Make your own free website on Tripod.com

Sii ve Sunni( TÜRK ve KÜRT Kardestir) Asagilik Amerika , Israil,ingiltere v.b.katildir

Ana sayfa
bunlari biliyor muydunuz?
hadis ilmi ve uydurmalar
Ümmet
Cihad hükmü
Dini Bilgiler ve Fetvalar
hadisler
islami konular
Dini Sohbetler1
Dini Sohbetler2
Olüm Ve Ahiret
dini sohbetler3
mezhep imamlari ve fikih
Iran Kultur Evi
Amerika ve Siyonistler
Iman ve Insan
kiyamet alametleri
MUCIZATI ISLAMIYYE
boykot israel
dini sorular ve cevaplar

İRAN   İSLAM   CUMHURİYETİ  ,  HİZBULLAH     VE      HAMAS BİR          HİSARDIR          MUHASARA         EDİLEMEZ....
 
 

 
 EY ALLAH'IM ÖMRÜMÜZÜ AFFINLA SONA ERDİR
 
AMELİMİZİ RAHMETİNİ ANMAYA YÖNELİK KIL
 
RIZADA ULAŞMAYA YOLLARINI BİZLER İÇİN KOLAYLAŞTIR
 
VE BÜTÜN HALLERİMİZDE AMELİMİZİ GÜZELLEŞTİR.

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler

İran Askeri Törenler
 isra haber

 
 
 
if you want  to join the islamic web sites click the upper
 

 

Detaylar Ürün Takip İletişim Projeler
Adınız soyadınız :
E-mail adresiniz :
Telefon numaranız:
İl ve İlçe :
Konu :
Mesajınız :
 

Lütfen okuyun!

Bizimle iletişime geçmeden önce "Detaylar" bölümündeki bilgileri inceleyiniz. Mesaj bölümünde size ulaşabileceğimiz "E-Mail" bölümünü doğru doldurunuz. Mesajınızda "Bulunduğunuz şehir", "İstediğiniz ürün miktarı" ve "telefon numarası" da eklerseniz seviniriz.

Diğer iletişim bilgileri

Bize ulaşabileceğiniz telefon numarası:
0534 946 69 91 (Safa Aldemir)
0554 711 75 65 (Nevzat Kılınç)
0532 517 71 65 (Murat Özer)
E-Mail adresimiz:
intifadaproject@hotmail.com

Anasayfa | Hakkımızda | Referanslar | Destek | E-Mail Grubu
Copyright © İntifada Project
designed by IntifadaProject
   http://www.gazzedestek.com/

 
          http://www.radyo7.com.tr/

 
 

Herkes Bu Fotoğrafları Konuşuyor
 
 
Alttaki fotoğrafa bakarak bunların Lübnan, İran ya da Irak’ta çekildiğini sanmayın. Bu fotoğraflar Nijerya’da bundan bir sene önce çekildi...

24/06/2008

Alttaki fotoğrafa bakarak bunların Lübnan, İran ya da Irak’ta çekildiğini sanmayın. Bu fotoğraflar Nijerya’da bundan bir sene önce çekildi. Bu resimler bir anlamda Sahra Afrika’sındaki Hizbullah ve İslam devrimin yükselişinin de göstergesi sayılıyor.

Bu resimlerin ilginç de bir hikayesi var. Middle East Times tarafından basılana kadar (ki onlar da nereden geldiğini bilmiyorlardı) bu resimler sürgündeki Lübnanlılar arasındaki e-postalarda gizli kaldı. Ta ki, France24’ün Nijerya uzmanı Hasan Souley gözlemcisinin bundan bir yıl kadar önce 30 Ağustos’ta Nijerya’nın Zaria şehrinde Mehdi’nin ölümünün anılma törenlerinde çekildiklerini söylene kadar.

Fransa’nın Poitiers Üniversitesi’nde Nijer ve Nijerya’daki İslami uyanış üzerine araştırmalar yapan Souley, bu tür törenlerin 80’lerdeki dikta rejimlerinin yasaklarının kalktığı ve demokrasinin tesis edildiği 1992’den beri yapıldığını söylüyor.

Silahsız hareket

Souley’e göre, Nijerya’daki Şii hareketin en ilginç yönü İran Devrim Muhafızları ve Lübnan Hizbullah’ından alınan sembolizmin uğradığı değişim. Souley’in tespiti ise şöyle:

“İnsanların ellerinde Hasan Nasrallah’ın ya da Hameney’in resimlerine taşıdığına bakarak, Nijerya Şiileriyle Orta Doğu’yla ilintili olduğunu söylenemez. Ben buradakine, “Tropik Şiilik” adını veriyorum. Çünkü buradaki insanlar silahsız. Nijerya hükümeti asla buna izin vermez. Hükümet sadece, “Müslüman Kardeşler”e özel üniforma (muhtemelen Çin malı) giymelerine ve istedikleri bayrak, sembol ya da posterleri taşımalarına izin verir.”

Sayıları 2 milyona yaklaşan Nijerya’ya özgü bu Şii hareketi tamamıyla silahsız ve sadece yardımlarla ayakta kalıyor. “Ülke dışından yardım almalarının imkansız zira hükümet para transferini sıkı kontrol ediyor” diyen Souley’e göre, Lübnan etkisi de yok derece az çünkü “ülke dışında yaşayan Lübnanlıların ekserisi Hıristiyan”.

Sahra Afrika’sında ideolojinin arkasında, diktatörlük sırasında hapishanelerde yatan ve İran’da uzun zaman geçiren Şeyh Zakzaki bulunuyor.

Haber Merkezi / TIMETURK

 

Nijerya'daki Hizbullah yanlısı İslami hareketin lideri Şeyh Muallim Zekzeki


 
Bazı Alevi dernekleri siyonizmin uşağı
Kamuoyunda tartışma konusu olan ve bazı Alevi örgütlerinin tepki gösterdiği Bilkent Otel’deki Alevi iftarını...
15 Ocak 2008 / 08:00
Kamuoyunda tartışma konusu olan ve bazı Alevi örgütlerinin tepki gösterdiği Bilkent Otel’deki Alevi iftarını Vakit’e değerlendiren Karacaahmet Dergâhı Başkanı ve Alevi Dedesi Muharrem Ercan, iftara, hükümete tepki için değil, organizasyon lüks bir mekânda yapıldığı için katılmadıklarını açıkladı.

Karacaahmet Dergâhı Dedesi Ercan, iftarın Alevilere hayırlı uğurlu olmasını temenni ederken, “Biz güzel oluşumlardan yanayız. Bu Başbakan da Cumhurbaşkanı da hepimizin.” diyerek hükümetin Alevi açılımına sıcak baktıklarını ifade etti.
AYRIŞTIRMAYA ÇALIŞANLAR SİYONİST
Alevi Dedesi Muharrem Ercan, özellikle hükümetin Alevi açılımlarının bazı kesimleri rahatsız ettiğine dikkat çekerek, “Şimdi birlik ve beraberlik zamanı” dedi. Türkiye’de Alevi-Sünni ayrımının siyonizmin bir filmi olduğunu belirten Ercan, “Allah bir, Kur’an bir, Muhammed Mustafa bir. Var mı ayrı olan bir şey? Aleviliğe İslâm dışı diyenleri asla kabul etmiyoruz, bunu iddia edenler siyonizmin esiri olanlardır” dedi.
MİSYONERLER ALEVİLERİ İSLÂM DIŞI GÖSTERİYOR
Alevilerin Türkiye’de yıllardır bazı çevrelerin arka bahçesi olarak görüldüğünü ifade eden Ercan, misyonerlerin Alevileri İslâm dışı göstererek asimile ettiğini söyledi. Özellikle İstanbul’da mahalle aralarında bile misyonerlerin faaliyet gösterdiğini belirten Ercan şöyle devam etti: “Mahalle aralarında bile misyonerler çocuklarımızı Müslümanlıktan soğutmak için faaliyetler gösteriyor. Siyonizmin uşağı olan misyonerler Alevi-Sünni demeden Müslüman evlatlarını Hıristiyanlaştırmak için uğraşıyorlar. Bunu yaparken de özellikle Aleviliği İslâm’ın dışında göstererek Alevileri sapkınlığa teşvik ediyorlar. Benim tanıdığım birçok Alevi, misyonerlerin tuzağına düşerek Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçti. Misyonerler, Alevilik İslâm dışıdır söylemleri ve Alisiz Alevilik fikri ile bizim toplumumuzu İslâmiyet’ten uzaklaştırıyor. Şimdi bunların karşısında durma zamandır.”

vakit

 
"Şii-Sunni İhtilafı İthal Malıdır"
İran cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad öz İslam'ın gerçek ve mantığının Amerika'da tanıtılmasının zaruri olduğuna vurgu yaparak...
24 Aralık 2007 / 15:18

İran cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad öz İslam'ın gerçek ve mantığının Amerika'da tanıtılmasının zaruri olduğuna vurgu yaparak Şii Sünni ihtilaflarının ithal konular olduğunu, çünkü İslam'ın tek bir hakikati söz konusu olduğunu ve içinde tek bir Allah, tek bir Kuran'ı Kerim ve tek bir peygamber bulunduğunu söyledi.

Amerikalı Müslümanlardan bir heyetle görüşen İran cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Mina vakfesi sırasında yaptığı açıklamada müstekbir cephenin sürekli kendi sorunlarını İslam dünyasının içine taşıdığını kaydetti.
Ahmedinejad açıklamasını şöyle sürdürdü: Amerika muktedir, sorumlu bir Irak ve sonuçta birlik içinde bir İslam dünyası istemiyor. Dünya istikbarı İslam dünyasının çeşitli bölümlerini işgal ederek oraların anayasalarını mezhepler ve etnik yapılar arasındaki ihtilaflar üzerine yazdırıyor. Bunun örneğini Bosna ve Lübnan'da gördük ve şimdi de Irak ve Sudan'da aynı senaryolar uygulanmaya çalışılıyor.
İslam düşmanlarının varlığının siyonizmle bütünleştiğini vurgulayan cumhurbaşkanı Ahmedinejad, siyonizmin İslam düşmanlarının ortak noktası olduğunu ve Siyonistlerin hesabının Yahudilerden ayrı tutulması gerektiğini kaydetti.

İslam dünyasının bu gün çok önemli bir görevi bulunduğunu hatırlatan cumhurbaşkanı Ahmedinejad günümüzde Marksizm'in yenilgiye uğradığını ve liberal demokrasinin hatta Avrupa kıtasının göbeğinde sonuna yaklaştığını ve bu gün artık sadece öz İslam'ın beşeriyetin ihtiyaçlarını karşıladığını vurguladı.
Görüşmede Amerikalı Müslümanları temsil eden heyet de bu ülkedeki Müslümanların durumundan bir rapor sunarak İslam dininin dünya barışı ve adaletin sağlanması üzerindeki etkisine vurgu yaptı.

 
 İSLAM DİNİNE YÜCE KUR'ANA VE S.A.V. EFENDİMİZE KARŞI YÜRÜTÜLEN SALDIRILARI ŞİDDETLE VE LANETLE KINIYORUZ...

 

"İran'la Birlikte Amerika'yı Yeneceğiz!"

03 Temmuz 2007
Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, ülkesiyle İran’a arasında gelişen ilişkilere değinerek “dayanışmamızla ABD emperyalizmini yeneceğiz” dedi.   

İran’da Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la ve İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamenei ile görüşen Chavez, çeşitli temel atma törenlerine katıldı. İran’la Venezüella arasında ortak petrol şirketi kurulmasını da öngören çeşitli anlaşmaların imzalandığı ziyarette iki ülke devlet başkanları ortak bir basın toplantısı düzenledi.

İrna haber ajansının bildirdiğine göre İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad dünyanın birçok bölgesinde özellikle Latin Amerika ülkelerinde anti-emperyalist dalganın çok güçlü olduğunu, dünya emperyalistlerinin temellerinin sarsıldığını ve direnişli zafere ulaşılacağını söyledi.

Ahmedinejad Tahran’da Venezüella Cumhurbaşkanı Hugo Chavez ile görüşmesinde İran’ın bağımsız ülkelerle ilişkililerini geliştirmek istediğine değinerek, İran ve Venezüella arasında gelişen işbirliğinin bağımsız Latin Amerika ülkeleriyle de ilişkilerin gelişmesine zemin hazırlayacağını belirtti.

Ahmedinejad bağımsız özgürlükçü ülkelerin işbirliğinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesinin zorunlu olduğuna değinerek, Latin Amerika ülkelerinin önemli potansiyellere sahip olduğunu, kurulacak ortak ticaret şirketi, sanayi ve ticaret fuarları, ortak yatırım fonu gibi girişimlerle Latin Amerika ülkeleri ve diğer ülkelerle işbirliğinin geliştirilebileceğini vurguladı.

Chavez de bu görüşmede Latin Amerika ülkelerindeki son durumu anlatarak, İran ve Venezüella gibi bağımsız ülkelerin işbirliğinin emperyalizmin kırılması ve halkların kurtuluşu için önemli rol oynadığını söyledi. Chavez bağımsız Latin Amerika ülkelerinin birbirleriyle işbirliğine değinerek, Latin Amerika ülkelerinin İran’ın çeşitli alanlarda elde ettiği deneyimlerden gelişme ve ilerleme yolunda yararlanabileceğini belirtti.

Fars haber ajansının bildirdiğine göre ise İran’a 6 yıl içerisinde 8 ziyarette bulunduğunu belirten Chavez, bunun sayının iki ülke arasındaki derin ilişkiler düşünüldüğünde az olduğunu söyledi. İran İslam Devrimi’nin kaynağını İslam Peygamberi’nden ve İran’ın köklü kültüründen aldığını belirten Chavez, İran’ın zenginliklerin sahip olduğu maddi servetin çok ötesinde olduğunu ifade etti.

İran’ın köklü bir tarihe ve medeniyete sahip olduğunu, birçok bilim adamı, filozof ve sanatçı yetiştirdiğini belirten Hugo Chavez, “ABD emperyalizmi tüm bu zenginlikleri görmezden gelerek İran’da bir avuç vahşinin yaşadığı imajını vermeye çalışmaktadır; halbuki asıl vahşiler ve barbarlar Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atom bombaları atanlardır” dedi.

ABD’ye ve Batı’ya yönelik eleştirilerini günümüze ilişkin örneklerle de arttıran Chavez, “Barbarlar, Irak’a saldırıp Irak halkını bu duruma getirenlerdir. Barbarlar, mazlum Filistin halkına savaş dayatanlardır.  Barbarlar, Amerika’ya gelip bizim kültürümüzü ve medeniyetimizi yok edenlerdir. Barbarlar Latin Amerika’daki binlerce yıllık İnka Maya ve Aztek kültürünü ve medeniyetini yok edenlerdir” dedi.

“Manevi bir ruh peşinde olanları İran’a davet ediyorum” diyen Chavez, İran’ın sahip olduğu manevi zenginlikle Avrupa ve Batı değerlerine karşı değerler yarattığını belirterek “bu ilerleme sermaye biriktirme politikasına karşıdır; çünkü İslam medeniyeti, bencil ve kapitalist Batı medeniyetinden farklıdır” dedi.

İran’la Venezüella arasındaki ilişkilerin tesadüfi olmadığını da belirten Chavez, “Güney Amerika’da yeni bir medeniyet şekillenmektedir. Biz de özümüze ve köklerimize dönüyoruz, biz önceki geleneksel değerlerimize dönme peşindeyiz. Bu ne Avrupa değerleridir ne de kuzey Amerika değerleridir. Bu, yoksulların özgürlüğü için çalışan antiemperyalist ve devrimci Hz. Mesih’e imandan neşet etmektedir. Devrimci Venezüella’nın gücü buradan gelmektedir.” dedi.

Konuşmasının sonunda İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a sarılan Chavez, “İşte bu dayanışmanın korkusundandır ki İran’a geldiğimde şeytan rahatsız olmaktadır, bizim ellerimizi birbirimize kenetlediğimizi gördüğünde şeytan kızmaktadır” dedi. 

yakındoğuhaber

 İRAN BİR HİSARDIR MUHASARA EDİLEMEZ. İSRAİL HARİTADAN SİLİNMELİDİR. AŞAGILIK AMERİKAYI AYAKLARIMIZIN ALTINA ALACAGIZ İNŞAALLAH

 
 
 
 
                                                 News from Lebanon
 

selam olsun hidayete  tabi olanlara   
 
       kürt sorununa tek çare islami bir usül ile çözüm bulunulabilir..  siyasal, sosyal ve ekonomik haklarla  ...  kürt sorunu var diye fikren ne pkk ya ne de derin devlete destek vermekten YÜCE  ALLAH  a  sıgınırız..   kavgayla ve çatışmalarla  çözüm olmaz.. hepimiz islam çatısı altında yaşamalıyız.. ırkın pek önemi yok.üstünlük takva ile olur.
 
   13- Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için siz halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Hiç şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Hiç şüphe yok Allah, bilendir, haber alandır.(hucurat süresi)
 
20-Sizi topraktan yaratmış bulunması, O'nun ayetlerindendir; sonra siz, (yeryüzünün her yanına) yayılmakta olan bir beşer (türü) oldunuz.
21- Onda 'sükûn bulup-durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten ayetler vardır.
22- Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması da, O'nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır.(rum süresi)
 
 

 

   
        www.ozgurcocukkulubu.com






                      http://www.yardimeli.org.tr

İNSAN ÖLÜNCE NELER OLUYOR OKUYUN DA GÖRÜN
     
Bedenin Ölümü (Dışarıdan Görünen Ölüm)
Ölüm anında ruh, bu dünyadaki insanların içinde yaşadıkları boyuttan ayrılırken, geride cansız bedenini bırakır. Deri değiştiren canlılar gibi, bu dünyadaki bedenini geride bırakır ve asıl hayatına doğru ilerler.
Ancak geride kalan bedenin karşılaşacakları da ibret vericidir. Özellikle bu bedene hayattayken gereğinden fazla değer verenler için.
Peki öldükten sonra bu bedenin başına neler geleceğini ayrıntılı olarak düşündünüz mü hiç?
Bir gün öleceksiniz. Belki hiç beklenmedik bir şekilde. Ekmek almak için bakkala giderken yolda bir araba kazası geçireceksiniz. Ya da amansız bir hastalık hayatınıza son verecek. Veya bir anda kalbiniz duracak.
Böylece ölümü tatmaya başlayacaksınız.
Bu andan itibaren de, bedeninizle hiçbir ilişkiniz kalmayacak. Hayat boyu "ben" dediğiniz ve sahiplendiğiniz o beden, sıradan bir et parçası haline gelecek. Ölümünüzle birlikte bedeninizi başka insanlar taşımaya başlayacaklar. Etrafta ağlayanlar, "daha dün buradaydı", "dağ gibi adamdı" diyenler olacak. Sonra o bedeni alıp evin bir odasına, belki de morga koyacaklar. Orada bir gece bekleyecek. Ertesi gün gömme işlemleri başlayacak. Cansız bedeni alıp gasilhaneye götürecekler. Görevli, kaskatı kesilmişolan bedeninizi soğuk suyla yıkayacak. Ancak bu aşamada ölümün izleri de bedende aşikar hale gelecek. Morarmalar başlayacak.
Daha sonra bedeni beyaz bir bezle, kefenle saracaklar. Sonra da tahta tabuta koyup üstüne yeşil bir örtü örtecekler. Cenaze arabası gelecek, tabutu devralacak. Araba mezarlığa doğru ilerlerken, yolda hayat devam edecek. Bazı insanlar cenaze geçiyor diye saygı gösterecek, çoğu kendi işine bakacak. Sonra mezarlığa gelinecek. Tabut, sizi sevenler ya da seviyor gibi görünenler tarafından ellerde taşınacak. Etrafta muhtemelen yine ağlayanlar, sızlananlar olacak. Sonra o kaçınılmaz yere, mezara gelinecek. Üstünde sizin isminiz yazılı... Bedeni tabuttan çıkarıp beyaz kefenle birlikte mezarın içine atacaklar. Ve sonra son işyapılacak. Ellerine kürek alanlar, beyaz kefenin içindeki bedenin üzerine toprak atmaya başlayacaklar. Kefenin ağzını açıp içine de toprak atacaklar. Ağzınıza, burnunuza, boğazınıza, gözlerinize topraklar dolacak. Topraklar yavaşyavaşkefeni örtecek. Biraz sonra işleri bitecek ve gidecekler. Mezarlık her zamanki derin sessizliğine bürünecek. Gidenler, kendi hayatlarına geri dönecekler, ama gömülen beden için artık hayatın hiçbir anlamı kalmamışolacak. Dünyadaki hiçbir güzellik, hiçbir güzel ev, güzel insan, güzel manzara artık o beden için bir şey ifade etmeyecek. Bedeniniz, hiçbir dostunuzla artık görüşemeyecek. Beden için var olan tek şey, artık yalnızca toprak ve onun içindeki bakteri ve kurtlar olacak.
Öldükten Sonra Ne Hale Geleceğinizi Hiç Düşündünüz mü?
Zaten gömülmenizle birlikte bedeniniz hem içten hem de dıştan gelen etkilerle hızlı bir parçalanma sürecine girecek.
Vücutta oksijen kalmayacağından, bir süre sonra mikroplar faaliyete geçerek bedene yayılacaklar.
Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek ve bu şişlik vücudun her tarafına yayılarak, bedeni tanınmaz hale getirecek.
Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı ağızdan ve burundan kanlı köpükler gelmeye başlayacak.
Çürüme ilerledikçe kıllar, tırnaklar, avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılacaklar.
Bu dışdeğişmeyle beraber, iç organlarda da (akciğer, kalp ve karaciğerde) çürüme başlayacak.
En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek; karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatacaklar ve bedenden tahammül edilmez derecede pis kokular yayılacak. (Ölü insan kokusu, dünyanın en iğrenç kokularındandır.)
Bu süre içinde kafadan başlamak üzere, adaleler de yerlerinden ayrılacak.
Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen dökülecek ve iskelet gözükmeye başlayacak.
Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü alacak, kemikler bağlantılarından ayrılacak ve iskelet dağılmaya başlayacak...
Bu olay, ceset bir toprak ve kemik yığını haline gelene kadar böylece devam edecek.
"Ben" sandığınız bedeniniz böylelikle korkunç ve iğrenç bir şekilde yok olacak. Geride kalanlar sizden söz ederken, topraktaki tüm kurtlar, böcekler ve bakteriler sizin etlerinizi kemirecekler.
Eğer bir kaza sonucunda ölür de, gömülmezseniz, o zaman çok daha feci bir manzara ortaya çıkacak. Bedeniniz, sıcak havada açıkta kalmışbir et gibi, kurtlanacak, birkaç gün içinde bir kurt yumağı haline dönüşecek. Kurtlar, son et parçasını da yiyene kadar iskeletin kıvrımları arasında dolaşacaklar.
Böylece "en güzel bir biçimde" yaratılmışolan insan hayatı, olabilecek en korkunç biçimde sona erecek.
Peki neden?
İnsan vücudunun öldükten sonra bu hale getirilmesi Allah'ın dilemesiyledir. Ve bunun çok büyük bir hikmeti vardır. İnsan, kendisinin aslında bedenden ibaret olmadığını, bedeninin yalnızca kendisine giydirilmişgeçici bir kılıf olduğunu, bu korkunç sonu görerek anlamalı, bedenin ötesinde bir varlığı olduğunu hissetmelidir. İnsan, sadece bedenden ibaret olamayacağını, bedenin ötesinde onu bir araç olarak kullanan ruhun var olduğunu anlamalıdır.
Allah kendini "et ve kemikten" ibaret sanan insana, belki de bunun bir aldanışolduğunu kavratmak için böyle ibret verici bir son hazırlamıştır.
İnsan, bedeninin ölümüne bakmalı, bu geçici dünyada adeta sonsuza kadar kalacakmışgibi sahiplendiği ve bütün arzularına boyun eğdiği bedeninin akıbeti hakkında düşünmelidir. O beden toprağın altında çürüyecek, kurtlanacak ve iskelete dönüşecektir.
DÜNYA HAYATININ GEÇİCİLİĞİ
Hiç düşündünüz mü?
Neden insan sık sık temizlenmek zorundadır? Neden temizliğine, bakımına dikkat etmezse, vücudu, ağzı kokar, cildi ve saçı yağlanır? Neden terler ve bu terin kokusu son derece kötüdür?
İnsanın aksine, çicekler son derece güzel kokulara sahiptirler. Gül ya da karanfil, pis çamurlu bir toprakta yetişmelerine rağmen binlerce yıldır son derece güzel kokarlar. Ama insan, biraz dikkat etmediğinde kötü kokmaya başlar ve bunu ancak iyi bir bakımla engelleyebilir.
Neden böyle olduğunu, insanın neden bu şekilde bir eksiklikle yaratıldığını hiç düşündünüz mü? Allah'ın neden çiçekleri güzel kokulu yaparken, insan bedeninin bu şekilde acizliklerle dolu olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi?
İnsan yalnızca bu saydığımız özelliklerle kalmaz; yorulur, acıkır, susar, canı acır, midesi bulanır, hastalanır…
İnsanlara bunlar doğal şeylermişgibi gelir, ama bu bir aldanıştır. İnsan hiçbir zaman kötü kokmayabilir, hiçbir zaman başağrısı çekmeyebilir, hiçbir zaman hasta olmayabilirdi. Tüm bu zorluklar, "tesadüfen" oluşmuşdeğil, özel olarak yaratılmışlardır. Allah, insanı belirli bir amaç, belirli bir hikmet doğrultusunda bu şekilde yaratmıştır.
Bu amaçlardan biri; insanın aciz bir varlık, bir "kul" olduğunu anlamasıdır. Eksiksiz, mükemmel olmak Allah'ın vasfıdır, O'nun kulu olan insan ise sonsuz derecede ek******, zayıftır ve dolayısıyla O'na sonsuz derecede muhtaçtır. Allah bir ayette, konuyu çok hikmetli bir biçimde açıklar:
Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. Dileyecek olsa, sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir halk getirir. Bu, Allah'a göre güç değildir. (Fatır Suresi, 15-17)
İnsanın sahip olduğu kusur ve eksikliklerin başka bir amacı ise, bu yurdun geçiciliğini hatırlatmasıdır. Çünkü söz konusu kusur ve eksiklikler, bu dünyadaki bedene mahsusturlar. Ahirette, cennet ehli yeni bir bedenle, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde yaratılacaktır. Bu dünyadaki zayıf, eksik, kusurlu beden, müminin gerçek bedeni değildir, geçici bir süre içinde kaldığı bir kalıptır.
Bundan dolayıdır ki, dünyada kusursuz bir güzellik elde edilemez. Fiziksel yönden en güzel, en çekici, en kusursuz olduğunu sandığımız bir insan da, diğer tüm insanlar gibi fiziksel ihtiyaçlarını gidermekte, terlemekte, kimi zaman ağzı kokmakta, kimi zaman yüzünde sivilce çıkmaktadır. Temiz kalabilmek için sürekli yıkanmak ve bakım yapmak zorundadır. Kimi insanın yüzü güzeldir, ama fiziği o kadar düzgün değildir. Bunun tersi de mümkündür. Kimisinin gözü güzel, fakat burnu eğri olabilir. Bu özelliklerin sonsuz varyasyonlarını sayabiliriz. Dışgörünüşolarak gerçekten kusursuz gibi görünen bir kimsede de hiç umulmadık bir hastalık, rahatsızlık ya da kusur bulunabilir.
Herşeyden önemlisi, en mükemmel görünen insan bile mutlaka yaşlanır ve ölür. Beklenmedik bir anda bir kazayla paramparça olabilir. Dünyadaki beden gibi, dünyanın bizzat kendisi de eksik, kusurlu, yetersiz ve geçicidir. Bütün çiçekler mutlaka solar, en güzel yiyecekler çürür, bozulur, kokuşur. Tüm bunlar bu dünyaya mahsus eksik ve kusurlardır. Bizlere tanınan kısa dünya hayatı da, taşıdığımız beden de Allah'ın çok kısa bir süre için verdiği geçici emanetlerdir. Sonsuz bir yaşantı ve mükemmel bir yaratılışise yalnızca ahirete mahsustur. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:
Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah Katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine tevekkül edenler içindir. (Şura Suresi, 36)
Bir başka ayette, dünyanın gerçek mahiyeti şöyle anlatılır:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanışolan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)
Kısaca bu dünyada Allah sonsuz kudret ve bilgisinin bir göstergesi olarak birçok güzellik, sanat ve harikalık ile çok çeşitli kusur ve eksiklikleri de aynı anda yaratmaktadır. Mükemmellik ve kalıcılık bu dünyanın kanununa aykırıdır. Gelişen teknoloji de dahil olmak üzere, insan aklının düşünebileceği hiçbir şey Allah'ın bu kanununu değiştiremeyecektir. Böylece insanlar bir yandan ahireti özleyip ona kavuşmak için çabalamalı ve Allah'a gereken şükür ve takdiri göstermelidirler. Bir yandan da bunların gerçek yerinin bu geçici dünya değil, eksik ve kusurlardan arındırılmışve müminler için hazırlanmışebedi cennet hayatı olduğunu anlamalıdırlar. Kuran'da, bu gerçek çok açık bir biçimde bildirilir:
Hayır, siz dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)
Bir başka ayette ise, "gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur" (Ankebut Suresi, 64) denir. "Asıl hayat"ımız olan ahiret ile geçici bir yurt olan dünya arasında, perde kadar ince bir sınır vardır. Ölüm, işte bu perdeyi kaldırır. Ölümle birlikte bu dünya ve bedenle olan ilişki kesilecek, yepyeni bir yaratılışla sonsuz hayata başlangıç yapılacaktır.
Ölümle birlikte başlayacak olan hayat gerçek hayattır. Eksiklik, kusur, geçicilik dünyaya ait kanunlardır. Gerçek kanunlar; kusursuzluk, ölümsüzlük, mükemmellik üzerine kuruludur. Bir başka deyişle, normal olan, bir çiçeğin hiç solmaması, bir insanın hiç kirlenmemesi, hiç yaşlanmaması, bir meyvenin hiç çürümemesidir. Asıl kanunlar, insanın her istediğinin anında gerçekleşmesini, insanın hiçbir acı ve hastalık yaşamamasını, hiçbir zaman üşümemesini, ya da terlememesini gerektirir. Ancak asıl kanunlar, asıl hayatta; geçici kanunlar da geçici olan bu dünya hayatındadır.
Asıl kanunların yurdu, yani ahiret ise çok yakındır. Allah dilediği an insanın buradaki yaş***** son verip, onu ahirete geçirebilir. Bu geçiş, bir göz açıp-kapaması kadar çabuk gerçekleşecektir. Rüyadan uyanmak gibi... Ölümle birlikte sona erecek olan dünyanın, ahirete göre ne denli kısa olduğu Kuran'da şöyle anlatılır:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz," "Bizim, sizi boşbir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 112-115)
Ölümle birlikte rüya sona ermişve gerçek yaşam başlamıştır. Yeryüzünde "bir gün ya da bir günün birazı kadar", hatta "bir göz çarpması" kadar kalmışolan insan, yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah'ın huzuruna çıkar. Eğer dünyada iken ölümü aklında tutmuş, Allah'a kavuşacağının bilincinde olmuşise, kurtulmayı umacaktır. Kuran'da "kitabı sağ eline verilen" bu kurtulmuşların şöyle diyeceği haber verilir:
"... Alın kitabımı okuyun. Çünkü ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış(anlamış)tım." (Hakka Suresi, 19-20)

kürdüm ama kürtçü degilim.. kürtçü insan benim kardeşim olamaz.
sadece  müslüman kürt benim kardeşim...  türk  degilim fakat müslüman türk benim kardeşim.. ırk'ın önemi yok... kürt sorunu var fakat  ne sosyalizm(komunizm) ile çözülür ,nede laiklik ile nede öteki ideolojilerle çözülür.  ancak islam ile çözülür... tek çare kuran ve sünnet
 
  NE PKK NE DEHAP NE TALABANİ VE NEDE BARZANİ  ASLA! KÜRT HALKINI TEMSİL EDEMEZ.. ONLAR ANCAK KENDİLERİNİ TEMSİL EDEBİLİR..     :) ONLARA DESTEK VERENLERİ
 BİZİM SEROK(SERVER ) ,ÖNDER VEYA REHBER DİYE TARİF ETTİGİMİZ TEK ÖNDER HZ MUHAMMED TİR...
  GERİSİ YALANDIR...

  ISRAEL   İS  THE  NUCLEUS  OF  ALL  EVİLS.
 
         IT HAS NO RİGHTS TO EXİST.
 
                 İMAM KHOMEİNİ
 
 
           İSRAEL MUST BE WİPED  OFF
            FROM THE WORLDS MAP
 
          PRESİDENT AHMEDİNEJAD
                
   ALL THE  DİFFİCULTİES ARE DUE TO 
    CARELESSNESS OF  THE HEADS  OF
      THE  İSLAMİC  STATES
                    İMAM KHOMEİNİ(R.A.)
 
     İT İS DİSGUSTİNG  THAT CERTAİN
      İSLAMİC NATİONS WANT  TO ESTABLİSH
        GOOD RELATİONSHİP WİTH İSRAEL
             İMAM KHOMEİNİ
 
    ANYONE WHO SİGNS A TREATY
     WHİCH RECOGNİSES  THE ENTİTY
      OF İSRAEL  MEANS HE HAS SİGNED
        THE SURRENDER OF THE MUSLİM WORLD
                           PRESİDENT AHMEDİ NEJAD
 
          
    İMAM KHOMEİNİ'S (R.A)
    MESSAGE  TO ARAB PEOPLE
       be united and rely on islam
         so that they (israel) do not
           aspire to dominate you.

 
       

 

     http://www.kudusvakfi.nl/

İran Devlet Başkanına mesaj göndermek isteyenler aşagıdaki siteye girebilirler 3 dil birdendir.
          http://www.ahmadinejad.ir/ 
   
  farsça ilahi ve marş dinlemek istiyorsanız aşagıdaki adrese girin tşk..
               http://www.rozeh.com

YÜCE KUR'AN 'A ,İSLAM DİNİNE ve S.A.V   Efendimize yapılan her türlü alçak saldırıları ve hakaretleri  şiddetle ve lanetle
kınıyoruz. 
 
         

 

MAKALELER  
SİHİR, BÜYÜ, TILSIM GERÇEKLER VE EFSANELER

Ebubekir SİFİL

İnsan kendisine bahşedilen irade ve imkanları hangi yönde kullandığına bağlı olarak; yaratılmışların zirve noktasına çıkabilir, “eşref-i mahlukât” sıfatını kazanır. Ya da alçaldıkça alçalabilir, “esfel-i sâfilîn” aşağıların aşağısı olur. İnsan rahmanî kudrete de, şeytanî vesveseye de açıktır. Bu güçlerden hangisine meylederse, kişiliği ve eylemleri o doğrultuda şekillenir, çevresine de yine o doğrultuda tesir eder. Terbiye ve tezkiye edilmemiş nefsin toplumu etkileme, nüfuz ve şöhret elde etme, insanları kontrol altında tutma ve yönlendirme gibi eğilimleri vardır. Pek çok kişide tutkuya dönüşmüş bir eğilimdir bu. Böyle kişiler bu amaçlara ulaşmak için yerine göre kaba kuvvete ve her türlü hile ve yalana başvurmaktan çekinmezler. Bazen bununla da kalmazlar, “tabiat üstü güçler” den yardım alma veya alıyormuşçasına göz boyama yöntemlerini de kullanırlar. Yani büyüye, sihre başvururlar. Tarihin çok eski zamanlarından bu yana hep var olan, bilim ve teknolojinin kutsandığı çağımızda ise terk edilmek şöyle dursun, yeni görünümlerle yoğunlaşıp yaygınlaşan sihir ve büyü gerçekte var mıdır, etkisi nedir, nasıl korunulur? Sihir ve büyünün çağrışım alanına giren diğer konular ve bunların mahiyeti nedir? Sihir ve büyü kavramları söz konusu olduğunda, bunlarla ilişkili pek çok başka konu da akla gelir. Fal, kehanet, astroloji gibi halen moda olan konular sihir ve büyünün çağrışım alanı içinde yer almakla birlikte, biz bunları daha sonraki bir yazının konusunu teşkil etmek üzere şimdilik bir kenara bırakıyoruz. Burada yalnızca sihir, büyü, tılsım ve nazar üzerinde duracak ve bunlardan korunma ve kurtulma yolları hakkında doğru bilgileri sunmaya çalışacağız. Tarihin kötü alışkanlığı İnsanın mahiyetini bilmediği şeylere belli bir kuşku ve tereddüt ile yaklaşması son derece tabiîdir. Güç yetiremediğimiz kişilerin tasallutuna maruz kalmak elbette kolay kabullenilecek bir durum değildir. Bir de tabiat üstü varlıklarla ilişkili olduğu söylenen, dolayısıyla baş edilmesi çok daha zor olan güçler söz konusu olursa, iş daha da endişe verici boyutlara tırmanmakta, zayıf tabiatlı insanlar böyle durumlarda kolaylıkla teslim alınabilmektedir. Yahudilik, Hıristiyanlık gibi semavî kökenli olduğu halde sonradan dejenere edilmiş dinlerde de, Hinduizm, Budizm, Şintoizm… gibi beşer mahsulü inanç sistemlerinde de, nihayet biricik Hak Din olan İslâm’da da büyü, sihir, tılsım gibi kavramlar önemli bir yer tutmuştur. Bilindiği gibi, Efendimiz s.a.v. Tevhid’i tebliğ etmeye başladığı zamanlarda putperest Mekke toplumunun ileri gelenleri tarafından “büyü/sihir yapmak” la itham edilmişti (Bkz. Sâd Suresi, 4; Zâriyât Suresi, 52). Bu durum, İslâm’dan önceki Arap toplumunda da büyünün/sihrin bilindiğini ve ona inanıldığını göstermektedir. Hatta Felak Suresi’nde Efendimiz s.a.v.’e hitaben, “düğümlere üfleyenlerin şerrinden” Allah’a sığınılmasının emir ve tavsiye buyurulması, o dönemde, iplere düğüm atarken birtakım şeyler söyleyerek düğümlere üflemek suretiyle sihir/büyü yapıldığını açık bir şekilde göstermektedir. Bunlar ve çağrışım alanlarında bulunan diğer kavramlar, toplumumuzda genellikle söylentiden ileri geçmeyen şeylere dayanıldığı ve haklarında sahih bilgi edinilemediği için halk tarafından çoğu zaman birbirinden ayırt edilememekte, hakikatine inanılması gerekenlerle, hiçbir hakikati olmayanlar birbirine karıştırılabilmektedir. Oysa bu konu, itikadî sahaya girdiği için son derece önemlidir ve itikadî sahanın hassasiyetinin farkında olan her mümin bu meseleler hakkında doğru bilgi edinmek durumundadır. Dolayısıyla bizim toplumumuzda da diğer toplumlarda da güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bu kavramların tarifi ve hakikati doğru bir şekilde öğrenilmelidir. Büyü ve büyücülük Büyü, tabiat üstü gizli güçlerle ilişki kurularak yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı nesneler kullanılarak fayda veya zarar vermek yahut korunmak maksadıyla yapılan işler diye tarif edilir (TDV İslâm Ansiklopedisi, 6/501). “Sebebi gizli olan, hakikatinin aksine tahayyül edilen, göz boyama ve aldatma tarzında yapılan şeyler” (Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 3/205) diye tarif edilen “sihir” ile aynı anlamda kullanılsa da, büyü ve sihir kelimeleri, dilimizde farklı anlam sahalarına sahiptir. Mesela “büyücü” kelimesi, yukarıdaki tarife giren işlerle, tabiat ötesi güçlerle ilişki kurarak, yani büyü yaparak iştigal ettiğine inanılan kimseler hakkında kullanılırken, “sihirbaz” kelimesi daha ziyade el çabukluğu ile gözbağcılık yapan kimseler hakkında kullanılır. Büyücü, kullandığı materyaller üzerine birtakım şeyler yazmak, okumak ve onları belli tarzlarda kullanmak suretiyle diğer insanlara fayda veya zarar verirken, sihirbaz daha ziyade eğlence maksatlı olmak üzere şaşırtıcı gösteriler yapar. İslâm alimleri büyünün/sihrin birçok çeşidini zikretmiş, Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr’inde bunları 8 grupta toplamıştır (3/206 vd.). Bunları iki başlıkta toplayan Elmalılı şöyle der: “Bütün bu kısımlar, esaslı iki kısma raci olur. Birisi sırf yalan, uydurma ve kandırmadan ibaret olan söz veya fiil ile tesir icra eden sihir, diğeri az çok bir hakikati suiistimal ederek ortaya konan sihirdir. Sihrin bütün mahiyeti, hayali hakikat zannettirecek şekilde insan ruhu üzerinde aldatıcı bir tesir bırakmaktan ibaret olduğu halde, bunun bir kısmı sırf hayal ve vehmettirmek, diğer bir kısmı da bazı hakikat ile karışıktır. Binaenaleyh her sihrin tesirden büsbütün uzak olduğunu iddia etmemelidir.” (Hak Dini Kur’an Dili, 1/445) Büyü ve sihrin gerçekliği ve hükmü Kur’an ve Sünnet’e baktığımızda, büyünün/sihrin gerçek olduğunu görüyoruz. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Süleyman mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeyin ardına düştüler. Oysa Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, fakat o şeytanlar kâfirlik ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil’de Harut ve Marut’a, bu iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi; “Biz ancak ve ancak imtihan için gönderildik; sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!” demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak bir şey öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa, onu alanın ahirette bir nasibi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkıyla bilselerdi, uğruna kendilerini sattıkları şey ne çirkin bir şeydi.” (Bakara, 102) Bu ayet üzerinde geniş bir şekilde duran müfessirlerin söyledikleri kısaca şudur: Ehl-i Kitap’tan bir taife (Yahudiler), Tevrat’ı bir kenara bırakarak Hz. Süleyman a.s.’ın hükümranlığı ve devleti aleyhine insan ve cin şeytanlarının yaptığı işlere ve okuduğu efsun ve efsane kitaplarına uydular. Bunlar, meydana gelmiş ve gelecek olaylar hakkında kulak hırsızlığı ile birtakım malumatlar edinip, bire yüz yalan katarak kâhinler vasıtasıyla gizlice yayarlardı. Zaman içinde kâhinler, kendilerine haber verilen şeyleri tedvin edip kitap haline getirdiler. Etrafa yaydıkları azı gerçek çoğu yalan efsaneler ve uydurdukları tezvirat zaman içinde türlü siyasî ve sosyal entrikalara yol açmış, Hz. Süleyman a.s.’ın hükümranlığı geçici bir süre sarsıntıya uğramıştı. Ancak Hz. Süleyman a.s., Allah Tealâ’nın yardım ve lütfuyla bu insan ve cin şeytanlarına galip geldi ve onları buyruğu altına alarak çeşitli işlerde istihdam etti. Nihayet eceli gelip vefat edince sihir/büyü kitapları tekrar tedavüle kondu ve hatta Hz. Süleyman a.s.’ın da devleti sihir/büyü ile idare ettiği yalanını yaydılar. İşte bu insan ve cin şeytanları bir taraftan kendi elleriyle yazıp tedvin ettikleri sihirleri, diğer taraftan da (muhtemelen I. Sürgün döneminde, milattan önce 721 ve 586 yıllarında iki grup olarak sürgün edildikleri) Babil’de Harut ve Marut isimli iki meleğe indirilen şeyleri de öğrenerek halka aktarıyor, böylece küfür işliyorlardı. Büyüyü melekler mi öğretti? Söz buraya gelmişken, öteden beri tartışma konusu yapılmış olan bir meseleye kısaca değinelim: Yukarıda mealini verdiğimiz ayete sathî bir nazarla bakanlar, sanki Harut ve Marut isimli meleklerin insanlara sihir/büyü öğrettikleri ve insanların da onlardan öğrendikleri büyüyle koca ile karısının arasını ayırdığını söylemişlerdir. Kur’an’ın ifadesinden anlaşılan odur ki, adı geçen iki meleğe indirilen şey bizzat sihir/büyü değildi. Söz konusu şeytanlar, o iki meleğe indirilen hakikatleri, küfür vesilesi olan sihir için öğrenmiş ve o yolda kullanmışlardır. Bir diğer ifadeyle, o iki melek insanlara bizzat sihir/büyü öğretmiş değildir. Onların yaptığı, sihir/büyü amacıyla kullanılmaya müsait bir ilmi öğretmek ve bunu yaparken de şu uyarıda bulunmaktır: “Bizim öğrettiğimiz bu bilgiler, hayır yolunda da şer yolunda da kullanılmaya elverişlidir. Sakın bu ilimleri suistimal ederek büyü/sihir yapıp da kâfir olmayın.” Hz. Musa a.s.’ın, asasını emr-i ilahî ile yere atmak suretiyle Firavun’un büyücülerinin büyü ile yılana dönüşen değnek ve iplerini birer birer yutması (A’raf, 115-117; Tâhâ, 66-70) da Firavun zamanında Mısır’da büyü yapıldığını göstermektedir. Hadis-i şeriflerde büyü Sünnet’te de büyü/sihir çokça zikredilmiştir. En önemlisi de, bizzat Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e bir Yahudi tarafından büyü/sihir yapılmış olmasıdır. (Buharî) Hicretin 7. senesinde Efendimiz s.a.v. Hudeybiye’den döndükten sonra Lebîd b. A’sem isimli bir yahudi tarafından kendisine büyü yapılmış, büyünün etkisiyle Efendimiz s.a.v., yapmadığı bazı şeyleri yaptığını zannetmiştir. Rivayetlere göre 6 ay sürdüğü anlaşılan büyünün etkisinden Allah’ın izniyle kurtulmuş, iki meleğin (bir rivayete göre Cebrail ve Mikâil a.s.’ın) bildirmesiyle büyüde kullanılan tarak ve saç telinin atıldığı kuyuyu bularak kapattırmıştır. Bu vesileyle belirtelim ki, bu büyü, vahyin tebliği ve dinî işlerin tedviri konusunda değil, tamamen dünyevî işlerde Efendimiz s.a.v.’i kısmen etkilemiştir. O’nun, bu büyünün tesiriyle peygamberlik görevine halel getirecek en küçük bir değişiklik yaşadığına dair hiçbir işaret yoktur. Kaldı ki Kur’an, O’nun peygamberlik görevini yerine getirirken devamlı surette koruma altında olduğunu bildirmiştir. (Maide, 67) Keza Efendimiz s.a.v’in pak eşlerinden Hz. Hafsa r.anha’ya bir cariyesi tarafından büyü yapıldığı, bu sebeple cariyenin ölüm cezasına çarptırıldığı rivayet edimiştir. (Muvatta) Sihir/büyünün hakikati sebebiyle Efendimiz s.a.v., “helâk edici” olarak nitelendirdiği 7 şeyden bizleri sakındırırken, bunlar arasında büyü/sihir yapmayı ve yaptırmayı da zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Helak edici yedi şeyden sakının.” Sahabe bu 7 şeyin neler olduğunu sorunca şöyle buyurmuştur: “Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum esnasında savaştan kaçmak ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu kadınlara zina iftirası atmak...” (Buharî, Müslim, Ebu Davud) Büyü/sihir konusundaki hadislere daha fazla örnek zikretmek mümkün ise de, biz bu kadarla yetinelim. Tılsım nedir? Tılsım: Semavî birtakım güçlerin, arzî güçlerle birleşerek garip, olağandışı işler yapması şeklinde tarif edilir (et-Tânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn, 2/927). Elmalılı Hamdi Yazır, tılsımın, Hz. İbrahim a.s’ın kavmi olan Keldanîler’in yaptığı sihir türü olduğunu söyler ve şöyle der: “Fikrimizce bu sihirde, tabiiyat ile ruhiyatın eski zamanlarda keşfedilmiş, birbiriyle ilişkili bazı garip özellikleri birleştirilerek uygulandığı anlaşılmaktadır.” (Hak Dini Kur’an Dili, 1/443) Ayın akrep burcunda bulunduğu sırada mühre kazıtılan akrep figürünün, kişiyi akrep ısırmalarına karşı koruyacağı, arkasını üstü açık olduğu halde aya doğru dönen hayvanların, ay ışığının arkalarına vurması sebebiyle öleceği… gibi hususlar semavî kuvvetlerle arzî kuvvetlerin belli bir tarzda bir araya gelmesi sonucunda oluşan tılsımlara örnek olarak zikredilmiştir. (İbn Hazm, el-Fısal, 5/101-102; Âlûsî, Rûhu’l-Ma’ânî, 20/120) İbn Hazm tılsım hakkında müşahedeye dayalı enteresan bilgiler verir ve şunları söyler: “Tılsım, eşyanın tabiatını değiştirme ve gözbağcılık değildir. Tılsımlar, Allah Tealâ’nın terkib ettiği birtakım güçlerdir ki, soğuğun sıcak ile ve sıcağın soğuk ile giderilmesi gibi, Allah Tealâ bu tılsımlar vasıtasıyla başka bazı güçleri ortadan kaldırır. (…) Tılsımların def’i mümkün değildir.” Semavî güçlerle arzî güçler arasındaki denge ve ilişki doğru biçimde kurulduğu zaman, tılsım garip hadiselerin oluşmasına yol açabilir. “Mıknatısın demiri, kehribarın saman çöpünü çekmesi ve sirkenin ittiği taş böyledir. Bu taş, içinde sirke bulunan kaba sarkıtıldığı zaman kaba girmez, dışına kaçar. Keza yağmur çeken taş da buna örnektir ki, bu taş Türkler arasında iyi bilinir.” (el-Îcî, el-Mevâkıf, 3/368) Tılsımın gerçekliği Tılsımın varlıklar üzerinde gerçek bir etkisi olabileceği, ulemanın bu konudaki beyanlarının ortaya koyduğu bir sonuçtur. Bağdat’a giriş kapılarından “Tılsım Kapısı” üzerindeki yılan figürü sebebiyle Bağdat’ta hiç kimsenin yılan sokması sebebiyle ölmediği, yılanın soktuğu kimselerin hiç acı hissetmediği veya çok az hissettiği, buna mukabil Bağdat dışında yılan sokması sebebiyle ölümlerin meydana gelmesi, Âlûsî’nin bizzat müşahede ettiği bir hadise olarak yukarıda adı geçen tefsirinde zikredilmektedir. Keza İbn Hazm de -yine yukarıda mezkûr eserinde- tılsımın hakikati hakkında şunları söylemektedir: “Biz tılsımların etkilerini açık olarak bugüne kadar görüyoruz. Çekirgenin girmediği ve havanın hiç soğumadığı köylerin mevcudiyeti, Sarakosta (Saragossa)’ya zorla sokulmadıkça yılan girmemesi ve daha birçok olay buna örnektir ki, bunu sadece inatçı kimseler inkâr eder. Tılsım konusunu iyi bilenlerden artık kimse kalmamıştır; geride kalan ise onların yaptıklarının eser ve izlerinden ibarettir…” (el-Fısal, 5/101-102) Tılsımla gerçek anlamda ilgilenenlerin söylediklerine tefsirinin pek çok yerinde değinen Allame Âlûsî de şöyle der: “Tılsım ilmiyle uğraşanların söylediklerinin doğru olması mümkündür. İşin gerçek durumunu ise Allah Tealâ bilir.” (Âlûsî, a.g.e., aynı yer.) Şu halde tılsımın bir hakikati olduğunu, ancak günümüzde bu konuyu gerçek mahiyetiyle bilen ve uygulayan kimse bulunmadığını söylemek mümkündür. Bu itibarla birtakım eşyaların insanlara uğurlu geldiği, kötülük ve zararları def ettiği şeklinde halk arasında dolaşan inanç ve söylentilere itibar etmemek gerekir. Nazar değmesi nedir? Nazar, bir kimsenin, başka birisine, onun bir eşyasına, hayvanına, malına… hasetle karışık beğenerek bakmasıdır (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 10/200). Bu bakışın etkisi ile o kimsenin şahsına, malına veya eşyasına büyük zarar gelebilir. Kur’an’da şöyle buyurulur: “İnkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. ‘O mutlaka delidir’ diyorlardı. Oysa Kur’an, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir.” (Kalem, 51-52) İbn Abbas r.a, Mücahid ve daha başkaları bu ayetin, nazarın mevcudiyetine ve Allah Tealâ’nın dilemesiyle tesirinin gerçek olduğuna delil teşkil ettiğini söylemişlerdir. (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/525) Efendimiz s.a.v.’den de nazarın hak olduğunu ifade eden birçok hadis nakledilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir: “Nazar haktır. Eğer kaderi geçecek bir şey olsaydı, nazar onu geçerdi.” (Müslim, Tirmizî) Bir diğer rivayette de şöyle buyurulmuştur: “Nazar, Allah’ın izniyle kişiyi dağa çıkaracak ve oradan indirecek derecede etkiler.” (Ahmed b. Hanbel, Ebu Ya’lâ) Sahabe’den Sehl b. Huneyf r.a. yıkanmak için elbisesinin üstünü çıkarmıştı. Âmir b. Rebî’a r.a. da ona bakıyordu. Sehl, cildi güzel, bembeyaz bir kimseydi. Âmir, “Hiç güneş görmeyen ciltler bile bugün gördüğüm gibi değildir.” dedi. Bunun üzerine Sehl hastalandı. Sehl’in rahatsızlandığı Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e haber verildi ve “Sehl başını bile kaldıramıyor.” dendi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v., “Suçladığınız birisi var mı?” diye sordu. Orada bulunanlar, “Âmir b. Rebî’a” diye cevap verdiler. Efendimiz s.a.v. Âmir r.a.’ı çağırıp kendisine kızdı ve şöyle buyurdu: “Sizden biriniz kardeşini neden (nazarla) öldürüyor? Ona ‘mâşallah’ deseydin ya! Haydi şimdi kardeşin için yıkan.” buyurdu. Âmir de yüzünü, ellerini, dirseklerini, dizlerini, ayak topuklarını ve böğürlerini bir kap içinde yıkadı. Sonra bu su Sehl r.a.’ın üzerine döküldü. Sehl r.a. anında iyileşti. (Muvatta) Mucize ile Sihir/Büyü Farkı 1-Mucize Allah Tealâ’nın, peygamber olarak görevlendirdiği insanlar eliyle gerçekleştirdiği olağan üstü olaylara denir; çalışarak, öğrenerek, okuyarak ve pratik yaparak mucize gösterilemez. Sihir/büyü ise bilenlerden öğrenmek ve çalışmak suretiyle herkesin ulaşabileceği bir iştir. 2- Mucize tamamen gerçektir; meydana gelmesinde herhangi bir sahtelik, göz bağcılık veya aldatma yoktur. Doğrudan doğruya peygamber tarafından ve vasıtasız olarak izhar edilir. Sihir/büyü ise genellikle gözbağcılığa ve el çabukluğuna dayanır. Gerçek payı bulunanlarda ise cinlerden ve sair varlıklardan yardım alınır. 3- Sihir/büyü, özel bazı vakitlerde ve özel birtakım eşya kullanılarak yapılır; yani belli şartları vardır. Mucize ise böyle değildir. Allah Tealâ’nın dilediği her zaman peygamberler eliyle izhar olunur. 4- Büyü/sihir yenilenmediği zaman bir süre sonra etkisini kaybeder. Mucize ise, kendisinden beklenen maksadı hasıl ettiği sürece devamlıdır. 5- Mucize, kevnî olaylara bile müdahale edip onları değiştirecek çapta meydana gelebildiği halde (ayın ikiye ayrılması, denizin yarılması… gibi), sihir/büyü, sınırlı bir sahada cüz’î bir etkiye sahiptir. Sihir, Büyü ve Tılsımın Hümu Sihir, büyü, tılsım… gibi işlerle uğraşmak dinimizin kesin olarak yasakladığı, haram kıldığı şeylerdir ve kişiyi küfre kadar götürür. Bununla birlikte, alimler yapmak için değil, fakat yapılmış olanı bozmak ve şerrinden korunmak için sihir/büyü öğrenmenin haram olmadığına hükmetmiştir. (Elmalılı, a.g.e., 1/447) NE YAPMALI? Her ne kadar kendimiz uğraşmasak da -Allah korusun- sihir/büyüye maruz kalabilir veya başkasının nazarının hedefi olabiliriz. Böyle bir durumda yapılması gerekenleri de kısaca özetleyelim: Sihirden korunmanın yolu Sihir/büyü, tılsım, nazar vb. şeylere karşı takınılacak tavır, öncelikle her şeyin Allah Tealâ’nın iznine ve dilemesine bağlı olduğunu bilmektir. Dolayısıyla öncelikle Allah Tealâ’ya güçlü bir iman ve teslimiyetle bağlanmak gerekir. “Allah’ın izni olmadıkça onlar (büyücüler) kimseye bir zarar veremezler.” (Bakara, 102) ayeti dikkatimizi bu noktaya çekmektedir. Efendimiz s.a.v., hayvanının terkisine bindirdiği Abdullah b. Abbâs r.a.’a hitaben, “Ey çocuk! Sana, Allah’ın seni faydalandıracağı kelimeler öğreteyim mi?” demişti. İbn Abbâs r.a., “Evet, ey Allah’ın Resulü..” diye cevap verince şöyle buyurdu: “Allah’ın emir ve nehiylerini (onlara riayet etmek suretiyle) muhafaza et ki Allah da seni muhafaza etsin. Allah’ın emir ve nehiylerini muhafaza et ki, O’nu(yardımını) her zaman önünde bulasın. Genişlik zamanında O’nu an ki, darlık zamanında da O seni ansın (ve sana yardım etsin). İstediğinde Allah’tan iste; sığındığında Allah’a sığın. Olacak şeyler konusunda kalem kurumuş, hüküm kesinleşmiştir. Şayet mahlukatın tamamı sana bir menfaat sağlamak için bir araya toplansalar ve fakat Allah onu senin hakkında yazmamış ise, onu yapmaya muktedir olamazlar. Ve şayet sana bir zarar vermek için toplansalar, ancak Allah onu senin hakkında takdir etmemişse, onu yapmaya da güç yetiremezler. Bil ki, zorlandığın şeye sabretmende çok hayır vardır. Zafer sabırla, ferahlık da sıkıntıyla birliktedir. Güçlükle beraber kolaylık vardır.” (Ahmed b. Hanbel, 1/307) Bunun arkasından, dua ve zikri terk etmemek gelir. Efendimiz s.a.v.’den nakledilen uzun bir hadisin bir bölümü şöyledir: “Sizin yapacağınız şey, Allah’ı zikretmektir. Böyle bir kimse, düşmanın hızla takip ettiği, sonunda muhkem bir kaleye rastlayıp kendisini düşmandan koruduğu kimse gibidir. Kendini şeytandan ancak Allah’ı zikretmek suretiyle koruyan kul da böyledir.” (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî) Çokça Kur’an okumak, ibadetleri aksatmadan yapmak ve devamlı abdestli bulunmaya özen göstermek de kişiyi sihir/büyü gibi zararlı şeylerin etkisinden koruyan hususlardandır. Yapıldıktan sonra ise büyü/sihirin etkisini ortadan kaldırmanın en sahih yolu, çokça Kur’an okumak ve Allah Tealâ’yı zikretmektir. Bunun yanında Efendimiz s.a.v.’in öğrettiği dualar vardır ki, onları da ezberleyip okumak son derece faydalıdır. Bir de ihlâs ve takva sahibi kimselerden sihir/büyü konusunda bilgi ve tecrübesi bulunanlara müracaat etmekte fayda vardır. Bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. İnsanların zaaflarından istifade etmek için bu işi bir meslek haline getirmiş olup aslında sihir/büyü ile hiç alakası olmayan dolandırıcı tiplerin tuzağına düşmemeye dikkat etmelidir. Nazardan nasıl korunulur? Nazardan korunmanın ve meydana gelmeden önce nazarı engellemenin yolu, bir kardeşimizde hoşumuza giden bir şey gördüğümüzde “Bârekellâhu fîhi.” (Allah ona bereket versin), “Allâhümme bârik aleyhi.” (Allahım, ona bereket ihsan eyle) veya “Mâşallah.” (Allah’ın dilediği olur) demektir. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Sizden biriniz kardeşinde, kendisinde veya malında hoşuna giden bir şey gördüğü zaman ona bereket dileyerek dua etsin. Zira nazar haktır.” (Ahmed b. Hanbel, 3/447) İbn Hacer şöyle der: “Bir şeyi beğenen kimsenin, hemen beğendiği şey için bereket dilemesi gerekir. Onun böyle yapması bir rukye (dua) olur.” (Fethu’l-Bârî, 10/205) Bereket dilemek, yukarıda geçen ifadelerden birisini söylemek demektir. Nazar meydana geldikten sonra yapılacak şey ise, yukarıda geçen Sehl r.a. olayında olduğu gibi, nazarı değen kişinin abdest alması ve o suyu, kendisine nazar değen kişinin üzerine dökmesidir. Nitekim Efendimiz s.a.v.’in yukarıdaki uygulamasını teyit eder tarzda Hz. Aişe r.anha validemizin şöyle dediği nakledilmiştir: “Başkasına nazarı değen kimseye abdest alması emredilir, o da abdest alırdı. Sonra o suyla, kendisine nazar değen kişi yıkanırdı.” (Ebu Davud) Eğer bir kimseye kimin nazarının değdiği bilinmiyorsa, zikir ve meşru rukyeyle Allah Tealâ’ya sığınmaktan, Kur’an okumaktan ve dua etmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Bilhassa Fatiha, Felâk, Nas ve İhlâs sureleri ile Ayetelkürsî’yi okumak tavsiye edilmiştir. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Rukye ancak nazar ve (yılan, akrep vb.) sokma(sı) sebebiyle yapılır.” (Buharî, Müslim). Burada geçen rukye, Kur’an okumaktan ibarettir. Halk arasında çocukları nazardan korumak maksadıyla “nazar boncuğu” takmak oldukça yaygın bir adettir. Ne var ki nazar boncuğu göz değmesine bir fayda sağlamadığı gibi, dinimizce de yasaklanmış şeylerdendir. Aynı şekilde içinde Kur’an ayetlerinden başka bir şey bulunan muskalar takmak da dinimizce hoş karşılanmamış, yasaklanmış uygulamalardandır. Bununla birlikte okuma yazması olmayan ve ezberinde Kur’an ayetleri bulunmayan kimseler için, üzerinde Kur’an ayetleri ve Efendimiz s.a.v.’den rivayet edilmiş dualar bulunan bir kâğıdı (muska), hürmetine halel getirmemeye dikkat ederek taşımakta da bir sakınca yoktur. Bu da bir anlamda rukye olarak kabul edilebilir. Bu yazıda ele aldığımız konu, fizikötesi alanla, yani gaybla ilgili olduğundan, fal, kehanet, astroloji, burçlar… gibi bu konuyla ilişkili olan bazı hususlara değinmedik. Zira bunlar da ayrı bir yazının konusunu teşkil edecek kadar öneme ve ayrıntılara sahiptir.

 

 
 
 
 
 
 

İslam'ın Mukaddesatına Hakarete Tepkiler Büyüyor

24.09.2009, 23:19:52

İslam'ın Mukaddesatına Hakarete Tepkiler Büyüyor Taraf gazetesi yazarı Servan Nişanyan'ın İslam inançlarına ağır bir şekilde hakaret etmesine tepkiler giderek artıyor.

Taraf gazetesi yazarlarından Servan Nişanyan’ın 21-22 Eylül tarihli “Sansür” ve “Feriştah” başlıklı yazılarında Müslümanlara meydan okuyarak İslam’ın mukaddes değerlerine alçakça saldırmasına tepkiler giderek artıyor.

Servan Nişanyan “Sansür” başlıklı haince yazısında son zanlarda giderek yaygınlaşan İslamfobiaya bir örnek olarak İslam’ın mukaddesatına ağır hakaretlerde bulunmuştu.

“…Ama bir de ne görelim? Bu sefer başka şeyler sansüre tabi olmuş. Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya istediğini söyle serbest, ama iş İlkçağ Arap mitolojisini sorgulamaya geldi mi orada dur diyorlar. Neymiş? Allah diye biri varmış, canı sıkıldıkça kitap yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır kanatlı ulaklarla birtakım hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış. Bu hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık söylemen caiz değildir. Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış! Doğanın boşluk kabul etmemesi gibi, bu toprakların havası mıdır, suyu mudur, özgürlük kabul etmiyor herhalde…”

Servan Nişanyan’ın böylesi küstahça ifadeler kullanmasına tepki olarak, konuyu dosya halinde ele alan İslami Gündem adlı internet sitesi, konu ile ilgili Taraf gazetesi yazarlarından Cihan Aktaş ile Roni Margulies’in görüşlerine başvurdu.

Cihan Aktaş yazıyı “saygısızca” değerlendirirken Roni Margulies ise İslam’ın mukaddes değerlerine yapılan küstühça hakaretlerin İslam düşmanlığı yapmak anlamına gelediğini “ifade özgürlüğü” kapsamında olduğunu belirtiyor.

Taraf gazetesi yazarı Nişanyan’ın İslam akidesini ağır bir şekilde tahkir eden bu küstahlığın üzerine gitmeye devam edeceklerini belirten İslami Gündem yönetmeni Cihad Kayaduman, bu küstahça yazıyı İslami camianın yazarlarına da ilettiklerini, ancak kendilerinden henüz bir cevap almadıklarını belirtti.

İLGİLİ YAZI

Bu Küstahça Hakarete Sessiz Kalamayız, Kalmayacağız

VELFECR


ASKERİ OLİGARŞİNİN KİRLİ YÜZÜ

11/3/2008 ·

EVET …

HATTA 3 KERE …

EVET EVET EVET (!!!)

 

OLİGARŞİ ASKERİ DÜZENİNİZ ORTAYA ÇIKTI !!!

 

ASKER EMREDİYORUM ! BU ÜLKENİN İPLERİNİ BIRAK !!!

 

20. Yüzyılda ülkemizi yöneten asker hala yönetimden çekilmiş değil (!) Hala iplerimiz maalesef onların elinde !

 

Diğer milletler AY’a çıkarken BİZİM ASKERLER maalesef elimizdeki demokrasiyi alarak YAYA KALMAMIZA vesile olmuşlardı. 61.lerde OYAKı (Ordu Yardımlaşma Kurumu) kurarak TİCARETE ATILMIŞLAR ve o gün bugündür TİCARETTE söz sahibi olur hale gelmişlerdir. Namı diyar OYAK HOLDİNG acaba kimin parası ile kuruldu?

 

Hiç kimse alınmasın TAKLİTÇİ ASKERİ OLİGARŞİ, bir bakıyorsunuz OYAK + AXA ile birleşmiş. :-) AXA bir Fransız firması. Bu firma ile bu bağ nasıl oluştu? Neyse AXA OYAK firmasının Fransa – Asker ilişkisi beni HİÇ ŞAŞIRTMADI. Bugün, özellikle 2000 yılından itibaren askerlik yapan herkes bilir ki ASKERE BAŞLAYAN HERKES kendini sigortalatırdı. Bu mecburi hale getirilmiştir. Hangi firmaya ? :-) Tabii ki AXA OYAK !!!

 

Subay, ast subay ve uzman erbaşlar hariç 500.000 kişinin üzerinde er ve erbaş var. Biz o zaman 10.000.000 TL vermiştik. 7 paket LM sigarasına eşdeğerdi. Yani bugün 20 YTL topluyor olmaları lazım. 500.000 x 20 ytl = 10.000.000 YTL yapar. Yıllık kazançları 10 milyon YTL.

 

Bu holding batar mı? BATMAAAAZZZ :-)

 

8 Yılda 80 milyon YTL yapar. Bu sadece işin sigorta kısmı. Sevgili okurlar ASKERLİK YAPANLAR bilir. Yok şunu alacaksınız, yok bu olacak, vay efendim böle olmalı, bundan olmazsa olmaz gibi emirlerle türlü malzeme aldırırlar. O kışlanın içine girmek isteyen üreticiler ve esnaflar kim bilir Kışla’daki komutana NE KADAR PARA TOSLUYORLARDIR bir Allah bilir, birde onlar (!)

 

Bu işten de ortalama yıllık 1 MİLYAR YTL kalır diye düşünüyorum. Çünkü yiyeceğinden, içeceğine, giyeceğinden, arabadaki lastiğin değişimine yani A’dan Z’ye kadar dünya masraf var. Birde bunların FATURALARINI KABARTIRSANIZ cebe giren para daha da artar. 

 

Evet arkadaşlar ASKER “Askerlik düşmesin diyor” ve ekliyorlar “Bir asker minimum 15 ayda eğitimini tamamlayabilir.” Öyle diyorlar… Neden? Daha önceleri 2 yıldı. Babam 2 yıl yapmış. Sonra askerlik 18 aya düştü. Şimdilerde 15 ay. Peki askerde ne öğretiliyor? Evet askerde savaş sanatı öğretiliyor ve her askere bir branş gösteriliyor ama neden 15 ay? Şimdi ortalama 3 ay acemilik dönemi 3 ay usta birliği olmak üzere 6 ayda bu askeri terhis etmek gerekir. BU ÜLKENİN KAYBEDECEK 1 GÜNE DAHİ TAHAMMÜLÜ OLMAMALIDIR. Arkadaşlar bakın bu kişiler NEDEN ASKERLİĞİ UZUN TUTUYORLAR işte yanıtı:

 

ASKERLİĞİ UZUN TUTUYORLAR ÇÜNKÜ

 

1. Devlet, Askeri kontrol edemiyor. Devleti kuran asker.

2. Devlet asker olduğuna göre sonuna kadar açılmış keseyi bırakmak istemiyor.

3. Savunmaya 16.4 milyar YTL ayrılıyor paranın azalmaması için DAHA UZUN SÜRE ASKERLİK YAPILMASI gerekir.

4. Bütün ülke genelini rahatlıkla kontrol edebilmek için emriniz altında binlerce kişilik bir güç olmalıdır.

5. Devlet YILLIK BÜTÇEYİ TUTTURABİLME TELAŞI ile uğraşırken Ergenekon, PKK, DHKP-C ve diğer ürettikleri terör örgütlerini sözde kontrol etmeye çalışıyorlar. Yani 1960’lı yıllara uzanan Ergenekon ile FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLERİ yaptırdılar. PKK’yı 5 MİLYON KÜRT vatandaşımızı bölgeden uzaklaştırmak için kurdular. Gibi…

6. Hatta Irak’a dahi girerler ve SONRA ABİLERİ ABD “ÇIK” dediklerinde HEMEN çıkarlar. Maksat yeşillik olsun. Biz Türkiye’yiz… Biz Güçlüyüz… Biz girdik… Biz çıktık hikayeleri ile birçok UCUZ SENARYO üreterek gündemde kalırlar. Biz olmazsak HALİNİZ NİCE OLUR gibi BİLİNÇALTIMIZI ŞEKİLLENDİRMEye çalışırlar.

 

Sayın okurlar bakınız 1961’li yıllarda kurulan bu holding Milyarlarca YTL.lik dev bir holdingtir.

220.000 civarında emekli olmuş yada olmamış askerin bir oluşumudur.

Kar paylaşımı rütbeye göre esas alınmakta.

OYAK’ın 40’tan fazla şirketi car. 20.000 civarında çalışanı bulunmaktadır.

OYAK FİNANS, ÇİMENTO, OTOMATİV, GIDA, KİMYA ve HİZMET gruplarından oluşur.

2003 net karı 661,4 milyon YTL. O yıl Sabancı Holding 814 milyon YTL kar etmiştir.

Kazancınız %39,2’sini ortaklarına dağıtmıştır. %60,8’i yatırım için kullanılıyor.

2003 yılı çimento üretiminde OYAK Çimento Türkiye’nin en büyük üreticisi olmuştur.

Mardin Çimento, Elazığ Çimento, Adana Çimento, Bolu Çimento, Ünye Çimento ve Oysa çimento olmak üzere 6 çimento fabrikası bu şirketin dahilindedir.

OYAK-RENAULT binek otomobil üretimi ve ihracatındaki liderliğini 2003 yılında da sürdürmüş, yaklaşık 1.02 Milyar dolarlık ihracat gerçekleştirerek 1 MİLYAR DOLAR SINIRINI GEÇEN İLK ÜRETİCİ olmuştur. Ayrıca en fazla araç ithal eden şirket ünvanını almıştır.

OYAK’IN SAHİP OLDUĞU DİĞER FİRMALAR, Kimya endüstrisinde Dünya Gazetesinin en başarılı 3. şirket olarak seçtiği Hektaş, 2003 yılında yılın gıda markası olarak seçilen “Tukaş”, Atakent yatırımlarında imzası olan OYAK Konut ve adı OYAK Bank olarak değiştirilen Türk Boston Bank.(şimdilerde satıldı)

OYAK Holding’in şirketlerinden Omsan Lojistik’in Almanya, Fransa, Bulgaristan, Romanya ve Azerbaycan’da şirketleri var.

 

YETEEEEERRRR !!!

 

3 KERE

YETER !!! YETER !!! YETER!!!

 

BİTSİN ARTIK BU SÖMÜRÜ DÜZENİ!

 

Kızıldere Katliamı

Kahramanmaraş Cinayetleri

Başbağlar Katliamı

Madımak Oteli Katliamı

16 Mart Katliamı (1978)

Abdi İpekçi Cinayeti

Gaffar Okan’ın öldürülmesi

Org. Eşref Bitlis'e ait Helikopterin Düşmesi

Turgut Özal'ın Zehirlenmesi

Uğur Mumcu Cinayeti

Ahmet Taner Kışlalı Cinayeti

Üzeyir Garih Cinayeti

Necip Hablemitoğlu Cinayeti - 2001

Hizbullah Olayları ve Cinayetler -2005-2006

HSBC Bankasının Bombalanması

Diyarbakırın Bombalanması - 12 Eylül 2006

Bursa'daki Kürt işyerlerinin Kurşunlanması

Malatya'daki Kitabevi Cinayeti

Ümraniyede ele geçirilen bombalar

Şemdinli'de Umut Kitabevinin Bombalanması

Danıştay Saldırısı

Trabzon Mc Donalds bombalanması

Hrant Dink Cinayeti

Cumhuriyet Gazatesinin Bombalanması

Trabzon'daki Rahip Santaro'nun öldürülmesi

Fethullah Gülen'e Suikast Girişimi

Atabeyler Operasyonu

Diyabakır'ın Bombalanması - 3 Ocak 2008

 

Bütün olaylarda Askerin parmağı var. Yukarıda kendi yandaşları diye lanse ettikleri birçok KİŞİYİ KULLANDILAR SONRADA HARCADILAR. Bu insanlar işte bu kadar VİJDANSIZ.

 

PKK ve DTP ile direk olmasa da muhakkak öyle ya da böyle bağlantıları var. 30 sene PKK’yı bitirmedin de şimdi neden bitiriyorsun?

 

Çünkü, Kuzey Irak bölgesel yönetimi ile ticaret yapacaklar PKK’yı aradan çıkarmak gerek. PKK’nın misyonu bitti. Bitmesi gerekti. Sen git MİT aracılığı ile APO’ya milyonlarca dolar ver dağa çıkart. (PKK’yı neden kurdular yukarıda söylemiştim. Yani anlayacağınız bir taşla kuş katliamı.) Eline de bütün kirli işlerin listesini ver. Eroin, dilencilik, değnekçilik, kadın ticareti, organ mafyacılığı vb. gibi. Sonrada 30 yıl sonra ortadan kaldır. Bakınız DTP kapanacak ve milletvekililer de tutuklanacaklar az kaldı. :-) Sonra satın aldığın FOX TV’de probagandanı yap! KENDİN ÇAL KENDİN OYNA.

 

Bakın ASKERLİK YAPAN BİLİR. Bugün PAŞALARA kimse karışamıyor. Yani ÜLKEYİ SATSALAR kimsenin haberi olmaz. Ordu evleri 7 yıldızlı otelleri aratmayacak konforda ve subay – astsubay burada neredeyse bedava denilecek fiyatlarda faydalanıyor. Paşalardan ücret alınmıyor. İstedikleri kadar yiyor istedikleri kadar içiyorlar. Onlara her şey serbest. AFEDERSİNİZ AMA KİMİN VERGİSİYLE BUNLARI YAPIYORSUNUZ?

 

Muhakkak bakmanız ve okumanız gereken bazı link ve haberler:

 

http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=40688

 

http://yenisafak.com.tr/yorum/?t=09.07.2007&c=12&i=51484

 

http://haberler.canim.net/62098_oyakbank-a-muht%C4%B1ra:-140-bin--askerin-bilgisi-bizde-kalacak.html

 

http://www.ekoayrinti.com/news_detail.php?id=604&uniq_id=1204750049

 

http://turkish.rizgari.com/modules.php?name=News&file=article&sid=184

 

http://www.nuveforum.net/18-tartisma-platformu/12105-batik-adami-generallerin-tam-listesi/ (Bu site çok ilginç)

 

Sayın Okurlar ONURLU ve KUTSAL meslek olan ASKERLİK bu gibi ÇAKALLARIN ELİNDE MAALESEF.

 

BİTMEDİ DEVAM !!!

 

Orgeneral Semih Sancar (Akbank YK),

Org. Muhittin Fisünoğlu (Sümerbank),

Org. Teoman Koman (İnterbank),

Oramiral Vural Beyazıt (Etibank),

12 Eylül'ün Orgenerallerinden Turgut Sunalp (Netaş ve Garanti Bankası Yön. Kur. Üyesi);

Org. Adnan Ersöz (İşbankası Yönetim Kurulu Üyesi);

12 Mart'ın ünlü darbecilerinden Org. Faik Türün (Umumi Mağazalar Yönetim Kur. Üyesi);

Org. Süreyya Yüksel (Yaşar Holding Danışmanı);

Org. İbrahim Şenocak (Etibank Yönetim Kurulu Başkanı);

Org. İsmail Hakkı Akansel (PETKİM Danışma Kurulu Üyesi);

Org. Vecihi Akın (AKSİGORTA Yönetim Kurulu Üyesi);

Org. Doğan Özgöçmen (Yapı Kredi Bankası Yönetim Kur. Üyesi);

Org. Suat Aktulga (LASSA);

Org. Şeref Akıncı (Doğuş Holding Yönetim Kurulu Üyesi);

Org. Kemalettin Eken (Şekerbank Turizm Yönetim Kur. Üyesi);

Org. Sabri Deliç (Profilo Holding Başkan Yardımcısı);

Oramiral Bülent Ulusu (AKSA Yönetim Kurulu Üyesi); TİKKO gerillası oğlu Cemil Oka'yı ihbar ederek öldürten Org. Nazif Oka (Hema Holding Yönetim Kur. Üyesi);

Org. Halil Sözer (Borusan Yönetim Kur. Üyesi);

Korg. Fevzi Aysun (Derborsa Yönetim Kur. Üyesi);

Korg. Hikmet Kesim (Türk/ABD Havacılık San. (TAİ) Yön.K.Ü.);

Korg. Tevfik Alpaslan (Altay şirketler Grubu);

Tümg. Cemil Mete (Minex Savunma Sanayi Yön. Kur. Üyesi);

Tümg. Hayri Sözen (Borusan Danışmanı);

Tümg. Servet Bilgi (Bekoteknik Yönetim Kur. Üyesi);

Tuğg. Tanju Erdem (Yaşar Holding Danışmanı);

Tuğg. Fikri Topsever (AKSA Personel Müdürü);

Tuğg. Sezer Bilgili (Pamukbank Denetçisi);

Tuğg. Şahap Ar (Alarko Holding Yönetim Kur. Üyesi);

Tuğg. Sıtkı Sunday (Otomarsan Başkan Vekili);

Tuğg. Orhan Köker (Profilo Holding Müşaviri);

Tuğg. Yılmaz Oral (Hema Holding Yönetim Kur. Üyesi);

Tuğg. Kamuran Gümüşsoy (GİMA Yönetim Kur. Üyesi.)

 

Sayın okurlar, eski Jandarma Komutanı Şener Eruygur, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) başkanlığını yapıyor. Ülker’e ‘yeşil sermaye’ etiketi vuran ve askeri garnizonlarda satışını yasaklayan Genelkurmay’ın istihbarat biriminin başında bulunan, emekli Koramiral Turhan Özer, 2005 yılı sonunda Ülker’in 10 kişilik İstişare Konseyi’ne getirildi. Tümgeneral Armağan Kuloğlu, PKK koordinatörü olarak atanan Orgeneral Edip Başer ve Tümgeneral Rıza Küçükoğlu, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ASAM) yönetiminde, Kıdemli Kurmay Albay Atilla Sandıklı Türkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) Genel Müdürlüğü görevinde, Tuğgeneral Süleyman Canpolat Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) Yönetim Kurulu’nda, Tuğgeneral Nejat Eslen ise Global Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdürlüğü’nde bulunuyor. Think tank kuruluşlarında adına sıkça rastlanan askerler, siyasete de heves ediyor.

 

Yurtbank, Egebank, Sümerbank, Esbank, Yaşarbank, İnterbank, Bankkapital, Etibank, Türk Ticaret Bankası, Bank Ekspres ve Es Bank gibi şirketlerin yönetim kurulu üyesi olup banka sahipleriyle anlaşarak FONA DEVREDENLER yine ONURSUZ VE ŞEREFSİZ PAŞALARDIR.

 

BU ÜLKE İÇ SORUNLARINI NASIL AŞAR?

 

Bütün görevlerde yetkiler azaltılacak !

 

Cumhurbaşkanının Yetkisi azaltılacak!

YÖK Başkanı ve Rektörlerin yetkileri azaltılacak!

Anayasa Mahkemesinin yetkisi azaltılacak ve TBMM’ye müdahale edemeyecek!

Askerin Yetkisi azaltılacak! (Dokunulmazlığı kaldırılmalı ve devlete karışamaz hale getirilmelidir!)

Atanmışlar hükümetin işine karışmayacak! Karışan görevden alınacak!

 

Yani kısaca TBMM, Olağanüstü Kararlar alabilen tek yer olmalıdır.

 

Sayın Okurlar, bugün size ÜLKEMİZİN GERÇEK SORUNUNU gösterdim.

 

Bir gerçekler var.

İki suni gerçekler var.

Üç suni gerçeklerin gölgesi var.

 

Yetmişli yıllardan bugüne işlenen cinayetler ve faillerinin bulunamaması, yönetilen ülkemiz ve refah düzeyimizin düşük olması SUNİ GERÇEKLERİN GÖLGESİNİ gösteriyor.

 

Televizyona yansıtılan haberler, PKK gibi naylon terör örgütleri ve Ordumuzun kahramanlıkları SUNİ GERÇEKLERİ gösteriyor.

 

Bugün size aktarmaya çalıştığım MAKALEM ise GERÇEKLERİ GÖSTERİYOR.

 

Selam ve Dua ile…

 

 

Muhammed Mustafa İslamoğlu – 11 Mart 2008 Salı

Web :  http://stratejiksiyaset.blogcu.com

E-Mail :  osmancelebi81@mynet.com

 

İran Kendi Silahlarıyla Show Yapıyor (Video)
İran kendi üretimiyle elde ettiği silahlarla özellikle son aylarda düşmana göz dağı verircesine tatbikatlar ve silah tanıtımları yapıyor.
07 Ağustos 2007 / 11:00

İran kendi üretimiyle elde ettiği silahlarla özellikle son aylarda düşmana göz dağı verircesine tatbikatlar ve silah tanıtımları yapıyor.

İran ordusu tarafından çekilen tatbikat klibinde fono yerleştirilen metal müziği ile ABD'nin silah tanıtımı kliplerine de gönderme yapılmasıda ihmal edilmemiş. Çünkü ABD silah tanıtım kliplerinde bu tarz müziği kullanarak yakarım yıkarım psikolojisini enjekte ediyor. Ancak klibin editörü bu kilple "zor yakar yıkarsın" mesajını çoktan vermiş bile.

İşte o klip...

Tevhid Haber

 
Spiritual Journey - by Yusuf Islam The Basics of Islam Talks and Articles by Yusuf Audio streaming and Video Album releases by Yusuf Islam

Fasting

The Messenger of God (may peace be upon him) said:
'God the Exalted and Majestic said: Every act of the son of Adam is for him, except fasting. It is (exclusively) meant for Me and I (alone) will eward it. Fasting is a shield. When any one of you is fasting on a day, he should neither indulge in obscene language, nor raise the voice; or if anyone reviles him or tries to quarrel with him he should say: I am a person fasting. By Him, in Whose Hand is the life of Muhammad, the breath of the observer of fast is sweeter to Allah on the Day of judgment than the fragrance of musk. The one who fasts has two (occasions) of joy, one when he breaks the fast he is glad with the breaking of (the fast) and one when he meets his Lord he is glad with his fast.'

What is fasting and Ramadan?

Sahih Muslim Book 006, Number 2566.

View the sayings of the Prophet archive >>

"Never go to bed thinking about what to complain about tomorrow"
Unknown

Thoughts archive >>

 


Avoiding Darkness
The pressure of social conformity is hard to escape with the confines of the city, and human beings find it easier to go with the current rather than move against it...
Read the full talk

Chinese Whiskers

Over the years, since becoming a Muslim, I have been accused of saying and doing things I have neither said nor done. Stories spread from person to person, whether intentionally or not, the result is that some people are led into thinking I am connected to causes I don’t believe in or subscribe to. Read all FAQ's

Celebrating the Prophet (pbuh)
In a World where people are surrounded by darkness, ignorance and fear, it is a sign of hope to be celebrating Islam’s message of peace and light, and the last great Messenger, born and chosen to deliver them to all mankind.
Read the full talk

Yusuf Islam: The Journey

The Journey from Cat Stevens to Yusuf Islam, in search for the centre of the Universe...
Start the Journey

Music: A Question of Faith or Da'wah?
Exploring the foundations and opinions of using music in light of the tranditional Islamic teachings. This is the most recent paper written by Yusuf Islam about this topic. Download PDF



 

Yusuf awarded Peace Prize
In a wonderful start to 2007 Yusuf has learned he will be awarded the Mediterranean Prize for Peace for his continued work to increase peace around the world.

Mountain of Light assigns a percentage of its sales proceeds to “Small Kindness”, the humanitarian relief charity headed by Yusuf Islam. By buying and not copying our products you are helping orphans and families and supporting the various educational projects the charity runs.
 
 


Ramadan Moon (Free single download!)

Download album version

Download voice-only version


An Other Cup

Details
Buy this Album
Visit Website

The Life of The Last Prophet - New Special Edition digibook

Details
Buy this Album


Footsteps in the Light (compilation album)



Details
Buy this Album
Visit Website


Cat Stevens Gold

includes Indian Ocean (unedited version)

Details
Buy this Album


Indian Ocean
(Single)


Details
Buy this Single


Night of
Remembrance



Details
Buy this Album
Visit Website


I Look, I See



Details
Buy this Album
Visit Website

A is for Allah



Details
Buy this Album

Prayers of The Last Prophet



Details
Buy this Album








 

  www.smallkindness.org www.yusufislam.com www.belovedmusika.com www.jamalrecords.com
© 1994 - 2007 Mountain of Light Productions | Jamal Store | Home | Contact

Diyalog Tuzağına Düşmeyelim
Diyalogcuların İslâm inancını temelden dinamitleyen bir cümleleri de şöyle: “ ‘Benim dinim son dindir’ inancından vazgeçilmelidir.”
08 Aralık 2007 / 13:41

YAPILAN VE SÖYLENENLERİN İSLÂM İNANCI AÇISINDAN
İRDELENMESİ
On dört asırdan beri İslâm toplumlarını İslâm alimleri yönlendirmişlerdir. İslâm alimlerinin dayandığı esaslar ise sadece Kur’an ve hadisler olmuştur. Bu bakımdan bazı inceliklere dikkat etmek mecburiyeti vardır. ‘Müslümanım’ dediği halde diyalogculuk yapanlara yüce dinimizin itikatla, inançla alâkalı bazı temel esaslarını hatırlatmak gerekmektedir. Bazı âyet ve hadis mealleriyle, İslâm alimlerinin ifadelerini yorumsuz alıyoruz.
“Allah indinde hak din ancak İslâm’dır.” (Ali İmran Suresi – 19)
“Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa Suresi – 80)
“Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Onları dost edinenler, Allah’ın dostluğunu bırakmış olurlar.” (Ali İmran Suresi – 28)
“Allah Resulü’ne biri geldi ve:
‘Ey Allah’ın elçisi! Hıristiyanlardan Allah’a ve Resulü’ne inanarak İncil’e sadık biri veya aynı şekilde Allah’a ve Resulü’ne inanarak Tevrat’a bağlı biri, sonradan sana tabi olmazsa, bu kişiler hakkında ne buyurursunuz?’ dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurdu:
‘Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten biri veya Yahûdi ve Hıristiyan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi kabul etmeden ölürse, kesinlikle Cehennemlik olur.’ ” (İmam-ı Ahmed bin Hanbel – Müsned)
“İmanın temeli mü’mini sevmek ve kâfiri sevmemektir.” (İmam-ı Ahmed bin Hanbel – Müsned)
“Cennete sadece Müslüman olanlar girer.” (Buharî)
“Bana iman etmeyen Yahûdi ve Hıristiyan mutlaka Cehenneme girecektir.” (Hakim)
İmam Rabbani (ks.)’nin bu husustaki beyanları da şöyledir:
“Doğru imanın alameti, kâfirleri sevmeyip onlara mahsus olan ve kâfirlik alameti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü İslâm ile küfür birbirinin aksidir. Bunlardan birisine kıymet vermek diğerine hakaret ve kötülemek olur.
Allahü Teâlâ kâfirlerin kendi düşmanı ve Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Bir kimse kendini Müslüman zanneder. Kelime-i Tevhidi söyleyip ‘inanıyorum’ der. Namaz kılar ve ibadet eder. Halbuki bilmez ki böyle Allah’ın dostlarını sevmemek, Allah’ın düşmanlarını ‘şu iyilikleri de var’ diye sevmek gibi çirkin hareketleri onun imanını temelinden götürür. Allahü Teâlâ’nın düşmanlarını sevmek insanı Allah’tan uzaklaştırır. Onun düşmanlarından uzaklaşmadıkça sevgiliye dost olunmaz.”
Buraya bu husustaki âyet ve hadislerin sadece az bir kısmı alınabilmiştir. Bu bilgiler; Diyalog’un İslâm’ın temel inancı karşısındaki konumunu apaçık ortaya koymaktadır.
Bu bakımdan başta Diyalog anlayışının, imam-ı ibn-i teymiyye ,mustafa islamoglu, imam-ı humeyni ,İmam-ı Azam, İmam Şâfi, İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Malik, İmam Maturidî, İmam Eş’arî, İmam Gazalî, İmam Rabbânî, İmam Birgivî, Ebu-s Suud Efendi, Mevlânâ Celâleddin gibi alimlerin eserlerinin röntgeninden geçirilmesi zarureti vardır. İsmi zikredilen bu zatlar nevzuhur kişiler olmayıp birer ilim abidesidirler. Bunlar ilim dünyamızı, kafalarımızı, gönüllerimizi aydınlatan; yollarını takip etmekten şeref duyduğumuz büyüklerimizdir. Onların röntgeni vasıtasıyla gönüllerdeki arızalar görülmeli ve giderilmelidir.

DİYALOĞA KAPILANLARA BAZI HATIRLATMALAR
Ortadoğu’nun kan gölü haline geldiği zamanı yaşıyoruz. Mezheblerin ve meşreblerin mensupları el birliği edip ABD ve İsrail firmalarının ürettiği malları almasalar, o malları boykot etseler onlar açısından büyük bir çöküş meydana gelirdi. Ayrıca o mallara verilen paralar Müslümanlara atılan kurşun olmazdı. O zaman da Ortadoğu kendi sahipleri tarafından idare edilirdi. Acaba sözüm ona diyalogcular bunu niye düşünmezler?
Diyalogculara ve onları takip edenlere bazı hususların hatırlatılması gerekmektedir.
Ortadoğu’nun kan gölü haline geldiği zamanı yaşıyoruz. Mezheblerin ve meşreblerin mensupları el birliği edip ABD ve İsrail firmalarının ürettiği malları almasalar, o malları boykot etseler onlar açısından büyük bir çöküş meydana gelirdi. Ayrıca o mallara verilen paralar Müslümanlara atılan kurşun olmazdı. O zaman da Ortadoğu kendi sahipleri tarafından idare edilirdi. Acaba sözüm ona diyalogcular bunu niye düşünmezler? Yoksa ABD dolarları veya İngiliz sterlinleri başka türlü düşünememe psikolojisi mi meydana getiriyor?
Ülkemizde ve diğer pilot bölgelerde misyoner ve diyalogcular bu çalışmaları yaparken Batı toplumu içinde içten içe bazı hadiseler olmaktadır. Yukarıda kısaca temas ettiğimiz iğrençlikler karşısında Batı’da başta papazlar olmak üzere pek çok kimsenin Müslüman olduğu görülmektedir. Bu; akıl, mantık, ilim, vicdanın gösterdiği yoldur. Akıl, mantık, ilim ve vicdanın dalalete, kölelik psikolojisine, ihanete ve paraya tapınmaya karşı zaferidir. Yusuf İslam adını alan Cat Stavens, Raci Garaudy adını alan Roger Garaudy, Maurice Bucaille bu asil kalplilerin ve sistemli düşünenlerin ilk akla gelen şahane örnekleridir. Dünyada zaman zaman film festivalleri yapılmaktadır. Bu festivallerde en iyi oyuncu, yapımcı, senarist gibi sanatkârlara mükâfatlar verilmektedir.
Son festivallerden birinde cinsî sapıklık alanında en iyi oyunu sergileyenlere mükâfatlar verildi. Halbuki ikiyüzlülük alanında rol yapan öyle kimseler vardır ki bunlar pek çok Hollywood yıldızını sollayacak kabiliyete sahiptirler.

 
 
 

'İslamsız Kürtler ve İslamsız Türkler'

'İslamsız Kürtler ve İslamsız Türkler' 13 Kasım 2007 17:14

'..DTP'li Hasip Kaplan, DTP'nin laiklik konusunda bir sigorta olduğunu ve kendilerinin olmadığında Güneydoğu'da şeriatin öne çıkacağını öne sürdü...'



Tezgah altında pişirilen politik zehir: “İslamsız Kürtler ve İslamsız Türkler”

FikritakipCom'dan Akif Çarkçı'nın Analizi

DTP çizgisindeki siyasilerin ve aydınların din konusundaki resmi yaklaşımı neyse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi ideolojisine Jakoben bir üslupla sahip çıkan kalabalığın din konusunda geliştirdiği tez de odur. Tuhaflığı şüphe götürmeyen bu fikri birliktelik nereye kadar devam eder bilinmez, ancak, hem DTP’nin hem de resmi tezi kendi emellerine göre kullanan güruhun ülkenin başına ne belalar saracağı ortadadır. Bu topraklarda İslam paydasında birleşerek yüz yıllarca kardeşçe yaşamış iki toplumun arasına nifak tohumları ekmenin diğer adı bu fikri birlikteliği devam ettirmektir.
 
Büyük bir musibetle sonuçlanması kaçınılmaz olan din karşıtı bu görüşten ya resmi tezi jakoben bir üslupla dayatanlar vazgeçecekler ya da DTP bölge gerçeğinden haberdar bir siyaset güderek Kürtlerin Müslümanlığı üzerinden kendisine siyasetin merkezinde meşruiyet sağlamaktan vazgeçecektir. DTP’nin meşruiyet kaynağı, dini değerleri hafife alarak siyasetin merkezinde kendine alan açmak değil, terörist örgütle bağını tamamıyla koparmak, sonra da gerçek insan hak ve özgürlükleri paydasında ülkenin diğer sağduyulu kesimleri ile barışmaktır. Kürt ya da Güneydoğu sorununun çözümüne barışçıl, hakkaniyetli katkı sağlamak isteyen DTP’nin ilk atacağı adım bu olmalıdır. Ancak DTP bilerek ve isteyerek sanki başka bir arayışın içerisindeymişçesine dini ve toplumsal değerleri karşısına alarak kendi üzerindeki şaibeleri savmak istiyor. Bu şaibelerin neler olduğu ise gün gibi ortada.
 
Hatırlanacağı üzere silahlı kuvvetlerin yetkili ağızlarından geçmiş zamanda sadır ve vaki olan Türkiye’deki iki ana tehlikeden birisi irtica, diğeri ise bölücü Kürt terörüydü. Şimdi aynı ağızdan terör örgütünün meclisteki siyasi ayağı olarak nitelenen DTP bu iki tehlikeden birisi olan “kendisini” (silahlı kuvvetlerin görüşüne göre) irticadan ayırarak tek gerçek iç tehlikenin irtica olduğu konseptini güçlendirmeye çalışıyor. Hem de resmi söylemle ağız birliği yaparak. Şimdi bu paragraf üzerinde düşünün ve acı gerçeği siz yakalayın.
 
Vakit Gazetesi'nin haberine göre bir dönem Abdullah Öcalan'ın avukatlığını yapan DTP milletvekili Hasip Kaplan, DTP'nin laiklik konusunda bir sigorta olduğunu ve kendilerinin olmadığında Güneydoğu'da şeriatin öne çıkacağını öne sürdü. Üstüne üstlük Kaplan, DTP'nin kapatılması ve etkisizleştirilmesi durumunda bölgede dindarlığın hakim olacağını da söylemekten çekinmedi.
 
Öcalan'ın laiklik konusundaki görüşlerinin belli olduğunu da ifade eden Kaplan bu görüşlerin Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesiyle ve cari uygulamalarıyla örtüştüğünü belirterek hem laikliğin hem de sosyal devletin teminatı olduğunu da söyledi.
 
Kaplan başörtüsünün serbest bırakılmasına karşı olduklarını da belirterek şunları söylüyor: "21. yüzyılda bunlarla mı uğraşacağız? Bunların dayanağı istismardır. Bakın anayasa hazırlıyorlar, bunu da serbest bırakmak isteyecekler. Türban simge olarak kullanılmamalıdır. Başörtülü savcı, avukat olmaz. Başörtülü hakim olamaz.”
 
Ezelden beri sağduyulu aydınların, namuslu, Türkiye gerçeğinden haberdar bilim adamlarının Kürt sorununun çözümünde İslam faktörünü önemli bir çimento olarak görmelerine karşılık İslamsız bir toplum hayali ile yanıp tutuşan ve aslında küresel güçlerin makro planlarına bilerek ya da bilmeyerek alet olan, payandalık eden, etnik kimliği ne olursa olsun her kendini bilmez sözde aydın ve siyasetçiler Türkiye’yi bir bataklığın içine doğru sürüklüyorlar.
 
Eğer bugün son günlerde yaşanan müessif terör olaylarının etnik bir çatışmaya dönüştürülme ihtimali varsa bu ihtimali körükleyecek en kötü tavır, profan ve değerden arındırılmış toplum üretmeye dayalı politika gütmektir. Halkların kardeşliği gibi görünürde masum ancak özde sorunlu bir yaklaşımı benimseyen Marksist ideoloji ne yazık ki sosyolojik gerçeklikten uzak durarak iki ayrı etnik kökene mensup toplumun biribine düşürülmesi sürecine bilinçli ya da bilinçsiz olarak katkı sağlıyor.
 
Oysa İslam, “ancak mü’minler kardeştir” düsturunu insanlığa hediye ederek, gerçek kardeşliğin etnik mensubiyette olmadığını, inanç birliğinin kardeşliğin temeli olduğunu vaaz ediyor.
 
İslam kardeşliğinin tesis edilmesinden korkan dış ve iç mihraklar bölgede oynanan kirli oyunlarının bozulmaması için İslamsız Kürtleri ve İslamsız Türkleri kullanarak hem bir etnik çatışmanın hem de sonu parçalanmaya gidecek çözümsüz bir sorunu iyice pekiştirmenin temellerini atıyorlar maalesef. İşte oyun budur. Bu oyuna gelmemesi beklenen, bu ülkenin vazgeçilmez iki gerçeği Türkler ve Kürtler ancak İslam ortak paydasında birleşebilirler. Dil ayrı, örf ayrı, etnisite ayrı. Sadece din ve inanç bir. Bu sosyolojik gerçeği artık görmek ve kabul etmek lazım.
 
“Kart- kurt” tezinden sonra “Kürt kökenli vatandaş” söylemine evrilen ulusalcı cephe siyasetçi ve aydınları Kürt’e Kürt, Türk’e Türk diyebilmenin dayanılmaz hafifliğini yaşamadıkça, DTP, dini politikasına alet etmekten vazgeçmedikçe, Kürt sorunu ile terör sorunu birbirinden ayrı tutulup bölgede siyasi ve ekonomik tedbirler alınmadıkça, herşeyden önemlisi İslam kardeşliği vurgusu sorunun çözümü için yegane anahtar olarak görülmedikçe bölgedeki sıkıntılar sona ermeyecektir.
 
ABD’nin ve ekseninde duran emperyalist güçlerin kirli emellerinin depreştiği bölgede İslamsız bir Kürt toplumu ve İslamsız bir Türk toplumu oluşturarak iki toplumun kardeşlik bağlarını çözmek oyununa gelinmesi demek Irak’tan sonra Türkiyenin parçalanması, gücünün azaltılması demektir. Bu acı sonuç ayan beyan ortada durmaktır. İslami duyarlılıkları azaltılmış iki toplumun etnik gerekçelerle birbirine nasıl kolay düşürebileceğini hayal etmek bile kötü. Kuzey Irak’ta fiilen kurulan Kürt devleti de eğer İslamsız, İsrail’e entegre bir Kürt toplumu özlemi içerisindeler ise vay bölge insanlarının haline vay!
 
Din karşıtlığını esas edinmiş zevata ise söyleyecek sözümüz şudur: Bu ağır vebalin altından nasıl kalkacağınızı şimdiden düşünseniz iyi olur değil mi beyler!
 

http://www.haber5.com/haber.php?haber_id=299091

"Hep birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın ve anın Allah'ın size verdiği nîmeti, anın o zamanı ki düşmandınız birbirinize, kalplerinizi uzlaştırdı, nîmetiyle kardeş oldunuz. İçinde ateş dolu bir çukurun tam kenarındaydınız, sizi kurtardı oradan. Allah, doğru yolu bulursunuz diye delillerini böyle açıklar işte." ali imran 103
Bu ülkenin/coğrafyanın bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslamiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı... İnananlar kardeştir. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için yaşamak, ölmek, Türk’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i, Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç; gazaya yani iradeye. Altı yüz yıl beraber ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kabusa kalbeden meşûm bir salgın, maddecilik. Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihine hayatın. Heyhat, bu çöküşte kıyametin ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikayetsiz.
 
      Eleştiri, soru ve önerileriniz icin e mail lerinizi bekleriz.
  e mail  ve   MSN  Adresim:         rpiskin@hotmail.com  

http://www.muslumangenc.com/

animation1.gif

  baş örtüsüne karşı duyarlı olmak zorundayız tüm ümmet olarak

irade her güçlügü yener

Yabancıların müslüman olmalarına sebepler

Bir çok diplomat, devlet, ilim ve fen, hatta din adamlarının müslüman oluşları, İslâmiyetin büyüklüğüne hayran kaldıklarındandır. Misyonerler, milyarlar harcayarak Hıristiyanlık propagandası yapıyorlar. Hâlbuki propagandasız birçok yabancı, İslâmı seçmiştir. Bu sebeplerin birkaçı şöyle:

1- İslâmda tek ilah vardır. Hıristiyanlıktaki üç tanrı inancı, ilim sahiplerince saçma görülmüştür.

2- İslâm, sadece ahiret saadetini değil, dünyada da mutlu yaşamanın yollarını bildirmiştir.

3- İslâmda, her çocuk günahsız doğar. Hıristiyanlıkta ise, günahkâr doğar. Bu da, akla, ilme, aykırıdır.

4- İslâmda, ibâdetlerin mabette yapılma şartı yoktur. Her yerde ibâdet edilebilir. Hıristiyanlar, kilisede putu, papazı aracı yaparak ibâdet eder.

5- İslâmda günahları yalnız Allah affeder. Hıristiyanlıkta, güya papazın, günahları affetme ve dinden çıkarma yani aforoz etme gibi yetkisi vardır.

6- Yahudi kendini asil bilir. Hıristiyan, zenciyi aşağı görür. İslâmda ise ırk, renk ve dil ayrımı yoktur.

7- İslâmda bütün peygamberler beşer, yani insandır. Ancak seçilmiş, günahsız insandır. Hiç kimse, diğerlerinin günahını çekmez. Hıristiyanlıkta, Hz. İsa Oğul tanrıdır, günahkârların affolması için çarmıhta ölmüştür. Bu da akla ve ilme aykırıdır.

8- İslâmda hurafe yoktur. Diğer dinlerde ateşe, güneşe, taşa, heykele tapılır.

9- İslâmda, "Dinde zorlama yoktur" düsturu vardır. Hiç kimse dine girmeye zorlanmaz. Hıristiyanların dine sokmak için yaptıkları işkenceler ve mezheb kavgaları meşhurdur.

10- İslâm, iç temizliği yanında, dış temizliğe de çok önem verir. Meşhur Versay Sarayında yıllarca bir hela yoktu. Bu, Hıristiyanların ne kadar pis olduğunu göstermeye kâfidir.

11- İslâm, sömürüyü reddeder. Bunun için kapitalizmi, komünizmi kabul etmez. İslâm hariç, hiç bir dinin ekonomi sistemi yoktur. Bugün Hıristiyan ülkelerde kapitalizm hakimdir.

12- Müslümanların geri kalışları sebebi, dinlerinin icablarına uymamalarındandır. Hıristiyanların maddi refaha kavuşmaları ise, dinlerinden uzak kalmalarındandır. Müslümanlıkta cahil olan dinden çıkar, Hıristiyanlıkta ise, âlim olan Hıristiyanlığı bırakır.

13- İslâmda, alkol, uyuşturucu ve kumar haramdır. Zinanın cezası ise, ağır olduğu için, fuhuş yaygınlaşamaz. Hıristiyan Batı, fuhuş bataklığı içindedir.

14-İslâm, en yeni ve en son dindir. Kur'an-ı kerim, günümüze kadar hiç bozulmadan, bir kelimesi bile değişmeden gelmiştir. Hâlbuki İncillerin birbirini tutmadığını herkes bilir.

15-İslâm, kadınlara çok kıymet vermiş, onlara en büyük hakları tanımış, (Cennet anaların ayağı altındadır) buyurmuştur. Hiçbir din kadına bu değeri vermemiştir.

16-İslâm dini bir milletin değil, bütün insanlığındır. Allahü teâlâ, (Rabbülâlemin)dir, yani bütün âlemlerin Rabbidir.

Niçin Müslüman oldum?

(Atlas Okyanusu ile Akdenizin birbirine karışmadığını gördüm ve ilmen de tesbit edilmiştir. Bunun 1400 sene önce Kur'an-ı kerimde bildirildiğini duyunca, müslümanlığın hak din olduğuna inanıp müslüman oldum.) Kaptan Kusto (Fransız)

Kur'an-ı kerim, Allahın adı ile başlıyor, Allahın birliğini bildiriyordu. Hayretim arttı. Tevhid dini olan müslümanlığı seçtim. Cat Stevens (İngiliz)

İslâm, çağları ardında sürükliyen bir dindir. Müslüman olmakla, çağlarüstü dini seçmiş oldum. Roger Garaudy (Fransız)

Anarşinin ancak İslâm ahlâkına sahip olmakla önleneceğine inandım. İçkiyi bıraktım, tesettüre girdim ve namaza başladım. Tına Gfanzıl (Alman)

İslâmda, ırk, renk ve dil farkı gözetilmediğini, herkesin eşit olduğunu, namaz kılarken de rütbe ayrımı yapılmadığını gördüm. Müslüman oldum. Thomas Clayton (Amerikalı)

İslâm, en iyi şeyleri ihtiva eder. Hiç bir dinde kardeşlik, İslâmdaki gibi değildir. Dr. Rolf Freiherr (Avusturyalı)

İslâm, sevgi, doğruluk, temizlik ve güzel ahlâkı emrettiği için müslüman oldum. A.Uemura (Japon)

İslâmı akla da uygun bulup müslüman oldum. Cecilla Cannolly (Avusturyalı)

İlim Çinde de olsa alın sözünü okudum. İslâmın ilme verdiği önemi görünce müslüman oldum. Mr. Board (Amerikalı)

İslâm, israf ve cimriliği yasaklayan, maddi- manevî her hususta en güzel kaideleri olan dindir. Albay Ronald Rockwell (Amerikalı)

İslâm dünya ve ahiret mutluluğunu gösterdiği için müslüman oldum. B.Karai (Zengibar)

Putlara değil de, bir Allaha ibâdet etmeyi, doğruluğu, emanete riayeti, insanların haklarını gözetmeyi emreden İslâmiyeti kabul ettim. Necaşi (Habeş İmparatoru)

Tufeyl bin Amr, usta bir şairdi. Onun gibi şiirden anlıyan pek azdı. Kur'an-ı kerimi okuyunca, onun şiir ve beşeri bir söz değil, ilahi bir kelam olduğunu hemen anlayıp müslüman oldu.

 

GÜZEL BİR DUA 


Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla!
hz.Muhammed'in iznindeyiz
Alemlerin Rabbi olan Allah'a  hamd ederiz.

Efendimiz, Rehberimiz, Resulümüz, Serverimiz olan Muhammed Mustafa (sav)'ya selat ve selam olsun.

Ya Rabbi!... Hakkın batıl, batılın da hak görüldüğü, hak ile batılın birbirine karıştığı, insanların hak diye batıla rağbet edip, batıl diye hakka tepki göstererek dışladığı bu zor ve sisli dönemde bize yardım et. Hakkı bize ve herkese göster.

Ya Rabbi!... Nefsin istek ve temennilerinin sonu olmadığını, insan onun peşinden bir adım yürüdü mü birkaç adım daha atmak zorunda kaldığını, hevasına bir yoldaşlık etti mi, pek çok temennisine de yoldaşlık etmeye mecbur olduğunu, nefsin isteklerine bir kapı araladık mı pek çok kapı daha aralayacağımızı nefse bir sefer itaat etmekle pek çok fesada düşeceğimizi, ta ki Allah göstermesin hak dergahından kovuluncaya kadar bunun devam edeceğini bize idrak ettir ve bizi hevâsına uyanlardan eyleme.

Ya Rabbi!... İç alemde zafer kazanılmadan meydan savaşında zafer kazanılamayacağını, eğer iç alemimizde hakkı yüceltmemişsek dış alemde küfre üstünlük sağlayamayacağımızı bize idrak ettir. Hem iç alemde hem de dış alemde zaferler nasib et.

Ya Rabbi!... Va'desi gelip takdir ettiğin zaman ölümün kaçınılmaz olduğunu, savaşla barışla yada insanın bulunduğu yerin güvenli olup olmaması ile ilgili olmadığını, evde oturmanın ölümü erteleyemeyeceği gibi Senin yolunda mücadele etmenin de ölümü yaklaştırmayacağını bize idrak ettir.

Ya rabbi!... Bu dinin hakimiyetinin sıkıntı, korku, zorluk, zindan, hicret ve şehadetten geçtiğini, Allah'ın rızasına ve cennete böyle ulaşıldığını, ahirete inanmayan düşmanlarımız bile da'vaları için bu sıkıntılara katlanırlarken, bizim gevşekliğimizin ancak iman eksikliğinden kaynaklandığını bize idrak ettir. İmanımızı arttır, ayaklarımızı sabit tut ve bize kaldıramayacağımız ağır yük yükleme. Geçemeyeceğimiz imtihanlarla bizi imtihan etme. <******>

Ya Rabbi!... Bizi Mü'min kardeşlerimize karşı şefkatli merhametli ve tevazu sahibi; kafirlere karşı da şiddetli ve tavizsiz kıl.

Ya Rabbi!... Kardeşlerimizle bir bedenin uzuvları gibi olduğumuzu ve bedendeki bir uzvun rahatsızlanması ile diğerlerinin de rahatsızlandığını bize idrak ettir. Ve o bilinçle hareket etmeyi nasib et.

Ya Rabbi!... Başımıza gelen musibetlere üzüldüğümüz gibi kardeşlerimizin başına gelen musibetlere de üzülmeyi, kendimiz için sevindiğimiz her durumda kardeşimiz için de sevinmeyi nasib et.

Ya Rabbi!... Tüm insanlara ve kardeşlerimize karşı kalbimize sonsuz bir sevgi yerleştir. Ancak bu sevgi bizi adaletsizliğe ve sevdiğimizin hatasını görmemeye sevk etmesin.

Ya Rabbi! Bugün dünyanın dört bir yanında bölük pörçük olan Müslümanlara birlik beraberlik ve vahdeti nasip eyle. Zulme, küfre, ve emperyalistlere karşı Ümmeti yek vücut yaparak mücadele etmeyi nasip eyle.

Ya Rabbi!... Müslümanların topraklarını işgal ederek yer altı ve yerüstü kaynaklarını sömüren, bunun için her türlü mel'aneti işlemekten geri kalmayan zalimleri kahr-u perişan eyle.
Ya Rabbi!... Şüphesiz yerin ve göğün hazinelerinin sahibisin. Ğani, Rezzak olan ancak Sensin. Senin Resulünü ve ashabını davasından geri döndürmek için nasıl ekonomik boykot ve tecrit politikaları uygulandı ise bugünde Onun yolundan gidenlere aynı boykot ve tecrit politikaları uygulanmaktadır. Çocuk, kadın, yaşlı demeden taraftarların aç bırakılmaktadır. Resulünün üzerinden bu boykotu nasıl kaldırdın ve zalimlerin planının boşa çıkardın ise bugün de yardımını göndererek zalimlerin hile ve oyunlarını boşa çıkar. Ğani ve Rezzak sıfatınla bizleri rızıklandır.


''MEDENİYET DEDİĞİN AÇMAKSA BEDENİ,
ETRAFINIZA BİR BAKIN,HAYVANLAR SİZDEN DAHA MEDENİ''

M. AKİF ERSOY

 

EY ÜMMETİ MUHAMMED s.a.v UYAN!
Uyan da bak zulmün cellâdı, zalimin korkusu, mazlumun perdedarı sen misin? Ne oldu sana; ne oldu da bu kadar umarsız, bu kadar serseri, bu kadar duyarsız oldun... Sen zulümle savaşırken ortaya yüreğini koyardın, yüreğin mi yaralandı en orta yerinden yoksa duygularını mı bağladın? Tek dişi kalmış medeniyet canavarlarının arasında yutuldun mu? Çığ mı düştü üstüne? Sele mi kapıldın zulmün yamacında? Odağı cehennem olan bir kuyunun dibinde misin? Yasıyor musun biçare yoksa ölü müsün ölüleri bile utandıran halinle...

Sen nasıl
çıkacaksın YARADANIN huzuruna? Peygamber 'ümmetim ümmetim' diye fer yâd ederken sen bu ümmet katliamına seyirci mi kalacaksın? Destek olmayacak mısın kardeşine yoksa köstek olmak mı gelir isine? Sen ki söz verdin GALU BELA’DA, söz verdin MEVLA’YA. Uyan su gafletten. Taslar ağaçlar dile geldi, hepsi cihada gidiyor. Uyan! Sözünü tutma vaktidir su an. Yedi kat yerin dibindeki ölüler dirildi, şanlı ruhlar geldiler cihada, SEN YOKSUN! Melek’lerin gözünün yasini sil artik.
Evliyaların, şühedaların kemikleri sızlamasın...

ARTIK UYANMA ZAMANI GELMEDiMi EYYY MÜSLÜMANNNN!
Haydi, Ey Müslüman Kiralım Gaflet Zincirini. Vakit artik Uyanma zamanıdır. Dua
Mümin’in Silah’ıdır. Haydi, simdi Eller Dua’ya. Bir gece vakti
ÜMMET’İ MUHAMMED s.a.v için, Kendiniz için Dostlarımız ve Hastalarımız için
 
Dünya üç gündür; dün, bugün ve yarin. Dün geçti. Yarinin gelecegi belli degil. Öyle ise; bugünün kiymetini bil! Hasan-i Basrî Rahmetullahi aleyh

dogan medyasının yazdıklarına ve yayınladıklarına çok dikkat edin, zira bölünme, parçalanma ve yıkmaya dair bu ülkede ne varsa yılanın başı bunlardır. Uyanık olmalı, bize her “dayatılan” haber ve yorumu kabullenmemeliyiz. Biraz sorgulamalıyız yahu bu ne koyunluk, bu ne gaflet hali böyle?! Bazı bloglarda gördüm bu kabullenişleri de o yüzden diyorum hemen kabullenmeyin koyun gibi diye!! Ki bu Doğan medya kuruluşunun başındakilerin ne Türk’lüğü belli, ne müslümanlığı ne de Türk ve Türkiye severliği.

İşte o haber..

“Kurtlar Vadisi” dizisinin kahramanlarından Muro’nun meşhur repliği “nalet olsun içimdeki insan sevgisine” şeklinde. Doğan Medya Grubunun İsrail yanlısı yayınlarını görünce “lanet olsun içinizdeki Siyonizm sevgisine” demekten kendimizi alamıyoruz. İşte bize bu cümleyi söyleten gelişmeler;

dogan-medya-grubu-meymenetsiz-mason-aydin-dogan-siyonist-kopekler“Filistin’deki katliam” Doğan Medya Grubu gazete ve televizyonlarında farklı bir bakış açısıyla veriliyor. “Siyonist gözlük” takan ve soykırıma Tel-Aviv’den bakan bu kuruluşlar İsrail’i haklı çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Özellikle grubun “Amiral gemisi” Hürriyet ve “ağır abi” takılan Milliyet’e göre bu katliam “kahrolası” Hamas yüzünden gerçekleşmiş. Nitekim Hürriyet ilk büyük saldırıdan sonraki manşet haberinde kullandığı “İsrail savaş uçakları, iki günde 200 Katyuşa roketi atan HAMAS’ı dün yoğun hava saldırılarıyla yerle bir etti” ifadeleriyle, sanki İsrail’in HAMAS’ın saldırısı karşısında harekete geçtiği izlenimini vermeye çalıştı. *

İlk gün katliamı ufak bir haberle geçiştiren Milliyet’in manşeti ise izinsiz ağaç kesilmesini işleyen “Yasal katliam”dı. Öldürülen yüzlerce insanın ağaçlar kadar değeri yoktu. Bu kadarcık ayıpla yetinmeyen Milliyet dün de “tuhaf bir haber”le okuyucularının karşısına çıkma pişkinliğini gösterdi. Anlaşılan, Tokat Milletvekili Zeyid Aslan’ın, İsrail’in Gazze saldırısının “soykırım” olduğunu belirtmesi Milliyet’i rahatsız etmişti. Gazete, vekilin İsrail’i kınayan açıklamasını ” vekilden tuhaf bir çıkış” başlığıyla verdi. Haberin spotu ise ” milletvekili Zeyid Aslan, 380 Filistinlinin ölümüne neden olan İsrail saldırıları için tuhaf bir çıkışta bulundu. Aslan, İsrail’in saldırılarını ’soykırım’ olarak niteleyerek, ‘Dün insanlığın karşısında uğradıkları zulümlerden dolayı merhamet dilenenler, bugünün barbarları olmuşlardır’ dedi” şeklindeydi. Oysa asıl tuhaf olan bu vekilin “anlamlı ve yerinde” açıklaması değil Milliyet’in “garip” haberiydi.

Bilindiği gibi, “Kurtlar Vadisi” dizisinin kahramanlarından Muro’nun meşhur repliği “nalet olsun içimdeki insan sevgisine” şeklinde. Doğan Medya Grubunun İsrail yanlısı bu yayınlarını görünce herhalde Aydın Doğan ve çalışanları için ise: “Lanet olsun içinizdeki Siyonizm sevgisine ve Müslüman nefretine” demekten kendini alamıyordur.

TEMBELLİGE VE MAZERETE SON

Halkımız arasında meşhur bir söz vardır. Derler ki: “İsteyen bir yol bulur, istemeyen de mazeret bulur.” Bu söz, günümüzdeki Müslümanların bir bölümüne şıp diye oturuyor. İnsanlar yapmaları gereken şeyleri “azgın nefis”in telkin ve teşvikleriyle yapmadıklarından dolayı kendilerini temize çıkarabilmek için mazeretler uyduruyorlar. Uydurdukları mazeretleriyle kendi sığınakları oluşturuyorlar. Halbuki bu tür davranış içerisine girenler ancak bilerek ya da bilmiyerek kendi kendilerini aldatıyorlar. “Günahları”nı, “tembellikleri”ni, “ihmalkârlıkları”nı, “vesveseleri”ni mazeret kılıfıyla örtmeye çalışanların “zerre miktarı hayır ve şerrin hesabının görülecegi” günde imtihanı kaybetmesinden endişe ediyoruz. Günümüzün tembellik ve mazeret içerisinde bocalanan bazı meselelere bakalım, Hangi konularda tembellik yapıyoruz ? * 1.) Allaha kulluk noktasındaki tembellik en tehlikeli olanıdır. Bilindigi gibi tembel insanlar zamanında yapacakları işi devamlı ertelerler. Namaz kılınması lâzım: Yarın kılarım derler yarınlar bir türlü gelmez. Ramazanda Oruç tutması gereklidir: Bin türlü mazeret hazırlar. Zengin sınıfında ise Zekat vermesi icabeder: Hep bir sonraki sene toptan veririm der ama miktar arttıkça ertelenen sene sayısı da artar. Bu ve buna benzer İtikat,İbadet,Muamelat, ve her türlü dini noktalarda Allaha kullugunu erteleyen Müslüman öyle bir zamana rastlarki; Ecelin ertelenmedigi vakit gelmiştir. Hayıflanmak, üzülmek, esef etmek te artık çare degildir. Aklımızı başımıza alalım ve her âmelimizi zamanında yapmaya ğayret edelim. Çünkü yaşadıgımız hayatın yedegi yok. Ahirette de kandırılacak, aldatılacak, mazeret dinliyecek birilerini bulamayacagız. 2.) Kitabımız Kur’ân’ı Kerime yeterli derecede vakıf olmaktan uzagız. Kuranı anlamıyoruz, İşin garip olan tarafı anlamaya da çalışmıyoruz. Hep birileri okusun, birileri anlatsın lâkin biz yüzünden dahi okuyamayalım. Eger böyleysek acınacak durumdayız demektir ve en kısa zamanda Kurana hizmet yönünde önce kendimiz kitabımıza sarılacagız, sonra eşimize ve çocuklarımıza Kuran sevgisini aşılıyacagız. Çevre çevre Kuran halkasını genişletecegiz. Kuranın hizmetçisi olacagız. Çünkü Peygamber efendimiz mealen buyuruyorki: ** sizin en hayırlılarınız Kuranı ögrenen ve ögretenlerinizdir.** Müslümanlar için çok önemli olan bu müjdeli habere sımsıkı sarılacagız. İnanıyoruzki; Kurtuluş sadece Kuranda ve İslamdadır... 3.) Müslümanlar Kur’ân’ın sınırlarını çizdiği helâl-haram hudutlarını kesinlikle ihlâl edemezler. Yalnız bu hudutları tayin etmek te İlim ile olur. Onun için Kitabımızı çok okuyacagız. Anlayana, kavrayana kadar ondan kopmayacagız. Zorda kaldıgımız her an ona sarılacagız, Edebimiz, âhlakımız, Yaşantımız, velhasıl her adım atışımız kitabımıza uygun olacak. Kuranı anlamaya götürücü bütün ilimlerden faydalanacagız. Tefsir, Hadis, Akait, Fıkıh, Kelâm, İnsanlık ve İslam tarihi gibi ilimleri okuyup ögrenmeye ğayret edecegiz. Bu yolda bütün imkanlarımızı harekete geçirecegiz. Kuran ögrenimi ve ögretimi ile geçen zamanımız bilelimki; Vakitlerin en güzeli olacaktır. Kitabımızı ögrenemezsek nasıl yaşayacagız ? Sahabe önce 10.Ayet ögreniyordu. Sonra ögrendiklerini yaşıyor, hayatına tatbik ediyordu, sonra bir 10. Ayet daha ögteniyor ezberliyor böyle böyle İlim – Âmel bütünlügünü yaşamada bizlere örnek oluyorlardı Allah (cc) onlardan razı olsun. *4.) İlim tahsili konusundaki vurdumduymazlığımız ne yazıkki günden güne artmaktadır. Bu konu daha iyi anlaşılır ümidiyle AMARAT tan misal verelim. Daha çok degil otuz kırk sene önce yüzlerce Kuran Hafızı vardı ve bu insanlar bildiklerini ilimleri ölçüsünde çevre köylerle, kentlerle paylaşıyorlardı. Yaşı 45-50. nin üzerinde olanlar çok iyi bilirler, gençlerde Ana-babalarından, büyüklerinden konuyu araştırabilirler. Peki ne olduda Kuran Hafızlıgından koptuk ? Neden şimdilerde İlim adamı yetiştiremiyoruz ? Ne olur artık dünyamızı mamur hâle getirmeyi, dünya malına canla başla sarılmayı birazcık erteleyelim birazda Dinimiz için ğayret sarf edelim. İnanıyoruzki; Dinimiz düzelirse hem dünyamız, hemde Ahiretimiz nurlanacaktır. Şükürler olsun çogumuzun hali vakti yerinde, imkanlarımız çok geniş. Alahın dinine sarılmayı ertelemeyelim. Artık tembellik ve mazeret zamanı geçti diyelim ve Dinimizi saglam kaynaklardan ögrenelim ve Hayırlı âmellerle hem dünyamızı hem Âhiretimizi kurtaralım... * 5.) Müslümanların İnsanlıga faydalı olacak faaliyetlere koşması zaruridir. Bu tür sosyal faaliyetlerden kişinin kaçması kendi kendinden kaçması, kendi kendisini aldatması demektir. Müslümanlar artık kendilerini ciddiye almalarının vaktinin geldigini hesap etmelidirler. Akıl baliğ yaşını idrak etmiş olanlardan itibaren kimse kendisini geri planda göremez. Yaşı ilerleyenler * Artık yeşeripte bostanmı olacagım * düşüncesiyle kendilerini bu hizmetin dışına çıkaramazlar. Bu din kadını, erkeği, yaşlısı , genci, Fakiri, zenginiyle yaşanmak için Rabbimiz tarafından Peygamber efendimiz (sav) aracılıgıyla bizlere ulaştırılmıştır. 1400. Küsur senelik geniş bir İlmi birikim bizlere kadar taşınmıştır. Bizlere sadece İhlasla,İslam dinine sarılmak kalıyor Tekrar ediyoruz Tembellige ve Mazerete geçit yok diyecegiz. Arif Nihat Asya ne diyor şiirinde: * Hâla ne diye oyunda oynaştasın. Fatihin İstanbulu fethettigi yaştasın.* Evet kendimizi ciddiye alalım. Biz ciddiye almazsak hiç kimse bizi adam yerine koymaz. Yaratılmışların en şereflisi oldugumuzu bilelim ve buna lâyık olalım... 6.) Şeytanın en büyük ugraşı bütün insanlıgı yoldan çıkartmak için çalışmak ve bu ugurda Kıyamete kadar ğayret göstermektir. Aman Şeytana ve şeytanın uşaklarına fırsat vermeyelim. Şeytan Haramları, günahları, Dinimizin çirkin buldugu bütün âmelleri allayıp pullayıp yandaşlarına güzel gösterecektir. Haramların kapısını sonuna kadar açacak Zinacıyı, içkiciyi, kumarcıyı, yalancıyı, iftiracıyı, hasta ve illetli beyinlilerin hepsini geçici olarak koruma altına alacak, onların dostu gibi görünecek, Vesvesesi ile muhatabını sapıklıga sürükleyincede zevk ten dört köşe olacak, İnananların kalbine şirk tohumlarını atmak için asker sayısını sürekli artıracak, İsyan bayragının Kıyamete kadar taşıyıcılıgını üstlenecektir. Aman şeytanın hilesine, desisesine, aldatmalarına kapılmayalım. Uyanık olalım. Kış uykusuna yatmış olanları da uyandırmaya ğayret edelim. Ömrümüzün geri kalan kısmını Allaha ve Peygamberine (sav) baglılıkla geçirelim. Unutmayalım: Şeytan bizim günahlardan tevbe etmemizi istemez. Şeytan bizim Hidayete, kurtuluşa kavuşmamızı istemez. Şeytan bizim Allaha sıgınmamızdan hoşnut olmaz. Şeytan bizim Namaz kılmamızı , SECDE etmemizi istemez. Müslümanlar günah işledikten sonra, Pişmanlık duyup tevbe kapısına yapışınca o kusur ve günahlarından kurtulacakken, Güzel niyetleriyle iblisi çatlatması gerekirken Hâla tembellik ve Mazeret hastalıgını gündemde tutarak hayatını sürdürüyorsa o insanın alçalışı ve düşüşü hızlanır Allah korusun * ESFELİ SAFİLİNE * Yani aşagıların aşagıların aşagısına yuvarlanır. İnsanlık şerefini ayaklar altına alır ve Hayvanlardan daha aşagı derecelere iner. Akıl nimetinin bize tanıdıgı güzellikle diyoruzki Allaha ve onun Rasülüne (sav) İtaat etmekle Şeytanı, lanetli iblisi çıldırtalım. Allahın gazabına ugramaktan korunalım. Samimiyetle ve sadakatla dinimize baglanalım, sarılalım. Mazeret kulpuna sarılıp oradan ayrılmamak bir hastalıktır. Peki, bu halden kurtulmanın çaresi nedir? Ne yapmalıyız ki, nefsimizin esiri olmaktan kurtulup kusurlarımızı kabul edip islah yolunda ciddi adımlar atmak gibi bir yola girebilelim? Hakkı hak bilip Hakkı kabul edecek, batılı batıl bilip, batıldan şiddetle kaçınacak bir şuur kazanabilelim? Bunun için ilk yapılacak şey samimi olmaktır. İkincisi, kişinin kusurunu anlaması ve bu kusurdan dolayı yaptıklarından pişman olmasıdır. Bunlar temizlenmenin rıza makamına ermenin ilk basamağıdır. Bundan sonra, bu noktaya gelen kula istiâze (şeytandan ve her türlü şerlerden Allah’a sığınmak) ve istiğfar (tevbe etmek) kapılarına ihlâsla ve bir daha şeytana dönmemek üzere yönelmek gerekir... Dahası var: Bundan böyle ibadette devamlı olmak, günahta ısrarcı olmamak, sıkıntı ve musibetlerde “sabır” ve “takva” elbisesine bürünmek icab eder... Artık nefsin elinden “mazeret uydurma” yetkisi alınmıştır. Bu yetkinin alınmasıyla insan necat ( Yani kurtuluş) yolunu bulmuş demektir. Niyetlerimiz samimi olsun. İyilikler içinde olmaya kesin tavırlarla yönelelim. Günahlarımız için mazeretler uydurmaya yeltenmeyelim. İmanda sebat edelim. İbadetlerimizde sadakatimizi gösterelim. Allah (CC) kendisine kullukta samimi olanları daima yüceltir. Şeytanın en önemli hedefi insanların doğru yoldan sapmalarını sağlamaktır. Bu amacını gerçekleştirmek için her türlü yöntemi deneyen şeytan, insanlara sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından yaklaşır. İrade kullanmayan bir kişi şeytanın çağrılarına kolaylıkla kapılıp, onun istediği şekilde hareket eder. Buna karşın Allah'a teslim olan iman sahipleri şiddetli Allah korkularından dolayı Rabbimizin razı olacağını tavırları göstermede irade gösterirler. Dinden uzak yaşayan toplumlar üzerinde şeytanın tembellik telkini çok şiddetlidir. Çünkü tembellik insanı İslam’ın getirdiği güzel ahlâktan uzaklaştırır. Eğer düşüncede ve iradede şiddetli bir tembellik varsa, o anda bu kişinin dinin gereklerini hakkıyla yaşaması mümkün olmaz. İnsanların çok büyük bir kısmı tembelliğin ne olduğunu tam olarak kavramazlar. Tembelliği daha çok, emekli olmuş, hiçbir işte çalışmayan insanların özelliği olarak düşünürler. Oysa tembellik sadece hiç hareket etmeyen, çalışmayı sevmeyen, dolayısıyla sürekli olarak yan gelip yatan bir insan modeli değildir. Şeytan bu tür bir tembellikle de insanları yönlendirmeye çalışmaktadır. Ama asıl önemli olan fikir tembelliği, yani düşünmemektir. Çünkü eğer insan iradesini hiç kullanmaz ve şeytanın bu etkisine kapılarak düşünmekten kaçarsa o zaman anlayıştan yoksun, apaçık olan gerçekleri göremeyen, düşünmesi gerekenler detaylıca anlatılsa bile bunları kavrayamayan bir insan haline gelmektedir. Kur’an’da bu anlayışsız insanlara ve özellikle çok sayıda olmalarına pek çok ayet ile dikkat çekilmiştir. *** Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler. (Bakara Suresi, 18) *** Dediler ki: ***"Bizim kalplerimiz örtülüdür." Hayır; Allah, inkarlarından dolayı onları lanetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder. (Bakara Suresi,88)*** ***Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a'ma) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler. (13 Suresi. 19)*** Allahım bizleri hakkı hak bilip hakka baglanan, Batılı batıl bilip batıldan kaçınan ve korunan kulların zümresine dahil eyle.

 Home  |  Support  |  Contact  |   Türkçe Set As Homepage Add To Favorites

TÜRKÇE KURAN-I KERİM ( DİYANET MEALİ )
TÜRKÇE KURAN-I KERİM ( E.HAMDİ YAZIR )
TÜRKÇE KURAN-I KERİM ( Y.NURİ ÖZTÜRK )
TÜRKÇE KURAN-I KERİM ( SUAT YILDIRIM )
TÜRKÇE KURAN-I KERİM ve TEFSİRİ ( MUHAMMED ESED )
KUR'AN TEFSİRİ - SEÇMELER ( BAYRAKTAR BAYRAKLI )
KURAN-I KERİM ( ARAPÇA - LATİN HARFLİ )
KURAN-I KERİM ( ARAPÇA )
EL SAGRADO CORAN ( SPANNISH )
DER HEILIGE KORAN ( GERMAN )
LE SAINT CORAN ( FRENCH )
IL SACRO CORANO ( ITALIAN )
QURAN ( RUSSIAN )
QURAN ( DUTCH )
QURAN ( FINNISH )
QURAN ( ENGLISH ) by A. YUSUF ALİ
QURAN ( ENGLISH ) by M.H. SHAKIR
QURAN ( ENGLISH ) & COMMENTARY by MUHAMMED ESED
QURAN ( AZERBAIJANI )
QURAN ( JAPANESE )
QURAN ( CHINESE )
QURAN ( KOREAN )
QURAN ( MALAY )
QURAN ( INDONESIAN )
QURAN ( BOSNIAN )
QURAN ( SWAHILI )
QURAN ( PORTUGAL )
QURAN ( POLISH )
QURAN ( ALBENIAN )
A VERSE

O you who believe! fasting is prescribed for you, as it was prescribed for those before you, so that you may guard (against evil).

The Cow - 183. Verse
SEARCH IN THE QURAN

Keyword :
Interpretation :
Sura Name :
OTHER LANGUAGES (PDF)

  • Uyghur
  • Persian
  • Greek
  • Thai
  • Phillipines
  • Hausa
  • Kazakh
  • (Download)
    (Download)
    (Download)
    (Download)
    (Download)
    (Download)
    (Download)
         

    © Copyright 1997 - 2007 TheHolyQuran.org is a subsidiary of Internet Holding A.S.
    http://www.theholyquran.org/

     

                                  http://www.furkanradyo.com/

      www.mucizeler.com               www.musluman.net

           
    Ben Kimim ?
    • Bu soru çok basit gibi görünse de, aslında bütün sırlar bu sorunun arkasında gizlidir. Eğer bir kimse, bu sorunun cevabını doğru olarak bilmiyorsa, boşuna yaşıyor demektir. Bir kimse, bu sorunun cevabını doğru olarak bilmeden ölüp gitmiş ise, boşuna bir hayat sürmüş demektir. Eğer bir de cevabı yanlış olarak biliyorsa,  o zaman durum daha da kötü demektir. Bu durumda denilebilir ki; şu dünyaya gelen bir kişinin beklide ilk yapacağı ve en önemli işi bu soruya doğru cevabı bulmaktır.

    •  
    • Bu soruyu basite almamak gerekir. Cenab-ı Hak dahi nefsi yarattığı zaman ona bu soruyu sormuş – Men ene, ve ma ente? Yani; Ben kimim ve sen nesin? demiş; nefis ‘Ben benim, sen de sensin’ diye cevap vermiştir. Ona çeşitli azaplar vermiş, hatta Cehenneme atmış ve sonra yine sormuş: Ben kimim ve sen nesin? Cevap yine aynı olmuş: ‘Ben benim, sen de sensin’ Bu defa nefsi aç bırakmış ve yine sormuş: - Men ene, ve ma ente? Nefis bu defa şöyle cevap vermiş: -Sen benim Rabbi Rahimimsin, ben senin aciz bir kulunum.

    •  
    • Demek nefis, benlik davasından kolay kolay vazgeçmez.

    •  
    • ‘Ben kimim?’ sorusu, peşinden başka soruları da getirir; sen kimsin?, bu insanlar kim?, bu hayvanlar neci, bu bitkiler ne?, bu dünya, bu ay, bu güneş, bu yıldızlar ve bu kâinat ne? Bu gelenler, bu dünyaya niçin geliyorlar? Gelenler çok durmayıp kısa bir hayattan sonra doymadan gidiyorlar, neden? Niye geliniyor, nereye gidiliyor? Ve hakeza… Bu ve buna benzer nice sorular… Bu sorulara doğru cevap ancak ‘ben kimim?’ sorusuna verilecek doğru cevap ile bulunabilir.

    •  
    • Her insanın hususi bir alemi vardır. İşte onun bu hususi aleminin şekli ‘Ben kimim?’ sorusuna verdiği cevaba göre olur. Bu sorunun doğru cevabı kısaca şudur:

    •  
    • Ben, bu kâinatı ve mahlukatı yoktan var eden ve her an onlarda tasarruf etmekte olan Allah’ın aciz bir kuluyum.

    •  
    • ‘Ben kimim?’ sorusunun kısaca cevabı budur. Böyle doğru cevabı bilir ve kabul edersen diğer sorularında doğru cevaplarını kolayca bulabilirsin. O zaman dersin ki; bu insanlarda benim gibi Allah’ın yarattığı aciz birer kuldur. Benim de, onlarında rızıklarını O veriyor. Beni de onları da eceli gelince O öldürecek ve hesaba çekmek üzere beni de onları da O diriltecek. Böylece hiç kimseyi ilah derecesinde gözünde büyütmezsin. Bütün hayvan ve bitkileri de Allah’ın yarattığını bilir ve O’nun eserleri olarak görürsün. Kâinata baktığın zaman, koca koca gezegen ve galaksileri, bu kâinatın sahibi olan Allah’ın emrinde hareket eden ve O’na boyun eğen haşmetli birer memur olarak görürsün. Bu durumda onlar sana dehşet vermezler. Deprem gibi hadiselerin de dizgininin Allah’ın elinde olduğunu bilir ve korkmazsın. Çünkü bilirsin ki; bu alemde O demeden zerre kıpırdayamaz. Peki hoşumuza gitmeyen bir şey olursa? O zaman dersin ki; madem O’nun izni ile olmuştur. ‘Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler’ der, tevekkül eder ve teslim olursun.

    •  
    • Her şeyi Allah’ın emrinde gördüğün için, firavun gibi başını kaldırmaz ve O’nun emir ve yasaklarına göre yaşamak, artık sana zor gelmez. Öyleya, ayların, güneşlerin kendisine itaat ettiği bir zata isyan etmek hangi akıl iledir? Zerre kadar aklı olan bunu yapar mı? Madem O’nun mülkündeyim, madem beni O yarattı, madem beni yaşatan ve rızkımı veren O, madem beni istediği zaman öldürüp, toprağa sokacak olan yine O; öyleyse, O’nun emrini dinlemeyip te kimin emrini dinleyeceğim? İşte, böylece insan, sadece Allah’a kulluk ederek, kimseden çekinmeden rahat bir hayat sürer.

    •  
    • Maalesef dünyada yaşayan insanların çoğu, bu ‘Ben kimim?’ sorusuna doğru cevap veremediklerinden bu rahattan mahrumdur. Kendilerinin ne olduğunu, niçin bu dünyaya geldiklerini, niçin yaşadıklarını ve nereye gittiklerini doğru olarak bilemediklerinden diğer insanları da, bu dünyayı da, bu olayları da doğru olarak değerlendiremezler. Dolayısıyla hayvan gibi yaşar, bazı süfli zevklerin peşinde ömürlerini tüketir ve bir şey anlamadan bu dünyadan göçer giderler. ‘Tuh onların akıllarına’ de.

    •  
    • Buradan anlaşılıyor ki ‘Ben kimim? sorusu, mutlaka doğru olarak cevaplanması gereken ve insanın hayatındaki en önemli ve en birinci sorudur. Çünkü, her şey bu soru ile bağlıdır. Bu sorunun cevabını doğru olarak bulup, ona göre yaşamayan, boşuna yaşamış demektir. Bu ise, basit bir şey değildir. Devletin en yüksek makamlarında olsa da, servetçe en zengin insanlardan olsa da , teknolojide ilerleyip göklerde uçsa da, netice değişmez.

    •  
    • Şimdi sen kendi nefsine bak. Eğer canın istediği gibi yaşıyorsan, istediğin gibi giyinip, istediğin gibi eğleniyorsan, istediğini yiyip istediğin yere gidiyorsan, istediğin zaman yatıp istediğin zaman kalkıyorsan, istediğin gibi alış veriş yapıp isteğin gibi davranıyorsan senin nefsin ‘ben benim’ diyen bir nefistir ve sahibini cehenneme götürür. Eğer sen, canın istediği gibi bir hayat değil de Cenab-ı Hakk’ın istediği gibi, O’nun emir ve yasaklarına göre bir hayat sürüyorsan, o zaman senin nefsin ‘Sen benim Rabbi Rahimimsin, ben senin aciz bir kulunum’ diyen bir nefistir ki, ne mutlu sana, seni kutlar ve tebrik ederim.
       

    Hikmetli Sözler

    • Haya imandan bir bölümdür  Hayası olmayanın imanı da olmaz
    • Kişinin namazdaki nasibi ,namazda olduğu kadardır (Hadis-i Şerif)
    • Cennete giden yol Allah (c.c)'ın emirlerine sımsıkı yapışmaktır   yolun başlangıcı ise namazdır
    • Namazı olmayanın dini de yoktur ( Hadis-i Şerif)
    • Müslümanın her şeyi muslumana has olmalıdır. yemesi,içmesi,giymesi hep Allah (c.c) tarafından belirtilmiştir.
    • Kafir ile musluman dış görünüşünden birbirlerinden ayırt edilmelidir..
    • Müslüman kadın ve erkek öyle giyinmelidirler ki kafirlere benzemesinler
    • Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık
      Anlaki yok Ulu Allahtan başkasına yakınlık (N.F.Kısakürek)
    • Namazın dindeki yeri başın vucuddaki yeri gibidir
    • Allah (c.c)'a isyan olan yerde kul'a itaat yoktur
    • Müslüman sadece söylediklerinden değil,Söylemesi gerekirken söylemediklerinden de sorumludur
    • İslamın hakimiyeti için ne kadar az gayret gösterirseniz.Bilesinizki o kadar çok aksine uşaklık yapıyorsunuz demektir
    • Küçük şeylere gereğinden fazla önem verenler elinden büyük iş gelmeyelerdir
    • Müslüman kimliğinden utanan değil o kimliğe layık olmadığı için kendinden utanan kimsedir
    • Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede düşünce adamı yetişmez
    • Dünyanın gidişatından ben müslümanım diyen herkes sorumludur
    • Müslüman sadece yaptıklarından değil,yapması gerekirken yapmadıklarından da sorumludur
    • Kötülüğün hakim olmaması için tek şart iyilerin gayret göstermeleridir
    • Hicretin en faziletlisi Allah (c.c)'ın sevmediği şeyleri terketmektir
    • Doğru söyleyip zincire vurulmak,yalan söyleyerek zincirden kurtulmaktan iyidir (Sadi)
    • En fazilet li amel,Nefsin istediğinin zıddını yapmaktır (Ebu Suleyman Daruni)
    • Davamız kuru bir dava değil,dunyaya islami hakim kılma davasıdır (Ertuğrul gazi)
    • Allah (c.c)'tan korkusu olmayanı,Allah herşeyden korkutur
    • Ameller niyete göredir
    • İnkarı gerekeni inkar etmedikçe,kabul edilmesi gerekeni kabul etmedikçe iman edilmiş olmaz
    • Gerçek hürriyet Hakk'a köleliktir (Hz. Ali R.a)
    • Amellerin en faziletlisi Allah (c.c) için sevmek ve buğzetmektir (Hadis-i Şerif)
    • Bir farzı vaktinde yapmak ,halis niyetle bin sene nafile ibadetten daha iyidir (İmamı Gazali)
    • Cihadın en faziletlisizalim sultanın yanında söylenen doğru sözdür (Hadis-i Şerif)
    • Adaletle hukmetmeyen amirlere iteat eden millet helak olmaktan kurtulamaz (Hadis-i Şerif)
    • Mü'minlerin tembelliği fasıkların hakimiyetini kazandırır
    • Kişinin sözü aklını ve faziletini gösterir (Hz. Ebubekir R.a)
    • Haksızlığa baş kaldırmayanlar onlardan gelecek her kötülüğe katlanmalıdırlar (Hz. Ali R.a)
    • Ne kadar bilirsen bil,söylediklerin karşındakinin anlayabileceği kadardır ( Mevlana K.s.)
    • Cihad etmeyen toplumun yüzü gülmeyecektir (Hz. Ebubekir R.a)
    • Kıyamet günün de nereye gitmek istiyorsanız ona göre hazırlık yapın ( Ömer bin Abdulaziz)
    • Irkçılık için mucadele eden ,Irkçılık için savaşan,Irkçılık uğrunda ölen bizden değildir (Hadis-i Şerif)
    • İlminden faydalanılan bir alim,yetmişbin abidden daha faziletlidir
    • Allah-u Teala insanların ısrarla birbirlerinden birşeyi istemelerini sevmez.Ama kendisinden birşeyin ısrarla istenmesini sever.
    • Üç şey dünya ve ahiret güzelliklerindendir
      1-Zülüm yapanı affetmek
      2-Dostluğunu kesenle dostluk kurmak
      3-Cahillik yapana yumuşak davranmak
    • Kula bela gelmez
         Hak yazmadıkça
            Hak bela yazmaz

              
      Kul azmadıkça
    • Üç dua vardırki kabul olunmamalarında şüphe yoktur:
      bunlar mazlumun misafirin duası ile anne-babanın evladına dualarıdır (Hadis-i Şerif)
    • Ahirette seni kurtarmıyacak bir eserin olmadığı taktirde fani dünya eserlerine kıymet verme ( Mesnevi Huriye)
    • Mü'minin zindanı kafirin cennetidir (Hadis-i Şerif)(Dünya kafirin,cennet Mü'minindir)
    • Cevahir varken pul neye yarar
      Aczini bilmeyen kul neye yarar
      Herkes bir yol tutturmuş gidiyor ama
      Mevlaya gitmeyen yol neye yarar
    • İçindeki bir zayıfın hakkı güçlüden serbestçe alınmayan bir millet hiçbir zaman kurtulamaz (Hadis-i Şerif)
    • Güzel ahlak hayırlı bir yoldaştır
      Akıl hayırlı bir arkadaştır
      Edep hayırlı bir mirastır
      Kendini beğenmekten daha büyük bir yalnızlık yoktur (Hz Ali R.a)
    • Kusursuz dost arayan dostsuz kalır (Mevlana K.s)
    • Sabır sevincin anahtarıdır (Hadis-i Şerif)
    • Kişinin yediğinin en iyisi kendi elleriyle kazandığıdır(Hadis-i Şerif)
    • övbe eden gunahı yapmamış gibidir (Hadis-i Şerif)
    • Hikmetin başı Allah (c.c) korkusudur (Hadis-i Şerif)
    • İbadet on kısımdır.dokuzu helal yemektir (Hadis-i Şerif)
    • Acele şeytanın işidir (Hadis-i Şerif)
    • Sizden biriniz öfkelendiği zaman,hemen su bulsun ve o suyla abdest alsın ki; yürekteki öfke ateşini söndürsün (Hadis-i Şerif)
    • Sokak ehli cehennem ehlidir ( Hadis-i Şerif)
    • Allah (c.c)'ın hayrı dilediği yerdedir (Hadis-i Şerif)
    • Bütün belalardan razı olanlardan ,Allah (c.c) ta razı olur (Hadis-i Şerif)
    • Her kim bir hastayı ziyaret ederse Allah (c.c) yolunda 700 gün oruç tutmuş sevabı alır (Hadis-i Şerif)
    • Hakk Teala kulunu sevince ona belalar gönderir.Bu belalara sabreden kullarını da sever (Hadis-i Şerif)
    • Bir din kardeşinin,bir ihtiyacını giderenin Allah-u Teala kıyamet günün de yetmiş ihtiyacını giderir (Hadis-i Şerif)
    • Salihler le sohbet etki, salihlerden olursun
      Zalimler le sohbet etme, zalimlerden olursun (Mevlana K.s)
    • Açlık ve susuzluğa karşı nefsinizle cihad eyleyin.Açlık ve susuzluğa dayananlara Allah (c.c) 
      Yolunda cihat etmiş gaziler gibi ecir verilir (Hadis-i Şerif)
    • Yüksek makamlara vasıl olmanın sebebleri acıktır (Hadis-i Şerif)
    • Üç haslet bir kimsede varsa munafıktır :
      1-Söz söylerse, yalan söyler
      2-Söz verirse, sözünde durmaz
      3-Emanet edilirse,hiyanet eder (Hadis-i Şerif)
    • Suç ve günahın başı dünya sevgisidir (Hadis-i Şerif)
    • Eline gecmeyecek şeyi aramak en büyük beladır (Abdulkadir Geylani k.s)
    • Doğrusu çok şaşılıcak şey,Diller ne güzel söyluyor kalplerde biliyor.Fakat amleler aykırı düşüyor (Hasan Basri)
    • Kötülüğü bilmeyen kişi onun tuzağına kolay düşer (Hz. Ömer R.a)
    • Şüheda gövdesi baksana dağlar taşlar
      O rükü olmasa dunya da eğilmez başlar
      Yaralanmış temiz alnından uzanmış yatıyor
      Bir hilal uğruna Ya Rab ne güneşler batıyor (M.A.Ersoy)
    • Başkalarından en fazla şüphe edenler en güvenilmez insanlardır (Thedguido)
    • Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır ( Dr.C.Bernand)
    • Acılar sevgiyle tatlılaşır (Mevlana K.s)
    • Kanunlar örümcek ağına benzerler.Güçlü sinekler deler geçer,Küçük sinekler takılır. (Balzac)
    • Birinin Allah (c.c) yolunda mucahidler safında durması.Allah katında altmış sene (nafile)ibadetten daha faziletlidir (Hadis-i Şerif)
    • Suçsuz yere öldürülen kişinin Allah (c.c) katında altı mukafatı vardır;
      1-Kanın ilk damlasında günahları bağışlanır
      2-Kabir azabından kurtulur
      3-Cennetteki yerini görür
      4-Keranet(asalet) elbisesi giydirilir
      5-Büyük korku,yani kıyamet dehşet dolu sıkıntılardan emin olur
      6-Hurilerle evlendirilir
    • Boş kafalı insanlar la mutavazi insanı ayırmak kolaydır.Çünkü birincileri hep kendilerinden bahsederler (La Bruyer)
    • Ömür boyu zengim yaşamak isteyen,kalbine hırsı sokmasın (Ebu Abdullah bin Antaki k.s)
    • Amellerin en faziletlisi vaktinde kılınan namaz,ana-babaya iteat ve cihaddır (Hadis-i Şerif)
    • Ana-Babaya iyilik etmek ömrü artırır,yalan konuşmak rızkı eksiltir,dua kazaya mani olur (Hadis-i Şerif)
    • Cennete ilk çağrılanlar,bollukta da sıkıntılı anlarda da Allah (c.c)'a hamd edenlerdir (Hadis-i Şerif)
    • Elinle ettiğin hayrı...Dilinle etme zayi (Huseyin Kefevi)
    • Dört şey kişinin talihsizliğinden ve gafletindendir;
      1-Gözlerin ağlamaması
      2-Kalbin katılaşması
      3-Hayalperest ve aç gözlü olması (Hadis-i Şerif)
    • Hayat iman ve cihaddır (Bediuzzaman)
    • Ya onurlu ölüm,Ya nurlu zafer (Selahaddin Eyyubi)
      • Türlü türlü cefanın adını aşk koymuşlar. (Yunus Emre)
      • Demokrasimiz yasağı sever. (Receep Yazıcıoğlu)
      • Hakim ideoloji hakim sınıfın ideolojisidir.(C. Meriç)
      • Her kalbin çarpıntısı kendi ecelinin ayak sesidir. (Beyazidi Bestami)
      • Zaman paraya benzer lüzumsuz yere sarfedilmedikçe daima yeter. (N. Kaplan)
      • Saatler bizimle alay eder .Ömrümüz saniye saniye biter. (H.İsmail)
      • İyi bir fikriniz mi var o halde bir şeyler yapın.
      • Her nefesde eyledik yüzbin günah bir günaha etmedik hiç bir gün ah. (Süleyman Çelebi)
      • Zaman gösterdi ki cennet ucuz değil cehennem dahi lüzumsuz değil. ( Bediüzzaman)
      • Devlerin yükünü karıncalar çekemez. (Fethullah Gülen)
      • Rüyaları gerçekleştirmenin en kısa yolu uyanmaktır. (S. M. Power)
      • Beyazlar zencileri olimpiyattan olimpiyata severler.
      • Başkasından üstün olmamız önemli değildir önemli olan dünkü halimizden üstün olmamızdır. (Hint Atasözü)
      • Kaptanı usta olmayan gemiye her rüzgar kötüdür. (George Herbert)
      • Randevuya daima vaktinde gelmek ötekinin gecikmesini yüzüne vurma sanatıdır. (Livepool Echo)
      • Bir aptalı yanıldığına inandırmanın en iyi yolu onu kendi bildiğine bırakmaktır. (John Billings)
      • Babamızı cennetten çıkaranın peşine takılıp cehenneme gitmeyelim. (Ümit Şimşek)
      • Hayatta rövanş yoktur. (A. Hamdi Tanpınar)
      • Her söylediğin doğru olmalı fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir. (Bediüzzaman)
      • Hiç bir zafere çiçekli yollardan gidilmez. (Lafontaine)
      • Koş koşabildiğin kadar kendini geçmek için girdiğin her yarışta. (S. Umran)
      • Hak yenilir ama hazmedilmez. (Atasözü)
      • Başkalarının bahtiyarlığına imrenme. Çok kimseler var ki senin hayatına gıpta ediyorlar. (Cami)
      • Hergün eşşek ölmez ki bir akçaya dokuz köfte olsun. (Atasözü)
      • Şöhret gençlik ve gurur mezar hepsini alır. (V. Hugo)
      • Doktorlar ile Azrail arasında bir fark vardır. Biri karşılıksız canını alır ötekisi hem canını alır hemde ücret.
      • Kefen moda dergilerine müracaat edilmeden biçilen elbise.
      • Uzak ya da yakın birbirine bağlanmış gizlice ölümsüz bir el tarafından tek bir çiçek bile yapamazsın. bir yıldızı oynatamadan (Francis Thompson)
      • Eğer kainat manasızsa neyin araştırması yapılıyor. (Prof. Dr. Abdüsselam)
      • Dünya ihtiyarladıkça Kuran gençleşiyor. (Bediüzzaman)
      • Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı taktirde fani dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme. (Bediüzzaman)
      • Doğrusu çok şaşılacak şey diller ne güzel söylüyor kalblerde biliyor fakat ameller aykırı düşüyor. (Hasan Basri)
      • Gençlik çabuk geçer derler maalesef ihtiyarlık da öyle. (C. Şahabettin)
      • Şimdi oku kabirde okuyamazsın. (Zübeyir Gündüzalp)
      • Bir kucak odun küçük bir ateşi söndürür büyük bir ateşi canlandırır. (C. Meriç)
      • Yerinde söz söyleyen özür dilemek zorunda kalmaz. (F. Sultan Mehmed)
      • O yüce not verici sıra sana geldiğinde kazanıp kazanmadığına değil nasıl oynadığına not verecektir. (Grontland Rice)
      • Olgun insan güzel söz söyleyen değil söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyendir. (Konfiçyus)
      • Nuh olmayı başaranlar için tufan bir kurtuluştur.
      • İlim aşağıdakileri yükseltir cahillikte yüksektekileri alçaltır. (Hz. Ali)
      • Eğer dünya görüşünüz tuvalet duvarında ise sizin işiniz sifona kalmıştır. (M. Güner)
      • Her kaidenin istisnası vardır ancak kuvvet kimde ise üstünlük ondadır. İstisnası yoktur. (Laedri)
      • Fırsat rüzgara benzer marifet onu geçerken tutmaktır. (Atasözü)
      • Hiç kimse başarı merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır. (J. Keth Moorhend)
      • Girmeden Tefrika bir millete düşman giremez.
        Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez. (M. Akif Ersoy)
      • Kişi kalbinde düşündüğü gibidir. (Hz. Davut A.s)
      • Dünyanın en yoksul insanı paradan başka hiç bir şeyi olmayan insandır. (Shoupenhaur)
      • Hoşlanmadığına sabretmedikçe hoşlandığını ele geçiremezsin. (Hz. İsa A.s)
      • Düşmanlarınızı affedin. Bu bir büyüklüktür. Ama onları unutmak büyük bir aptallıktır. (J. F. Kennedy)
      • Mendilde değil gözyaşı kiprikte sıcaktır. ( A. Ö. Hacıtahiroğlu)
      • Ayarı bozuk olanın tartısına güvenilmez. (Hakim Sinani)
      • Mutluluk maddi sevinçlerden ibaret olsaydı çayıra kavuşan öküzleri mutlu saymamız gerekirdi. (Heraklies)
      • Menfaat sandelyeye benzer başında taşırsan seni küçültür ayağının altına alırsan yükseltir. (C. Şehabettin)
      • Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası dostunun yüz karası düşmanının maskarası. (M. Akif Ersoy)
      • Her şey kader ile takdir edilmiştir kısmetine razı ol ki rahat edesin. (Bediüzzaman)
      • Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız söyleyeyim annemdir. (Abraham Lincoln)
      • Ölümü düşünmek hesap defterini kapatmak değil hesabı doğru yapmaktır.
      • Belki de sarılacağın kefen dokunmuştur. Sen ise hala gülüp duruyorsun. (Abdullah B. Salebe)
      • Günah işlemeken vazgeçmek tevbe ile uğraşmaktan daha kolaydır. (Hz. Ömer R.A)
      • Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarfediyorsun. (Bediüzzaman)
      • İlgisini yitiren gençliğini de yitirir. (S. Bernhardt)
      • Boş kafa şeytanın çalışma odasıdır. (Eflatun)
      • Edebsizliğin başladığı yerde edebiyat biter. (M. Akif Ersoy)
      • Haksızlık önünde eğilmeyiniz çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz. (Hz. Ali R.A.)
      • Pirincin içindeki siyah taşlardan değil asıl beyaz taşlardan kork. (A. Nihat Asya)
      • Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır. (Bediüzzaman)
      • Adaletin kuvvetli, kuvvetlinin de adil olması gerekir. (Pascal)
      • O demde ki perdeler kalkar perdeler iner. Azraile hoş geldin diyebilmekte hüner. (N. Fazıl)
      • Kabre hazırlıksız giren denize kayıksız açılmış gibidir. (Hz. Ebubekir R.A.)
      • Hiç bekletilmemesi gereken birşey varsa o da ALLAH 'a kulluk borcumuzdur. (Andre Gide)
      • Ölüm son değildir daha mahkeme var. (Ambrose Bierce)
      • S A K I N   U N U T M A Y I N !

         

        TEK İLAH'IN "ALLAH" OLDUĞUNU...

        O, Allah'tır, kendisinden başka ilah yoktur. İlkte de, sonda da hamd O'nundur. Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz. (Kasas Suresi, 70)

        • Yaşamımızdaki tek amacın Allah'a kulluk etmek olduğunu,

        • Doğudan batıya Allah'ın her yeri sarıp kuşattığını,

        • Bütün doğa olaylarının O'nun kontrolünde gerçekleştiğini, gökten yere her işi evirip-çevirenin Allah olduğunu,

        • Annemiz, babamız, okul ve iş arkadaşlarımızın kısacası tüm insanların Allah'ın kontrolünde olduğunu,

        • Gerçek dost ve yardımcının yalnızca Allah olduğunu,

        • Hiçbir şekilde ve hiçbir yolla mağlup edilmesinin mümkün olmadığını, daima galip geleceğini,

        • Karşımıza çıkan her türlü zorluğu giderecek olanın sadece O olduğunu,

        • Her olayın iç yüzünden, gizli yönlerinden her ayrıntısıyla haberdar olduğunu,

        • Herkesin hayatı boyunca tüm yaptıklarının hesabını -bütün ayrıntısıyla- bildiğini,

        • İstediğini istediği gibi yapmaya gücü yeten olduğunu

        • Her konuda bütün incelikleri bildiğini, sezilmez yollardan ihlaslı kullarına çeşitli faydalar ulaştırdığını,

        • Kendisine sığınanları koruyan, rahatlık veren olduğunu,

        • Zorlukları hafifleten, kolaylaştıran olduğunu,

        • Başımıza gelen her türlü olayın O'nun bilgisi dahilinde gerçekleştiğini,

        • Sahip olduğumuz bütün nimetleri verenin O olduğunu,

        • Tüm mülkün (yatların, evlerin, arabaların, mobilyaların, giysilerin, mücevherlerin...) ve paranın gerçek sahibininin O olduğunu,

        • Tüm canlıların rızkını, dilediği kadar yalnızca Allah'ın verdiğini,

        • Dilediğine nimetlerini artıracağını,

        • Yaptığımız her türlü işi, sadece O'nun rızasını kazanmak için yapmamız gerektiğini,

        • O'nun rızasını arayarak yapılan işlere kat kat karşılığını vereceğini,

        • Bildiğimiz herşeyi O'nun öğrettiğini,

        • Bizi hidayete erdirenin O olduğunu, her birimizin mümin olmasını O'nun dilediğini,

        • Biz insanların sahip olduğu her türlü eksiklikten O'nun uzak olduğunu, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını,

        • Yeryüzündeki her varlığın, her konuda Allah'a muhtaç olduğunu,

        • Sonsuz vicdan sahibi olduğunu,

        • İçimizde gizlediğimiz ya da açığa vurduğumuz herşeyi en ince detaylarına kadar bildiğini,

        • Dinine yardım edene mutlaka yardım edeceğini,

        • Yaptığımız iş ve bulunduğumuz ortam ne olursa olsun, her nerede olursak olalım, Allah'ın bize şahit olduğunu,

        • Sonsuz adaletli olduğunu, zerre kadar bile olan herşeyin tastamam karşılığını vereceğini,

        • Allah'ın insanlara zulmetmeyeceğini,

        • Yarattığı herşeyi örnek edinmeksizin, yoktan ve 'OL' demesiyle var ettiğini,

        • Bizim bilemeyeceğimiz tüm bilgilerin sahibi olduğunu,

        • Allah'ın bizim için diledikleri dışında başımıza hiçbir şeyin gelemeyeceğini,

        • Bunları (Allah'ın bizim için dilediklerini) hiç kimsenin değiştiremeyeceğini, musibet ya da iyilik verdiğinde bunları kimsenin engelleyemeyeceğini,

        • Hem kendi nefsimizde, hem de çevremizde bize göstermekte olduğu ayetlerini görmeyi ve üzerlerinde düşünmeyi,

        • Göklerdeki ve yerdeki herşeyin, hiç büyüklük taslamadan Allah'ı tesbih ettiğini,

        • Yalnız Allah'ın övülmeye layık olduğunu,

        • Kesinlikle hiçbir şeyi unutmadığını,

        • Daima diri olduğunu, Allah'ı asla uyku ve uyuklamanın tutmadığını,

        • Yardımlarıyla müminler topluluğunun göğsünü şifaya kavuşturacağını,

        • Müminlerin her anında destekçi olduğunu,

        • Çok bağışlayan ve tevbeleri kabul eden olduğunu,

        • Allah'ın suçların cezasını hemen vermediğini, tevbe etme ve bağışlanma dilemek için süre tanıdığını,

        • Kullarına karşı çok merhametli olduğunu,

        • Mümin kulları için cenneti istediğini,

        • Müminlerin yaptıklarının karşılığını, hem dünyada hem de ahirette noksansız olarak kendi fazlından da artırarak vereceğini,

        • Sabredenlerin karşılığını, en güzeliyle vereceğini,

        • Canımızı bağışlayan, sağlığımızı veren olduğunu,

        • Hastalandığımızda bize şifa verdiğini,

        • Bizi gerçek imana ulaştırmak için sürekli uyarıp korkuttuğunu ve çeşitli vesilelerle kendisini hatırlattığını,

        • İmanı bize sevdirenin ve küfrü de çirkin gösterenin Rabbimiz olduğunu,

        • Dininden kim dönerse, onun yerine ondan çok daha hayırlısını getireceğini,

        • Müminlerin yaptıkları kötülükleri örttüğünü,

        • Kendisinden korkup sakınana, doğruyu yanlıştan ayırma anlayışını vereceğini,

        • Bize herkesten ve herşeyden daha yakın olduğunu,

        • Sonsuza kadar Rabbimizle dost olabilmek için dua etmeyi SAKIN UNUTMAYIN

    ŞEYTANIN VARLIĞINI...

    Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 6)

    • Şeytanın bizim en büyük düşmanımız olduğunu,

    • Her an, sabırla bütün insanları yanıltmak için beklediğini,

    • Nimetleri fark ettirmeyerek şükretmenizi engellemeye çalışacağını,

    • Özellikle ani olaylarda fırsat kollayıp her işte bir hayır olduğunu size unutturarak, tevekkülsüz davranmanızı istediğini,

    • Üzerinize bir ağırlık, öfke, boşvermişlik, dikkatsizlik, bencillik, kıskançlık, unutkanlık vermeye çalışacağını,

    • Tüm ibadetlerinizi, güzel ahlaklı olmanızı engellemek istediğini,

    • Gerçek müminler üzerinde hiçbir etkisinin olamayacağını,

    • Şeytandan geldiğini fark ettiğiniz en ufak bir vesvesede bile hemen Allah'a sığınmayı,

    • En çok kullandığı tuzaklardan birinin UNUTTURMA olduğunu,

    • Sizi Allah'ı anmaktan ve namazı kılmaktan da alıkoymak istediğini,

    • Hak olana karşı direnmenin ve kibirin Allah katından kovulmuş şeytanın vasfı olduğunu,

    • Sizi en olmadık kuruntulara düşürmeye çalışacağını,

    • Sizin Allah'a dua etmenizi, O'nu razı etmenizi, cennete gitmenizi asla ve asla istemediğini,

    • En büyük hedefinin, sizin de kendisi gibi sonsuz azaba mahkum olmanız olduğunu,

    • Hiçbir zorlayıcı gücünün de olmadığını, sadece insanları çağırdığını SAKIN HİÇ UNUTMAYIN.

     

    ALLAH'I ÇOK ZİKRETMEYİ...

    Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin (Ahzab Suresi, 41)

    • Rabbimizi her an zikretmeyi,

    • Her an, ayakta iken, yatarken, otururken düşünerek Allah'ın adını anmayı,

    • Üzerimizdeki sıkıntıların, işlerimizdeki karışıklıkların giderilip, üzerimize kalp ferahlığının gelmesinin sadece Allah'ın zikriyle olacağını,

    • Hiçbir şeyin (alış-verişin, ticaretin) Allah'ı zikretmemizi engelleyemeyeceğini,

    • Allah'ı zikretmenin yaptımız herşeyden daha büyük bir iş olduğunu,

    • Şeytanın Allah'ın zikrini unutturmaya çalıştığını ve bunu başarmak için her fırsatı değerlendireceğini,

    • Bir toplulukla karşı karşıya kaldığımızda bize kolaylık sağlayacak olanın Allah'ı zikretmek olduğunu SAKIN UNUTMAYIN.

     

    ÖLÜMÜN HER AN GELEBİLECEĞİNİ...

    Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)

    • Kendimiz dahil ailemizdeki herkesin, arkadaşlarımızın, tanıdığımız tüm insanların mutlaka öleceğinizi,

    • Ölüm zamanımızı takdir edenin Rabbimiz olduğunu,

    • Hepimiz için vakti belirlenmiş bir ecel olduğunu ve o an geldiğinde bunu hiçbir şekilde engelleyemeyeceğimizi,

    • Ölüm ile birlikte Rabbimize döndürüleceğimizi,

    • Öldükten sonra bedenimizin hiçbir kıymetinin olmayacağını,

    • Mezara, toprağın altına konulan bedenin kısa zamanda çürüyüp yok olacağını,

    • Ölüm anındaki pişmanlıkla edilen tevbenin kabul olunmayacağını, bu yüzden geç olmadan tevbe etmeyi,

    • Dünyadaki bütün acizliklerin bize ölümü hatırlatmak için verildiğini,

    • Ölümü düşünmenin insanı bütün hırslarından arındıracağını,

    • Allah'tan "Müslüman olarak ölmeyi" istemeyi UNUTMAYIN.

     

    YAŞADIĞIMIZ DÜNYANIN BİR GÜN

    YOK OLACAĞINI...

    Gerçekten dünya hayatı, ancak bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır... (Muhammed Suresi, 36)

    • Dünya hayatının uzun gibi görünse de, gerçekte bir tanışma vakti kadar kısa olduğunu,

    • Dünyadaki "çekici süsler"in tümünün birer imtihan olduğunu,

    • Herkese, öğüt alabilecek olanın öğüt alıp kendini düzelteceği kadar bir süre tanındığını,

    • Kimin daha güzel davranacağının denenmesi için hayatın ve ölümün var edildiğini,

    • Dünya hayatının geçici ve ahirete kıyasla yararının çok az olduğunu,

    • Dünyadaki nimetlerin, cennetteki gerçek nimetlerin çok eksik bir kopyası olduğunu, ahireti hatırlatmak kastıyla özel olarak yaratıldığını,

    • Allah'ın dilemesiyle kıyamet günü bütün dünyanın tamamen yok olacağını,

    • Dünya hayatının yalnızca tutkulu bir oyalanma olduğunu, asıl yurdun ise ahiret olduğunu,

    • Dünya nimetlerinin övünme aracı olarak görülmemesi gerektiğini,

    • Gerçek müminlerin ahireti dünyaya asla hiçbir zaman değişmeyeceklerini UNUTMAYIN.

     

    KIYAMET GÜNÜNÜN HIZLA

    YAKLAŞTIĞINI..

    İnsanlar sana kıyamet saatini sorarlar; de ki:"Onun bilgisi yalnızca Allah katındadır." Ne bilirsin; belki kıyamet saati pek yakın da olabilir. (Ahzab Suresi,63)

    • Kıyamet saatine her an biraz daha yaklaştığımızı,

    • O gün şimdiye kadar hiç görülmemiş ve hiç duyulmamış olayların yaşanacağını,

    • Hiç kimse şuurunda değilken apansız gelivereceğini,

    • Hiçbir yere kaçışın olmayacağını,

    • O gün herkesin Allah'a hesap vereceğini, verilen her nimetten sorguya çekileceğini,

    • Bugüne kadar yaratılmış bütün insanların oldukları yerden doğrulup Rabbimize doğru süzülerek gideceklerini,

    • O gün yeryüzünün ve dağların yerlerinden oynatılıp kaldırılacağını ve tek bir çarpma ile parça parça olacağını,

    • Göğün yarılıp-çatlayacağını, sarkıp zaafa uğratılacağını,

    • Yıldızların örtülüp, silineceğini,

    • Dağların kökünden söküleceğini,

    • Dağların yürütülüp, bir serap haline geleceğini,

    • Darmadağın olup ufalanacağını, toz duman halinde dağılıp-savrulacağını,

    • Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağını,

    • Dağların etrafa uçuşmuş rengarenk yün gibi olacağını,

    • Yerlerinin bomboş ve çırılçıplak kalacağını,

    • Emzikli kadınların çocuklarını terk edeceği kadar korku verici bir gün olacağını,

    • Yapayalnız ve tek başımıza Rabbimizin huzuruna çıkacağımızı,

    • O gün Allah'ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkesin korkuya kapılacağını,

    • Suçlu günahkarların simalarından tanınıp, alınlarından ve ayaklarından yakalanacağını,

    • Allah'ın izin verdiklerinin dışında kimsenin konuşamayacağını,

    • İnanmayanların o gün bedbaht ve mutsuz olacaklarını,

    • O gün Allah'a karşı yalan söylemiş olanların yüzlerinin kapkara olacağını,

    • Rahman'a karşı bütün seslerin kısılacağını, hırıltıdan başka bir şeyin işitilmeyeceğini,

    • Hiçbir yakın dostun bir yakın dostu soramayacağını -annesi, babası, kardeşi de dahil olmak üzere,

    • O gün günahkarların birbirlerini suçlayacaklarını,

    • Herkesin yaptığı iyilikleri yakınında bulacağını, kötülükler ile arasında uzak bir mesafe olmasını isteyeceğini,

    • Kafir olanların yüzlerinden tanınacaklarını,

    • Alınlarından ve ayaklarından yakalanacaklarını,

    • Müminlerin yüzlerinin apaydınlık olacağını, güleryüzlü ve sevinç içinde olacaklarını,

    • Hesap günündeki son pişmanlığın fayda vermeyeceğini,

    • Asla, hiçbir şey için geri dönüşün olmayacağını,

    • Yalnızca samimi müminler için bir korku ve hüzün olmayacağını KESİNLİKLE UNUTMAYIN.

     

    CENNETE YALNIZCA SALİH

    MÜMİNLERİN GİRECEĞİNİ...

    İman edip salih amellerde bulunanlar ise, cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklarıdır. (Bakara Suresi, 82)

    • Allah'ın müminler için özel olarak cenneti yarattığını,

    • Canlarını ve mallarını Allah yolunda satmış olanlara karşılık olarak cennetin verileceğini,

    • Cennet için sevinip müjdeleşmeyi,

    • Müminlerin cennette ebedi kalacaklarını,

    • Cennette meleklerin müminleri en güzel şekilde karşılayacaklarını,

    • Esenlik ve güvenlik içinde cennete girileceğini,

    • Tertemiz eşlerin var olduğunu,

    • Her nereye bakılırsa büyük bir nimet ve büyük bir mülk görüleceğini,

    • Müminlerin cennette ağır işlenmiş atlastan yataklar üzerinde sohbet edeceklerini,

    • Orada devşirmesi kolay meyvelerin bulunduğunu,

    • Ne sıcak, ne soğuk, tam kararında gölgelikli bir yer olduğunu,

    • Özenle işlenmiş mücevher tahtlarda karşılıklı olarak oturulacağını,

    • Etraflarında altın tepsiler ve testilerle dolaşılacağını,

    • Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı herşeyin olduğunu,

    • Hiç kimsenin hiçbir şeyle zulme uğratılmayacağını,

    • Rabbimizin ödül olarak parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vereceğini,

    • Günaha girme korkusunun da olmayacağını,

    • Göğüslerde kinden yana ne varsa çekilip alınacağını,

    • Müminlerin cennette Rabbimize hamd ettiklerini,

    • Cennette bulunmanın Allah'ın lütfuyla olduğunu,

    • Cennette hiç yorgunluk dokunmadığını,

    • Müminlere cennette hiçbir korkunun olmadığını ve mahzun olmayacaklarını,

    • Allah'ın hüznü giderip yok ettiğini,

    • Cennette yepyeni bir inşa ile yeniden yaratılacağımızı,

    • Tüm nimetlerin de üzerinde O'nun rızası ve hoşnutluğunun olduğunu SAKIN UNUTMAYIN.

     

    CEHENNEMİN VARLIĞINI...

    "... Andolsun cehennemi, cinlerden ve insanlardan inkar edenlerin tamamıyla dolduracağım (Secde Suresi,13)

    • Allah'ın kendisine ortak koşanlara cenneti haram kıldığını, onların barınma yerinin cehennem olduğunu,

    • Cehennem ateşinin ebedi olduğunu,

    • Cehennemdekiler için ateşten elbiseler biçildiğini, giyimlerinin katrandan olduğunu,

    • Yüzlerini ateşin bürüdüğünü,

    • Başları üzerinden kaynar sular döküleceğini,

    • Alınlarının, böğürlerinin ve sırtlarının dağlanacağını,

    • Allah'ın ayetlerine karşı büyüklenenlerin asla (halat iğne deliğinden geçinceye kadar) cennete giremeyeceklerini,

    • Allah'a ibadet etmekten büyüklenenlerin cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerini,

    • Cehenneme kınanmış ve kovulmuş olarak girildiğini,

    • Cehennem ateşine küçültücü bir sürükleme ile sürüklenileceğini,

    • Cehenneme girecek olanların yaratılmışların en kötüleri olduğunu,

    • Oradaki azabın sürekli olduğunu,

    • Cehennemdekilerin, boyunlarındaki demir halkalar ve zincirlerle sürükleneceklerini,

    • Kaynar sudan ve irinden başka bir içeceklerinin olmadığını,

    • Yiyeceklerinin de irin ve kan karışımından, boğazı tıkayıp kalan bir yemek olduğunu,

    • Ayrıca darı dikeninden bir yiyeceğin de olduğunu, bunun ne doyurup semirten ne de açlıktan koruyan bir yiyecek olduğunu,

    • Günahkar olanların yemeği olan zakkum ağacının, pota gibi karınlarda kaynayıp duracağını,

    • Cehennemdekilerin uzunluğu yetmiş arşın olan bir zincire vurulacağını,

    • Demirden kamçıların olduğunu,

    • Kafirler için hazırlanmış cehennem ateşinin yakıtının insanlar ve taşlar olduğunu,

    • Cehennem ateşinin uğultusunun uzaktan işitilecek kadar şiddetli olduğunu,

    • Cehennem ateşinin korkunç bir homurtuyla kaynayıp feveran ettiğini,

    • Orada kemikleri çatırdatan inlemeler olduğunu,

    • Taşkınlık edip azanların son varış yerinin cehennem olduğunu,

    • İnkar edenlerin, elleri boyunlarına bağlı olarak cehennemin sıkışık bir yerine atılacaklarını,

    • Oradakilerin azap karşında yok olmayı, ölümle herşeyin bitmiş olmasını isteyeceklerini,

    • Ancak kişinin orada ne öleceğini ne dirileceğini,

    • Her yandan ölümün geleceğini ama ölünmeyeceğini,

    • Orada yardım istendiğinde katı bir su gibi yüzleri kavurup yakan bir su ile yardım edileceğini,

    • Cehennemin kapkara dumanlı ve gölgeli bir yer olduğunu,

    • Ne serin, ne ferahlatıcı, korkunç bunaltıcı bir yer olduğunu,

    • Cennettekilerle aralarında kapısı olan bir sur çekildiğini,

    • Bütün zamanlar boyunca bu surun içinde kalınacağını,

    • Azabın hafifletilmeyeceğini ve gözetilmeyeceklerini,

    • Azaptan çıkmak isteyeceklerini, ama oradan asla çıkamayacaklarını,

    • Onların üzerinde kapıları kilitlenmiş bir ateşin olduğunu,

    • Yakıcı azapla deriler yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için yerlerinin başka derilerle değiştirileceğini,

    • Gözlerin korkudan ve dehşetten düşük olacağını, yüzlerininse bir zilletle kaplanacağını,

    • Herkesin o gün günahlarını itiraf edeceğini,

    • Cehennem halkının, "Eğer dinlemiş ve akletmiş olsaydık şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık" diyeceklerini,

    • Ateşin üstünde durdurulduklarında, "Keşke dünyaya geri çevrilseydik de müminlerden olsaydık" diyeceklerini,

    • Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün; "Keşke Allah'a ve Resul'üne itaat etseydik" diyeceklerini,

    • O gün hiçbir yakın dost ve şefaatçinin olmadığını itiraf edeceklerini,

    • "Bizi buradan çıkar, salih ameller yapalım" diyerek çığlıklar atacaklarını,

    • Cennet halkından su ve rızık isteyeceklerini, fakat tüm bunların onlara haram kılındığını,

    • O gün birbirleriyle çekişeceklerini, birbirlerine lanet edeceklerini, birbirlerinin azapları için dua edeceklerini,

    • O gün bütün gücün yalnızca Allah'a ait olduğunu,

    • Kahredici bir pişmanlık ve çaresizlik içinde içlerinin yanacağını,

    • Allah'ın onlarla konuşmayacağını SAKIN AMA SAKIN UNUTMAYIN.

     

    HER ANIMIZDA KURAN AHLAKINA

    GÖRE HAREKET ETMEYİ...

    Elif, Lam,Ra. Bu bir Kitap'tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik. (İbrahim Suresi, 1)

    • Daima vicdanınızın sesini dinleyerek hareket etmeyi,

    • Kendiniz, anneniz, babanız, yakınlarınız aleyhinde de olsa daima adaletli olmayı,

    • Hoşgörülü ve bağışlayıcı olmayı,

    • Müminlere karşı şefkatli ve merhametli olmayı,

    • Büyüklenmekten sakınmayı,

    • Emanet ehli olmayı,

    • Selama en güzel şekilde karşılık vermeyi,

    • Öfkenizi yenmeyi,

    • Bilmediğiniz konularda tartışmamayı,

    • İnsanlara gösteriş yapmaktan kaçınmayı,

    • Üstünlükteki tek ölçünün takva olduğunu,

    • Nefsin daima kötülüğü emrettiğini,

    • Her an bir hayır peşinde olmayı,

    • Allah'tan gücümüzün yettiği kadar korkmayı,

    • Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu herşeyin üzerinde tutmayı,

    • Yalnızca Allah'tan korkup sakınmamız gerektiğini,

    • İyiliği emredip kötülükten sakındırmayı,

    • Bir kimsenin başka birinin günahını yüklenemeyeceğini,

    • Allah'ın böbürlenenleri sevmediğini,

    • Namazlara titizlik göstermeyi,

    • Alay etmemeyi,

    • Gıybet yapmamayı ve yapılmasına izin vermemeyi,

    • Allah'a karşı gönülden bağlı olmayı,

    • Allah için sabretmeyi,

    • Sağımızdaki ve solumuzdaki yazıcıların herşeyi yazdığını,

    • Zandan sakınmayı, zan ve tahminle hareket etmemeyi,

    • Her zaman Kuran'ı ölçü alarak düşünmeyi,

    • Müminler için üzülecek, ümitsizliğe kapılacak, sıkıntıya düşecek hiçbir şeyin olmadığını,

    • Nimetlerle şımarmamayı,

    • Her bilenden daha iyi bir bilen olduğunu ve bilenlerden sormayı,

    • Ayrılığa düşmemeyi, müminler arasındaki birliğin çok önemli olduğunu,

    • Dinde zorlama olmadığını, müminlere düşenin sadece öğütle hatırlatma olduğunu,

    • Ortam ve şartlar ne olursa olsun ahlakınızdan, dine ve ibadetlerinize olan titizliğinizden taviz vermemeyi,

    • Her işinizde Allah'a yönelip dönmeyi,

    • Sahibinizin Allah olduğunu, tüm bunları O'nu razı etmek için yaptığınızı, ücretinizin yalnız Allah'a ait olduğunu

    SİZ HİÇ UNUTMAYIN.

     

     

    Dediler ki: "Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok.

    Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve

    hikmet sahibi olansın."

    (Bakara Suresi, 32)

    ingilizce ögrenmek için aşagıdaki adrese girebilirsiniz.
     
     
                     http://www.turboingilizce.com
     
                    www.ingilizceceviri.com
     
                    http://www.ingilizceceviri.net
              

    Seslerimizi Birleştirmeliyiz

    ABD önderliğindeki küresel diktatörlük; kültürel planda, düşünsel planda, ırksal planda, ideolojik planda; çıkarları nasıl gerektiriyorsa o yönde; her gün yeni başkalıklar ve yeni ötekilikler üretiyor; ürettiği başkalıkları ve ötekilikleri nesneleştiriyor. Küresel diktatörlüğün totaliter tutkularına göre, bütün başkalıklar ve ötekilikler, insanlığın, tarihin ve uygarlığın en uzak, en yabancı noktası olarak tanımlanabiliyor. Küresel imparatorluğun, diktatörlüğün ve emperyalizmin en uzak, en yabancı, unsurlarla ilişkisi yalnızca tabi kılmaya, sömürmeye yönelik militarist ilişkiler olmaktadır. Küresel diktatörlük dünya çapında bir güvensizlik ve belirsizlik ortamı oluşturmuştur. Otoriter bir söylemle, özellikle İslam toplumları, yukarıdan aşağıya doğru, ideolojik bir zeminde tek boyutlu bir dönüşüme mecbur bırakılmaktadır.

    İnsanlık tarihi boyunca bütün diktatörlükler, barbarlıklar ve emperyalistler; yaşadıkları büyük ahlaki çöküntüler sırasında ve ahlaki çöküntü sebebiyle büyük barbarlıklara başvurmuşlardır. Bugün, sık sık kılık değiştiren, maske değiştiren, modern uygarlığın yeni bir yüzü ile karşı karşıyayız. Manevi, ahlaki ve entelektüel içeriği bulunmayan, küçümseyici tanımlarla ve politik/kültürel kibirlilikle üstünlük iddiasında bulunan; ideolojik ve kültürel saldırganlıklarla aşağıladıkları toplumların ve halkların insanlık haklarını tanımayan; bu halklara karşı sistematik bir şekilde ahlaki suçlar işleyen, aşağıladıkları halkları edilgenliğe mahkum eden; sağduyusunu yitirmiş bulunan ideolojik Batı uygarlığı çok arkaik bir dünya düzeni oluşturuyor.


    Küresel diktatörlük bu defa Afganistan için, kendi çıkarlarına göre bir tarih, kültür ve siyasetle birlikte yönetim icat ederek bunları Afganistan'a ihraç ediyor. Bu emperyalist projeye de; hizip bencillikleri ve egoizmleri; cemaat bencillikleri ve egoizmleri; kabile/aşiret bencillikleri ve egoizmleri, lider bencillikleri ve egoizmleri emsalsiz yardımlarda bulunuyor. Bu arada, sözünü ettiğimiz bütün bu bencilliklerin ve egoizmlerin İslam dünyası toplumlarında samimi bir sorgulamaya tabi tutulmaları gerektiğini de burada hatırlatmalıyız.
    İçerisinde yaşamakta bulunduğumuz arkaik dünya düzeni, sürekli çatışmalar ve çalkantılar, kıyımlar ve düzensizlikler üretmektedir. Bu düzen, güçlünün, egemenin çıkarlarına uygun, keyfi kararlar, ittifaklar, stratejiler ve operasyonlarla desteklenmektedir.


    İçerisinde yaşadığımız dönemden bakıldığında, özellikle İslam toplumlarının geleceklerine egemen olma haklarının kısıtlandığı görülüyor. Kimin, nasıl, ne kadar, nereye kadar, hangi ölçüler ve değerler temelinde yöneteceğine, küresel diktatörlük karar veriyor. Bu nedenledir ki, bugün İslam dünyası toplumlarının özgürlükleri keyfi bir şekilde ve barbarca ihlal ediliyor. Günümüz dünyasında güçlülerin tabi olduğu haklar ve yasalarla, güçsüzlerin tabi olduğu haklar ve yasalar arasında büyük uçurumlar var. Bu uçurumlar nedeniyle, İslam dünyası ülkeleri, küresel iktidarın küçük ve iradesiz alt birimleri haline gelmişlerdir. Günümüzde, güçlülerin güçlerini kötüye kullanmalarını engelleyebilecek bir irade bulunmuyor. Böylesi bir durum, zulmün, faşizmin, militarizmin sınırsız bir özgürlüğe sahip olduğu bir durumdur. Barbarlar için, farklı olanı sevme, farklı olana saygı fikri, insanın özgürlüğü, eşitliği fikri ve düşüncesi çıkarlarıyla doğrudan ilgilidir. Barbarlar, diktatörler, çıkarlarına kölece hizmet edenleri, bu hizmetleri sırasında dost ilan ederken, çıkarlarına ters düştüklerinde düşman ilan etmekte bir sakınca görmezler. Hiçbir zaman, hiçbir konuda ahlaki ölçüleri bulunmayan barbarlar ve diktatörler, çıkarları için bütün özgürlükleri ve eşitlikleri ortadan kaldırabilirler. Günümüzde barbarlığı küreselleştirenler, yayılma ve yerküreyi kontrol edebilmek için bütün farklı hayatları, farklı tarzları, farklı kentleri, kültürleri ve uygarlıkları, işgal, katliam, talan, yıkım yoluyla, dehşet veren acımasız sömürü yoluyla imha edebileceklerini ilan ediyorlar.
    Kendi dışındaki kültürleri yok sayan ve onları aşağılayan modern Batı ideolojisi, İslami varoluşumuzdan vazgeçmemizi istiyor. Varoluşumuzu rencide eden, yaralayan şey, inançlarımıza rağmen, inançlarımız hilafına bir konuma mecbur bırakılmaktır. Bugün İslam dünyası toplumları her alanda büyük sınırlamalar, büyük kısıtlamalar karşısında bulunuyor. Bütün dünyayı her alanda baskı altına alan küresel tiranlık karşısında, evrensel çapta ahlaki, vicdani ve entelektüel tepkilerin hayata geçirilmesi gerekir.


    Seslerimizi birleştirerek, seslerimizi çoğaltarak, seslerimizi yükselterek, radikal başlangıçlar yapabilmeliyiz.


    Karşı karşıya bırakıldığımız baskılar nedeniyle değerlerimiz, ölçülerimiz, ilişkilerimiz ruhunu yitiriyor. Varoluşumuzu anlamlı ve değerli kılan, değerlerimizin, ölçülerimizin, ilişkilerimizin yerini, maalesef konjonktürel değerler, ölçüler, tarzlar, tavırlar, tutumlar, ilişkiler, dostluklar, yönelişler, yorumlar ve tercihler alıyor. Manevi/ahlaki cesaret, manevi yüreklilik, yerini bir şekilde teslimiyetçiliğe bırakıyor. Çok ciddi bir entelektüel gerileme yaşanıyor.
    Daha yüksek bir sorumluluk düzeyine, daha yüksek bir bilinç düzeyine ihtiyacımız var.
    Düşünme yeteneği taşımayan, direnme yeteneği bulunmayan toplumlar, kültürler edilgenliğe mahkum toplumlar ve kültürlerdir. Edilgen toplumlarda, kültürlerde her zaman siyasal belirleyiciler egemen dış güçler oluşlardır. Toplumlarımızın üretkenliğini sınırlandıran katı gelenekçilik, hepimizi bir durgunluğa sevkediyor. Yeniden hayata dönmek için yeni bir ruh gerekiyor. İnsanlar dünyaya, dünyevi olana ihtirasla bağlandıklarında güçsüzlüleşirler, duyarlıklarını yitirirler. İnsan, dünyaya ve dünyevi olana karşı müstağni olduğunda güçlüdür, onurludur, özgürdür ve şahsiyetlidir.


    Büyük amaçlar; büyük enerjiler, büyük yürekler, büyük çabalar, büyük dostluklar ve büyük sorumluluklar ister. İnsanların yönlerini yitirdikleri bunalım dönemlerinde, kurucu bir bilinç üzerinde yoğunlaşılmalıdır. Bunalım dönemlerinde hayatını güneşli tarafında yaşamayı seçenler, İslami ve insani ilişkilerin dejenere olmasına katkıda bulunurlar. Konjonktürel bilincin basmakalıp indirgemeci düşünceleri, ahlaki yozlaşmayı ve çürümeyi büyütür.
    Tarihsel gerçekliklere, gelişmelere, alt-üst oluşlara, inşalara, yıkımlara, çalkantılara ilgisiz ve kayıtsız.


    Atasoy Müftüoğlu


    www.kuran.gen.tr

    www.ozgurder.org

    Eli kanlı siyonist aşagılıklar her  geçen gün daha şiddetlenerek zulümlerini sürdürmektedirler.İNŞAALLAH akıttıkları kanda bogulacaklardır.

    http://www.ehlibeyt-nuru.com/

    www.juma-az.org

    Vakit Aydın Doğanı Topa Tuttu
    Vakit Aydın Doğanı Topa Yine Tuttu
    24 Ocak 2008 / 13:55
    İşte Vakit'in Aydın Doğan hakkında yayınladığı haberin orjinal metni:

    Hadi ordan kaçakçı!

    Günlerdir gazetesi Hürriyet'te kendisini manşete taşıtarak Vakit'e saldıran, yalancılığı ve pornoculuğu tescilli Aydın Doğan'ın vergi kaçakçılığı da Maliye raporları ile tescilli.

    Günlerdir kendi gazetesi Hürriyet'te kendisini manşet yaptırarak Vakit'e saldıran, yalancılığı ve pornoculuğu tescilli Aydın Doğan'ın daha önceden de vergi kaçakçılığı tescillendi. Geçtiğimiz yıl, Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörlüğü tarafından tebliğ edilen POAŞ raporunda Cumhuriyet tarihinin en büyük vergi kaçağına ilişkin şu tespit yapıldı: “Petrol Ofisi, İş-Doğan'la birleştirilerek 1 milyar 160 milyon YTL'lik zarar, kârdan düşüldü; bu da vergi kaybına yol açtı.” İki şirketin birleşmesindeki amacın, İş-Doğan'ın bu satın almadan kaynaklanan zararını POAŞ'a yüklemek ve POAŞ'ı satın almada kullanılan kredilerin yine POAŞ tarafından ödenmesini sağlamak olduğu ifade edilen raporda, “Mükellef Kurum POAŞ ile İş-Doğan'ın birleşmesi, iktisadi, ticari ve teknik icaplardan dolayı değil; vergi kaçırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir” denildi.


    PATRONDAN VERGİ KAÇIRMA TAKTİKLERİ

    2002 yılında yapılan işleme ilişkin raporda, birleşmeye gerekçe olarak Doğan tarafından gösterilen, 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 36-39. maddelerinin tümüyle ilgisiz olduğu ifade edilerek, “Kanunun bu maddelerinin amacı birleşme ve devir suretiyle şirketlerin daha verimli hale getirilmesi, kârlılıklarının artırılması, verimsiz firmaların ekonomiye kazandırılmasıdır. Mükellefin gerçek amacı ise vergi kaçırmaktır” denildi. Raporda, İş-Doğan'ın gerçekte fason bir şirket olduğu da ifade edilerek, gücünü ve gelirlerini tamamen POAŞ'tan alan güdümlü bir şirket olduğu belirtildi. Buna örnek olarak, şirketin sipariş üzerine POAŞ'tan aldığı ve gelirinin yüzde 95'ini oluşturan motorinleri depolamadan direk olarak bayiye sattığı ve ticari mal stok hesabının 0 YTL olduğu gösterildi. Raporda şirketin 2000 yılı Ekim ayına kadar personel dahi çalıştırmadığı, Ekim ve Kasım aylarında 5 ve 12 kişilik personel ile iki ayda 12 trilyonluk satış yaptığının altı çizildi.

    BEDAVADAN POAŞ'IN SAHİBİ OLDU

    Raporda, İş-Doğan - Petrol Ofisi birleşmesiyle Petrol Ofisi'nin neredeyse bedavaya satın alındığı da net bir biçimde ortaya kondu. Raporda birleşme ile 1 milyar 160 milyon YTL'lik zararın mahsup edildiği ve bu işlemden doğan kurumlar vergisi kaybının 348 milyon YTL olduğu belirtildi. Doğan raporunda Petrol Ofisi'nin yüzde 51'inin 1 milyon 260 bin dolara satın alındığı hatırlatılarak, satın alma sürecinde nasıl hiç para ödenmediği şu cümlelerle aktarıldı: “POAŞ'ın yüzde 51'i yaklaşık 500 milyon dolar sermaye konularak kurulan İş-Doğan üzerinden alındı. Daha sonra 2002 Ağustos'unda özelleştirme idaresinde POAŞ'ın yüzde 25,8'i 387.5 milyon dolara satın alındı. Satın alma bedelinin birinci taksiti olan 116 trilyon 223 milyar 505 milyon 350 bin TL'lik bölüm yine İş-Doğan'ın kullandığı kredilerle peşin olarak ödendi.”

    DOĞAN'IN TÜRK EKONOMİSİNE KATKISI '0' VERGİ

    Raporda özetle İş-Doğan'ın kuruluşunda konulan 500 milyon dolarlık sermaye dışında bu şirketin satın alması için banka kredileri dışında herhangi bir kaynağa başvurulmadığı açıkça ortaya kondu. Bunun yanında bu kredileri kullanan İş-Doğan'ın 2002 Aralık ayında Petrol Ofisi ile birleşmesi nedeniyle devralınan 1 katrilyon 160 trilyon 547 milyon liralık zarar nedeniyle 348 trilyon liralık vergi kaybına uğrandığı da hesaba katılınca Petrol Ofisi'nin neredeyse maliyetsiz olarak el değiştirdiği vurgulandı. Raporun ilgili bölümünün sonunda şu ifadeye yer aldı: "Sonuç olarak Türkiye'nin ciro ve kârlılıkta en büyük şirketlerinden biri neredeyse maliyetsiz olarak el değiştirmiş, ayrıca yıllardır en fazla vergi ödeyen şirketlerden birinin vergi gelirlerinden mahrum kalınmıştır.”

    “TESCİLLİ VERGİ KAÇAKÇISI”

    Aydın Doğan'ın son yıllardaki en büyük marifeti ise şüphesiz, POAŞ'ta yaptığı birleştirme oyunundan kaynaklanan vergi cezasından kurtulmak oldu. Aydın Doğan, Maliye Bakanlığı'na bağlı Gelir İdaresi Başkanlığı'nın sağladığı kolaylık sayesinde; POAŞ'ın vergi kaçağı ve gecikme faiziyle birlikte toplamı 2.7 milyar YTL'yi bulan borçtan 275 milyon YTL ile kurtuldu. Cumhuriyet tarihinin en büyük vergi kaçağı olarak Maliye tarihine geçen bu ceza Petrol Ofisi'nin 2001'deki faaliyetlerini kapsıyordu. Petrol Ofisi'nde tespit edilen 1.2 milyar YTL'lik vergi kaçağıyla ilgili raporda, vergi kaçağının faiz ve cezası ile birlikte toplam tutarının 2.7 milyar YTL olduğu tespit edilmişti. İstanbul Üsküdar Vergi Dairesi tarafından İş-Doğan Petrol Yatırımları A.Ş.'ye ulaştırılan raporun gereği yerine getirilmedi.

    Yaklaşık 5 ay sümen altında bekletilen POAŞ'ın 2,7 milyan YTL'lik vergi borcu ve cezası, Gelir İdaresi Başkanlığı ile varılan “uzlaşma” (!) sonucu Mayıs 2007'de 275 milyon YTL'ye düşürüldü. Doğan Grubu'na bağlı medya kuruluşlarında yaklaşık 15 yıl çalışan Gazeteci Yazar Fatih Altaylı, POAŞ'ın vergi kaçağı nedeniyle eski patronu Aydın Doğan için “tescilli vergi kaçakçısı” nitelemesinde bulunmuştu.

    Kirli gazetecilik hayatını kararttı

    İnançlı insanlara saldırmayı âdet edinen Doğan Medya Grubu, yanlı/yanlış haberleriyle hiçbir suçu günahı olmayan sayısız kişinin hayatını kararttı. Kartel medyasının, bir ay boyunca “Ümraniye sapığı aramızda” haberleri yaparak korku saldığı, robot resme benzediği için iki ay aleyhinde “Sapık yakalandı” haberi yaptığı B.A.'nın avukatı Mehmet Yavuz, B.A. ve ailesinin o günlerini ve şu anki durumlarını anlattı.

    Mehmet Yavuz, şunları söyledi: “Bu olayla ilgili o kadar çok yazıldı, çizildi ki. Düşünsenize 7-8 yaşlarında, 10-11 yaşlarında kız çocuğuna tecavüz ile ilgili üzerinize bir suç yıkılıyor. Altından kalkılabilir mi? İki ay boyunca baskı uygulandı, baskıdan ailesi ve çevresi daha çok etkilendi. Kendisi zaten cezaevindeydi. Ama esas zanlının yakalanmasıyla cezaevinden çıkınca tüm baskılar da ortadan kalktı. Olayı yapan kişinin meydana çıkmış olması Bilal için hayati bir neticeydi. Aksi ihtimali düşünün. Asıl zanlı ortaya çıkmamış olsaydı? Bilal, bu suçu işlediğine dair kanıt bulunamayıp serbest bırakılsaydı, tüm insanların zihninde soru işareti olacaktı. Kanal D'ye 40 bin YTL'lik tazminat davası açmıştık, kazanmıştık ama temyiz ettiler. AİHM'ye başvurduk, İdare Mahkemesinde dava açtık. İdare Mahkemesi başvurumuzu ret etti. 466 sayılı yasadan dava açmıştık. O da çok düşük tazminattı, bin 500 YTL kadardı. O da Yargıtay'da ve temyiz aşamasında. Bilal zaten sıkıntılıydı. Ailevi sıkıntıları vardı. Parası yoktu, annesi hastaydı. Neyse ki geçti gitti ama unutulmaz tabii ki.”

    VAKİT, YALANLARI BİR BİR AÇIĞA ÇIKARIYOR

    Öte yandan, Türkiye'nin Hürriyet gazetesi sorunu bulunduğunu geçtiğimiz haftalarda İnternet Haber'deki köşesinde dile getiren yazar Günsel Günhan, “Yalan, muhataba yapılabilecek en büyük saygısızlık. Hürriyet, okuruna bunu sık sık yapıyor. Çoğu haberin yalanlığı en geç bir gün sonra anlaşılıyor. Zaman, Yeni Şafak ve Vakit, Hürriyet'in yalanlarını araştırıp hemen açığa çıkarıyorlar. Fakat yalanları kim öğreniyor? Kimi zaman o yalandan habersiz muhafazakâr kesimin okuyucuları” dedi. Tekziplerin, yalan haberlerin gazetede kapladığı alanın karekökü kadar bir alanda ve sıkıştırılmış köşeye özenle saklandığını ifade eden Günsel Günhan, Hürriyet gazetesinin inanca saygısızlık temelli, masum dini duygularla alay eden haberler ve yalanları olduğuna dikkat çekti. Kartel medyasının yanlı-yanlış haberleri nedeniyle çok sayıda insanı mağdur etmesi ve birçoğunun da mağduriyetinin hâlâ sürüyor olması, Günhan'ın “Milyonlara ulaşan yalanların, yüzlerce insanın hukukunu ayaklar altına almak ve insanların hayatını karartmak, ne ile sıfatlandırılabilir?” görüşünü doğruluyor.

    Günsel Günhan, İnternet Haber'deki 4 Aralık 2007 tarih, “Türkiye'nin 'Hürriyet Gazetesi Sorunu' ve Örnek 15 Yalan” başlıklı köşe yazısında Hürriyet gazetesinin 15 örnek yalanını açıklamıştı. İşte o yalanlardan bazıları:


    YALAN 1: Amasya Kız Meslek Lisesi'nde okulun pansiyonunda kalan 4 öğrenci dini baskı gördükleri için bu okuldan ayrıldılar.

    DOĞRUSU: H.D., G.D., Ş.Ç. ve Ş.D. isimli öğrencilerin 3'ü hiç pansiyonda kalmamış. Diğeri ise 1 hafta pansiyonda kaldıktan sonra köyüne yakın diye başka bir liseye kaydını yaptırmış. Dini baskı gördükleri iddia edilen H.D., G.D., Ş.Ç bir yakınlarının yanında kalmışlar ve bu yakınlarının işi dolayısıyla Turhal'a taşınması sebebiyle okuldan nakillerini almışlar. Ayrıca haberin aksine hiçbir öğrenci yakınının resmi bir makama şikâyeti olmamış.

    YALAN 2: AK Partili Kocaeli Milletvekili Muzaffer Baştopçu 29 Ekim kutlamalarına, eşsiz davet edildiği halde, başörtülü eşiyle gelerek kriz çıkardı.
    DOĞRUSU: Hürriyet'in umudu, milletvekilinin eşli davetiyesini basına faks etmesiyle boşa çıktı.

    YALAN 3: Başbakanlık korumaları yerinde yok. Manşet: "İftar Vaktinde Allah'a Emanet"

    DOĞRUSU: Olay, Başbakanlık güvenlik kameraları görüntüleriyle saniye saniye yalanlandı.

    YALAN 4: "Töreden kaçtı" ve "Üvey oğlu tecavüz etti" "Sus öldürürüz! dediler" başlıklı bir manşet haber.

    DOĞRUSU: Hürriyet'te yayınlanan tekzip: “Haberde anlatılan olayların hiçbiri gerçekleşmemiş, Fadime Sarıtaş'a yönelik maddi, psikolojik veya cinsel bir baskı uygulanmamıştır.”


    YILIN YALANI 5: "Konya'da kadın uzman, testis ultrasonu çekmedi".. Uğur Dündar-Mine Özbek imzalı haberde, testislerindeki şişme sebebi ile hastaneye giden çoban A.G. acilen ultrasona gönderildi. Tesettürlü kadın radyoloji uzmanı, hastayı geri çevirdi. Hasta, ertesi gün yine ultrason çektirmeye gönderildi. Görevli olan ikinci tesettürlü kadın doktor da geri çevirdi. Başhekimlik devreye girdi. Hemen ameliyata alınan genç, bir testisini kaybetti.

    DOĞRUSU: Olay tamamen yalan. Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, uzun bir süre özür dilemeyi geciktirdi. Haftalar sonra haberin yalan olduğunu beyan edip köşe yazısında iki kadın görevliden özür diledi.

    Panikleyen Doğan savcıya koştu

    Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan, 28 Şubat sürecinde nasıl gazetecilik yaptığını gösteren “Kirli Gazetecilik” başlıklı manşet haberimizden dolayı panikledi ve kendisine yayın yoluyla hakaret edildiğini öne sürerek, gazetemize ceza davası açılması için Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'na başvurdu. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, tebligatı “çok özel durum ve şartlarda” uyguladığı kapıdan kapıya teslim servisi olan “Alo Post” ile yapması dikkat çekici bulundu. Savcılık, sorumlu müdür Ahmet Karahasanoğlu ve muhabir Yusuf Melih'e davette bulunarak ifade vermelerini istedi. Şikayet dilekçesinde, sanık olarak gösterilmeyen Haber Müdürü Muharrem Coşkun'un dilekçenin son bölümünde cezai sorumluluğu olanlar arasında isminin geçmesi, Aydın Doğan'ın tamamen panik içinde hareket ettiğinin ispatı olarak değerlendirildi. Gazetemize yönelik ağır hakaretlerde bulunan ve yaptığı hakaretleri görmezden gelen Aydın Doğan, “Kirli Gazetecilik” başlıklı manşet haberimizde yazılanların tümünün yalan, iftira ve kasıtlı olduğunu savundu. Gazetemizin manşet haberinde, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın 28 Şubat sürecinde Doğan Grubu'nun, elindeki medya organları ile Refahyol Hükümeti aleyhine yayın yaptığına yönelik açıklamaları yer almış, Aydın Doğan'ın da söz konusu açıklamalara verdiği cevaplar aynı haberde verilmişti. Aydın Doğan'ın, görüşlerinin yer almasına rağmen, itibarının sarsıldığını öne sürmesi “komik” bulundu.


    Bu iki hainin kanki olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyor muydunuz? Aaaaa olmadı ama.. E buyrun o zaman bakın da ülkeyi asıl kimler satıyormuş bi görüverin bakalım.. Buna da itiraz eden “yok öyle değil böyle aslında sen yanlışsın” diyen olursa olursa şuracıkta düşer bayılırım bu muhalefet sevdaları yüzünden..

    Not: Resimlerin büyük hallerini görmek için üstlerine tıklayın ;) Açılan sayfada bir kez daha tıklarsanız bu adi şerefsizleri orjinal boyutlarıyla görebilirsiniz..

     

    ALSANA ERGENEKON BABASI!!

    AMERİKA DÜŞMANI ROLLERİNDE
    AMERİKAN KUKLASI DOĞU PERİNÇEK,
    AMERİKAN UŞAKLIĞI YAPAN ÖCALANIN
    YANINDA ESAS DURUŞTA!!!
    İNSANIN KUSASI GELİYOR!
    PİSLEYEN PİSLİKLER!!!
    KANEMİCİLER!!!
    İÇİNDE YAŞADIKLARI
    TOPLUMUN GERÇEKLERİNE
    KATLANAMAYAN
    HALKINI AMERİKALILARA
    SATAN UŞAKLARA 2 ÖRNEK

    BİZ TÜRKİYE VATANSEVERLERİ
    SİZLERİ TANIYORUZ!!!

    Kaynak: “BİR İNGİLİZ CASUSUN ANILARI” kitabı.

     

     
    "İran İsrail'e 100 Füze Atarsa Ne Olacak?"
    İsrail'in İran'ın Baristik Füzesi yok açıklamasına görüntülü cevap.
    "İran İsrail'e 100 Füze Atarsa Ne Olacak?"(VİDEO)
    İsrail'in İran'ın Baristik Füzesi yok açıklamasına görüntülü cevap.
    21 Ekim 2007 / 11:44
    Siyonist rejim stratejik ilişkiler bakanı Avigdor Lieberman, modren dünyada devletlerin "kapitalist-sosyalist" "zengin-fakir" diye ikiye ayrılmadığını, ayrımın "sorumlu devletler" ile "sorumsuz devletler" arasında olduğunu ileri sürerek İran'ın "sorumsuz bir devlet" olduğunu söyledi.

    İsrail kanal 2 televizyonuna demeç veren Avigdor Lieberman "Örneğin Hindistan uzun zamandır nükleer silahlara sahip, fakat biz Hindistan'ın nükleer silahlara sahip olmasından endişe duymuyoruz, çünkü Hindistan sorumlu bir devlet" diyerek İran'ı hedef gösterdi.

    Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in İran'a yaptığı ziyaretin hemen ardından İsrail başbakanı Ehud Olmert'in Rusya'ya gitmesinin İsrail'de yaşanan paniğin bir sonucu olup olmadığı sorusuna kaçamak bir cevap veren Avigdor Lieberman, "Olmert'in ziyaretinin nedenlerinin ne olduğunu unutun gitsin" dedikten sonra, Olmert'in Rusya'ya yaptığı ziyaretin "çok çok önemli" olduğunu belirtti.

    İran İslam Cumhuriyeti Devrim Muhafızları Ordu komutanlarından Tuğgeneral Mahmud Çaharbaği, "İran, bir saldırıya uğraması durumunda bir dakika içinde 11 bin füzesini ateşleyecektir; bunun için de bütün hedefler, bütün düşman üsleri belirlenmiştir" şeklindeki açıklamasına atfen "İsrail'e 100 füze gelirse, İsrail'in buna karşılığı nasıl olacaktır?" şeklindeki soruya sinirlenen Avigdor Lieberman "bu da sorumsuz bi soru örneği. İran'ın 100 tane balistik füzesi yok" Suriye'nin füzeleri konusunda ise "Suriye'nin hiç balistik füzesi yok" şeklinde karşılık verdi.

    İsrail gazetelerinden Jerusalem Post, Devrim Muhafızları Komutanı Tuğgeneral Mahmud Çaharbaği'nin açıklmalarının İsrail 'de büyük bir korku ve endişeye yol açtığına, Avigdor Lieberman'ın İran'a yönelik suçlamalarının da bundan dolayı olduğuna dikkat çekti.

    velfecr

     

    Küresel ısınmaya karşı ne yapabilirim? DSİ'nin yayın organı Su Dünyası Dergisi'nden derlenen bilgilere göre, sera gazı salımına kontrol edecek günlük hayattaki bazı önlemler şöyle sıralanıyor: Küresel ısınmaya karşı ne yapabilirim? Sera gazı salınımını kontrol etmeye yönelik bir takım bireysel davranış şekilleri ile küresel ısınmaya karşı etkili önlemler alınabiliyor. DSİ'nin yayın organı Su Dünyası Dergisi'nden derlenen bilgilere göre, sera gazı salımına kontrol edecek günlük hayattaki bazı önlemler şöyle sıralanıyor: •Standart ampulünüzü tasarruf ampulü ile değiştirin, yılda 75 kilogram (kg) karbondioksit tasarrufu sağlayın. •Daha az araba kullanın. Daha sık yürüyün, bisiklet kullanın ve toplu taşıma araçlarından daha çok faydalanın. Araba kullanmadığınız her 2 kilometre için 0,75 kg. karbondioksit tasarruf edeceksiniz. •Geri dönüşüme katkıda bulunun. Evinizden çıkan çöplerin sadece yarısını geri dönüştürerek yılda 1200 kg. karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz. •Daha az sıcak su kullanın. Daha az su tüketen bir duş başlığı ile 175 kg, giysilerinizi soğuk su ya da ılık suda yıkayarak da 250 kg. karbondioksit tasarrufu yapabilirsiniz. •Ambalajları fazla olan ürünlerden kaçının. Çöpünüzü yüzde 10 oranında azaltarak 600 kg. karbondioksit tasarrufu yapabilirsiniz. •Her yıl en azından bir ağaç dikin. Bir ağaç ömrü boyunca 1 ton karbondioksit emiyor.

    Türkçe Karakterleri Kapatmak &#304;çin T&#305;klay&#305;n
    Etkileyen Sözler...

    (Bu yazı, ibrahim tarafından on sekiz yıllık bir öğrenim sürecinin ardından yaklaşık bir aylık düşünce safhası sonucunda, bir haftadan fazla süren bir çalışma ile özel olarak bu web sitesi için hazırlanmıştır.)


    1. "...Anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara "öf" bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger.
      -Bir de akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını saçıp savurma. Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma; aksi halde kınanır ve kaybettiklerinin hasretini çeker durursun.
      -Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, sadece en güzel niyetle yaklaşın.
      -Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.
      -Zinaya yaklaşmayın; çünkü o açık bir kötülük ve çok kötü bir yoldur.
      -Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.
      -Ölçtüğünüz zaman tamamen doğru ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha iyi, hem de neticesi bakımından daha güzeldir.
      -Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül bunların herbiri yaptıklarından sorumludur.
      -Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilir ne de boyca dağlara erişebilirsin..."

    2. "İyilikle kötülük bir olmaz... Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost gibi olur."

    3. "Kim zerre miktarı kadar bir iyilik yaparsa karşılığını görür; kim de zerre miktarı kadar bir kötülük yaparsa karşılığını görür."

    4. "Yetimi sakın ezme, el açıp isteyeni de sakın azarlama."

    5. "...Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı hayır (yardım, sadaka) diye vermeye kalkışmayın..."

    6. "Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi sakın adaletsizliğe sevketmesin. Adil olun."

    7. "Kim sabreder ve affederse, süphesiz bu hareketi yapılmaya değer işlerdendir."

    8. "Sen af yolunu tut, iyi olanı emret ve bilgisizlere aldırış etme."

    9. "Bir topluluk başka bir topluluğu alaya almasın. Belki de alaya aldıkları kişiler kendilerinden daha iyidirler."

    10. "Birbirinizin kusurlarını araştırmayın. Biriniz diğerini arkadan çekiştirmesin."

    11. "İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!"

    12. "Ölçüyü tastamam yapın, eksik verenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."

    13. "Karşılıklı rızaya dayanan ticaret hali olması dışında mallarınızı aranızda haksız yollar ile yemeyin."

    14. "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haksız yollarla yemeniz için o malları hakimlere aktarmayın."

    15. "Sevdirin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın."

    16. "...Yumuşak davran ! Gerçekten bu davranış kimde bulunursa onu süsler; kimde bulunmazsa onu da çirkinleştirir."

    17. "Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise iyiliğin tamamından mahrumdur."

    18. "...Asıl pehlivan kızdığı zaman kendine hakim olabilen kimsedir."

    19. "Üç kişi bir yerde otururlarken ikisi fısıldaşarak konuşmasınlar. Çünkü bu davranış üçüncüyü üzer."

    20. "İzinleri olmadan iki kişi arasına oturulmaz."

    21. "Bir kimse bir söz söyleyip sonra (acaba başka duyan oldu mu dercesine) iki tarafına bakındığı zaman, bu söz (dinleyene) emanettir."

    22. "Kişi, o müsade etmedikçe, kardeşinin alış-verişi sırasında o alış-verişe girmesin ve kardeşinin evlenme teklifi üzerine (aynı kişiye) evlenme teklifinde bulunmasın."

    23. "İnsanların en kötülerinden biri de, bir kısım insanlara bir yüzle başka bir kısmına ise başka yüzle görünenlerdir."

    24. "Fakirlere yapılan yardım bir iyiliktir;  akrabaya yapılan yardım ise iki iyilik sayılır: Birincisi akrabayı gözetmek iyiliği, ikincisi de ona yardım etmek iyiliği."

    25. "Haset (çekememezlik) iyilikleri yer bitirir; tıpkı ateşin odunu yiyip tükettiği gibi. Sadaka hataları söndürür; tıpkı suyun ateşi söndürmesi gibi."

    26. "İyi arkadaş güzel koku satan kişiye benzer; ondan sana birşey değmese bile onun kokusundan sana siner. Kötü arkadaş ise körükçüye benzer; sana karasından birşey bulaşmasa bile dumanından bulaşır."

    27. "İnsanlarla yaptığı işte onlara haksızlık etmemiş, konuştuğunda yalan söylememiş, söz verdiğinde sözünden dönmemiş bir kimse; şahsiyeti gelişmiş, adaleti görülmüş, kardeşi olmak gerekmiş ve arkasından konuşulması yasak olmuş bir kimse demektir."

    28. "İyiliğe sebep olan, onu yapan gibidir."

    29. "İlim Çin`de de olsa alınız..."

    30. "Sizden birisi bir kötülük görünce onu eli ile değiştirsin, buna gücü yetmezse dili ile değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbi ile bu durumu kötü görsün..."

    31. "`İnsanlar iyi olur, iyilik yaparlarsa biz de iyi olur iyilik yaparız; haksızlık yaparlarsa biz de haksızlık yaparız' diyen kişilerden olmayın. Aksine siz kendinizi insanlar iyi olurlarsa iyi olmaya; kötü olurlarsa haksızlık yapmamaya alıştırın."

    32. "Güçsüzün incitilmeksizin hakkını alamadığı bir toplum yücelemez."

    33. "İş ehil olmayana verilince kıyameti bekle!"

    34. "Herhangi birinizin elinde bir fidan varken, kıyamet kopacak olsa bile onu hemen diksin."

    35. "Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur."

    36. "Siz erkeklerin kadınlar üzerinde hakkınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır."

    37. "Sizin en iyiniz, kadınlarına karşı en iyi olanınızdır."

    38. "Tokalaşın ki kin gitsin; hediyeleşin ki birbirinizi sevin ve düşmanlık gitsin."

    SONUÇ:
    A-) Söylediği bu sözler, gelmesine aracılık ettiği inanç sisteminin bazı yapı taşlarını oluşturan kişi 571 yılında doğdu. Çevresindeki insanların sevgisini ve güvenini kazanarak büyüdü. Daima örnek ve saygıdeğer bir hayat yaşadı, hiçbir kötülük ve ahlâksızlık ithamına maruz kalmadı. Aksine onu tanıyan insanlar ondan bahsederken ismine "Emîn (Güvenilir)" sıfatını eklediler ve öyle çağırdılar. O 610`lu yıllarda bu sözleri söylemeye ve insanlara ulaştırmakla görevlendirildiğini söylediği inanç sistemini yaymaya başladı.
    O, savunduğu bu ilkeleri başka bir insandan öğrenmedi. Kendisi doğmadan babasının, altı yaşında iken ise annesinin vefatıyla tamamen yetim kalmıştı. Önce dedesi sonra amcası tarafından büyütüldü. Çobanlık yaptı, amcasıyla ticaret kervanlarına katıldı. Öncelikle okuma yazması yoktu. Sonra bulunduğu toplumda okuma yazmayı bilenlerin sayısı 15-20 kişi kadardı. Savaşların ve baskınların yoğun yaşandığı ve genelde göçebe bir kabile hayatının sürüldüğü bu devrede herhangi bir okul da yoktu.
    O zamanlarda, onun getirdiği ilkelerin çoğunun aksine güçlünün haklı olduğu bir devir yaşanıyordu. Hernekadar o zamanki insanlarda da vefa, cömertlik ve cesaret gibi bazı güzel nitelikler varsa da; kabileler birbirlerine karşı tuttukları kin ve düşmanlık içinde yaşıyorlar, savaşacak düşman bulamazlarsa kardeşleri ile savaşıyorlardı. İçki, kumar, fuhuş son derece yaygındı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek gibi insanlık dışı uygulamalar vardı. Kadın tüm işlerinde erkeğin yardımcısı olduğu halde çoğu haklarından mahrum bırakılmıştı. Erkek sınırsız olarak, istediği kadar kadınla evlenebilirdi. Bazen kadın kocası ölünce, eşya ve hayvanlar gibi miras kalırdı. Hatta bazı erkekler bazı yiyecekleri kadınlarına yasaklamışlardı. Yıllarca süren kan davaları, köleler ve tanrı diye tapılan yüzlerce put yine bu devrin en önde gelen motiflerindendi. İnsanlar elleriyle yaptıkları putlara , taşlara ve hatta ekmeğe tanrı diye tapar, acıkınca da bunu yerlerdi.
    Bu zamanda insanlar iyinin tanımını yaşadıkları toplum ve hayat şartlarına göre sadece kendi vicdanlarında ve akıllarında buluyorlar ve ona göre davranıyorlardı.
    Bu arada bahsettiğimiz bu bölgede uzun zaman önce gelmiş İbrahim adlı bir peygamberden kalan bazı güzel nitelikleri yaşamaya çalışan çok az sayıda insan da vardı. Onlar kızlarını öldürmüyor, putlara tapmıyor, içki, fuhuş ve kumardan uzak duruyorlardı.
    Aynı zaman dilimi içerisinde yaşayan bazı önemli devletlerden Bizans İmparatorluğu`nda da durum pek iç açıcı değildi. Burada da kumar, içki, fuhuş ve ahlâksızlık yaygın bir halde idi. Kölelik, en kötü şartlar altında uygulanıyor, köleleler eşyadan farksız bir muamele görüyorlardı. Hür kişiler de bir bakıma köle gibi bir hayat yaşıyorlardı. Kadınların durumu, aile ilişkileri ve hak anlayışı çok vahim bir haldeydi. Yine Sasani İmparatorluğu ve Mısır`da da özellikle bazı hükümdarların zamanında aşağı yukarı benzer bozukluklar görülüyordu.
    Buralarda özellikle hak kavramı çok zedelenmişti. İnsanlar borcundan dolayı köleleştiriliyor, hür insanlar da baskıcı yöneticilerin emri altında köleden farksız bir şekilde çalıştırılıyorlardı.
    Kısacası artık insanlık -gecenin en karanlık vaktinin sabaha en yakın zaman olup aydınlanmak için güneşi beklemesi gibi- kendi üzerine doğacak ve uzun zamandır unuttuğu hâk, adalet, insan hakları, iyilik, doğruluk, güzel ahlâk gibi kavramları kendisine yeniden öğretecek bir öğretmeni bekliyordu...
    Ve 610`lu yıllarda günlerden birgün bu öğretmen aldığı ilk vahiyle insanlara bir uyarıcı, bir müjdeleyici, bir rahmet ve bir şahit olarak çıkageldi... Evet... Bu öğretmenin adı Hazreti Muhammed Mustafa idi (Allah`ın selamı onun üzerine olsun)...

    Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik...(Enbiya Suresi, Ayet 107)

    B-) Evet O, yukarıda anlattığımız şartlar içinde birgün çıkageldi ve onun gelmesine aracılık ettiği sistem -yani İSLAM- o çağda, artık inanılacak ve tapılacak varlığın bir ve tek olan Allah olduğundan, adalete ve hakka uymaktan, fakirlere yardım etmekten, yetimi korumaktan, komşu ve akrabaya iyilik etmekten, kadınlara ve çocuklara iyi davranmaktan, kadınların da erkekler üzerinde hakları olduğundan, anne babaya iyilikten, kölelerin de bir evlat gibi kabul edilmesi gerektiğinden, insanın iyi ahlâklı olmaya çalışması gerektiğinden, yapılan hiçbir iyilik veya kötülüğün karşılıksız kalmayacağından ve hatta hayvan haklarından bile bahsetmeye başladı.
    O`nun zamanında ve O`ndan önceleri mutlaka savunduğu bu ilkeleri bilen ve hayatında uygulayan bazı sıradan insanlar da vardır. Ancak yukarıda anlatmış olduğumuz gibi O`nun yaşadığı şartlar altında ve O`nun gibi azimli, cesur ve iddialı bir şekilde, tamamen başarıyı hedefleyerek; gerekirse taşlanmak, yaralanmak, arkadaşlarını, can dostalarını kaybetmek ve savaşmak pahasına bu ilkeleri başka kimse savunmadı, savunamadı. Şüphesiz O`nun bu azmi, mücadelesi ve en sonunda kazandığı büyük başarı, O`nun herşeyin tek sahibi olan Yüce Allah`ın gerçek ve en son elçisi olmasından kaynaklanıyordu.

    C-)Bir de şöyle düşünelim; bu insanın derdi ne idi ki, savunmaya kalkışacağı bu ilkelerin çoğunun tersinin uygulandığı bir devirde, rahat rahat evinde oturmak veya diğerleri gibi sadece kendi işi ile uğraşıp suya sabuna dokunmadan hayatta kalma mücadelesi vermek varken; neden kalkıp da tek ve ortaksız bir Allah`ın var olduğuyla, yetim ve fakirlerin korunmasıyla; adalet, hak, temizlik, iyilik, güzel ahlâk gibi kavramlarla uğraşmaya başlamıştı.
    O`na ne idi yetimin horlanmasından, O`na ne idi dilencinin azarlanmasından, O`na ne idi bir insanın haksızlığa uğratılmasından, O`na ne idi tüm dünyayı acımasızca sarmış ve insanlık tarihine kara bir leke gibi oturmuş kölelik kurumunun acımasızlığından.
    Ne gerek vardı: "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir." demesine; ne gerek vardı: "Kardeşine güleryüz göstermen, yükünü yüklemesine yardım etmen sadakadır (iyiliktir)." demesine, ne gerek vardı: "İşçinizin ücretini teri kurumadan verin." demesine ve ne gerek vardı kölelik tam da alıp başını gitmişken şunları söylemesine: "Kim bir Müslüman köleyi hürriyetine kavuşturursa onun her organına karşılık, kendisinin de birer organını Allah ateşten kurtarır." "Köleler sizin kardeşleriniz ve yakın adamlarınızdır. Allah onları sizin hizmetinize vermiştir. Kimin kardeşi hizmetinde ise ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara yapamayacakları işleri buyurmayın, eğer buyurursanız yardım edin."
    Ne istiyordu bu insan? Para mı, mevki mi, başka birşeyler mi? Hayır. Nitekim bu ilkeleri savunmaya başlayıp taraftarlar bulması üzerine bulunduğu şehrin zengin ve önde gelen insanları O`nu savunduğu bu ilkelerden vazgeçirmeye çalıştılar. Başaramayınca baskı ile amcasını aracı yaptılar. Kendisine gelen amcasına O, şu tarihi cevabı verdi: "Ey amca, Allah`a yemin ederim ki; güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar yine bu işten vazgeçmem. Allah bu dini hakim kılıncaya, ya da bu yolda ölünceye kadar çalışırım."
    Şehirdeki karşıtları bunda başarılı olamayınca direk kendisine geldiler ve şöyle dediler: "Ey Muhammed! Senin için yapabileceğimiz son şeyleri bildirmeye geldik. Bunları da kabul etmezsen artık günah bizden gider. Araplar arasında kendi kavmine senin getirdiğin şeyleri getiren birini görmedik. Atalarımızı (yanlış yoldaydılar diye) kötüledin, dinimizi ayıpladın, putlarımıza hakaret ettin, bizi ahmak yerine koydun, birliğimizi parçaladın. Başımıza bundan büyük bir bela getiremezdin. Bundan maksadın ne? Mal istiyorsan aramızda mal toplayıp verelim, en zenginimiz sen ol. Mevki istiyorsan seni başımıza reis yapalım, istediğin kızı da sana alalım. Yok eğer ruhî bir hastalığa yakalanmışsan,  seni doktorlara götürelim ve seni kurtarmak için her türlü fedakarlığa katlanalım."
    Bunun üzerine O, şöyle dedi: "Benim, sizin söylediklerinizle hiçbir alakam yoktur. Ben bu haberleri, ne sizin mallarınızı elde etmek, ne de başınıza kral olmak için getidim. Ancak, Allah beni sizlere peygamber olarak gönderdi. Bana bir kitap (Kur`ân) indirdi. Sizi Cennet`le müjdeleyip; Cehennem`le korkutmamı istedi. Ben sadece Allah`ın emirlerini sizlere ulaştıran bir nasihatçıyım. Eğer benim getirdiklerimi dinler ve kabul ederseniz, bu size dünya ve ahiret azığı olarak yeter. Reddederseniz bana düşen, Allah aramızda hükmünü verinceye kadar O`nun emirlerini insanlara ulaştırmaya devam etmektir."
    Bundan sonra da bütün baskı, yıldırma girişimleri ve işkencelere rağmen O, bu ilkeleri savunmaya devam etti ve sonunda hedeflenen başarıya ulaştı.
    İşte burada belirttiğim noktalar da bize şunu gösterir ki; bu insanın bu ilkeleri canı pahasına savunması; yetimi, fakiri, adaleti, güzel ahlâkı, iyiliği, insan haklarını kendine dert edinmesi, onun her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Yüce Allah`ın en son ve gerçek peygamberi olmasından kaynaklanmaktadır... Bunda hiçbir şüphe yoktur...

    D-) O, aşağıdaki sözleriyle kendisini ve getirdiği inanç sistemini şöyle misallendirdi:
    *"Benim ve getirdiğim ilkelerin misali şöyledir: Bir adam kavmine gelir ve der ki: `Ey kavmim! Saldırmak üzere size doğru gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Sizleri açıkça uyarıyorum. Hemen kaçıp kurtulun.' Bunun üzerine kavminden bir grup insan ona inanır ve hemen gece kaçmak üzere yola çıkar, rahatça gider ve kurtulurlar. Buna karşılık kavmindeki bir diğer grup insan ise ona inanmaz ve oldukları yerde sabahlarlar. Fakat sabah vakti düşman ordusu onlara aniden baskın yapar ve hepsini öldürerek köklerini kazır. İşte bu olay, bana inanarak getirdiğim ilkelere uyan insanlarla; beni reddederek getirdiğim bu hak ilkeleri yalanlayan insanlara bir misalidir."

    *"Benimle benden önceki diğer peygamberlerin misâli, şu adamın misâli gibidir: Adam mükemmel ve güzel bir ev yapmıştır, sadece köşelerinin birinde bir tuğla yeri boş kalmıştır. Halk evi hayran hayran dolaşmaya başlar ve (o eksikliği görüp): "Bu eksik tuğla konulmayacak mı?" der. İşte ben bu tuğlayım ve ben peygamberlerin sonuncusuyum."
    Benimle benden önceki di&#287;er peygamberlerin misâli, &#351;u adam&#305;n misâli gibidir: Adam mükemmel ve güzel bir ev yapm&#305;&#351;t&#305;r, sadece kö&#351;elerinin birinde bir tu&#287;la yeri bo&#351; kalm&#305;&#351;t&#305;r. Halk evi hayran hayran dola&#351;maya ba&#351;lar ve (o eksikli&#287;i görüp): Bu eksik tu&#287;la konulmayacak m&#305;? der. &#304;&#351;te ben bu tu&#287;lay&#305;m ve ben peygamberlerin sonuncusuyum.

    *"Muhammed`in misali şuna benzer: Birisi bir ev yaptırmış ve içinde bir ziyafet düzenlemektedir. Bunun için insanlara davetçi gönderir. Kimler bu davetçiye uyarsa eve girer ve ziyafetten yer; kim de ona uymazsa eve de giremez, ziyafetten de yiyemez...O ev Cennet`tir, davetçi de Muhammed`dir. Her kim Muhammed`e itaat ederse Allah`a ittat etmiştir. Her kim de Muhammed`e asi olmuşsa Allah`a asi olmuştur."

    *"Allah Teâlâ'nın benim ile gönderdiği hidayet ve ilimin misali bir araziye bolca yağan yağmura benzer: Yağmur alan bu arazide bir kısım vardır ki burası yağmur suyunu kabul eder (içine çeker) ve üzerinde bol bol bitkiler, otlar yetiştirir. Arazinin ikinci bir kısmı vardır ki, orası yağmur suyunu biriktirir. Biriken o yağmur suyundan Allah, insanları faydalandırır; insanlar ondan içerler, hayvanlarını ve arazilerini sulayarak ekin ekerler. Bu arazinin üçüncü bir kısmı da vardır ki suyu ne üzerinde tutar, ne de üzerinde bitki yetiştirir."
    Allah Teâlâ'n&#305;n benim ile gönderdi&#287;i hidayet ve ilimin misali bir araziye bolca ya&#287;an ya&#287;mura benzer: Ya&#287;mur alan bu arazide bir k&#305;s&#305;m vard&#305;r ki buras&#305; ya&#287;mur suyunu kabul eder (içine çeker) ve üzerinde bol bol bitkiler, otlar yeti&#351;tirir. Arazinin ikinci bir k&#305;sm&#305; vard&#305;r ki, oras&#305; ya&#287;mur suyunu biriktirir. Biriken o ya&#287;mur suyundan Allah, insanlar&#305; faydaland&#305;r&#305;r; insanlar ondan içerler, hayvanlar&#305;n&#305; ve arazilerini sulayarak ekin ekerler. Bu arazinin üçüncü bir k&#305;sm&#305; da vard&#305;r ki suyu ne üzerinde tutar, ne de üzerinde bitki yeti&#351;tirir.
    (Büyük İslam alimi Gazzâlî, Hz. Muhammed (s.a.v)'in bu hadisinde birinci kısmı [hidayet ve] ilimden kendileri yararlananlara, ikincisini bunlardan başkalarını da faydalandıranlara, üçüncüsünü de bu ilk iki faziletten de mahrum olanlara benzettiğini belirtmiştir.)

    E-) Hz. Muhammed (s.a.v) insanlardan neler yapmalarını istiyordu?
    O, insanlardan gelmesine aracılık ettiği din olan İslam`ı kabul etmelerini ve gereklerini yerine getirmelerini istiyordu. Bunun için ilk sırada "İman" yani inanmak geliyordu. İman ise şunlardan ibaretti:
    1-Allah`ın bir ve tek olduğuna, hiçbir ortağının bulunmadığına inanmak,
    2-Allah`ın melekleri olduğuna inanmak,
    3-Allah`ın çeşitli peygamberlere göndermiş olduğu kitapların tümüne inanmak (Yani Hz. Adem, İbrahim gibi bazı peygamberlere verilen bazı sayfalar ile Zebur, Tevrat, İncil ve Kur`an`a inanmak.),
    4-Allah`ın göndermiş olduğu bütün peygamberlere inanmak,
    5-Ahiret gününe ve öldükten sonra dirilmeye inanmak,
    6-Kadere inanmak.

    İmanın ardından şu beş temel ibadetin öncelikle ve devamlı yerine getirilmesini istiyordu:
    1-Allah`tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Hz. Muhammed Aleyhisselam'ın onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik etmek,
    2-Günde beş kere belirli vakitlerde namaz kılmak,
    3-Yaklaşık olarak 85 gr altın değerinde ve ihtiyacından fazla malı olan kişinin en az senede bir kere fakirlere malının 2.5/100`unu zekât olarak vermesi,
    4-Senede bir ay Ramazan ayında gündüzleri oruçlu olmak,
    5-Yeterli imkân bulunabildiği takdirde Mekke`ye Kâbe`yi hacca gitmek.

    Özellikle ilk altısı olmak üzere bu sayılan on bir madde Hz. Muhammed (s.a.v)`in istediklerinin olmazsa olmaz temel noktalarıdır. Bir kişi ilk etapta bunları yerine getirebilir ise Müslüman olmuş ve Hz. Muhammed (s.a.v)`e itaat etmiş kabul edilir.
    Birgün Hz. Muhammed (s.a.v)`in yanına çölden uzak mesafelerden, bir adam gelir ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:
    "Adam:-Ey Muhammed, gönderdiğin bir elçi bize geldi ve senin kendini Allah`ın elçisi olarak tanıttığını söyledi...
    Hz. Muhammed (s.a.v): -Doğru söylemiş...
    -Madem öyle, gökyüzünü kim yarattı?
    -Allah...
    -Peki yeryüzünü kim yarattı?
    -Allah...
    -Peki, bu dağları kim dikti ve onlarda dilediği tasarrufu yaptı?
    -Allah...
    -Öyle ise göğü yaratan, yeri yaratan ve bu dağları diken varlık aşkına söyle; seni Allah mı gönderdi?
    -Evet...
    -Bize gönderdiğin elçin gündüz ve gecede beş vakit namaz kılmamız gerektiğini söyledi.
    -Doğru söylemiş...
    -Öyle ise seni gönderen aşkına söyle, bunu sana Allah mı emretti?
    -Evet...
    -Elçin bize mallarımızdan zekât vermemiz gerektiğini söyledi?
    -Doğru söylemiş...
    -Öyle ise seni gönderen aşkına söyle, bunu sana Allah mı emretti?
    -Evet...
    -Elçin her sene Ramazan ayında oruç tutmamız gerektiğini söyledi?
    -Doğru söylemiş...
    -Öyle ise seni gönderen aşkına söyle, bunu sana Allah mı emretti?
    -Evet...
    -Yine elçin bizden gücü yetenlerin Kâbe`yi haccetmesi gerektiğini söyledi.
    -Doğru söylemiş...
    -Seni hak din ile gönderene yemin ediyorum ki bu saydıklarımıza ne birşey ekleyeceğim ne de onlardan birşey eksilteceğim. dedi ve arkasını dönerek gitti. Onun arkasından Hz. Muhammed (s.a.v) şöyle söyledi: "Eğer gerçekten sözünü yerine getirirse, mutlaka Cennet`e girecektir..."

    Hz. Muhammed (s.a.v)`in dediğine göre bu olaydaki kişinin imanı ve müslümanlığı da onun ebedî mutluluğa ulaşmasına yetecektir. Hatta O: "Kalbinde bir hardal tanesi kadar iman olanın bile en sonunda Cennet`e girebileceğini." söylemiştir. Bununla birlikte Kur`ân-ı Kerîm ve O`nun sözlerinde belirtilen diğer emirlere de uymak Müslümanların görevidir. Bunlara uymak bir Müslümanı daha ilerilere götürecek, onu Allah`ın daha çok sevdiği bir kul yapacak ve onu manevî olarak yükseltecektir. Bu konuda bakınız Hz. Muhammed (s.a.v) ne söylüyor: "Bir kul müslüman olur ve müslümanlığı da güzel olursa, Allah onun önceden işlemiş olduğu her kötülüğü örter. Ondan sonra sıra karşılık vermeye gelir. Burada bir iyilik on katından yedi yüz katına kadar sevapla, bir kötülük ise -eğer Allah affetmemiş ise- yalnızca kendi misli ile karşılanır."

    İslam`ın yukarıdaki temel esaslara ek olarak uyulmasını istediği bazı emir ve yasaklar genel olarak şunlardır:
    *Bazı Emirler:
    -Allah ve O`nun Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v)`in emirlerinin hepsine uymak ve itaat etmek. Bu emirler de başta İslâm Dininin kitabı olan Kur`ân-ı Kerîm olmak üzere sonra Hz. Muhammed (s.a.v)`in sözlerinde bulunmaktadır.
    -Allah`ı ve O`nun Elçisi`ni sevmek.
    -Anne-Babaya iyilik ve itaat etmek.
    -Akrabaya iyilik etmek ve bağları koparmamak.
    -İlim öğrenmek.
    -Temiz olmak.
    -Namaz için abdest almak.
    -Cuma ve Bayram namazlarını kılmak.
    -Zengin olanların Kurban Bayramında kurban kesmesi.
    -Bazı durumlarda bütün bedeni yıkayarak abdest almak (Gusül Abdesti).
    -Helâl kazanmak, helâl yemek ve giymek.
    -Kadınların yabancı erkeklere karşı yüz ve elleri hariç örtünmeleri ve yabancı erkeklerin dikkatini çekmeyecek tarzda bir dış elbise giymeleri.
    -Başa gelen bazı istenmeyen olaylar olursa bunlara sabretmek.
    -Allah`ın affedeceğine inanarak, günahlarına tevbe etmek.
    -Allah yolunda çalışmak (Cihad).
    -İnsanlara iyiliği emredip, kötülükten vazgeçirmeye çalışmak.
    -Emaneti korumak.
    -Her işte doğru olmak ve haksızlık etmemek.
    -Ahlâkını güzelleştirmeye çalışmak.

    *Bazı Yasaklar:
    -Allah`a ortak koşmak
    -Allah`a isyan etmek.
    -Haksız yere bir insanı öldürmek.
    -Evlilik dışı cinsel ilişki (zina) yapmak.
    -İçki içmek.
    -Yalan söylemek.
    -Kumar ve şans oyunları oynamak.
    -Faiz almak ve vermek.
    -Rüşvet almak ve vermek.
    -Yalan yere yemin etmek.
    -İnsanları arkalarından çekiştirmek (Gıybet), onlarla alay etmek, kötü lakap takmak, söz taşımak.
    -Domuz eti yemek.
    -Yetim malı yemek.
    -Hanımının özel günlerinde onunla ilişkide bulunmak.
    -Homoseksüellik.

    İslam Dini ırk, din, dil ve dönem ayırt etmeksizin bütün insanlığa seslenir. İslam`ın kitabı olan Kur`ân`ın sayfa olarak dizilişinde ilk hitap ve ilk direkt emir bütün insanlığadır: "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin. Umulur ki böylece korunmuş olursunuz. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah`a ortaklar koşmayın." (Bakara Sûresi {2}, Ayet 21,22).
    İslam insandan dünyaya sırtını dönmesini istemez; madde ve mânâyı bir bütün olarak ele alır ve ikisine birden sahip çıkar. Hz. Muhammed (s.a.v): "Sizin en hayırlınız dünyası için ahiretini; ahireti için dünyasını terketmeyeninizdir." sözüyle buna işaret eder. Şu ayetler de bu görüşümüzü destekler: "Allah`ım bize bu dünyada da, öbür dünyada da iyilik ver..." (Bakara {2}, 201), "Allah`ın sana verdiğinden (O`nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah`ın sana iyilik ettiği gibi, sen de insanlara iyilik et." (Kasas{28}, 77).
    İslam İnsan hayatının maddî, manevî, bireysel ve toplumsal bütün alanlarına rehberlik etmeye çalışır. Bir devlet başkanına olduğu kadar basit bir vatandaşa da; zenginlere olduğu kadar fakirlere de, barış için olduğu gibi savaş için de; manevî mutluluk için olduğu kadar maddî mutluluk ve hatta ticaret için de direktifler verir. En başta bireyin kişiliğini geliştirmeyi hedef alır; her insan Yaratıcısı Allah karşısında şahsen sorumlu olacaktır.1
     Fertlerin üstünlüğü ırk, renk, dil, doğulan yer ve herhangi bir pozitif sosyal statuden dolayı değil; Allah`ın emirlerini en güzel şekilde yerine getiren bir insan olmaktan kaynaklanacaktır.

    F-) İslam dininin kitabı olan Kur`ân Hz. Muhammed (s.a.v)`e 610`lu yıllarda gelen ilk vahiyle Allah tarafından Cebrail adlı melek ve daha başka birçok yollar aracılığıyla 23 senede indirildi. Kur`ân`ı oluşturan bu vahiyler Allah`ın bizzat kendi sözleri idi ve insanların anlayacağı bir forma sokulmuş haldeydiler. İlk gelen ayet ve emir: "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" idi. İlk zamanlarda genelde Allah`ın varlığını ve birliğini anlatan ayetlerle inanç ile ilgili ayetler geldi. Sonraki zamanlarda da genel olarak ibadetler ve diğer uygulanacak hükümler vahyedildi.
    Hz. Muhammed (s.a.v) gelen vahiyleri ezberlemiş oluyor bununla birlikte bu yeni ayetleri hemen vahiy kâtiplerine yazdırıyordu. Bu arada yeni gelen ayetin daha önce gelmiş bulunan kısmın neresine konulacağını da belirtiyordu. Ayrıca arkadaşlarına da bu ayetleri ezberlemelerini ve kendilerinin de yazarak çoğaltmalarını istiyordu.
    O ve arkadaşları önceki bazı dinlerin kitapları konusunda insanlığın yaşadığı kötü tecrübeleri bildikleri için Kur`ân`ın bir harfinin bile değişmeden saklanması için çok büyük bir gayret gösteriyorlardı. Hatta Hz. Muhammed (s.a.v) Kur`ân ile karışmasın diye ilk zamanlarda arkadaşlarına kendi söylediği sözleri yazmalarını bile yasaklamıştı. Bırakın Kur`ân`ın yanlış nakledilmesini Hz. Muhammed (s.a.v) kendi söylediği sözleri bile insanlara yanlış ulaştırmayı düşünebilecek insanlar hakkında şöyle demişti: "Bizden bir söz duyup da onu duyduğu gibi insanlara ulaştıranın Allah yüzünü ağartsın. Benim hakkımda kasten yalan konuşan da ateşteki yerine hazırlansın."
    Ayrıca her yıl Ramazan ayında Hz. Muhammed (s.a.v) Kur`ân`ın o zamana kadar vahyedilmiş kısmını, vahyin bazı kısımlarını getiren melek olan Cebrail`e ezbere okuyor bu sırada arkadaşları da onu dinliyor ve ellerindeki yazılı nüshalardan takip ederek yazdıklarını ve bildiklerini de kontrol etme fırsatını buluyorlardı. (Bu uygulama günümüzde de her Ramazan ayında özellikle Türkiye olmak üzere bütün İslam ülkelerinde devam etmektedir. Kur`ân`ın hepsini ezbere bilen erkek hafızlar camilerde; kadın hafızlar da evlerinde ve Kur`ân kurslarında onları dinlemeye gelmiş müslümanlara her gün 20 sayfa olmak üzere 30 günde bütün Kur`ân`ı ezberden okurlar. Dinleyenler de Kur`ân`larından onu takip ederler, yanlış okursa düzeltirler. Buna `karşılıklı okuma` manasına gelen `mukabele` adı verilir.) Hz. Muhammed (s.a.v)`in hayatının son senesindeki Ramazan ayında bu okuma işlemi iki kere tekrarlanmış ve O bunun yakında vefat edeceği anlamına geldiğinin farkına varmıştı.
    Kur`ân`ın vahyi Hz. Muhammed (s.a.v)`in vefatından bir süre önce sona erdi. Bu süre zarfında da O ve arkadaşları; her gün beş vakit kılınan namazlarında, kendi aralarında, sohbetlerinde devamlı Kur`ân`dan kısımlar okumaya devam ettiler. Dolayısıyla bu durum aynı zamanda Hz. Muhammed (s.a.v)`e Kur`ân`ın doğru saklanıp saklanmadığı konusunda her zaman için ve devamlı bir kontrol imkanı sağladı.
    O`nun vefatının ardından ilk Halife Hz. Ebubekir oluşturduğu bir heyetle dağınık Kur`ân sayfalarını bir kitap haline getirdi. Üçüncü Halife Hazreti Osman ise oluşturduğu bir komisyon ile Hz. Ebubekir önderliğinde oluşturulmuş kitaptan yedi tane daha çoğalttı. Daha sonra bunları Hz. Muhammed (s.a.v)`in arkadaşlarının huzurunda okutarak kontrol ettirdi. Sonra bu yeni kopyaları İslam Devleti`nin çeşitli merkezlerine gönderdi ve bundan sonra bunların esas alınmasını istedi.
    Ne kadar güzel bir durumdur ki bugün bu kopyalardan birisi İstanbul Topkapı Sarayı`nda bulunmaktadır. Bir diğeri de -birkaç sayfa eksiğiyle- Taşkent`te bulunmaktadır. Çar dönemi Rus hükümeti bu kopyanın bir tıpkı basımını yaptırmıştır. Onu incelediğimizde, bu metin ile günümüzdeki Kur`ân`lar arasında hiçbir farklılık olmadığını görüyoruz. İlk ve daha sonraki yüzyıllardan kalma tam veya parçalar halindeki diğer el yazması Kur`ân metinleri için de aynı uygunluk sözkonusudur.2 Alman misyonerleri aralarında fark aramak üzere el yazması Kur`ân`ların yüzlercesinin fotokopisini alıp bir araya toplamışlar fakat hiçbiri arasında bir fark bulamamışlardır.
    Günümüze baktığımızda ise Kur`ân, milyonlarca hafızın zihninde, milyarlarca kitapta basılı halde, mikrofilmlerde, bilgisayarların hard disklerinde, kasetlerde, CD-Rom`larda ve birçok internet sayfasında ilk günkü şekliyle yazılı durumdadır. Dolayısıyla artık bozulmasına imkân kalmamıştır. Bu durum da bizlere şu Kur`ân ayetindeki Allah sözünün nasıl gerçekleştiğine tanıklık etmektedir: "Muhakkak Kur`ân`ı biz indirdik ve onu biz koruyacağız." (Hicr Suresi {15}, Ayet 9)
    Kuranın bazı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
    ---Kur`ân diğer ilâhî kitaplardan farklı olarak toptan değil; 23 senede parça parça zamanın ve olayların akışına göre inmiştir.
    ---Kur`ân en son kitaptır. Ondan sonra başka bir kitap gelmeyecektir. Getirdiği hükümler kıyamete kadar geçerli olacaktır.
    ---Kur`ân Hz. Muhammed (s.a.v)`in peygamber olduğunu gösteren ve hâlâ devam eden en büyük mucizesidir.
    ---Kur`ân`ın mucizevî bir üstünlüğü de kolayca ezberlenebilmesi ve Arapça bilmeyen insanlar tarafından bile okumasının kolayca öğrenilebilmesidir. Bugün dünyada Kur`ân`ı baştan sona ezbere bilen milyonlarca hafız vardır ve her geçen gün sayıları artmaktadır. (Ben de birgün Allah`ın sevdiği bir hafız olmayı istiyorum ve bu konuda siz değerli ziyaretçilerimin de duâlarını bekliyorum.)
    ---Kur`ân`ın dili şu an konuşulmakta olan Arapça`dır. Yani günümüz Arapçasını öğrenen bir kişi hemen onun manasını anlamaya başlayabilir. Ama meselâ başka dillerde sıradan bir insanın o dile ait 1400 yıl önceki bir metni okuyarak anlaması imkânız gibi birşeydir. Kur`ân`ın bu özelliği de çok önemlidir. Çünkü orjinal dilinden başka yeni bir Arapça tercümesini yapmak gerekmemiş ve bu yönden de hiçbir değişikliğe uğramamıştır. (Bana göre Kur`ân ve İslam Dini`nin güzelliği ve doğruluğu Arap diline bir istikrar kazandırmış ve bunlar Arapça`nın çoğu dilin başına gelen bozulmayı yaşamasını büyük ölçüde önlemiştir.)
    ---Kur`ân Arapça metni açısından da eşsizdir. Onun indiği zamanda Arap şiiri çok ileri bir seviyede idi. Bazı Arap şairleri Kur`ân`ı duyunca, güzelliğine hayran kalmış ve şiirlerini de yırtarak İslam`ı kabul etmişlerdir. Ayrıca Kur`ân`ı dinleyen ve mânâsını hiç anlamayan bir kişi bile ondan etkilenmekte ve gözyaşları dökebilmektedir.
    ---Kur`ân mânâsı açısından da mucizedir. "Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı yanlışa uyanlar kuşku duyarlardı. (Ankebût Sûresi {29}, 48) ayetinde de belirtildiği üzere, okuma yazma bilmeyen bir Peygamberin, günümüzden 1400 yıl önce, bilimsel araştırmaların pek de olmadığı bir çağda getirdiği bir kitapta örneğin Fransız denizci Kaptan Custo`nun son yıllarda keşfettiği birbirine karışmayan iki denizden bahsedilmesi; ultrason aletinin olmadığı bir çağda bir bebeğin anne karnındaki gelişim safhalarından bahsedilmesi; astronomi çalışmalarının olmadığı bir çağda ayın, güneşin hareketlerinden bahsedilmesi; psikoloji çalışmalarının olmadığı bir çağda insanın psikolojik ve fizyolojik özelliklerinden bahsedilmesi; tarih, sosyoloji ve antropoloji çalışmalarının olmadığı bir çağda geçmiş milletlerle ilgili çeşitli olayların anlatılması gibi birçok konu insanı hayrete düşürmekte ve aciz bırakmaktadır. Yeni bilimsel gelişmeler Kur`ân`ın gerçekliğini her geçen gün doğrulamaktadır.
    ---Kur`ân`ın bahsettiği bazı konular şunlardır: İnanç, ibadet, ahlâk, hukukî hükümler, nasihat ve tavsiyeler, insanlara mükâfat ve cezaların bildirilmesi, ilmî gerçekler, geçmiş insanlara ait olaylar, duâlar vs.
    ---Kur`ân`ın taşıdığı gerçekler kıyamete kadar bütün insanların ve çağların ihtiyacını karşılayacak değerdedir. Bilim ondaki gerçeklerle hiçbir zaman çelişkiye düşmemiş ve düşmeyecektir.3 İnsan ona uyduğu takdirde mutsuzluklarından kurtulacak ve huzuru bulacaktır. Çünkü o kitabı herşeyin yaratıcısı, sonsuz bilgi ve kudret sahibi Allah indirmiştir. Nasıl yeni bir bilgisayar programı aldığımızda onu tam kapasite ile ve sorunsuz kullanabilmek için programcısının yazdığı kullanım kılavuzunu okuyorsak; insanı ve evreni sorunsuz tanıyabilmemiz için bunların programcısı Allah`ın gönderdiği Kur`ân`ı okumak gerekir.

    Burada son olarak Goethe`nin (1748-1832) `Batı-Doğu Divanı' adlı kitabından Kur`ân ile ilgili bir sözünü vermek istiyorum. Diyor ki: "Kur`ân`ın içinde pek çok tekrarlar vardır. Onu okuduğumuz zaman bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor, fakat biraz sonra bu kitap bizi kendisine çekiyor. Bizi hayranlığa ve sonunda büyük saygıya götürüyor."

    G-) Yukarıda da belirttiğimiz gibi Hz. Muhammed (s.a.v)`in getidiklerine inanıp müslüman sayılabilmek için, O`ndan önce Allah`ın gönderdiği bütün kitap ve peygamberlere de inanmak şarttır. Hiçbir müslüman: "Ben sadece Hz. Muhammed (s.a.v)`e ve Kur`ân`a inanırım; fakat diğer kitap ve peygamberlere inanmam." diyemez. Veya: "Ben İsa hariç bütün peygamberlere, İncil hariç bütün kitaplara inanırım.", "Musa, Zebur ve Tevrat`ı kabul etmem." diyemez. Müslümanlar bütün ilahi kitapların tahrif edilmemiş ilk hallerine ve bütün peygamberlere iman ederler. Kur`ân`ın bu konudaki bir ayeti şöyledir (Bu ayeti özellikle Türkiye`li müslümanlar hergün gece (yatsı) namazlarından sonra okumayı adet edinmişlerdir. Ayrıca bu ayetin de içinde bulunduğu yaklaşık yarım sayfalık kısmın müslümanlar için özel bir önemi vardır.): "Peygamber ve mü`minler Rabbleri tarafından kendilerine indirilene iman ettiler. Her biri Allah`a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. `Allah`ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz affına sığındık! Dönüş sanadır.' dediler."
    Kur`an`da adı geçen peygamberler şunlardır: "Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Salih, Lût, İbrahim, İsmail, İshâk, Yakub, Yusuf, Şuayb, Harun, Musa, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yunus, İlyas, Elyasa`, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed."(Allah`ın selamı hepsinin üzerine olsun.) Müslümanlar bütün bu peygamberleri gönülden sever ve getirdiklerine iman eder.


    ŞU AN YAZININ ORTASINDASINIZ. DEVAMINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BURAYA TIKLAYINIZ.



     

     

    BAŞBAĞLAR KATLİAMI
     

     

    ADEM AÇIKGÖZ
    İnsanlık tarihinin en büyük katliamlarından olan ‘Başbağlar Katliamı’ 12. yıldönümünde tekrar hatırlandı. Acının, hüznün ve katliam acısının yaşandığı ve halkının yok edilmek pahasına gerçekleştirilen hunharca saldırı düzenlenen törenle büyük bir öfkeyle lanetlendi.
    Erzincan’ın Kemaliye İlçesi’nin Başbağlar Köyü’nde tarihler 5 Temmuz 1993’ü gösterdiği zaman eşine az rastlanır bir katliam ve kıyım yaşanmıştı. Akşam namazı saatinde köye inen bir grup terörist, özellikle köyün yetişkin erkeklerini köy meydanına toplayıp propaganda yapmaya başlamışlardı. Kadınları ve çocukları ise ayrı bir yere toplayıp sloganlar atarak propaganda yaptıktan sonra 33 kişiyi çok acımasız bir şekilde tarayarak öldürmüşlerdi. Olayda onlarca ev yakılmış ve yıkılmıştı. Göçük altında kalan 5 kişi de yanarak feci halde can vermişti.

    12. yılında acılar tazeliğini koruyor
    Yapılan büyük katliamın üstünden tam 12 yıl geçmesine rağmen olay hâlâ zihinlerdeki sıcaklığını koruyor. Katliam sırasında sağ kurtulanlar, yaşadıklarını anlatınca o anı adeta tekrar yaşıyorlarmış gibi dehşete kapılıyorlar. Yöre halkı üzerinde büyük psikolojik tahriplere yol açan bu katliam, aradan geçen zamana rağmen hâlâ gündemin ilk sırasını oluşturuyor.
    Kimseye zararı dokunmayan, geçim derdine düşmüş Başbağlar Köylüleri günlük hayatlarını idame ederlerken aniden büyük bir acının, kederin ve yıkımın içerisine düşmüşlerdi. Hiç günahları yokken serseri kurşunlara hedef olmuş olan ve hala anlaşılamayan sebeplerden dolayı büyük bir saldırıya uğrayan halk, bugün bile saldırının asıl sebebini anlamış değil. Bu kıyım neden yapıldı? Hangi amaçlarla gerçekleştirildi? Bütün bu sorular köy halkının aklını kurcalamaya devam ediyor.

    “Suçlular elini kolunu sallaya sallaya geziyor”
    Olay üzerinden geçen bunca zamana rağmen halen katliamın gerçek suçluları bulunmuş değil. Bazı tutuklamalar olduysa da, tutuklanan kişiler daha sonra serbest bırakıldılar. Köy ahalisinin kan kustuğu ama bir şey yapamadıkları bu konu, endişe ve ümitsizlikle takip ediliyor. Gerçek katillerin aramızda dolaştığı gerçeği bir türlü hazmedilemiyor. Bir hukuk devletinde halen adaletin yerini bulmamış olması büyük bir talihsizlik olarak görülüyor.
    190 hanenin olduğu ve çoğunun birbiri ile akraba olduğu köyde 12 yıl önce 500 kişi yaşarken, katliamdan sonra köy nüfusu gittikçe azaldı. Köyde, özellikle kış aylarında, bir elin parmağını geçmeyecek kadar kişi kalıyor. Yaz aylarında nispeten memleketlerine gelenler sayesinde köy gerçek kimliğini buluyor ve eski günlerini aratmıyor. Ama geçmişin acıların yürekleri dağlamaya devam ediyor.

    Ulaşım ve iletişim yetersiz...Başbağlar, kaderine terkedilmiş gibi öksüz ve yetim. Köyde ulaşımı sağlayan tek bir yol var, o da harap ve yıkık bir vaziyette. Köyde cep telefonları çekmiyor, diğer sabit telefonlarla da ise çoğu zaman iletişim sağlanamıyor. Özellikle kış aylarında hem köy yolu aylarca kapanıyor hem de telefonlar kesiliyor. Başbağlar yediği tokattan uyanmak istiyor ama el atan olmuyor.

    Köylülerden hem fedakârlık hem sitem
    Acının, yalnızlığın ve terkedilmişliğin pençesinden kurtulmak isteyen Başbağlar için köylüler, özellikle de Köy Muhtarı Ali Akarpınar, Başbağlar Dernek Başkanı Şerif Gül ve karakol sayesinde bazı çalışmalar yapılmış.
    Katliamın büyük etkisi altındaki bu insanlar artık yeniden var olmak ve seslerini duyurmak istiyorlar. Ekonomik sıkıntılarının giderilmesi ve katliamın sorumlularının bulunup cezalandırılması yöre halkının en büyük dileklerinden. Var olmakla yok olma arasındaki bu insanların mazlumiyetlerinin ve mağduriyetlerinin giderilmesi, bu insanları az da olsa sevindireceğe benziyor. Kendileriyle görüştüğümüz köylülerse çokça hak ettikleri bu isteklerinden mahrum bırakılmamayı, kendilerine destek verilmesini ve yardımlar edilmesini istiyorlar. En çok da katillerin yakalanmasını istiyorlar.

    Vali Öztürk, katilleri lanetlediErzincan Valisi Refik Arslan Öztürk, Başbağlar’da yaptığı konuşmada “Büyük bir öfke ile saldırmalarının sebebini anlayamıyorum. Küsüp darılmadığınız için Başbağlar halkına teşekkür ediyorum. Bu töreni yaptığınız için gerçekten çok duygulandım.” dedi. Vali Öztürk, katliamı gerçekleştirenleri lanetlediğini belirterek ülkemizin birliğini kimsenin bozamayacağını kaydetti. Vali Öztürk, Başbağlar Köyü Muhtarı Ali Akarpınar’ın hediye ettiği bayrağı da teslim aldı.

    Teröristler neden yakalanmıyor?
    Kendisiyle görüştüğümüz Başbağlar Köyü Kalkındırma Derneği Başkanı Şerif Gül, Başbağlar’daki hain saldırıda hayatını kaybedenlerin yakınlarının durumunun içler acısı olduğuna dikkat çekerek katillerin bilinmesine rağmen hâlâ yakalanamamalarına bir anlam veremiyor. Gül şöyle konuşuyor: “Bu güne kadar Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma’yı Teşvik Fonu’ndan yapılan yardım, ölenlerin ailelerine, 33 aileye, 50’şer milyon TL, evi yanan 191 kişiye 15’e milyon TL olmak üzere toplam 4 milyar 515 milyon TL verildi. Vakıflar Genel Müdürlüğü de 15 çocuğa ayda 515 milyon TL aylık bağladı. Bunun dışında bir yardım söz konusu değildir. 5 Temmuz 1993’ünden 9 gün sonra (Dönemin) Devlet Bakanı Türkan Akyol ve Milletvekili Mustafa Kul buraya geliyor. O sırada yakalanan 16 sanık vardı. Türkan Akyol oradaki komşu köylülere sanıkları kastederek “Bunlar sizin kardeşlerinizdir, bunları affedin” gibi hiç bir zaman affetmeyeceğimiz sözleri söylüyor.
    Yakalanan 16 sanıktan 10 tanesi jandarmadaki doktor nezaretinde alınmış ifadelerinde suçlarını ifade etmişlerdir. Erzincan DGM’de ise verdikleri ifadede ise işkence ile ifade verdiklerini söylemişler ve yakalandıktan 8 gün sonra serbest bırakılmışlardır. Köyü basan 100 civarındaki teröristlerin bu kadar olayı yapıp da hala yakalanamayışları ne ile izah edilmelidir?”

    Suçlular yakalansın ve cezalandırılsın Başbağlar Muhtarı Ali Akarpınar ise tek isteklerinin suçluların yakalanarak cezalarının verilmesi olduğunu belirtiyor. Akarpınar yaşananları şöyle anlatıyor: “5 Temmuz akşamı namazda 25-30 kişiydik. Şehitlik anıtının olduğu yere bizi topladılar. Ateş etmeye başladıklarında yere yattık. Kürdistan propagandası yaptılar. Bir grup evleri yakıp kadınları topladılar.”
    Devletin yardım etmekte geciktiğini belirten Muhtar Akarpınar, Allahın verdiği güçle inançla zor günlerin üstesinden geldiklerini söyledi. Akarpınar sözlerine şöyle devam etti: “Başbağlar eskisi gibi olmasa da kenetlenmiş durumda. Tek isteğimiz, suçluların yargılanması ve hak ettikleri cezayı görmeleridir”

    Saldırı esnasında uğultu ve fırtına oldu Başbağlar’da yaşanan katliamın şahitlerinden 65 yaşındaki Süleyman Aydın yaşadıklarını anlatırken o günleri yaşıyormuşcasına heyecanlandı ve şunları söyledi: “Her şey çok ani ve bizleri şok eden bir şekilde gerçekleşti. Ne yapacağımızı nasıl davranacağımızı kestiremeden bütün erkekleri köy meydanına topladılar. Çeşitli sloganlar bağırıp ateş emriyle bize saldırdılar. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Ama çok büyük bir fırtınanın koptuğunu ve ürperti verir şekilde uğultunun olduğunu hatırlıyorum Tam 5 kurşun yedim. Hâlâ aksak bir şekilde yürüyorum.” Diğer taraftan Süleyman Aydın’ın anlattığı uğultu ve fırtınayı pek çok köylü hissederken köyde daha önce böyle bir şey yaşamamış olması oldukça anlamlı bulundu.

    Başbağlar hâlâ mahzun
    05-07-2002 Yeni Safak

    Başbağlar'da savunmasız insanları kurşuna dizen, onlarca çocuğu yetim ve öksüz bırakan gözü dönmüş caniler hâlâ bulunamadı. Devlet aradan geçen zamanda, yıkılan evleri yaptı ama gönülleri yapamadı.

    Neredeyse 10 yıl olacak. Kimi eşini, kimi oğlunu, kimi babasını verdi toprağa.. İsimlerini şehit koydular 33 canın... Başbağlar ismi 5 Temmuz 1993 tarihinden beri adeta acıyla özdeşleşti. Yaklaşık 100 gözü dönmüş cani, savunmasız insanlara saldırıp, onlarca çocuğu yetim ve öksüz bıraktı. Devlet ise üzerine düşeni yaparak olayın üzerindeki karanlığı hâlâ aydınlatamadı. Başbağlar Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Mehmet Ali Dikkaya'nın ifadesiyle "Devlet evleri tamir etti ama ama gönülleri tamir edemedi."

    Tarihin en vahşi katliamlarından birine tanık olan Erzincan'ın Kemaliye İlçesi'ne bağlı Başbağlar Köyü, 5 Temmuz 1993 günü akşam karanlığında basılmıştı. Yaklaşık yüz silahlı terörist, köyün giriş ve çıkışlarını tutup telefon bağlantılarını tahrip ettikten sonra savunmasız köylüleri meydanda toplamıştı. Toplam 33 kişiyi kurşuna dizip ve evleri ateşe veren teröristler, olay yerine "Yaşasın Başkan Apo- Yaşasın PKK" sloganlarının yer aldığı bir bildiri bırakmışlardı. Bildiride olayın Sivas olaylarına misilleme olarak yapıldığı ifade ediliyordu. Başbağlar Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Mehmet Ali Dikkaya, katliamın üzerinden 10 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hâlâ neden Başbağlar'ın seçildiğini anlayamadıklarını söyledi. Dikkaya, "Başbağlar hiçbir zaman herhangi bir terörist grupla bir ilişki içerisinde olmadı. Katliama kadar herhangi bir grubun yardım ve yataklık talebiyle karşılaşmadık. Bir terörist saldırıya uğrumamız için hiçbir sebep yoktu" dedi.

    Karanlık aydınlatılmadı
    Katliamın üzerindeki karanlığın hâlâ aydınlatılamadığını ifade eden Dikkaya, "Bugüne kadar adli mercilerin olayı gün yüzüne çıkarmak için gereken her şeyi yaptığına inanamıyoruz" şeklinde konuştu.

    Katliam sonrasında köy insanının birbirlerine bağlılıklarının arttığına dikkat çeken Dikkaya, "Bir insanın ömrü boyunca karşılaştığı cenaze sayısını, biz bir gecede yaşadık. Benim kardeşim, amcamın ve halamın oğlu şehid oldu. Tüm köy akrabamdı" şeklinde konuştu.

    Gönüllerimiz yaralı
    Katliamın ardından devletin Başbağlar'a yaptığı yardımlara değinen Dikkaya, yanan 191 hanenin yeniden yapıldığını, ancak birçok insanın katliamın ardından başka şehirlere göç etttiklerini kaydetti. Teröristlerin baskınında okulun da yakıldığını hatırlatan Dikkaya, Başbağlar'ın acil olarak bir okula ihtiyacı olduğunu söyledi. Dikkaya "Devlet evlerimizi yaptı. Ama olayı gerçekleştirenler yakalanıncaya ve hesap soruluncaya kadar huzur içinde olmayacağız. Devletin bu olayı ortaya çıkararak gönüllerimizi de onarmasını bekliyoruz" dedi.

    Katliam adeta örtbas edildi
    Bağbağlar katliamı davasının müdahil avukatlarından Kamil Uğur Yaralı saldırı sonrasında başlatılan tahkikatın olayın aydınlatılmasına değil, örtbas edilip kapatılmasına yönelik bir seyir izlediğini söyledi. Yaralı "Bu yorumumuz basit bir tahmine değil, somut olaylara ve tahkikat sonrasında açılan davada en basit araştırmaların dahi yapılmamış olmasına dayanmaktadır" dedi. Olayın hemen ardından yakalanan 20 kişinin ifadelerinde suçlarını kabul ettiklerini belirten Yaralı, "Mağdurlar tarafından sanıkların bir kısmı teşhis de edilmelerine rağmen, bu sanıklar Erzincan DGM'de serbest bırakıldı. Siyasi baskıların kararda etkili olduğuna ilişkin duyumlar alındı" diye konuştu. Davanın garip bir şekilde İzmir DGM'ye nakledildiğini kaydeden Yaralı, "Buradaki yargılama, içlerinde bir itirafçının da bulunduğu 8 sanıkla devam etmiş, tahkikatın genişletilmesine yönelik taleplerimiz reddedilerek adil bir yargılanmanın gerekleri ortadan kaldırılmıştır. Fotoğraflı teşhis dahi yapılmamıştır" dedi.

    Sadece 2 kişi ceza aldı
    Avukat Kamil Uğur Yaralı, tahminen 100 kişinin gerçekleştirdiği belirlenen Başbağlar Katliamı davasının sadece iki sanığa verilen 14 ve 3,5 yıllık mahkumiyet cezalarıyla kapatıldığını ve olayla ilgili hiçbir sorunun cevabının bulunamadığını kaydetti. Yaralı, "Eğer bu davaya bakan mahkeme bağımsız ve tarafsız olsaydı, olayın tamamen ortaya çıkarılması faillerinin tümümün yakalanması mümkündü" şeklinde konuştu. Bu arada dönemin Adalet Bakanı Seyfi Oktay, Sivas olaylarına misilleme olarak gerçekleştirildiği öne sürülen katliamı TİKKO örgütüyle ilişkilendirmişti. Abdullah Öcalan ise itiraflarında Başbağlar baskınını PKK'lı Dr. Baran'ın Sivas olaylarına misilleme olarak gerçekleştirdiğini söylemişti.

    Katliamın 12. yıldönümünde Başbağlar’da teröre lanet yağdı

    12 yıl önce bir temmuz akşamı yatsı vaktinde Erzincan’ın Kemaliye ilçesi Başbağlar köyüne gelen PKK terör örgütüne mensup 100 kadar terörist, 33 kişiyi hunharca katlederken, 191 evi tamamen yakmıştı.

    Katliamın yıldönümünde Başbağlar’da düzenlenen törende teröre ve teröristlere lanet yağdı. Erzincan Valisi Refik Arslan Öztürk, Kemaliye Belediye Başkanı Mustafa Haznedar, Kemaliye Kaymakamı Yaşar Aksanyar, Erzincan İl Jandarma Komutanı Kurmay Albay Hüseyin Yüksek’le birlikte çevre köylülerin ve Başbağlarlıların katıldığı tören köy meydanında gerçekleştirildi. Törende konuşma yapan Erzincan Valisi Refik Arslan Öztürk, Başbağlar’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ocağına düşürdüğü günü hatırladığını ifade ederek, “Nasıl bir olaydı o, donup kalmıştık sanki. Bunlar nasıl insanlar diye düşünmüştüm. Burada üç beş dut ağacının başını bekleyen, bu ot bitmeyen dağlarda baba ocağı diye bekleyen insanlara kurşun sıkanlar nasıl insandır? Bu insanlar kimdir? Bizim evladımız dediklerimiz. Ekmeğimizi yiyenler, okullarımızda okuyanlar. Bu husumetin, bu öfkenin, bu kinin nedeni neydi? Allah’ından bulsunlar. Bu olayı hafızalarınızdan nasıl sileceğinizi düşünüyorum.” diye konuştu. Törende köylü çocukların ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ ve ‘Bu vatan bizimdir bizim kalacak’ sloganları uzun süre alkışlandı. Konuşmanın ardından 33 kişinin katledildiği Şehitler Anıtı önünde Kur’an-ı Kerim okunarak dualar edildi. Katliamdan yaralı olarak kurtulan dört kişiden biri olan Köy Muhtarı Ali Akarpınar, acılarının dinmesinin imkansız olduğu ifade ederek, “Burada hunharca bir katliam yapıldı. Bu olayın bize göre en büyük yanlışı yargılama yönünde oldu. Adalet bir gün mutlaka tecelli edecektir. Ama geç gelen adalet, adalet olmaktan çıkıyor. Başbağlar köyü davası maalesef adil olarak sonuçlanmamıştır.” dedi. Katliamdan dağa doğru kaçarak sağ kurtulan ve o tarihte askerden izne gelmiş olan Ogün Kuruçaylı (34) da 12 senedir unutulduklarını dile getirerek, “Bizim acımız devam ediyor. Acımızın dinmesi için bu olayı gerçekleştirenlerin yakalanması gerekiyor. Çok korkunç ve kötü bir olay yaşadık. İnsanlar, hayvanlar cayır cayır yandı. Keşke o 33 kişi ile birlikte şehit olsaydım.” diye konuştu.

    06.07.2005
    Burhan Torunlar
    Erzincan, Cihan

    SENE DOKSAN ÜÇ ,TEMMUZUN BEŞİ
    ÖLEN BEBEKLERİN BİLİNMEZ YAŞI
    BÖYLE KALİAMIN BULUNMAZ EŞİ
    BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.

    HAİNLER ÖNCEDEN PUSUYU KURMUŞ
    HEDEF GÖZETMEDEN HERKESİ VURMUŞ
    BEBEKLER BEŞİKTE YENİ UYURMUŞ
    BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.

    İNSANLAR GURBETTEN SILAYA GELMİŞ
    HEPSİ YENİ AÇAN ÇİÇEKMİŞ GÜLMÜŞ
    BIRAK İNSANLARI HAYVANLAR ÖLMÜŞ
    BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.

    AKŞAM OLUNCA OKUNMUŞ EZAN
    BU KARA YAZIYI KİM OLA YAZAN
    BARIŞI HUZURU KİMLERDİR BOZAN
    BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.

    YAŞLISI GENCİ CAMİ''YE DOLMUŞ
    ARAMIŞ CEMATİ ORADA BULMUŞ
    BETLER BENİZLER SARARMIŞ SOLMUŞ
    BAŞBAĞLAR BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.

    BÖYLE VAHŞETE SABREYLE GELEDE
    KONUŞ SÖZ VARSA AĞIZDA DİLDE
    KOKU KALMADI Kİ ÇİÇEKTE GÜLDE
    BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.

    KUŞATMIŞ CAMİYİ ÇEMBERE ALMIŞ
    KÖYLÜLER İBADETİN HAZZINA VARMIŞ
    TARANMIŞ BEDENLER SECDEDE KALMIŞ
    BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.

    OTUZÜÇTÜR ŞEHİTLERİN SAYISI
    EMİR VERMİŞ BÖLÜCÜNÜN AYISI
    GELİP HESAP SORSA YOK Kİ DAYISI
    BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.

    TAHMAZOĞLU BU ACI YÜREKLEYER YAKAR
    KİMSE ZARE OLMAZ SADECE BAKAR
    BİRAZ GAYRET OLSA FAİLLER ÇIKAR
    BAŞBAĞLAR, BU ACIYA İNSANLIK AĞLAR.

    TAHMAZOĞLU

    NOT: Şiir olayın olduğu tarihde yazılmıştır.

    PKK militanının itirafı

    'BAŞBAĞLAR KATLİAMINI BİZ YAPTIK'


    Örgütte bulunduğu dönemde PKK'nın Tunceli bölgesindeki en önemli kişisi Doktor Baran'la sık sık görüştüğünü ifade eden Kamil Munzur, Doktor Baran'ın kendi yanında Abdullah Öcalan'la yaptığı telsiz görüşmelerini dinlediğini belirterek Başbağlar Köyü katliamının emrinin Abdullah Öcalan tarafından verildiğini söyledi. Bu bölgedeki katliamları Doktor Baran'ın yardımcısı ve onun ölümünden sonra yerine geçen Ekrem kod ismiyle bilinen Hıdır Sankaya'nın yaptığını belirten Munzur şunları anlatıyor: "Başbağlar Köyü katliamı olmuş, 40'a yakın yoksul, fakir ve günahsız dağlı Türk topluca katledilmiş, köyleri ateşe verilmiş ve tüm mal varlığı 'savaş ganimeti' adı altında el konulmuştu. Sözüm ona Sivas katliamının intikamını almak amacıyla gerçekleştirilen katliam, bilinçli ve planlı olarak yapıldı. Fakat Aleviler'in desteğini arkasına almayı hedefleyen bu karşı-devrimci katliam sonuç vermedi. Tam tersine Dersimli Aleviler başta olmak üzere yöredeki halktan tepki alınca, örgüt önce bir bildiriyle üstlendiği katliamı kontr gerilla eylemi olarak lanse etmeye çalıştı."

                                         http://www.rahmet.org

    www.mazlumder.org.tr

    Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip tarafından tespit edilmesi,

    Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması,

    Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,

    Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması,

    Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması,

    Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.

    el-İsra Suresi , 70; et-Tin Suresi, 4

    el-Hidaye, el-İnaye ve Feth’ül-Kadir 1/65; Fethu babi’l-İnaye, 1/126; Fetevay-ı Hindiye, 2/390

    Cessas, Ahkamü’l-Kur’an, 1/156; İbnü’l-Arabi, Ahkamü’l-Kur’an, 1/55; Kurtubi, 2/232 ve 7/73; İbn Hazm, el-Muhalla, 7/426

    Fetevay-ı Hindiye, 2/296; el-Va’yü’l-İslami, Sayı 137, Yıl 1396, Kuveyt; Istılahat-ı Fıkhiye, 3/157

    Fetevay-ı Hindiye 2/390



     
     
     
     

    İrtica Diye Diye Servet Yapıyor
    Elindeki medya organlarını kullanarak, sözde irtica haberlerine ağırlık veren ve kamuoyunun dikkatini farklı yönlere çekmeye çalışan Aydın Doğan, servetini katladı.
    06 Aralık 2007 / 10:55

    Vakit

    ...::: İLK İNSANDAN İTİBAREN GELEN DİNİN ADI İSLAMİYET'TİR :::...

      Allah-u Teala ilk insan Hz. Adem’e, onun ve çocuklarının dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları için, ahirete cennete gidebilme sebepleri olabilecek bazı kuralları sayfalar halinde ( 10 sahife) indirir. Aradan insanlar zamanlar geçer. İnsanlar bu kuralları bozar, unuturlar. Kullarına daima şefkatli olan Allah-u Teala sayfalar halinde Hz. Şit’e (50 sayfa), Hz. İdris’e (30 sayfa), Hz. İbrahim’e (10 sahife) dünya ve ahiret huzurunu sağlayacak kurallar gönderir. İnsanlar her defasında bunları bozar, sapıtır, ahlaksız, zalim bir toplum olurlar. Allah-u Teala insanlar çoğalıp sayıları ve sorunları artınca onlara olan acıma ve merhametinden dolayı bu defa sayfa değil kitap gönderir. İnsanlar dünyada mutlu olsunlar, ahrette cehennemden kurtulsunlar diye Hz. Musa’ya Tevrat’ı indirir. İçinde devlet yönetimi, ahlak, geçmiş toplulukların ibretlik hikayeleri vardır. Ama insanlar zamanla bu kuralları bozar tahrif eder, yok ederler. Allah-u Teala kullarına yine kitap, yine peygamberler gönderir. Bazı aşırı zalim toplulukları helak edip, benzeri yolda olanları böylece uyarır.

       Tevrat’ın bozulmasından sonra Allah-u Teala Hz. Davut’a Zebur’u indirir. İçerisinde ilahiler, dualar,vardır...

       Aradan zaman, insan, mekanlar geçer. İnsanlar Zebur’u da bozar. Allah-u Teala yine kitap gönderir. Hz. İsa’ya İncil’i indirir. İçinde ahlaki kurallar vardır fakat insanlar kısa süre içinde bunu da bozarlar, tahrif ederler ve 571 yılına gelinir.

        Allah-u Teala tüm zaman ve toplumlara indirdiği kuralların hepsini birden Kur’an-ı Kerim de toplar ve Hz. Muhammed’e gönderir. İçinde yönetim, ahlak, iktisat, dua, tevhit, kıssalar... vardır. Hz. Adem, Musa, İsa, Davud’a... gönderilen kuralların tümü artık tek bir kitaptadır... Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teala’nın “Kur’an-ı ben indirdim, ben koruyacağım” taahhüdü bulunmaktadır.Kıyamette yaklaşmıştır. Kur’an asla bozulmayacaktır. Tüm resullere indirilen kuralların hepsi Kur’an-ı Kerim’de biz Müslümanlara bildirilmiştir. O nedenle bizler tüm resul ve kitaplara inanmak zorundayız. Çünkü onlar aynı Allah’ın kurallarıdır ve aynı kurallar bizlere bildirilmiştir. Kısaca Hz. Adem’in kuralları da Hz. Musa, Hz. Muhammed’in kuralları da aynıdır. Eskiden o kurallara Yahudilik- Hıristiyanlık deniyordu. Şimdi İslamiyet. Ama kurallar, ilahi mesaj ve o mesajın sahibi aynı ilahtır. Peygamberler , kitap isimleri ve dinlerin adları faklı olabilir ama öz, mesaj hep aynı idi.

       Allah-u Teala bütün insanlara aynı kuralları (İslâmiyet’i) emretmiş, bu kurallar Kur’an gelene kadar insanlar tarafından devamlı bozulmuştur. Kıyamet yaklaştığı için Kur’an-ı Kerim Allah tarafından koruma altına alınmıştır ve içindeki tüm resullere indirilen kuralların tamamı, bozulmadan kıyamete tek baki kalacaktır.

    NOT : Bütün dinlerde İslamiyet’in kurallarının indirildiğine dair deliller :

            Allah-u Teala her topluluğa mutlaka bir peygamber indirmiştir. İlahi mesajın ulaşmadığı hiç bir kavim, topluluk yoktur. Kızılderililerden, Çinlilere, zencilerden, beyazlara...Putperest, politeist ( çok tanrılı) dinlerin kökenine baktığımızda hepsinde ilahi mesajın bozulmamış kırıntılarını görmek mümkündür.

             Yahudiler domuz eti yemezler, faiz almaz, kumar oynamazlar. Tekke takarlar , cumartesi günü toplanırlar .

             Hıristiyan papazlar oruç tutar, tekke takarlar, pazar günü toplanırlar. Hıristiyan rahibeler tesettürlü gezerler.

            Kızılderililer tanrılarına büyük ruh derler:Adem (AS)'a   üflenen ilahi ruh'un  ASLI ,BÜTÜNÜ , büyüğü  Yüce Yaratıcı'dadır. Afrika’da Mau mau kabilesi " tek olan doğmamış ve doğurulmamış eşi benzeri olmayan her şeyi bilen işiten güçlü... bir tanrıya " inanırlar :İhlas suresi , aynen...! Orta Asya'daki  Türkler Ahiret'e inanırlardı.Hindu  tanrılarının   pek çok kolu ve gözü vardır , yani "Tanrı her şeyi görür ve her şeye ulaşır ."... Fakat zamanla Allah’tan gelen mesajlar insanlarca bozulmuş ve asli özelliklerini kaybetmişlerdir.

       Bazılarının iddia ettiği gibi : Kur’an’da olan bazı bilgiler tevrat ve incilde de aynen vardır, o halde (Haşa ) Muhammed Kur’an’ı Tevrat-İncile bakarak yazdı iftirasının cevabı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır :

       Hepsi aynı kaynaktan (Yüce Yaratıcıdan ) gelmektedir, Tevrat-İncil bozulduğu , değiştirildiği için Kur’an’a zıt , ondan farklı görünürler , bozulmayan yerler ise kur’an’la aynıdır, çünkü Allah’ü Teala hep aynı kuralları emretmiş ve yasaklamıştır.

               KUTSAL KİTAPLARIN KAYNAĞI SÜMERLERDİR  İDDİ(İFTİR)ASI :

          MEZOPOTOMYA'DA BULUNAN KİL TABLETLER 1850 YILINDA BULUNMUŞ VE ANCAK 1870 YILINDA ÇÖZÜLÜP OKUNABİLMİŞTİR.YANİ KUR'AN'IN VAHYEDİLDİĞİ TARİHTEN 1200 YIL SONRA BULUNUP OKUNABİLEN  TABLETLERİN KUR'AN'A KAYNAKLIK ETMESİ NE KADAR   BİLİMSEL  VE OBJEKTİF  BİR İDDİA OLABİLİR !

          GILGAMIŞ  DESTANINI  , KENDİSİNDEN ÇOK ÖNCEKİ   BİR TARİHDE  YAZILMIŞ OLAN  ESKİ BİR TABLETİN İÇERDİĞİ BİLGİLERİ ÇARPITAN BİR VERSİYON OLDUĞU ARTIK BİLİNMEKTEDİR.1914  YILINDA ARNO REOBEL TARAFINDAN BULUNAN ASIL TABLETTE " ÇOK TANRICILIĞIN  BULUNDUĞU İDDİA EDİLEN DÖNEMDEN ÇOK ÖNCELERİ TARİHLERDE YERYÜZÜNDE TEK TANRI İNANCININ BULUNDUĞU ,İNSANIN BALCIKTAN  YARATILDIĞI VE TUFAN KARAMANI OLAN ZİUSUDRA İSİMLİ KİŞİNİN VAHİYLARA HER ZAMAN SAYGILI  VE  DİNDAR  BİR KRAL OLDUĞU " BİLGİLERİ YER ALIR !   

    NOT : Biz Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanların peygamberlerine (Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Davut) ve kitaplarına (Tevrat, İncil, Zebur) inanmasak dinden çıkarız. Fakat Yahudi ve Hıristiyanlar bizim peygamberimize (Hz. Muhammed (S.A.V) ) ve kitabımıza (Kura’an-ı Kerim ) inanırsa dinlerinden çıkarlar. İşte biz Müslümanların üstün yönü burasıdır.

    www.islamustundur.com   http://www.kurandaceliskiyoktur.com

           http://www.mubin.org    
                                                      
     
     
                           yukarıdaki siteye girerek Tefsir çeşitlerinin yüklemeye ve okumaya fırsat olursunuz.vb.......

             http://www.irib.ir   
        
                            

     

       www.mizgin.net

    f-17.jpg

    KAHROLASI AŞAGILIK ELİ KANLI SİYONİSTLER

    BEBEK KATILLERI SIYONISTLER
    kafr.jpg
    EY KAFIRLER KAHRINIZDAN GEBERIN

    www.caferilik.com

    israilbayrak.gif

    www.ihh.org.tr

    EY SAHTE HOCA VE DIN ADAMLARI BU MUDUR HOS GÖRÜ
    cinayet-18.jpg
    VE DINLER ARASI DIYALOG

    HERTARAF KAN VE GOZYASI
    cinayet-14.jpg
    IRAK TA KATLIAM ISTE RESIME BAKARAK DERS AL

    RESIMLERE BAKARAK DERS AL
    iskence-18.jpg
    YAHUDILERIN URUNLERINI TUKETME

    ISTE IRAKTAKI TOPLU CAMII KATLIAMI
    cinayet-21.jpg
    HER TARAF KAN , GOZYASI VE KUFUR KOKUYOR

    www.vakit.com.tr

              selametle ey insanlar baş örtüsü müslüman kardeşlerimize desteklerinizi bekleriz.

    ALLAH ŞÜPHESİZ,
    ALLAH YOLUNDA SAVAŞIP,ÖLDÜREN VE ÖLDÜRÜLEN MÜ'MİNLERİN CANLARINI VE MALLARINI TEVRAT,İNCİL VE KUR'AN'DA SÖZ VERİLMİŞ BİR HAK OLARAK CENNETE KARŞILIK SATIN ALMIŞTIR. VERDİĞİ SÖZÜ ALLAH'TAN DAHA ÇOK TUTAN KİM VARDIR? ÖYLEYSE,YAPTIĞINIZ
    ALIŞVERİŞE SEVİNİN;BU BÜYÜK BAŞARIDIR. '' TEVBE111''    
      NAMAZIM,İBADETLERİM,HAYATIM VE ÖLÜMÜM ALEMLERİN RABBİ  ALLAH İÇİNDİR

    aşagıdaki  resime tıklayarak siyonist yahudi ürünlerinin listesini elde ederek boykot edin ve duyarlı olun.bebek katili ve siyonist israil haritadan silinmelidir.aşagılık ve katil Amerikayı ayaklarımızın altına alacagız inş.

     bu resmi tıkla boykot edilecek ürünleri elde edin.

     israil denilen bir  katil devletin yok olması lazım gelir. yahudi ürünlerini tüketerek israili koruma , dünyada sınırları haritada tam olarak belli olmayan tek devlet israildir. sebep ise 22 ile 28 devletin sınırlarının bir kısmı arzı mevud sınırlarına giriyor. bu yüzden fırat tan nil e kadar büyük bir bölgeyi ele geçirme planları var. ama kuran da ayet var sabittir amaçlarına asla ulaşamayacaklardır . çünkü kuranda haritadan silinecek diyor tabii ki .. dolaylı olarak

     
     
     
                         http://www.mercek.org

    selametle ve olsun ki o dosdogru yolu takip edenlere
      isterdik ki sizlere güzel haberler ve mesajlar yazalım maalesef
    güzellikler pek olmuyor ki yazalım .biz bu defa derin devlet hakkında birşeyler yazalım diye düşündük, derin degil aslında çooooooook derin ...  derin devlet ittihad ve terakki  partisi döneminden beridir türkiyede var . gayeleri kaos çıkarmak ve puslu havayı çok severler. kan ,gözyaşı,gürültü ve patırtıdan medet umarlar ,mesela geçenlerde hepimiz izledik atabeyler çetesini,bir de sözde vatansever kuvvetler güç birligi adı altında pek derin bir devlet : silah ,bomba v.s. ne ararsan var türkiyede gizli bir biçimde örgütlenmişler ... polisinden askeriyesinden çeşitli kademedeki devlet memurundan ...tabii ki bizler tüm polis , asker veya devlet kademesindeki insanları zan altında bırakmak istemiyoruz. sadece,bu kadrolarda temelini oluştururlar. emekli subaylardan da tabii ki ... tüm müslümanlar olarak bu tür kaos ortamından hoşlanan bu derin devletçilere karşı birlik beraberlik ve kardeş ortamında olmazsak hayatta çözülmezler ve derin istemez ki pkk olayları bitsin çünkü pkk yı da derin devlet ortaya çıkardı. isterse pkk ve kürt olayları hemen biter bir yandan milleti kışkırtıyorlar bir yandan millete zulüm yapıyorlar .. biz islamız bizim ne işimiz olacak ırkçılıkla veya islam dışı olan tüm ideolojilerle biz müslüman olarak zaten yüce Allah ın kuranı ve s.a.v efendimizin dışındaki tüm kanun ve hükümleri red ettik... la ilahe illallah zaten bu manaya geliyor. uyanık olalım gafletten uyanalım yoksa mahşerde uyanırsak kaybedenlerden oluruz. derin devlet menfaat ve kaos ortamı arar, yazacak çok şeylerimiz var herneyse  yaratan herşeyi zaten görüyor ve biliyor...
      derin devlet türkleri, pkk da kürtleri sömürüyor. biz bu kanıdayız. inş. boşuna yazmayız. daha evvel sol sag vardı şimdi pkk yı çıkardılar. belki da yakında pkk da biter daha neler çıkaracaklar. halkımız bilinçli olsa aslında  ne derincilerin ne de adamlarının oyunları tutmaz. sonuç olarak bizler hem türk miliyetçiligini hem de kürt miliyetçiligini red ediyoruz.bizler için övünç kaynagı islam dır... islam en büyük kimlik tir.. mesela ben aslen kürdüm fakat kürtlügümle övünmem çünkü allah katında bütün ırklar eşittir. üstünlük takvadadır...ha türk olmuşsun ha kürt ne farkeder ki.. ırklar tanınmak için ve çeşitliliktir.ırklar üstünlük kaynagı olamaz..
    aşagıda adı yazılı olarak verilen siteye girerek veya tıklayarak
    derin devlet hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.
     
                                            
                           http://www.islamustundur.com/derindevlet.html

    islam.jpg (13304 Byte) Islam'da Düsünce ve

    Düsünce Özgürlügü besmel.gif (4386 Byte)

    Çagimizda Islam Dini'nin en büyük sanssizliklarindan biri, bugün yasamakta olan müslümanlar arasinda, özellikle dünya milletleri arasinda çok az taninmis olmasi, yahut yeterince taninmamis olmasi, baska bir ifade ile oldugundan farkli tanitlmis olmasidir. Insanlarin ve bilmeyen müslümanlarin kafasinda olusan yanlis imajlari silmek ve katiksiz olarak Islam Dini'ni bütün yönleriyle tanitmak en önemli hizmetlerinden biridir.Islam'in dünya görüsü son zamanlarda iyice ihmal edilerek, temeli yabancilara uzanan düsünceler hakim kilinmaya çalisilmistir. Islam'in dünya görüsünün aynasi, en önemli sorunlardan olan düsünce ve inanç özgürlügüne getirmis oldugu yaklasimlardir. Uygar dünya uzayi fethetmekle insani fethetmis olmadi. Oysa ki evrendeki en önemli unsur insanogludur. Islam'in insanliga vermis oldugu üstün mesajlar, ona sagladigi genis haklar ne yazik ki hala çagdas insanlara verilmemis durumdadir ve hala insanlar dinlerinden, irklarindan, düsünce ve inançlarindan ötürü bogazlanmakta, kilik kiyafetleriyle ugrasilmakta her gün biraz daha baskilar artmakta, iskence ve izdiraplar dinmek bilmemektedir. Her vesileyle çarenin demokrasi oldugu vurgulanmaktaysa da bunun dertlere çare olmadigi apaçik görülmektedir.

    Islam, yaratilisinin geregi insana tüm haklari vermistir. Insanlar arasinda mal-mülk, kabile, renk, cins ayrimi yoktur. Bunlar insani insan olarak degerlendirme-de ölçü olarak kabul edilmemistir. Insana verilen bu deger Kur'an'da ifadesini söyle bulmustur. "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir disiden yarattik. Millet ve kabileler halinde topluluklar kildik ki birbirinizi taniyasiniz. Allah katinda en üstün olaniniz ondan en çok sakinaninizdir. "Islam, Habesli bir köleyi ordularinin basina getirirken, ezilenleri, dislananari koruma mücadelesi verirken, dünya bu alanda düsünmeyi bile aklina getirmiyordu. Bati Dünyasi'ndaki insan haklari düsüncesinin geçmisine baktigimizda, tarihte üç olayin adeta insan haklarinin dönemeçleri kabul edil-digini görürsünüz. Bunlardan birincisi, Ingiltere'de baskaldiran ingiliz baronlari-na haklar tanimak amaciyla Kral Yurtsuz John tarafindan 1215'te çikarilan ferman-dir. "Büyük Ferman" anlaminda "Magna C(h)arta" adi verilmistir. Insan haklarinin Avrupa'daki ilk sözlesmesi sayilan Magna Charta hürriyetin besigi sayilan Ingiltere'de 15 Haziran 1215'te istemeyerek te olsa Kral John tarafindan mühürlenip imzalandiktan sonra ilan edil-mistir. Oysa ki bu tarih Hz. Muhammed'-in Medine'de müslüman, yahudi ve müsriklerle anlasarak 47 (veya daha fazla) madde halinde imzaladiklari kar-deslik, yurttaslik ve yardimlasma muka-velesi olan Medine sözlesmesinden tam 593 yil sonradir.

    Redhouse sözlügüne baktigimizda Magna Charta su sekilde tanimlanmistir. "Ingiliz derebeyleri ve Kral John tarafindan 1215'te çikarilan büyük ferman ki halkin sahsi masumiyetini ve sahsi haklarini taniyan ilk siyasi vesikadir, ingiliz demokrasisinin temelini teskil eder; sahsi hürriyeti müdafaa eden bir anayasa" (Redhouse, s.633)

    Magna Charta ile insanlara bazi haklarin tanindigi inker edilemez. Ancak batililarin "insan haklarinin temelini" bu fermanla baslatma iddialari tamamen asilsizdir. Oysa ki yeryüzünde insan hak ve vecibeleri konusnuda ilk yazili belge Hz. Muhammed'in baskanliginda 4 büyük grubu temsil eden yetkilerin 622'de imzaladiklari Medine Sözlesmesi'dir.

    Bati'da insan haklarinin ikinci dönemeci kabul edien "Fransiz insan ve Yurttas Haklari Beyannamesi"dir. Fransiz Ihti-lali'nin (1789) etkisiyle meydana getirilen Fransiz Halkinin Milli Meclis halinde toplanan mümessilleri tarafindan ilan edilen bu beyannameye ancak sinif çatismasi, kan, savas ve buhran sonucu ulasilabilmistir. Oysa ki miladi 622 yilinda Hz. Muhammed çatisma ve kan olmaksizin anlasma saglamisti.

    Batinin üçüncü dönemeci ise BM insan Haklari Bildirgesi'dir. BM teskilatina üye olan devletlerce 10 Aralik 1948 tarihinde toplanan Paris Kongresi'nde kabul edilen, bütün insanlara taninan temel haklari belirten bu bildiri de ancak her iki dünya savasinin yarattigi dehset ve meydana getirdigi yikimdan ürkmenin bir sonucu olarak ortaya konulabilmistir. Oysa Islam'in getirdigi insan haklari ayni zamanda fitri haklar olup 15 asirdan bu yana Islam dünyasinin fiilen yasattigi ve uyguladigi haklardir. Halbuki Bati'da insan haklarinin modern anlamda dogusu katolik ve protestanlarin, azinlikta olduklari topluluklarda ve ülkelerde cezalandirilmalari nedeniyle Avrupa'da baslayan Rönesans sonrasi döneme denk düser.

    Islam'in insanliga sagladigi bazi haklari söyle maddelendirebiliriz:

    1. Bütün insanlar dogustan günahsizdir. Suç ve ceza mefhumlari ergenlikten itibaren söz konusudur.
    2. insanlar Adem'in çocuklari olup esit hak-lara sahip olarak dogarlar.
    3. Her dogan canli yasama ve özgürlük hakkina sahiptir.
    4. Insanlarin canlari, mallari ve irzlari koruma altinda olup kutsaldir.
    5. Adalet dünya hayatinin temelidir. Herkes adaletten pay alma hakkina sahiptir. (Nisa, 58)
    6. Insanlarin meskenleri koruma altindadir. Izinsiz girmek yasaktir. (Nur, 27)
    7. Baskalarina zarar vermedikçe insanlarin neyle ugrastiklariyla ugrasmak, casusluk yapmak yasaktir. (Hucurat, 12)
    8. Ferdi sorumluluk esastir. Kimse kimsenin yaptigindan dolayi sorumlu tutulamaz. (En'am, 164)
    9. Herkes, istedigi gibi düsünme ve düsündügünü açiklama hakkina sahiptir. (Kur'an kendisine karsi çikanlara her türlü yolu denemeleri için meydan okur)
    10. . Insanlar, inanç özgürlügüne sahiptirler. (Bakara, 256)
    11. . Hiçkimsenin mali haksiz yollarla gaspedilemez. (Nisa, 29)
    12. . Herkes kazanma hakkina sahiptir. Rantiyecilik yoktur.
    13. . Herkes siyaset yapma hakkina sahiptir. (Bakara, 279)
    14. . Zulmün, iskencenin ve haksizligin her çesidi yasaklanmistir. Zulüm yasak oldugu gibi, zulme karsi çikmamak ta yasaktir. (Bakara, 283)
    15. . Her insan egitim ve ögretim özgürlügüne sahiptir. Ögrendiklerini baskalarina ögretme hakkina da sahiptir.
    16. . Haklarin korunmasi için sahitlik yapma ve isteme hakki vardir. (Isra, 23)
    17. . Ailede ana-babaya itaat esastir. (Ankebut, 8)
    18. . Devlet hizmetinde çalisan ya da özel islerde çalisanlarin devlet ya da isverenleri üzerinde günün kosullarinda normla sartlarda geçinebilecekleri bir ücret alma haklari vardir.

    Islam'da Düsünce

    Düsünce özgürlügü denilince akla ilk gelen Islam'dir. Çünkü, özgürce düsünmeyi dünyaya ögreten din sadece Islam Dini'dir. Islam, güveni ve acimayi simgeledigi gibi bu adin ilk çagristirdigi anlamlardan biri de süphesiz özgürlüktür. Islam Tevhid inancini getirmistir. Tevhid inanci özgürlügün sembo-lüdür. Kulu, kullar karsisinda kul olmaktan kurtarip, sadece en büyük kudret sahibi olan Allah'a kulluk etmeyi gerektirir. Allah'a inan-an, yalniz O'na kulluk eden bir mü'min veya mü'minler toplulugu kulluk sinirlari karsisinda birbirlerine karsi tam bagimsiz bir sekildi hareket ederler. Tevhid inancinin iyice yerlesmedigi toplumlarda ya da zedelendigi toplumlarda insanlar birbirlerine kulluk ederler. Esyaya, çikar iliskilerine, rantiyeye, silah gücüne taparlar. Bu tip insanlarin özgür oldugunu söylemek mümkün degildir. Tevhid inanciyla özgürlesen insan hem düsünce, hem de inanç açisindan özgürlesir. Baskalarini hosgörüsle karsilar. Farkli inanç sahiplerinesaygili olur. Çünkü Islam, düsünce inanci tam anlamiyla özgürlestirmistir.

    Hayvanlarin hayatina yön veren sey taklitçiliktir. Insanda asil olan ise onlarin tam tersine düsünerek, konusarak, muhakeme ederek is yapmaktir. Bu yetenekleriyle insanlar diger bütün canlilari emirleri altina alirlar. Bu durum düsüncenin ve aklin önemini ve gücünü kavramamiza isik tutmaktadir. Insanogluna yeryüzünün musahhar kilinmasinin sebebi, akil, düsünme ve bilgi edinmedir. Bilginin temeli düsünme, düsünmenin temeli de akildir. Iste bu yüzden Islam akla ve düsünmeye büyük önem vermistir ki Kur'an'in "707" ayetinde düsünmekten bahsedilmektedir.

    Islami düsünceyi iki kisimda mütalaa edebiliriz. : biri Islam Dini'nin temel hükümleri üzerinde düsünmektir. Bunlar da iman, ibadet ve ahlaka yönelik hükümlerdir. Bu gibi hükümler üzerinde düsünüp yeni bazi düsünceler üretmek sözkonusuolamaz .inanç, ibadet ve ahlak konularina akli sokmamak ve düsünce üretmemek bu ilkeleri oldugu gibi kabul etmek dinin tabiatindandir. Din ancak bu ilkelerin korunmasiyla korunabilir. Önemli olan ise inanilacak seylerin tesbitinde ve kavranmasinda akli kullanmaktir. Inanç esaslari, ibadet ve ahlak ilkeleri sabit olunca, mü'minler akillarini sadece dünya islerinde kullanacak ve daha yogun bir sekilde düsünce üreteceklerdir. Aklin dünyamizla ilgili islerde kullanilmasi böylece düsünce üretilmesi Islam'in dünya hayatina verdigi önemi de vurgulamaktadir. Islam akli dünya islerinde kullanarak düsünme üretmenin kapisini bundan 15 asir önce açti. Hz. PeygamberS'in dünya islerinde ashabiyla istisare ettigi, Hz. Ömer'in bu konulardaki ictihadlari tarihin kaydettikleridir. Rey ekolü sahibi Ebu Hanife'nin bir rivayete göre 63000 olan ictihadi ve mezhebinin bir çok yerinde yayilmis olmasi akli ve düsünceyi aktüel hale getirmesindendir.

    Islami düsüncenin sartlarindan ikincisi ise dini naslar disinda önceden hiçbir otoritenin hiçbir pesin fikrin kabullenilmemis olmasidir. Otorite sahislar yerine otorite ilkeler kabul edilmelidir. Otorite yerine ilkelerin kabul edildigi toplumlarda özgürlükten söz edilebilir. dÜsünce ya da kendi aklini kullanma konusunda Kur'an-i Kerim'de 300'e yakina yerde insanlar kendi akillariyla düsünmeye çagrilmaktadirlar. bAzi ayetler özellikle babalari (atalari) körü körüne taklit etmekten sakindirmaktadir. (Bkz. Bakara 17; Maide 104; A'raf, 28; ...)

    Islam'da Düsünce Özgürlügü

    Islam, okumayi, yazmayi vahyin baslangici kilan ve kutsal kitabinin ilk ayetini "oku" diye baslatan bir dindir. Okumayi, yazmayi, ögrenmeyi temel alan Islam cehalete karsi da amansiz bir savas açmistir. Ayni zamanda Kur'an düsünmeye ve düsünceye de büyük önem verir. Kur'an'da dogrudan mü'minleri düsünmeye çagidan "200" civarinda ayet vardir. Kur'an'da "72" yerde "Düsünme" kelimesiyle mü'minler düsünme egzersizine tabi kilinmaktadir. Kur'an'in "29" yerinde. "Tefekkür edesiniz, taakul edesiniz, tezekkür edesiniz" ifadeleri yer almaktadir. Yine "142 yerde. "Düsünmez misiniz?, düsünmüyorlar mi? düsünen bir kavim için" ifadeleri yer almaktadir. Bu ifadelerde dikkati çeken nokta soru biçiminde insanlara yaklasilmis olmasidir. Bu da düsünmeyi saglamak içindir. Düsünmek fazilettir. Düsünen kafalar cesaret sahibi olur. Düsünmeyen ve baskalarinin kafasiyla düsünenler ürkek ve korkak olurlar. Eger düsünmekten endise edilecek olsaydi Kur'an insanlari sIk sIk düsünmeye çagirmaz, hatta Kur'an'in "Allah sözü" inanmayanlara meydan okumazdi: "Eger kulumuza indirdigimiz (kitaptan) süphede iseniz kur'an'in benzerinden bir sure getirin ve Allah'tan baska sahitlerinizi de çagirin. Eger iddianizda dogru iseniz. (Bakara. 23-24)

    Kur'an, hiçbir emir ve talimati, insanlara baski ile pesin hükümle, düsünmeksizin, beyin yikayarak kabul ettirmek istemez. Kur'an düsünceye bir sinir koymamistir. Allah'a inanmayan ya da müsrik insanlara yasak koyma ya da baski kurma yerine, onlari özgürce düsünmeye çagirmak, sorular sorarak süpeheye düsürmek suretiyle düsündürme metodunu seçmistir. (Bkz. Tarik, 5; Abese, 24; A'raf, 185; Rum, 9; Gasiye, 17; Al-i Imran, 137; Bakara, 259; Yusuf, 109)

    Islam'da "düsünce suçu" diye bir mefhum yoktur. Böyle bir bahis de yoktur. Hz. Peygamber'in tertemiz esi Hz. Aise validemiz hakkinda münafiklarca atilan iftira Kur'an ayeti ile reddedilmis, Hz. Aise aklanmisti. Islam tarihi'nde "ifk olayi" diye adlandirilan bu olayda Hz. Peygamber iftirayi atanlara herhangi bir ceza uygulamamistir. Oysa ayet inmeden önce sahabenin ileri gelenleri olaylailgili görüs belirtiyor, bazi düsüncelerini aktadiyorlardi. hHz Ali'nin Hz. Peygamber'e "Sana dünyada ondan baska kadin mi yok" mealindeki teskin etmeye yönelik sözleri mervidir. Islam'in düsünce özgürlügüne yaklasimini su ayetler çerçevesinde açmaya çalisalim:

    1. "Yoksa Kur'an'a uydurma mi diyorlar? De ki, uydurulmus on sure getirin, eger gücünüz yetiyorsa, davanizda dogru iseniz, Allah'tan baska gücünüzün yettigi kimseleri çagirin." (Hud, 13)
    2. Bu Kur'an Allah katindan olup ondan baskasi tarafindan uydurulmus degildir. Fakat kendinden öncekini (Incil'i) dogrulayici ve kitabi (Tevrat'i) da açiklayici olarak gönderilmistir. Kur'an'da hiçbir süphe yoktur. O alemlerin Rabbi tarafindan (gönderilme)dir. "

    "Yoksa Muhammed onu uydurdu mu diyorlar? De ki, onun benzeri bir sure getirin, eger iddianizda dogru iseniz. Allah'tan baska gücünüzün yettigi kadar kimseleri çagirin." (Yunus 37-38)

    bu ayetlerde muhaliflere taninan düsünce özgürlügünü, dünyada hiçbir düzen ya da siyasal rejim tanimamistir. Islam bir inancin bir düsüncenin baskiyla degil, özgür bir ortamda akil ile ve düsünülerek benimsenmesini istedigi gibi, kendisi hakkinda süpheye düsenleri yok etme mahkum etme yerine, serbest düsünce yolunu ardina kadar açma üslubunu benimsemistir. Bu durum islam'da düsünce özgürlügünün zirvede oldugunu gösterir. Kur'an bütün peygamberlerin ümmetlerine düsünce özgürlügü tanidiklarini, geçmis büyük peygamberlerin mucizeler gösterdigini, insanlara baski ile degil, ikna ederek kendi akillariyla inandirma anlayisini hakim kildiklarini göstermektedir. "Islerinde mü'minlere danis" (Al-i Imran, 159) ayeti dünya üzerinde en kati dikta rejimlerin hakim oldugu bir zamanda Islam'in düsünceye tesvikini, düsünmeye tesvik edecek mekanizmalari nasil harekete geçirdigini çok açik bir biçimde ortaya koymaktadir. Sura Meclisi baskanlarinin görüslerinin dikkate alindigi ve müzakere edildigi yer demektir. Islam devli anlamda ve uygulamali olarak düsünce üretecek mekanizmalari kurma ve gelistirme noktasinda da dünyaya isik tutmus ve bir devrim meydana getirmistir. Seyh Galib'in konuyla ilgili su misralari da kaydedilmeye degerdir. Hosça bak zatina zübde-i alemsin sen!

    Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen1

    Faydalanilan Eserler

    1. Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz, Islam'da Düsünce ve Inanç Özgürlügü
    2. Prof. Dr. Osman Eskicioglu, Islam Hukuku Açisindan Hukuk ve Insan Haklari
    3. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Islam'da Insan Haklari Beyannamesi

    Kaynak: Yürüyüs Üniversite Dergisi, Sayi 3, Nisan-Mayis 1999 

     

    Hazirlayan: Musa Dogan

    www.onder.org.tr

    dini konularda bilgi sahibi olmak istiyorsanız aşagıdaki adreslere girebilirsiniz.
     
     
                http://www.suleymaniyevakfi.org 
     
     
       

     


     KOLAYLIK DİNİ İSLAM    


      GİRİŞ

      KURAN, KOLAY OLANA İLETEN BİR REHBERDİR

      ALLAH KOLAY OLANI EMRETMİŞTİR
      Yiyecekler konusunda tanınan kolaylıklar
      Allah'ın namaz kılanlara verdiği kolaylıklar
      Savaşta namazın kısaltılması
      Oruç için sağlanan kolaylık
      Allah’ın sorumluluk yüklemedikleri
      Rastgele söylenen yeminlerde gösterilen kolaylık

      ALLAH'IN YARATTIĞI İMTİHAN ÇOK KOLAYDIR
      Allah affedicidir
      Allah tüm dualara icabet eder ve her insana çok yakındır
      Allah kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemez
      Allah her zorlukla beraber bir kolaylık kılar
      Allah müminlere görünmez ve sezilmez yollarla kolaylık ve destek sağlar
      Allah müminlere meleklerle yardım gönderir
      Allah müminleri düşmanlarına olduklarından fazla sayıda  gösterir
      Allah, müminlerin kalplerine güven ve huzur duygusu indirir

      KURAN AHLAKINI YAŞAMANIN KOLAYLIĞI
      Vicdanlarına Uyanlar Daima Kazanırlar
      Allah'a tevekkül etmenin ve teslim olmanın kolaylığı
      Yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu aramanın kazandırdıkları
      Fedakarlık kolay, bencillik ise zor olandır
      Affedicilik insan için en hayırlı ve en güzel olandır
      Tevazu kolay ve rahat bir hayat getirir
      Dürüstlük ve samimiyetin getirdiği kolaylık ve huzur
      Güzel ahlak her insanın hayatına huzur ve kolaylık getirir

      ŞEYTANIN ZAYIF HİLESİ

      SONUÇ


    "...Allah, size kolaylık diler,zorluk dilemez..."

    (Bakara Suresi, 185)



     KURAN, KOLAY OLANA İLETEN BİR REHBERDİR

    "Biz sana bu Kuran’ı güçlük çekmen için indirmedik, içi titreyerek korku duyanlara, ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik)" (Taha Suresi, 2-3)

    Allah, tarih boyunca tüm insanlığa doğruyu bulmaları, kesin olan bilgiye ulaşabilmeleri ve din hakkında bilgi edinebilmeleri için kutsal kitaplar ile bu kitapları insanlara ileten ve açıklayan peygamberler göndermiştir. Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği son kitap ise Kuran'dır. Bir ayette Kuran'ın yol gösterici özelliği için şöyle bildirilir:

    Bundan (Kur’an’dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek şu ki, Allah’ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azab vardır. Allah güçlüdür, intikam alıcıdır. (Al-i İmran Suresi, 4)

    Allah'ın Kuran'dan önce indirdiği kitaplar, müşrikler ve dine düşman insanlar tarafından tahrif edilmiştir. Bu kitaplar, içlerine birçok hurafe ve batıl inanç eklenerek özlerinden uzaklaştırılmışlardır. Ancak Allah son kutsal kitap olan Kuran’ın bozulmayacağına dair ayetlerde kesin bir hüküm vermiş ve kıyamet gününe kadar korunacağını bildirmiştir:

    Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz. (Hicr Suresi, 9)

    Batıl, ona önünden de, ardından da gelemez. (Çünkü Kuran) Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen (Allah)’tan indirilmedir. (Fussilet Suresi, 42)

    Kuran'ın kıyamete dek geçerli olduğunu ve korunacağını bilen müminler bunun huzur ve güvenini yaşarlar. Kuran, insanın her hükmünden, her emrinden kesin olarak emin olduğu, kalbinde ve vicdanında hiçbir burukluk ve şüphe oluşmadan tabi olacağı bir kitaptır. İnsanların böylesine "emin" bir yol göstericisinin olması çok büyük bir nimet ve Allah katından verilmiş bir rahmettir. Allah, Kuran'ın müminler için önemini bir ayetinde haber verilmektedir:

    …Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)

    Kuran'ı bilen ve kendisine rehber edinen her insan, yaratılış amacını, Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmanın yolunu, cennet ve cehennemde nasıl bir hayat olacağını, Allah'ın yaratışındaki sırları, en güzel ahlakı ve daha birçok bilgiyi en doğru ve en eksiksiz şekliyle öğrenir.

    Bir insanın din hakkında sorabileceği ve kendisine başka insanlar tarafından yöneltilebilecek her türlü soru da Kuran’da cevaplanmıştır. Allah bir ayetinde bunu şöyle buyurmaktadır:

    "Onların sana getirdikleri hiçbir örnek yoktur ki, biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım." (Furkan Suresi, 33)

    Kuran ayetleri ile din hakkında herşeyin bilgisi verildiği gibi, insanların ihtilafa düşecekleri hiçbir konu da bırakılmamıştır. Allah Kuran'ın indiriliş sebeplerinden birinin de insanların ihtilafa düştükleri konuların açıklanması olduğunu şöyle bildirmiştir:

    "Biz Kitab'ı ancak, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik." (Nahl Suresi, 64)

    Ayette görüldüğü gibi Kuran, Allah'a iman eden, salih kullar için büyük bir rahmet ve her konuda yol göstericidir. Allah, Kuran yoluyla bize bilemeyeceğimiz, yaratışının sırrı olan konuları bildirir ve tüm insanları bu bilgilerle uyarır. Örneğin Kuran'da şeytanın varlığı, özellikleri, amacı, insanlara hangi yönlerden yaklaşabileceği, ne gibi yöntemler kullanabileceği, şeytanın sinsi karakteri ve daha pek çok bilgi verilmektedir. Bunun da ötesinde, bir insanın şeytanın etkisinden nasıl çıkabileceğinin yolu gösterilmektedir. Kuran’da şeytan hakkında anlatılanlar müminler için çok büyük bir kolaylıktır; çünkü bu sayede şeytan gibi sinsi ve kendilerine görülmez yollarla yaklaşan bir düşmana karşı insanlar daima uyanık olurlar.

    Kuran'ın son derece anlaşılır ve herkese hitap eden bir kitap olması nedeni ile, insanların ahiret gününde Allah'a dünya hayatında yaptıkları için hesap verirken, "ben bundan habersizdim, bana bildirilmemişti" diyebilecekleri veya mazeret gösterebilecekleri hiçbir konu bulunmamaktadır. Allah, insanları Kuran aracılığı ile, en güzel şekilde uyarmış ve yaşamlarıyla ilgili en önemli konularda bilgilendirmiştir.

    Allah yine bir kolaylık olarak, insanların daha kolay kavrayıp anlayabilmeleri için Kuran’da ayetleri çeşitli şekillerde açıklamıştır. Allah Kuran'ın bu üslubunu ayetlerinde şöyle bildirir:

    Andolsun, biz onlara bir Kitap getirdik; iman edecek bir topluluğa bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde açıkladık. (Araf Suresi, 52)

    …Bak, iyice kavrayıp-anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz? (Enam Suresi, 65)

    Allah'ın bu hükümlerine rağmen, insanların genel olarak düştükleri önemli hatalardan biri, Kuran’ın her insan tarafından anlaşılır olmadığını düşünmeleridir. Çoğu insan Kuran'ın okunması, anlaşılması ve yaşanabilmesi için uzun yıllar süren bir eğitime ihtiyaç olduğunu zanneder. Bu yargıya varan kişilerin büyük bir kısmı ise bir kez bile Kuran'ı okumamıştır aslında. Veya okumuştur ama anlamayı denememiştir, daha başından ayetleri anlamayacağı yönünde kendini şartlandırmıştır. Halbuki Kuran, Allah'ın ayetlerinde bildirdiği gibi apaçıktır. Samimi olarak Kuran’ı okuyan her insanın kolaylıkla anlayabileceği bir üsluba sahiptir.

    Kuran’ın dilinin son derece anlaşılır olması insanlar için çok büyük bir nimettir. Allah insanların Kuran’ı rahatlıkla okuyup anlamaları için kolaylaştırdığını bir ayetinde şöyle bildirir:

    Biz bunu (Kuran’ı) senin dilinle kolaylaştırdık, takva sahiplerine müjde vermen ve direnen bir kavmi uyarıp-korkutman için. (Meryem Suresi, 97)

    Allah, rahmetinin ve merhametinin bir sonucu olarak, insanların anlayışı için dinini bu kadar kolaylaştırmışken, insana düşen sadece Allah'ın bildirdikleri üzerinde düşünmek ve onları uygulamaktır. Ne var ki, pek çok insan böylesine kolay bir yol varken, zor olanı tercih etmektedir. Kendilerine yanlış yol göstericiler aramakta, yaşamlarının amacını öğrenebilecekleri, ebedi kurtuluşlarına vesile olacak Kuran'dan uzak yaşamaktadırlar. Nitekim bir ayette bildirildiği gibi Peygamberimiz de bu konuda Allah'a şöyle seslenmiştir:

    Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar." (Furkan Suresi, 30)

    Kalpleri tatmin bulmuş olarak Allah’a bağlanan halis müminler ise Kuran'ın hüküm ve hikmet sahibi olan Rablerinden gönderilmiş bir hidayet rehberi olduğunu bilirler. Allah Kuran’ın "müminler için bir öğüt ve sinelerde olana bir şifa" olduğunu da bildirmiştir. (İsra Suresi, 82) Kuran ayetleri ile insanın aklında oluşabilecek sorular ve şüpheler tamamen ortadan kalkar ve insan kendisi için en uygun olan ahlakı ve yaşam biçimini öğrenmiş olur. Bu nedenle Kuran, kendisine uyanlara manevi bir şifa ve iyileşme sağlar.

    Şu çok önemli bir noktadır: Allah insanları İslam fıtratını yaşadıkları takdirde mutlu, huzurlu, aklen ve bedenen sağlıklı olabilecekleri şekilde yaratmıştır. Bunları elde etmek için Kuran’dan başka yol arayanlar binlerce, milyarlarca yıl geçse de hiçbir zaman aradıklarını bulamayacaklardır. İnsanın dünyada ve ahirette rahat etmesi için tek yol Allah’ın insanlar için indirdiği Kuran'a tabi olmasıdır. Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi, Kuran insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran yegane hak Kitap'tır:

    Elif, Lam, Ra. Bu bir kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirilmiştir. (İbrahim Suresi, 1)

    Allah'ın kitabının nuruna uyanlar, yol göstericiliğine tabi olanlar, -Allah'ın dilemesi ile- dünyada ve ahirette daima kolaylıklarla karşılaşacak ve güzel bir hayat yaşayacaklardır.


    ALLAH KOLAY OLANI
    EMRETMİŞTİR

    İnsanların birçoğunun din hakkındaki bilgileri, küçüklüklerinden itibaren çevrelerinden edindikleri kulaktan dolma bilgilere dayalıdır. Dini, gerçek kaynağından yani Kuran'dan öğrenmedikleri için de, din adı altında birçok hurafeye, asılsız inanca kapılırlar. Bu inançların en tehlikelilerinden biri ise dini yaşamanın zor olduğu şeklindeki gerçek dışı inançtır.

    Tarih boyunca, dini özünden saptırmayı amaçlayan ve dinin yaşanmasını engellemek için türlü yöntemler deneyen kişiler, dine birçok zorlaştırıcı uygulama ve hurafe katmaya çalışmışlardır. Kendi türettikleri uygulamalar yüzünden bilerek veya bilmeyerek insanların dinden uzaklaşmalarına sebep olmuşlardır. Oysa, Allah'ın Kuran'da bildirdikleri ve Peygamber Efendimiz'in sünneti bize dinin yaşanmasının samimi insanlar için son derece kolay olduğunu öğretmektedir.

    Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; Allah evrendeki herşey gibi insanı da yoktan var etmiştir. İnsanı en iyi tanıyan, ona şah damarından daha yakın olan Allah, dini de insanın yaratılışına uygun yaratmıştır. Allah bir ayetinde insanın din ile fıtratına (yaratılışına) en uygun olana çağrıldığını şöyle haber verir:

    Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)

    Rabbimizin şefkat ve merhametinin bir sonucu olarak çağlar boyu gönderilmiş olan bütün hak dinler her zaman çok kolay uygulanabilir hükümlere sahip olmuşlardır. Çünkü Allah insanlar için daima kolaylık dilemiştir ve "... Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez..."  (Bakara Suresi, 185) ayetiyle de bu gerçeği haber vermiştir. Allah'ın sınırlarına uyan bir insan aynı zamanda, yaratılışına en uygun olan son derece güzel bir hayatı yaşayan insandır.

    Bu gerçeği bilmeyen birtakım insanlar ise dinin sınırları kalktığı takdirde daha rahat yaşayacaklarını; örneğin ahlaki değerlere önem vermedikleri zaman özgür olacaklarını düşünürler. Ya da dinin yaşamlarını zorlaştıracak birtakım kısıtlamalar getireceğini zannederler. Halbuki bütün bunlar insanların kapıldıkları çok büyük yanılgılar ve şeytanın aldatmacalarıdır. Çünkü Allah'ın dinini yaşamak, insanlara emrettiklerini yerine getirmek son derece kolaydır. Asıl zor olan         Allah'ın bildirdiği sınırları tanımayan insanlardan oluşan bir toplumda yaşamaktır. Böyle bir yaşantı son derece kötü sonuçları da beraberinde getirir.

    Öncelikle dinden uzak yaşayan toplumlarda veya dinsiz insanların hayatlarında daima kaos, kargaşa, huzursuzluk, korku, mutsuzluk ve stres vardır. Allah'tan korkmayan bir insan her türlü ahlaksızlığı yapar, hiçbir konuda sınır tanımaz ve dejenere bir hayat sürer. Böyle bir hayatta insanlar birbirlerine karşı fedakarlık göstermez, sevgi, saygı bilmez, maddi ve manevi destek vermezler. Bu yüzden de böyle bir yaşam hiçbir zaman, hiçbir insana mutluluk getirmez. Dinin sınırları kalktığı zaman insanın huzur bulacağı ortamın tam tersi meydana gelir ve tamamıyla şeytanın istediği gibi cehenneme benzer bir ortam oluşur.

    Örneğin günümüzde sıkça örneklerine rastladığımız olaylardan uyuşturucu kullanımının ve ticaretinin yaygınlaşması, fuhşun, rüşvetin, sahtekarlığın önlenemez bir hal alması gibi durumlar tamamıyla dinden ve dolayısıyla manevi her türlü değerden ve güzellikten uzaklaşılmasıyla ilgilidir. Böyle ortamlarda insanlar kendilerince özgür ve diledikleri gibi davranma lüksüne sahip olduklarını zannederler. Oysa, bu sınır tanımaz yaşantılarının kendilerine getirdiği maddi ve manevi yıkım, özgürlük zannettikleri hislerden çok daha büyüktür. Düşünün ki, fuhuştan, uyuşturucudan veya alkolden sağlığı bozulmuş, bedeni yaşına göre çok daha hızlı yaşlanmış, saçları, cildi parlaklığını ve canlılığını yitirmiş, bitkin, sefil bir hayat süren insanların kazancı ne olabilir? Gerçekten de sınır tanımazlık, ahlakı hiçe saymak, amacı olmayan ve sonunun yokluk olduğu sanılan bir yaşamı sürdürmek, istisnasız her insanda fiziksel ve ruhsal olarak çok büyük tahribatlar meydana getirir. Üstelik bu sonuçlar herkesin görebileceği, asla inkar edemeyeceği kadar açık ve kesindir.

    Burada verilen örneklerin çok uç örnekler olduğunu düşünenler olabilir. Ancak şu bir gerçektir ki, insan dinden ne kadar uzak yaşarsa, Allah'ın sınırlarını ne kadar tanımazsa o kadar mutsuz ve zor bir hayat yaşar. Bir insanın burada verilen örneklerdeki kadar uç bir hayat yaşamıyor olması ise, onun kolay ve mutlu bir hayatı olduğu anlamına gelmez. Belki yukarıda söz ettiğimiz insanlara göre biraz daha rahat bir hayat yaşar. Ama gerçek mutluluğu ve huzuru asla bulamaz. Üstelik sonuç olarak da bu insan, Allah'ın emirlerinden uzaklaştığı için büyük bir pişmanlık duyacağı, zorlukların ve acıların en büyüklerini yaşayacağı ahiret hayatı ile karşılaşır.

    Allah’tan korkan ve dinin hükümlerini eksiksiz olarak yerine getiren insanlar ise hem dünyada hem de ahirette büyük bir kazanç içindedirler. Herşeyden önce, Allah'a itaat etmenin manevi hazzını ve vicdani rahatlığını yaşarlar. Onlar için daima bir müjde ve güzellik vardır. Allah, rızasına uyanları ve sınırlarını koruyanları ayetlerinde şöyle müjdelemektedir:

    Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü’minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 112)

    Vicdanına ters düşerek, Allah'ın sınırlarını korumak konusunda gevşek davrananlar veya imanı çirkin görerek, imansızlığı güzel görenler ise, dünyada da ahirette de zorluk ve sıkıntılarla karşılaşacaklardır. Allah bir ayetinde şöyle bildirir:

    Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını çiğnerse, gerçekte o, kendi nefsine zulmetmiş olur... (Talak Suresi, 1)

    Dini yaşamanın zor olduğunu zanneden insanların yanısıra yukarıda söz ettiğimiz gibi dini yaşamayı zor gösteren insanların durumu vardır. Dinin özünü kavrayamayan bazı kişiler din konusunda aşırıya kaçmaya müsaitlerdir. Nasıl ki bazı insanlar güya özgürlük adı altında sınırları tanımazlarsa, bazı kimseler de takva adı altında Allah'ın koyduğu sınırları değiştirme, zorlaştırma cüretini gösterirler. Bu, aslında şeytanın insanlara bir tuzağıdır. Allah'ın haram kılmadığını, haram gibi gösterip, daha çok yasak oluşturmayı bu insanlar bir üstünlük zannederler. Dahası, kendi koydukları bu kurallara da gereği gibi riayet etmez ve bir de bunun vicdani çöküntüsünü yaşarlar. Allah, bir ayetinde, Hz. İsa'dan sonra İseviliği saptıran Hıristiyanları bu konuya bir örnek olarak vermektedir:

    Sonra onların izleri üzerinde elçilerimizi birbiri ardınca gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik; ona İncil'i verdik ve onu izleyenlerin kalplerinde bir şefkat ve merhamet kıldık. (Bir bid'at olarak) Türettikleri ruhbanlığı ise, Biz onlara yazmadık (emretmedik). Ancak Allah'ın rızasını aramak için (türettiler) ama buna da gerektiği gibi uymadılar. Bununla birlikte onlardan iman edenlere ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık olanlardır. (Hadid Suresi, 27)

    Bu sebeple Allah inananları bu tehlikeye karşı uyarmış ve dinde aşırılığa gidenlerin doğru yoldan saptıklarını ayetlerinde belirtmiştir:

    De ki: "Ey kitap Ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin ve daha önce sapmış, birçoğunu saptırmış ve dümdüz yoldan kaymış bir topluluğun heva (istek ve tutku)larına uymayın." (Maide Suresi, 77)

    İnsanın tek yapması gereken Kuran’da Allah’ın insanlara emrettiklerini yerine getirmek ve yasakladıklarından da kaçınmaktır. Allah herşeyi insanlar için kolay kılarken dini zorlaştırmaya çalışanlar, ahirette bunun sorumluluğunu yüklenmiş olarak hesap verirler. Herşeyde olduğu gibi bu konuda da Peygamberimizin hayatı ve uygulamaları bize en güzel örnektir. Bir hadisinde Peygamberimiz Allah’ın sınırlarından ayrılmamayı ve aynı zamanda sınırları aşmamayı müminlere hatırlatmış ve dinin kolay olduğunu belirtmiştir:

    "Din kolaydır. Kimse dine karşı şedid olamaz. Zira dine mağlub düşer. (Yani dinin kolaylığına intibak etmeli. Sıkı tutayım diyen aciz kalır.) Hattı hareketinizi doğrultun, (hududa) yakın olun." (RamuzEl-Hadis, 1. Cilt, s.98)

    İnsanların dini, Peygamber Efendimiz'in yukarıdaki hadisiyle bildirdiği şekilde değerlendirmeleri gerekir. Yani Allah'ın açık ve anlaşılır kıldığı, kolaylıkla uygulanabilecek hükümleri anlaşılmaz ve zor göstermeleri büyük bir hatadır. Nitekim Allah Kuran'da bildirdiği hükümleri her şart ve ortamda, her insanın rahatlıkla uygulayabileceği şekilde kolaylaştırmıştır. İlerleyen bölümlerde, Allah'ın hükümlerinde, helal ve haram sınırlarında insanlara tanıdığı kolaylıklardan bazılarına yer verilecektir.

    Yiyecekler konusunda tanınan kolaylıklar

    Allah rızık olarak insanlara çok fazla nimet vermiştir. Renk renk meyveler, çeşit çeşit yiyecekler, sebzeler, etler, içecekler, yemişler… Her biri insanların hizmetine sunulmuştur. Ve Allah "Sana, kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar. De ki: "Bütün temiz şeyler size helal kılındı." (Maide Suresi, 4) ayetiyle, insanlara bütün temiz yiyeceklerin helal kılındığını bildirmiştir.

    Allah’ın insanlara haram kıldığını bildirdiği yiyecekler ise, ölü eti, kan, domuz eti gibi, zaten insanlar için zararlı ve temiz olmayan yiyeceklerdir:

    "Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız     Allah'ın nimetine şükredin. O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nahl Suresi, 114-115)

    Ayette haram olan yiyecekler için geçen "murdar" (pis) ifadesinin pek çok hikmeti vardır. Çünkü domuz eti gerçekten insan vücuduna zarar verecek özelliklere sahiptir.

    Örneğin domuz eti çok yağlıdır, yenildiği takdirde bu yağ kana geçer. Kandaki bu fazla miktardaki yağ atar damarların sertleşmesine, tansiyon yükselmesine ve kalp enfarktüsüne sebep olur. Ayrıca domuz yağı içerisinde "sutoksin" denilen zehirli maddenin dışarı atılması için, lenf bezlerinin normale göre daha fazla çalışması gerekir. Bu durum özellikle çocuklarda lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi şeklinde kendini gösterir. Bunların dışında domuz eti bol miktarda kükürt ihtiva eder. Vücuda fazla miktarda alınan kükürt; kıkırdak, kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara yol açar. Bütün bunların yanında çeşitli deri hastalıkları ve trişin gibi (trişin sadece domuz yoluyla geçer ve insanlarda öldürücü bir durum meydana getirir) ciddi hastalıklara da sebep olmaktadır. (Burada domuz etinin  yalnızca bilinen genel birkaç zararına dikkat çekilmiştir.)

    Görüldüğü gibi, insana zarar verecek olan yiyeceklerin haram kılınması da insanlara sunulmuş bir kolaylık ve korumadır.

    Ancak burada bir noktaya daha dikkat çekmekte yarar vardır: Elbette bir şeyin haram ya da helal olması tamamiyle Rabbimizin emriyledir. Ve insan sadece Allah’ın emrine göre hareket etmekten sorumludur. Allah bir yiyeceğin haram olmasının hikmetlerini dilerse insanlara gösterir dilemezse göstermez. Ama Allah insanlara bir kolaylık olması, kalplerinin tam olarak tatmin bulması için, yukarıda verdiğimiz örnekten anlaşıldığı gibi bu hikmetleri insanlara birçok vesile ile göstermektedir.

    Allah Kuran’da yasaklanan yiyeceklerden bahsederken insanın başına gelebilecek her türlü durumda nasıl davranması gerektiğini de açıklamıştır. Böylece insanların beklenmedik durumlarda tereddüt yaşamaları engellenmiştir. Bu konudaki bir ayet şöyledir: 

    "De ki: "Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği (şeyler) için, ölü eti, dökülen kan, domuz eti -ki bu gerçekten murdardır- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk dışında, haram kılınmış bir şey bulmuyorum. Kim kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa, -saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla- (bu sayılanlardan ölmeyecek kadar yiyebilir). Şüphesiz senin Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir. (Enam Suresi, 145)

    Bu ayetin ardından Allah'ın bağışlayan ve esirgeyen olduğunun hatırlatılması da müminlere rahatlık veren ve onları müjdeleyen bir ayettir. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır. Hata yapabilir, unutabilir, dalabilir, iradesiz davranabilir. Ancak, Allah, samimi bir tevbe ile tevbe ettiğinde kendisini bağışlayacak ve esirgeyecektir.

     Allah'ın namaz kılanlara verdiği kolaylıklar

    Namaz kılmak müslümanın bütün hayatı boyunca, aksatmadan yapacağı, Allah'ın belirlediği vakitlerde farz olan bir ibadettir. İbadetlerini yerine getirmeyen insanlar, namaz kılmayı da genellikle yaşlılık dönemlerine bırakırlar. Halbuki namaz da tüm diğer ibadetler gibi son derece kolay yerine getirilebilecek bir ibadettir.

    Şunu belirtmek gerekir ki, Allah bir insan için neyi farz kılmışsa, o insan kulluk vazifesi olarak onu yapmakla yükümlüdür. Bunun karşılığında ise Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmayı umabilir. Allah'ın insanlara farz kıldığı ibadetlerde kolaylık kılması ise         Allah'ın merhametinin ve şefkatinin bir göstergesidir. Buna rağmen, Allah'ın emirlerine uymayanların ise ahirette, güçlerinin yetmediğine veya zor geldiği için yapamadıklarına dair hiçbir mazeretleri olmayacaktır. (Allah'ın Kuran'da bildirdiği ve bir sorumluluk yüklemediğini belirttiği insanlar hariç olmak üzere)

    Örneğin, abdest almak son derece kolay kılınmıştır. Hatta, bir insanın abdest almak için su bulamaması durumuna karşın Allah "teyemmüm etme"yi yol olarak göstermiştir ki, teyemmüm her koşulda kolaylıkla yerine getirilebilir. Allah su bulamayanların nasıl teyemmüm edeceklerini bir ayetinde şöyle bildirir:

    "... Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz." (Maide Suresi, 6)

    Allah'ın ayetinde de bildirdiği gibi, Allah insanlara güçlük çıkarmak istemez. Kuran'da bildirilen her konuda Allah insanlar için kolaylıklar vermiştir. Allah'ın insanlar için emrettiği ibadetler iman edenler için son derece kolaydır. Allah, sonsuz rahmeti ve merhameti ile insanlar için en kolay ve en güzel olan ibadetleri ve yaşam şeklini bildirmiş ve bunlara uyanları ise, rızası, rahmeti ve cenneti ile müjdelemiştir.

     Savaşta namazın kısaltılması

    Kuran'da belirli dönemler için bildirilmiş kolaylıklar da vardır. Örneğin Hz. Muhammed döneminde inkarcı topluluğu ile sıcak savaş içerisinde olan müminlerin, o esnada ibadetlerini yerine getirebilmeleri için Allah bir kolaylık göstermiştir. Savaş esnasında müminlerin namazı zaruri durumlarda kısaltabileceklerini açıklamıştır:

    Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır. (Nisa Suresi, 101)

    Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, Allah'ın her hükmü ve her emri müminlerin her biri için ayrı ayrı hikmet ve hayırlarla doludur. Allah kulları için zorluk istemez. Allah, müminlerin gerçek dostu ve tek vekilidir.

    Oruç için sağlanan kolaylık

    Allah müslümanlara Ramazan ayı içerisinde oruç tutmalarını emretmiştir. Ancak Allah ayetleriyle istisnai durumları yani hastalık, yolculuk hali durumlarını da açıklayarak insanlar için zorluk dilemediğini kolaylık dilediğini bir kez daha bildirmiştir:

    "Ramazan ayı... Insanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz. (Bakara Suresi, 185)

    Allah'ın hükümleriyle ilgili ayetlerinde, insanlar için kolaylık dilediğini bildirmesi, dinin kolaylığının düşünülerek anlaşılması gerektiğini de göstermektedir. Zorluk yaşayacaklarını zannederek, ibadetlerini yerine getirmekten kaçınanlar büyük bir yanılgı içindedirler ve dini yanlış tanımaktadırlar.

     Allah’ın sorumluluk yüklemedikleri

    Allah'ın merhametinin başka bir tecellisi olarak, güç yetiremeyecek olanlara diğer insanlara yükletilen sorumluluklar yüklenmemiştir.   Allah bunu bir ayetinde şöyle bildirir:

    Kör olana güçlük (sorumluluk) yoktur, topal olana güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü’ne itaat ederse, (Allah) onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de sırt çevirirse, onu acı bir azab ile azablandırır. (Fetih Suresi, 17)

    Allah sakatlığı olan insanların ibadet sorumluluklarını kaldırırken rahmetini ve sonsuz şefkatinin bir kanıtını daha insanlara göstermektedir. Bir ayette Allah'ın insanlara güçlük çıkarmadığı ve bunun O'nun şefkatinin ve merhametinin bir göstergesi olduğu şöyle ifade edilmektedir:

    …Eğer Allah dileseydi size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Bakara Suresi, 220)

    Rastgele söylenen yeminlerde gösterilen kolaylık

    Yemin etmek, genelde insanlar arasında ağız alışkanlığı olarak yapılan yaygın bir davranıştır. Özellikle birine söz verirken insan alışkanlıkla yemin edebilir. Yeminlere sadakat, verilen sözde durmak ise   Allah'ın Kuran'da emrettiği bir mümin özelliğidir. Ancak insan, unutkan bir varlıktır, bazı durumlarda dalgınlıkla yapacağı işi veya verdiği sözü unutabilir. Bu, çok doğal, insani zayıflıklardan meydana gelen bir hatadır. İşte bu durumda Allah, rastgele, ağız alışkanlığı ile, dikkatini tam vermeden edilen yeminlerden insanları sorumlu tutmayarak, müminlerin üzerinden bu sorumluluğu almıştır. Edilen yeminlere sadakat ahirette sorulacaktır, ancak Allah'ın Kuran'da istisna kıldıkları, rastgele ve amaçsızca söylenen yeminlerdir. Allah bunu bir ayetinde şöyle bildirir:

    Allah sizi, yeminlerinizdeki 'rastgele söylemelerinizden, boş, amaçsız sözler'den dolayı sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, yumuşak davranandır. (Bakara Suresi, 225)

    Allah'ın yemin konusunda kıldığı bir başka kolaylık daha vardır. Bir amaç üzerine, bilinçli olarak Allah adına yemin eden, sonra da bu yeminini bozmak isteyenler için, Allah bir kolaylık yolu göstermiştir. Bu da yeminlerin kefaretle çözülmesidir:

    Allah, yeminlerinizin (kefaretle) çözülmesini size farz (veya meşru) kıldı…. (Tahrim Suresi, 2)

    …ancak yeminlerinizle bağladığınız sözlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin kefaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz. Allah, size ayetlerini böyle açıklar, umulur ki şükredersiniz. (Maide Suresi, 89)

    Ayetlerden anlaşıldığı gibi Allah her iki durumda da insanların dine uygun hareket etmeleri için kolaylık göstermektedir. Güzel ve doğru olan elbette yeminlerin korunmasıdır. Ancak bir insan verdiği sözü unutabilir veya söz verdiği dönemdeki koşullar değişebilir ve o kişi sözünü tutamayacak bir duruma gelebilir. Allah, insanlar için kolaylık dileyerek, yeminlere kefaret olacak durumları bildirmiş ve her insan için bir yol göstermiştir.

    Ayrıca yemini bozma konusunda kefaret gibi bir şartın emredilmesi, insanın vicdanının sesini dinlemesi için de bir kolaylıktır. Yeminini bozan kişi, kefaret ödemek durumunda olacağı için, yeminini gerçekten bozması gerekli mi yoksa sözünü hala yerine getirebilir mi diye bir kez daha düşünecek bunun sonucunda en vicdanlı ve en doğru kararı verecektir.

    Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı gibi, Allah dinini son derece kolay kılmıştır. İslam dini, her zaman için ve her konuda kolaylık dinidir. İnsan samimi dindar olmaya, Rabbinin nimetleri karşısında şükredici bir kul olmaya niyet ettiğinde, dini yaşama konusunda hiçbir zorlukla karşılaşmayacaktır.

    ALLAH'IN YARATTIĞI İMTİHAN ÇOK KOLAYDIR

    Dinden uzak yaşayan insanlar hayatları boyunca kendileri için çeşitli hedefler belirlerler. Bu hedeflerin ortak noktası ise genellikle sadece dünya hayatına yönelik olmalarıdır. Örneğin uzman bir doktor, başarılı bir mühendis, iyi bir baba, çok para kazanan bir işadamı ya da dünya çapında ünlü bir sanatçı olmak ve benzerleri, birçok insanın en büyük ideallerinden sayılabilir. Bunların dışında daha pek çok alanda insanlar başarıyı, mutluluğu ve rahat bir yaşamı elde edebilmek için çalışır, çaba sarf eder, kimi zaman çeşitli fedakarlıklarda bulunurlar ve kendilerince "bir yerlere gelmeye" çalışırlar. Ancak, tüm bunlara daldıklarında, dünyada bulunmalarının asıl amacını unutur veya görmezlikten gelirler.

    Oysa her insanın tüm hayatını ve bir gün gelip de mutlaka öleceğini düşünerek, kendisine bazı sorular sorması gerekir. "Ben bu dünyada niçin varım?", "Var olmamın amacı nedir?" "(Örnek olarak) Belki iyi bir mimar olup çok sayıda bina tasarımı yaptım, zengin oldum, mal mülk sahibi oldum, bir ünvan kazandım, tanındım, ama bütün bunlar bana ne kazandırdı? Ölümümden sonra bunlardan hangisinin bir anlamı kalacak? Dünya üzerinde bıraktıklarımın bana ahirette ne gibi bir faydası olacak?  Yaşamım sadece bu dünya hayatımdan mı ibaret?" İşte her insanın, kendisine ölüm gelmeden evvel sorması gereken sorulardan bazılarıdır bunlar. 

    Bu noktada şunu belirtmek gerekir; insanlar elbetteki meslek sahibi olacaklar, hatta mesleklerinde son derece başarılı olmayı da dileyecekler ve bunun için çalışacaklardır. Ancak bunların herbirinin insanın nihai hedefi için birer araç olduklarını unutmamak da çok önemlidir. Ne var ki insanların büyük bir bölümü asıl amaçlarını unutur veya görmezden gelirler ve tüm hayatlarını aslında araç olan bu geçici geçimliklere adarlar.

    Oysa her insanın çok az bile düşünse ulaşabileceği çok önemli bir gerçek vardır: Allah dünyayı da insanları da bir hikmet üzerine yaratmıştır. İnsanların yaratılış amacı Kuran’da bildirildiği üzere yalnızca Allah’a kulluk etmektir. Dünyanın yaratılış amacı ise insanların ahiretteki konumlarının belirlenmesi için bir imtihan yeri olmasıdır. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirir:

    O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

    Allah insanlara dünyanın geçiciliğini ve sonsuza kadar yaşayacakları asıl mekanın ahiret olduğunu anlamalarını sağlayacak çok fazla delil vermiştir.

    Örneğin dünya üzerinde yüzlerce çeşit hastalık olması, mikroskobik bir virüsün kendisinden milyonlarca kat büyük insan bedenine ölümcül bir etkide bulunabilmesi, insanın sürekli temizlenmeye, yemek yemeye, dinlenmeye ve uykuya muhtaç olması, insan ömrünün ortalama 60-70 yıl gibi çok kısa bir süre olması, zamanın insan üzerinde son derece  yıpratıcı bir etkisinin olması, istisnasız herkesin sonunun mutlaka ölüm olması, hayat boyunca elde edilen malın, mülkün, itibarın, sevilenlerin arkada kalması, insan bedeninin toprak içerisinde çürüme sürecine girmesi gibi birçok neden, insanların dünya hayatının geçici ve eksikliklerle dolu, insan ruhunu asla tatmin edemeyecek bir yer olduğunu anlamaları için yeterlidir aslında. Tüm bunlar insanları dünyaya bağlanmaktan alıkoyacak çok önemli gerçeklerdir. Allah bir ayetinde, dünyanın "öylesine" bir yer olarak yaratılmadığını, belirli bir hikmet üzerine var edildiğini şöyle bildirir:

    Biz, bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir ‘oyun ve oyalanma’ edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık. (Enbiya Suresi, 16-17)

    Nitekim insan biraz düşündüğünde, dünyanın sonsuza kadar kalınacak bir yer olmadığını, sadece bir deneme mekanı olduğunu, bu hayatın son durak değil, aksine kısa süreli bir uğrak yeri olduğunu, bu geçici mekanda yaşadığı her anından sorumlu tutulacağını, en önemlisi kendisini yoktan var eden Rabbine karşı bir sorumluluğu olduğunu  rahatlıkla anlayacaktır.

    Bu anlayışa sahip olan insanın bir aşama daha ilerleyerek şunu düşünmesi gerekir: Allah dünyada bütün insanları türlü türlü olaylarla, şerle ve hayırla denemektedir. Gün içerisinde insanın karşılaştığı tüm olaylar, aslında ölümden sonraki sonsuz hayatta bulunacağı mekanı belirleyen denemelerden oluşmaktadır. Ve Allah her insana bu denemede bir kolaylık kılmış ve ona yolunu, yani ne yapması gerektiğini gösterdiğini bildirmiştir:

    Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör. (İnsan Suresi, 2-3)

     Ayette bildirildiği gibi, Allah tüm insanların yaşamlarında mutlaka onlar için doğru olan yolu göstermiş, din ve güzel ahlak hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlamıştır. Her insan ölmeden önce mutlaka dine çağırılır, doğru olanın ne olduğunu öğrenir. Dünyanın geçici bir yer olduğunu ve ahireti için hayatını Allah’ın hoşnut olacağı gibi yaşaması gerektiğini bilir. Kısacası, bu dünyada yaşanan, insanların haberdar olmadıkları veya kazançlı olmak için ne yapmaları gerektiğini bilmedikleri bir imtihan değildir. Allah her çağda gönderdiği elçileri, geçmişte göndermiş olduğu kitapları ve her insanda yarattığı vicdan ile, insanlara doğru yolu gösterir ve onları yanlış olanlardan sakındırır. Allah'a iman eden, tam bir teslimiyetle teslim olan, sadece Allah'ı dost ve vekil edinen, her olayda Allah'a dönüp yönelerek O'na tevekkül eden müminler için, Allah'ın yarattığı her deneme çok kolay ve zevklidir. İmanın sırrını bilenler, Allah'a samimi olarak iman edenler için dünya hayatının hiçbir anında zorluk, sıkıntı, keder, cefa, güçlük olmaz. Her olay, Allah'a yakınlaşmak ve cenneti daha şiddetli umabilmek için bir nimete dönüşür. 

    Samimi imanın şartlarından biri de Allah'ı çok iyi tanımak ve bilmektir. Bir insan Allah'ı ne kadar iyi tanırsa, Allah'ın gücünü ne kadar iyi bilirse, takvası ve Allah'a yakınlığı da o kadar güçlü olur. Örneğin Allah'ın affediciliğini bilen bir insan, hiçbir zaman hatalarından veya eksikliklerinden dolayı ümitsizliğe veya karamsarlığa kapılmaz. Allah'ın rızık veren olduğuna iman eden biri, para kazanma konusunda hırs yapmaz. Rızkı verenin Allah olduğunu bilir; çalışır, çaba gösterir ama rızkın miktarını Allah'ın tayin ettiğini ve kendisinin değiştiremeyeceğini bilmenin teslimiyetini yaşar. Dolayısıyla, Allah'ı bilen ve tanıyan bir insan için dünya hayatı büyük bir kolaylık ve nimetlerle doludur; o insan her an Allah'ın bir tecellisini ve yaratışındaki bir güzelliği görerek yaşar. Kısacası Allah'a teslim olmuş salih müslümanlar için Allah'ın yarattığı imtihan son derece kolay ve zevklidir.

    Allah affedicidir

    Allah’ın sonsuz şefkati ve merhameti insanlar için çok büyük bir nimettir. Çünkü insan gaflete düşebilen, unutkan, yanılabilen, hata yapabilen bir varlıktır. Allah, sonsuz merhameti ile insanlar için, her zaman hatalarından dolayı bağışlanma dileme ve tevbe etme imkanı tanımıştır. Allah’ın azabına uğrama korkusu ile samimi olarak günahlarının affedilmesini isteyen her insan Allah’ın kendisini bağışlamasını umabilir. Zira Kuran'da bildirildiği gibi, "Allah tevbeleri kabul etmek ister". (Nisa Suresi, 2) Allah bir ayetinde affediciliğini şöyle bildirir:

    Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur. (Nisa Suresi, 110)

    Allah bağışlayıcılığı ile insanlara hayatları boyunca sürekli olarak yeni fırsatlar verir. İnsanın tek yapması gereken hatasından bir daha dönmemek üzere vazgeçmesi ve ölüm anı gelmeden evvel, vicdanının sesini dinleyerek tevbe etmesidir. Allah, yalnızca samimiyetsiz insanların tevbelerinin kabul edilmeyeceğini bir ayetinde şöyle bildirir:

    Tevbe; ne kötülükleri yapıp- edip de  onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır. (Nisa Suresi, 18)

    Allah'ın insanların günahlarını bağışlayan olması, cezalarını ertelemesi ve onlara hayatları boyunca her an yeni bir imkan daha vermesi insanlara çok büyük bir lütfu, rahmetinin ve merhametinin bir tecellisidir. Eğer insanlar günahları nedeniyle hemen sorgulanarak cezalandırılsalardı, Allah'ın bildirdiği gibi yeryüzünde canlı hiçbir varlık kalmazdı:

    "Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilir, ne de öne alınabilirler." (Nahl Suresi, 61)

    Dolayısıyla, insanlar hataları veya günahları ne olursa olsun, hiçbir zaman Allah'ın razı olduğu gibi bir kul olabilmek için geç kalmış değildirler. İnsan yaşamı boyunca ne kadar hata yapmış olursa olsun, dinden ne kadar uzak yaşamış olursa olsun samimi olarak tevbe ettiği ve salih bir kul olduğu takdirde geçmişte yaptığı hataları düşünmesine gerek yoktur. Geçmişte yaşayan insanlar için ancak bir ibret vesilesi, aynı hatalara tekrar dönmemek, benzerlerini bir daha yapmamak için öğüt alması gereken hatıralardır. Allah uyarı gelip doğru yolu bulduktan sonra salih kullarını geçmişlerinden sorumlu tutmayacağını Kuran'da haber vermiştir: 

    …Allah geçmişte olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öc alacaktır. Allah üstün ve güçlü olandır, öc sahibidir. (Maide Suresi, 95)

    O inkar edenlere de ki: "Eğer vazgeçerlerse geçmişte (yaptıkları) şeyler bağışlanacaktır. Ama yine dönecek olurlarsa, önceki (toplumlara uygulanan) sünnet, muhakkak (onların başından da) geçmiş olacaktır. (Enfal Suresi, 38)

    Kuşkusuz bu, Allah'ın dinde insanlara lütfettiği büyük bir kolaylıktır.

    Allah tüm dualara icabet eder ve her insana çok yakındır

    Dinden uzak toplumlarda, Allah'a dua etmek çeşitli batıl inanç ve hurafelerle zorlaştırılmıştır. İnsanlar, her an Allah'a yönelebilecekleri halde, bunun için zamanlar belirlemişler veya araya aracılar koymuşlardır. Allah bu batıl inançlara karşı insanları şöyle uyarır:

    Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez. (Zümer Suresi, 3)

    Allah’a dua etmek için çeşitli aracılara gerek  olduğunu söyleyen insanlar, aslında dini zor göstererek insanları yoldan saptırmaktadırlar. Çünkü "Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız." (Kaf Suresi, 16) ayetiyle bildirildiği gibi, insana en yakın olan daima Allah'tır. Yani insan her dilediği zaman Rabbi'ne yönelebilir, dilediği anda Allah’a sesini duyurabilir, dua ile yardım dileyebilir.

    Dua etmek için özel vakitler kollanmasına da gerek yoktur. Her an her dakika Allah'a dua edilebilir. Aksi takdirde, insan kendiliğinden kurallar çıkarmış olur. İnsan bir yerden bir yere giderken, merdivenden inerken, alışveriş yaparken, yemek hazırlarken, televizyon seyrederken, asansördeyken, bir yerde beklerken, gece yattığı zaman, sabah kalktığında, kahvaltı ederken, araba kullanırken kısacası her yerde ve her zaman Allah'a dua ederek, Allah'tan istediklerini belirtebilir. Bunun için, aklından geçirmesi dahi kafidir, çünkü Allah insanın sinesinde gizlediklerini dahi bilen, herşeyden haberdar olandır.

    Bununla birlikte Allah’a dua eden herkes, Allah’ın dualara mutlaka icabet eden olduğunu bilmelidir. Allah, ihtiyaç içinde olan insanların daima kendisine yöneldikleri takdirde işlerini kolaylaştıracağını şu ayetle bildirir: 

    Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. (Neml Suresi, 62)

    Allah’ın kullarına verdiği bu sınırsız imkan hiç şüphesiz sonsuz rahmetinin bir tecellisidir. Allah Kuran’da insanlara yakınlığını, kendisine yönelenlerin velisi olacağını ve dua edenin duasına muhakkak icabet edeceğini pek çok ayetiyle bildirmektedir. Bu ayetlerden biri şöyledir:

    Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi, 186)

    Müminlerin, Allah'ın bu rahmeti ve nimeti üzerinde bir daha düşünerek Allah'ın rızasına uygun yaşamaları gerekir. Çünkü Allah'ın kendilerine verdiği bu kolaylık öyle büyük ve sınırsız bir imkandır ki; herşeyin Hakimi, Sahibi olan tek güç sahibi Allah, insanlara istedikleri herşeye karşılık vereceğini vaat etmektedir. Ve Allah kesinlikle vaadinden dönmez.

    Allah kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemez

    Bir insanın hayatında karşılaştığı olaylar her ne kadar o anda ona zor gibi görünse de, aslında herbiri o kişinin sabredebileceği şiddette meydana gelir. İnsanı yaratan  ve ona ruh veren Allah’tır. Her insanın neye ne kadar dayanabileceğini, ne kadar yükü ve zorluğu kaldırabileceğini de en iyi Allah bilir.

    Allah kimseye kaldıracağından fazlasının yüklenmeyeceğini ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağını birçok  ayetiyle bildirmiştir:

    Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. (Bakara Suresi, 286)

    İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır. (Araf Suresi, 42)

    Kuşkusuz her insanın sabredeceği, tevekkül göstereceği  olaylar aynı olmayabilir. Çoğu insan farklı farklı olaylarla denenir. Ancak sonuçta Allah her insan için gücü oranında bir deneme kılar. Örneğin kimi insan dünyada yoksul bir hayat sürer ve yokluk içinde ne kadar sabır gösterdiği denenir. Kimi ise zenginlik ve bolluk içinde yaşar ve bu yaşam içinde ne kadar şükredici, ne kadar güzel ahlaklı olduğuyla denenir, dünya hayatına hırsla bağlanıp bağlanmadığı konusunda sınanır. Ama sonuçta zengin olan da şiddetli yokluk içinde olan da kendileri için en hayırlı hayatı yaşıyordur. Fakir olan ne kadar yokluk çekse de bu, onun için dayanılamayacak bir zorluk değildir. Aynı şekilde zengin olan ne kadar bolluk içinde olsa da bu, onun şımarık, nankör bir insan olmaya zorlayamaz. Sonuçta bu insanların Allah'a olan bağlılıkları, hesap gününe yönelik korkuları onların Kuran ahlakını yaşayan, dinin emirlerini yerine getiren insanlar olmalarını sağlar. Bu insanlar karşılaştıkları her olayda daima Rablerine yönelir, O'ndan yardım diler, O'nun rızasını ararlar. Böyle insanlar hiçbir zaman zorluklar karşısında yılgınlık göstermez, sınandıkları olay ne kadar şiddetli olsa da dinden uzaklaşmazlar. Böyle Allah'a dayanıp güvenen insanlar için Allah sonsuz şefkatinin ve merhametinin bir göstergesi olarak her olayı, en zor görüneni dahi kolaylaştırır. "Kim iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanını söyleyeceğiz." (Kehf Suresi, 88) ayetinde de bu bildirilmiştir. Allah bu gerçeğe başka ayetlerinde ise şöyle dikkat çekmiştir:

    Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa,

    Ve en güzel olanı doğrularsa,

    Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız.  (Leyl Suresi, 5-7)

    Allah'a dayanıp güvenmeyenlere ise, kolay olan olaylar dahi zor gelir. Allah bu insanların nankörlüklerine, dini inkar etmelerine, Kuran ahlakından uzaklaşmalarına karşılık olarak onlara dünyada daima zorluk verir:

    Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse,

    Ve en güzel olanı yalan sayarsa,

    Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız.

    Tereddi edeceği (başaşağı düşüşe uğrayacağı) zaman, malı ona hiç yarar sağlamaz.

    Şüphesiz, bize ait olan, yol göstermektir. (Leyl Suresi, 8-12)

    Allah her zorlukla beraber bir kolaylık kılar

    Allah dünya hayatında insanları denerken, sonsuz rahmetinin bir sonucu olarak her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık yaratacağını da müjdelemiştir. Bir ayette bu müjde şöyle bildirilir:

    Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)

    Kuran’da peygamberlerin ve salih müminlerin hayatlarına bakıldığında karşılaştıkları zor gibi görünen her türlü durumda Allah’ın mutlaka bir kolaylık yarattığı dikkat çekmektedir. Allah "Fettah" sıfatı ile her türlü zorluğu açan, kolaylaştırandır.

    Sözgelimi Kuran'da Allah yolunda mücadele ederken karşılaştıkları tepkiler ve maruz kaldıkları şiddet  yüzünden,  yaşadıkları yerden ayrılmak durumunda bırakılan yani hicret eden müminler örnek verilir. Bu insanlar, tüm işlerini, evlerini, bahçelerini, mallarını bırakarak, hiç tanımadıkları topraklara, hiç tanımadıkları insanların yanlarına göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu, dıştan bakıldığında zor bir durumdur. Ancak Allah, Nisa Suresi'nde, hicret eden bu müminlerin durumlarını kolaylaştırdığını ve onları nimetlendirdiğini şöyle bildirir:

    Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde barınacak çok yer de bulur, genişlik (ve bolluk) da. Allah'a ve Resûlü’ne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah, bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. (Nisa Suresi, 100)

    Nitekim Allah bu vaadini Peygamberimiz döneminde yaşayan müminler üzerinde açıkça göstermiştir. Dünyevi değerlere önem vermeyen sahabeler, Allah yolunda her türlü fedakarlığı yaparak  çeşitli zorlukları göze aldıkları için, Allah bu güzel ahlaklarına karşılık olarak onları en güzel şekilde rızıklandırmış ve barındırmıştır. Onların her işlerini diğer insanlara göre kolaylaştırmıştır. Sahabelerin yaşadıkları bu kolaylık ve rahmet bir ayette şöyle haber verilir:

    Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp-yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz. (Enfal Suresi, 26)

    Diğer peygamberlerin hayatlarındaki daha pek çok örnek de Allah’ın müminlere sağladığı kolaylıkların apaçık göstergeleridir.

    Mesela Hz. Yusuf’un hayatındaki pek çok olayda Allah'ın rahmetinden verdiği bu kolaylık görülmektedir. Hz. Yusuf kendisini kıskanan kardeşleri tarafından kuyuya atılmasından sonra kuyunun yanından geçen bir kervan  tarafından bulunmuştur. Hz. Yusuf'u kuyudan kurtaran kişiler onu köle olarak bir vezire satmışlardır. Bir süre sonra Hz. Yusuf, hiçbir suçu olmadığı halde kendisine atılan iftiralar nedeniyle hapse atılmıştır. Hz. Yusuf’un hayatındaki bu gelişmeler ilk bakışta çok zor bir durum gibi gözükebilir.  Ancak Allah Hz.Yusuf’un gösterdiği güzel ahlaka ve tevekküle karşılık onu dünyada da mükafatlandırmış ve zorluklarla beraber mutlaka kolaylık kıldığını göstermiştir. Hz.Yusuf başına gelen pek çok olumsuz gibi görünen olayın vesile olmasıyla, hazinenin başına getirilerek önemli bir yönetici olmuştur.

    Allah Hz. Musa’nın hayatında da karşılaştığı zorluklarda beraber kolaylıklar kılarak müminleri desteklemiştir. Hz. Musa çağlar boyu yaşamış en azgın insanlardan biri olan Firavun’a karşı mücadelesinde de Allah’ın yardımı ve desteği ile üstünlük elde etmiştir. Allah, kendisine kardeşi Harun’u bir yardımcı olarak vermesi için dua eden Hz.Musa’nın duasına icabet etmiştir. Ayrıca Allah Hz. Musa'yı mucizevi bazı olaylarla da destekleyerek, onun, Firavun’un büyücülerinin karşısında galibiyet elde etmesini de sağlamıştır. Hz. Musa da en zorlu anlarda bile Allah'ın yardımının iman edenlerle beraber olduğunu unutmamıştır. Bir taraftan Firavun’un askeri gücü tarafından takip edilirken, diğer taraftan da deniz ile karşılaşan Hz. Musa, yanındaki müminlere Allah’ın yardımının daima yanında olduğunu söylemiş ve Allah'ın mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini hatırlatmıştır:

    (Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. (Şuara Suresi, 62-66)

    Peygamberlerin hayatından bir başka örnek ise Hz. Muhammed’in müşrikler tarafından izlenirken bir mağaraya gizlenmesi sırasında yanında bir müminin olmasıdır. Hz. Muhammed’in  Allah’a şirk koşanların tehditi altındayken yanında destekçi bir müminin olması Allah’ın nasip ettiği kolaylıklardan bir tanesidir:

    Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke'den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma, elbette     Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah O’na 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah'ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.  (Tevbe Suresi, 40)

    Aslında insan, hikmet gözüyle baktığında, hayatının her anında    Allah'ın kendisi için yarattığı kolaylıkları görebilir. Ancak bu gerçeği görebilen insanlar, Allah'tan korkup sakınan, Allah'a tevekkül eden, her zorlukla karşılaştığında bunun kaderinde olduğunu bilerek, tek dost ve velisinin Allah olduğuna iman edenlerdir. Allah ayetlerinde, böyle kullarını ummadıkları yerlerden rızıklandırarak onların işlerini kolaylaştıracağını bildirir:

    …İşte bununla, Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 2-3)

    Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah'ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir. (Talak Suresi, 7)

    Allah'ın ayetinde de bildirdiği gibi, Allah koyduğu hükümlere samimiyetle bağlı olanlar için mutlaka bir kolaylık yaratır. Buna iman eden müminler, hiçbir zaman zorluklar karşısında gevşeklik göstermezler.

    Allah, İnşirah Suresi'nde de her zorlukla beraber bir kolaylık olduğunu ve kendisinin, insanın üzerindeki yükü kaldırıp atan olduğunu şöyle müjdelemiştir:

    Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi? Ve yükünü indirip-atmadık mı? Ki o, senin belini bükmüştü; Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi? Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 1-6)

    Allah müminlere görünmez ve sezilmez yollarla kolaylık ve destek sağlar

    Başta da belirttiğimiz gibi dünya bir imtihan yeri olarak yaratılmıştır. Tüm insanlar burada Allah'a ve ahiret gününe olan inançlarıyla denenmektedirler. Allah'ın yarattığı bu imtihan ortamının bir gereği olarak, dıştan bakıldığında kötülük yapanlar da iyi olanlar da aynı şartlarda yaşıyor gibi görünürler. Oysa Allah'a iman edenlerin yaşadığı hayat dini inkar edenlerden çok daha farklıdır. Önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi Allah iman eden kullarına daima kolaylık verir, onların işlerini kolaylaştırır, zor durumlarda dahi muhakkak bir çıkış yolu gösterir. Bu, Allah'ın açık bir yardımıdır.

    Ancak Kuran'da Allah'ın kullarına sezilmez yollarla yardım edeceği, onlara ummadıkları şekilde destek ve kolaylık sağlayacağı da haber verilmiştir. Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu yardımları birkaç ana başlık altında örneklendirebiliriz.

    Allah müminlere meleklerle yardım gönderir

    Allah’ın müminlere olan yardımı çeşitli şekillerde tecelli etmektedir. Allah'ın yardımlarından biri, melekleri, zor anlarında müminlerin yardımına göndermesidir. Kuran’da bu yardım, Peygamberimiz döneminde yaşanmış olan bir olay örnek verilerek şöyle bildirilir:

    Sen mü'minlere: "Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?" diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır. Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın katındandır.  (Al-i İmran Suresi, 124-126)

    Allah bir başka ayetinde ise müminlere görünmeyen ordularla da yardım ettiğini açıklamıştır:

    Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti; böylece biz de onların üzerine, bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Ahzab Suresi, 9)

    Allah'ın Kuran'da müminlerin daima galip geleceklerini bildirmesi, müminler için güzel ve şevklendirici bir vaaddir. Ancak burada bir noktaya daha dikkat çekmekte yarar vardır. Her yardım Allah'tandır ve kuşkusuz gücün tüm sahibi Allah'tır. Müminler, asıl zafer ve yardımın aslında Allah'a ait olduğunu bilirler. Meleklerin destek olmasının ise, Allah'ın bir müjdesi, kendilerine yardım ve desteğinin meleklerin yardımı şeklindeki tecellisi olduğunu asla unutmazlar. Çünkü Rabbimiz bir ayetinde bu gerçeği şöyle hatırlatmıştır:

    Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz, O da: "Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim" diye cevap vermişti. Allah, bunu, yalnızca bir müjde ve kalblerinizin tatmin bulması için yapmıştı; (yoksa) Allah'ın katından başkasında nusret (zafer ve yardım) yoktur. Hiç şüphesiz Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Enfal Suresi, 9-10)

    Allah'ın dilediği kuluna dilediği şekilde yardımı edeceğini bilen müminlerin, en zorlu anlarda dahi içlerinde bir güven ve huzur duygusu olur. Bu ruh hali içinde manevi yönden son derece güzel bir hayat yaşarlar.

    Allah müminleri düşmanlarına olduklarından fazla sayıda gösterir

    Allah'ın bir takdiri olarak iman edenlerin sayısı, her dönemde hep az olmuştur. Ancak galip gelenler sayıca üstün olanlar değil, her zaman mümin olanlardır. Müminler Allah'ın verdiği akıl, feraset, basiret, güzel ahlak gibi nimetlerle daima inkar içindeki insalara karşı başarı elde etmişlerdir. Tüm bunların yanısıra Allah, kimi zaman müminleri inkarcıların gözünde sayıca ve kuvvetçe de çok gösterdiğini ve bunun inkarcılarda yılgınlığa ve korkuya neden olduğunu da haber vermiştir. Allah bir ayetinde Asr-ı Saadet döneminde gerçekleşen böyle bir olayı şöyle bildirir:

    Karşı karşıya geldiğinizde, Allah, 'olacağı olan işi gerçekleştirmek' için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve (bütün) işler Allah'a döndürülür. Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklık gösterin ve       Allah'ı çokca zikredin. Ki kurtuluş (felah) bulasınız. (Enfal Suresi, 44-45)

    Az sayıdaki müminin inkarcıların bakış açısında son derece güçlü ve zorlu, kalabalık bir topluluk olarak görülmesi kuşkusuz Allah'ın mucizelerinden biridir ve aynı zamanda müminler açısından da çok büyük bir kolaylık olarak yaşanmıştır. Böylece Allah müminlere başarı kazandırmıştır.

    Ayrıca Allah başka bir ayeti ile Hz. Muhammed'e, dilediği zaman müminlerin gücünü olduğundan kat kat daha fazla artıracağını bildirmiştir. Sabretmelerine karşılık olarak inanan kullarına umduklarından çok daha büyük bir güç ve zafer vereceğini vaat etmiştir:

    Ey Peygamber, mü'minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kafirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur. Şimdi,    Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir za'f olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 65-66)

    Allah, yukarıdaki ayetlerde bildirdiği gibi, Peygamberimiz zamanında müminleri sıcak bir savaşın içinde oldukları için inkarcıların gözünde sayıca ve kuvvetçe daha kalabalık ve daha güçlü göstermiş ve müminleri desteklemiştir. Çünkü Allah, müminlerin daima dostu ve yardımcısıdır. İnkar edenler ne kadar çok sayıda olsalar da, ne kadar büyük bir güce sahip olsalar da sonuçta tüm güç Allah'a aittir. Allah dilediği anda tek bir "Ol" emriyle dilediğini yapandır. Allah'a dayanıp güvenen, O'nun sonsuz kudretini, dilediğini yapan olduğunu takdir edebilen insanlar daima bunun rahatlığını yaşarlar.

    Allah, müminlerin kalplerine güven ve huzur duygusu indirir

    Allah, Enfal Suresi'nde yine Peygamberimiz döneminde yaşanan bir zorluk anında müminler üzerinde oluşturduğu manevi desteği şöyle haber verir:

    Hani kendisinden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalblerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde)  sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu. (Enfal Suresi, 11)

    Ayette bildirilen "uyuklama bürüyordu" ifadesi kuşkusuz manevi bir uykuya işaret etmektedir. Allah, zorluk anında, samimi olanların üzerine böyle bir hal vermiş ve bu manevi desteğin sonucunda müminler huzur, güven ve kararlılık duygusunu yaşamışlardır.

    Aslında bu huzur ve güven duygusu müminlerin tüm yaşamlarına hakimdir. Allah'a ve ahirete iman eden insanlar, Allah'ın herşeyin tek hakimi olduğunu bildikleri için zaten hiçbir olay karşısında paniğe kapılmaz, hüzne ve sıkıntıya düşmezler. Rablerinin herşeyi kendileri için en hayırlı olacak şekilde, ahiretlerine en faydalı olacak şekilde yarattığını bilirler. "Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler." (Al-i İmran Suresi, 160) ayetine kesin olarak iman eder ve tevekkülün manevi konforu içinde yaşamlarını sürdürürler. Karşılaştıkları zorluk ne kadar büyük gözükse de sonuçta geçici olduğunun bilincindedirler. Çünkü dünyadaki yaşamın sonsuz ahiret yaşamı yanında çok kısa bir zaman dilimi olduğunu unutmazlar. Dünyada karşılaşılabilecek bir zorluk insanın tüm yaşamını kapsasa bile en fazla 50-60 yıl sürecektir. 50-60 yıl tevekkül ve güzel ahlakla geçirilen bir ömrün, sonsuz cennet hayatında yaşadığı karşılık ise kuşkusuz benzersiz olacaktır. Cennette müminler hiçbir sıkıntı, hüzün, yokluk, bıkkınlık, zorluk yaşamayacak aksine sonsuz güzellikler içinde nefislerinin arzu ettiklerinin tümüne kavuşacaklardır.

    İşte bu gerçeğin bilincinde olmak iman eden bir insanın her olay karşısında yılmaz ve sarsılmaz bir tevekkül yaşamasını sağlar. Bunun manevi huzur ve neşe duygusu da dünyadaki en büyük kolaylıklardan biridir.

    Unutulmamalıdır ki, tüm kalpler ve tüm güç Allah'ın elindedir.    Allah dilediği an dilediği olayı, dilediği şekilde yaratır. Huzur ve güven arayan insan, Allah vermedikçe, hiçbir yolla buna ulaşamaz. Dinin insanlara getirdiği kolaylık, insanın herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilmesidir. Her işinde Allah'a yönelen, her işinin karşılığını sadece Allah'tan bekleyen insan, daima Allah'ın yardımını ve desteğini çeşitli yollardan yanında bulacaktır.

    Hayır, sizin mevlanız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 150)
     

    KURAN AHLAKINI YAŞAMANIN KOLAYLIĞI

    Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa Suresi, 28)

    Fedakarlık, güvenilirlik, şefkat göstermek, mütevazi olmak, dürüstlük, güzel söz söylemek, yoksulu yedirmek, sözünde durmak, alınan bir emaneti zamanında iade etmek, asil, olgun, içli, yumuşakbaşlı, affedici, tevekküllü, sabırlı, cömert, saygılı, itidalli olmak, başkalarının hakkını yememek, sahtekarlık yapmamak, insanları küçümsememek gibi güzel özellikler Allah’ın insanlara emrettiği Kuran ahlakının gereklerinden bazılarıdır.

    Aslında insanların tamamı vicdanlarında Allah'ın hoşnut olacağı güzel ahlakın ne olduğunu çok iyi bilirler. Ne var ki şeytan, insanların çoğunluğuna bu ahlakı yaşamayı zor ve imkansız gösterir. Hatta güzel ahlakın bir ömür boyunca hiçbir konuda taviz vermeden uygulanması, sadece peygamberlere ve sahabelere özgü bir üstünlük olarak kabul edilir. Cahiliyenin sahip olduğu bazı güzel ahlak özellikleri ise pamuk ipliğine bağlı gibidir; en ufak bir darbede kopar. Örneğin en efendi ve itidalli bilinen bir insan bile, çıkarının zedelendiğini düşündüğü bir konuda hiddetlenebilir, kontrolsüz, kaba ve saldırgan tavırlar gösterebilir. En küçük bir şeye dahi sabretmeyi bilmez. Günümüz toplumlarında insanlar çoğunlukla bu çarpık ahlak anlayışını taşımaktadırlar. Çoğunluk birbirine benzer tavırlar gösterdiği için de cahiliye ahlakının ürünleri olan; bencillik, kendi çıkarlarını korumak uğruna başkalarını ezmek, sahtekarlık, yalancılık, ikiyüzlülük, acımasızlık, alaycılık, küstahlık, kabalık, kıskançlık vs. çok doğal özellikler gibi görülür. Hatta bir kişi kendini tanımlarken "ben çok hırslı, kıskanç ve cimriyim" gibi son derece kötü özellikleri sanki kişiliğinin önemli ve güzel parçalarıymış gibi sıralayabilir. Dolayısıyla  insanların çok büyük bir kısmı genellikle birbirlerini ve kendilerini bu negatif özellikleriyle kabullenirler.

    Hatta halk arasında genellikle "bir insan 7’sinde neyse 70’inde de odur" deyimi kullanılır. Bu yanlış anlayışa göre sahip olunan kötü özelliklerin, huyların, alışkanlıkların değişmemesi, hayat boyunca aynı kalması makul karşılanır.

    Oysa daha önce de belirtildiği gibi Allah insanı din fıtratına uygun olarak yaratmıştır. Dolayısıyla insanın doğasında, güzel ahlakı görmekten ve uygulamaktan zevk almak vardır. Diğer yollar ise, zor ve insana ızdırap verici olanlardır. Yakın tarihimizin önemli İslam alimlerinden biri olan Bediüzzaman Said Nursi, Şualar isimli eserinde imanlı bir yaşamın kolaylığına ve küfrün insan hayatına getirdiği zorluğuna şöyle dikkat çeker:

    "İman ve tevhid yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakim ve kolaydır. Ve küfür ve inkâr yolları gayet uzun ve müşkilâtlı ve tehlikelidir. Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinatta, elbette şirk ve küfrün hakikatları olamaz ve îman ve tevhidin hakikatları, bu kâinata güneş gibi lâzım ve vâcibdir. Hem ahlâk-ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise sırat-ı müstakimde, istikamettedir." (Şualar, s.490)

    Bediüzzaman başka bir sözünde ise bu konuyu şöyle açıklamıştır:

    "Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir." (Mesnevi-i Nuriye s.71)

     İmansız bir hayatta insan belki birtakım zevkler yaşayabilir. Ama bunlar çok kısadır ve mutlaka ardından ızdırap ve eziyeti de gelir. İnsan ne kadar zenginlik, bolluk, güzellik, zevk içinde yaşasa da eğer imanı yoksa bunların tümünün bir gün elinden gideceğini bilmenin sıkıntısını yaşar. Tüm sahip oldukları ya dünyada karşılaştığı bir olayla elinden çıkacaktır ya da bir gün ölümle birlikte kaçınılmaz olarak bunlardan uzaklaşacaktır. Yani ahirete iman ve Allah'a tevekkül olmayan bir yerde gerçek huzur ve zevkin yaşanması kesinlikle mümkün olmaz. Said Nursi, iman ve güzel ahlak olmadığında insanın nasıl bir sonuçla karşılaşılacağını şöyle ifade eder:

    "Hayat ise, eğer îmân olmazsa veyahut isyan ile o îmân tesir etmezse; hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir." (Sözler s. 151)

    Güzel ahlak ise insan için en kolay ve en güzel olandır. İman yolunu seçen insanlar için yaşamlarından ahirete uzanan kesintisiz bir zevk, neşe ve rahatlık vardır. Herhangi bir eksiklikleri olsa da bunun geçici olduğunu, dünyada eksik olan herşeyin ahirette sonsuza dek kendilerine vaat edilmiş olduğunu bilmenin hiç bitmeyen şevkini yaşarlar. Sonsuz nimete kavuşabilmek için yapmaları gereken ise çok kolaydır; Kuran'a ve vicdanlarının emrettiklerine uymaları Allah'ın izniyle kendilerini sonsuz güzelliklerin ve kesintisiz nimetlerin mekanı olan cennete ulaştıracaktır.

    Vicdanlarına uyanlar daima kazanırlar

    Otoyolda ilerleyen arabaları düşünün… Her birinin içinde farklı kültürlerden gelen, farklı işlerde çalışan, karakterleri ayrı, aldıkları eğitimleri, tipleri kısacası  herşeyleri farklı farklı olan insanlar otobanda ilerlerler.

    Bu arabalardan iki tanesinin yol üzerinde bir trafik kazası ile karşılaştıklarını varsayalım. Kaza yapan arabanın içinde yaralı olduğu açıkça görülen bir kişi baygın bir halde olsun... Bu durumda arabalardan bir tanesi sadece bakıp yoluna devam ederken diğeri arabayı hemen durdurup yaralı olan kişiye yardım edip, onu en yakın hastaneye yetiştirmeye ve elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışır…

    Bu iki kişi arasındaki en önemli ayrım birinin vicdanının sesine kulak vermesi diğerinin ise vicdanını dinlememesidir. Aralarındaki kültür, eğitim, iş, ırk, soy vs. farkının ise aslında hiçbir önemi yoktur. Her insan, hiçbir istisnası olmadan, hayatı boyunca, doğruları söyleyen bu sese yani vicdana sahiptir. Yanlış bir hareket yaparken, günah işlerken ve düştüğü her hatada vicdanı ona mutlaka doğru olanı söyler. İnsanın vicdanının sesini teşhis etmesi ise son derece kolaydır. Çünkü bir olay karşısında insana doğru olanı söyleyen vicdan, daima içinde ilk duyduğu sestir. İnsan bu ilk sese uyduğu takdirde rahatlık ve huzur içinde bir hayat yaşar. Aksinde ise, yani bu sese kulaklarını tıkayıp nefsine yönelik bahaneler, mazeretler aramaya başlarsa, bu durumda da içinden çıkamayacağı zorluklarla, şiddetli bir vicdan azabı ile birlikte yaşamak zorunda kalır.

    Bu nedenle vicdanın varlığı, Allah’ın insanlara verdiği çok büyük bir kolaylık ve nimettir. Bu nimetin kıymetini bilen ve vicdanını kullanan insan, her durumda, doğruyu yanlıştan ayıran, Allah'ın razı olacağı ve dünyada ve ahirette kurtuluşunu sağlayan bir anlayışa da sahip olur.

    Allah insanın kurtuluşunun vicdanını dinlemekte olduğunu şöyle bildirir:

    Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmustur. (Şems suresi, 7-9)

    Ayette bildirilen "onu (yani nefsi) arındırıp temizleyen gerçekten felah bulmuştur" ifadesi vicdanına uyan kişinin huzur bulduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

    Vicdanının emirlerine uymayan insanların durumu ise ayetin devamında şöyle haber verilmektedir.

    Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 10)

    Dini uygulamayan ve Allah’ın beğendiği ahlakı yaşamayan bir insanın vicdanı sürekli iyiyi, doğruyu ve güzeli emretmeye devam eder, bunun sonucunda ise kişinin içinde bir çatışma olur. Bile bile vicdansızlık yapmanın azabı gece gündüz insanın yakasını bırakmaz.  Bu ise insan için dünyada ve ahirette büyük bir yıkım getirir.

    Allah'a tevekkül etmenin ve teslim olmanın kolaylığı

    Her insanın hayatında "şanssızlık", "olumsuzluk", "terslik" gibi görünen birçok olay meydana gelir. Bunlar bir insanın tüm hayatını etkileyecek kadar şiddetli gibi görünen veya günlük hayat içinde karşılaşılan ufak tefek olaylar olabilir. Kuran ahlakını yaşamayan insanlar, en küçüğünden en büyüğüne kadar nefislerinin hoşlanmadığı bu tür olaylarla karşılaştıklarında sıkıntı, endişe, mutsuzluk, gerginlik ve korku duyarlar. Oysa bu onların çok önemli bir gerçekten habersiz yaşamalarının sonucunda kendi kendilerine yaşattıkları bir zulümdür. Allah'ın  bir ayetinde bildirdiği gibi "Allah insanlara zulmetmez, insanlar kendi kendilerine zulmederler". Allah'a iman etmeyen veya iman ettiği halde Allah'ın bildirdiği gerçekleri görmezden gelerek yaşamayı tercih eden insanların daha dünyada aldıkları karşılık, hep böyle endişe, üzüntü ve kuruntu içinde yaşamak, birçok korkuya ve zayıflığa sahip olmaktır.

    Gerçeği bilenler içinse, dünya hayatında korku, endişe veya mutsuzluk nedeni olabilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü iman edenler, her olayın Allah tarafından kaderde yaratıldığını, herşeyin Levh-i Mahfuz isimli kitapta bulunduğunu ve kendilerinin de diğer tüm insanlar gibi kaderin izleyicisi olduklarını bilirler. Allah'ın yarattığı olayların kendileri için her zaman güzellikle sonuçlanacağını, Allah'ın salih kullarının kaderini en hikmetli ve kendileri için en hayırlı şekilde yarattığını asla unutmazlar.

    İnsanların büyük bir bölümü kaderi bilirler, ama kaderle ilgili çarpık anlayışlara sahiptirler. Örneğin sadece insanın saç rengi, boyunun uzunluğu, hangi anne babaya sahip olacağı gibi belirli konuların insanın kaderinde olduğunu diğer konularda ise eğer çok çabalar, çalışır ve azim gösterirlerse kaderlerini değiştirebileceklerini zannederler. Oysa gerçek şudur: Bir insanın her anı, tüm yaşantısı, hayatı boyunca karşılaştığı ve karşılaşacağı her olay, her konuşma, her bakış, her ses kaderindedir. Örneğin şu an bu kitabın bu satırlarını okuyan kişinin kaderinde bugünün bu saatinde bu satırları okumak zaten vardır. Allah bu anı, siz daha yaratılmadan milyonlarca yıl önce de bilmektedir. Belki bu kitabı okuyana kadar insan birçok olay yaşamıştır. Örneğin tam okumaya başlayacakken kapı çalmış ve bir arkadaşı gelmiştir. Böylece kitabı okuması üç saat sonraya ertelenmiştir. Eline kitabı alıp da tam o sırada kapının çalması, kapıyı açtığında arkadaşının gülen yüzü, "Merhaba" deyişi, kitabı okuma saatinin üç saat ertelenmesi harfi harfine, siz bunları yaşamadan önce Allah'ın hafızasında, sizin, arkadaşınızın ve bu kitabın kaderinde belirlenmiştir. Allah bir ayetinde bu konuyu şöyle bildirir:

    Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)

    Allah, zamandan ve mekandan münezzehtir. Zamana ve mekana tabi olan ise insandır. Bu nedenle bizim için geçmiş, şu an ve gelecek olan Allah'ın katında bir andır. Örneğin bir sonraki yaş günümüz bizim için gelecek olan bir andır. Gerçekte ise o an, Allah katında olup bitmiştir, Allah o anı bilir. Yani bizim bir sonraki yaşgünümüzde ne giyeceğimizi, kimlerle birlikte olacağımızı, o gün ne yapacağımızı     Allah şu anda bilmektedir. Aynı şekilde iki sene sonra, üç sene sonra, on sene, kırk sene sonra ne yapacağımızı da Allah şu anda en ince detayına kadar sarıp kuşatmıştır. Allah tek bir insanın yaşamının tüm günlerini, hatta tüm dakikalarını, saniyelerini tek bir an olarak bildiği gibi, kainat var olduğundan beri yaşamış olan milyarlarca insanın ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların yaşamlarının her saniyesine de tek bir an olarak hakimdir. Allah sonsuz uzun zamanı sonsuz kısa zaman içinde yani tek bir anda yaratmıştır.

    İnsanın Allah'ın bu sonsuz ilminin bilincinde olması ve kaderinin bir izleyicisi olduğunu bilmesi ise onun için büyük bir nimet ve kolaylıktır. Hakkıyla iman eden, samimiyetle Allah'a teslim olan bir mümin, kendisi için hazırlanmış olan kaderini ibret alarak, heyecanla, şükürle ve her an tefekkür ederek, koltuğuna oturup bir filmi izleyen kişinin rahatlığı ile, güven ve sevinç içinde izler.

    Allah'ı dost ve vekil edinen ve Allah'ın yarattığı her olaydan, her görüntü ve her konuşmadan razı olan bir insan kaderinden de razıdır. Allah, insanları denemek için kaderlerinde farklı olaylar ve görüntüler yaratabilir. Bunlar kimi zaman ürkütücü, kimi zaman zorluk ve sıkıntı dolu görülebilir. Ancak bu olayların her biri Allah katında en ince detaylarına kadar planlı ve saklıdır. Örneğin, Hz. Yusuf hiçbir suçu olmadığı halde yıllarca zindanda kalmıştır. Bu onun kaderindedir. Fakat, Hz. Yusuf Allah'ın yarattığı kadere hoşnutluk ve sevinçle teslim olduğu için, hapis ona bir zorluk ve sıkıntı değil, aksine birçok nimetin ve güzelliğin kapısını açan bir olay olarak görünmüştür. Sözgelimi, böyle bir zorluk anını kolaylıkların ve konforun olduğu bir ortamla karşılaştıran mümin, nimetlerin zevkine daha şiddetle varır. Her gün bir gül bahçesi gören bir insanın bu bahçeden alacağı zevk ile, yıllarca beton duvardan başka bir şey görmemiş bir insanın gül bahçesinden alacağı zevk elbette ki çok farklıdır. Zorluğu, çirkinliği bilen bir insan rahattan ve güzellikten çok daha büyük bir zevk alacaktır. Veya kaderinde Hz. Yusuf gibi haksızlığa, zorluğa, hapis gibi bir ortama sabretmek olan bir insan, bunun ahirette kendisine Allah'tan bir hoşnutluk ve ecir olarak döneceğini düşünerek, kaderine sevinir. Sonuçta, kaderinde olanı yaşadığını ve kendisi dahil olmak üzere hiçbir yaratılmış varlığın onun kaderinin önüne geçemeyeceğini, kaderindeki tek bir saniyeyi dahi değiştiremeyeceğini bilir ve kaderine teslimiyetin rahatlığını yaşar.

    Kadere teslim olan bir mümin elbetteki, her konumda elinden gelenin en fazlasını yaparak çaba gösterir. Sözgelimi hastalanan bir insan elbetteki doktora gidecek, ilaçlarını alacak ve hastalığı ile ilgili herşeye dikkat edecektir. Ancak bunları yaparken, gittiği doktorun, aldığı ilaçların ve tedavisinin sonucunun da Allah'ın yarattığı kaderde olduğunu bilerek davranır. Bu nedenle, hiçbir zaman mutsuzluğa, telaşa, sıkıntıya veya karamsarlığa kapılmaz. Allah'ın kendisi için dilediğinin en hayırlısı olduğunu bilmenin huzur ve güvenini yaşar. İnsanın her olayda bir hayır olduğuna iman etmesi son derece önemli bir konudur. Müminler, şer gibi görünen olaylarda dahi onun kendileri için büyük bir hayır olduğuna iman eder ve Allah'a tevekkül ederler. Bu, sadece müminlere has bir özelliktir. Peygamber Efendimiz bir hadisinde bu konuyu şöyle ifade etmiştir:

    "Mü'min kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum, sadece mü'mine hastır, başkasına değil: Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, bu ise hayırdır; bir zarar gelse sabreder bu da hayırdır." (Muslim, Zuhd 64, 2999)

    Allah, tüm evrenin tek hakimi, sonsuz güç sahibidir. Bu gerçeği bilen ve hakkıyla görebilen bir insan için zaten Allah'a teslim olarak tevekkül etmekten başka bir yol yoktur. Çünkü bir insanın karşılaştığı her olay, her insan, her konuşma, her ses, Allah'ın denetimi altındadır. Peygamberimiz'in de belirttiği gibi Allah'tan gelen herşey mümin için bir güzellik ve bir hayırdır. Müminlerin bu gerçeğin bilincinde olarak yaşadıkları tevekkül anlayışı bir ayette şöyle bildirilir:

    "Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.) (Hud Suresi, 56)

    Allah'a tevekkül etmeyerek, herşeyi kendi güçlerinin ve kontrollerinin altında zannedenler ise, daima korku, hüzün, endişe ve karamsarlık içinde olurlar. Bu, bir filmi izleyen bir insanın sanki filmin sonunu değiştirebilecekmiş gibi heyecana ve paniğe kapılmasına benzer. Böyle bir korku nasıl son derece yersiz ve gereksiz ise, kaderini izleyen bir insanın da karşılaştıkları karşısında benzer hislere kapılması gereksiz ve yersizdir. Örneğin, suçsuz bir insana iftira atanlar      Allah'ın kontrolünde varlıklardır. Ve Allah, insanı denemek için bu olayları yaratır. Bunlara sabrettiği takdirde, Allah'ın rızasını, cennetini ve rahmetini kazanmayı uman mümin için üzülüp kederlenecek hiçbir neden olmaz. Ayrıca Allah, müminlere her zaman yardımını gönderir ve onlara işlerinde kolaylık sağlar. Bu, Allah'ın kesin bir vaadidir. Allah bir ayetinde haksızlığa uğrayanlar için şöyle buyurmuştur:

    İşte böyle; her kim kendisine yapılan haksızlığın benzeriyle karşılık verir, sonra aleyhine 'azgınlık ve saldırıda' bulunulursa, Allah, mutlaka ona yardım eder. Şüphesiz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır. (Hac Suresi, 60)

    O halde Allah'ın gücünü, yardımını ve dostluğunu bilen müminler için tevekkül ve teslimiyet tek yoldur ve yolların en güzeli ve en kolayıdır. Aksi takdirde insan kaldıramayacağı ağır bir yükün altına girer. Bediüzzaman Said Nursi, bir sözünde insanın tevekkül etmediği takdirde, kendi kendini nasıl bir zorluk içine sokacağını şöyle ifade eder:

    "İnsan zaîftir, belaları çok. Fâkirdir, ihtiyacı pek ziyâde. Cizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl'e dayanıp tevekkül etmezse ve îtimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azâb içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder." (Sözler, s. 29)

    Ayrıca şunu belirtmek gerekir ki, burada anlatılanlar insanların kendilerini veya birbirlerini teselli etmeleri, zorluklar karşısında düşünerek kendilerine telkinde bulunmaları için verilen bilgiler değildir. Bunlar Allah'ın yaratışının ve dünya hayatının gerçek yüzüdür. Asıl, aksine inanan veya aksine göre davranan kendini aldatmış ve yanıltmış olur. Dolayısıyla cahiliye insanı en varlıklı ve en rahat günlerinde dahi tevekkülsüzlüğün sıkıntı ve gerilimini yaşarken, gerçeklere iman eden bir mümin, her ne koşulda olursa olsun dinin insanlara getirdiği kolaylığı, neşeyi ve konforu yaşar.

    Allah Kuran'da müminler için şöyle bildirir:

    Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edenler ve (Allah'tan) sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. Işte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 62-64)

    Yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu aramanın kazandırdıkları

    Dikkat ederseniz insanların büyük bir bölümü hayatları boyunca hep birilerinin hoşnutluğunu, beğenisini ve sevgisini kazanmaya çalışırlar. Arkadaşlarının, patronlarının, iş arkadaşlarının, site sakinlerinin, izleyicilerinin, çocuklarının… Böyle bir anlayıştaki insanın hayat şeklinden giyimine, konuşma üslubundan dinlediği müziğe kadar herşeyinde beğenisi hedeflenen biri vardır. Bu, birçok yönden çok zor, sıkıcı, yorucu ve yıpratıcı bir hayattır. Herşeyden önce, başka insanların hoşnutluğunu arayan bir insan, vicdanını çoğu zaman baskı altına almak durumunda kalacaktır. Örneğin, yeni tanıştığı bir arkadaş grubundan dışlanmamak, kendisini kabul ettirebilmek için, bu insanlarda gördüğü yanlış tavırları söylemeye, onları uyarmaya çekinir. Yalnız kalma ve çevresindekileri kaybetme korkusu ile hayatı boyunca vicdanının emrettiklerinden tavizler verir. Bu, önceleri onda büyük bir vicdani sıkıntı oluştururken bir süre sonra tamamen vicdanı körelir ve artık doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini ayırt edemeyecek duruma gelir.

    Aynı anda birçok insanı memnun etmek için çabalayan bir kişiyi bekleyen diğer bir zorluk ise, birini memnun ederken diğerini kızdırma ihtimalidir. Bir insan arkadaşlarını memnun ederken ailesini, ailesini memnun ederken arkadaşlarını kızdırıp kaybedebilir. Veya patronunun gözüne girmek için elinden geleni yapan bir insan iş arkadaşlarının hoşnutsuzluğunu kazanabilir. Tüm bunların sonucunda ise, böyle bir insanın yaşamında her halükarda huzursuzluk, tedirginlik ve memnuniyetsizlik olacağı açıktır.

    Oysa samimi bir müslüman sadece Allah'ın hoşnutluğunu arar. Onun için çevresindeki insanların ne diyeceği değil, Allah'ın emrettikleri önemlidir. Allah'ın rızasını aramak ve ona göre hareket etmek ise her zaman dosdoğru olan yoldur. Allah bir ayetinde sadece       Allah'ın rızasını arayanla, birbiriyle geçimsiz birçok ortaklı sahipleri olan bir adamın durumu arasındaki farkı şöyle bildirir:

    Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)

    Ayette belirtildiği üzere insanın yaşayışına uygun olan yalnızca     Allah’ın hoşnutluğu üzerine kurulmuş bir yaşamdır. Said Nursi de  Allah’ın rızasını kazanmak için gayret etmenin her zaman çok kolay bir hayat getireceğini şöyle açıklamıştır:

    "Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul etikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara kabul ettirir. Onları da razı eder." (Lem’alar, s. 154)

    Bediüzzaman'ın bu tefekkürü son derece önemlidir; gerçek ihlas ve samimiyetin de anahtarıdır. İnsan ancak Rabbi'nin rızasını arayarak gerçek samimi dindar olabilir. Eğer yaptığı işlerde insanların veya başka varlıkların rızasına yöneliyorsa, o zaman muhakkak bu işin içine riya karışmış olur. Riyakar bir yapı ise insanı hem dünyada hem de ahirette zarara sokar. Öncelikle, insanların rızasını arayanlar, bekledikleri karşılığı hiçbir zaman göremezler. Bir insanın gözüne girmek, ona adeta "yaranmak" için çabalayıp dururlar ama karşılarındaki insan onların bu çabalarını takdir edemez. Zaten etse bile kendisi de aciz ve zavallı bir insandır. Herşeyin tek hakimi ve sahibi olan Allah, kendi rızasını kazanmak için çabalayanları ise sonsuz cenneti ile müjdeler ki, cennet, insanın nefsinin arzu ettiği herşeyin hazır bulunduğu bir mekandır. Allah yalnızca kendi rızasına uyanların kurtuluşa ereceğini şöyle bildirmiştir:

    Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)

    Sadece Allah'ın rızasına uymak her insana, dünyada ve ahirette en kolay, en güzel ve en neşe dolu hayatı getirecektir.

    Fedakarlık kolay, bencillik ise zor olandır

    Cahiliye toplumlarında insanlar genellikle kendi istek ve çıkarlarını ön planda tutar, her zaman "önce benim rahatım, zevkim, konforum gelir" düşüncesiyle hareket ederler. Fedakarlık ise, bu insanların nefsine çok zor gelir. Egoist tavırlar uyanıklık olarak görülürken, fedakarlık genelde saflık olarak yorumlanır. Oysa Allah'a iman eden ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için fedakarlıkta bulunan biri için fedakarlık hem büyük bir kazançtır, hem de son derece kolay bir ibadettir.

    Müminlerin fedakarlık anlayışları bir ayette şöyle bildirilir:

    "Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz." Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir." (İnsan Suresi, 8-11)

    Yaptığı fedakarlığın karşılığında, ayette de bildirildiği gibi, Allah'ın rızasını ve "parıltılı bir aydınlık ve sevinç" duyacağı ahiret nimetlerini kazanacağını bilen bir mümin için, feda ettiklerinin hiçbir önemi kalmaz. Geçici, kısa ve eksikliklerle dolu bir hayatta insanın en sevdiği mal varlığının dahi, Allah'ın hoşnutluğunun ve bunun karşılığında vereceği cennet hayatının yanında hiçbir değeri ve güzelliği yoktur. Buna iman eden müminler, yaptıkları fedakarlık ne kadar büyük olursa olsun ne bir takdir beklerler ne de diğer insanları minnet altında bırakırlar.

    Bütün bunların yanında Allah, kendi rızası için fedakarlıkta bulunanlara dünyada da bolluk ve bereket vaat eder, verdiğinin fazlasını o kişiye bağışlar. Allah bu vaadini ayetlerinde şöyle bildirir:

    Allah'a karşılığını çok arttırma ile kat kat arttıracağı güzel bir borcu verecek olan kimdir? Allah, daraltır ve genişletir ve siz O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 245)

    Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa  kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri katındadır, onlara korku  yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 261-262)

    Allah'a ve ahirete inanmayanlar içinse fedakarlığın her türlüsü büyük bir kayıp, kendilerinden ve çıkarlarından önemli bir eksilmedir. İnançsız oldukları için, aslında kendilerine büyük kazanç olacak güzellikleri çirkin ve kayıp olarak görürler. Bencilliğin, malını ve parasını elinde sıkı sıkıya tutmaya çalışmanın sıkıntı ve gerilimini yaşarlar. Evlerinde otururken dahi sürekli bir huzursuzluk içindedirler. Eşyalarının yıpranması, yiyeceklerinin tükenmesi, dostlarının ziyareti bu insanlar için hep bir eziyet ve zahmet konusudur. Kötü ahlakları ile kendi kendilerine zulmeder, güzel ahlakın getireceği huzur ve bereketten mahrum kalırlar.

    Affedicilik insan için en hayırlı ve en güzel olandır

    "Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen O'dur." (Şura Suresi, 25) ayetinde de bildirildiği gibi, Allah affedicidir. Müminler de Allah'ın beğendiği ahlaka uyan kişiler olarak, birinden kötülük gördüklerinde affetmeyi, kötülüğü iyilikle uzaklaştırmayı seçerler. Şüphesiz, bir kötülük karşısında sabrederek, alttan almak, kötülük yapan kimseyi affederek intikam hırsına kapılmamak, öfkeyi yenip tutmak takva sahibi insanlara has bir özelliktir. Ve bu tavrın karşılığı Allah'ın hoşnutluğu ve sevgisidir. Allah bir ayetinde şöyle bildirir:

    Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

    Kötülüklere karşı iyilikle karşılık vererek affeden kişi aynı zamanda kendisi ve çevresi içinde barış ve huzur dolu bir ortam hazırlamış olur. Bu elbetteki, sürekli karşılıklı intikamların alındığı, kin, nefret, düşmanlık duygularının hakim olduğu zor bir ortamla karşılaştırılmayacak kadar kolay, huzurlu ve rahat bir ortamdır. İnsan, ilk an kapıldığı öfke ve kin duygularından kurtulmak için belki kısa bir süre nefsini dizginlemek ve sabır ve çaba göstermek durumunda kalacaktır, ama karşılığında dostluk, sevgi, saygı ve barış dolu bir ruha ve ortama sahip olacaktır. Allah bir ayetinde müminlere şöyle bildirir:

    İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz. (Fussilet Suresi, 34-35)

    Allah, güzel ahlakın karşılığında insanlara güzel ve kolay bir hayat sunar. Affedici olmayan bir insanın çevresinde hep düşmanları, ona kin ve nefret güden insanlar bulunurken, affeden insanın dünyada bulduğu karşılık huzurlu ve barış dolu bir hayat ve sıcak dostlardır.

    Tevazu kolay ve rahat bir hayat getirir

    Kibir ve büyüklenme bir insana en çok zulüm ve sıkıntı yaşatan kötü ahlak özelliklerindendir. Tevazu ise, tam aksine, insana huzur ve rahatlık getirir. Kibirli bir insan, herşeyden önce tüm özelliklerini kendine ait zanneder. Örneğin zekasının Allah'ın kendisine verdiği bir nimet olduğunu düşünüp şükredeceğine, zekasıyla övünür. Bu özelliğini gözünde büyüterek çevresindekileri kendisinden küçük görür ve aşağılar. Bu karakterinin bir sonucu olarak, çevresindeki insanlar tarafından sevilmez, itici bulunur. Belki, kibirli tavırlarından dolayı bazı kimseler yanında ezilip, saygı gösteriyor olabilirler. Ancak kibirli insana gösterilen saygı, içten, samimi, gerçekten o kişiye hürmet duyulduğu için gösterilen bir saygı değildir; aksine onun kibirinin, azametinin şerrinden kurtulabilmek için uygulanan bir davranış şeklidir. Dolayısıyla kibirli insanların gerçek, samimi, içten bir sevgi ile kendilerine bağlı dostları olmaz. Çevrelerinde hep kendilerine göstermelik bir ilgi ve saygı gösteren insanlar olur.

    Kibirli insanın kendi kendine yaptığı en büyük zulümlerden biri de, çevresine karşı hep kusursuz ve eksiksiz görünmeye çalışmasıdır. Örneğin yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi, zekası ile kibirlenen bir insan daima en zeki olma iddiasındadır. Asla hata yapmayı kabullenemez. Bir hata yaptığında bunun insanlar tarafından fark edilmemesi için elinden geleni yapar, hatta yalan söyleyerek çok küçük durumlara düşer. Oysa insan son derece aciz, eksikliklere sahip ve bu dünya hayatında her an denenen bir varlıktır. Dolayısıyla hayatı boyunca birçok eksikliği ve hatası olması son derece doğaldır. Bunları diğer insanların gözünden saklamaya çalışmak ise son derece anlamsız ve gereksizdir. Allah'ın herşeyi gören ve bilen olması, insanın aciz ve eksikliklerle dolu bir varlık olduğunu kavraması, ve insanların gözünde ne olduğunun değil, asıl Allah katındaki yerinin önemli olduğunu bilmesi, insanın üzerindeki bu zulmü kaldırarak, yaşadığı hayatı kolay ve huzurlu hale getirir.

    İnsanların nefislerinde yer alıp onlara en büyük sıkıntıyı yaşatan hislerden biri ise kendisini bazı özelliklerinden dolayı diğerlerine göre daha değerli bulmasıdır. Bu, aslında şeytanın da bir özelliğidir. Allah, Hz. Adem'i yarattığında şeytana ve tüm meleklere Hz. Adem'in önünde secde etmelerini emretmiştir. Melekler, Allah'ın güzel ahlakla yarattığı varlıklar olarak hemen secde etmişlerdir. Şeytan ise secde etmekte direnmiş ve mazeret olarak şu sözleri söylemiştir:

    "Ben ondan hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Sad Suresi, 76)

    Ayette de bildirildiği gibi, şeytan kendisini diğer yaratılmışlara göre üstün gördüğü için, Allah'ın emrinden dahi çıkabilecek kadar azgınlaşmıştır.

    Kuran'da kendilerini üstün zannettikleri için sapanlardan da söz edilmektedir. Örneğin Yahudi ve Hıristiyanlar "Biz Allah'ın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz" diyerek sapmaktadırlar. Ancak, onlar da dahil olmak üzere bütün insanlar, Allah'ın yarattığı aciz varlıklardır. Her insan Allah'a muhtaçtır ve Allah'ın kendisi için yarattığı kaderi izler. Hiçbir insan kendi kendine bazı özellikler kazanıp sonra bunlarla üstünlük kazanamaz. İnsanların üstünlüğü ancak Allah'a yakınlıkta, takvada gösterdikleri çaba ile ölçülebilir.

    Allah'ın kendisini ayrıcalıklı ve üstün zannedenlere Kuran'da verdiği cevap şöyledir:

    "Peki, ne diye sizi günahlarınızdan dolayı azablandırıyor? Hayır, siz O'nun yarattığından birer beşersiniz. O, dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır. Son varış O'nadır." (Maide Suresi, 18)

    Kusursuzluk ve hatasızlık iddiası, insan için çok ağır bir yüktür. İnsanlar arasında da ayrıcalıklı olmaya çalışırlar, bu yüzden her anlarını kontrol altında tutarlar, her an iddialı bir tavır içinde olmaya gayret gösterirler. Örneğin bir toplantıya katıldıklarında en etkili konuşanın, en güzel giyinenin, en zeki çözümler bulanın, en fazla dikkati üzerinde toplayanın kendileri olmasını isterler. Herhangi bir topluluk içindeyken bile, oturmak için seçtikleri yere kadar bir ayrıcalık, farklılık, üstünlük havası oluşturmaya çalışır, asla kalabalığın veya o odadaki insanların arasında kaynamayı kabullenemezler. Bunun içinse her an "diken üzerinde" gibidirler. Hiçbir hareketleri doğal ve içten olmaz. Yaptıkları herşey, iddialarına ulaşabilmek için hesaplı ve planlı olur. Bunun bir insan için ne kadar büyük bir azap olacağı ve o kişiye ne kadar büyük bir yük yükleyeceği ise ortadadır.

    Ayrıca bilinmelidir ki böyle insanlar, kibirlenerek hedefledikleri hiçbir şeye erişemezler. Kibirlendikçe, hem çevrelerinden nefret ve kızgınlık kazanırlar, hem de ellerindekiler alındığında çok büyük bir çöküntü yaşayarak hayata küserler. Allah bir ayetinde, kibirlenenlerin bir sonuca varamadıklarını şöyle bildirir:

    Şüphesiz kendilerine gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın Allah'ın ayetleri konusunda mücadele edenlere gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteği)nden başkası yoktur. Artık sen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla görendir. (Mümin Suresi, 56)

    Kibirli insanlar, dünya hayatında hiçbir emellerine erişemedikleri gibi, en önemlisi Allah'ın sevgisini de kaybederler. Allah bir ayetinde bunu şöyle bildirir:

    "İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Lokman Suresi, 18)

    Tevazulu insanlar ise, kibirli insanların yaşadıkları sıkıntı ve baskıları hiçbir zaman yaşamazlar. Elbette ki her insan herşeyin en güzeline sahip olmayı, herşeyin en iyisini yapmayı ister. Ancak bunları dünyevi hırslarını tatmin etmek, insanların gözlerinde büyümek ve bundan dolayı saygı görmek için yapanlar büyük bir kayıp içindedirler. Mütevazi bir insan ise bunların hepsini Allah'ı razı etmek ve sevap kazanmak için ister. Bir şey başardığında veya güzel bir özelliğe sahip olduğunda, bunların hiçbirinin kendisinden olmadığını, herbirinin       Allah'ın kendisine lütfettiği nimetler olduğunu bilir. Bunları kendisine veren, kaderinde kendisine başarı, güzellik ve nimet yaratan Allah'a şükreder. Dolayısıyla bunlardan herhangi birini kaybettiğinde de mutsuz olmaz. Bunun da kendisi için bir deneme olduğunu bilir ve tevekkül eder. Ne başarıyı ne de başarısızlığı, ne güzelliği ne de çirkinliği sahiplenmez. Hepsinin dünya hayatında kendisini denemek için yaratılan olay ve görüntüler olduğunu bilerek, bu inancının kendisine verdiği huzur ve rahatlığı yaşar.

    Bediüzzaman da kibirli ve mütevazi insanların yaşamları arasındaki farkı kısaca şöyle özetler:

    "Kendini beğenen belayı bulur, zahmete düşer. Kendini beğenmeyen safayı bulur, rahmete gider." (Mektubat, s.301)

    Dürüstlük ve samimiyetin getirdiği kolaylık ve huzur

    Cahiliye insanları başları sıkıştığında hemen yalana başvururlar. Bunu kendilerini kurtarmak için kolay bir yöntem olarak görürler. Oysa, dürüst olmamak ve yalancılık bir insanın sahip olduğu en azap ve sıkıntı verici yönlerden biridir. Herşeyden önce yalan söyleyen bir insan her an yalanının ortaya çıkmasının tedirginliğini yaşar ve bundan dolayı küçük düşecek diye korkar. Bunun dışında yalancılığın getirdiği vicdan sıkıntısı insanlarda huzursuz ve gerilimli bir hale neden olur. Herkesin birbirine yalan söylediği bir ortam ise son derece samimiyetsiz ve riyakardır. Herkes birbirinin her söylediğinden şüphelenir. En basit konularda dahi birbirlerine güvenemezler. Sözgelimi yeni aldıkları kıyafetin yakışıp yakışmadığını sorduklarında riyakar bir cevap alacaklarından emindirler. Yalanlar ve riya üzerine kurulu bir dostluğun ise samimi ve içten gerçek bir dostluk olamayacağı bellidir.

    Oysa dürüstlük Allah’tan korkan bir insan için çok önemlidir. Allah bir ayetinde iman edenlere  dürüstlüğü şöyle emreder:

    Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve sözü doğru söyleyin. (Ahzab Suresi, 70)

    Dürüstlük ve samimiyet ise müminlere çok güzel, güvenilir, huzur dolu bir hayat getirir. Örneğin hata yapan bir mümin bunu hiçbir zaman diğerlerinden gizlemez. Çünkü Allah'ın kendisini her an izlediğini ve işittiğini bilir ve Allah'a yönelerek tevbe eder. Müminlerin bilmesi gerekiyorsa bunu onlara da en doğru ve dürüst şekliyle anlatır. Müminlerin böyle bir dürüstlük karşısında samimiyetini istismar etmeyeceklerini bilir. Aksine yapılan hata ne olursa olsun müminler, o kişinin gösterdiği samimi ve tevazulu tavırdan dolayı son derece hoşnut olur ve o kişiye güven duyarlar. Çünkü samimi, gizlisi saklısı olmayan, esrarengiz bir hava sunmayan açık bir insan çok güvenilirdir ve o kişinin yanında herkes rahat eder. Böyle insanların bir arada bulundukları bir toplum ise, çok büyük bir nimet ve güzelliktir. İnsanlar belki dürüst davranarak kendilerini küçük düşürmekten, zorluk yaşamaktan çekinirler ancak, Allah dürüst ve samimi insanlara çok neşeli, güvenli ve huzurlu bir ortam verir. Onların ahirette alacakları karşılık ise çok  daha güzel ve müjde doludur:

    Allah dedi ki: "Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur." (Maide Suresi, 119)

    Güzel ahlak her insanın hayatına huzur ve kolaylık getirir

     Bu bölümde güzel ahlak özelliklerinden birkaç örnek verilerek, asıl kolay olanın ve insana mutluluk getirenin Kuran ahlakının yaşanması olduğu anlatıldı. Burada verilen örnekleri çoğaltmak mümkündür. Çünkü her kötü özelliğinden kurtularak bir iyilik daha kazanan kişi için bir kat daha fazla sevinç vesilesi oluşacaktır. Örneğin kıskanç biri kıskançlıkla kendi kendini yıpratıp dururken, bütün güzelliklerden, güzel insanlardan, diğer insanların başarılarından, evlerinin, dekorasyonlarının güzelliklerinden zevk almaya başlayacaktır. Örneğin daha önce kıskançlık ve öfke ile baktığı arkadaşının güzelliği, bir anda Allah'ın yaratışını övdüğü, her gördüğünde nimet olarak gördüğü bir güzelliğe ve sevince dönüşecektir. Veya en ufak bir olayda dahi sabırsızlanarak kendisine suni olarak sıkıntılar yaşatan bir insan, sabrın güzelliğini ve Allah katındaki değerini öğrenerek yaşadığında, en zorlu ve çetin gibi görünen olaylarda dahi sabretmenin, tevekkülün ve teslimiyetin büyük sevincini ve huzurunu yaşar. Bu zorluklara sabır gösterdiğinde kazanacağı ecri düşünerek sevinci kat kat artar. Sonuç olarak, Allah'a, Allah'ın yarattığı kadere, cennetin ve cehennemin varlığına kesin bir bilgiyle iman etmek, bir insana en büyük sevinci, huzuru, rahatlığı ve kolaylığı getiren önemli bir sırdır. Bunlara erişmek için başka yollar arayanlar büyük bir yanılgı içindedirler ve iman etmeden bu nimetlere asla erişemezler.

    ŞEYTANIN ZAYIF HİLESİ

    Allah her insanı bu dünya hayatında dener. Ve her insanın bu deneme sırasında gösterdiği ahlaka ve imanına göre, asıl hayatının cennette veya cehennemde olacağı belirlenmiş olur. Allah'ın kulları için yarattığı bu deneme ise son derece kolay ve rahattır. Daha önceki konularda da değinildiği gibi insana düşen Allah'ın Kuran'da bildirdiği ve insana dünya hayatında da mutluluk ve huzur getiren hayatı yaşamaktır. Allah, bu imtihan içinde ise imana karşı negatif bir güç olarak şeytanı yaratmıştır. Allah'ın ayetlerinde bildirdiği gibi, şeytan insanların düşüncelerine vesvese vererek, onlara imansızlığı telkin ederek, veya bazı insanların tavırları ve konuşmaları aracılığıyla, insanları dinden, Allah'ın emirlerinden ve güzel ahlaktan çevirmek için çaba harcar. Bunun için her yolu dener, insanlara türlü türlü tuzaklar kurar. Şeytanın insanın bir düşmanı olduğu bir ayette şöyle bildirilir:

    Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (Bakara Suresi, 208)

    Ne var ki, Allah'ın ayetlerinde de bildirdiği gibi şeytanın insanlar için hazırladığı hileler çok zayıftır ve iman gözüyle bakan biri şeytanın tuzaklarını hemen görür ve bozar. Kuran'da şeytanın yaptığı hilelerin çok zayıf olduğu ve insanlar üzerinde zorlayıcı bir etkisinin olmadığı şu ayetlerle bildirilir:

    İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır." ayeti gereğince  zorlayıcı bir  güç olmadığı  için mümin güçlü bir konumda oluyor. Bu da bir rahatlık oluyor. (İbrahim Suresi, 22)

    Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular. Oysa onun, kendilerine karşı hiçbir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkanı verdik). Senin Rabbin, herşeyin üzerinde gözetici-koruyucudur. (Sebe Suresi, 20-21)

    Şeytanın insanlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücünün olmaması, insanlar için Allah'ın belirlediği bir kolaylıktır. Şeytan sadece insana kötülüğü, inkarı, kötü ahlak özelliklerini fısıldar, onları inkara çağırır. Ancak, bunları insanlara yaptırmak için baskı uygulamaz, kurduğu tuzaklar anlaşılır ve zayıftır. İnsanın şeytanın etkisinden kurtulmak için çok büyük bir çaba ve güç harcamasına gerek yoktur. Çok az düşünen bir insan gerçekleri hemen görür ve şeytana uymaz. Örneğin, şeytan bir insana dünya hayatını çok çekici ve süslü gösterebilir. Genç bir insana dünya hayatını sanki hiç bitmeyecekmiş gibi hissettirip, onu dünyaya tutkuyla bağlamaya çalışabilir. Oysa, aklı başında ve gerçekçi düşünen biri için şeytanın bu çabaları çok zayıf ve etkisizdir. Her insanın bir gün mutlaka öleceğini, dünya hayatında çekici gibi görünen herşeyin geçici, kısa ömürlü ve cennetteki haliyle kıyaslandığında son derece eksik ve yetersiz olduğunu bilen ve düşünen bir insan, şeytanın tuzağını bozmuş olur. Veya şeytan bir insana kibiri ve kendini beğenmeyi fısıldar. Ancak, acizliklerini, eksikliklerini, kusurlarını düşünen veya bir gün ölüp de toprağın altında çürüyecek bir bedene sahip olduğunu hatırlayan insan şeytanın bu telkininden de kolaylıkla kurtulacaktır.

     Elbetteki bu kolaylık, samimi olarak şeytanın etkisinde yaşamak istemeyen, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini hedef edinen salih insanlar içindir. Aksi takdirde, yani bir insan Allah'tan korkup sakınmadığında ve Allah'ın rızasını gözetmediğinde şeytanın tuzaklarına düşmesi çok kolay olacaktır. Kuran'da şeytanın sadece "muhlis" kullar üzerinde bir etkisinin olamayacağı şöyle bildirilir:

    Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım.""Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç." (Sad Suresi, 82-83)

    Buna karşılık şeytanın çağrılarına uyan ve onu dost edinenlerin sonu ise şu ayette açıklanmaktadır;

    "Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız" bırakandır." (Furkan Suresi, 29)
     

    SONUÇ

    Yeryüzünde yaşamakta olan tüm insanlar gibi siz de ilerleyen her saat, her dakika ve her saniye ahiret yaşamınıza daha çok yaklaşıyorsunuz. Bu, kaçınılmaz bir gerçek... Bir gün, bir şekilde yaşamınız sonlanacak ve Allah katında dünyada yaptıklarınızdan dolayı hesap vereceksiniz.

    Şimdiye kadar dini zor gördüğünüz için dinden uzak durmuş, Kuran ahlakını yaşamamış ve birçok hata yapmış olabilirsiniz. Ama şu andan sonra önemli olan samimi olarak Allah’a tevbe edip, ahiretiniz için en hayırlısını yapmanız ve kolay olana yönelmenizdir. Bu karara vardığınızda şu ana kadar alıştığınızdan çok farklı ve "güzel bir hayat"a kavuşacağınız ise Allah'ın izniyle kesin bir gerçektir.

    "Güzel bir hayat" kavramı insanlara çoğu zaman yabancı gelir. İnsanların büyük bir çoğunluğu, hiçbir sıkıntı, üzüntü, korku, endişe duymayacakları bir hayatı, erişilmesi imkansız bir hayal olarak görürler. Gerçekten böyle bir hayat, dinden uzak yaşayan insanlar için erişilmesi mümkün olmayan bir hayaldir.

    Böyle huzurlu ve sevinç içinde bir hayatı sadece Allah'ın rızasını, cennetini ve rahmetini kendilerine hedef edinen, Allah'tan korkup sakınanlar yaşayabilirler. Bu Allah’ın inanan kullarına müjdelediği bir gerçektir:

    Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

    Kitap boyunca da kapsamlı olarak anlatıldığı gibi, Allah'ın insanlar için bildirdiği din, çok kolay ve zahmetsizdir. Ayrıca insanın hayatındaki tüm zorlukları, sıkıntı ve zahmetleri giderir. Dini yaşayan insan Allah'ın koruması altında, her işinde başarıya ve en güzeline erişir ve ayette bildirildiği gibi en güzel hayatı yaşar.

    O halde siz de güzel olanı ve aynı zamanda da en kolay yaşamı tercih edin. Böyle bir hayatı Kuran ahlakını yaşayarak kolayca elde edebilirsiniz. Çünkü Kuran, bu evrendeki herşey gibi sizi de yaratan     Allah’ın sözüdür. Şu ana kadar içinde yaşadığınız toplumdan, çevrenizdeki insanlardan, gazetelerden, televizyondan aldığınız telkinleri bir kenara bırakarak sadece Allah’ın sözü olan hak dine yönelin ve Kuran ahlakını yaşamanın kolaylığını düşünün.

    Unutmayın; eğer dinin rahatça yaşanabilirliğini görmezlikten gelerek, kolay olanı terk edecek olursanız, ahirette ummadığınız sonsuz bir acı ile karşılaşabilirsiniz.



    "Sen yücesin, bize öğrettiğinden baska bizim hiçbir bilgimiz yok.
    Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın."
    (Bakara Suresi, 32)


    http://www.harunyahya.org

    http://www.dinsizliginkabusu.com

    http://www.yenisafak.com.tr/


    CÂHILIYYE DÖNEMI


    Bilgisizlik, gerçegi tanimama. Islâm, tam bir aydinlik ve bilgi devri oldugu için, Arabistan'da Islâmiyet'in yayilmasindan önceki devre, daha dar anlami ile Hz. Isa'dan sonra peygamberimizin gelmesine kadar geçen zamana "cahiliyye" devri adi verilmistir.

    Cahiliyye, insanin Allah'i geregi gibi tanimamasi, ona kulluk etmekten uzaklasmasi, onun ilâhî hükümlerine degil de kisinin kendi hevâ ve hevesine uymasi, insanlarin koydugu emir ve yasaklara, siyasî sistem ve düsüncelere inanmasidir. Kur'an-i Kerîm'de: "Onlar hâlâ Cahiliyye devri hükmünü mü istiyorlar? Gerçegi bilen bir millet için Allah'dan daha iyi hüküm veren kim var?" (el-Mâide, 5/50) buyurulur. Islâm'in hakim olmadigi ortamlar Cahiliyye çaglaridir. Çünkü ilâhî bilginin kaynagindan yoksun olan ortamlardir. Islâm'in gelisinden önceki dönemde yasayan müsrikler Allah'a isyan etmis onun hükümlerine sirt çevirmis bir toplum olarak son derece ilkel ve cahil hayat sürüyorlardi. Cahiliyye Araplari'nin sürdügü hayattan ve içinde yasadiklari ortamdan bazi örnekleri söyle siralamak mümkündür:

    Putlara Taparlardi

    Cahiliyye insanlari Allah'in varligini kabul etmekle beraber putlara taparlardi. Onlar putlarinin Allah katinda kendilerine sefaatçi olacaklarina inanirlar ve: Biz onlara ancak bizi daha çok Allah'a yaklastirsinlar diye ibadet ediyoruz" (ez-Zümer, 39/3) derlerdi.

    Icki Icerlerdi

    Sarap içmek adeti çok yaygindi. Sairleri her zaman içki ziyafetinden bahseder, içki siirleri edebiyatlarinin büyük bir kismini teskil ederdi. Hatta Enes b. Mâlik (r.a.)'in bildirdigine göre Islâm'da içki, Mâide Suresi'nin doksan ve doksanbirinci ayetleriyle kesin olarak haram kilinmis, Hz. Peygamber (s.a.s) tellal bagirttirarak bunu ilân ettiginde Medine sokaklarinda sel gibi içki akmistir (Müslim, Esribe, 3)

    Kumar Oynarlardi

    Cahiliyye çaginda kumar da çok yaygindi. Cahiliyye Araplari kumar oynamakla övünürlerdi. Öyle ki kumar meclislerine katilmamak ayip sayilirdi. Onlarin sairlerinden biri karisina söyle vasiyette bulunur:

    "Ben ölürsem, sen, aciz ve konusma bilmeyen, iki yüzlü ve kumar bilmeyen birini isteme."

    Tefecilik Yaparlardi

    Tefecilik almis yürümüstü. Para ve benzeri seyleri birbirlerine borç verirler; kat kat faiz alirlardi. Borç veren kimse, borcun vadesi bitince borçluya gelir: "Borcunu ödeyecek misin, yoksa onu artirayim mi?" derdi. Onun da ödeme imkâni varsa öder, yoksa ikinci sene için iki katina, üçüncü sene için dört kat ina çikarir ve artirma islemi böylece kat kat devam ederdi. Tefecilik ve faizin her çesidini haram kilan Allah, özellikle Araplar'in bu kötü âdetlerine dikkati çekerek "-Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin." (Âli Imrân,3/130) buyurmustur.

    Faiz Oranlari Cok Büyüktü

    Faizcilik Araplar arasinda o kadar yerlesmisti ki ticaretle onun arasini ayiramiyorlar; "Faiz de tipki alis-veris gibi" diyorlardi. Bunun üzerine inen ayette: "Allah alis-verisi helâl, faizi ise haram kilmistir. " (el-Bakarâ, 2/275) buyrulmustur.

    Fuhus Cok Büyük Orandaydi

    Cahiliyye Araplar'i arasinda fuhus da nadir seylerden degildi. Cariyelerini zorla fuhusa sürükleyenler vardi. Kur'an-i Kerîm'de bu hususa isaretle: "Iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhsa zorlamayin. " (en-Nûr, 24/33) buyurulur.

    Kocanin birkaç metresi oldugu gibi, kadinin da baskalariyla iliskide bulunmasi, bazi çevrelerce nefretle karsilanmayan bir davranisti. Fuhusla ilgili Cahiliyye Araplarinin su adetlerini zikredebiliriz:

    Kadin âdetinden temizlendikten sonra kocasi ona "su adama git ve ondan hamile kal" derdi. Kadin istenilen adamla beraber olduktan sonra kocasi hamileligi belli oluncaya kadar ona yaklasmazdi. Sonra yaklasabilirdi. Bu, iyi bir çocuga sahip olmak için yapilirdi.

    Sayilari üç ila on arasinda degisen bir grup erkek kadinin evine girerek, sirasiyla hepsi de onunla cinsi münasebette bulunurdu. Kadin hamile kalip da dogum yaparsa dogumdan bir kaç gün sonra bu erkekleri çagirir, erkekler de zorunlu olarak bu davete istirak ederlerdi. Sonra onlara: "Olanlari biliyo rsunuz, dogum yaptim" içlerinden birine isaret ederek "çocugun babasi sensin" derdi. O da bundan kaçinamazdi.

    Bazi fuhus yapan kadinlar da taninmalari için kapilarina bayrak asarlardi. Bu tür kadinlardan biri dogum yaptigi zaman teshis heyeti toplanip çocugun kime ait oldugunu tespit ederdi. O da çocugun babasi oldugunu kabul etmek zorunda kalirdi. (Buhârî, Nikah, 36)

    Kadina deger verilmez, hak ve hukuku taninmaz, adeta bir esya gibi telakki edilip miras alinirdi. Biri ölüp karisi dul kalinca ölenin varislerinden gözü açik biri hemen elbisesini kadinin üzerine atardi. Kadin daha önce kaçip bu halden kurtulamazsa artik onun olurdu. Dilerse mehirsiz olarak onunla evlenir, dilerse onu bir baskasiyla evlendirerek mihrini almaya hak kazanir ve kadina bundan birs ey vermezdi. Dilerse, kocasindan kendisine kalan mirasi elinden almak için onu evlenmekten menederdi. Bunun üzerine inen ayette: "Ey inananlar! Kadinlara zorla mirasci olmaya kalkmaniz size helâl degildir. " (en-Nisâ, 4/19) buyurulmustur. (Sevkânî, Fethu'l-Kadir, I, 440).

    Yiyeceklerin bazisi yalniz erkeklere ait olup kadinlara yasak ediliyordu. "Onlar: Bu hayvanlarin karinlarinda olan yavrular yalniz erkeklerimize mahsus olup, eslerimize yasaktir. Ölü dogacak olursa hepsi ona ortak olur" dediler (En'âm, 6/139)

    Kizlari Diri Diri Topraga Gömerlerdi

    Cahiliyye Araplari'nin kötü adetlerinden biri de kiz çocuklarini diri diri topraga gömmeleriydi. Onlar bunu namuslarini korumak veya ar telakki ettikleri için, bazilari da sakat ve çirkin olarak dogduklarindan yapiyorlardi. Kur'an-i Kerîm'de su ayetlerde buna isaret edilir: "Onlardan birine Rahman olan Allah'a isnat ettikleri bir kiz evlâd müjdelense içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilirdi. " (ez-Zuhruf, 43/17), " Diri diri topraga gömülen kiz çocugunun hangi suç la öldürüldügü soruldugu zaman... " (Tekvir, 81/8-9), "Ortak kostuklari Seyler müsriklerden çoguna çocuklarini öldürmeyi süslü gösterirdi. "(el-En'âm, 6/137)

    Ekin ve hayvanlarini iki kisma ayiriyor bir kismini Allah'in böyle emrettigini sanarak Allah'a veriyor ve bir kismini da Allah'a es kostuklari putlarina ayiriyorlardi. Onlar bu batil inanç ve adetlerinde biraz daha ileri giderek Allah'in payina düseni aliyorlar, onu es kostuklari putlarin payina ekliyorlardi. Ama putlarinin payindan alip öbürüne ilâve ettikleri görülmüyordu. "Allah'in yarattigi ekin ve hayvanlardan O'na pay ayirdilar ve kendi iddialarina göre: "Bu Allah'indir, Su da ortak kostuklarimizindir" dediler. Ortaklari için ayirdiklari Allah için verilmezdi. Fakat Allah için ayirdiklari ortaklar i için verilirdi. Bu hükümleri ne kötüydü!" (el-En'âm, 6/136).

    Bir kisim hayvanlarla ekinlerin bazisini dilediklerinden baskasina yasakliyorlardi. Ayrica bir kisim hayvanlara binerken ve keserken Allah'in adinin anilmasina engel oluyorlardi. (el-En'âm, 6/138).

    Bunun disinda hayvanlarla ilgili su adetleri de vardi:

    Deve bes batin dogurup besincisinde erkek dogurursa kulagini çentip serbest birakirlardi. Artik ona binmeyi ve sütünü sagmayi haram kabul ederlerdi. Buna "Bahîra"* derlerdi.

    Saibe*; dilegi yerine gelen kimsenin putlara adadigi deve idi. Buna da binilmez ve sütü sagilmazdi.

    Vasîle*; koyun disi dogurursa kendileri için; erkek dogurursa putlari için olurdu. Sayet biri erkek, biri disi olmak üzere ikiz dogurursa, disinin hatiri için erkegi de kesmezler ve buna "Vasîle" derlerdi.

    Hâm* ; bir erkek devenin soyundan on döl alinirsa onun sirti haram sayilir, su ve otlakta serbest birakilirdi. Kimse ona dokunmazdi.

    Bütün bunlardan baska müsrikler atalarindan devraldiklari birtakim adetleri devam ettirme konusunda direniyor ve hatta bunlarin bazilarinin, kendilerini Allah (c.c.)'a daha çok yaklastirdiklarini ileri sürüyorlardi.

    Ibn Ishak sunlari aktariyor: "Kureys, ya Fil olayindan evvel veya daha sonra meydana geldigini tahmin ettigim bir bid'at ortaya çikardi ki, tarihte (Hums) diye anilip, asalet-i diniye iddiasindan ibarettir." Bunlar: "Biz, Ibrahim'in evladiyiz, ehl-i Harem biziz, Beyt'in sahibiyiz, Mekke'nin de sâkini bulunuyoruz. Arap kabilelerinden hiçbir kabîle, bizim sahip oldugumuz bu se ref ve itibara sahip degildir. Binaenaleyh biz, bu müstesna mevkiimizin seref ve itibarini korumaliyiz. Bundan sonra Harem haricinde hiçbir seye tazim etmeyip bütün ihtiramatimizi Harem dahilinde hasretmeliyiz. Meselâ, Arafat'ta halk ile bir sirada, yan yana, omuz omuza durup vakfe etmek, sonra halk ile geri dönüp gelmek bizim kadrimizi tenzil eder" diyorlardi.

    Ibn Ishâk devamla: "Kureysliler bu asalet fikrini ortaya koydu ve uygulamaya da basladi. Arafat'a çikmayi, Arafat'tan ifazâyi terk ettiler. Herkes Arafat'ta vakfe ederken, bunlar Müzdelife'ye giderler, orada dururlardi. Ve "Biz ehlullahiz, Harem-i Serif'in hâdimleriyiz" diyerek, digerleriyle esitligi kabul etmezlerdi. Fakat bunlar, Arafat'ta vakfe etmenin Ibrahim (a.s.)'in dini muktezasi oldugunu bili yorlardi. Kinâne ile Hüzâaogulari da bu hususta Kureys'e iltihak etmislerdi.

    Bunlar hac için, umre için gelen bedevîlere müdahaleye kadar ileri gitmislerdir. Harem hâricinden gelen herkesin, Beyt'in ilk tavafi Siyab-i Hums ile tavaf etmelerini kararlastirdilar ve uyguladilar. Bu kararin neticelerinden biri: Kim ki adi bir elbise ile gelip tavaf ederse, tavaftan sonra o elbiseyi çikarip atmasi zarûrî idi.

    Bu kararlarin ikinci neticesi ise; asilzadelere mahsus bir elbisesi olmayan bedevî erkeklerin çiplak; kadinlarin da yalniz önü yirtmaçli kisa iç gömlegi ile tavafa mecbur edilmesidir.

    Bu ve bunun gibi pek çok âdetler yürürlükte idi. Rasûlullah (s.a.s)'a iletilinceye kadar da bu âdetler yürürlükte kalmaya devam etti. Daha sonra da A'râf suresinin 26, 27, 28, 31 ve 32. ayetlerinde, çiplak tavaf ile birlikte diger bid'atler de yasaklanmistir.

    Ebû Hüreyre (r.a.)'den gelen bir rivayete göre, Ebû Bekr es-Siddik (r.a.) Vedâ Hacc'indan (bir sene) evvel, Hz. peygamber tarafindan Hac Emîri* olarak (Mekke'ye) gönderildiginde, Ebû Bekr de Ebû Hureyre'yi Kurban Bayrami'nin ilk günü Mina'da büyük bir cemaat içinde halka (su iki maddeyi) ilâna memur kilmistir. (Ebu Hüreyre): "Ey Nas! Iyi biliniz, bu yildan sonra müsriklerin haccetmeleri, çiplaklarin da Kâbe'yi tavaf etmeleri yasaktir" demistir. (Sahîh-i Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI,13) Fakat onlar bunu kabule yanasmamislar, atalarini körükörüne taklide çalismislardir. "Onlara: Allah'in indirdigine ve peygambere gelin dendigi zaman: Atalarimizi üzerinde buldugumuz sey bize yeter' derler. Alalari bir sey bilmeyen ve dogru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mi?" (el-Mâide, 5/104). Islâm, topluma hakim olunca bütün bu cahilî sistemin ilkel davranislarini tamamen yasaklamistir" (el-Mâide, 5/103).

    Bütün bunlara baktigimizda, Cahiliyye'nin bir inanma biçimi oldugunu görüyoruz. Cahiliyye; bir seyi gerçegi disinda bilmek, anlamak ve buna göre amel etmek demektir. Bu duruma göre Cahiliyye; insanin ve toplumun Islâm öncesi ve Islâm disi bir yasayis biçimiyle yasamasi demektir.Dogru yolun ziddi, ilmin aksi olan, eskiyen ve degisken olan, bölgelere, kavimlere ve anlayislara göre kurulan her türlü Islâm disi rejimler; cahilî sistemler ve hükümlerdir.

    Kaynak: Islam tarihi

       islami kanallar ve dernekler
                     www.kanal7.com.tr
     
                             www.hilaltv.org
     
                                       
                                      www.milligazete.com.tr
     
                                                    www.cansuyu.org  
     
                                                                www.tv5.com.tr

    www.sorularlaislamiyet.com

    http://www.wilayah.com/

    دفتر نشر آثار امام خمينی

    بهشت (هیئت الرضا)

    http://www.behesht.info

    پایگاه رسمی هیئت رزمندگان اسلام شمیر

    http://www.roshd.org

    يکی از بهترين سايتهای مرجع برای شيعيان 

    موتور جستجوی قوی مخصوص سايتهای شيعه

    مسجد مقدس جمکرا

    http://www.jamkaran.info/

     

    http://www.tubagraphics.com/

    سبکبالان

    http://www.sabokbalan.com/

    صبح

    http://www.sobh.org/

    استخاره آنلاين

    http://www.hawzah.com/estekharah

    موسَسه فرهنگی و اطّلاع رسانی تبيان

    http://www.tebyan.net/

    بنياد انديشه اسلامی

    http://www.e-resaneh.com/

    مرکز اطلاع رسانی موسسه شهيد آوينی

    http://www.aviny.com/

     

    www.gezginler.net

    aşagıda adı yazılı bulunulan full name  : adınız ve soyadınız (yazmak istege baglıdır)
     e mail address : e -posta adresinizi belirtmek isterseniz size kalmış bir şeydir
     
     comment : sitem  hakkında düşüncelerinizi yazabilirsiniz .eleştiri veya önerileriniz yazın..
     
     clear : yazdıgınız yazıyı siler veya temizler..
     
    submit :  gönder demek...işlem bitiyor demek ..submit e mause ile tıklayın işlem bitiyor demek..  tşk  :)

    Full name:
    Email address:
    Comment:
      

    Domuz etinin haram kılınmasındaki
    hikmetler nelerdir?
    Bir şeyin helâl veya haram olması, Allah'ın emrine tâbidir. Allah bir şeye "helâl" derse helâl, "haram" derse haram olur. Yani din bir imtihandır, insanlara yapılan bir tekliftir. Cenab–ı Hak, cennete lâyık bir duruma getirmek için, insanları imtihana tâbi tutuyor. Bu sebeple, bazı emir ve yasaklar koymuştur. Esas olan da bu emir ve yasaklara uymaktır. Bu prensiplerin gerek insanin şahsî hayatına, gerekse cemiyet hayatına pek çok faydaları vardır. Dolayısıyla bunlar, emir ve yasağa daha şuurlu olarak riayet etmemizi sağlıyor. Dinimizin yasakladığı hususlardan birisi de, domuz etidir. Bu yasaklamanın, pek çok hikmeti vardır. Biz, burada sadece birkaçına işaret etmeye çalışacağız. Aşağıdaki hikmetler Prof. Dr. Adem Tatlı'nın, "Merak Ettiklerimiz" adlı kitabından alınmıştır.

    Zehirli Maddeler
    Domuz eti çok yağlıdır. Yenildiği takdirde, bu yağ kana geçer. Böylece kan, yağ tanecikleriyle dolmuş olur. Kandaki bu fazla miktardaki yağ; atar damarların sertleşmesine, tansiyon yükselmesine ve kalp infarktüsüne sebep olur. Ayrıca, domuz yağ içerisinde "sutoksin" denilen zehirli maddeler mevcuttur. Vücuda giren bu zehirli maddelerin dışarı atılması için, lenf bezlerinin fazla çalışmaları icab eder. Bu durum, bilhassa çocuklarda lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi şeklinde kendini gösterir. Hasta çocuğun boğaz bölgesi anormal bir şekilde şişerek, âdeta domuza benzer. Bu sebeple, bu hastalığa "domuz hastalığı" (skrofuloz) adı verilir. Hastalığın ilerlemesi hâlinde, bütün lenf bezleri cerahatlenerek şişer. Ateş yükselir, ağrı başlar ve tehlikeli bir durum ortaya çıkar.

    Fazla miktarda
    kükürt
    Domuz etinde bol miktarda bulunan sümüksü bağ dokusu, kükürt yönünden çok zengindir. Bu sayede, vücuda fazla miktarda kükürt alınmış olur. Bu fazlalıksa; kıkırdak, kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara yol açar. Domuz eti devamlı yenirse, vücuttaki sert kıkırdak maddesinin yerini, domuzdan geçen sümüksü bağ dokusu alır. Bunun sonucu olarak, kıkırdak yumuşar; vücut ağırlığına tahammül edemeyerek altında ezilir. Böylece, eklemlerde bozulmalar meydana gelir. Domuz eti yiyenlerin elleri pelteleşir, yağ tabakaları teşekkül eder. Mesela, yiyen kimse sporcuysa; yorgun, tembel ve hareketsiz olur. Bazı futbolcular bu sebeple mesleklerinden olmuşlardır.

    Aşırı büyüme
    Domuzda büyüme hormonu da çok fazladır. Doğduğu zaman birkaç yüz gram olan domuz yavrusu, altı ayda yüz kiloya (!) erişir. Bu kadar süratli gelişme, büyüme hormonunun fazlalığı sebebiyledir. Domuz etiyle fazla miktarda alınan büyüme hormonu, vücutta doku şişliklerine ve iltihaplanmalara yol açar. Burun, çene, el ve ayak kemiklerinin anormal bir şekilde büyümesine ve vücudun yağlanmasına sebep olur. Büyüme hormonunun en etkili yönü, kanserin gelişmesine zemin hazırlamasıdır. Nitekim domuz kesimi işiyle uğraşanlar, erkek domuzların belli bir yaştan sonra kansere yakalandıklarını ifade ederler.

    Deri Hastalıkları
    Domuz etinin ihtiva ettiği histamin ve imtidazol denilen maddeler, deride kaşıntı hissi uyandırır. Ekzama, dermatit, nörodermatit gibi iltihabî deri hastalıklarına zemin hazırlar. Bu maddeler ayrıca kan cibani, apandisit, safra yolları hastalıkları, toplar ve damar iltihapları gibi hastalıklara yakalanma ihtimalini artırır. Bu sebeple doktorlar, kalp hastalarına domuz eti yememelerini tavsiye ederler.

    Domuz eti ve
    Trisin
    Domuz eti ile insana bulaşan tehlikeli hastalıklardan birisi de Trisin [Trischin] hastalığıdır. Domuzlar bu hastalığı trisinli fare yemek veya trisinli domuz eti ile beslenmekle alırlar. Fakat Trisin domuzlarda ağır bir hastalık yapmaz. Halbuki insanlarda, çok tehlikeli ve öldürücü bir hastalık meydana getirir. Domuz etiyle alınan Trisin kurtçuklar, mide ve bağırsak yoluyla kana geçer. Böylece bütün vücuda yayılırlar. Trisin kurtçukları özellikle çene, dil, boyun, yutak ve göğüs bölgelerindeki kas dokularına yerleşirler. Çiğneme, konuşma ve yutma adalelerinde felçler meydana getirirler. Yine kan damarlarında tıkanıklığa, menenjit ve beyin iltihabına sebep olurlar. Bazı ağır vakalar, ölümle sonuçlanır. Bu hastalığın en kötü tarafıysa, kesin bir tedavi şeklinin olmamasıdır. Trisin hastalığı, bilhassa Avrupa ülkelerinde yaygındır. Sıkı veteriner kontrolleri yapılmasına rağmen, İsveç, İngiltere ve Polonya'da Trisin salgınları görülmektedir. Yurdumuzdaysa, yerli Hıristiyanların dışında Trisin hastalığı görülmemiştir.

    Gıdalar ve insan
    Mizacı
    İnsan ve hayvanlar, yedikleri gıdaların az–çok tesirinde kalırlar. Mesela; kedi, köpek, aslan gibi et yiyen hayvanların yırtıcı; koyun, keçi, deve gibi ot ile beslenen hayvanlarınsa, daha uysal ve yumuşak huylu oldukları malûmdur. Bu durum, insanlar için de geçerlidir. Nebati gıdalarla beslenenlerin, genellikle halim–selim; et ve et ürünleriyle beslenen insanların ise, daha sert mizaçlı oldukları tespit edilmiştir. Domuz, dişisini kıskanmayan bir hayvandır. Domuz eti ile beslenen insanlarda, kıskançlık hissinin zayıfladığı veya dumura uğradığı gözlenmiştir. Fransız filozoflarından Savorin de beslenmenin mizaç üzerindeki bu tesirine çok önem vererek, "Bana ne yediğini söyle, senin ne olduğunu haber vereyim." demiştir.

    Helâller ihtiyaca
    yeter
    Yüce Rabbimiz, istifademiz için pek çok gıda yaratmıştır. Bunun yanında, bazı zararlı şeylerin yenip içilmesini yasaklamıştır. Çünkü O, sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir. Kullarına, taşıyamayacakları yükleri vermez. Emir ve yasakları, insanların rahatlıkla altından kalkabilecekleri şeylerdir. Acaba insan içki içmeyince, domuz eti yemeyince ne kaybeder?



    ORADAKİ DOMUZU GÖRÜYOR MUSUNUZ?

    Alman hekimi Prof. Dr. Reckeweg "Domuz Eti ve İnsan Sağlığı" adlı eserinde bir hatırasını şöyle anlatır:
    "Tedavi maksadıyla bir çiftçi ailesinin, biraz sapa yörede bulunan çiftliğine gitmiştim. Babada müzmin antroz (dejeneratif eklem hastalığı) ve kalça eklemi iltihabı vardı. Ayrıca karaciğerinden de rahatsızdı. Annenin bacaklarında varis ve eziyet verici kaşıntısı olan egzama vardı. Ailenin kızları ise, kalp yetmezliği ve romatizmadan rahatsız idi. En sağlıklıları görünmesine rağmen oğulları da anjin sonrası kalp yetmezliğinden ve kan çıbanından müşteki idi. Evin öbür kızı ise, müzmin bronşitten muzdarip idi. Oğullarından bir diğeri de, "domuz kıllanması" ve müzmin plörite yakalanmış olup, devamlı tekrar eden fistül ifrazatından rahatsız idi. Yukarıda sakinlerinin hastalıklarından uzun uzadıya bahsettiğim çiftlik evinde muayene sırasında garip bir olaya şahit oldum. Ailenin arasında iri cüsseli bir domuz, hiç istifini bozmadan aşağı doğru sarkan kalın bir ağaç dalına abanarak sırtını kaşıyordu. Hastalara "Oradaki domuzu görüyor musunuz? Onun kaşınmasına ve iltihaplara yol açan maddeleri, etiyle beraber siz de yiyorsunuz. İşte bu maddeler, sizdeki hastalıkların yegâne sebebidir." dedim. Yukarıda kendilerinden bahsettiğim, "Kara Ormanlar" havalisinde oturan benzeri çiftlik sahiplerinden verdiğim nasihati dinleyenler, domuz eti yemekten vazgeçerek hastalıklarının çoğundan kurtuldular. Şimdi o çiftliklerin etrafındaki otlaklarda İslâm ülkelerinde olduğu gibi küçük koyun sürüleri yayılıyor."



    PARA İLE NAMAZ BORCU ÖDENİR Mİ?

    Kişi öldükten sonra arkasından "Iskât–ı Salât" denen bir muamele yapılıyor, yani belli bir para, ölen için fakir fukaraya tasadduk edilip, namaz borçlarının affedileceği umuluyor. Böyle bir muamele doğru mudur?

    Namaz için fidye
    vermek hiçbir şer’i
    delille sabit değildir
    Iskât lügatte; düşürme, silme, hükümsüz bırakma anlamına gelir. Fıkıh ıstılahında ise, "Kazaya kalmış namaz ve oruçları fidye vermek sûretiyle ölenin zimmetinden düşürmek temennisinde bulunmak." anlamına gelir.
    Namaz, mükellef olan her müslümanın ölümüne kadar edâ etmekle yükümlü olduğu farz bir ibadettir. Herkes bu farzı gücüne göre (ayakta, oturarak, ima ile) bizzat edâ etmek mecburiyetindedir. Kendi yerine başkasına namaz kıldırmak (bedel) geçerli olmadığı gibi, kılamadığı namazlar için kefâret ödemesi de geçerli değildir.
    Namazın edası farz olduğu gibi kazası da farzdır. Yani bir kimse vaktinde kılamadığı farz namazları sağlığında kaza etmek zorundadır. Kaza etmezse günahkâr olur, üzerinde namaz borcu kalır.
    İnsanın üzerinde iki türlü hak bulunur:
    Allah hakkı, kul hakkı. Namaz, oruç, hac, zekât, adak ve kefâretler Allah hakkıdır. Kul hakkı ise; insanlara olan malî borçlar, çalınan, gasbedilen mallardır. Üzerinde Allah ve kul hakkı bulunan kimseye, bunların ödenmesini vasiyet etmek vaciptir. Vasiyeti terk ederse, günahkâr olur ve azaba müstahak olur.(7)
    Oruç tutamayacak kadar yaşlı ve hasta olan kimsenin her oruç için bir fidye vermesi gerektiği âyetle sabittir:
    "Sayılı günler olarak sizden kim hasta veya seferde olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar). (İhtiyarlıktan ya da şifa ümidi kalmamış hastalıktan ötürü) oruca zor dayananların her gün için fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır. Bununla beraber gönül isteğiyle kim fazladan bir hayır yaparsa, bu kendisi için daha hayırlıdır. Bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır."(8) buyrulmuştur.
    Oruç için fidye vermek, Kur'an'da sabit olduğu hâlde namaz için fidye vermek hiçbir şer'i delille sabit değildir. Fakihler namazın oruca kıyas edildiğini söylemişlerse de bu kıyas sahih değildir. Ancak ihtiyat olarak oruçtan daha mühim olan namaz için fidye için fidye verilmesi uygun görülmüştür. Mehmed Zihni Efendi bu konuda şöyle diyor:
    "Namaz için fidye vermek, Kur'an ve Sünnet hükmü ile değildir. Nassla sabit olan oruç fidyesine onu kıyas etmek de –kıyaslanan hüküm makul olmadığı için– sahih değildir. Fakat ibadet konusunda bu bir ihtiyattır. Namazın fidyesi –Allah katında– namaza kâfi ise, ne âlâ, yoksa ölü için sadaka sevabı hâsıl olur." (9)
    Bir kimsenin, kendisine farz olduğu hâlde, sağlığında edâ edemediği oruç ve hac vazifelerini, öldükten sonra varisleri yerine getirebilir. Bu hususta sahih hadisler vardır. Fakat namaz borcunun düşürülmesi (ıskatı) hakkında sahih bir hadis yoktur. Iskat–ı salât konusunda kaydedilen en eski ifade İmam Muhammed eş–Şeybânî'nin "ez–Ziyâdât" adlı eserindeki namazların fidyesi verilirse, inşaallah kâfî gelir." sözüdür.(10)
    Ölenin hayatında kılamadığı vitir dâhil her namaz için bir fidye (1667 gr. buğday veya bunun günün râyicine göre nakit olarak bedeli) fakire sadaka olarak verilir. Fakirin yapacağı duanın, ölenin günahlarının bağışlanmasına vesile olacağı ümit edilir. Ölenin üzerinde kaç günlük namaz ve oruç varsa toplanır, elde edilen yekûn kadar fidye verileceği ortaya çıkar. Kadınlarda dokuz, erkeklerde on iki yaşına kadar devre dikkate alınmaz. (11)
    Iskat konusunda şu hususların bilinmesi gereklidir:
    1.Iskat, ölenin vasiyeti yoksa farz, vacip ve sünnet olan bir muamele değildir.
    2.Üzerinde kazaya kalan oruç ve namazları için fidye verilmesini vasiyet eden kimsenin malının üçte birinden bu vasiyeti yerine getirilir.
    3.Ölenin vasiyeti yoksa ve geride mirasçıları varsa, kul borçları ödendikten sonra malın tamamı varislerindir. Varisleri ıskat yapmaya zorlamak ve teşvik etmek, doğru değildir. Çünkü din, varisleri böyle bir şeyle yükümlü tutmamıştır. Varisler kendi istekleriyle bunu yaparlarsa, ölen için bir sadaka olur.



    Dipnotlar:
    (1) "el–Hidaye", c.1, s.195
    (2) "Mefâtîhu'l–Gayb", F. Razi, c.10, s.51
    (3) "Sahih–i Müslim", c.2, s.1027
    (4) "el–Hidaye", c.2, s.273
    (5) "Hukuku İslâmiye", Ömer N. Bilmen, c.2, s.195
    (6) "el–Fetevâyı Hindiye", c.1, s.353
    (7) "Hediyetü'l–Kebir", s.29
    (8) Bakara, s.84
    (9) "Nimet–i İslâm", s.450
    (10) "İslam İlmihali", Bilmen, s.221
    (11) İbn–i Abidin, s.686

          www.kerbela.net 
     
     
                                               www.mizgin.net

    www.ankebut.net

    www.hicretonline.com

    BU FİTNEDEN NASIL KURTULUNUR

     

    Asrımızın yesağının mahiyetini öğrendikten sonra şimdi bu fitneden kurtulmak nasıl olacaktır? Nasıl başlarız? Hangi yolu takip etmeliyiz? Çözüm nedir? diye sorabilirsiniz. Şöyle de diyebilirsiniz:

    “Karanlık çöktü... Asrımızın yesağını tatbik eden hükümetlerin güçlü(!) orduları, askerleri, istihbarat örgütleri, emniyet teşkilatları var. İnsanların çoğu veya hepsi bu hükümetlere boyun eğmiş, onların arkasına düşmüş, onlara tabi olmuş ve onların yolunda koşmaktadır. Durum böyle çıkmazda iken ben tek başıma bu din için ne yapabilirim? Herşeyi ve her yönü bir ahtapot gibi kuşatmış olan bu kocaman canavar karşısında acaba ben ne yapabilirim?”

    Ey Ademoğlu! İşte sana çözüm yolunu gösteriyor ve takip edeceğin yolun işaretlerini avucunun içine koyuyorum.

    İşte çözüm yolu! Bu yol, nebilerin yoludur. Zaferin ve kurtuluşun yolu... Sıratı mustakimin yolu...

    Dikkat et! Bunları apaçık bir şekilde, hiçbir şey gizlemeden sana sunuyorum... Hatipler gibi heyecan verici bir hutbe şeklinde sana bunu anlatarak seni heyecanlandıracak değilim. Veya bu kafirlere ve onların kanunlarına karşı senin duygularını kabartıp sonra da seni bir kenarda soğumaya veya hasret çekerek ölmeye de terkedecek değilim.

    İşte sana gerçek çözümü sunuyor, gerçek kurtuluş yolunu gösteriyorum!

    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Zira, Allah’ın rahmetinden, kafir olanlardan başkası ümid kesmez.” (Yusuf: 87)

    Önce umutsuzluğu bırak! Allah (c.c)’ın, müminleri muhakkak muzaffer kılacağına