayarak siyonist yahudi ürünlerinin listesini
elde ederek boykot edin ve duyarlı olun.bebek katili ve siyonist israil haritadan silinmelidir.aşagılık
ve katil Amerikayı ayaklarımızın altına alacagız inş.
bu resmi tıkla boykot edilecek ürünleri elde edin.
israil denilen bir katil devletin yok olması lazım gelir. yahudi ürünlerini
tüketerek israili koruma , dünyada sınırları haritada tam olarak belli olmayan tek devlet israildir. sebep
ise 22 ile 28 devletin sınırlarının bir kısmı arzı mevud sınırlarına giriyor. bu
yüzden fırat tan nil e kadar büyük bir bölgeyi ele geçirme planları var. ama kuran da ayet var sabittir amaçlarına
asla ulaşamayacaklardır . çünkü kuranda haritadan silinecek diyor tabii ki .. dolaylı olarak
selametle ve olsun ki o dosdogru yolu takip edenlere
isterdik ki sizlere güzel haberler ve mesajlar yazalım maalesef
güzellikler pek olmuyor ki yazalım .biz bu defa derin devlet hakkında birşeyler yazalım diye düşündük,
derin degil aslında çooooooook derin ... derin devlet ittihad ve terakki partisi döneminden beridir
türkiyede var . gayeleri kaos çıkarmak ve puslu havayı çok severler. kan ,gözyaşı,gürültü ve patırtıdan
medet umarlar ,mesela geçenlerde hepimiz izledik atabeyler çetesini,bir de sözde vatansever kuvvetler güç birligi adı
altında pek derin bir devlet : silah ,bomba v.s. ne ararsan var türkiyede gizli bir biçimde örgütlenmişler
... polisinden askeriyesinden çeşitli kademedeki devlet memurundan ...tabii ki bizler tüm polis , asker veya
devlet kademesindeki insanları zan altında bırakmak istemiyoruz. sadece,bu kadrolarda temelini oluştururlar.
emekli subaylardan da tabii ki ... tüm müslümanlar olarak bu tür kaos ortamından hoşlanan bu derin devletçilere
karşı birlik beraberlik ve kardeş ortamında olmazsak hayatta çözülmezler ve derin istemez ki pkk olayları
bitsin çünkü pkk yı da derin devlet ortaya çıkardı. isterse pkk ve kürt olayları hemen biter bir yandan
milleti kışkırtıyorlar bir yandan millete zulüm yapıyorlar .. biz islamız bizim ne
işimiz olacak ırkçılıkla veya islam dışı olan tüm ideolojilerle biz müslüman olarak zaten
yüce Allah ın kuranı ve s.a.v efendimizin dışındaki tüm kanun ve hükümleri red ettik... la ilahe
illallah zaten bu manaya geliyor. uyanık olalım gafletten uyanalım yoksa mahşerde uyanırsak kaybedenlerden
oluruz. derin devlet menfaat ve kaos ortamı arar, yazacak çok şeylerimiz var herneyse yaratan herşeyi
zaten görüyor ve biliyor...
derin devlet türkleri, pkk da kürtleri sömürüyor. biz bu kanıdayız. inş. boşuna yazmayız.
daha evvel sol sag vardı şimdi pkk yı çıkardılar. belki da yakında pkk da biter daha neler çıkaracaklar.
halkımız bilinçli olsa aslında ne derincilerin ne de adamlarının oyunları tutmaz. sonuç
olarak bizler hem türk miliyetçiligini hem de kürt miliyetçiligini red ediyoruz.bizler için övünç kaynagı islam dır...
islam en büyük kimlik tir.. mesela ben aslen kürdüm fakat kürtlügümle övünmem çünkü allah katında bütün ırklar eşittir.
üstünlük takvadadır...ha türk olmuşsun ha kürt ne farkeder ki.. ırklar tanınmak için ve çeşitliliktir.ırklar
üstünlük kaynagı olamaz..
aşagıda adı yazılı olarak verilen siteye girerek veya tıklayarak
Çagimizda Islam Dini'nin en büyük sanssizliklarindan biri,
bugün yasamakta olan müslümanlar arasinda, özellikle dünya milletleri arasinda çok az taninmis olmasi, yahut yeterince taninmamis
olmasi, baska bir ifade ile oldugundan farkli tanitlmis olmasidir. Insanlarin ve bilmeyen müslümanlarin kafasinda olusan yanlis
imajlari silmek ve katiksiz olarak Islam Dini'ni bütün yönleriyle tanitmak en önemli hizmetlerinden biridir.Islam'in dünya görüsü son zamanlarda iyice ihmal edilerek, temeli yabancilara uzanan düsünceler hakim kilinmaya
çalisilmistir. Islam'in dünya görüsünün aynasi, en önemli sorunlardan olan düsünce ve
inanç özgürlügüne getirmis oldugu yaklasimlardir. Uygar dünya uzayi fethetmekle insani fethetmis olmadi. Oysa ki evrendeki
en önemli unsur insanogludur. Islam'in insanliga vermis oldugu üstün mesajlar, ona sagladigi genis haklar ne yazik ki hala
çagdas insanlara verilmemis durumdadir ve hala insanlar dinlerinden, irklarindan, düsünce ve inançlarindan ötürü bogazlanmakta,
kilik kiyafetleriyle ugrasilmakta her gün biraz daha baskilar artmakta, iskence ve izdiraplar dinmek bilmemektedir. Her vesileyle
çarenin demokrasi oldugu vurgulanmaktaysa da bunun dertlere çare olmadigi apaçik görülmektedir.
Islam, yaratilisinin geregi insana tüm haklari vermistir. Insanlar arasinda mal-mülk, kabile,
renk, cins ayrimi yoktur. Bunlar insani insan olarak degerlendirme-de ölçü olarak kabul edilmemistir. Insana verilen bu deger
Kur'an'da ifadesini söyle bulmustur.
"Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir disiden yarattik. Millet ve kabileler halinde topluluklar kildik ki birbirinizi
taniyasiniz. Allah katinda en üstün olaniniz ondan en çok sakinaninizdir. "Islam, Habesli bir köleyi ordularinin basina getirirken,
ezilenleri, dislananari koruma mücadelesi verirken, dünya bu alanda düsünmeyi bile aklina getirmiyordu. Bati Dünyasi'ndaki
insan haklari düsüncesinin geçmisine baktigimizda, tarihte üç olayin adeta insan haklarinin dönemeçleri kabul edil-digini
görürsünüz. Bunlardan birincisi, Ingiltere'de baskaldiran
ingiliz baronlari-na haklar tanimak amaciyla Kral Yurtsuz John tarafindan 1215'te çikarilan ferman-dir. "Büyük Ferman" anlaminda "Magna C(h)arta" adi verilmistir. Insan haklarinin Avrupa'daki
ilk sözlesmesi sayilan Magna Charta hürriyetin besigi sayilan Ingiltere'de 15 Haziran 1215'te istemeyerek te olsa Kral John
tarafindan mühürlenip imzalandiktan sonra ilan edil-mistir. Oysa ki bu tarih Hz. Muhammed'-in Medine'de müslüman, yahudi ve
müsriklerle anlasarak 47 (veya daha fazla) madde halinde imzaladiklari kar-deslik, yurttaslik ve yardimlasma muka-velesi olan Medine sözlesmesinden
tam 593 yil sonradir.
Redhouse sözlügüne baktigimizda Magna Charta su sekilde tanimlanmistir. "Ingiliz
derebeyleri ve Kral John tarafindan 1215'te çikarilan büyük ferman ki halkin sahsi masumiyetini ve sahsi haklarini taniyan
ilk siyasi vesikadir, ingiliz demokrasisinin temelini teskil eder; sahsi hürriyeti müdafaa eden bir anayasa" (Redhouse, s.633)
Magna Charta ile insanlara bazi haklarin tanindigi inker edilemez. Ancak batililarin
"insan haklarinin temelini" bu fermanla baslatma iddialari tamamen asilsizdir. Oysa ki yeryüzünde insan hak ve vecibeleri
konusnuda ilk yazili belge Hz. Muhammed'in baskanliginda 4 büyük grubu temsil eden yetkilerin 622
'de imzaladiklari Medine Sözlesmesi'dir.
Bati'da insan haklarinin ikinci dönemeci kabul edien "Fransiz insan ve Yurttas
Haklari Beyannamesi"dir. Fransiz Ihti-lali'nin (1789) etkisiyle meydana getirilen Fransiz Halkinin Milli Meclis halinde toplanan
mümessilleri tarafindan ilan edilen bu beyannameye ancak sinif çatismasi, kan, savas ve buhran sonucu ulasilabilmistir. Oysa
ki miladi 622 yilinda Hz. Muhammed çatisma ve kan olmaksizin anlasma saglamisti.
Batinin üçüncü dönemeci ise BM insan Haklari Bildirgesi'dir. BM teskilatina
üye olan devletlerce 10 Aralik 1948 tarihinde toplanan Paris Kongresi'nde kabul edilen, bütün insanlara taninan temel haklari
belirten bu bildiri de ancak her iki dünya savasinin yarattigi dehset ve meydana getirdigi yikimdan ürkmenin
bir sonucu olarak ortaya konulabilmistir.
Oysa Islam'in getirdigi insan haklari ayni zamanda fitri haklar olup 15 asirdan bu yana Islam dünyasinin fiilen yasattigi
ve uyguladigi haklardir. Halbuki Bati'da insan haklarinin modern anlamda dogusu katolik ve protestanlarin, azinlikta olduklari topluluklarda ve ülkelerde cezalandirilmalari
nedeniyle Avrupa'da baslayan Rönesans sonrasi döneme denk düser.
Islam'in insanliga sagladigi bazi haklari söyle
maddelendirebiliriz:
Bütün insanlar dogustan günahsizdir. Suç ve ceza mefhumlari ergenlikten itibaren söz konusudur.
insanlar Adem'in çocuklari olup esit hak-lara sahip olarak dogarlar.
Her dogan canli yasama ve özgürlük hakkina sahiptir.
Insanlarin canlari, mallari ve irzlari koruma altinda olup kutsaldir.
Adalet
dünya hayatinin temelidir. Herkes adaletten pay
alma hakkina sahiptir. (Nisa, 58)
Insanlarin meskenleri koruma altindadir. Izinsiz girmek yasaktir. (Nur, 27)
Baskalarina zarar vermedikçe insanlarin neyle ugrastiklariyla ugrasmak, casusluk yapmak yasaktir.
(Hucurat, 12)
Ferdi sorumluluk esastir. Kimse kimsenin yaptigindan dolayi sorumlu tutulamaz. (En'am, 164)
Herkes, istedigi gibi düsünme ve düsündügünü açiklama hakkina sahiptir. (Kur'an kendisine
karsi çikanlara her türlü yolu denemeleri için meydan okur)
. Hiçkimsenin mali haksiz yollarla gaspedilemez. (Nisa, 29)
. Herkes kazanma hakkina sahiptir. Rantiyecilik yoktur.
. Herkes siyaset yapma hakkina sahiptir. (Bakara, 279)
. Zulmün, iskencenin ve haksizligin her çesidi yasaklanmistir. Zulüm yasak oldugu gibi, zulme
karsi çikmamak ta yasaktir. (Bakara, 283)
. Her insan egitim ve ögretim özgürlügüne sahiptir. Ögrendiklerini baskalarina ögretme hakkina
da sahiptir.
. Haklarin korunmasi için sahitlik yapma ve isteme hakki vardir. (Isra, 23)
. Ailede ana-babaya itaat esastir. (Ankebut, 8)
. Devlet hizmetinde çalisan ya da özel islerde çalisanlarin devlet ya da isverenleri üzerinde
günün kosullarinda normla sartlarda geçinebilecekleri bir ücret alma haklari vardir.
Islam'da Düsünce
Düsünce özgürlügü denilince akla ilk gelen Islam'dir. Çünkü, özgürce düsünmeyi
dünyaya ögreten din sadece Islam Dini'dir. Islam, güveni ve acimayi simgeledigi gibi bu adin ilk çagristirdigi anlamlardan
biri de süphesiz özgürlüktür. Islam Tevhid inancini getirmistir. Tevhid inanci özgürlügün sembo-lüdür. Kulu, kullar karsisinda
kul olmaktan kurtarip, sadece en büyük kudret sahibi olan Allah'a kulluk etmeyi gerektirir. Allah'a inan-an, yalniz O'na kulluk
eden bir mü'min veya mü'minler toplulugu kulluk
sinirlari karsisinda birbirlerine karsi tam bagimsiz bir sekildi hareket ederler. Tevhid inancinin iyice
yerlesmedigi toplumlarda ya da zedelendigi toplumlarda insanlar birbirlerine kulluk ederler. Esyaya, çikar iliskilerine, rantiyeye,
silah gücüne taparlar. Bu tip insanlarin özgür oldugunu
söylemek mümkün degildir. Tevhid inanciyla özgürlesen insan hem düsünce, hem de inanç açisindan özgürlesir. Baskalarini hosgörüsle
karsilar. Farkli inanç sahiplerinesaygili olur. Çünkü Islam, düsünce inanci tam anlamiyla özgürlestirmistir.
Hayvanlarin hayatina yön veren sey taklitçiliktir. Insanda asil olan ise onlarin
tam tersine düsünerek, konusarak, muhakeme ederek is yapmaktir. Bu yetenekleriyle insanlar diger bütün canlilari emirleri
altina alirlar. Bu durum düsüncenin ve aklin önemini ve gücünü kavramamiza isik tutmaktadir. Insanogluna yeryüzünün musahhar
kilinmasinin sebebi, akil, düsünme ve bilgi edinmedir. Bilginin temeli düsünme, düsünmenin temeli de akildir. Iste bu yüzden
Islam akla ve düsünmeye büyük önem
vermistir ki Kur'an'in "707" ayetinde düsünmekten bahsedilmektedir.
Islami düsünceyi iki kisimda mütalaa edebiliriz. : biri Islam Dini'nin temel
hükümleri üzerinde düsünmektir. Bunlar da iman, ibadet ve ahlaka yönelik hükümlerdir. Bu gibi hükümler üzerinde düsünüp yeni
bazi düsünceler üretmek sözkonusuolamaz .inanç, ibadet ve ahlak konularina akli sokmamak ve düsünce üretmemek bu ilkeleri
oldugu gibi kabul etmek dinin tabiatindandir. Din ancak bu ilkelerin korunmasiyla korunabilir. Önemli olan ise inanila
cak seylerin tesbitinde ve kavranmasinda
akli kullanmaktir. Inanç esaslari, ibadet ve ahlak ilkeleri sabit olunca, mü'minler akillarini sadece dünya islerinde kullanacak
ve daha yogun bir sekilde düsünce üreteceklerdir. Aklin dünyamizla ilgili islerde kullanilmasi böylece düsünce üretilmesi Islam'in dünya hayatina verdigi önemi
de vurgulamaktadir. Islam akli dünya islerinde kullanarak düsünme üretmenin kapisini bundan 15 asir önce açti. Hz. PeygamberS'in
dünya islerinde ashabiyla istisare ettigi, Hz. Ömer'in bu konulardaki ictihadlari tarihin kaydettikleridir. Rey ekolü sahibi
Ebu Hanife'nin bir rivayete göre 63000 olan ictihadi ve mezhebinin bir çok yerinde yayilmis olmasi akli ve düsünceyi aktüel
hale getirmesindendir.
Islami düsüncenin sartlarindan ikincisi ise dini naslar disinda önceden hiçbir
otoritenin hiçbir pesin fikrin kabullenilmemis olmasidir. Otorite sahislar yerine otorite ilkeler kabul edilmelidir. Otorite
yerine ilkelerin kabul edildigi toplumlarda özgürlükten söz edilebilir. dÜsünce ya da
kendi aklini kullanma konusunda
Kur'an-i Kerim'de 300'e yakina yerde insanlar kendi akillariyla düsünmeye çagrilmaktadirlar. bAzi ayetler özellikle babalari
(atalari) körü körüne taklit etmekten sakindirmaktadir. (Bkz. Bakara 17; Maide 104; A'raf, 28; ...)Islam'da Düsünce Özgürlügü
Islam, okumayi, yazmayi vahyin baslangici kilan ve kutsal kitabinin ilk ayetini "oku" diye
baslatan bir dindir. Okumayi, yazmayi, ögrenmeyi temel alan Islam cehalete karsi da amansiz bir savas açmistir. Ayni zamanda
Kur'an düsünmeye ve düsünceye de büyük önem verir. Kur'an'da dogrudan mü'minleri düsünmeye çagidan "200" civarinda ayet vardir.
Kur'an'da "72" yerde "Düsünme" kelimesiyle mü'minler düsünme egzersizine tabi kilinmaktadir. Kur'an'in "29" yerinde.
"Tefekkür edesiniz, taakul edesiniz, tezekkür edesiniz" ifadeleri yer almaktadir. Yine "142 yerde. "Düsünmez misiniz?, düsünmüyorlar mi? düsünen bir kavim için" ifadeleri
yer almaktadir. Bu ifadelerde dikkati çeken nokta soru biçiminde insanlara yaklasilmis olmasidir. Bu da düsünmeyi saglamak
içindir. Düsünmek fazilettir. Düsünen kafalar cesaret sahibi olur. Düsünmeyen ve baskalarinin kafasiyla düsünenler ürkek ve
korkak olurlar. Eger düsünmekten endise edilecek olsaydi Kur'an insanlari sIk sIk düsünmeye çagirmaz, hatta Kur'an'in "Allah sözü" inanmayanlara meydan okumazdi: "Eger kulumuza indirdigimiz
(kitaptan) süphede iseniz kur'an'in benzerinden bir sure getirin ve Allah'tan baska sahitlerinizi de çagirin. Eger iddianizda
dogru iseniz. (Bakara. 23-24)
Kur'an, hiçbir emir
ve talimati, insanlara baski
ile pesin hükümle, düsünmeksizin, beyin yikayarak kabul ettirmek istemez. Kur'an düsünceye bir sinir koymamistir. Allah'a
inanmayan ya da müsrik insanlara yasak koyma ya da baski kurma yerine, onlari özgürce düsünmeye çagirmak, sorular sorarak süpeheye düsürmek suretiyle düsündürme
metodunu seçmistir. (Bkz. Tarik, 5; Abese, 24; A'raf, 185; Rum, 9; Gasiye, 17; Al-i Imran, 137; Bakara, 259; Yusuf, 109)
Islam'da "düsünce suçu"
diye bir mefhum yoktur. Böyle bir bahis de yoktur. Hz. Peygamber'in tertemiz esi
Hz. Aise validemiz hakkinda münafiklarca atilan iftira Kur'an ayeti ile reddedilmis, Hz. Aise aklanmisti. Islam tarihi'nde
"ifk olayi" diye adlandirilan bu olayda Hz. Peygamber iftirayi atanlara herhangi bir ceza uygulamamistir. Oysa ayet inmeden önce sahabenin ileri gelenleri olaylailgili görüs belirtiyor,
bazi düsüncelerini aktadiyorlardi. hHz Ali'nin Hz. Peygamber'e "Sana dünyada ondan baska kadin mi yok" mealindeki teskin etmeye
yönelik sözleri mervidir. Islam'in düsünce özgürlügüne
yaklasimini su ayetler çerçevesinde açmaya çalisalim:
"Yoksa Kur'an'a uydurma mi diyorlar? De ki, uydurulmus on sure getirin, eger gücünüz yetiyorsa,
davanizda dogru iseniz, Allah'tan baska gücünüzün yettigi kimseleri çagirin."
(Hud, 13)
Bu Kur'an
Allah katindan olup ondan baskasi tarafindan uydurulmus
degildir. Fakat kendinden öncekini (Incil'i) dogrulayici ve kitabi (Tevrat'i) da açiklayici olarak gönderilmistir. Kur'an'da
hiçbir süphe yoktur. O alemlerin Rabbi tarafindan (gönderilme)dir. "
"Yok
sa Muhammed onu uydurdu mu diyorlar? De
ki, onun benzeri bir sure getirin, eger iddianizda dogru iseniz. Allah'tan baska gücünüzün yettigi kadar kimseleri çagirin."
(Yunus 37-38)
bu ayetlerde muhaliflere taninan düsünce özgürlügünü, dünyada hiçbir düzen ya da siyasal rejim
tanimamistir. Islam bir inancin bir düsüncenin baskiyla degil, özgür bir ortamda akil ile ve düsünülerek benimsenmesini istedigi
gibi, kendisi hakkinda süpheye düsenleri yok etme mahkum etme yerine, serbest düsünce yolunu ardina kadar a
çma üslubunu benimsemistir. Bu durum islam'da
düsünce özgürlügünün zirvede oldugunu gösterir. Kur'an bütün peygamberlerin ümmetlerine düsünce özgürlügü tanidiklarini, geçmis
büyük peygamberlerin mucizeler gösterdigini, insanlara baski ile degil, ikna ederek kendi akillariyla inandirma anlayisini hakim kildiklarini göstermektedir. "Islerinde mü'minlere danis"
(Al-i Imran, 159) ayeti dünya üzerinde en kati dikta rejimlerin hakim oldugu bir zamanda Islam'in düsünceye tesvikini, düsünmeye
tesvik edecek mekanizmalari nasil harekete geçirdigini çok açik bir biçimde ortaya koymaktadir. Sura Meclisi baskanlarinin
görüslerinin dikkate alindigi ve müzakere edildigi yer demektir. Islam devli anlamda ve uygulamali olarak düsünce üretecek
mekanizmalari kurma ve gelistirme noktasinda da dünyaya
isik tutmus ve bir devrim meydana getirmistir. Seyh Galib'in konuyla ilgili su misralari da kaydedilmeye degerdir. Hosça bak
zatina zübde-i alemsin sen!
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen1
Faydalanilan Eserler
Prof. Dr. Y
unus Vehbi Yavuz, Islam'da Düsünce ve Inanç Özgürlügü
Prof. Dr. Osman Eskicioglu, Islam Hukuku Açisindan Hukuk ve Insan Haklari
Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Islam'da Insan Haklari Beyannamesi
Kaynak: Yürüyüs Üniversite Dergisi, Sayi 3, Nisan-Mayis
1999
ALLAH KOLAY OLANI EMRETMİŞTİR Yiyecekler konusunda tanınan kolaylıklar Allah'ın namaz kılanlara verdiği kolaylıklar Savaşta
namazın kısaltılması Oruç için sağlanan kolaylık Allah’ın sorumluluk yüklemedikleri Rastgele söylenen yeminlerde gösterilen kolaylık
ALLAH'IN YARATTIĞI İMTİHAN ÇOK KOLAYDIR Allah affedicidir Allah tüm dualara icabet eder ve her insana çok yakındır Allah kimseye güç yetireceğinden
fazlasını yüklemez Allah her zorlukla beraber bir kolaylık kılar Allah müminlere görünmez ve sezilmez
yollarla kolaylık ve destek sağlar Allah müminlere meleklerle yardım gönderir Allah müminleri düşmanlarına
olduklarından fazla sayıda gösterir Allah, müminlerin kalplerine güven ve huzur duygusu indirir
KURAN AHLAKINI YAŞAMANIN KOLAYLIĞI Vicdanlarına Uyanlar Daima Kazanırlar Allah'a tevekkül etmenin ve teslim olmanın kolaylığı Yalnızca
Allah'ın hoşnutluğunu aramanın kazandırdıkları Fedakarlık kolay, bencillik ise
zor olandır Affedicilik insan için en hayırlı ve en güzel olandır Tevazu kolay ve rahat bir hayat
getirir Dürüstlük ve samimiyetin getirdiği kolaylık ve huzur Güzel ahlak her insanın hayatına huzur
ve kolaylık getirir
"Biz sana bu Kuran’ı
güçlük çekmen için indirmedik, içi titreyerek korku duyanlara, ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik)"
(Taha Suresi, 2-3)
Allah, tarih boyunca tüm insanlığa
doğruyu bulmaları, kesin olan bilgiye ulaşabilmeleri ve din hakkında bilgi edinebilmeleri için kutsal
kitaplar ile bu kitapları insanlara ileten ve açıklayan peygamberler göndermiştir. Allah'ın insanlara
yol gösterici olarak indirdiği son kitap ise Kuran'dır. Bir ayette Kuran'ın yol gösterici özelliği için
şöyle bildirilir:
Bundan (Kur’an’dan)
önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek
şu ki, Allah’ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azab vardır. Allah güçlüdür, intikam
alıcıdır. (Al-i İmran Suresi, 4)
Allah'ın Kuran'dan önce
indirdiği kitaplar, müşrikler ve dine düşman insanlar tarafından tahrif edilmiştir. Bu kitaplar,
içlerine birçok hurafe ve batıl inanç eklenerek özlerinden uzaklaştırılmışlardır. Ancak
Allah son kutsal kitap olan Kuran’ın bozulmayacağına dair ayetlerde kesin bir hüküm vermiş ve kıyamet
gününe kadar korunacağını bildirmiştir:
Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı)
biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz. (Hicr Suresi, 9)
Batıl, ona önünden de,
ardından da gelemez. (Çünkü Kuran) Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen (Allah)’tan indirilmedir. (Fussilet Suresi,
42)
Kuran'ın kıyamete
dek geçerli olduğunu ve korunacağını bilen müminler bunun huzur ve güvenini yaşarlar. Kuran, insanın
her hükmünden, her emrinden kesin olarak emin olduğu, kalbinde ve vicdanında hiçbir burukluk ve şüphe oluşmadan
tabi olacağı bir kitaptır. İnsanların böylesine "emin" bir yol göstericisinin olması çok büyük
bir nimet ve Allah katından verilmiş bir rahmettir. Allah, Kuran'ın müminler için önemini bir ayetinde haber
verilmektedir:
…Biz Kitabı sana,
herşeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi,
89)
Kuran'ı bilen ve kendisine
rehber edinen her insan, yaratılış amacını, Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini
kazanmanın yolunu, cennet ve cehennemde nasıl bir hayat olacağını, Allah'ın yaratışındaki
sırları, en güzel ahlakı ve daha birçok bilgiyi en doğru ve en eksiksiz şekliyle öğrenir.
Bir insanın din hakkında
sorabileceği ve kendisine başka insanlar tarafından yöneltilebilecek her türlü soru da Kuran’da cevaplanmıştır.
Allah bir ayetinde bunu şöyle buyurmaktadır:
"Onların sana getirdikleri
hiçbir örnek yoktur ki, biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş
olmayalım." (Furkan Suresi, 33)
Kuran ayetleri ile din hakkında
herşeyin bilgisi verildiği gibi, insanların ihtilafa düşecekleri hiçbir konu da bırakılmamıştır.
Allah Kuran'ın indiriliş sebeplerinden birinin de insanların ihtilafa düştükleri konuların açıklanması
olduğunu şöyle bildirmiştir:
"Biz Kitab'ı ancak, hakkında
ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında
(başka bir amaçla) indirmedik." (Nahl Suresi, 64)
Ayette görüldüğü gibi
Kuran, Allah'a iman eden, salih kullar için büyük bir rahmet ve her konuda yol göstericidir. Allah, Kuran yoluyla bize bilemeyeceğimiz,
yaratışının sırrı olan konuları bildirir ve tüm insanları bu bilgilerle uyarır.
Örneğin Kuran'da şeytanın varlığı, özellikleri, amacı, insanlara hangi yönlerden yaklaşabileceği,
ne gibi yöntemler kullanabileceği, şeytanın sinsi karakteri ve daha pek çok bilgi verilmektedir. Bunun da ötesinde,
bir insanın şeytanın etkisinden nasıl çıkabileceğinin yolu gösterilmektedir. Kuran’da
şeytan hakkında anlatılanlar müminler için çok büyük bir kolaylıktır; çünkü bu sayede şeytan
gibi sinsi ve kendilerine görülmez yollarla yaklaşan bir düşmana karşı insanlar daima uyanık olurlar.
Kuran'ın son derece anlaşılır
ve herkese hitap eden bir kitap olması nedeni ile, insanların ahiret gününde Allah'a dünya hayatında yaptıkları
için hesap verirken, "ben bundan habersizdim, bana bildirilmemişti" diyebilecekleri veya mazeret gösterebilecekleri hiçbir
konu bulunmamaktadır. Allah, insanları Kuran aracılığı ile, en güzel şekilde uyarmış
ve yaşamlarıyla ilgili en önemli konularda bilgilendirmiştir.
Allah yine bir kolaylık
olarak, insanların daha kolay kavrayıp anlayabilmeleri için Kuran’da ayetleri çeşitli şekillerde
açıklamıştır. Allah Kuran'ın bu üslubunu ayetlerinde şöyle bildirir:
Andolsun, biz onlara bir Kitap
getirdik; iman edecek bir topluluğa bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde
açıkladık. (Araf Suresi, 52)
…Bak, iyice kavrayıp-anlamaları
için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz? (Enam Suresi, 65)
Allah'ın bu hükümlerine
rağmen, insanların genel olarak düştükleri önemli hatalardan biri, Kuran’ın her insan tarafından
anlaşılır olmadığını düşünmeleridir. Çoğu insan Kuran'ın okunması,
anlaşılması ve yaşanabilmesi için uzun yıllar süren bir eğitime ihtiyaç olduğunu zanneder.
Bu yargıya varan kişilerin büyük bir kısmı ise bir kez bile Kuran'ı okumamıştır aslında.
Veya okumuştur ama anlamayı denememiştir, daha başından ayetleri anlamayacağı yönünde kendini
şartlandırmıştır. Halbuki Kuran, Allah'ın ayetlerinde bildirdiği gibi apaçıktır.
Samimi olarak Kuran’ı okuyan her insanın kolaylıkla anlayabileceği bir üsluba sahiptir.
Kuran’ın dilinin
son derece anlaşılır olması insanlar için çok büyük bir nimettir. Allah insanların Kuran’ı
rahatlıkla okuyup anlamaları için kolaylaştırdığını bir ayetinde şöyle bildirir:
Biz bunu (Kuran’ı)
senin dilinle kolaylaştırdık, takva sahiplerine müjde vermen ve direnen bir kavmi uyarıp-korkutman için.
(Meryem Suresi, 97)
Allah, rahmetinin ve merhametinin
bir sonucu olarak, insanların anlayışı için dinini bu kadar kolaylaştırmışken, insana
düşen sadece Allah'ın bildirdikleri üzerinde düşünmek ve onları uygulamaktır. Ne var ki, pek çok
insan böylesine kolay bir yol varken, zor olanı tercih etmektedir. Kendilerine yanlış yol göstericiler aramakta,
yaşamlarının amacını öğrenebilecekleri, ebedi kurtuluşlarına vesile olacak Kuran'dan
uzak yaşamaktadırlar. Nitekim bir ayette bildirildiği gibi Peygamberimiz de bu konuda Allah'a şöyle seslenmiştir:
Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten
benim kavmim, bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar." (Furkan Suresi, 30)
Kalpleri tatmin bulmuş
olarak Allah’a bağlanan halis müminler ise Kuran'ın hüküm ve hikmet sahibi olan Rablerinden gönderilmiş
bir hidayet rehberi olduğunu bilirler. Allah Kuran’ın "müminler için bir öğüt ve sinelerde olana bir
şifa" olduğunu da bildirmiştir. (İsra Suresi, 82) Kuran ayetleri ile insanın aklında oluşabilecek
sorular ve şüpheler tamamen ortadan kalkar ve insan kendisi için en uygun olan ahlakı ve yaşam biçimini öğrenmiş
olur. Bu nedenle Kuran, kendisine uyanlara manevi bir şifa ve iyileşme sağlar.
Şu çok önemli bir noktadır:
Allah insanları İslam fıtratını yaşadıkları takdirde mutlu, huzurlu, aklen ve bedenen
sağlıklı olabilecekleri şekilde yaratmıştır. Bunları elde etmek için Kuran’dan
başka yol arayanlar binlerce, milyarlarca yıl geçse de hiçbir zaman aradıklarını bulamayacaklardır.
İnsanın dünyada ve ahirette rahat etmesi için tek yol Allah’ın insanlar için indirdiği Kuran'a tabi
olmasıdır. Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi, Kuran insanları karanlıklardan aydınlığa
çıkaran yegane hak Kitap'tır:
Elif, Lam, Ra. Bu bir kitaptır
ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman
için sana indirilmiştir. (İbrahim Suresi, 1)
Allah'ın kitabının
nuruna uyanlar, yol göstericiliğine tabi olanlar, -Allah'ın dilemesi ile- dünyada ve ahirette daima kolaylıklarla
karşılaşacak ve güzel bir hayat yaşayacaklardır.
ALLAH KOLAY OLANI EMRETMİŞTİR
İnsanların birçoğunun
din hakkındaki bilgileri, küçüklüklerinden itibaren çevrelerinden edindikleri kulaktan dolma bilgilere dayalıdır.
Dini, gerçek kaynağından yani Kuran'dan öğrenmedikleri için de, din adı altında birçok hurafeye,
asılsız inanca kapılırlar. Bu inançların en tehlikelilerinden biri ise dini yaşamanın zor
olduğu şeklindeki gerçek dışı inançtır.
Tarih boyunca, dini özünden
saptırmayı amaçlayan ve dinin yaşanmasını engellemek için türlü yöntemler deneyen kişiler, dine
birçok zorlaştırıcı uygulama ve hurafe katmaya çalışmışlardır. Kendi türettikleri
uygulamalar yüzünden bilerek veya bilmeyerek insanların dinden uzaklaşmalarına sebep olmuşlardır.
Oysa, Allah'ın Kuran'da bildirdikleri ve Peygamber Efendimiz'in sünneti bize dinin yaşanmasının samimi
insanlar için son derece kolay olduğunu öğretmektedir.
Öncelikle şunu belirtmek
gerekir ki; Allah evrendeki herşey gibi insanı da yoktan var etmiştir. İnsanı en iyi tanıyan,
ona şah damarından daha yakın olan Allah, dini de insanın yaratılışına uygun yaratmıştır.
Allah bir ayetinde insanın din ile fıtratına (yaratılışına) en uygun olana çağrıldığını
şöyle haber verir:
Öyleyse sen yüzünü Allah'ı
birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.
Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur).
Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)
Rabbimizin şefkat ve merhametinin bir sonucu olarak çağlar boyu
gönderilmiş olan bütün hak dinler her zaman çok kolay uygulanabilir hükümlere sahip olmuşlardır. Çünkü Allah
insanlar için daima kolaylık dilemiştir ve "... Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez..." (Bakara
Suresi, 185) ayetiyle de bu gerçeği haber vermiştir. Allah'ın sınırlarına uyan bir insan aynı
zamanda, yaratılışına en uygun olan son derece güzel bir hayatı yaşayan insandır.
Bu gerçeği bilmeyen birtakım insanlar ise dinin sınırları
kalktığı takdirde daha rahat yaşayacaklarını; örneğin ahlaki değerlere önem vermedikleri
zaman özgür olacaklarını düşünürler. Ya da dinin yaşamlarını zorlaştıracak birtakım
kısıtlamalar getireceğini zannederler. Halbuki bütün bunlar insanların kapıldıkları çok
büyük yanılgılar ve şeytanın aldatmacalarıdır. Çünkü Allah'ın dinini yaşamak, insanlara
emrettiklerini yerine getirmek son derece kolaydır. Asıl zor olan
Allah'ın bildirdiği sınırları tanımayan insanlardan oluşan bir toplumda yaşamaktır.
Böyle bir yaşantı son derece kötü sonuçları da beraberinde getirir.
Öncelikle dinden uzak yaşayan
toplumlarda veya dinsiz insanların hayatlarında daima kaos, kargaşa, huzursuzluk, korku, mutsuzluk ve stres
vardır. Allah'tan korkmayan bir insan her türlü ahlaksızlığı yapar, hiçbir konuda sınır
tanımaz ve dejenere bir hayat sürer. Böyle bir hayatta insanlar birbirlerine karşı fedakarlık göstermez,
sevgi, saygı bilmez, maddi ve manevi destek vermezler. Bu yüzden de böyle bir yaşam hiçbir zaman, hiçbir insana
mutluluk getirmez. Dinin sınırları kalktığı zaman insanın huzur bulacağı ortamın
tam tersi meydana gelir ve tamamıyla şeytanın istediği gibi cehenneme benzer bir ortam oluşur.
Örneğin günümüzde sıkça
örneklerine rastladığımız olaylardan uyuşturucu kullanımının ve ticaretinin yaygınlaşması,
fuhşun, rüşvetin, sahtekarlığın önlenemez bir hal alması gibi durumlar tamamıyla dinden
ve dolayısıyla manevi her türlü değerden ve güzellikten uzaklaşılmasıyla ilgilidir. Böyle ortamlarda
insanlar kendilerince özgür ve diledikleri gibi davranma lüksüne sahip olduklarını zannederler. Oysa, bu sınır
tanımaz yaşantılarının kendilerine getirdiği maddi ve manevi yıkım, özgürlük zannettikleri
hislerden çok daha büyüktür. Düşünün ki, fuhuştan, uyuşturucudan veya alkolden sağlığı
bozulmuş, bedeni yaşına göre çok daha hızlı yaşlanmış, saçları, cildi parlaklığını
ve canlılığını yitirmiş, bitkin, sefil bir hayat süren insanların kazancı ne olabilir?
Gerçekten de sınır tanımazlık, ahlakı hiçe saymak, amacı olmayan ve sonunun yokluk olduğu
sanılan bir yaşamı sürdürmek, istisnasız her insanda fiziksel ve ruhsal olarak çok büyük tahribatlar meydana
getirir. Üstelik bu sonuçlar herkesin görebileceği, asla inkar edemeyeceği kadar açık ve kesindir.
Burada verilen örneklerin
çok uç örnekler olduğunu düşünenler olabilir. Ancak şu bir gerçektir ki, insan dinden ne kadar uzak yaşarsa,
Allah'ın sınırlarını ne kadar tanımazsa o kadar mutsuz ve zor bir hayat yaşar. Bir insanın
burada verilen örneklerdeki kadar uç bir hayat yaşamıyor olması ise, onun kolay ve mutlu bir hayatı olduğu
anlamına gelmez. Belki yukarıda söz ettiğimiz insanlara göre biraz daha rahat bir hayat yaşar. Ama gerçek
mutluluğu ve huzuru asla bulamaz. Üstelik sonuç olarak da bu insan, Allah'ın emirlerinden uzaklaştığı
için büyük bir pişmanlık duyacağı, zorlukların ve acıların en büyüklerini yaşayacağı
ahiret hayatı ile karşılaşır.
Allah’tan korkan ve
dinin hükümlerini eksiksiz olarak yerine getiren insanlar ise hem dünyada hem de ahirette büyük bir kazanç içindedirler. Herşeyden
önce, Allah'a itaat etmenin manevi hazzını ve vicdani rahatlığını yaşarlar. Onlar için
daima bir müjde ve güzellik vardır. Allah, rızasına uyanları ve sınırlarını koruyanları
ayetlerinde şöyle müjdelemektedir:
Vicdanına ters düşerek,
Allah'ın sınırlarını korumak konusunda gevşek davrananlar veya imanı çirkin görerek, imansızlığı
güzel görenler ise, dünyada da ahirette de zorluk ve sıkıntılarla karşılaşacaklardır. Allah
bir ayetinde şöyle bildirir:
Bunlar Allah’ın
sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse, gerçekte o, kendi
nefsine zulmetmiş olur... (Talak Suresi, 1)
Dini yaşamanın zor
olduğunu zanneden insanların yanısıra yukarıda söz ettiğimiz gibi dini yaşamayı zor
gösteren insanların durumu vardır. Dinin özünü kavrayamayan bazı kişiler din konusunda aşırıya
kaçmaya müsaitlerdir. Nasıl ki bazı insanlar güya özgürlük adı altında sınırları tanımazlarsa,
bazı kimseler de takva adı altında Allah'ın koyduğu sınırları değiştirme,
zorlaştırma cüretini gösterirler. Bu, aslında şeytanın insanlara bir tuzağıdır. Allah'ın
haram kılmadığını, haram gibi gösterip, daha çok yasak oluşturmayı bu insanlar bir üstünlük
zannederler. Dahası, kendi koydukları bu kurallara da gereği gibi riayet etmez ve bir de bunun vicdani çöküntüsünü
yaşarlar. Allah, bir ayetinde, Hz. İsa'dan sonra İseviliği saptıran Hıristiyanları bu konuya
bir örnek olarak vermektedir:
Sonra onların izleri
üzerinde elçilerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik; ona
İncil'i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bid'at olarak) Türettikleri
ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah'ın rızasını aramak için
(türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan
birçoğu da fasık olanlardır. (Hadid Suresi, 27)
Bu sebeple Allah inananları
bu tehlikeye karşı uyarmış ve dinde aşırılığa gidenlerin doğru yoldan saptıklarını
ayetlerinde belirtmiştir:
De ki: "Ey kitap Ehli, haksız
yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin ve daha önce sapmış, birçoğunu saptırmış
ve dümdüz yoldan kaymış bir topluluğun heva (istek ve tutku)larına uymayın." (Maide Suresi, 77)
İnsanın tek yapması
gereken Kuran’da Allah’ın insanlara emrettiklerini yerine getirmek ve yasakladıklarından da kaçınmaktır.
Allah herşeyi insanlar için kolay kılarken dini zorlaştırmaya çalışanlar, ahirette bunun sorumluluğunu
yüklenmiş olarak hesap verirler. Herşeyde olduğu gibi bu konuda da Peygamberimizin hayatı ve uygulamaları
bize en güzel örnektir. Bir hadisinde Peygamberimiz Allah’ın sınırlarından ayrılmamayı
ve aynı zamanda sınırları aşmamayı müminlere hatırlatmış ve dinin kolay olduğunu
belirtmiştir:
"Din kolaydır. Kimse
dine karşı şedid olamaz. Zira dine mağlub düşer. (Yani dinin kolaylığına intibak etmeli.
Sıkı tutayım diyen aciz kalır.) Hattı hareketinizi doğrultun, (hududa) yakın olun." (RamuzEl-Hadis,
1. Cilt, s.98)
İnsanların dini,
Peygamber Efendimiz'in yukarıdaki hadisiyle bildirdiği şekilde değerlendirmeleri gerekir. Yani Allah'ın
açık ve anlaşılır kıldığı, kolaylıkla uygulanabilecek hükümleri anlaşılmaz
ve zor göstermeleri büyük bir hatadır. Nitekim Allah Kuran'da bildirdiği hükümleri her şart ve ortamda, her
insanın rahatlıkla uygulayabileceği şekilde kolaylaştırmıştır. İlerleyen
bölümlerde, Allah'ın hükümlerinde, helal ve haram sınırlarında insanlara tanıdığı
kolaylıklardan bazılarına yer verilecektir.
Yiyecekler
konusunda tanınan kolaylıklar
Allah rızık olarak
insanlara çok fazla nimet vermiştir. Renk renk meyveler, çeşit çeşit yiyecekler, sebzeler, etler, içecekler,
yemişler… Her biri insanların hizmetine sunulmuştur. Ve Allah "Sana, kendilerine neyin helal kılındığını
sorarlar. De ki: "Bütün temiz şeyler size helal kılındı." (Maide Suresi, 4) ayetiyle, insanlara bütün
temiz yiyeceklerin helal kılındığını bildirmiştir.
Allah’ın insanlara
haram kıldığını bildirdiği yiyecekler ise, ölü eti, kan, domuz eti gibi, zaten insanlar için
zararlı ve temiz olmayan yiyeceklerdir:
"Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı
şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız
Allah'ın nimetine şükredin. O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına
kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı
aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nahl Suresi, 114-115)
Ayette haram olan yiyecekler
için geçen "murdar" (pis) ifadesinin pek çok hikmeti vardır. Çünkü domuz eti gerçekten insan vücuduna zarar verecek özelliklere
sahiptir.
Örneğin domuz eti çok yağlıdır, yenildiği takdirde
bu yağ kana geçer. Kandaki bu fazla miktardaki yağ atar damarların sertleşmesine, tansiyon yükselmesine
ve kalp enfarktüsüne sebep olur. Ayrıca domuz yağı içerisinde "sutoksin" denilen zehirli maddenin dışarı
atılması için, lenf bezlerinin normale göre daha fazla çalışması gerekir. Bu durum özellikle çocuklarda
lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi şeklinde kendini gösterir. Bunların dışında
domuz eti bol miktarda kükürt ihtiva eder. Vücuda fazla miktarda alınan kükürt; kıkırdak, kas ve sinirlere
oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara yol açar.
Bütün bunların yanında çeşitli deri hastalıkları ve trişin gibi (trişin sadece domuz yoluyla
geçer ve insanlarda öldürücü bir durum meydana getirir) ciddi hastalıklara da sebep olmaktadır. (Burada domuz etinin
yalnızca bilinen genel birkaç zararına dikkat çekilmiştir.)
Görüldüğü gibi, insana
zarar verecek olan yiyeceklerin haram kılınması da insanlara sunulmuş bir kolaylık ve korumadır.
Ancak burada bir noktaya daha
dikkat çekmekte yarar vardır: Elbette bir şeyin haram ya da helal olması tamamiyle Rabbimizin emriyledir. Ve
insan sadece Allah’ın emrine göre hareket etmekten sorumludur. Allah bir yiyeceğin haram olmasının
hikmetlerini dilerse insanlara gösterir dilemezse göstermez. Ama Allah insanlara bir kolaylık olması, kalplerinin
tam olarak tatmin bulması için, yukarıda verdiğimiz örnekten anlaşıldığı gibi bu hikmetleri
insanlara birçok vesile ile göstermektedir.
Allah Kuran’da yasaklanan yiyeceklerden bahsederken insanın
başına gelebilecek her türlü durumda nasıl davranması gerektiğini de açıklamıştır.
Böylece insanların beklenmedik durumlarda tereddüt yaşamaları engellenmiştir. Bu konudaki bir ayet şöyledir:
"De ki: "Bana vahyolunanlar
içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü eti, dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır-
ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram kılınmış
bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa, -saldırmamak
ve haddi aşmamak şartıyla- (bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir). Şüphesiz senin Rabbin bağışlayandır,
esirgeyendir. (Enam Suresi, 145)
Bu ayetin ardından Allah'ın
bağışlayan ve esirgeyen olduğunun hatırlatılması da müminlere rahatlık veren ve onları
müjdeleyen bir ayettir. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır. Hata yapabilir, unutabilir, dalabilir, iradesiz
davranabilir. Ancak, Allah, samimi bir tevbe ile tevbe ettiğinde kendisini bağışlayacak ve esirgeyecektir.
Allah'ın namaz kılanlara verdiği
kolaylıklar
Namaz kılmak müslümanın
bütün hayatı boyunca, aksatmadan yapacağı, Allah'ın belirlediği vakitlerde farz olan bir ibadettir.
İbadetlerini yerine getirmeyen insanlar, namaz kılmayı da genellikle yaşlılık dönemlerine bırakırlar.
Halbuki namaz da tüm diğer ibadetler gibi son derece kolay yerine getirilebilecek bir ibadettir.
Şunu belirtmek gerekir ki, Allah bir insan için neyi farz kılmışsa,
o insan kulluk vazifesi olarak onu yapmakla yükümlüdür. Bunun karşılığında ise Allah'ın rızasını,
rahmetini ve cennetini kazanmayı umabilir. Allah'ın insanlara farz kıldığı ibadetlerde kolaylık
kılması ise Allah'ın merhametinin ve şefkatinin bir göstergesidir.
Buna rağmen, Allah'ın emirlerine uymayanların ise ahirette, güçlerinin yetmediğine veya zor geldiği
için yapamadıklarına dair hiçbir mazeretleri olmayacaktır. (Allah'ın Kuran'da bildirdiği ve bir sorumluluk
yüklemediğini belirttiği insanlar hariç olmak üzere)
Örneğin, abdest almak
son derece kolay kılınmıştır. Hatta, bir insanın abdest almak için su bulamaması durumuna
karşın Allah "teyemmüm etme"yi yol olarak göstermiştir ki, teyemmüm her koşulda kolaylıkla yerine
getirilebilir. Allah su bulamayanların nasıl teyemmüm edeceklerini bir ayetinde şöyle bildirir:
"... Eğer cünüpseniz
temizlenin (gusül edin); eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse
yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm
edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki
nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz." (Maide Suresi, 6)
Allah'ın ayetinde de
bildirdiği gibi, Allah insanlara güçlük çıkarmak istemez. Kuran'da bildirilen her konuda Allah insanlar için kolaylıklar
vermiştir. Allah'ın insanlar için emrettiği ibadetler iman edenler için son derece kolaydır. Allah, sonsuz
rahmeti ve merhameti ile insanlar için en kolay ve en güzel olan ibadetleri ve yaşam şeklini bildirmiş ve bunlara
uyanları ise, rızası, rahmeti ve cenneti ile müjdelemiştir.
Savaşta namazın kısaltılması
Kuran'da belirli dönemler
için bildirilmiş kolaylıklar da vardır. Örneğin Hz. Muhammed döneminde inkarcı topluluğu ile
sıcak savaş içerisinde olan müminlerin, o esnada ibadetlerini yerine getirebilmeleri için Allah bir kolaylık
göstermiştir. Savaş esnasında müminlerin namazı zaruri durumlarda kısaltabileceklerini açıklamıştır:
Yeryüzünde adım attığınızda
(yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız,
namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır.
(Nisa Suresi, 101)
Bu ayetten de anlaşıldığı
gibi, Allah'ın her hükmü ve her emri müminlerin her biri için ayrı ayrı hikmet ve hayırlarla doludur.
Allah kulları için zorluk istemez. Allah, müminlerin gerçek dostu ve tek vekilidir.
Oruç
için sağlanan kolaylık
Allah müslümanlara Ramazan
ayı içerisinde oruç tutmalarını emretmiştir. Ancak Allah ayetleriyle istisnai durumları yani hastalık,
yolculuk hali durumlarını da açıklayarak insanlar için zorluk dilemediğini kolaylık dilediğini
bir kez daha bildirmiştir:
"Ramazan ayı... Insanlar
için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan)
Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta
olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler,
zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına
karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz. (Bakara Suresi, 185)
Allah'ın hükümleriyle
ilgili ayetlerinde, insanlar için kolaylık dilediğini bildirmesi, dinin kolaylığının düşünülerek
anlaşılması gerektiğini de göstermektedir. Zorluk yaşayacaklarını zannederek, ibadetlerini
yerine getirmekten kaçınanlar büyük bir yanılgı içindedirler ve dini yanlış tanımaktadırlar.
Allah’ın sorumluluk yüklemedikleri
Allah'ın merhametinin başka bir tecellisi olarak, güç yetiremeyecek
olanlara diğer insanlara yükletilen sorumluluklar yüklenmemiştir. Allah bunu bir ayetinde şöyle
bildirir:
Kör olana güçlük (sorumluluk)
yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü’ne itaat ederse, (Allah) onu,
altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de sırt çevirirse, onu acı bir azab ile azablandırır.
(Fetih Suresi, 17)
Allah sakatlığı
olan insanların ibadet sorumluluklarını kaldırırken rahmetini ve sonsuz şefkatinin bir kanıtını
daha insanlara göstermektedir. Bir ayette Allah'ın insanlara güçlük çıkarmadığı ve bunun O'nun şefkatinin
ve merhametinin bir göstergesi olduğu şöyle ifade edilmektedir:
…Eğer Allah dileseydi
size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Bakara
Suresi, 220)
Rastgele
söylenen yeminlerde gösterilen kolaylık
Yemin etmek, genelde insanlar arasında ağız alışkanlığı
olarak yapılan yaygın bir davranıştır. Özellikle birine söz verirken insan alışkanlıkla
yemin edebilir. Yeminlere sadakat, verilen sözde durmak ise Allah'ın Kuran'da emrettiği bir mümin özelliğidir.
Ancak insan, unutkan bir varlıktır, bazı durumlarda dalgınlıkla yapacağı işi veya
verdiği sözü unutabilir. Bu, çok doğal, insani zayıflıklardan meydana gelen bir hatadır. İşte
bu durumda Allah, rastgele, ağız alışkanlığı ile, dikkatini tam vermeden edilen yeminlerden
insanları sorumlu tutmayarak, müminlerin üzerinden bu sorumluluğu almıştır. Edilen yeminlere sadakat
ahirette sorulacaktır, ancak Allah'ın Kuran'da istisna kıldıkları, rastgele ve amaçsızca söylenen
yeminlerdir. Allah bunu bir ayetinde şöyle bildirir:
Allah sizi, yeminlerinizdeki
'rastgele söylemelerinizden, boş, amaçsız sözler'den dolayı sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandıklarından
dolayı sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, yumuşak davranandır. (Bakara Suresi, 225)
Allah'ın yemin konusunda
kıldığı bir başka kolaylık daha vardır. Bir amaç üzerine, bilinçli olarak Allah adına
yemin eden, sonra da bu yeminini bozmak isteyenler için, Allah bir kolaylık yolu göstermiştir. Bu da yeminlerin
kefaretle çözülmesidir:
Allah, yeminlerinizin (kefaretle)
çözülmesini size farz (veya meşru) kıldı…. (Tahrim Suresi, 2)
…ancak yeminlerinizle
bağladığınız sözlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin
ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır.
(Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin kefaretidir.
Yeminlerinizi koruyunuz. Allah, size ayetlerini böyle açıklar, umulur ki şükredersiniz. (Maide Suresi, 89)
Ayetlerden anlaşıldığı
gibi Allah her iki durumda da insanların dine uygun hareket etmeleri için kolaylık göstermektedir. Güzel ve doğru
olan elbette yeminlerin korunmasıdır. Ancak bir insan verdiği sözü unutabilir veya söz verdiği dönemdeki
koşullar değişebilir ve o kişi sözünü tutamayacak bir duruma gelebilir. Allah, insanlar için kolaylık
dileyerek, yeminlere kefaret olacak durumları bildirmiş ve her insan için bir yol göstermiştir.
Ayrıca yemini bozma konusunda
kefaret gibi bir şartın emredilmesi, insanın vicdanının sesini dinlemesi için de bir kolaylıktır.
Yeminini bozan kişi, kefaret ödemek durumunda olacağı için, yeminini gerçekten bozması gerekli mi yoksa
sözünü hala yerine getirebilir mi diye bir kez daha düşünecek bunun sonucunda en vicdanlı ve en doğru kararı
verecektir.
Buraya kadar anlatılanlardan
anlaşıldığı gibi, Allah dinini son derece kolay kılmıştır. İslam dini, her
zaman için ve her konuda kolaylık dinidir. İnsan samimi dindar olmaya, Rabbinin nimetleri karşısında
şükredici bir kul olmaya niyet ettiğinde, dini yaşama konusunda hiçbir zorlukla karşılaşmayacaktır.
ALLAH'IN
YARATTIĞI İMTİHAN ÇOK KOLAYDIR
Dinden uzak yaşayan insanlar
hayatları boyunca kendileri için çeşitli hedefler belirlerler. Bu hedeflerin ortak noktası ise genellikle sadece
dünya hayatına yönelik olmalarıdır. Örneğin uzman bir doktor, başarılı bir mühendis, iyi
bir baba, çok para kazanan bir işadamı ya da dünya çapında ünlü bir sanatçı olmak ve benzerleri, birçok
insanın en büyük ideallerinden sayılabilir. Bunların dışında daha pek çok alanda insanlar başarıyı,
mutluluğu ve rahat bir yaşamı elde edebilmek için çalışır, çaba sarf eder, kimi zaman çeşitli
fedakarlıklarda bulunurlar ve kendilerince "bir yerlere gelmeye" çalışırlar. Ancak, tüm bunlara daldıklarında,
dünyada bulunmalarının asıl amacını unutur veya görmezlikten gelirler.
Oysa her insanın tüm hayatını ve bir gün gelip de mutlaka
öleceğini düşünerek, kendisine bazı sorular sorması gerekir. "Ben bu dünyada niçin varım?", "Var
olmamın amacı nedir?" "(Örnek olarak) Belki iyi bir mimar olup çok sayıda bina tasarımı yaptım,
zengin oldum, mal mülk sahibi oldum, bir ünvan kazandım, tanındım, ama bütün bunlar bana ne kazandırdı?
Ölümümden sonra bunlardan hangisinin bir anlamı kalacak? Dünya üzerinde bıraktıklarımın bana ahirette
ne gibi bir faydası olacak? Yaşamım sadece bu dünya hayatımdan mı ibaret?" İşte her
insanın, kendisine ölüm gelmeden evvel sorması gereken sorulardan bazılarıdır bunlar.
Bu noktada şunu belirtmek
gerekir; insanlar elbetteki meslek sahibi olacaklar, hatta mesleklerinde son derece başarılı olmayı da
dileyecekler ve bunun için çalışacaklardır. Ancak bunların herbirinin insanın nihai hedefi için birer
araç olduklarını unutmamak da çok önemlidir. Ne var ki insanların büyük bir bölümü asıl amaçlarını
unutur veya görmezden gelirler ve tüm hayatlarını aslında araç olan bu geçici geçimliklere adarlar.
Oysa her insanın çok
az bile düşünse ulaşabileceği çok önemli bir gerçek vardır: Allah dünyayı da insanları da bir
hikmet üzerine yaratmıştır. İnsanların yaratılış amacı Kuran’da bildirildiği
üzere yalnızca Allah’a kulluk etmektir. Dünyanın yaratılış amacı ise insanların ahiretteki
konumlarının belirlenmesi için bir imtihan yeri olmasıdır. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirir:
O, amel (davranış
ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.
O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)
Allah insanlara dünyanın
geçiciliğini ve sonsuza kadar yaşayacakları asıl mekanın ahiret olduğunu anlamalarını
sağlayacak çok fazla delil vermiştir.
Örneğin dünya üzerinde yüzlerce çeşit hastalık olması,
mikroskobik bir virüsün kendisinden milyonlarca kat büyük insan bedenine ölümcül bir etkide bulunabilmesi, insanın sürekli
temizlenmeye, yemek yemeye, dinlenmeye ve uykuya muhtaç olması, insan ömrünün ortalama 60-70 yıl gibi çok kısa
bir süre olması, zamanın insan üzerinde son derece yıpratıcı bir etkisinin olması, istisnasız
herkesin sonunun mutlaka ölüm olması, hayat boyunca elde edilen malın, mülkün, itibarın, sevilenlerin arkada
kalması, insan bedeninin toprak içerisinde çürüme sürecine girmesi gibi birçok neden, insanların dünya hayatının
geçici ve eksikliklerle dolu, insan ruhunu asla tatmin edemeyecek bir yer olduğunu anlamaları için yeterlidir aslında.
Tüm bunlar insanları dünyaya bağlanmaktan alıkoyacak çok önemli gerçeklerdir. Allah bir ayetinde, dünyanın
"öylesine" bir yer olarak yaratılmadığını, belirli bir hikmet üzerine var edildiğini şöyle
bildirir:
Biz, bir ‘oyun ve oyalanma
konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir ‘oyun
ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.
(Enbiya Suresi, 16-17)
Nitekim insan biraz düşündüğünde, dünyanın sonsuza kadar
kalınacak bir yer olmadığını, sadece bir deneme mekanı olduğunu, bu hayatın son durak
değil, aksine kısa süreli bir uğrak yeri olduğunu, bu geçici mekanda yaşadığı her
anından sorumlu tutulacağını, en önemlisi kendisini yoktan var eden Rabbine karşı bir sorumluluğu
olduğunu rahatlıkla anlayacaktır.
Bu anlayışa sahip
olan insanın bir aşama daha ilerleyerek şunu düşünmesi gerekir: Allah dünyada bütün insanları türlü
türlü olaylarla, şerle ve hayırla denemektedir. Gün içerisinde insanın karşılaştığı
tüm olaylar, aslında ölümden sonraki sonsuz hayatta bulunacağı mekanı belirleyen denemelerden oluşmaktadır.
Ve Allah her insana bu denemede bir kolaylık kılmış ve ona yolunu, yani ne yapması gerektiğini
gösterdiğini bildirmiştir:
Şüphesiz biz insanı,
karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.
Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör. (İnsan Suresi, 2-3)
Ayette bildirildiği gibi, Allah tüm insanların
yaşamlarında mutlaka onlar için doğru olan yolu göstermiş, din ve güzel ahlak hakkında bilgi sahibi
olmalarını sağlamıştır. Her insan ölmeden önce mutlaka dine çağırılır, doğru
olanın ne olduğunu öğrenir. Dünyanın geçici bir yer olduğunu ve ahireti için hayatını Allah’ın
hoşnut olacağı gibi yaşaması gerektiğini bilir. Kısacası, bu dünyada yaşanan,
insanların haberdar olmadıkları veya kazançlı olmak için ne yapmaları gerektiğini bilmedikleri
bir imtihan değildir. Allah her çağda gönderdiği elçileri, geçmişte göndermiş olduğu kitapları
ve her insanda yarattığı vicdan ile, insanlara doğru yolu gösterir ve onları yanlış olanlardan
sakındırır. Allah'a iman eden, tam bir teslimiyetle teslim olan, sadece Allah'ı dost ve vekil edinen,
her olayda Allah'a dönüp yönelerek O'na tevekkül eden müminler için, Allah'ın yarattığı her deneme çok
kolay ve zevklidir. İmanın sırrını bilenler, Allah'a samimi olarak iman edenler için dünya hayatının
hiçbir anında zorluk, sıkıntı, keder, cefa, güçlük olmaz. Her olay, Allah'a yakınlaşmak ve cenneti
daha şiddetli umabilmek için bir nimete dönüşür.
Samimi imanın şartlarından
biri de Allah'ı çok iyi tanımak ve bilmektir. Bir insan Allah'ı ne kadar iyi tanırsa, Allah'ın gücünü
ne kadar iyi bilirse, takvası ve Allah'a yakınlığı da o kadar güçlü olur. Örneğin Allah'ın
affediciliğini bilen bir insan, hiçbir zaman hatalarından veya eksikliklerinden dolayı ümitsizliğe veya
karamsarlığa kapılmaz. Allah'ın rızık veren olduğuna iman eden biri, para kazanma konusunda
hırs yapmaz. Rızkı verenin Allah olduğunu bilir; çalışır, çaba gösterir ama rızkın
miktarını Allah'ın tayin ettiğini ve kendisinin değiştiremeyeceğini bilmenin teslimiyetini
yaşar. Dolayısıyla, Allah'ı bilen ve tanıyan bir insan için dünya hayatı büyük bir kolaylık
ve nimetlerle doludur; o insan her an Allah'ın bir tecellisini ve yaratışındaki bir güzelliği görerek
yaşar. Kısacası Allah'a teslim olmuş salih müslümanlar için Allah'ın yarattığı imtihan
son derece kolay ve zevklidir.
Allah
affedicidir
Allah’ın sonsuz
şefkati ve merhameti insanlar için çok büyük bir nimettir. Çünkü insan gaflete düşebilen, unutkan, yanılabilen,
hata yapabilen bir varlıktır. Allah, sonsuz merhameti ile insanlar için, her zaman hatalarından dolayı
bağışlanma dileme ve tevbe etme imkanı tanımıştır. Allah’ın azabına
uğrama korkusu ile samimi olarak günahlarının affedilmesini isteyen her insan Allah’ın kendisini
bağışlamasını umabilir. Zira Kuran'da bildirildiği gibi, "Allah tevbeleri kabul etmek ister".
(Nisa Suresi, 2) Allah bir ayetinde affediciliğini şöyle bildirir:
Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah’tan bağışlanma
dilerse Allah’ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur. (Nisa Suresi, 110)
Allah bağışlayıcılığı ile insanlara
hayatları boyunca sürekli olarak yeni fırsatlar verir. İnsanın tek yapması gereken hatasından
bir daha dönmemek üzere vazgeçmesi ve ölüm anı gelmeden evvel, vicdanının sesini dinleyerek tevbe etmesidir.
Allah, yalnızca samimiyetsiz insanların tevbelerinin kabul edilmeyeceğini bir ayetinde şöyle bildirir:
Tevbe; ne kötülükleri yapıp- edip de onlardan birine ölüm çatınca:
"Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab
hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 18)
Allah'ın insanların
günahlarını bağışlayan olması, cezalarını ertelemesi ve onlara hayatları boyunca
her an yeni bir imkan daha vermesi insanlara çok büyük bir lütfu, rahmetinin ve merhametinin bir tecellisidir. Eğer insanlar
günahları nedeniyle hemen sorgulanarak cezalandırılsalardı, Allah'ın bildirdiği gibi yeryüzünde
canlı hiçbir varlık kalmazdı:
"Eğer Allah, insanları
zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı;
ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilir,
ne de öne alınabilirler." (Nahl Suresi, 61)
Dolayısıyla, insanlar hataları veya günahları ne olursa
olsun, hiçbir zaman Allah'ın razı olduğu gibi bir kul olabilmek için geç kalmış değildirler.
İnsan yaşamı boyunca ne kadar hata yapmış olursa olsun, dinden ne kadar uzak yaşamış
olursa olsun samimi olarak tevbe ettiği ve salih bir kul olduğu takdirde geçmişte yaptığı hataları
düşünmesine gerek yoktur. Geçmişte yaşayan insanlar için ancak bir ibret vesilesi, aynı hatalara tekrar
dönmemek, benzerlerini bir daha yapmamak için öğüt alması gereken hatıralardır. Allah uyarı gelip
doğru yolu bulduktan sonra salih kullarını geçmişlerinden sorumlu tutmayacağını Kuran'da
haber vermiştir:
…Allah geçmişte
olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öc alacaktır. Allah üstün ve güçlü olandır,
öc sahibidir. (Maide Suresi, 95)
O inkar edenlere de ki: "Eğer
vazgeçerlerse geçmişte (yaptıkları) şeyler bağışlanacaktır. Ama yine dönecek olurlarsa,
önceki (toplumlara uygulanan) sünnet, muhakkak (onların başından da) geçmiş olacaktır. (Enfal Suresi,
38)
Kuşkusuz bu, Allah'ın
dinde insanlara lütfettiği büyük bir kolaylıktır.
Allah tüm
dualara icabet eder ve her insana çok yakındır
Dinden uzak toplumlarda, Allah'a
dua etmek çeşitli batıl inanç ve hurafelerle zorlaştırılmıştır. İnsanlar, her
an Allah'a yönelebilecekleri halde, bunun için zamanlar belirlemişler veya araya aracılar koymuşlardır.
Allah bu batıl inançlara karşı insanları şöyle uyarır:
Haberin olsun; halis (katıksız)
olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi
Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Elbette Allah, kendi aralarında hakkında
ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez. (Zümer
Suresi, 3)
Allah’a dua etmek için çeşitli aracılara gerek olduğunu
söyleyen insanlar, aslında dini zor göstererek insanları yoldan saptırmaktadırlar. Çünkü "Andolsun, insanı
biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız."
(Kaf Suresi, 16) ayetiyle bildirildiği gibi, insana en yakın olan daima Allah'tır. Yani insan her dilediği
zaman Rabbi'ne yönelebilir, dilediği anda Allah’a sesini duyurabilir, dua ile yardım dileyebilir.
Dua etmek için özel vakitler
kollanmasına da gerek yoktur. Her an her dakika Allah'a dua edilebilir. Aksi takdirde, insan kendiliğinden kurallar
çıkarmış olur. İnsan bir yerden bir yere giderken, merdivenden inerken, alışveriş yaparken,
yemek hazırlarken, televizyon seyrederken, asansördeyken, bir yerde beklerken, gece yattığı zaman, sabah
kalktığında, kahvaltı ederken, araba kullanırken kısacası her yerde ve her zaman Allah'a
dua ederek, Allah'tan istediklerini belirtebilir. Bunun için, aklından geçirmesi dahi kafidir, çünkü Allah insanın
sinesinde gizlediklerini dahi bilen, herşeyden haberdar olandır.
Bununla birlikte Allah’a dua eden herkes, Allah’ın dualara
mutlaka icabet eden olduğunu bilmelidir. Allah, ihtiyaç içinde olan insanların daima kendisine yöneldikleri takdirde
işlerini kolaylaştıracağını şu ayetle bildirir:
Ya da sıkıntı
ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri
kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (Neml Suresi,
62)
Allah’ın kullarına
verdiği bu sınırsız imkan hiç şüphesiz sonsuz rahmetinin bir tecellisidir. Allah Kuran’da insanlara
yakınlığını, kendisine yönelenlerin velisi olacağını ve dua edenin duasına muhakkak
icabet edeceğini pek çok ayetiyle bildirmektedir. Bu ayetlerden biri şöyledir:
Kullarım Beni sana soracak
olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.
Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş)
olurlar. (Bakara Suresi, 186)
Müminlerin, Allah'ın
bu rahmeti ve nimeti üzerinde bir daha düşünerek Allah'ın rızasına uygun yaşamaları gerekir.
Çünkü Allah'ın kendilerine verdiği bu kolaylık öyle büyük ve sınırsız bir imkandır ki;
herşeyin Hakimi, Sahibi olan tek güç sahibi Allah, insanlara istedikleri herşeye karşılık vereceğini
vaat etmektedir. Ve Allah kesinlikle vaadinden dönmez.
Allah
kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemez
Bir insanın hayatında karşılaştığı
olaylar her ne kadar o anda ona zor gibi görünse de, aslında herbiri o kişinin sabredebileceği şiddette
meydana gelir. İnsanı yaratan ve ona ruh veren Allah’tır. Her insanın neye ne kadar dayanabileceğini,
ne kadar yükü ve zorluğu kaldırabileceğini de en iyi Allah bilir.
Allah kimseye kaldıracağından fazlasının yüklenmeyeceğini
ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağını birçok ayetiyle bildirmiştir:
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden
başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları
aleyhinedir. (Bakara Suresi, 286)
İman edenler ve salih
amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı
(halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır. (Araf Suresi, 42)
Kuşkusuz her insanın sabredeceği, tevekkül göstereceği
olaylar aynı olmayabilir. Çoğu insan farklı farklı olaylarla denenir. Ancak sonuçta Allah her insan için
gücü oranında bir deneme kılar. Örneğin kimi insan dünyada yoksul bir hayat sürer ve yokluk içinde ne kadar
sabır gösterdiği denenir. Kimi ise zenginlik ve bolluk içinde yaşar ve bu yaşam içinde ne kadar şükredici,
ne kadar güzel ahlaklı olduğuyla denenir, dünya hayatına hırsla bağlanıp bağlanmadığı
konusunda sınanır. Ama sonuçta zengin olan da şiddetli yokluk içinde olan da kendileri için en hayırlı
hayatı yaşıyordur. Fakir olan ne kadar yokluk çekse de bu, onun için dayanılamayacak bir zorluk değildir.
Aynı şekilde zengin olan ne kadar bolluk içinde olsa da bu, onun şımarık, nankör bir insan olmaya
zorlayamaz. Sonuçta bu insanların Allah'a olan bağlılıkları, hesap gününe yönelik korkuları
onların Kuran ahlakını yaşayan, dinin emirlerini yerine getiren insanlar olmalarını sağlar.
Bu insanlar karşılaştıkları her olayda daima Rablerine yönelir, O'ndan yardım diler, O'nun rızasını
ararlar. Böyle insanlar hiçbir zaman zorluklar karşısında yılgınlık göstermez, sınandıkları
olay ne kadar şiddetli olsa da dinden uzaklaşmazlar. Böyle Allah'a dayanıp güvenen insanlar için Allah sonsuz
şefkatinin ve merhametinin bir göstergesi olarak her olayı, en zor görüneni dahi kolaylaştırır. "Kim
iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan kolay
olanını söyleyeceğiz." (Kehf Suresi, 88) ayetinde de bu bildirilmiştir. Allah bu gerçeğe başka
ayetlerinde ise şöyle dikkat çekmiştir:
Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa,
Ve en güzel olanı doğrularsa,
Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız.
(Leyl Suresi, 5-7)
Allah'a dayanıp güvenmeyenlere
ise, kolay olan olaylar dahi zor gelir. Allah bu insanların nankörlüklerine, dini inkar etmelerine, Kuran ahlakından
uzaklaşmalarına karşılık olarak onlara dünyada daima zorluk verir:
Kim de cimrilik eder, kendini
müstağni görürse,
Ve en güzel olanı yalan
sayarsa,
Biz de ona en zorlu olanı
(azaba uğramasını) kolaylaştıracağız.
Tereddi edeceği (başaşağı
düşüşe uğrayacağı) zaman, malı ona hiç yarar sağlamaz.
Şüphesiz, bize ait olan,
yol göstermektir. (Leyl Suresi, 8-12)
Allah her zorlukla beraber
bir kolaylık kılar
Allah dünya hayatında
insanları denerken, sonsuz rahmetinin bir sonucu olarak her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık yaratacağını
da müjdelemiştir. Bir ayette bu müjde şöyle bildirilir:
Demek ki, gerçekten zorlukla
beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)
Kuran’da peygamberlerin
ve salih müminlerin hayatlarına bakıldığında karşılaştıkları zor gibi görünen
her türlü durumda Allah’ın mutlaka bir kolaylık yarattığı dikkat çekmektedir. Allah "Fettah"
sıfatı ile her türlü zorluğu açan, kolaylaştırandır.
Sözgelimi Kuran'da Allah yolunda mücadele ederken karşılaştıkları
tepkiler ve maruz kaldıkları şiddet yüzünden, yaşadıkları yerden ayrılmak durumunda
bırakılan yani hicret eden müminler örnek verilir. Bu insanlar, tüm işlerini, evlerini, bahçelerini, mallarını
bırakarak, hiç tanımadıkları topraklara, hiç tanımadıkları insanların yanlarına
göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu, dıştan bakıldığında zor bir durumdur. Ancak
Allah, Nisa Suresi'nde, hicret eden bu müminlerin durumlarını kolaylaştırdığını ve
onları nimetlendirdiğini şöyle bildirir:
Allah yolunda hicret eden,
yeryüzünde barınacak çok yer de bulur, genişlik (ve bolluk) da. Allah'a ve Resûlü’ne hicret etmek üzere evinden
çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah, bağışlayıcıdır,
esirgeyicidir. (Nisa Suresi, 100)
Nitekim Allah bu vaadini Peygamberimiz döneminde yaşayan müminler
üzerinde açıkça göstermiştir. Dünyevi değerlere önem vermeyen sahabeler, Allah yolunda her türlü fedakarlığı
yaparak çeşitli zorlukları göze aldıkları için, Allah bu güzel ahlaklarına karşılık
olarak onları en güzel şekilde rızıklandırmış ve barındırmıştır.
Onların her işlerini diğer insanlara göre kolaylaştırmıştır. Sahabelerin yaşadıkları
bu kolaylık ve rahmet bir ayette şöyle haber verilir:
Hatırlayın; hani
sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların
sizi kapıp-yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı,
sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz. (Enfal Suresi,
26)
Diğer peygamberlerin hayatlarındaki daha pek çok örnek de Allah’ın
müminlere sağladığı kolaylıkların apaçık göstergeleridir.
Mesela Hz. Yusuf’un hayatındaki pek çok olayda Allah'ın
rahmetinden verdiği bu kolaylık görülmektedir. Hz. Yusuf kendisini kıskanan kardeşleri tarafından
kuyuya atılmasından sonra kuyunun yanından geçen bir kervan tarafından bulunmuştur. Hz. Yusuf'u
kuyudan kurtaran kişiler onu köle olarak bir vezire satmışlardır. Bir süre sonra Hz. Yusuf, hiçbir suçu
olmadığı halde kendisine atılan iftiralar nedeniyle hapse atılmıştır. Hz. Yusuf’un
hayatındaki bu gelişmeler ilk bakışta çok zor bir durum gibi gözükebilir. Ancak Allah Hz.Yusuf’un
gösterdiği güzel ahlaka ve tevekküle karşılık onu dünyada da mükafatlandırmış ve zorluklarla
beraber mutlaka kolaylık kıldığını göstermiştir. Hz.Yusuf başına gelen pek çok
olumsuz gibi görünen olayın vesile olmasıyla, hazinenin başına getirilerek önemli bir yönetici olmuştur.
Allah Hz. Musa’nın
hayatında da karşılaştığı zorluklarda beraber kolaylıklar kılarak müminleri desteklemiştir.
Hz. Musa çağlar boyu yaşamış en azgın insanlardan biri olan Firavun’a karşı mücadelesinde
de Allah’ın yardımı ve desteği ile üstünlük elde etmiştir. Allah, kendisine kardeşi Harun’u
bir yardımcı olarak vermesi için dua eden Hz.Musa’nın duasına icabet etmiştir. Ayrıca
Allah Hz. Musa'yı mucizevi bazı olaylarla da destekleyerek, onun, Firavun’un büyücülerinin karşısında
galibiyet elde etmesini de sağlamıştır. Hz. Musa da en zorlu anlarda bile Allah'ın yardımının
iman edenlerle beraber olduğunu unutmamıştır. Bir taraftan Firavun’un askeri gücü tarafından
takip edilirken, diğer taraftan da deniz ile karşılaşan Hz. Musa, yanındaki müminlere Allah’ın
yardımının daima yanında olduğunu söylemiş ve Allah'ın mutlaka bir çıkış
yolu göstereceğini hatırlatmıştır:
(Musa:) "Hayır" dedi.
"Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik.
(Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya
yaklaştırdık. Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri
suda boğduk. (Şuara Suresi, 62-66)
Peygamberlerin hayatından bir başka örnek ise Hz. Muhammed’in
müşrikler tarafından izlenirken bir mağaraya gizlenmesi sırasında yanında bir müminin olmasıdır.
Hz. Muhammed’in Allah’a şirk koşanların tehditi altındayken yanında destekçi bir
müminin olması Allah’ın nasip ettiği kolaylıklardan bir tanesidir:
Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım
etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada
olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle
beraberdir." Böylece Allah O’na 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla
desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın
kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 40)
Aslında insan, hikmet gözüyle baktığında, hayatının
her anında Allah'ın kendisi için yarattığı kolaylıkları görebilir. Ancak
bu gerçeği görebilen insanlar, Allah'tan korkup sakınan, Allah'a tevekkül eden, her zorlukla karşılaştığında
bunun kaderinde olduğunu bilerek, tek dost ve velisinin Allah olduğuna iman edenlerdir. Allah ayetlerinde, böyle
kullarını ummadıkları yerlerden rızıklandırarak onların işlerini kolaylaştıracağını
bildirir:
…İşte bununla,
Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış
yolu gösterir; ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül
ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, herşey için bir ölçü
kılmıştır. (Talak Suresi, 2-3)
Geniş-imkanları
olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık
Allah'ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla
yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir.
(Talak Suresi, 7)
Allah'ın ayetinde de
bildirdiği gibi, Allah koyduğu hükümlere samimiyetle bağlı olanlar için mutlaka bir kolaylık yaratır.
Buna iman eden müminler, hiçbir zaman zorluklar karşısında gevşeklik göstermezler.
Allah, İnşirah Suresi'nde
de her zorlukla beraber bir kolaylık olduğunu ve kendisinin, insanın üzerindeki yükü kaldırıp atan
olduğunu şöyle müjdelemiştir:
Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik
mi? Ve yükünü indirip-atmadık mı? Ki o, senin belini bükmüştü; Senin zikrini (şanını) yüceltmedik
mi? Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.
(İnşirah Suresi, 1-6)
Allah
müminlere görünmez ve sezilmez yollarla kolaylık ve destek sağlar
Başta da belirttiğimiz
gibi dünya bir imtihan yeri olarak yaratılmıştır. Tüm insanlar burada Allah'a ve ahiret gününe olan inançlarıyla
denenmektedirler. Allah'ın yarattığı bu imtihan ortamının bir gereği olarak, dıştan
bakıldığında kötülük yapanlar da iyi olanlar da aynı şartlarda yaşıyor gibi görünürler.
Oysa Allah'a iman edenlerin yaşadığı hayat dini inkar edenlerden çok daha farklıdır. Önceki
sayfalarda da belirttiğimiz gibi Allah iman eden kullarına daima kolaylık verir, onların işlerini
kolaylaştırır, zor durumlarda dahi muhakkak bir çıkış yolu gösterir. Bu, Allah'ın açık
bir yardımıdır.
Ancak Kuran'da Allah'ın
kullarına sezilmez yollarla yardım edeceği, onlara ummadıkları şekilde destek ve kolaylık
sağlayacağı da haber verilmiştir. Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu yardımları birkaç
ana başlık altında örneklendirebiliriz.
Allah
müminlere meleklerle yardım gönderir
Allah’ın müminlere
olan yardımı çeşitli şekillerde tecelli etmektedir. Allah'ın yardımlarından biri, melekleri,
zor anlarında müminlerin yardımına göndermesidir. Kuran’da bu yardım, Peygamberimiz döneminde yaşanmış
olan bir olay örnek verilerek şöyle bildirilir:
Sen mü'minlere: "Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle
yardım-iletmesi size yetmez mi?" diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden
üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.
Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım
ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın katındandır. (Al-i
İmran Suresi, 124-126)
Allah bir başka ayetinde
ise müminlere görünmeyen ordularla da yardım ettiğini açıklamıştır:
Ey iman edenler, Allah'ın
üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti; böylece biz de onların üzerine, bir rüzgar
ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Ahzab Suresi, 9)
Allah'ın Kuran'da müminlerin
daima galip geleceklerini bildirmesi, müminler için güzel ve şevklendirici bir vaaddir. Ancak burada bir noktaya daha
dikkat çekmekte yarar vardır. Her yardım Allah'tandır ve kuşkusuz gücün tüm sahibi Allah'tır. Müminler,
asıl zafer ve yardımın aslında Allah'a ait olduğunu bilirler. Meleklerin destek olmasının
ise, Allah'ın bir müjdesi, kendilerine yardım ve desteğinin meleklerin yardımı şeklindeki tecellisi
olduğunu asla unutmazlar. Çünkü Rabbimiz bir ayetinde bu gerçeği şöyle hatırlatmıştır:
Siz Rabbinizden yardım
taleb ediyordunuz, O da: "Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim" diye cevap vermişti.
Allah, bunu, yalnızca bir müjde ve kalblerinizin tatmin bulması için yapmıştı; (yoksa) Allah'ın
katından başkasında nusret (zafer ve yardım) yoktur. Hiç şüphesiz Allah üstün ve güçlü olandır,
hüküm ve hikmet sahibidir. (Enfal Suresi, 9-10)
Allah'ın dilediği
kuluna dilediği şekilde yardımı edeceğini bilen müminlerin, en zorlu anlarda dahi içlerinde bir güven
ve huzur duygusu olur. Bu ruh hali içinde manevi yönden son derece güzel bir hayat yaşarlar.
Allah
müminleri düşmanlarına olduklarından fazla sayıda gösterir
Allah'ın bir takdiri
olarak iman edenlerin sayısı, her dönemde hep az olmuştur. Ancak galip gelenler sayıca üstün olanlar değil,
her zaman mümin olanlardır. Müminler Allah'ın verdiği akıl, feraset, basiret, güzel ahlak gibi nimetlerle
daima inkar içindeki insalara karşı başarı elde etmişlerdir. Tüm bunların yanısıra
Allah, kimi zaman müminleri inkarcıların gözünde sayıca ve kuvvetçe de çok gösterdiğini ve bunun inkarcılarda
yılgınlığa ve korkuya neden olduğunu da haber vermiştir. Allah bir ayetinde Asr-ı Saadet
döneminde gerçekleşen böyle bir olayı şöyle bildirir:
Karşı karşıya geldiğinizde, Allah, 'olacağı
olan işi gerçekleştirmek' için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu.
Ve (bütün) işler Allah'a döndürülür. Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz
zaman, dayanıklık gösterin ve Allah'ı çokca zikredin. Ki kurtuluş
(felah) bulasınız. (Enfal Suresi, 44-45)
Az sayıdaki müminin inkarcıların bakış açısında
son derece güçlü ve zorlu, kalabalık bir topluluk olarak görülmesi kuşkusuz Allah'ın mucizelerinden biridir
ve aynı zamanda müminler açısından da çok büyük bir kolaylık olarak yaşanmıştır. Böylece
Allah müminlere başarı kazandırmıştır.
Ayrıca Allah başka
bir ayeti ile Hz. Muhammed'e, dilediği zaman müminlerin gücünü olduğundan kat kat daha fazla artıracağını
bildirmiştir. Sabretmelerine karşılık olarak inanan kullarına umduklarından çok daha büyük bir
güç ve zafer vereceğini vaat etmiştir:
Ey Peygamber, mü'minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik
et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden
yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kafirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.
Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir za'f olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı
(kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın
izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 65-66)
Allah, yukarıdaki ayetlerde
bildirdiği gibi, Peygamberimiz zamanında müminleri sıcak bir savaşın içinde oldukları için inkarcıların
gözünde sayıca ve kuvvetçe daha kalabalık ve daha güçlü göstermiş ve müminleri desteklemiştir. Çünkü Allah,
müminlerin daima dostu ve yardımcısıdır. İnkar edenler ne kadar çok sayıda olsalar da, ne kadar
büyük bir güce sahip olsalar da sonuçta tüm güç Allah'a aittir. Allah dilediği anda tek bir "Ol" emriyle dilediğini
yapandır. Allah'a dayanıp güvenen, O'nun sonsuz kudretini, dilediğini yapan olduğunu takdir edebilen insanlar
daima bunun rahatlığını yaşarlar.
Allah,
müminlerin kalplerine güven ve huzur duygusu indirir
Allah, Enfal Suresi'nde yine
Peygamberimiz döneminde yaşanan bir zorluk anında müminler üzerinde oluşturduğu manevi desteği şöyle
haber verir:
Hani kendisinden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi
kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalblerinizin üstünde (güven ve kararlılık
duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için
size gökten su indiriyordu. (Enfal Suresi, 11)
Ayette bildirilen "uyuklama
bürüyordu" ifadesi kuşkusuz manevi bir uykuya işaret etmektedir. Allah, zorluk anında, samimi olanların
üzerine böyle bir hal vermiş ve bu manevi desteğin sonucunda müminler huzur, güven ve kararlılık duygusunu
yaşamışlardır.
Aslında bu huzur ve güven
duygusu müminlerin tüm yaşamlarına hakimdir. Allah'a ve ahirete iman eden insanlar, Allah'ın herşeyin
tek hakimi olduğunu bildikleri için zaten hiçbir olay karşısında paniğe kapılmaz, hüzne ve sıkıntıya
düşmezler. Rablerinin herşeyi kendileri için en hayırlı olacak şekilde, ahiretlerine en faydalı
olacak şekilde yarattığını bilirler. "Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye
uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım
edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler." (Al-i İmran Suresi, 160) ayetine kesin olarak
iman eder ve tevekkülün manevi konforu içinde yaşamlarını sürdürürler. Karşılaştıkları
zorluk ne kadar büyük gözükse de sonuçta geçici olduğunun bilincindedirler. Çünkü dünyadaki yaşamın sonsuz
ahiret yaşamı yanında çok kısa bir zaman dilimi olduğunu unutmazlar. Dünyada karşılaşılabilecek
bir zorluk insanın tüm yaşamını kapsasa bile en fazla 50-60 yıl sürecektir. 50-60 yıl tevekkül
ve güzel ahlakla geçirilen bir ömrün, sonsuz cennet hayatında yaşadığı karşılık ise
kuşkusuz benzersiz olacaktır. Cennette müminler hiçbir sıkıntı, hüzün, yokluk, bıkkınlık,
zorluk yaşamayacak aksine sonsuz güzellikler içinde nefislerinin arzu ettiklerinin tümüne kavuşacaklardır.
İşte bu gerçeğin
bilincinde olmak iman eden bir insanın her olay karşısında yılmaz ve sarsılmaz bir tevekkül
yaşamasını sağlar. Bunun manevi huzur ve neşe duygusu da dünyadaki en büyük kolaylıklardan biridir.
Unutulmamalıdır ki, tüm kalpler ve tüm güç Allah'ın elindedir.
Allah dilediği an dilediği olayı, dilediği şekilde yaratır. Huzur ve güven arayan insan, Allah
vermedikçe, hiçbir yolla buna ulaşamaz. Dinin insanlara getirdiği kolaylık, insanın herşeyin Allah'ın
kontrolünde olduğunu bilmesidir. Her işinde Allah'a yönelen, her işinin karşılığını
sadece Allah'tan bekleyen insan, daima Allah'ın yardımını ve desteğini çeşitli yollardan yanında
bulacaktır.
Hayır, sizin mevlanız
Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 150)
KURAN AHLAKINI
YAŞAMANIN KOLAYLIĞI
Allah (ağır yükleri)
sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa Suresi, 28)
Fedakarlık, güvenilirlik,
şefkat göstermek, mütevazi olmak, dürüstlük, güzel söz söylemek, yoksulu yedirmek, sözünde durmak, alınan bir emaneti
zamanında iade etmek, asil, olgun, içli, yumuşakbaşlı, affedici, tevekküllü, sabırlı, cömert,
saygılı, itidalli olmak, başkalarının hakkını yememek, sahtekarlık yapmamak, insanları
küçümsememek gibi güzel özellikler Allah’ın insanlara emrettiği Kuran ahlakının gereklerinden bazılarıdır.
Aslında insanların tamamı vicdanlarında Allah'ın
hoşnut olacağı güzel ahlakın ne olduğunu çok iyi bilirler. Ne var ki şeytan, insanların
çoğunluğuna bu ahlakı yaşamayı zor ve imkansız gösterir. Hatta güzel ahlakın bir ömür boyunca
hiçbir konuda taviz vermeden uygulanması, sadece peygamberlere ve sahabelere özgü bir üstünlük olarak kabul edilir. Cahiliyenin
sahip olduğu bazı güzel ahlak özellikleri ise pamuk ipliğine bağlı gibidir; en ufak bir darbede kopar.
Örneğin en efendi ve itidalli bilinen bir insan bile, çıkarının zedelendiğini düşündüğü
bir konuda hiddetlenebilir, kontrolsüz, kaba ve saldırgan tavırlar gösterebilir. En küçük bir şeye dahi sabretmeyi
bilmez. Günümüz toplumlarında insanlar çoğunlukla bu çarpık ahlak anlayışını taşımaktadırlar.
Çoğunluk birbirine benzer tavırlar gösterdiği için de cahiliye ahlakının ürünleri olan; bencillik,
kendi çıkarlarını korumak uğruna başkalarını ezmek, sahtekarlık, yalancılık,
ikiyüzlülük, acımasızlık, alaycılık, küstahlık, kabalık, kıskançlık vs. çok doğal
özellikler gibi görülür. Hatta bir kişi kendini tanımlarken "ben çok hırslı, kıskanç ve cimriyim"
gibi son derece kötü özellikleri sanki kişiliğinin önemli ve güzel parçalarıymış gibi sıralayabilir.
Dolayısıyla insanların çok büyük bir kısmı genellikle birbirlerini ve kendilerini bu negatif
özellikleriyle kabullenirler.
Hatta halk arasında genellikle
"bir insan 7’sinde neyse 70’inde de odur" deyimi kullanılır. Bu yanlış anlayışa
göre sahip olunan kötü özelliklerin, huyların, alışkanlıkların değişmemesi, hayat boyunca
aynı kalması makul karşılanır.
Oysa daha önce de belirtildiği
gibi Allah insanı din fıtratına uygun olarak yaratmıştır. Dolayısıyla insanın
doğasında, güzel ahlakı görmekten ve uygulamaktan zevk almak vardır. Diğer yollar ise, zor ve insana
ızdırap verici olanlardır. Yakın tarihimizin önemli İslam alimlerinden biri olan Bediüzzaman Said
Nursi, Şualar isimli eserinde imanlı bir yaşamın kolaylığına ve küfrün insan hayatına
getirdiği zorluğuna şöyle dikkat çeker:
"İman ve tevhid yolu,
gayet kısa ve doğru ve müstakim ve kolaydır. Ve küfür ve inkâr yolları gayet uzun ve müşkilâtlı
ve tehlikelidir. Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinatta, elbette
şirk ve küfrün hakikatları olamaz ve îman ve tevhidin hakikatları, bu kâinata güneş gibi lâzım ve
vâcibdir. Hem ahlâk-ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise sırat-ı müstakimde,
istikamettedir." (Şualar, s.490)
Bediüzzaman başka bir
sözünde ise bu konuyu şöyle açıklamıştır:
"Küfür yolunda yürümek, buzlar
üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek
kolay ve zahmetsizdir." (Mesnevi-i Nuriye s.71)
İmansız bir hayatta insan belki birtakım
zevkler yaşayabilir. Ama bunlar çok kısadır ve mutlaka ardından ızdırap ve eziyeti de gelir.
İnsan ne kadar zenginlik, bolluk, güzellik, zevk içinde yaşasa da eğer imanı yoksa bunların tümünün
bir gün elinden gideceğini bilmenin sıkıntısını yaşar. Tüm sahip oldukları ya dünyada
karşılaştığı bir olayla elinden çıkacaktır ya da bir gün ölümle birlikte kaçınılmaz
olarak bunlardan uzaklaşacaktır. Yani ahirete iman ve Allah'a tevekkül olmayan bir yerde gerçek huzur ve zevkin
yaşanması kesinlikle mümkün olmaz. Said Nursi, iman ve güzel ahlak olmadığında insanın nasıl
bir sonuçla karşılaşılacağını şöyle ifade eder:
"Hayat ise, eğer îmân
olmazsa veyahut isyan ile o îmân tesir etmezse; hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece
o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir." (Sözler s. 151)
Güzel ahlak ise insan için
en kolay ve en güzel olandır. İman yolunu seçen insanlar için yaşamlarından ahirete uzanan kesintisiz
bir zevk, neşe ve rahatlık vardır. Herhangi bir eksiklikleri olsa da bunun geçici olduğunu, dünyada eksik
olan herşeyin ahirette sonsuza dek kendilerine vaat edilmiş olduğunu bilmenin hiç bitmeyen şevkini yaşarlar.
Sonsuz nimete kavuşabilmek için yapmaları gereken ise çok kolaydır; Kuran'a ve vicdanlarının emrettiklerine
uymaları Allah'ın izniyle kendilerini sonsuz güzelliklerin ve kesintisiz nimetlerin mekanı olan cennete ulaştıracaktır.
Vicdanlarına
uyanlar daima kazanırlar
Otoyolda ilerleyen arabaları düşünün… Her birinin içinde
farklı kültürlerden gelen, farklı işlerde çalışan, karakterleri ayrı, aldıkları eğitimleri,
tipleri kısacası herşeyleri farklı farklı olan insanlar otobanda ilerlerler.
Bu arabalardan iki tanesinin
yol üzerinde bir trafik kazası ile karşılaştıklarını varsayalım. Kaza yapan arabanın
içinde yaralı olduğu açıkça görülen bir kişi baygın bir halde olsun... Bu durumda arabalardan bir
tanesi sadece bakıp yoluna devam ederken diğeri arabayı hemen durdurup yaralı olan kişiye yardım
edip, onu en yakın hastaneye yetiştirmeye ve elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışır…
Bu iki kişi arasındaki
en önemli ayrım birinin vicdanının sesine kulak vermesi diğerinin ise vicdanını dinlememesidir.
Aralarındaki kültür, eğitim, iş, ırk, soy vs. farkının ise aslında hiçbir önemi yoktur.
Her insan, hiçbir istisnası olmadan, hayatı boyunca, doğruları söyleyen bu sese yani vicdana sahiptir.
Yanlış bir hareket yaparken, günah işlerken ve düştüğü her hatada vicdanı ona mutlaka doğru
olanı söyler. İnsanın vicdanının sesini teşhis etmesi ise son derece kolaydır. Çünkü bir
olay karşısında insana doğru olanı söyleyen vicdan, daima içinde ilk duyduğu sestir. İnsan
bu ilk sese uyduğu takdirde rahatlık ve huzur içinde bir hayat yaşar. Aksinde ise, yani bu sese kulaklarını
tıkayıp nefsine yönelik bahaneler, mazeretler aramaya başlarsa, bu durumda da içinden çıkamayacağı
zorluklarla, şiddetli bir vicdan azabı ile birlikte yaşamak zorunda kalır.
Bu nedenle vicdanın varlığı,
Allah’ın insanlara verdiği çok büyük bir kolaylık ve nimettir. Bu nimetin kıymetini bilen ve vicdanını
kullanan insan, her durumda, doğruyu yanlıştan ayıran, Allah'ın razı olacağı ve dünyada
ve ahirette kurtuluşunu sağlayan bir anlayışa da sahip olur.
Allah insanın kurtuluşunun
vicdanını dinlemekte olduğunu şöyle bildirir:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde
biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham
edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmustur. (Şems suresi, 7-9)
Ayette bildirilen "onu (yani
nefsi) arındırıp temizleyen gerçekten felah bulmuştur" ifadesi vicdanına uyan kişinin huzur
bulduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Vicdanının emirlerine
uymayan insanların durumu ise ayetin devamında şöyle haber verilmektedir.
Ve onu (isyanla, günahla,
bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 10)
Dini uygulamayan ve Allah’ın beğendiği ahlakı
yaşamayan bir insanın vicdanı sürekli iyiyi, doğruyu ve güzeli emretmeye devam eder, bunun sonucunda ise
kişinin içinde bir çatışma olur. Bile bile vicdansızlık yapmanın azabı gece gündüz insanın
yakasını bırakmaz. Bu ise insan için dünyada ve ahirette büyük bir yıkım getirir.
Allah'a
tevekkül etmenin ve teslim olmanın kolaylığı
Her insanın hayatında "şanssızlık", "olumsuzluk",
"terslik" gibi görünen birçok olay meydana gelir. Bunlar bir insanın tüm hayatını etkileyecek kadar şiddetli
gibi görünen veya günlük hayat içinde karşılaşılan ufak tefek olaylar olabilir. Kuran ahlakını
yaşamayan insanlar, en küçüğünden en büyüğüne kadar nefislerinin hoşlanmadığı bu tür olaylarla
karşılaştıklarında sıkıntı, endişe, mutsuzluk, gerginlik ve korku duyarlar. Oysa
bu onların çok önemli bir gerçekten habersiz yaşamalarının sonucunda kendi kendilerine yaşattıkları
bir zulümdür. Allah'ın bir ayetinde bildirdiği gibi "Allah insanlara zulmetmez, insanlar kendi kendilerine
zulmederler". Allah'a iman etmeyen veya iman ettiği halde Allah'ın bildirdiği gerçekleri görmezden gelerek
yaşamayı tercih eden insanların daha dünyada aldıkları karşılık, hep böyle endişe,
üzüntü ve kuruntu içinde yaşamak, birçok korkuya ve zayıflığa sahip olmaktır.
Gerçeği bilenler içinse,
dünya hayatında korku, endişe veya mutsuzluk nedeni olabilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü iman edenler, her olayın
Allah tarafından kaderde yaratıldığını, herşeyin Levh-i Mahfuz isimli kitapta bulunduğunu
ve kendilerinin de diğer tüm insanlar gibi kaderin izleyicisi olduklarını bilirler. Allah'ın yarattığı
olayların kendileri için her zaman güzellikle sonuçlanacağını, Allah'ın salih kullarının
kaderini en hikmetli ve kendileri için en hayırlı şekilde yarattığını asla unutmazlar.
İnsanların büyük
bir bölümü kaderi bilirler, ama kaderle ilgili çarpık anlayışlara sahiptirler. Örneğin sadece insanın
saç rengi, boyunun uzunluğu, hangi anne babaya sahip olacağı gibi belirli konuların insanın kaderinde
olduğunu diğer konularda ise eğer çok çabalar, çalışır ve azim gösterirlerse kaderlerini değiştirebileceklerini
zannederler. Oysa gerçek şudur: Bir insanın her anı, tüm yaşantısı, hayatı boyunca karşılaştığı
ve karşılaşacağı her olay, her konuşma, her bakış, her ses kaderindedir. Örneğin
şu an bu kitabın bu satırlarını okuyan kişinin kaderinde bugünün bu saatinde bu satırları
okumak zaten vardır. Allah bu anı, siz daha yaratılmadan milyonlarca yıl önce de bilmektedir. Belki bu
kitabı okuyana kadar insan birçok olay yaşamıştır. Örneğin tam okumaya başlayacakken kapı
çalmış ve bir arkadaşı gelmiştir. Böylece kitabı okuması üç saat sonraya ertelenmiştir.
Eline kitabı alıp da tam o sırada kapının çalması, kapıyı açtığında
arkadaşının gülen yüzü, "Merhaba" deyişi, kitabı okuma saatinin üç saat ertelenmesi harfi harfine,
siz bunları yaşamadan önce Allah'ın hafızasında, sizin, arkadaşınızın ve bu kitabın
kaderinde belirlenmiştir. Allah bir ayetinde bu konuyu şöyle bildirir:
Senin içinde olduğun
herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi
bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım.
Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha
küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)
Allah, zamandan ve mekandan münezzehtir. Zamana ve mekana tabi olan ise
insandır. Bu nedenle bizim için geçmiş, şu an ve gelecek olan Allah'ın katında bir andır. Örneğin
bir sonraki yaş günümüz bizim için gelecek olan bir andır. Gerçekte ise o an, Allah katında olup bitmiştir,
Allah o anı bilir. Yani bizim bir sonraki yaşgünümüzde ne giyeceğimizi, kimlerle birlikte olacağımızı,
o gün ne yapacağımızı Allah şu anda bilmektedir. Aynı şekilde iki
sene sonra, üç sene sonra, on sene, kırk sene sonra ne yapacağımızı da Allah şu anda en ince
detayına kadar sarıp kuşatmıştır. Allah tek bir insanın yaşamının tüm günlerini,
hatta tüm dakikalarını, saniyelerini tek bir an olarak bildiği gibi, kainat var olduğundan beri yaşamış
olan milyarlarca insanın ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların yaşamlarının her saniyesine
de tek bir an olarak hakimdir. Allah sonsuz uzun zamanı sonsuz kısa zaman içinde yani tek bir anda yaratmıştır.
İnsanın Allah'ın
bu sonsuz ilminin bilincinde olması ve kaderinin bir izleyicisi olduğunu bilmesi ise onun için büyük bir nimet ve
kolaylıktır. Hakkıyla iman eden, samimiyetle Allah'a teslim olan bir mümin, kendisi için hazırlanmış
olan kaderini ibret alarak, heyecanla, şükürle ve her an tefekkür ederek, koltuğuna oturup bir filmi izleyen kişinin
rahatlığı ile, güven ve sevinç içinde izler.
Allah'ı dost ve vekil
edinen ve Allah'ın yarattığı her olaydan, her görüntü ve her konuşmadan razı olan bir insan
kaderinden de razıdır. Allah, insanları denemek için kaderlerinde farklı olaylar ve görüntüler yaratabilir.
Bunlar kimi zaman ürkütücü, kimi zaman zorluk ve sıkıntı dolu görülebilir. Ancak bu olayların her biri
Allah katında en ince detaylarına kadar planlı ve saklıdır. Örneğin, Hz. Yusuf hiçbir suçu olmadığı
halde yıllarca zindanda kalmıştır. Bu onun kaderindedir. Fakat, Hz. Yusuf Allah'ın yarattığı
kadere hoşnutluk ve sevinçle teslim olduğu için, hapis ona bir zorluk ve sıkıntı değil, aksine
birçok nimetin ve güzelliğin kapısını açan bir olay olarak görünmüştür. Sözgelimi, böyle bir zorluk
anını kolaylıkların ve konforun olduğu bir ortamla karşılaştıran mümin, nimetlerin
zevkine daha şiddetle varır. Her gün bir gül bahçesi gören bir insanın bu bahçeden alacağı zevk ile,
yıllarca beton duvardan başka bir şey görmemiş bir insanın gül bahçesinden alacağı zevk
elbette ki çok farklıdır. Zorluğu, çirkinliği bilen bir insan rahattan ve güzellikten çok daha büyük bir
zevk alacaktır. Veya kaderinde Hz. Yusuf gibi haksızlığa, zorluğa, hapis gibi bir ortama sabretmek
olan bir insan, bunun ahirette kendisine Allah'tan bir hoşnutluk ve ecir olarak döneceğini düşünerek, kaderine
sevinir. Sonuçta, kaderinde olanı yaşadığını ve kendisi dahil olmak üzere hiçbir yaratılmış
varlığın onun kaderinin önüne geçemeyeceğini, kaderindeki tek bir saniyeyi dahi değiştiremeyeceğini
bilir ve kaderine teslimiyetin rahatlığını yaşar.
Kadere teslim olan bir mümin
elbetteki, her konumda elinden gelenin en fazlasını yaparak çaba gösterir. Sözgelimi hastalanan bir insan elbetteki
doktora gidecek, ilaçlarını alacak ve hastalığı ile ilgili herşeye dikkat edecektir. Ancak bunları
yaparken, gittiği doktorun, aldığı ilaçların ve tedavisinin sonucunun da Allah'ın yarattığı
kaderde olduğunu bilerek davranır. Bu nedenle, hiçbir zaman mutsuzluğa, telaşa, sıkıntıya
veya karamsarlığa kapılmaz. Allah'ın kendisi için dilediğinin en hayırlısı olduğunu
bilmenin huzur ve güvenini yaşar. İnsanın her olayda bir hayır olduğuna iman etmesi son derece önemli
bir konudur. Müminler, şer gibi görünen olaylarda dahi onun kendileri için büyük bir hayır olduğuna iman eder
ve Allah'a tevekkül ederler. Bu, sadece müminlere has bir özelliktir. Peygamber Efendimiz bir hadisinde bu konuyu şöyle
ifade etmiştir:
"Mü'min kişinin durumu
ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum, sadece
mü'mine hastır, başkasına değil: Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, bu ise
hayırdır; bir zarar gelse sabreder bu da hayırdır." (Muslim, Zuhd 64, 2999)
Allah, tüm evrenin tek hakimi,
sonsuz güç sahibidir. Bu gerçeği bilen ve hakkıyla görebilen bir insan için zaten Allah'a teslim olarak tevekkül
etmekten başka bir yol yoktur. Çünkü bir insanın karşılaştığı her olay, her insan,
her konuşma, her ses, Allah'ın denetimi altındadır. Peygamberimiz'in de belirttiği gibi Allah'tan
gelen herşey mümin için bir güzellik ve bir hayırdır. Müminlerin bu gerçeğin bilincinde olarak yaşadıkları
tevekkül anlayışı bir ayette şöyle bildirilir:
"Ben gerçekten, benim de Rabbim,
sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur.
Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.) (Hud Suresi, 56)
Allah'a tevekkül etmeyerek, herşeyi kendi güçlerinin ve kontrollerinin
altında zannedenler ise, daima korku, hüzün, endişe ve karamsarlık içinde olurlar. Bu, bir filmi izleyen bir
insanın sanki filmin sonunu değiştirebilecekmiş gibi heyecana ve paniğe kapılmasına benzer.
Böyle bir korku nasıl son derece yersiz ve gereksiz ise, kaderini izleyen bir insanın da karşılaştıkları
karşısında benzer hislere kapılması gereksiz ve yersizdir. Örneğin, suçsuz bir insana iftira
atanlar Allah'ın kontrolünde varlıklardır. Ve Allah, insanı denemek için
bu olayları yaratır. Bunlara sabrettiği takdirde, Allah'ın rızasını, cennetini ve rahmetini
kazanmayı uman mümin için üzülüp kederlenecek hiçbir neden olmaz. Ayrıca Allah, müminlere her zaman yardımını
gönderir ve onlara işlerinde kolaylık sağlar. Bu, Allah'ın kesin bir vaadidir. Allah bir ayetinde haksızlığa
uğrayanlar için şöyle buyurmuştur:
İşte böyle; her
kim kendisine yapılan haksızlığın benzeriyle karşılık verir, sonra aleyhine 'azgınlık
ve saldırıda' bulunulursa, Allah, mutlaka ona yardım eder. Şüphesiz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.
(Hac Suresi, 60)
O halde Allah'ın gücünü,
yardımını ve dostluğunu bilen müminler için tevekkül ve teslimiyet tek yoldur ve yolların en güzeli
ve en kolayıdır. Aksi takdirde insan kaldıramayacağı ağır bir yükün altına girer.
Bediüzzaman Said Nursi, bir sözünde insanın tevekkül etmediği takdirde, kendi kendini nasıl bir zorluk içine
sokacağını şöyle ifade eder:
"İnsan zaîftir, belaları
çok. Fâkirdir, ihtiyacı pek ziyâde. Cizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl'e dayanıp
tevekkül etmezse ve îtimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azâb içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler,
teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder." (Sözler, s. 29)
Ayrıca şunu belirtmek
gerekir ki, burada anlatılanlar insanların kendilerini veya birbirlerini teselli etmeleri, zorluklar karşısında
düşünerek kendilerine telkinde bulunmaları için verilen bilgiler değildir. Bunlar Allah'ın yaratışının
ve dünya hayatının gerçek yüzüdür. Asıl, aksine inanan veya aksine göre davranan kendini aldatmış
ve yanıltmış olur. Dolayısıyla cahiliye insanı en varlıklı ve en rahat günlerinde
dahi tevekkülsüzlüğün sıkıntı ve gerilimini yaşarken, gerçeklere iman eden bir mümin, her ne koşulda
olursa olsun dinin insanlara getirdiği kolaylığı, neşeyi ve konforu yaşar.
Allah Kuran'da müminler için
şöyle bildirir:
Haberiniz olsun; Allah'ın
velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edenler ve (Allah'tan) sakınanlardır.
Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. Işte
büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 62-64)
Yalnızca
Allah'ın hoşnutluğunu aramanın kazandırdıkları
Dikkat ederseniz insanların
büyük bir bölümü hayatları boyunca hep birilerinin hoşnutluğunu, beğenisini ve sevgisini kazanmaya çalışırlar.
Arkadaşlarının, patronlarının, iş arkadaşlarının, site sakinlerinin, izleyicilerinin,
çocuklarının… Böyle bir anlayıştaki insanın hayat şeklinden giyimine, konuşma üslubundan
dinlediği müziğe kadar herşeyinde beğenisi hedeflenen biri vardır. Bu, birçok yönden çok zor, sıkıcı,
yorucu ve yıpratıcı bir hayattır. Herşeyden önce, başka insanların hoşnutluğunu
arayan bir insan, vicdanını çoğu zaman baskı altına almak durumunda kalacaktır. Örneğin,
yeni tanıştığı bir arkadaş grubundan dışlanmamak, kendisini kabul ettirebilmek için,
bu insanlarda gördüğü yanlış tavırları söylemeye, onları uyarmaya çekinir. Yalnız kalma
ve çevresindekileri kaybetme korkusu ile hayatı boyunca vicdanının emrettiklerinden tavizler verir. Bu, önceleri
onda büyük bir vicdani sıkıntı oluştururken bir süre sonra tamamen vicdanı körelir ve artık
doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini ayırt edemeyecek duruma gelir.
Aynı anda birçok insanı
memnun etmek için çabalayan bir kişiyi bekleyen diğer bir zorluk ise, birini memnun ederken diğerini kızdırma
ihtimalidir. Bir insan arkadaşlarını memnun ederken ailesini, ailesini memnun ederken arkadaşlarını
kızdırıp kaybedebilir. Veya patronunun gözüne girmek için elinden geleni yapan bir insan iş arkadaşlarının
hoşnutsuzluğunu kazanabilir. Tüm bunların sonucunda ise, böyle bir insanın yaşamında her halükarda
huzursuzluk, tedirginlik ve memnuniyetsizlik olacağı açıktır.
Oysa samimi bir müslüman sadece Allah'ın hoşnutluğunu arar.
Onun için çevresindeki insanların ne diyeceği değil, Allah'ın emrettikleri önemlidir. Allah'ın rızasını
aramak ve ona göre hareket etmek ise her zaman dosdoğru olan yoldur. Allah bir ayetinde sadece
Allah'ın rızasını arayanla, birbiriyle geçimsiz birçok ortaklı sahipleri olan bir adamın durumu
arasındaki farkı şöyle bildirir:
Allah (ortak koşanlar
için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam
ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır.
Hayır onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)
Ayette belirtildiği üzere insanın yaşayışına
uygun olan yalnızca Allah’ın hoşnutluğu üzerine kurulmuş bir yaşamdır.
Said Nursi de Allah’ın rızasını kazanmak için gayret etmenin her zaman çok kolay bir hayat
getireceğini şöyle açıklamıştır:
"Amelinizde rıza-yı
İlahi olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse
tesiri yok. O razı olduktan ve kabul etikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız
halde, halklara kabul ettirir. Onları da razı eder." (Lem’alar, s. 154)
Bediüzzaman'ın bu tefekkürü
son derece önemlidir; gerçek ihlas ve samimiyetin de anahtarıdır. İnsan ancak Rabbi'nin rızasını
arayarak gerçek samimi dindar olabilir. Eğer yaptığı işlerde insanların veya başka varlıkların
rızasına yöneliyorsa, o zaman muhakkak bu işin içine riya karışmış olur. Riyakar bir yapı
ise insanı hem dünyada hem de ahirette zarara sokar. Öncelikle, insanların rızasını arayanlar, bekledikleri
karşılığı hiçbir zaman göremezler. Bir insanın gözüne girmek, ona adeta "yaranmak" için çabalayıp
dururlar ama karşılarındaki insan onların bu çabalarını takdir edemez. Zaten etse bile kendisi
de aciz ve zavallı bir insandır. Herşeyin tek hakimi ve sahibi olan Allah, kendi rızasını kazanmak
için çabalayanları ise sonsuz cenneti ile müjdeler ki, cennet, insanın nefsinin arzu ettiği herşeyin hazır
bulunduğu bir mekandır. Allah yalnızca kendi rızasına uyanların kurtuluşa ereceğini
şöyle bildirmiştir:
Allah, rızasına
uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan
nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Sadece Allah'ın rızasına
uymak her insana, dünyada ve ahirette en kolay, en güzel ve en neşe dolu hayatı getirecektir.
Fedakarlık
kolay, bencillik ise zor olandır
Cahiliye toplumlarında
insanlar genellikle kendi istek ve çıkarlarını ön planda tutar, her zaman "önce benim rahatım, zevkim,
konforum gelir" düşüncesiyle hareket ederler. Fedakarlık ise, bu insanların nefsine çok zor gelir. Egoist tavırlar
uyanıklık olarak görülürken, fedakarlık genelde saflık olarak yorumlanır. Oysa Allah'a iman eden
ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için fedakarlıkta bulunan biri için fedakarlık hem büyük bir kazançtır,
hem de son derece kolay bir ibadettir.
Müminlerin fedakarlık
anlayışları bir ayette şöyle bildirilir:
"Kendileri, ona duydukları
sevgiye rağmen yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz;
sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle
Rabbimizden korkuyoruz." Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı
bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir." (İnsan Suresi, 8-11)
Yaptığı fedakarlığın
karşılığında, ayette de bildirildiği gibi, Allah'ın rızasını ve "parıltılı
bir aydınlık ve sevinç" duyacağı ahiret nimetlerini kazanacağını bilen bir mümin için,
feda ettiklerinin hiçbir önemi kalmaz. Geçici, kısa ve eksikliklerle dolu bir hayatta insanın en sevdiği mal
varlığının dahi, Allah'ın hoşnutluğunun ve bunun karşılığında
vereceği cennet hayatının yanında hiçbir değeri ve güzelliği yoktur. Buna iman eden müminler,
yaptıkları fedakarlık ne kadar büyük olursa olsun ne bir takdir beklerler ne de diğer insanları minnet
altında bırakırlar.
Bütün bunların yanında
Allah, kendi rızası için fedakarlıkta bulunanlara dünyada da bolluk ve bereket vaat eder, verdiğinin fazlasını
o kişiye bağışlar. Allah bu vaadini ayetlerinde şöyle bildirir:
Allah'a karşılığını
çok arttırma ile kat kat arttıracağı güzel bir borcu verecek olan kimdir? Allah, daraltır ve genişletir
ve siz O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 245)
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak
bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır.
Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin
peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur
ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 261-262)
Allah'a ve ahirete inanmayanlar
içinse fedakarlığın her türlüsü büyük bir kayıp, kendilerinden ve çıkarlarından önemli bir eksilmedir.
İnançsız oldukları için, aslında kendilerine büyük kazanç olacak güzellikleri çirkin ve kayıp olarak
görürler. Bencilliğin, malını ve parasını elinde sıkı sıkıya tutmaya çalışmanın
sıkıntı ve gerilimini yaşarlar. Evlerinde otururken dahi sürekli bir huzursuzluk içindedirler. Eşyalarının
yıpranması, yiyeceklerinin tükenmesi, dostlarının ziyareti bu insanlar için hep bir eziyet ve zahmet konusudur.
Kötü ahlakları ile kendi kendilerine zulmeder, güzel ahlakın getireceği huzur ve bereketten mahrum kalırlar.
Affedicilik
insan için en hayırlı ve en güzel olandır
"Kullarından tevbeyi
kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen O'dur." (Şura Suresi, 25) ayetinde de bildirildiği
gibi, Allah affedicidir. Müminler de Allah'ın beğendiği ahlaka uyan kişiler olarak, birinden kötülük gördüklerinde
affetmeyi, kötülüğü iyilikle uzaklaştırmayı seçerler. Şüphesiz, bir kötülük karşısında
sabrederek, alttan almak, kötülük yapan kimseyi affederek intikam hırsına kapılmamak, öfkeyi yenip tutmak takva
sahibi insanlara has bir özelliktir. Ve bu tavrın karşılığı Allah'ın hoşnutluğu
ve sevgisidir. Allah bir ayetinde şöyle bildirir:
Onlar, bollukta da, darlıkta
da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah,
iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)
Kötülüklere karşı
iyilikle karşılık vererek affeden kişi aynı zamanda kendisi ve çevresi içinde barış ve
huzur dolu bir ortam hazırlamış olur. Bu elbetteki, sürekli karşılıklı intikamların
alındığı, kin, nefret, düşmanlık duygularının hakim olduğu zor bir ortamla karşılaştırılmayacak
kadar kolay, huzurlu ve rahat bir ortamdır. İnsan, ilk an kapıldığı öfke ve kin duygularından
kurtulmak için belki kısa bir süre nefsini dizginlemek ve sabır ve çaba göstermek durumunda kalacaktır, ama
karşılığında dostluk, sevgi, saygı ve barış dolu bir ruha ve ortama sahip olacaktır.
Allah bir ayetinde müminlere şöyle bildirir:
İyilikle kötülük eşit
olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında
düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna da, sabredenlerden başkası
kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz. (Fussilet Suresi,
34-35)
Allah, güzel ahlakın
karşılığında insanlara güzel ve kolay bir hayat sunar. Affedici olmayan bir insanın çevresinde
hep düşmanları, ona kin ve nefret güden insanlar bulunurken, affeden insanın dünyada bulduğu karşılık
huzurlu ve barış dolu bir hayat ve sıcak dostlardır.
Tevazu
kolay ve rahat bir hayat getirir
Kibir ve büyüklenme bir insana
en çok zulüm ve sıkıntı yaşatan kötü ahlak özelliklerindendir. Tevazu ise, tam aksine, insana huzur ve
rahatlık getirir. Kibirli bir insan, herşeyden önce tüm özelliklerini kendine ait zanneder. Örneğin zekasının
Allah'ın kendisine verdiği bir nimet olduğunu düşünüp şükredeceğine, zekasıyla övünür.
Bu özelliğini gözünde büyüterek çevresindekileri kendisinden küçük görür ve aşağılar. Bu karakterinin
bir sonucu olarak, çevresindeki insanlar tarafından sevilmez, itici bulunur. Belki, kibirli tavırlarından dolayı
bazı kimseler yanında ezilip, saygı gösteriyor olabilirler. Ancak kibirli insana gösterilen saygı, içten,
samimi, gerçekten o kişiye hürmet duyulduğu için gösterilen bir saygı değildir; aksine onun kibirinin,
azametinin şerrinden kurtulabilmek için uygulanan bir davranış şeklidir. Dolayısıyla kibirli
insanların gerçek, samimi, içten bir sevgi ile kendilerine bağlı dostları olmaz. Çevrelerinde hep kendilerine
göstermelik bir ilgi ve saygı gösteren insanlar olur.
Kibirli insanın kendi
kendine yaptığı en büyük zulümlerden biri de, çevresine karşı hep kusursuz ve eksiksiz görünmeye
çalışmasıdır. Örneğin yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi, zekası ile kibirlenen
bir insan daima en zeki olma iddiasındadır. Asla hata yapmayı kabullenemez. Bir hata yaptığında
bunun insanlar tarafından fark edilmemesi için elinden geleni yapar, hatta yalan söyleyerek çok küçük durumlara düşer.
Oysa insan son derece aciz, eksikliklere sahip ve bu dünya hayatında her an denenen bir varlıktır. Dolayısıyla
hayatı boyunca birçok eksikliği ve hatası olması son derece doğaldır. Bunları diğer
insanların gözünden saklamaya çalışmak ise son derece anlamsız ve gereksizdir. Allah'ın herşeyi
gören ve bilen olması, insanın aciz ve eksikliklerle dolu bir varlık olduğunu kavraması, ve insanların
gözünde ne olduğunun değil, asıl Allah katındaki yerinin önemli olduğunu bilmesi, insanın üzerindeki
bu zulmü kaldırarak, yaşadığı hayatı kolay ve huzurlu hale getirir.
İnsanların nefislerinde
yer alıp onlara en büyük sıkıntıyı yaşatan hislerden biri ise kendisini bazı özelliklerinden
dolayı diğerlerine göre daha değerli bulmasıdır. Bu, aslında şeytanın da bir özelliğidir.
Allah, Hz. Adem'i yarattığında şeytana ve tüm meleklere Hz. Adem'in önünde secde etmelerini emretmiştir.
Melekler, Allah'ın güzel ahlakla yarattığı varlıklar olarak hemen secde etmişlerdir. Şeytan
ise secde etmekte direnmiş ve mazeret olarak şu sözleri söylemiştir:
"Ben ondan hayırlıyım;
sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Sad Suresi, 76)
Ayette de bildirildiği
gibi, şeytan kendisini diğer yaratılmışlara göre üstün gördüğü için, Allah'ın emrinden
dahi çıkabilecek kadar azgınlaşmıştır.
Kuran'da kendilerini üstün
zannettikleri için sapanlardan da söz edilmektedir. Örneğin Yahudi ve Hıristiyanlar "Biz Allah'ın çocuklarıyız
ve sevdikleriyiz" diyerek sapmaktadırlar. Ancak, onlar da dahil olmak üzere bütün insanlar, Allah'ın yarattığı
aciz varlıklardır. Her insan Allah'a muhtaçtır ve Allah'ın kendisi için yarattığı kaderi
izler. Hiçbir insan kendi kendine bazı özellikler kazanıp sonra bunlarla üstünlük kazanamaz. İnsanların
üstünlüğü ancak Allah'a yakınlıkta, takvada gösterdikleri çaba ile ölçülebilir.
Allah'ın kendisini ayrıcalıklı
ve üstün zannedenlere Kuran'da verdiği cevap şöyledir:
"Peki, ne diye sizi günahlarınızdan
dolayı azablandırıyor? Hayır, siz O'nun yarattığından birer beşersiniz. O, dilediğini
bağışlar, dilediğini azaplandırır. Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin tümünün
mülkü Allah'ındır. Son varış O'nadır." (Maide Suresi, 18)
Kusursuzluk ve hatasızlık
iddiası, insan için çok ağır bir yüktür. İnsanlar arasında da ayrıcalıklı olmaya çalışırlar,
bu yüzden her anlarını kontrol altında tutarlar, her an iddialı bir tavır içinde olmaya gayret gösterirler.
Örneğin bir toplantıya katıldıklarında en etkili konuşanın, en güzel giyinenin, en zeki
çözümler bulanın, en fazla dikkati üzerinde toplayanın kendileri olmasını isterler. Herhangi bir topluluk
içindeyken bile, oturmak için seçtikleri yere kadar bir ayrıcalık, farklılık, üstünlük havası oluşturmaya
çalışır, asla kalabalığın veya o odadaki insanların arasında kaynamayı kabullenemezler.
Bunun içinse her an "diken üzerinde" gibidirler. Hiçbir hareketleri doğal ve içten olmaz. Yaptıkları herşey,
iddialarına ulaşabilmek için hesaplı ve planlı olur. Bunun bir insan için ne kadar büyük bir azap olacağı
ve o kişiye ne kadar büyük bir yük yükleyeceği ise ortadadır.
Ayrıca bilinmelidir ki
böyle insanlar, kibirlenerek hedefledikleri hiçbir şeye erişemezler. Kibirlendikçe, hem çevrelerinden nefret ve
kızgınlık kazanırlar, hem de ellerindekiler alındığında çok büyük bir çöküntü yaşayarak
hayata küserler. Allah bir ayetinde, kibirlenenlerin bir sonuca varamadıklarını şöyle bildirir:
Şüphesiz kendilerine
gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın Allah'ın ayetleri konusunda mücadele edenlere gelince; onların
göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteği)nden başkası yoktur. Artık
sen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla görendir. (Mümin Suresi, 56)
Kibirli insanlar, dünya hayatında
hiçbir emellerine erişemedikleri gibi, en önemlisi Allah'ın sevgisini de kaybederler. Allah bir ayetinde bunu şöyle
bildirir:
"İnsanlara yanağını
çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez."
(Lokman Suresi, 18)
Tevazulu insanlar ise, kibirli insanların yaşadıkları
sıkıntı ve baskıları hiçbir zaman yaşamazlar. Elbette ki her insan herşeyin en güzeline
sahip olmayı, herşeyin en iyisini yapmayı ister. Ancak bunları dünyevi hırslarını tatmin
etmek, insanların gözlerinde büyümek ve bundan dolayı saygı görmek için yapanlar büyük bir kayıp içindedirler.
Mütevazi bir insan ise bunların hepsini Allah'ı razı etmek ve sevap kazanmak için ister. Bir şey başardığında
veya güzel bir özelliğe sahip olduğunda, bunların hiçbirinin kendisinden olmadığını, herbirinin
Allah'ın kendisine lütfettiği nimetler olduğunu bilir. Bunları kendisine veren, kaderinde kendisine başarı,
güzellik ve nimet yaratan Allah'a şükreder. Dolayısıyla bunlardan herhangi birini kaybettiğinde de mutsuz
olmaz. Bunun da kendisi için bir deneme olduğunu bilir ve tevekkül eder. Ne başarıyı ne de başarısızlığı,
ne güzelliği ne de çirkinliği sahiplenmez. Hepsinin dünya hayatında kendisini denemek için yaratılan olay
ve görüntüler olduğunu bilerek, bu inancının kendisine verdiği huzur ve rahatlığı yaşar.
Bediüzzaman da kibirli ve
mütevazi insanların yaşamları arasındaki farkı kısaca şöyle özetler:
Dürüstlük
ve samimiyetin getirdiği kolaylık ve huzur
Cahiliye insanları başları
sıkıştığında hemen yalana başvururlar. Bunu kendilerini kurtarmak için kolay bir yöntem
olarak görürler. Oysa, dürüst olmamak ve yalancılık bir insanın sahip olduğu en azap ve sıkıntı
verici yönlerden biridir. Herşeyden önce yalan söyleyen bir insan her an yalanının ortaya çıkmasının
tedirginliğini yaşar ve bundan dolayı küçük düşecek diye korkar. Bunun dışında yalancılığın
getirdiği vicdan sıkıntısı insanlarda huzursuz ve gerilimli bir hale neden olur. Herkesin birbirine
yalan söylediği bir ortam ise son derece samimiyetsiz ve riyakardır. Herkes birbirinin her söylediğinden şüphelenir.
En basit konularda dahi birbirlerine güvenemezler. Sözgelimi yeni aldıkları kıyafetin yakışıp
yakışmadığını sorduklarında riyakar bir cevap alacaklarından emindirler. Yalanlar
ve riya üzerine kurulu bir dostluğun ise samimi ve içten gerçek bir dostluk olamayacağı bellidir.
Oysa dürüstlük Allah’tan korkan bir insan için çok önemlidir. Allah
bir ayetinde iman edenlere dürüstlüğü şöyle emreder:
Ey iman edenler, Allah'tan
sakının ve sözü doğru söyleyin. (Ahzab Suresi, 70)
Dürüstlük ve samimiyet ise müminlere çok güzel, güvenilir, huzur dolu
bir hayat getirir. Örneğin hata yapan bir mümin bunu hiçbir zaman diğerlerinden gizlemez. Çünkü Allah'ın kendisini
her an izlediğini ve işittiğini bilir ve Allah'a yönelerek tevbe eder. Müminlerin bilmesi gerekiyorsa bunu
onlara da en doğru ve dürüst şekliyle anlatır. Müminlerin böyle bir dürüstlük karşısında samimiyetini
istismar etmeyeceklerini bilir. Aksine yapılan hata ne olursa olsun müminler, o kişinin gösterdiği samimi ve
tevazulu tavırdan dolayı son derece hoşnut olur ve o kişiye güven duyarlar. Çünkü samimi, gizlisi saklısı
olmayan, esrarengiz bir hava sunmayan açık bir insan çok güvenilirdir ve o kişinin yanında herkes rahat eder.
Böyle insanların bir arada bulundukları bir toplum ise, çok büyük bir nimet ve güzelliktir. İnsanlar belki
dürüst davranarak kendilerini küçük düşürmekten, zorluk yaşamaktan çekinirler ancak, Allah dürüst ve samimi insanlara
çok neşeli, güvenli ve huzurlu bir ortam verir. Onların ahirette alacakları karşılık ise çok
daha güzel ve müjde doludur:
Allah dedi ki: "Bu, doğrulara,
doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından
ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı olmuşlardır.
İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur." (Maide Suresi, 119)
Güzel
ahlak her insanın hayatına huzur ve kolaylık getirir
Bu bölümde güzel ahlak özelliklerinden birkaç örnek
verilerek, asıl kolay olanın ve insana mutluluk getirenin Kuran ahlakının yaşanması olduğu
anlatıldı. Burada verilen örnekleri çoğaltmak mümkündür. Çünkü her kötü özelliğinden kurtularak bir iyilik
daha kazanan kişi için bir kat daha fazla sevinç vesilesi oluşacaktır. Örneğin kıskanç biri kıskançlıkla
kendi kendini yıpratıp dururken, bütün güzelliklerden, güzel insanlardan, diğer insanların başarılarından,
evlerinin, dekorasyonlarının güzelliklerinden zevk almaya başlayacaktır. Örneğin daha önce kıskançlık
ve öfke ile baktığı arkadaşının güzelliği, bir anda Allah'ın yaratışını
övdüğü, her gördüğünde nimet olarak gördüğü bir güzelliğe ve sevince dönüşecektir. Veya en ufak bir
olayda dahi sabırsızlanarak kendisine suni olarak sıkıntılar yaşatan bir insan, sabrın
güzelliğini ve Allah katındaki değerini öğrenerek yaşadığında, en zorlu ve çetin gibi
görünen olaylarda dahi sabretmenin, tevekkülün ve teslimiyetin büyük sevincini ve huzurunu yaşar. Bu zorluklara sabır
gösterdiğinde kazanacağı ecri düşünerek sevinci kat kat artar. Sonuç olarak, Allah'a, Allah'ın yarattığı
kadere, cennetin ve cehennemin varlığına kesin bir bilgiyle iman etmek, bir insana en büyük sevinci, huzuru,
rahatlığı ve kolaylığı getiren önemli bir sırdır. Bunlara erişmek için başka
yollar arayanlar büyük bir yanılgı içindedirler ve iman etmeden bu nimetlere asla erişemezler.
ŞEYTANIN
ZAYIF HİLESİ
Allah her insanı bu dünya
hayatında dener. Ve her insanın bu deneme sırasında gösterdiği ahlaka ve imanına göre, asıl
hayatının cennette veya cehennemde olacağı belirlenmiş olur. Allah'ın kulları için yarattığı
bu deneme ise son derece kolay ve rahattır. Daha önceki konularda da değinildiği gibi insana düşen Allah'ın
Kuran'da bildirdiği ve insana dünya hayatında da mutluluk ve huzur getiren hayatı yaşamaktır. Allah,
bu imtihan içinde ise imana karşı negatif bir güç olarak şeytanı yaratmıştır. Allah'ın
ayetlerinde bildirdiği gibi, şeytan insanların düşüncelerine vesvese vererek, onlara imansızlığı
telkin ederek, veya bazı insanların tavırları ve konuşmaları aracılığıyla,
insanları dinden, Allah'ın emirlerinden ve güzel ahlaktan çevirmek için çaba harcar. Bunun için her yolu dener,
insanlara türlü türlü tuzaklar kurar. Şeytanın insanın bir düşmanı olduğu bir ayette şöyle
bildirilir:
Ey iman edenler, hepiniz topluca
"barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin.
Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 208)
Ne var ki, Allah'ın ayetlerinde
de bildirdiği gibi şeytanın insanlar için hazırladığı hileler çok zayıftır ve
iman gözüyle bakan biri şeytanın tuzaklarını hemen görür ve bozar. Kuran'da şeytanın yaptığı
hilelerin çok zayıf olduğu ve insanlar üzerinde zorlayıcı bir etkisinin olmadığı şu
ayetlerle bildirilir:
İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu,
Allah, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı
zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni
kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de beni kurtacak değilsiniz.
Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere
acı bir azab vardır." ayeti gereğince zorlayıcı bir güç olmadığı
için mümin güçlü bir konumda oluyor. Bu da bir rahatlık oluyor. (İbrahim Suresi, 22)
Andolsun, İblis, kendileri
hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona
uymuş oldular. Oysa onun, kendilerine karşı hiçbir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak biz ahirete
iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkanı verdik). Senin Rabbin, herşeyin
üzerinde gözetici-koruyucudur. (Sebe Suresi, 20-21)
Şeytanın insanlar
üzerinde hiçbir zorlayıcı gücünün olmaması, insanlar için Allah'ın belirlediği bir kolaylıktır.
Şeytan sadece insana kötülüğü, inkarı, kötü ahlak özelliklerini fısıldar, onları inkara çağırır.
Ancak, bunları insanlara yaptırmak için baskı uygulamaz, kurduğu tuzaklar anlaşılır ve
zayıftır. İnsanın şeytanın etkisinden kurtulmak için çok büyük bir çaba ve güç harcamasına
gerek yoktur. Çok az düşünen bir insan gerçekleri hemen görür ve şeytana uymaz. Örneğin, şeytan bir insana
dünya hayatını çok çekici ve süslü gösterebilir. Genç bir insana dünya hayatını sanki hiç bitmeyecekmiş
gibi hissettirip, onu dünyaya tutkuyla bağlamaya çalışabilir. Oysa, aklı başında ve gerçekçi
düşünen biri için şeytanın bu çabaları çok zayıf ve etkisizdir. Her insanın bir gün mutlaka
öleceğini, dünya hayatında çekici gibi görünen herşeyin geçici, kısa ömürlü ve cennetteki haliyle kıyaslandığında
son derece eksik ve yetersiz olduğunu bilen ve düşünen bir insan, şeytanın tuzağını bozmuş
olur. Veya şeytan bir insana kibiri ve kendini beğenmeyi fısıldar. Ancak, acizliklerini, eksikliklerini,
kusurlarını düşünen veya bir gün ölüp de toprağın altında çürüyecek bir bedene sahip olduğunu
hatırlayan insan şeytanın bu telkininden de kolaylıkla kurtulacaktır.
Elbetteki bu kolaylık, samimi olarak şeytanın
etkisinde yaşamak istemeyen, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini hedef edinen salih insanlar
içindir. Aksi takdirde, yani bir insan Allah'tan korkup sakınmadığında ve Allah'ın rızasını
gözetmediğinde şeytanın tuzaklarına düşmesi çok kolay olacaktır. Kuran'da şeytanın
sadece "muhlis" kullar üzerinde bir etkisinin olamayacağı şöyle bildirilir:
Dedi ki: "Senin izzetin adına
andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım.""Ancak onlardan, muhlis
olan kulların hariç." (Sad Suresi, 82-83)
Buna karşılık
şeytanın çağrılarına uyan ve onu dost edinenlerin sonu ise şu ayette açıklanmaktadır;
"Çünkü o, gerçekten bana geldikten
sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız"
bırakandır." (Furkan Suresi, 29)
SONUÇ
Yeryüzünde yaşamakta
olan tüm insanlar gibi siz de ilerleyen her saat, her dakika ve her saniye ahiret yaşamınıza daha çok yaklaşıyorsunuz.
Bu, kaçınılmaz bir gerçek... Bir gün, bir şekilde yaşamınız sonlanacak ve Allah katında
dünyada yaptıklarınızdan dolayı hesap vereceksiniz.
Şimdiye kadar dini zor
gördüğünüz için dinden uzak durmuş, Kuran ahlakını yaşamamış ve birçok hata yapmış
olabilirsiniz. Ama şu andan sonra önemli olan samimi olarak Allah’a tevbe edip, ahiretiniz için en hayırlısını
yapmanız ve kolay olana yönelmenizdir. Bu karara vardığınızda şu ana kadar alıştığınızdan
çok farklı ve "güzel bir hayat"a kavuşacağınız ise Allah'ın izniyle kesin bir gerçektir.
"Güzel bir hayat" kavramı
insanlara çoğu zaman yabancı gelir. İnsanların büyük bir çoğunluğu, hiçbir sıkıntı,
üzüntü, korku, endişe duymayacakları bir hayatı, erişilmesi imkansız bir hayal olarak görürler. Gerçekten
böyle bir hayat, dinden uzak yaşayan insanlar için erişilmesi mümkün olmayan bir hayaldir.
Böyle huzurlu ve sevinç içinde
bir hayatı sadece Allah'ın rızasını, cennetini ve rahmetini kendilerine hedef edinen, Allah'tan korkup
sakınanlar yaşayabilirler. Bu Allah’ın inanan kullarına müjdelediği bir gerçektir:
Erkek olsun, kadın olsun,
bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve
onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl
Suresi, 97)
Kitap boyunca da kapsamlı
olarak anlatıldığı gibi, Allah'ın insanlar için bildirdiği din, çok kolay ve zahmetsizdir. Ayrıca
insanın hayatındaki tüm zorlukları, sıkıntı ve zahmetleri giderir. Dini yaşayan insan Allah'ın
koruması altında, her işinde başarıya ve en güzeline erişir ve ayette bildirildiği gibi
en güzel hayatı yaşar.
O halde siz de güzel olanı ve aynı zamanda da en kolay yaşamı
tercih edin. Böyle bir hayatı Kuran ahlakını yaşayarak kolayca elde edebilirsiniz. Çünkü Kuran, bu evrendeki
herşey gibi sizi de yaratan Allah’ın sözüdür. Şu ana kadar içinde yaşadığınız
toplumdan, çevrenizdeki insanlardan, gazetelerden, televizyondan aldığınız telkinleri bir kenara bırakarak
sadece Allah’ın sözü olan hak dine yönelin ve Kuran ahlakını yaşamanın kolaylığını
düşünün.
Unutmayın; eğer
dinin rahatça yaşanabilirliğini görmezlikten gelerek, kolay olanı terk edecek olursanız, ahirette ummadığınız
sonsuz bir acı ile karşılaşabilirsiniz.
"Sen yücesin, bize öğrettiğinden baska bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten
Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Bakara Suresi, 32)
Bilgisizlik, gerçegi tanimama. Islâm, tam bir aydinlik ve bilgi devri oldugu için, Arabistan'da Islâmiyet'in yayilmasindan
önceki devre, daha dar anlami ile Hz. Isa'dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana "cahiliyye" devri adi verilmistir.
Cahiliyye, insanin Allah'i geregi gibi tanimamasi, ona kulluk etmekten uzaklasmasi, onun ilâhî hükümlerine degil de kisinin
kendi hevâ ve hevesine uymasi, insanlarin koydugu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düsüncelere inanmasidir. Kur'an-i Kerîm'de:
"Onlar hâlâ Cahiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçegi bilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim var?"
(el-Mâide, 5/50) buyurulur. Islâm'in hakim olmadigi ortamlar Cahiliyye çaglaridir. Çünkü ilâhî bilginin kaynagindan yoksun
olan ortamlardir. Islâm'in gelisinden önceki dönemde yasayan müsrikler Allah'a isyan etmis onun hükümlerine sirt çevirmis
bir toplum olarak son derece ilkel ve cahil hayat sürüyorlardi. Cahiliyye Araplari'nin sürdügü hayattan ve içinde yasadiklari
ortamdan bazi örnekleri söyle siralamak mümkündür:
Putlara Taparlardi
Cahiliyye insanlari Allah'in varligini kabul etmekle beraber putlara taparlardi. Onlar putlarinin Allah katinda kendilerine
sefaatçi olacaklarina inanirlar ve: Biz onlara ancak bizi daha çok Allah'a yaklastirsinlar diye ibadet ediyoruz" (ez-Zümer,
39/3) derlerdi.
Icki Icerlerdi
Sarap içmek adeti çok yaygindi. Sairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki siirleri edebiyatlarinin büyük bir
kismini teskil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)'in bildirdigine göre Islâm'da içki, Mâide Suresi'nin doksan ve doksanbirinci
ayetleriyle kesin olarak haram kilinmis, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagirttirarak bunu ilân ettiginde Medine sokaklarinda
sel gibi içki akmistir (Müslim, Esribe, 3)
Kumar Oynarlardi
Cahiliyye çaginda kumar da çok yaygindi. Cahiliyye Araplari kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katilmamak
ayip sayilirdi. Onlarin sairlerinden biri karisina söyle vasiyette bulunur:
"Ben ölürsem, sen, aciz ve konusma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme."
Tefecilik Yaparlardi
Tefecilik almis yürümüstü. Para ve benzeri seyleri birbirlerine borç verirler; kat kat faiz alirlardi. Borç veren kimse,
borcun vadesi bitince borçluya gelir: "Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artirayim mi?" derdi. Onun da ödeme imkâni varsa
öder, yoksa ikinci sene için iki katina, üçüncü sene için dört kat ina çikarir ve artirma islemi böylece kat kat devam ederdi.
Tefecilik ve faizin her çesidini haram kilan Allah, özellikle Araplar'in bu kötü âdetlerine dikkati çekerek "-Ey iman edenler!
Kat kat faiz yemeyin." (Âli Imrân,3/130) buyurmustur.
Faiz Oranlari Cok Büyüktü
Faizcilik Araplar arasinda o kadar yerlesmisti ki ticaretle onun arasini ayiramiyorlar; "Faiz de tipki alis-veris gibi"
diyorlardi. Bunun üzerine inen ayette: "Allah alis-verisi helâl, faizi ise haram kilmistir. " (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.
Fuhus Cok Büyük Orandaydi
Cahiliyye Araplar'i arasinda fuhus da nadir seylerden degildi. Cariyelerini zorla fuhusa sürükleyenler vardi. Kur'an-i
Kerîm'de bu hususa isaretle: "Iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhsa zorlamayin. " (en-Nûr, 24/33) buyurulur.
Kocanin birkaç metresi oldugu gibi, kadinin da baskalariyla iliskide bulunmasi, bazi çevrelerce nefretle karsilanmayan
bir davranisti. Fuhusla ilgili Cahiliyye Araplarinin su adetlerini zikredebiliriz:
Kadin âdetinden temizlendikten sonra kocasi ona "su adama git ve ondan hamile kal" derdi. Kadin istenilen adamla beraber
olduktan sonra kocasi hamileligi belli oluncaya kadar ona yaklasmazdi. Sonra yaklasabilirdi. Bu, iyi bir çocuga sahip olmak
için yapilirdi.
Sayilari üç ila on arasinda degisen bir grup erkek kadinin evine girerek, sirasiyla hepsi de onunla cinsi münasebette bulunurdu.
Kadin hamile kalip da dogum yaparsa dogumdan bir kaç gün sonra bu erkekleri çagirir, erkekler de zorunlu olarak bu davete
istirak ederlerdi. Sonra onlara: "Olanlari biliyo rsunuz, dogum yaptim" içlerinden birine isaret ederek "çocugun babasi sensin"
derdi. O da bundan kaçinamazdi.
Bazi fuhus yapan kadinlar da taninmalari için kapilarina bayrak asarlardi. Bu tür kadinlardan biri dogum yaptigi zaman
teshis heyeti toplanip çocugun kime ait oldugunu tespit ederdi. O da çocugun babasi oldugunu kabul etmek zorunda kalirdi.
(Buhârî, Nikah, 36)
Kadina deger verilmez, hak ve hukuku taninmaz, adeta bir esya gibi telakki edilip miras alinirdi. Biri ölüp karisi dul
kalinca ölenin varislerinden gözü açik biri hemen elbisesini kadinin üzerine atardi. Kadin daha önce kaçip bu halden kurtulamazsa
artik onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir baskasiyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanir
ve kadina bundan birs ey vermezdi. Dilerse, kocasindan kendisine kalan mirasi elinden almak için onu evlenmekten menederdi.
Bunun üzerine inen ayette: "Ey inananlar! Kadinlara zorla mirasci olmaya kalkmaniz size helâl degildir. " (en-Nisâ, 4/19)
buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu'l-Kadir, I, 440).
Yiyeceklerin bazisi yalniz erkeklere ait olup kadinlara yasak ediliyordu. "Onlar: Bu hayvanlarin karinlarinda olan yavrular
yalniz erkeklerimize mahsus olup, eslerimize yasaktir. Ölü dogacak olursa hepsi ona ortak olur" dediler (En'âm, 6/139)
Kizlari Diri Diri Topraga Gömerlerdi
Cahiliyye Araplari'nin kötü adetlerinden biri de kiz çocuklarini diri diri topraga gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarini
korumak veya ar telakki ettikleri için, bazilari da sakat ve çirkin olarak dogduklarindan yapiyorlardi. Kur'an-i Kerîm'de
su ayetlerde buna isaret edilir: "Onlardan birine Rahman olan Allah'a isnat ettikleri bir kiz evlâd müjdelense içi öfkeyle
dolarak yüzü simsiyah kesilirdi. " (ez-Zuhruf, 43/17), " Diri diri topraga gömülen kiz çocugunun hangi suç la öldürüldügü
soruldugu zaman... " (Tekvir, 81/8-9), "Ortak kostuklari Seyler müsriklerden çoguna çocuklarini öldürmeyi süslü gösterirdi.
"(el-En'âm, 6/137)
Ekin ve hayvanlarini iki kisma ayiriyor bir kismini Allah'in böyle emrettigini sanarak Allah'a veriyor ve bir kismini da
Allah'a es kostuklari putlarina ayiriyorlardi. Onlar bu batil inanç ve adetlerinde biraz daha ileri giderek Allah'in payina
düseni aliyorlar, onu es kostuklari putlarin payina ekliyorlardi. Ama putlarinin payindan alip öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu.
"Allah'in yarattigi ekin ve hayvanlardan O'na pay ayirdilar ve kendi iddialarina göre: "Bu Allah'indir, Su da ortak kostuklarimizindir"
dediler. Ortaklari için ayirdiklari Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayirdiklari ortaklar i için verilirdi. Bu hükümleri
ne kötüydü!" (el-En'âm, 6/136).
Bir kisim hayvanlarla ekinlerin bazisini dilediklerinden baskasina yasakliyorlardi. Ayrica bir kisim hayvanlara binerken
ve keserken Allah'in adinin anilmasina engel oluyorlardi. (el-En'âm, 6/138).
Bunun disinda hayvanlarla ilgili su adetleri de vardi:
Deve bes batin dogurup besincisinde erkek dogurursa kulagini çentip serbest birakirlardi. Artik ona binmeyi ve sütünü sagmayi
haram kabul ederlerdi. Buna "Bahîra"* derlerdi.
Saibe*; dilegi yerine gelen kimsenin putlara adadigi deve idi. Buna da binilmez ve sütü sagilmazdi.
Vasîle*; koyun disi dogurursa kendileri için; erkek dogurursa putlari için olurdu. Sayet biri erkek, biri disi olmak üzere
ikiz dogurursa, disinin hatiri için erkegi de kesmezler ve buna "Vasîle" derlerdi.
Hâm* ; bir erkek devenin soyundan on döl alinirsa onun sirti haram sayilir, su ve otlakta serbest birakilirdi. Kimse ona
dokunmazdi.
Bütün bunlardan baska müsrikler atalarindan devraldiklari birtakim adetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta
bunlarin bazilarinin, kendilerini Allah (c.c.)'a daha çok yaklastirdiklarini ileri sürüyorlardi.
Ibn Ishak sunlari aktariyor: "Kureys, ya Fil olayindan evvel veya daha sonra meydana geldigini tahmin ettigim bir bid'at
ortaya çikardi ki, tarihte (Hums) diye anilip, asalet-i diniye iddiasindan ibarettir." Bunlar: "Biz, Ibrahim'in evladiyiz,
ehl-i Harem biziz, Beyt'in sahibiyiz, Mekke'nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip oldugumuz
bu se ref ve itibara sahip degildir. Binaenaleyh biz, bu müstesna mevkiimizin seref ve itibarini korumaliyiz. Bundan sonra
Harem haricinde hiçbir seye tazim etmeyip bütün ihtiramatimizi Harem dahilinde hasretmeliyiz. Meselâ, Arafat'ta halk ile bir
sirada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder" diyorlardi.
Ibn Ishâk devamla: "Kureysliler bu asalet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da basladi. Arafat'a çikmayi, Arafat'tan ifazâyi
terk ettiler. Herkes Arafat'ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife'ye giderler, orada dururlardi. Ve "Biz ehlullahiz, Harem-i
Serif'in hâdimleriyiz" diyerek, digerleriyle esitligi kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat'ta vakfe etmenin Ibrahim (a.s.)'in
dini muktezasi oldugunu bili yorlardi. Kinâne ile Hüzâaogulari da bu hususta Kureys'e iltihak etmislerdi.
Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdahaleye kadar ileri gitmislerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt'in
ilk tavafi Siyab-i Hums ile tavaf etmelerini kararlastirdilar ve uyguladilar. Bu kararin neticelerinden biri: Kim ki adi bir
elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çikarip atmasi zarûrî idi.
Bu kararlarin ikinci neticesi ise; asilzadelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çiplak; kadinlarin da yalniz
önü yirtmaçli kisa iç gömlegi ile tavafa mecbur edilmesidir.
Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah (s.a.s)'a iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya
devam etti. Daha sonra da A'râf suresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerinde, çiplak tavaf ile birlikte diger bid'atler de
yasaklanmistir.
Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen bir rivayete göre, Ebû Bekr es-Siddik (r.a.) Vedâ Hacc'indan (bir sene) evvel, Hz. peygamber
tarafindan Hac Emîri* olarak (Mekke'ye) gönderildiginde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre'yi Kurban Bayrami'nin ilk günü Mina'da büyük
bir cemaat içinde halka (su iki maddeyi) ilâna memur kilmistir. (Ebu Hüreyre): "Ey Nas! Iyi biliniz, bu yildan sonra müsriklerin
haccetmeleri, çiplaklarin da Kâbe'yi tavaf etmeleri yasaktir" demistir. (Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI,13)
Fakat onlar bunu kabule yanasmamislar, atalarini körükörüne taklide çalismislardir. "Onlara: Allah'in indirdigine ve peygambere
gelin dendigi zaman: Atalarimizi üzerinde buldugumuz sey bize yeter' derler. Alalari bir sey bilmeyen ve dogru yolu da bulamayan
kimseler olsalar da mi?" (el-Mâide, 5/104). Islâm, topluma hakim olunca bütün bu cahilî sistemin ilkel davranislarini tamamen
yasaklamistir" (el-Mâide, 5/103).
Bütün bunlara baktigimizda, Cahiliyye'nin bir inanma biçimi oldugunu görüyoruz. Cahiliyye; bir seyi gerçegi
disinda bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre Cahiliyye; insanin ve toplumun Islâm öncesi ve Islâm
disi bir yasayis biçimiyle yasamasi demektir.Dogru yolun ziddi, ilmin aksi olan, eskiyen ve degisken olan, bölgelere, kavimlere
ve anlayislara göre kurulan her türlü Islâm disi rejimler; cahilî sistemler ve hükümlerdir.
aşagıda adı yazılı bulunulan full name : adınız ve soyadınız (yazmak
istege baglıdır)
e mail address : e -posta adresinizi belirtmek isterseniz size kalmış bir şeydir
comment : sitem hakkında düşüncelerinizi yazabilirsiniz .eleştiri veya önerileriniz yazın..
clear : yazdıgınız yazıyı siler veya temizler..
submit : gönder demek...işlem bitiyor demek ..submit e mause ile tıklayın işlem bitiyor demek..
tşk :)
Domuz etinin haram kılınmasındaki hikmetler nelerdir? Bir şeyin
helâl veya haram olması, Allah'ın emrine tâbidir. Allah bir şeye "helâl" derse helâl, "haram" derse haram olur.
Yani din bir imtihandır, insanlara yapılan bir tekliftir. Cenab–ı Hak, cennete lâyık bir duruma
getirmek için, insanları imtihana tâbi tutuyor. Bu sebeple, bazı emir ve yasaklar koymuştur. Esas olan da bu
emir ve yasaklara uymaktır. Bu prensiplerin gerek insanin şahsî hayatına, gerekse cemiyet hayatına pek
çok faydaları vardır. Dolayısıyla bunlar, emir ve yasağa daha şuurlu olarak riayet etmemizi
sağlıyor. Dinimizin yasakladığı hususlardan birisi de, domuz etidir. Bu yasaklamanın, pek çok
hikmeti vardır. Biz, burada sadece birkaçına işaret etmeye çalışacağız. Aşağıdaki
hikmetler Prof. Dr. Adem Tatlı'nın, "Merak Ettiklerimiz" adlı kitabından alınmıştır.
Zehirli Maddeler Domuz eti çok yağlıdır. Yenildiği takdirde, bu yağ kana geçer. Böylece
kan, yağ tanecikleriyle dolmuş olur. Kandaki bu fazla miktardaki yağ; atar damarların sertleşmesine,
tansiyon yükselmesine ve kalp infarktüsüne sebep olur. Ayrıca, domuz yağ içerisinde "sutoksin" denilen zehirli maddeler
mevcuttur. Vücuda giren bu zehirli maddelerin dışarı atılması için, lenf bezlerinin fazla çalışmaları
icab eder. Bu durum, bilhassa çocuklarda lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi şeklinde kendini
gösterir. Hasta çocuğun boğaz bölgesi anormal bir şekilde şişerek, âdeta domuza benzer. Bu sebeple,
bu hastalığa "domuz hastalığı" (skrofuloz) adı verilir. Hastalığın ilerlemesi
hâlinde, bütün lenf bezleri cerahatlenerek şişer. Ateş yükselir, ağrı başlar ve tehlikeli bir
durum ortaya çıkar.
Fazla miktarda kükürt Domuz etinde bol miktarda bulunan sümüksü bağ dokusu,
kükürt yönünden çok zengindir. Bu sayede, vücuda fazla miktarda kükürt alınmış olur. Bu fazlalıksa; kıkırdak,
kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara
yol açar. Domuz eti devamlı yenirse, vücuttaki sert kıkırdak maddesinin yerini, domuzdan geçen sümüksü bağ
dokusu alır. Bunun sonucu olarak, kıkırdak yumuşar; vücut ağırlığına tahammül
edemeyerek altında ezilir. Böylece, eklemlerde bozulmalar meydana gelir. Domuz eti yiyenlerin elleri pelteleşir,
yağ tabakaları teşekkül eder. Mesela, yiyen kimse sporcuysa; yorgun, tembel ve hareketsiz olur. Bazı futbolcular
bu sebeple mesleklerinden olmuşlardır.
Aşırı büyüme Domuzda büyüme hormonu da çok fazladır.
Doğduğu zaman birkaç yüz gram olan domuz yavrusu, altı ayda yüz kiloya (!) erişir. Bu kadar süratli gelişme,
büyüme hormonunun fazlalığı sebebiyledir. Domuz etiyle fazla miktarda alınan büyüme hormonu, vücutta doku
şişliklerine ve iltihaplanmalara yol açar. Burun, çene, el ve ayak kemiklerinin anormal bir şekilde büyümesine
ve vücudun yağlanmasına sebep olur. Büyüme hormonunun en etkili yönü, kanserin gelişmesine zemin hazırlamasıdır.
Nitekim domuz kesimi işiyle uğraşanlar, erkek domuzların belli bir yaştan sonra kansere yakalandıklarını
ifade ederler.
Deri Hastalıkları Domuz etinin ihtiva ettiği histamin ve imtidazol denilen maddeler,
deride kaşıntı hissi uyandırır. Ekzama, dermatit, nörodermatit gibi iltihabî deri hastalıklarına
zemin hazırlar. Bu maddeler ayrıca kan cibani, apandisit, safra yolları hastalıkları, toplar ve damar
iltihapları gibi hastalıklara yakalanma ihtimalini artırır. Bu sebeple doktorlar, kalp hastalarına
domuz eti yememelerini tavsiye ederler.
Domuz eti ve Trisin Domuz eti ile insana bulaşan tehlikeli hastalıklardan
birisi de Trisin [Trischin] hastalığıdır. Domuzlar bu hastalığı trisinli fare yemek veya
trisinli domuz eti ile beslenmekle alırlar. Fakat Trisin domuzlarda ağır bir hastalık yapmaz. Halbuki
insanlarda, çok tehlikeli ve öldürücü bir hastalık meydana getirir. Domuz etiyle alınan Trisin kurtçuklar, mide
ve bağırsak yoluyla kana geçer. Böylece bütün vücuda yayılırlar. Trisin kurtçukları özellikle çene,
dil, boyun, yutak ve göğüs bölgelerindeki kas dokularına yerleşirler. Çiğneme, konuşma ve yutma adalelerinde
felçler meydana getirirler. Yine kan damarlarında tıkanıklığa, menenjit ve beyin iltihabına
sebep olurlar. Bazı ağır vakalar, ölümle sonuçlanır. Bu hastalığın en kötü tarafıysa,
kesin bir tedavi şeklinin olmamasıdır. Trisin hastalığı, bilhassa Avrupa ülkelerinde yaygındır.
Sıkı veteriner kontrolleri yapılmasına rağmen, İsveç, İngiltere ve Polonya'da Trisin salgınları
görülmektedir. Yurdumuzdaysa, yerli Hıristiyanların dışında Trisin hastalığı görülmemiştir.
Gıdalar ve insan Mizacı İnsan ve hayvanlar, yedikleri gıdaların az–çok tesirinde
kalırlar. Mesela; kedi, köpek, aslan gibi et yiyen hayvanların yırtıcı; koyun, keçi, deve gibi ot
ile beslenen hayvanlarınsa, daha uysal ve yumuşak huylu oldukları malûmdur. Bu durum, insanlar için de geçerlidir.
Nebati gıdalarla beslenenlerin, genellikle halim–selim; et ve et ürünleriyle beslenen insanların ise, daha
sert mizaçlı oldukları tespit edilmiştir. Domuz, dişisini kıskanmayan bir hayvandır. Domuz eti
ile beslenen insanlarda, kıskançlık hissinin zayıfladığı veya dumura uğradığı
gözlenmiştir. Fransız filozoflarından Savorin de beslenmenin mizaç üzerindeki bu tesirine çok önem vererek,
"Bana ne yediğini söyle, senin ne olduğunu haber vereyim." demiştir.
Helâller ihtiyaca yeter Yüce
Rabbimiz, istifademiz için pek çok gıda yaratmıştır. Bunun yanında, bazı zararlı şeylerin
yenip içilmesini yasaklamıştır. Çünkü O, sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir. Kullarına, taşıyamayacakları
yükleri vermez. Emir ve yasakları, insanların rahatlıkla altından kalkabilecekleri şeylerdir. Acaba
insan içki içmeyince, domuz eti yemeyince ne kaybeder?
ORADAKİ DOMUZU GÖRÜYOR MUSUNUZ?
Alman
hekimi Prof. Dr. Reckeweg "Domuz Eti ve İnsan Sağlığı" adlı eserinde bir hatırasını
şöyle anlatır: "Tedavi maksadıyla bir çiftçi ailesinin, biraz sapa yörede bulunan çiftliğine gitmiştim.
Babada müzmin antroz (dejeneratif eklem hastalığı) ve kalça eklemi iltihabı vardı. Ayrıca karaciğerinden
de rahatsızdı. Annenin bacaklarında varis ve eziyet verici kaşıntısı olan egzama vardı.
Ailenin kızları ise, kalp yetmezliği ve romatizmadan rahatsız idi. En sağlıklıları
görünmesine rağmen oğulları da anjin sonrası kalp yetmezliğinden ve kan çıbanından müşteki
idi. Evin öbür kızı ise, müzmin bronşitten muzdarip idi. Oğullarından bir diğeri de, "domuz
kıllanması" ve müzmin plörite yakalanmış olup, devamlı tekrar eden fistül ifrazatından rahatsız
idi. Yukarıda sakinlerinin hastalıklarından uzun uzadıya bahsettiğim çiftlik evinde muayene sırasında
garip bir olaya şahit oldum. Ailenin arasında iri cüsseli bir domuz, hiç istifini bozmadan aşağı
doğru sarkan kalın bir ağaç dalına abanarak sırtını kaşıyordu. Hastalara "Oradaki
domuzu görüyor musunuz? Onun kaşınmasına ve iltihaplara yol açan maddeleri, etiyle beraber siz de yiyorsunuz.
İşte bu maddeler, sizdeki hastalıkların yegâne sebebidir." dedim. Yukarıda kendilerinden bahsettiğim,
"Kara Ormanlar" havalisinde oturan benzeri çiftlik sahiplerinden verdiğim nasihati dinleyenler, domuz eti yemekten vazgeçerek
hastalıklarının çoğundan kurtuldular. Şimdi o çiftliklerin etrafındaki otlaklarda İslâm
ülkelerinde olduğu gibi küçük koyun sürüleri yayılıyor."
PARA İLE NAMAZ BORCU ÖDENİR
Mİ?
Kişi öldükten sonra arkasından "Iskât–ı Salât" denen bir muamele yapılıyor,
yani belli bir para, ölen için fakir fukaraya tasadduk edilip, namaz borçlarının affedileceği umuluyor. Böyle
bir muamele doğru mudur?
Namaz için fidye vermek hiçbir şer’i delille sabit değildir
Iskât lügatte; düşürme, silme, hükümsüz bırakma anlamına gelir. Fıkıh ıstılahında
ise, "Kazaya kalmış namaz ve oruçları fidye vermek sûretiyle ölenin zimmetinden düşürmek temennisinde
bulunmak." anlamına gelir. Namaz, mükellef olan her müslümanın ölümüne kadar edâ etmekle yükümlü olduğu
farz bir ibadettir. Herkes bu farzı gücüne göre (ayakta, oturarak, ima ile) bizzat edâ etmek mecburiyetindedir. Kendi
yerine başkasına namaz kıldırmak (bedel) geçerli olmadığı gibi, kılamadığı
namazlar için kefâret ödemesi de geçerli değildir. Namazın edası farz olduğu gibi kazası da farzdır.
Yani bir kimse vaktinde kılamadığı farz namazları sağlığında kaza etmek zorundadır.
Kaza etmezse günahkâr olur, üzerinde namaz borcu kalır. İnsanın üzerinde iki türlü hak bulunur: Allah
hakkı, kul hakkı. Namaz, oruç, hac, zekât, adak ve kefâretler Allah hakkıdır. Kul hakkı ise; insanlara
olan malî borçlar, çalınan, gasbedilen mallardır. Üzerinde Allah ve kul hakkı bulunan kimseye, bunların
ödenmesini vasiyet etmek vaciptir. Vasiyeti terk ederse, günahkâr olur ve azaba müstahak olur.(7) Oruç tutamayacak kadar
yaşlı ve hasta olan kimsenin her oruç için bir fidye vermesi gerektiği âyetle sabittir: "Sayılı
günler olarak sizden kim hasta veya seferde olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde
(tutar). (İhtiyarlıktan ya da şifa ümidi kalmamış hastalıktan ötürü) oruca zor dayananların
her gün için fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır. Bununla beraber gönül isteğiyle kim fazladan
bir hayır yaparsa, bu kendisi için daha hayırlıdır. Bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır."(8)
buyrulmuştur. Oruç için fidye vermek, Kur'an'da sabit olduğu hâlde namaz için fidye vermek hiçbir şer'i
delille sabit değildir. Fakihler namazın oruca kıyas edildiğini söylemişlerse de bu kıyas sahih
değildir. Ancak ihtiyat olarak oruçtan daha mühim olan namaz için fidye için fidye verilmesi uygun görülmüştür.
Mehmed Zihni Efendi bu konuda şöyle diyor: "Namaz için fidye vermek, Kur'an ve Sünnet hükmü ile değildir. Nassla
sabit olan oruç fidyesine onu kıyas etmek de –kıyaslanan hüküm makul olmadığı için– sahih
değildir. Fakat ibadet konusunda bu bir ihtiyattır. Namazın fidyesi –Allah katında– namaza
kâfi ise, ne âlâ, yoksa ölü için sadaka sevabı hâsıl olur." (9) Bir kimsenin, kendisine farz olduğu hâlde,
sağlığında edâ edemediği oruç ve hac vazifelerini, öldükten sonra varisleri yerine getirebilir. Bu
hususta sahih hadisler vardır. Fakat namaz borcunun düşürülmesi (ıskatı) hakkında sahih bir hadis
yoktur. Iskat–ı salât konusunda kaydedilen en eski ifade İmam Muhammed eş–Şeybânî'nin "ez–Ziyâdât"
adlı eserindeki namazların fidyesi verilirse, inşaallah kâfî gelir." sözüdür.(10) Ölenin hayatında
kılamadığı vitir dâhil her namaz için bir fidye (1667 gr. buğday veya bunun günün râyicine göre nakit
olarak bedeli) fakire sadaka olarak verilir. Fakirin yapacağı duanın, ölenin günahlarının bağışlanmasına
vesile olacağı ümit edilir. Ölenin üzerinde kaç günlük namaz ve oruç varsa toplanır, elde edilen yekûn kadar
fidye verileceği ortaya çıkar. Kadınlarda dokuz, erkeklerde on iki yaşına kadar devre dikkate alınmaz.
(11) Iskat konusunda şu hususların bilinmesi gereklidir: 1.Iskat, ölenin vasiyeti yoksa farz, vacip ve sünnet
olan bir muamele değildir. 2.Üzerinde kazaya kalan oruç ve namazları için fidye verilmesini vasiyet eden kimsenin
malının üçte birinden bu vasiyeti yerine getirilir. 3.Ölenin vasiyeti yoksa ve geride mirasçıları
varsa, kul borçları ödendikten sonra malın tamamı varislerindir. Varisleri ıskat yapmaya zorlamak ve teşvik
etmek, doğru değildir. Çünkü din, varisleri böyle bir şeyle yükümlü tutmamıştır. Varisler kendi
istekleriyle bunu yaparlarsa, ölen için bir sadaka olur.
Asrımızın yesağının mahiyetini öğrendikten sonra şimdi bu fitneden kurtulmak
nasıl olacaktır? Nasıl başlarız? Hangi yolu takip etmeliyiz? Çözüm nedir? diye sorabilirsiniz. Şöyle
de diyebilirsiniz:
“Karanlık çöktü... Asrımızın yesağını tatbik eden hükümetlerin güçlü(!) orduları,
askerleri, istihbarat örgütleri, emniyet teşkilatları var. İnsanların çoğu veya hepsi bu hükümetlere
boyun eğmiş, onların arkasına düşmüş, onlara tabi olmuş ve onların yolunda koşmaktadır.
Durum böyle çıkmazda iken ben tek başıma bu din için ne yapabilirim? Herşeyi ve
her yönü bir ahtapot gibi kuşatmış olan bu kocaman canavar karşısında acaba ben ne yapabilirim?”
Ey Ademoğlu! İşte sana
çözüm yolunu gösteriyor ve takip edeceğin yolun işaretlerini avucunun içine koyuyorum.
İşte çözüm yolu! Bu yol, nebilerin yoludur. Zaferin ve kurtuluşun yolu... Sıratı mustakimin
yolu...
Dikkat et! Bunları apaçık bir şekilde, hiçbir şey gizlemeden sana sunuyorum... Hatipler gibi heyecan
verici bir hutbe şeklinde sana bunu anlatarak seni heyecanlandıracak değilim. Veya bu kafirlere ve onların kanunlarına karşı senin duygularını kabartıp sonra
da seni bir kenarda soğumaya veya hasret çekerek
ölmeye de terkedecek değilim.
İşte sana gerçek çözümü sunuyor, gerçek kurtuluş yolunu gösteriyorum!
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Zira, Allah’ın rahmetinden, kafir olanlardan başkası ümid kesmez.” (Yusuf: 87)
Önce umutsuzluğu bırak! Allah (c.c)’ın, müminleri muhakkak muzaffer kılacağına